18 Şubat 2015 Çarşamba

Whiplash: Ziller kimin için çalıyor?


Sadece sanatçıların değil sanat eserlerinin de bir kaderi vardır. Kimi şanslıdır, bahtı açıktır kiminin. Kimi de bahtsız. Yıllar boyu yazılamayan romanlar, çizilemeyen resimler, çekilemeyen film senaryoları vardır. Bu talihsizliği ‘kara baht’ olarak da niteleyebiliriz. Nitekim Hollywood yıllardır bu kadersiz yapıtlara ‘Black List’ adını vermiştir. Her yıl aralık ayında açıklanır üstelik bu kadersiz projeler. İkibinli yılların hemen başında film sektörü ciddiye almaya başladı ve sinemaseverler de haberdar oldu bu kara listeden. Bazı sanat eserleri de uzun yıllar yaşadıkları bahtsızlığı kaderin garip cilvesi ile bir anda aşıverirler. 1997 yapımı Oscar’lı başyapıt Good Will Hunting, bunlardan biridir. İki okul arkadaşı Matt Damon ve Ben Affleck, yıllarca koltuklarının altında bu proje ile çalmadık kapı bırakmamalarına rağmen bir türlü gerçekleştirememişlerdir. Kader daha sonra bu ikilinin yüzüne gülmüş, proje hem Hollywood’un güçlü şirketlerinden biri tarafından hayata geçirilmiş, hem de Robin Williams gibi bir usta isim oynamıştır Can Dostum’da. Ve iki kafadar arkadaşa şöhret ve sinemanın kapıları ardına kadar açılmıştır.
7a015d55d9a7993b4058141180fc08e01810e55f1985 doğumlu Damien Chazelle de sinemaya şanssız başlayan yönetmenlerdendir. Bu genç isim, yıllarca yanında taşıdığı projesini bir türlü uygulama imkânı bulamaz ve genç bir müzisyenin hayatını anlattığı Whiplash, 2012 yılında Hollywood’un bir türlü gerçekleşmeyen filmler, yani ‘black list’ine girmiştir. Aynı yıl artık uzun metrajdan umudunu kesen Chazelle, filmini kısa çekmek zorunda kalır. Ancak kader ona da minik bir göz kırpmasında bulunur. Zira bu kısa filmde ünlü bir oyuncu oynamayı kabul eder: ‘J.K. Simmons’. 18 dakikalık bu kısa film, 2013 yılında Sundance’da seyirciyle buluştuğu an izleyenleri çok etkiler. Ve o festival dahil pek çok festivalden ödül alınca, genç yönetmen, yapımcı bulmakta zorlanmaz. Kısa filmi adeta bir kartvizit görevi görmüştür.
Hiç vakit geçirmeden, bir yıl sonra uzun metraj filmi için kamera arkasına geçer Damien Chazelle… Whiplash, bu kez iki saatlik bir film olarak çekilmeye başlanır. Aslında kâğıt üzerinde konusu da çok basittir filmin: Öğretmen-yazar babası (Paul Reiser) gibi bir ‘sıradan’ olmaktan korktuğu için, Buddy Rich ya da Jo Jones düzeyinde, mükemmel bir caz davulcusu olmayı aklına koyan, hırsı yeteneğini çok aşan New Yorklu 19 yaşındaki çırak baterist Andrew Neiman (Miles Teller) isimli bir veledin hikâyesidir film. Eksik söyledim, elbette filme esas tadı veren bir de öğretmeni var Neiman’ın; sertliği ve disipliniyle Hitler’e rahmet okutturacak kadar faşist, konservatuvardaki tüm öğrencilerine korku salmış, usta hocası Terence Fletcher (J.K.Simmons)… Film, bu ikili arasındaki gerilimli mücadeleyi konu edinmektedir.
635484694866060002-XXX-SIMMONS-WHIPLASH-MOV-JY-3231--67848892Hikâyenin neredeyse tamamı Amerika’nın en seçkin müzik okulu sayılan Shaffer Konservatuvarı’nda geçiyor ve özellikle caza aşina izleyiciye daha fazla seyir zevki vaat ediyor Whiplash. Ancak… Sadece müzisyenleri anlatan, yani konusu müzik olan bir film değil Whiplash, başrolde müziğin olduğu; müziğin düşündürtüp, müziğin hüzünlendirdiği, müziğin gerip, müziğin korkuttuğu bir film aynı zamanda. Bu yönüyle diğer müzik içerikli filmlerden epey ayrı duruyor.
Zira ciddi anlamda bir gerilim de içeriyor film… Davulun derisi gibi geriyor insanı ve bagetler zillere dokundukça artıyor gerginliğimiz. İki başkahramanın notalar arasına gizlenerek yaptıkları mücadele, zaman zaman öyle yerlere gidiyor ki, dişlerini sıkıyor seyirci…
Söylediğimiz gibi hikâye iki kişi üzerinden yürüyor, dolayısıyla iki oyuncunun rolü önem kazanıyor. Sırasıyla bakacak olursak: İlki genç oyuncu Miles Teller. Genç dediğime bakmayın, yönetmen sadece 2 yaş küçük Teller ve filmde çok daha genç bir karakteri son derece başarıyla canlandırıyor. Amerikalı genç kuşak izleyicinin merakla takip ettiği epey filmde de rol almış; Fantastic Four, Project X,  The
zilciyanSpectacular Now, 21 & Over, Divergent… İkinci önemli karakter ise müzik öğretmeni Fletcher… Bu karakteri deneyimli oyuncu  J.K. Simmons canlandırıyor. Simmons tam bir usta… Fletcher gibi sevimsiz ve zor bir karakteri o kadar ustaca canlandırıyor ki, seyirci sadece görünmez bir bağ kurmuyor, sevmeye başlıyor. Simmons’u Örümcek Adam serisindeki minik ama çarpıcı rolünden hatırlıyoruz. Hani şu çıkarcı medya patronu Jonah Jameson! Yaşı yeterli olanlar ise esasen bir dizi yıldızı olan Simmons’u ünlü Oz dizisinden de hatırlayacaktır.
Tıpkı hikâyelediği kahramanı Andrew gibi saygın bir müzik okuluna girip bateristlik eğitimi almış, müzikle hep haşır neşir olmuş yönetmen Chazelle’in bir caz trompetçisiyle öğrenci bir kızın ilişkisini anlattığı ilk filmi ‘Guy and Madeline on a Park Bench’ (2010) de müzik ağırlıklıydı. Bir sonraki projesi ise ‘La La Land’ adıyla tasarladığı yine bir caz piyanistinin hikâyesini anlatacağı bir film. Zaten başka alana hiç meyletmemeli galiba!
Büyük bölümü kapalı mekânlarda yakın plan çekimlerle, çoğunlukla ruhsal ve fiziksel çatışma halindeki iki başkarakterinin üzerine yoğunlaşılmış sahnelerle bezeli film, (sanatta) mükemmeliyeti yakalamak uğruna katlanılacak çabaların sonu var mıdır ya da iyi-vasat sanat yapmaktansa bu işi sürdürmekten vazgeçmek mi gerekir, sorularının etrafında gezinip duruyor ama net bir cevap vermekten de kaçınıyor.
Whiplash
Aslında Whiplash, epeyce miktar, filmin genç yönetmen Damien Chazelle’in hayatından da esintiler taşıyor. Zira Chazelle’in de ciddi bir müzik formasyonu geçmişi var. Kolej döneminde caz bateristliği eğitimi alan Chazelle, aynen filmdeki tekinsiz kahraman Andrew Neiman gibi hiç de fena olmayan bir müzik meslek okuluna kayıt yaptırmış ve aynen kahramanı gibi iyi bir davulcu olma hayalleri kurmuş. Ancak hayat bize her zaman hayalimizdeki seçenekleri sunmayabiliyor. Aslında iyi de olmuş!
Bu kadar da değil üstelik. Chazelle de tıpkı filminin kahramanı gibi kendine münhasır yöntemlerle müfredat dışı bir eğitmen ile hayatı kesişmiş. Bitmedi; filmde çalınan Caravan ve Whiplash parçaları da genç yönetmenimizin geçmişteki favori şarkılarından. Gelin görün ki, bu noktadan sonra işler romantizm çizgisinden bir miktar sapıyor. Zira Damien Chazelle, ne kadar çalışıp didinse de, asla virtüöz düzeyine yaklaşamamış. Üstelik bu yolda ruhunu ve bedenini yıpratmasına rağmen. Bir noktadan sonra şevki kırılmış, umudunu yitirmiş ve bagetlerini fırlatıp atmak zorunda kalmış. Hocaları her ne kadar aynı performans ile çalışması halinde çok iyi bir müzisyen olabileceğini söylese de, o en iyisi olmak istediği için öğretmenlerinin gösterdiği hedef onu tatmin etmemiş. Zira iyi ile mükemmel arasındaki o derin uçurumu ancak sanatçılar bilir!
Tam da bu noktada o kadim tartışmaya kısaca göz atmak yerinde olacaktır. Evet, soru şu: ‘Sanatta iyi, mükemmelin düşmanı mıdır?’ Ya da soruya şu noktadan yaklaşacak olursak; ‘Bir sanatı iyi derece icra edenlerin o sanatta ‘deha’ olmaları mümkün değil midir?’ ‘Vasatın hiçbir kayd u şartta kıymet-i harbiyesi yok mudur?’ Bu sorular meselenin alt limiti perspektifiyle düşündürücü. Bir de üst limit var elbette… Sanatta mükemmele ulaşmak için, hayattan vazgeçmek mi gerekir? Whiplash’ın kullandığı estetik dille soracak olursak: ‘Ziller ruh için mi çalar?’
Psikolojik ve fizikî şiddetin körüklediği hırsın, geliştiriciliği, ardından ulaşacağı başarı ve bedelleri konusunda benzersiz ve kaçırılmaması gereken bir deneyim sunarken pek çok dalda Oscar’a göz kırpıyor Whiplash.
GG3Filmde kullanılan bateri zilleri bir planda o kadar net şekilde görülüyor ki, ‘İstanbul’ logosunu görmemek mümkün değil. Dünyanın en önemli bateri zili markası ‘İstanbul Zilleri’ filmin en önemli aksesuarlarından… İstanbul Cymbals’ın ürünleri olan bu ziller, Osmanlı’da Ermeni ustaların el yapımı olan ve dünyaca meşhur olan ziller. Günümüzde de bu kültürü devam ettiren ve dünyada bir numara diyebileceğimiz el yapımı zil üreticileri hâlâ ülkemizde bulunuyor. Buraya bu kadarını alalım ama diğer sayfalarımızda yer alan Zilciyan Ailesi’nin hikâyesini mutlaka okumanızı da tavsiye edelim.
Whiplash, daha önce aynı yönetmen tarafından (parasızlıktan) kısa film olarak çekildiği için çekim ve post-prodüksiyon aşaması son derece kısa süren filmlerden. Kısa filmde, genç oyuncu yok ama sert öğretmen Fletcher yine var. 19 gün gibi kısa bir sürede bitmiş çekimler. Yapım öncesi ve sonrasıyla toplam 10 haftalık bir sürede bitirilmiş film. Elbette bunda yönetmenin eserini Sundance Festivali’ne yetiştirme çabasının da katkısı büyük.
Filmin en gerçekçi ve en çok can yakan sahnelerinden olan ‘tokatlama sahnesi’nin hikâyesi de ilginç. Birkaç çekimde kurmaca tokadı deneyen Miles Teller ve J.K Simmons ikilisi, daha etkili sonuç almak için işi gerçek tokatlamaya kadar götürmüşler. Pek çok kez çekilen sahnenin filmde kullanılanı ise sonuncu deneme olmuş.
Genç bateristin kendini kaptırıp davul çalıştığı sahnelerin bazılarında yönetmen, oyuncu yorulsun diye ‘kes’ diye bağırmamış, sahneyi devam ettirmiş. Neticede gerçekçi anlar ortaya çıkmış. Bateristin kimi anlarda ellerinin kanadığını görüyoruz filmde. Bunların bazılarında gerçekten oyuncunun elleri çalmaktan kanamış. Yani kanlı el planlarının hepsi kurmaca değil.
Filmde bateristi canlandıran oyuncu Miles Teller, çocukluğundan beri zaten davul çalmayı biliyormuş. Ancak bu film için de haftalar boyu günde üç-dört saat davul çalma dersi almış.

Şuradan alınmıştır

14 Şubat 2015 Cumartesi

Film Tavsiyesi: 100 yaşında camdan atlayıp kaybolan adam


Önce kitabına denk gelmiştim. Orijinal ismi şu: Hundraåringen som klev ut genom fönstret och försvann. Yani; 100 yaşında camdan atlayıp kaybolan adam. İsminin orijinalliğinden anlaşılıyordu enteresan bir deneyim olacağı. Belki edebi olarak çok fazla bir kıymet-i harbiyesi yoktu ama serin bir dere kenarında oturmuş vakit geçiriyormuş gibi okunuyordu kitap. Tuhaf bir adamın zekice kurgulanmış ve fonuna 20. Yüzyılı almış hikayesi anlatılıyordu. Mizahın da kralı yapılarak üstelik.

Allan’ın öyküsüydü anlatılan. Maceralarla geçen uzun bir yaşamın ardından kendini bir huzurevinde bulan tuhaf ihtiyar Allan. Artık hayatının sonuna geldiğini anlamıştır ve maceracı ruhu o yaşında bile yerinde durduramaz hale getirmiştir onu. 100 yaşına bastığı gün, pencerenin önüne bir sandalye koyar ve…



Ve Allan ikinci değil bu sefer üçüncü baharında, kendini geçmişindeki maceraları aratmayacak bir serüvenin içinde bulur. Kendinden bir hayli "genç" olan 67 yaşındaki sinsi hırsız Julius, pek çok meslekte neredeyse-uzman olan Benny, yol üstünde sığındıkları evin ağzı bozuk sahibesi orta yaşlı Güzellik ve onun sirk kaçkını olan minik Sonya'sıyla (koskoca bir fil) İsveç yollarında büyük bir kaçış başlar. Yanlarında Allan'ın "tesadüfen" ele geçirdiği içi para dolu bir bavul, peşlerinde de Kova, Cıvata, Patron ve benzerlerinden mürekkep tuhaf bir suç örgütü vardır...

Tabii bir de Allan'ın o uzun mu uzun geçmişi! 100 yaşındaki adamımız Allan Karlsson; General Franco, Harry Truman, Çan Kay Şek, Stalin gibi dünya liderlerinin bazen dostu olmuş bazen de onların hışmına uğramıştır. 20. yüzyılın o acılı tarihi, Allan'ın kişiliğinde absürt ve tesadüfi bir hikâyeye dönüşür.
Çok geçmeden filme çekildi sonra.


İşte 100 yaşında camdan atlayıp kaybolan adam, bu kitabın uyarlaması. Doğal olarak kitapta olup, filmde olmayan bazı bölümler var ama ne gam! Film yer yer Forrest Gump’ı aşan güzellikler ile sinema tarihindeki nadide yerini almayı başarıyor. İzleyin, ne demek istediğimi anlarsınız.


 Maalesef ki filmin kötü afişi, gereksiz ve olumsuz bir önyargı ile filme bakmamıza neden oluyor! 

10 Şubat 2015 Salı

Epriyiş


“Nene” dedim ellerine bakarak;

“Çok yıpratmış hayat seni!”

O da, ellerine baktı ve


“Yıpranmak paslanmaktan iyidir oğul” dedi.


4 Şubat 2015 Çarşamba

Kıymet


“Nene” dedim,

“Kıymet nedir?”

Bastonunu sımsıkı kavradı, derin bir iç çekti ve


“O yanımdayken bildiğim, gittikten sonra özlediğimdir oğul!” dedi

30 Ocak 2015 Cuma

Külfet


“Nene” dedim

“Çok mutluydun herhalde, o gittiğinden beri yüzün pek gülmüyor.”

Bir yolcunun arkasından bakar gibi daldı gitti uzaklara ve şöyle dedi:


“Tebessüm sevene külfet değildir oğul!”

Film Tavsiyesi: İnsanlık Yolu


Kışın en sert zamanlarıdır. Yoğun kar yağışı özellikle Harvard üniversitesinin kampüsünü karlar altında bırakmıştır. Monty ise, son sınıf öğrencisidir. Bitirme tezinin son aşamasında, bilgisayarı bozulur. Sadece bir kopyası olan tezini kaybetmekten korktuğu için, çoğaltmaya, dışarı çıkar. Derken aksilik olur ayağı takılır...  Nüsha elinden kayar, binanın deliğinden içeri düşer... Monty, Kütüphane binasının bodrumuna koşar. Orada bir evsiz olan Simon’la karşılaşır. Simon elindeki kağıt tomarını birer birer kalorifer kazanında yakmaktadır. Elbette yaktığı kağıtlar Monty’nin tezinden başka bir şey değildir! Tezi geri almak için bu tuhaf adamla bir anlaşma yaparlar; her sayfaya karşılık bir isteğin yerine getirilmesi. Harvard’ın ukala mezun adayı öğrencisi hayatı bir evsizden öğrenmeye başlar…


İnsanlık Yolu – With Honors sımsıcak bir insani film. Dostluğu, feragatı ve daha önemlisi gerçek eğitimi anlatıyor. Beyrutlu yönetmen Alek Keshishian, soğuk bir fonda iç ısıtan bir öyküye imza atıyor. Joe Pesci muazzam oyunuyla büyülerken, sinema dünyası Brendan Fraser isimli bir yıldız kazanmış oldu.
 

27 Ocak 2015 Salı

Leviathan: Büyüdükçe çürür canavar!


1975 yılının soğuk bir mart akşamı Moskova’da usta yönetmen Andrei Tarkovsky’nin Ayna-Zerkalo filminin galası yapılmaktadır. Diğer filmlerinden bir miktar daha şansız bir film olan Ayna, pek çok bürokratik engele takıldığı için uluslararası perdelere geç çıkacaktır. Filmin gösterimi sonrasında eleştirmenler filmle ilgili hararetli bir tartışmaya girerler. Statüko yanlısı pek çok kalem filmi anlaşılmaz bulmuş, kimileri de gereksizliği konusunda atıp tutmaktadır. Usta yönetmen filminin âdeta paramparça edilmesine üzülmekle beraber sessizce olup biteni izlemektedir.

Tam bu esnada filmin gösterildiği salonun temizlikçisi kadın içeri girer. Şaşkın bakışlar arasında,
‘İşiniz ne zaman biter, salonu temizleyeceğim’
der. Bir eleştirmen ayağa kalkıp,
‘Hanımefendi biz burada anlaşılması zor bir sanat eserini değerlendirmeye çabalıyoruz, işimizin ne zaman biteceği de belli olmaz’
diye çıkışır.
Kadın şaşırtıcı bir cevap verir:
‘Beklerken ben de izledim. Filmde anlaşılmayacak ne vardı ki?’
diye sorar.
Bir eleştirmen kadını aşağılamak için,
‘Sen ne izlediğini anladın mı?’
diye sorunca, sanat çevrelerinin küçümseyici bakışları arasında şu cümleleri kullanır:
‘Bir vicdan azabı filmi bu. Sevilip, sevenlerinin hakkını asla ödeyemediğini düşünen ve yeterince sevemediğine inanan bir adamın çektiği acıları anlatıyor film.’
Ortalık Moskova’nın havası gibi buz kesmiştir. Usta yönetmen ayağa kalkar ve
‘Bu sözlere ekleyecek en ufak bir kelimem bile yok’
diyerek ortamı terk eder…



Çarlık Rusya’sının bakiyesi ve sonrasında ideolojinin çözüp deforme ettiği insanlar hakkında derin filmler yapan Tarkovsky’nin filmleri hakkında en genel çerçeve o kadının kullandığı cümlelerdir belki de. Ustanın bir yönüyle mirasçısı sayılan genç yönetmen Andrey Zvyagintsev’in filmleri için de benzer bir çerçeve kullanmak mümkündür.

Andrey Zvyagintsev yine bir başyapıt ile geri döndü. Leviathan, dönüşen bir toplumun halının altına süpürdüğü yozlaşma ve insanlığın temel zaaflarına dair esaslı bir çığlık âdeta. Zvyagintsev’in hemen her filminde yaptığı gibi derdini doğrudan aktarmaktan ziyade tarihsel referanslarla ve daha büyük metaforların prizmasından geçirerek anlatıyor derdini. Malum ve kadim bir hikayeyi metaforik olarak günümüz Rusya’sında bir olay ile iç içeleştiriyor ve insanı odaklayarak öykülüyor.

Leviathan’da Zvyagintsev’in kamerası bu kez bir Rus sayfiyesine yaklaştırıyor bizi. Geçirdiği sistem dönüşümü ile oluşan fırsatçı güruh, dostluk, ihanet ve sadakat kavramları üzerine güçlü bir lirizm akıtıyor perdeden Rus yönetmen: Şımarık oğlu ve ikinci karısıyla sisteme karşı bir savaş vermeye hazırlanan Nikolay, çürümüşlüğe direnirken yakın mesafeden alıyor yaraları. Yaşadığımız çağ ve hatta kendi toplumumuz ile pek çok örtüşme yakaladığımız öykü, filmin evrenselliğinin en mühim kanıtı sanırım. Hobbes’in devlet ile canavarı örtüştürdüğü hikayesinden ismini alan film, değişik noktalarda hantallık ve çürümüşlüğüyle görsel olarak da temas kurabilmesini sağlıyor filmde.



Ürkütücü ve kasvetli bir devlet çiziyor Leviathan. Girişindeki enkazlar, bir sistem ve ideolojiden arta kalan yıkıntılar gibi duruyor. Ve tüm bu soğuk, yıkık ve soluk fonda bir ev görüyoruz; Nikolay’ın evi. Şüphesiz diğer Zvyagintsev filmlerinde olduğu gibi temel dinamiğini senaryosundan alıyor film. Soğuk, loş ve kasvetli bir ülkeyi alıyor fonuna. Mevlana’nın yıkılan ev metaforunu hatırlayalım:  Önce tuğlalar düşüyor, sonra duvarlar çatlıyor ve ardından temelden sarsılıyor ev ve gürültüyle yerle bir oluyor.

Kahramanın ismi de ilginç: Galip gelen, Halkın zaferi anlamına gelen Nikolas, aynı zaman Yunan felsefesinde denizcilerin koruyucu azizi olarak geçiyor.

Bilmem yaşıyor mudur o temizlikçi kadın? Ancak yaşasa ve Andrey Zvyagintsev’in Leviathan’ını izlese sanırım şöyle bir şey diyerek hepimizi şaşırtmayı yine başarırdı: “Film, oğlu ile hiç anlaşamayan ikinci hanımı ile devlet ve mafyaya karşı mücadele verirken ihanete uğrayan bir adamın yaralarını ve bu yaraları nasıl tedavi ettiğini anlatıyor.”

Andrey Zvyagintsev, Tarkovsky’nin açtığı dar ve dik bir yokuş olan yolda emin adımlarla ilerlemeye devam ederken yine bir başyapıtla selamlıyor seyircisini.


24 Ocak 2015 Cumartesi

Yüz yüze


"Nene" dedim, 

"Hiç tartışıp, ayrı düştüğünüz oldu mu dedemle?"

Şöyle dedi:

"Birbirimize bakmadığımız zaman hep aynı yöne baktık, ne ayrılığı oğul!"


23 Ocak 2015 Cuma

Felsefe


“Nene” dedim

“Yaşlanınca yalnızlaşıyor mu insan?”

Hiç beklemeden;

“Birinin her şeyi olduktan sonra, herkesin hiçbir şeyi olsan da umursamazsın oğul!” dedi


Hala şaşkınım…


16 Ocak 2015 Cuma

Beklemek acı veriyor


Ne şahane bir filmdi öyle... Milcho Manchevski'nin tek atımlık barutuydu belki. Girişinde "üç bölümlük hikaye" diyordu ama "çember yuvarlak değildir" de diyordu. Tek hikayeyi anlatıyordu aslında. Yağmur öncesi sıkıştıran, bunaltan havayı, kasaveti ve insanların tahammülsüzlüğünü anlatıyordu Manchevski. Belki Makedonya'yı, bosna'yı anlatıyor gibi görünüyordu ama neredeyse her toplumda yaşananlardı. insana, insanlığa dair bir gergef gibiydi Yağmurdan Önce (before The Rain) filmi. 

Filmin güzelliği bir yana. Çünkü can yakan hikayesinin aksine, tablo gibi resimler ile bir görsel şölen de sunuyordu Yağmurdan Önce. Ancak ille de müziği. Anastasia'nın yaptığı ve her tınısı insan yüreğinin en ince telini titreten, bize hiç de uzak olmayan o melodiler. İmkanınız olursa filmi de izleyin...

Filmin linki şurada. 

Uzattım, buyrun...