19 Ağustos 2015 Çarşamba
17 Ağustos 2015 Pazartesi
Acılı filmlerin bilinmeyen yönetmeni
“En iyi yönetmen kimdir?” sorusuna herkesin kendi beğenisine
göre değişen bir cevabı vardır ama galiba “Gelmiş geçmiş en kötü yönetmen
kimdir?” sorusunun cevabı konusunda bir mutabakat var. Bu sorunun cevabı “Ed
Wood”dur. Tam ismi Edward Davis Wood Jr. olan bu sıra dışı sinemacının hayat
hikâyesini Tim Burton “Ed Wood” adıyla 1994 yılında filme çekmiş ve 2 Oscar
almıştı.
Belki sinema tarihinin en başarısız yönetmeniydi Ed Wood ama
sinema aşkı sıralamasında en üstleri zorladığı da muhakkaktı. Öyle ki, bir filminin
galasında seyirci o kadar tepki gösterir ki yumurta ve domates sağanağı altında
çıkar salondan Ed Wood. Ertesi sabah eşi moral bozukluğu içinde olmasını
bekler, tüm gazeteler yerin dibine batırmıştır filmini zira. Ancak onlarca yazı
içinden bir tek cümle bulur Ed Wood: “Filmin dekoru fena değildi.” Bu cümle
onun film yapma arzusunu hemen tetikler ve vakit kaybetmeden yeni bir film
hazırlıklarına başlar. Hayal kırıklığı diye bir şey yoktur onun için. Yeter ki
film çeksin. Pornografi endüstrisine de başvurur, kilise cemaatine de.
Oğuz Gözen ismi bana hep Ed Wood’u hatırlatır. 1946 doğumlu
sanatçının sinema aşkı henüz çocukken Erenköy’deki film çekilen konaklara
sürekli gitmesiyle başlamıştır. Kami Nazım ve Nejat Eczacıbaşı’nın Erenköy’deki
köşklerinde çekilen filmler onun okulu olmuştur âdeta. Neredeyse hiç ayrılmaz
buradan. O kadar ki, film ekipleri onu ev sahibinin çocuğu zannederler, ev
sahipleri de film ekibinden birisi...
Türk sinemasının en çok film çeken yönetmenlerindendir
Gözen. Sayısı 200’e yaklaşan filmlerinin çoğu eleştiri alır, neredeyse hiçbir
filmi beğenilmez. Ancak içindeki sinema aşkı kocamandır. Eleştirileri
önemsemez, kızar ama hiçbir olumsuz kanaat onu film yapmaktan alıkoyamaz. Nev-i
şahsına münhasır tarzı vardır. Bir kere filmleri bir hafta gibi inanılmaz kısa
sürede çeker. Sinemaya adım attığı yıl (1972) 7 film çekerek başlar kariyerine.
Bu sebeple bir yılda 8-10 film çekebilir. Hatta öyle sene olmuştur ki
Yeşilçam’ın çekilen tüm filmlerinin yarısında onun imzası vardır.
Senaryo ile çok uğraşmaz, dekupaj yapmaz, hatta çekeceği
mekânı bile önceden görmeye ihtiyaç duymaz. Klaket kullanmadan çeker
filmlerini. Allah vergisi bir görsel hafızası vardır. Başka filmlerin atılmış
kareleriyle (şut) yeni bir film yaptığı olmuştur.
Günceli ve sosyal sıkıntıları yakından takip ettiği için
koltuğunun altında her daim popüler bir projesi vardır. Diyelim ki bir yerde
uçan daire mi göründü, hemen bir yerli uçan daire filmi projesi hazırlar ve
yapımcıların kapısına dayanır. Arabesk film furyasında da yer alır, çok
çirkefliğine bulaşmadan erotik filmlere de bir şekilde kıyısından karışır. Ne
ülkenin girdiği siyasi karanlık onu etkiler, ne de askerî darbe.
Her dönem bir şekilde film çekmeyi başarır Oğuz Gözen. Orhan
Gencebay, İbrahim Tatlıses çok popülerken, onlarla film çekemez belki ama Ali
Gencebay ve Yılmaz Tatlıses diye iki kişi bulur ve “Gencebay ve Tatlıses bu
filmde buluştu” mottosuyla film çeker! Uğurböcekleri meşhurken Hamamböcekleri
diye bir ikili bulur ve seri filmlerini çeker. Kibariye popüler olduğunda ise
yine alternatifi hazırdır: Ümmiye! Recep İvedik piyasayı sarsarken ise onun
Recep İbibik’i hemen sahne alır!
Salon sıkıntısı olunca video filmi çeker, negatif
bulamayınca dijital ile. Onun için esas olan film çekmektir. Daha sonra yönetmenlik
hatıralarını anlatan bir kitap yazar. Biriktirdiği senaryo öykülerini içeren
bir de hikâye kitabı. “Senaryo nasıl yazılır?” isimli çalışması ise kuramsal
bir senaryo kitabından daha çok ‘Ben nasıl yazdım?’ı anlatan bir anı ve birikim
kitabıdır aslında.
Yeşilçam’ın deneyimli bu sıra dışı yönetmeninin son filmi
“Yağmurlu Gecede: Gülperi” tek salonda da olsa gösterime giriyor. Yönetmenin
diğer filmlerinden hiç farkı olmadığını internette yayımlanan fragmanını
izlediğimizde zaten anlıyoruz. Ancak aslolan hâlâ film çekiyor olmasıdır Oğuz
Gözen’in. Yeşilçam’ın pek bilinmeyen Ed
Wood’u ‘ben hâlâ buradayım’ demektedir esasen.
Şuradan alınmıştır
11 Ağustos 2015 Salı
Son Şans: Yumruklara tutunmak
Şiddet içeren sporlar, bu türün sineması içinde çok nadiren
dramanın dokunaklı vadisine inmeyi başarır. Genelde aksiyon kaba sabalığının
sert ve ritmik âleminden hızla geçer ve bir çırpıda tüketiriz. İlle de ‘boks’
sporunu ve bu sporun kahramanlarını anlatan filmler... Bu meyanda 1979 yapımı
bir Franco Zeffirelli filmi olan Şampiyon – The Champ özellikli bir yere
sahiptir. Odağına aile ve sevgiyi yerleştiren film o kadar içe işler ki,
yükselen duygular şiddet ve sertliği âdeta tepeleyerek geçip gider.
Training Day ile Oscar’a uzanan siyahi yönetmen Antoine
Fuqua, son dönemin sıkı dizilerinden Sons of Anarchy’nin senaristi Kurt Sutter
ile yeteneklerini birleştirdiği Southpaw, Zefirelli’nin açtığı patikada
ilerliyor. Film, pek çok izleyici tarafından ünlü Rocky ile karşılaştırılsa da,
özü itibarıyla bambaşka şeylere dokunmaya çalışıyor.
Ülkemizde Son Şans adıyla gösterilen Southpaw, kelime
itibarıyla ‘ters-gard’ demek. Yani boksta sol yumruğunu kullananlar için
söylenen bir kelime. Rocky de bir ‘southpaw’dı. Ayrıntılara dalmadan önce
hikâyeye şöyle bir göz atalım: “Büyük” Billy Hope (Jake Gyllenhaal) yokluktan
gelip dişi ve tırnağıyla kaza kaza başarıyı elde etmiş bir hafif sıklet boks
şampiyonudur. Görünüşte her şeye sahiptir. Kendisi gibi sefaletten gelme ama
sadık ve her şeyi organize edebilme yeteneği olan bir eş, cin gibi, tatlı mı
tatlı bir kız çocuğu. Kocaman ev, arabalar vesaire... Ancak, hayat her zaman
düz bir çizgide seyretmediği için, Billy’nin başına bir felaket gelir ve eşini
kaybeder. Bu onun için âdeta sonun başlangıcı olur lakin umut da, geldiği yer;
mezbeleliklerde yine onu beklemektedir.
Başta Jake Gyllenhaal olmak üzere çok sağlam ve usta bir
oyuncu kadrosuna sahip Son Şans. Feleğin çemberinden geçmiş kenar mahalle
antrenörü rolünde Forest Whitaker, yumruğuyla hayatını kazanan sert adamın
yüreğini pamuk helvasına çeviren küçük kızı rolünde Oona Laurence ve hatta tüm
önyargılarımızla izlememize rağmen sırıtmayan oyunculuk çıkarmayı başaran
Curtis “50 Cent” Jackson…
Southpaw yarayı en güçlü olduğu yerden; senaryosundan alan
bir yapım. Dengede giden hayatın kırılma noktasını epey geciktirdiğinden
başlarda ağır ilerleyen yapısına bir noktaya kadar ses çıkarmamak mümkün.
Ancak, bir anda filmin ana tonunu değiştiren trajedi ile beraber âdeta ipi
elinden kaçırıyor senarist Kurt Sutter. Yönetmenin iyi mekân seçimi, güçlü
anlatımı ve özellikle başroldeki Gyllenhaal’in üstün performansına rağmen Son
Şans tüketiyor avantajlarını. Unutulmayacak bir klasiğe dönüşebilme şansını cömertçe
harcayıp vasatın sığ sularında söylüyor söyleyeceğini.
Tüm şeytanlıkları mesnetsiz yüklediği filmin kötü
karakterini, bir noktadan sonra sadece başkahramana odaklandığı için unutuyor
senaryo. Ve bu kocaman boşluğu tamir etmeden finalde tekrar karşımıza çıkarıyor
madalyonun kötü yüzünü. Ancak, bu kadar zayıf ele alınmış derinliksiz kötü
karakterin seyirci üzerinde bir etki sağlayabilmesi elbette mümkün olmuyor.
Özellikle kenar mahalle tasvir ve karakterleri de iyi
resmediliyor ama güçlü bir yan öyküye de sahip değil maalesef Son Şans. Senaryo
boşluklarını Whitaker gibi ustalar güçlü oyunculuklarıyla tıkamaya çabalıyor
ama yetersiz kalıyor.
Michael Mann, Ali’de
ring sahnelerinde başarısız olduğu için büyük bir öyküyü çarçur etmişti. Bu
durumdan iyi ders çıkardığı belli olan Fuqua, görkemli sahnelerde bel üstü
planlara ağırlık vererek kendini hiç riske etmiyor ve gayet başarılı müsabaka
sahnelerine imza atıyor. Ve tabii yakın zamanda kaybettiğimiz Jamer Horner’ın
müzikleri de filmdeki melodram tadını epey yukarı çekiyor.
“İnsan cesaretini yitirmediği sürece yenilmiş sayılmaz” der
Bruce Lee. Southpaw- Son Şans, kaybettiği sevdikleriyle sarsılan bir
kahramanın, yitirmediği cesareti ile yine sevdiklerine sarılarak hayata
tutunmasını ve yenilgiyi kabullenmemesini anlatıyor. ‘Bize bu kadar yeterli’
diyorsanız kaçırmayın.
Şuradan alınmıştır
9 Ağustos 2015 Pazar
Sinemada 'mekan'a kısa bir bakış
Keşfi, açık alanda bir iddia üzerine at koşusuyla başlayan sinemanın erken dönem filmlerinden sonra drama ile birleşmesi mekân kullanımını zorunlu hale getirmişti. Sinemada mekânı ilk kullanan, ünlü Thomas Edison’du. Edison, kurduğu Black Maria isimli ev şeklindeki platoda ilk çekimlerini yapıyordu. Daha sonra gelen sinemacılar gerçek mekânlarda çekim zorluklarıyla karşılaştıkça platolara daha çok iş düştü.
Önceleri filmlerdeki mekân sadece dekor olarak algılanırken ‘tarz’ yönetmenlerinin sinemaya girmesiyle beraber mekân, sinemanın en önemli unsurlarından biri oldu.
1927 yılında Fritz Lang’ın yönetmenliğini yaptığı ‘Metropolis’ filmi, çok büyük platoların içerisinde iç mekânın kurulduğu, devasa boyutlarda ‘matte painting’ (arka plan resimler) uygulamalarıyla, ışık, aksesuar ve kostüm tasarımıyla dönemine göre hazırlanmış en etkileyici iç mekân tasarımı örneğidir. Lang, bu filmle sinemada çıtayı bir anda çok yükseklere taşır.
Bu anlamda mekânı etkin olarak kullanan ilk sinemacılardan biri Orson Welles’di. Ünlü ‘Yurttaş Kane’ filminde zengin medya patronunun ölü bulunduğu şatonun ismi Xanadu’dur. Bu mekânın İngiltere ve Amerika’daki iki özel mekândan ilham alınarak yapıldığını söyler sinema tarihçileri. Yurttaş Kane’in yaşadığı bu mekân çok özeldir ve filmde ayrıcalıklı bir yere sahiptir.
Sonraki yıllarda sinema-mekân ilişkisine özellikle titizlenen yönetmenlerin varlığının yanı sıra, bizzat mekânların, özellikle evlerin neredeyse bir film türü oluşturacak derecede güçlü bir şekilde kullanıldığını görmek mümkün. Mekânlar, hassaten korku ve gerilim filmleri için vazgeçilmez alanlardır. Tüm tekinsizlikleri ve yaşanmışlıklarıyla insan ruhunda derin etki ve ürperticilik bırakan mekânlar, seyirci üzerinde de filmin sair unsurlarından daha yoğunluklu bir etki bırakırlar.
Sinemanın ilk ustalarından Alfred Hitchcock’un ‘Rebecca’sı böyle tekinsiz bir evde geçer ve seyirciye merdivenlerinden loş koridorlarına kadar alabildiğince tekinsiz bir ürperti sunar. Hitchcock, bu filminde sayısız odanın bulunduğu Manderlay Malikânesi’ni, genç ve güvensiz Bayan DeWinter’ı yutmaya hazırlanan bir canavar gibi resmeder. Yine ünlü ustanın tek planlık filmi Ip-The Rope’da tek mekânda yaşanan bir cinayet ve sonraki gerilim ustaca anlatılır.
İzleyici üzerinde oluşturmak istediği hisle bağıntılı olarak yönetmen, kurguladığı mekâna önem ve ağırlık verir. Esasen bir film uzamsal olarak üç biçimin bir araya gelmesinden müteşekkildir: Çekilen, tasvir edilen ve algılanan… İş bu nedenle sinemada mekân, diğer unsurlar kadar (ışık, ses, müzik, görüntü, kurgu vs…) öneme haizdir.
Alman Ekspresyonizmi’nin etkilerini gördüğümüz, 1919 yılında Robert Weine’nın yönetmenliğini yaptığı, ‘Doktor Kaligari’nin Muayenehanesi’nde mekânın anlam üzerindeki etkisini şaşırtıcı şekilde görürüz.
Sinemada yapımlar büyüdükçe, bütçeler arttıkça küçük dekoratif mekânlar yerini büyük devasa platolara bırakmaya başlar. Mekân, bilim-kurgu türünde de son derece mühim bir yere sahiptir. Ünlü ‘Yıldız Savaşları (Star Wars)’ serisi bize geleceğe dair bir distopya resmederken, geleceğin dünyası yaşadığımız düzlem için imajiner bir karabasan gibidir. Bu karanlığı dengelemek için buz mavisi medeniyet mekânları kurgulanmıştır Yıldız Savaşları’nda. Terminatör, Total Recall, Blade Runner gibi janrın kült filmleri, mekânlarıyla farklılık arz ederler.
Sinemada mekân denilince iki usta için ayrı birer parantez açma ihtiyacı zaruridir: Kubrick, Kar-Wai ve Tarkovsky…
Tarkovsky ve mekân
Filmlerinde anlatmak istediği duyguya göre mekân kurma konusunda en usta isimlerden olan Tarkovsky, tasvire giriştiği dünyayı en ince ayrıntısına kadar ele alır. Tarkovsky filmlerindeki mekân, gerçekliğin yalın ifadesi kadar çok katmanlı anlatımın derin mesajlarını da taşır. ‘İvan’ın Çocukluğu’ndaki harabe fon, savaşın ve yıkımın şiddetini muazzam bir sefalet tablosu olarak resmeder. ‘İvan’ın Çocukluğu’, yanmış evin yerinde fırın karkası (iskeleti), yıkılmış, harap olmuş tapınak (kilise), yere dikilmiş askerî uçağın parçası, rüzgârdan sallanan, sallanarak ses çıkaran, hiçbir yere açılmayan kapı gibi imgelemler, tarlalar, ağaçlar, bulutlar, nehirler ve nihayetinde insan gibi doğal fonlarla desteklenir. Kurban, neredeyse mekân üzerine bir filmdir. Evin içinde yaşananlar insanın içinde barındırdıklarıyla paralel anlatılır. Aşk, bastırılmışlık, kıskançlık ve öfke, yangın ile nihayete eren mekân-anlam ilintisinin muazzam resmedilişidir.
Kubrick’in mekânları
Stanley Kubrick ve mekân denildiğinde şüphesiz ilk akla gelen şey The Shining’tir. Mekânın adeta başrol oynadığı bu sinema tarihinin en çok konuşulan filmi, sırtını yasladığı kitabın aksine neredeyse tüm gücünü mekânın egzotikliğinden alır. Bir Kızılderili mezarlığı üzerine kurulmuş bu izbe yapı, gerek bitimsiz koridorları, gerek her kapısı ürpertiye açılan odaları, gerek mutfağı, gerekse dışarıdaki labirenti ile gerilim filmi için şahane bir mekâna dönüşür. Kubrick, içini hiç göstermediği asansörden bile istediği tedirgin edici neticeyi almayı başarır Cinnet’te. Kubrick’in, The Shining filmi için kapalı bir mekânı, oteli tercih etmesi, onun seyirciye en başından beri kaderden kaçış olmadığını anlatması açısından da manidardır.
Ustanın, 2001 Space Odessey filminde son sistem uzay gemileri ve boşlukta yüzülen uzay tasvirleri, prematüre maymunlar ve yaşadıkları ilkel mekân, izleyiciyi filmin içine alır. Yine Otomatik Portakal’da hayat emaresi olmayan mekânlarla dolu loş ışıklı underground mekânları yeni baştan tasarlamıştır. Kahramanın karanlık sokaklardan aydınlık, zengin sınıfın hanesine girip tecavüz etmesi, karaktere üç boyutlu bir anlam kazandırır. Mekân tasvirleri genelde zıtlıklar üzerinden ve contrast bir şekilde verir.
Mekân zamanı
Şanghaylı sıradışı yönetmen Wong Kar-Wai de, yapıtlarında mekâna özel yer veren sinemacılardandır. Usta’nın 2000 yılı yapımı In The Mood For Love–Aşk Zamanı, mekân tasarımı açısından zirvedir. Yaşanan yasak aşkı, alabildiğince ölçülü ve cimri şekilde seyirciye (muazzam müziğin etkisini de unutmayarak) aktarırken, mekânların darlığı ve sıkışıklığı, kalbin sevdaya dar gelmesiyle koşut anlatılır adeta. Sırrın fısıldandığı kovuk sahnesi ise eşsizdir Aşk Zamanı’nda. Mutfak, masa, sokak lambası, otelin gerçeküstü odaları ve uçuşan perdeleri, filmin unutulmaz görsellikleri arasındadır.
İki yerli mekân ustası
Listemize Türk sinemasının mekân konusunda oldukça titiz ve etkileyici ismini ekleyebiliriz: Zeki Demirkubuz ve Nuri Bilge Ceylan. Demirkubuz’un kariyerinin ilk filmi C Blok, bir tür sınıf mücadelesini TOKİ üretimi benzeri çok katlı gökdelenlerde yaşatır. Kapıcıyla orta sınıf burjuva karakteri, bu mekânların soğukluğunda adeta iki cam vazo gibi birbirine vurur Demirkubuz. Sonraki filmlerinde de, kendiliğinden açılan kapılar, perişan olmuş duvarlar ve basık, mezbelelik gibi doğal mekânları tercih eder sinemamızın bu usta ismi. ‘Yeraltı’, ise tabiri caizse neredeyse bir mekân filmidir. Kahramanın eziklik ve bayağılığını mekânın kasveti, loşluğu ve boşluğuyla verir Zeki Demirkubuz. Yemek sahnesinin gerilimi ve karakteri, dağıtıcılığı mekân-film ilişkisinde kolay ulaşılacak bir nokta değildir. Hatta bununla da yetinmez, finale doğru bu mekânı da darmadağın eder!
Ceylan ve Çehov
Nuri Bilge Ceylan’ın mekânla ilişkisi ise bambaşkadır. Kısa filmlerinden başlayarak mekânları Anton Çehov tasvirleri gibi özenle resmeden Ceylan, özellikle ‘Uzak’ta kapalı mekâna girer. Kahramanın yalnızlığını ve itilmişliğini mekânın her miliminde hissederiz ‘Uzak’ta. ‘Üç Maymun’, insan ve zaaflarına dair etkileyici bir öyküyü alt tabakanın yaşam alanına sırtını yaslayarak anlatır. ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’, muhtarın evi sekansıyla adeta gerçek üstü bir tarza dönüşür ve katil ile evin kızının melekleştiği sahne sinemanın unutulmazları arasında yerini alır. Fantastik bir dünya gibi sunulan bu sahnenin önündeki gölgelerin zihne oyun oynadığı kayalık sahnesiyle zirve yapar. Finaldeki otopsi mekânında ise gerçeklik tüm rahatsız ediciliğiyle tamamlanır. Cannes’da ödüllendirilen Kış Uykusu ise tam anlamıyla bir mekân ve insan filmidir…
Şuradan alınmıştır
7 Ağustos 2015 Cuma
Ve Recep ve Ramazan ve Hâtem-i Tâî
Ermenekli Tezcan Gökçe, 39 yaşında, iki çocuk babasıydı. 18
arkadaşıyla birlikte çalıştığı madende mahsur kaldı. Madeni su bastığını
söylediklerinde annesi Ayşe Gökçe’nin “Benim oğlum yüzme bilmez!” cümlesi
yüreklerimizi dağlamıştı. Alt katı ahır olan iki katlı ve iki odalı bir evde
yaşıyordu Tezcan’ın babası Recep amca ve annesi Ayşe teyze. 40 metrekarelik
bahçelerinde domates, salatalık ve biber yetiştiriyor, bir kısmını kendileri
tüketiyor, bir kısmını satarak geçimlerini sağlıyorlardı. Oğlunun cenaze
töreninde çamurlu ayakkabısı dikkat çekti ve gündem oldu Recep Gökçe. Yedi
buçuk liralık kara lastik ayakkabısını 2 yıldır giyiyordu Recep amca ve yırtık
ayakkabısının görüntüsü medyada yer alınca ihtimal birileri utandı da yeni bir
çift ayakkabı yollanmasına vesile oldu.
Bu yeni ayakkabı tereddüt içinde bıraktı Recep amcayı, sonra
kabul etti verilen armağanı. Şöyle dedi, yeni ayakkabısını görenlere: “Devletin
hediyesi, ayıp olmayacağını bilsem kabul etmezdim ama devletimiz sağ olsun
düşünüp yollamışlar, mahcup olarak kabul ettim.”
Kanayan yaralarımızı daha da kanattı mert ve kanaatkâr
Anadolu insanının bu sözleri.
Şuuru başka şeylere rezerve etmişti birileri ve ‘çözüm
süreci’ adı altında barış getireceklerini iddia ettiler yıllar boyunca. ‘Kan
akmıyordu ya daha ne istiyorsunuz’ diye çıkışıyorlardı ‘yahu öyle yapıyorsunuz
ama’ diye başlayan serinkanlı itirazlara. Aptallıktan ihanete kadar uzanan
çeşitlilikte bir menü uzatıp ‘seçin birini’ diyorlardı itirazı yapanları
aşağılayarak. Barış gelmedi ama Barış’ların kanı akmaya başladı sonra. Bir ayda
on yıllık bir bedel ödeme faturası çıktı çözüm süreci denen belirsiz heyulanın.
Antalyalı Barış Akkabak terörün döşediği mayınlara çarptı ve şehit oldu.
“İçim yanıyor.” dedi Barış’ın dedesi Ramazan amca evine
taziyeye gelenlere. Ermenekli Recep amcadan hiç farkı yoktu Serikli Ramazan
Akkabak’ın. Kaymakam bey samimi bir şekilde “Bir ihtiyacınız var mı?” diye
sordu taziyede. Şöyle dedi Ramazan amca: “Hiçbir ihtiyacım yok. 290 lira
engelli maaşı alıyorum, yetiyor çok şükür!”
Çölde Hâtem-i Tâî’nin karşısına çıkan ihtiyar geldi aklıma
Recep ve Ramazan amcanın bu haysiyetli ve vakur duruşlarına şahit olunca.
Bilirsiniz; şair olan Hâtem-i Tâî cömertliği meşhurdu ve çok zengin bir
kabilenin reisiydi. Hâtem’in Peygamber Efendimiz (sas) 7 yaşındayken vefat
ettiğini yazar kaynaklar.
Henüz İslam gelmediği halde sefahati ve şarabı haram olarak
beller Hâtem. Muazzam bir hoşgörü, benzersiz bir cömertlik, gıpta edilecek
tevazu, iffet, sadakat ve vefa gibi pek çok hayran olunacak özelliği vardır
cahiliye döneminin bu sıra dışı insanının. Risaleler’de de geçer Hâtem-i
Tâî’nin hikâyesi. Hz. Üstad civanmertliği anlatırken onun bir kıssasını
nakleder. Şöyle ki; cömertliğiyle dünyaya nam salmış Hâtem, yine çok büyük bir
ziyafet verir. Misafirler sadece karınlarını doyurmazlar bu ziyafette,
gelenlere büyük hediyeler ve diş kiraları da verilir. Bu esnada çölde geziye
çıkar Hâtem ve bir ihtiyara rastlar. Bakar ki dikenli çalı taşımaktadır ihtiyar
ve yükünün dikenleri yaşlı tenine batıp kanatmaktadır. Acır ve şöyle der:
“Duymadın mı ihtiyar? Hâtem-i Tâî, hediyelerle beraber mühim bir ziyafet
veriyor. Sen de oraya git; beş kuruşluk çalı yüküne bedel beş yüz kuruş
alırsın.”
Cevap muazzamdır: “Ben bu dikenli yükümü izzetimle çekerim,
kaldırırım; Hâtem-i Tâî’nin minnetini almam.” Sonra Hâtem-i Tâî’ye sorarlar:
“Senden daha civanmert kimdir?” Şöyle der Hâtem: “O gün çölde rast geldiğim
kanaatkâr ihtiyar benden daha aziz ve civanmerttir!”
İsmini bilmiyoruz bu ihtiyarın ama Recep ya da Ramazan amca
olma ihtimali epey yüksektir aslında!
Şuradan alındı
6 Ağustos 2015 Perşembe
Hava kararınca yetenekler parıldar
“Berlin Almanya’dır” demişti yönetmen Hannes Stöhr. İkinci
Dünya Savaşı’nda iş ve üretim gücünün büyük bölümünü kaybeden Almanya, dünya
tarihinde Amerika’dan sonra en çok göç alan ülkelerden biri. Ve tabii göçmen
renkliliği içinde Türklerin de genişçe bir yeri var.
Tom Tykwer sıradışı Koş Lola Koş’ta, kader ve zaman
ilişkisine eğlenceli olduğu kadar derinden düşündüren bir bakış açısıyla
anlatan bir filme imza atmıştı. Bu
filmde bisiklet üzerinde kahramanımızın kaderlerini etkileyen karakteri
canlandıran aktör Sebastian Schipper, bir yıl sonra ilk yönetmenlik koltuğuna
oturmuş ve şaşırtıcı bir başarı elde etmişti. Schipper, dördüncü filmi
Victoria’da yönetmen olarak sadece bir suç filmine imza atmıyor, aynı zamanda
göçmen meselesinden kader çizgisinin kırılganlığına kadar pek çok metaforik
kabuğu bulunan bir hikâye sunuyor. Buna bir de tek plan/sekans gibi zor bir
teknik tercihi ekleyince özellikle Avrupa festivallerinde epey takdir gördü.
Victoria isimli İspanyol göçmenin yalnızlığın tetiklediği
can sıkıntısıyla tanımadığı insanların hayatına girişi ve trajediye varan
savrulmayı ele alan bir öykü var karşımızda. İnsan kaderinin küçük sebepler ile
nasıl değiştiğini incelikli bir şekilde işleyen 10 küsur sayfalık senaryoda
diyaloglar konusunda oyuncular serbest bırakıldığı için macera belli bir sona doğaçlama
seyir ediyor.
Tıpkı Lola Rennt gibi Berlin sokaklarında geçen film, tek
plandan müteşekkil olduğu için gerçek zamanlı olarak geçiyor. Gecenin sabaha
yakın bir saatinde bir diskoda başlayan macera, gün ışıyana kadar devam ediyor
ve tıpkı Kubrick’in Full Metal Jacket’indeki ‘sniper’ sekansı gibi seyirciyi
hikâyenin odağına alarak sürüklüyor adeta.
Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı dolayısıyla yazmıştım:
Umutsuz ve amaçsız bir insanın sırf can sıkıntısından canavara dönüşebileceğini
söyler Rus yazar. Tıpkı o romanın
kahramanı gibi Victoria da umutsuzdur (Çünkü piyano çalmakta yetersiz bulunup
sanat mektebinde devam edememiştir) ve amaçsızdır. (Çünkü çalıştığı iş yerinden
başka çevresi olmadığı gibi tek bir dostu dahi yoktur.)
Kabul etmek lazım ki, biçim olarak oldukça zor bir işe
soyunmuş yönetmen Sebastian Schipper. Filmi hiç kesmeden 2 saat 20 dakika
boyunca üstelik sürekli değişen bir seti yönetmek akil kârı bir iş olmadığı
gibi kolay da değil. Ancak bu biçim ısrarı nedense filmin özüne zaman zaman
zarar verebiliyor. Özellikle işlerin çığırından çıktığı finale doğru biçimsel
olarak eşsiz bir başarı varken dram değeri diplere iniyor Victoria’nın.
Daha önce de benzer çalışmalara şahit olmuştuk. Şüphesiz
bunların piri korku ustası Hitchcock’un İp filmiydi. Ancak o film hem kapalı
mekânda geçiyor, hem de bir buçuk saat boyunca kamera tek doğrultuda hareket
ediyordu. Schipper kamera konusunda sınırsız bir alanda hareket ederken, mekân
konusunda da oldukça cömert. Yerin altına iniyor, çatıya çıkıyor, araca
biniyor, bisiklet takip ediyor vs… Durum böyle olunca seyrederken hikâyeden çok
‘bunu nasıl çekti?’ sorusuna takılıyoruz doğal olarak.
Avrupa mitolojisinde imajiner yaratıkların zamanı olarak
karanlıklar gösterilir. İnanışa göre hava kararınca çıkar kahramanlar ve
şeytanlar. Victoria, Berlin’in göbeğinde gece yarısı ortaya çıkan bir dünyanın
sıradan insanlarının başına geleni bizi de hikâyeye davet ederek anlatıyor.
Gerek biçimi, gerekse karakterlerinin sahiciliği ile ilgiyi hak eden sıra dışı
bir yapım Victoria.
Dar oligarklar iş başında!
1994 yapımı bir Jan de Bont filmi olan “Speed – Hız Tuzağı”
sadece nefes nefese ilerleyen sıkı ve başarılı bir aksiyon değildi, aynı
zamanda sistemin elemanıyken kurbanı olan bir kötünün hikâyesiydi. Dennis
Hopper’in canlandırdığı Payne karakteri diyetini isteyen bir polis malulü
olarak ortalığı birbirine katmıştı.
Majestelerinin sadık tetikçisi James Bond’un Skyfall macerasında da
Javier Bardem’in canlandırdığı Silva benzer bir kurban/kötü olarak yıllarca
hizmet ettiği ekmek teknesine ihanet etmişti.
Görevimiz Tehlike serisinin sonuncusu ise benzer bir temayı
günlük iyi ve kötü figürlerle mezcederek çıkarıyor karşımıza. Önce kamera
arkasındaki sağlam ekibiyle göz dolduruyor. Yazar ve yönetmen koltuğunda Olağan
Şüpheliler’in kafasında bin tilki gezinen senaristi Christopher McQuarrie var.
Yapımcı ise Hollywood’un son dönem dâhilerinden (ünlü Lost dizisinin beyni)
J.J. Abrams…
Korkusuz ajan Ethan Hunt (Tom Cruise) bu kez sistemin
üzerini çizdiği mağdur ajan olarak ölüm kalım savaşı veriyor. Anlatılanlar ise
ülkemize hiç de yabancı değil: Ajanımız Hunt, her macerada olduğu gibi bu
hikâyeye de bir mesaj alarak başlıyor, ancak mesaj doğrudan ajana yönelik ve
emekli edilmekle kalmayıp, yok edileceğini de bildiriyor. Hunt, dar bir
bürokrat kadronun sistemi oyun hamuru gibi yoğurduğunu anlıyor ve kendi gizli
patronlarına karşı bir savaşa girişiyor. Oligarklar adına iş çeviren yetenekli
özel ajanlardan oluşan bir örgütle mücadele hiç kolay olmuyor. Sendika olarak
anılan bu paralel devlet, kukla olarak kullandığı örgütler vasıtasıyla ivmesi
artan bir dizi terör saldırısı düzenleyip yeni bir dünya nizamı kurmayı
hedefliyor. Hunt ise kendisine sadık birkaç adamıyla beraber, bir de ‘münafık’
görüntülü dışlanmak üzere olan İngiliz hatun ajanı da yanına alarak amansız bir
savaşa girişiyor.
Yaklaşık yarım asırlık bir konsept olan Görevimiz Tehlike
ekibinin en bariz özelliği kullandıkları ileri teknoloji sayesinde başta
kötüler olmak üzere tüm izleyicileri şaşırtarak neticeye ulaşmaları. Görevimiz
Tehlike 5, işin gırgırına fazla kaçan bir doz tutturmayı tercih ediyor. Bu
yönüyle benzer işler çeviren başka bir ekip olan A Takımı’na benziyor. Filmin
açılış sahnesindeki kamuflajlı sakar ajan tiplemesi akıllara Şabanoğlu Şaban
filmini getirse de, türün doğası gereği havada, karada, denizde nefes almadan
aksiyona doyurmayı başarıyor Görevimiz Tehlike 5.
Film IMF’i büyük şeytan olarak gören acımasız bir yapının
neler yapabileceği hakkında dehşetli veriler de sunuyor. (Bu arada IMF ile metaforik bir gönderme yapıldığını bilmeyenler için vurgulayalım. Her ne kadar kastın bilinen IMF olduğu belli olsa da filmdeki IMF (Imposible Mission Force) şirketi olarak işleniyor) Öyle ki herkesin adını
temkinle andığı CIA bile masum kalıyor. Ajanlarımızın peşine düştüğü dijital
bilgiler ise bize hiç yabancı değil. Sistemi çökertmeyi epey süreden beri
kafalarına koymuş ekibin yıllardır havuzda biriktirdikleri ‘Humus’lar. Kaynağı
belirsiz, paşa gönül kriterlerine göre dilediğince harcanmaya müsait ve
neredeyse sınırsız bir hesap için kıyametler kopuyor filmde.
Klasik Hollywood aksiyon müfredatına milimi milimine uyan
Görevimiz Tehlike 5, her zorluğu aşmak zorunda kalan ve son dakika çıkan
aksilikle heyecanı diri tutmayı hedefleyen sekanslarla örülü kendi türünde
başarılı bir yapım. Jeremy Renner, Ving Rhames kadrolu kötü Simon Pegg eşlik
ediyor. Ekibi usta aktör Alec Baldwin desteklerken, Rebecca Ferguson şaşırtıcı derecede ağırlıklı
rolüyle filmin odağında oynuyor.
Motosikletten uçağa kadar hareket eden tüm vasıtaların
kullanıldığı ve adrenalin dozu hiç düşmeyen macerada senaristler yaşı epey
ilerlemiş olan kahramanımızın karizmasını çizmemeye aşırı özen göstererek
serinin geleceğini de garanti altına almışlar. Artık önümüzdeki maceralara
bakacağız.
Istırabın tanığı: Sebastiao Ribeiro Salgado

Allah uzun ömürler versin, duayen fotoğrafçımız Ara Güler, bugün bile kendisine gelen her telefon aramasını “Alo buyrun, ben foto muhabiri Ara Güler.” diye cevaplar. Yaşayan en önemli fotoğrafçılardan biri olan Sebastiao Salgado da kendini foto muhabiri olarak tanımlayanlardan. Onun öyküsü ile en eski foto muhabirimiz Ferit İbrahim’in mesleğe başlaması arasında şaşırtıcı benzerlikler var. Ancak, Salgado’yu daha iyi tanımak için yaklaşık 70 yıl önceye, Brezilya’nın tam bir yeryüzü cenneti olarak tanımlanmayı hak eden Minas Gerais bölgesine gitmek gerekiyor.
1940’lı yıllarda yüzde 70’ten fazlası ağaçlık alan olan bu bölge, bugün neredeyse tamamen ağaçsız durumda. İşte tam adıyla Sebastião Ribeiro Salgado, doğal yapısı ile dünyanın en güzel 25 yerinden biri olarak sayılan bu cennet parçasının Aimores isimli beldesinde 1944 yılında dünyaya geldi. Bölgenin yokluk ve imkânsızlık durumu eğitimde de kaderdi ve Salgado’nun ailesi, çocuklarının eğitimi için 1960 yılında Espirito Santo’ya taşındı. Şahit olduğu fakirlik, Sebastiao’nun bilinçaltında kendine ne kadar yer buldu bilinmez ama yükseköğrenimini ailesinin de yönlendirmesiyle ekonomi üzerine yaptı Salgado. 1967 yılında okulu bitirir bitirmez de eşi Lelia ile evlendi. Lelia, bir sanatçıydı mimarlık ve müzik eğitimi alıyordu. Bu evlilikten önce (daha sonra belgeselini çekecek olan) Juliano ve down sendromlu Rodrigo isimli iki erkek çocukları oldu. Eşinin çalışması ve kendisinin de doktora formasyonu için Paris’e taşınan ikili, bir süre sonra (1971) Londra’ya taşındılar.
Uluslararası Kahve Örgütü için ekonomist olarak çalışan Sebastiao Salgado, görevi gereği sıklıkla Afrika’ya gidiyordu. Ve onların hayatı bir akşam eşi Lelia’nın elinde Pentax marka fotoğraf makinesiyle eve gelmesiyle değişecekti. 30 yaşındaydı ve köklü bir değişim kararı aldı Salgado. Afrika’da çektiği fotoğraflarda, bir turist hassasiyetinden çok daha fazla ve derin şeyler vardı. Daha önemlisi Salgado sanki hayatın anlamını bulmuştu. Onun için fotoğraf çekmek, anı yakalamaktan çok daha fazla şeylerdi. Bu sebeple tası tarağı toplayıp eşiyle beraber tekrar Paris’e döndü. Sebastiao artık ‘serbest’ bir foto muhabiriydi… 1974 yılında Sygma fotoğraf ajansında çalışmaya başladı. Ancak bu iş birkaç aydan fazla sürmedi ve daha ünlü bir şirket olan Gamma’ya geçti ve Afrika, Avrupa ve özellikle Latin Amerika ülkelerinde çekimler yaptı. 1977 yılında Latin Amerika Yerlileri ve köylüler ile ilgili uzun bir fotografik kompozisyona başladı. 79’da Gama’dan da ayrılacaktı, sıradaki durağı 16 yıl sürecek olan Magnum Photos macerasıydı. Burada hayatını kökten etkileyecek olan meslektaşı ve aynı zamanda felsefeci olan Henri Cartier-Bresson ile tanışacaktı. Bresson, Magnum’un kurucuları arasındaydı. Eylemin altını dolduran söylem eksikliği yavaş yavaş gidiyordu ve Salgado için fotoğraf çekmek daha da anlam kazanmıştı. Mesleğiyle ilgili ilk felsefî söylemin altyapısı burada oluşuyordu: “Bence fotoğraf, eşzamanlı tanımlamadır. Bir saniyeden kesit alınırken konunun önemi, sizin titiz bir organizasyonla şekilleri nasıl ifade ettiğinizle doğru orantılı olarak ortaya çıkar.’’ Bresson felsefisinde ‘kesin an’ denen şey, tam da buydu… Salgado’ya göre fotoğrafçı ile çektiği fotoğraf arasındaki ilişki neredeyse dokunacak kadar yakın ama birbirini etkileyemeyecek şekilde zarif, dramatik ve etkili olmalıydı.
Felsefesi, sanatında ve çalışma alanında mütevazılığı beraberinde getirmişti. 4 dil bilmesine ve ciddi eğitim almasına rağmen bu yönünü çektiği fotoğraflarda ve meslek yaşamında hiçbir zaman ön plana çıkarmadı Sebastiao Salgado.
Magnum zor durumdaydı ve tarih tam olarak 30 Mart 1981’di. ABD Başkanı Ronald Reagan, Washington Hilton Oteli’nin çıkışında silahlı saldırıya uğradı. Başkan dahil üç kişi ağır yaralanmıştı. Ertesi gün dünya medyasında Salgado’nun suikast anı ve sonrasında çektiği fotoğrafları yer alıyordu. Bu olay zor durumdaki ajansı da kurtarmıştı. Bu sansasyonel olay ilk ciddi çalışması olan (yaklaşık 18 aylık bir emeğin ürünüydü) ‘Çöl; ızdırap içindeki insan’ı bile geride bırakmıştı. 1986 yılında ‘Öteki Amerika’yı yayımladı ancak aynı yıl başladığı ‘İşçiler’ çalışması ona uluslararası şöhret kazandıracaktı. İşçiler’in bitmesi yaklaşık 7 yıl sürdü ve 26 ülke dolaşarak alabildiğince geniş bir işçi foto-profili çıkarmıştı sanatçı.
1995 yılında Magnum’u bırakıp kendi ajansı Amazonas Images’i eşi Lelia ile birlikte kurdu. Amazonas, aynı zamanda dünyanın en küçük foto ajanslarından biridir. 1997 yılında Brezilya’da ‘Vatansızların Mücadelesi’ adında bir fotoğraf projesine imza attı ve ardından, 2000 yıllında vatansız insanlar/ göçmenlerin ve mültecilerin yaşamını fotoğrafladı. 2002 yılında çocuk felci üzerine bir çalışma gerçekleşti.
11 Şubat 1999 tarihinde Hürriyet gazetesinde bir haber yayımlandı, başlığı şöyleydi: “Ünlü fotoğrafçıya pazarcı dayağı!” Dayağı atan pazarcının ismi yazılı değildi ama Tarlabaşı semt pazarında ‘tezgâhın önünü kapattığı’ gerekçesiyle yüzü gözü kan içinde bırakılan Sebastiao Salgado’dan başkası değildi. Ayağından ciddi şekilde yaralanmıştı ve bir dizi ameliyat geçirdi. Bu olay üzerine Paris’e dönen Salgado, projesinden Türkiye’yi çıkardı ama buna rağmen ülkemize mesafeli durmadı. Ne ki bu sefer Göçler sergisi için bürokrasinin duvarına çarptı. ‘Kürtleri evsiz gösteriyor’ gerekçesiyle sergisinin açılışına izin verilmedi. Serginin sponsorunu da ‘bir şekilde’ çekilmeye ikna edilince Türk fotoğraf severlerin bu sanatçıyla buluşması, Ara Güler’e hediye ettiği fotoğraflardan oluşan ‘Sevgili Dostum Ara’ya’ sergisine kaldı. Aynı yıl yine eşiyle beraber doğal toprakları koruma amaçlı Instituto Terra’yı kurdu. Kuruluş 500 binden fazla ağaç dikti. UNICEF İyi Niyet Elçisi ve ABD’de Sanat ve Bilim Akademisi’nin fahri üyesi olan sanatçı, çalışmaları nedeniyle çeşitli doktora ve pek çok akademik ödülün de sahibi oldu. Meslek yaşamına sayısız sergi ve fotoğrafın yanı sıra Les cheminots (Fransa, 1989); Belirsiz Grace (ABD, İngiltere, Japonya, Fransa, Portekiz, İtalya, 1990); En İyi Fotoğraflar (Brezilya, 1992); Photopoche (Fransa , 1993); Terra (Brezilya, Fransa, Portekiz, İtalya, İngiltere, Almanya, İspanya, 1997); Photopoche Serra Pelada (Fransa, 1999) gibi kitapları da sığdıran Sebastiao Salgado için en son ünlü yönetmen Wim Wenders kolları sıvadı. Sanatçının oğlu Juliano ile beraber ‘The Salt of the Earth / Toprağın Tuzu’ isimli bir belgesel çeken Wender, bu önemli sanatçının fotoğraf ile kurduğu o gizemli ilişkiyi perdeye yansıttı. Wenders, filminde Salgado için yapılan, ‘Acıyı dramatikleştiriyor’ eleştirilerine de cevap veriyordu adeta. Toprağın Tuzu, Oscar’a adaydı ve Cannes dahil 7 önemli festivalde ödüller aldı.
Şuradan alınmıştır
3 Ağustos 2015 Pazartesi
Bir zihin mikseri: David Lynch
Kelimenin tam anlamıyla bir kafa karıştırıcı sanatçıdır David Lynch. Her karesi onlarca sembol ve metaforlarla dolu filmleri klasik sinema izleyicisini kaçırsa da, hiç de azımsanmayacak hayran kitlesi oluşturmayı da başarır. Lynch sineması; açıp kolaylaştıran değil, tıkayıp zorlaştıran bir yapıya sahiptir. Üstelik sadece sinema alanında da yapmaz bunu. Maharetleri parmaklarının sayısından bile fazladır esasen; ressam, mimar, tasarımcı, reklamcı, müzisyen, fotoğrafçı, yapımcı, yönetmen, senarist ve ruhanî eğitimci…
Bu sıra dışı sanatçının yaklaşık 50 yıllık sanat serüvenine ait eserlerinin yer aldığı sergi, Avustralya’daki Queensland Art Gallery /Gallery of Modern Art’ta açıldı. ‘İki Dünya Arasında’ başlığında düzenlenen sergide usta yönetmenin birçok alandaki 200 çalışması; resim, fotoğraf ve film gösterimleri, sanatçı ile akademisyenlerin yorumlarıyla beraber sunuluyor. 7 Haziran’a kadar devam edecek sergi, Lynch’in iç dünyasına biraz daha yaklaşmak isteyenler için iyi bir fırsat.
Sinemadan önce resim sanatında kendisini yetiştiren David Lynch’in yüzlerce resimde imzası bulunuyor. Yönetmeni takip edenler, resimleri incelediğinde; Lynch’in basit bir durumu karanlık hislerle göstermesi, yine filmlerinde olduğu gibi çamura yakın malzemeleri seçtiğini, rüya bilinci ve korkulan şeylerin ortaya çıkardığı bozukluklara yol açan benzer duygulara dikkat çektiğini görebiliyor. Lynch, resimlerinde dilin vurgusunu öne çıkararak kelime kullanıyor, sürreal unsurlar ve bazen birbirinden alakasız gibi görünen objeleri kanvas tablolarına yerleştirip, nesnelerin arasında ne kadar geçişken bir ilişki olduğunu gösteriyor. Lynch, görsel ve yazılı metinlerdeki terimlerin birbiriyle aynı anlama gelmediğini söyler; bir karınca resimde farklı, yazılı metinde farklı anlamdadır. Buna rağmen resimlerine başlık seçmeyen yönetmen, olağanüstü ruhanî dışa vurumculuğunu tuvaline de yansıtıyor.
1946’da ABD’nin Montana eyaletinde dünyaya gelen David Lynch’in babası, tarımla ilgilenen bir bilim adamı olduğundan işi gereği sıkça şehir değiştirir. Lynch’in okuduğu yerlerin farklı olması da bu yüzdendir; Washington’da Corcoran School of Art, ardından Boston’da School of the Museum of Fine Art’a kaydolur. 1966’da ise Philadelphia’daki Pennsylvania Academy of Fine Art’ta resim ve grafik eğitimine devam eder. Kusursuz gerçek, rüya ve mantığı sorgulayan sürreal yapıtları ilk kez burada ortaya çıkar. Lynch, eğitimi sırasında rüzgârın sesi ve objelerde yarattığı hareketlilik ile bir tabloyu inceler ve o an, hareketli resimler yapmak istediğini; sinemaya başlaması gerektiğini anlar.
Kısa filmler ile sinemaya adım atan Lynch, insanların zaten sunulan en net bilgiyi dahi kendi bakış açıları ve hisleriyle yeniden yorumlayacağını söyler ve seyircinin yorum yapmasını daha da zorlaştıracak kurgularıyla yapımcılığı sürdürür. Usta yönetmen, içerisinde animasyonları da kullandığı kısa metrajlı filmler ile sinemadaki üretimine başlar; Six Men Getting Sick (1966), The Alphabet (1968) ve The Grandmother (1970) adlı yapıtları, Lynch’in kolajları ve sürreal unsurlar ile birleştirilerek sahneye uyarlanır. Lynch, sinemasında birbirinden tezat birçok unsur kullanılır. Uçsuz sarı şeritli bir otobanda başlayan veya son bulan yolculukta; sanatçının kompozisyonuna uygun grafiklerde, grileştirdiği tonlarda, dumanlar içinde cızırdayan ampuller, eşyaların içinden süzülen pislik, böceklerin gezdiği mekânlarda çarpıcı renkler ile hikâyeyi sunar ve içinde genellikle hayalleri süsleyen yakışıklı veya güzel bir karakter vardır. Lynch sanki çoğunlukla, çiçekli bahçelerde, huzurla yaşam süren bu güzel insanın aslında rüya gibi bir hayatı veya mutluluğu hissettiği saf bir bilincinin olmadığını söylemek ister. Lynch sineması tek başına bir çizgide anlatılamaz, zaten düzensiz zaman-mekân kurgusu da buna izin vermez. Ayrıca birçok filminde kovboy kılıklı, gotik suratlı veya dedektif olan, konuyu esrarengiz hale getiren bir adam; kilit bir figür kullanır.
Usta yönetmen gizemi de çok sever, sadece metafor olarak değil bizzat kelime olarak da; birçok filminde ‘gizem’ sözcüğü mutlaka yer alır. Filminde bazen bir şarkı yükselir ya da rüya görülür ve mesaj David Lynch’in bilinçaltında açtığı kapıya yönlendirir… Lynch, Philadelphia’da yaşadığı sırada, şehrin kendisine düşündürdüğü güzelliği ve ürkütücü kargaşasından etkilendiğini ve çalışmalarını buna göre şekillendirdiğini sıkça dile getirir. 1977’de Los Angeles’ta tamamladığı ilk filmi Eraserhead (Silgi Kafa) ile Amerikan sinemasında yerini alır. Lynch, modernizmin ardından gelinen noktayı; çürümüşlük halini filminde fabrika dumanları, lokomotif sesleri gibi rahatsız edici öğeler kullanarak gösterir ve ahlakın yasaklarına uymamanın yarattığı vicdan azabını yansıtır. Fotoğraf kompozisyonu açılarıyla oluşturduğu Eraserhead diğer filmlerine göre daha sade bir çerçevede ilerler…
İkinci filmi Elephant Man’i (Fil Adam) siyah-beyaz çekmesinin nedeni ise gerçekçiliği öne çıkarmaktır. Gerçek hikâyeden sinemaya uyarlanan Elephant Man’de 19. yy sonlarında İngiltere’de yaşamış ve fil hastalığı yüzünden acı çeken, gerçek adıyla Joseph Carey Merrick’in hayatını anlatır. Yine metaforlarla toplumun iç dünyasını ortaya çıkaran Lynch, burada Kafka’nın Dönüşüm’ündeki anlatımına benzer bir görüşle seyirci karşısına çıkar; insanların içinde var olmaya çalışan ‘anormal’ görünümdeki birinin, zengin olsun fakir olsun tüm toplum tarafından dışlandığını, ötekileştirildiğini gösterir. Fil Adam’ın korkuya sebebiyet vermediği için kullandığı maskeyi ilk kez çıkardığı sahnenin hemen paralelinde ilerleyen sahnede; insanların gereksiz bir nedenden ötürü bağırıp çağırarak, canavara dönüşebildiği sıradan gündelik bir olay gelir. Mesajda Lynch’in, “Burada asıl canavar kim oluyor?” sorusu duyulabilir. Fil Adam, rahatsızlığından ötürü hep bir oyun malzemesi gibi görülür ve çevresindeki insanlar yüzünden aslında kolayca yapabileceği şeyler olduğu halde hiçbir zaman fırsat bulamaz. Lynch, aslını görmediği halde Fil Adam’ın kusursuz katedralin maketini yapmasını, sonunda da eserine ismini yazmasını öne çıkararak müthiş bir cevap verir. Huzurun, gittikçe çirkinleşen toplumla değil insanın becerisiyle kazanıldığını gösteren filmde, Sanayi Devrimi’nin ardından gelişmiş ve hatta fabrikasyon bir yaşama geçmiş olan Londra’yı da anlatmayı ihmal etmez. Usta yönetmenin daha sonrasında roman serisinden uyarlayarak çektiği, dönemin Star Wars’ına benzer biçimiyle başlıca bilim kurgu, uzay filmlerinden sayılan Dune, sinema otoriteleri tarafından hâlâ tartışılmaktadır.
Popülaritesi artan yönetmenin sonraki filmi Blue Velvet (Mavi Kadife), onun sinemasının ayak sesleridir. Filmin ilk dakikalarında Sandy karakteri (Laura Dern) bir rüyasını anlatır ve bu rüya aslında yönetmenin vereceği ana mesaj ile bire bir bağlantılıdır. Filmde Lynch klasiği olarak; yemyeşil, huzur dolu sokaklar, tertemiz kıyafetler içinde klasik şekilde görülen özgür Amerikalılar tasvir edilir. Ancak kurgu hızlıca, cinayet kalıntılarının yer aldığı sahnelerle dolan kirli dünyaya doğru yol alır. Bir yandan Amerika’nın aslında hiç de sanıldığı kadar huzurlu sokaklara sahip bir yer olmadığını gösterir.
1980’lerin absürt gerilimi ve dedektiflik araştırmayla ilerleyen bu hikâyede Lynch diğer filmlerindeki sahnelere benzer şekilde; parlak ceketli adam bir anda mikrofonu alıp sahnede şarkı söyleyen bir yıldıza dönüşür. Lynch’in özellikle Kayıp Otoban ve Mulholland Çıkmazı’nda çarpıcı şekilde kullandığı yol sahneleri burada da dikkat çeker. 1986’da gösterime giren Mavi Kadife de usta yönetmenin diğer birçok filminde olduğu gibi içsel muhasebeyi yansıtır; oyuncu Kyle MacLachlan, doğruları bulmaya çalışırken diğerleri gibi yanlış yaptığını düşünerek kâbuslar görmesine neden olacak vicdan azabı yaşar. Usta yönetmen, 1990’da televizyon dizilerine yegâne yorumunu katacağı Twin Peaks’ı yaratır. Lynch’in diğer filmlerinde görmeye alıştığımız MacLachlan’ın oynadığı ve geçtiğimiz aya kadar Lynch’in yönetmenliğinde devam etmesi planlanan dizide de, Amerikan kasabalarının arka sokaklarının korku dolu hikâyeler yaşanan yerler olduğunu gösterir. Sürreal çalışmalarıyla anılan Lynch, en çok izlenen filmi Kayıp Otoban ile zaman, kişiler ve mekânların takibinin neredeyse imkânsız olduğu bir kurgu ortaya koyar. Klasik anlayışla; ses ve ışığı, aynı zamanda kâbusları kullanarak büyük tehlikeyi haber verir; tabii bu tehlike tamamıyla insan bilincinin ürettiği bir tehlikedir. 2001’de yeniden karanlık bir yolda ilerleyen araba ve içindeki ana karakterler ile başlar Lynch’in diğer meşhur filmi Mulholland Drive… Bu film de; yaşamda yıldızları övmenin sadeliği ve başarı arzusuyla başlar ancak yine duygular karma karışık olur; rüya ile gerçek birbirine karışır.
Bilinçaltını yoran filmleriyle ünlü David Lynch, psikolojiye her zaman büyük önem verdiğine ve bilincin sanatsal üretimdeki yerine dikkat çeker. 1973’te meditasyona başlar ve 2005’e gelindiğinde ise bugün halen aktif şekilde yürüttüğü David Lynch Vakfı’nı kurar. Vakıfta; çoğunlukla şiddete maruz kalmış, travma ve stres bozuklukları yaşayan insanların bilincinin iyileştirilmesine yönelik ‘transandantal meditasyon’ dersleri veriliyor. Lynch, sanatçının bilinçle çok sayıda şeye ulaşabileceğini söyler: “Sezgi, sanatçının bir numaralı aracıdır, hissetmek ve düşünmek kombinedir. Resim, ressamın bildiğini ortaya çıkarmasıdır ve de bunu yaparken çok eğlenirsin. Filmlerde de böyledir; çalışmalarının, her şeyin çoğalmasıyla eğlenirsiniz. Fikirler süzülür ve onların doğruluğunu hissedersin. Bunun ne olduğunu bilirsin; bilginin gelişmesidir ve bu gerçekten de güzeldir.”
Karanlık sinemadaki belirsiz söylemleriyle; kimilerinin çok sevdiği, kimilerinin ise ‘asla izlemem’ dediği Lynch, sanat hayatının başlangıcından bugüne kadar birçok ödül kazanır. Bir röportajında da aslında bu çok yönlü sanat yaşamını özetler: “Sinemanın, birçok sanat formunu birleştirdiğini her zaman söylerim. Çocukken hep bir şeyler yapar, inşa ederdim. Babamın alışveriş mağazası vardı ve burayı da biz inşa etmiştik; yani bir proje ailesiydik. Mobilyaları çok sevdiğimden heykel gibi lambalar yapardım. Ressam olarak başladım, resim beni sinemaya yönlendirdi. Sinema ise fotoğraf ve müzik gibi sanat formlarının inşa edilmesine liderlik ediyor.”
Öte yandan Lynch, müzik albümleri de üretir, müzisyenlerin kliplerinde yapımcı ve yönetmen olarak yer alır. Hatta bazı sanatçılarla arası oldukça iyidir; Duran Duran, Agelo Badalamenti, Julee Cruise, Chrysta Bell Moby, Karen O’nun aralarında bulunduğu sanatçılarla çalışır. Çok yetenekli yönetmenin müzik alanında yaptığı çalışmalar saymakla bitmez, 1980’lerin son yıllarında müzikte ilk adımlarını atar. Nitekim yine bu dönemde Lynch’in çektiği Blue Velvet filmi Bobby Vinton’un aynı isimdeki ünlü şarkısında yaptığı ufak ekleme ve düzenlemesiyle sahneye taşınır. Lynch için müzisyen Angelo Badalamenti, film müziklerinin vazgeçilmez ismidir; Mavi Kadife filmiyle başlayan müzik çalışmaları film ve dizilerinde devam eder, yine yakın zamanda Julee Cruise’in Floating Into the Night ve The Voice of Love albümlerinde çalışır. İki albümdeki tüm şarkıların sözlerini yazan Lynch, 1998’de benzer bir çalışmayı müzisyen Jocelyn Montgomery’in albümünde de gösterir. David Lynch’in söz yazarlığını yaptığı ve Chrysta Bell’in yorumladığı şarkı Bird of Flames, sakin tempodaki elektronik müzik tarzındadır. David Lynch’in, müthiş gitar hünerlerini sergilediği albümü ise 2001’de çıkardığı BlueBob’dur. Daha çok progressive/experimental rock, ambient ve elektronik tarzlarda oluşturduğu müziklerine genellikle 70 ve 80’lerin ruhu hakimdir. Dark Night Of The Soul ve ‘Imaginary Girl’ gibi sevilen şarkların vokalinde yer alan Lynch’in tarzı yine bu şarkılarda belirgin biçimde görülebilir. Yapımında tümüyle veya bir kısmında yer aldığı albümlerinin yanı sıra müzik klipleri çekmeyi sever. Bu da alışılagelmemiş durumdur çünkü genellikle müzik klipleri çeken yönetmenlerin bir üst adımıdır film yönetmenliği. Farklı yönetmenlerin yer aldığı American Expresss Unstaged konserler serisinin bir parçası olarak ‘Duran Duran: Unstaged’ adlı uzun metrajlı belgeseli ve Chris Isaak’ın ‘Wicked Game’ adlı şarkısının aralarında bulunduğu birçok sanatçının videosunun da yönetmenliğini üstlenir. Daha sonra da tamamı kendisine ait Crazy Clown Time (2011) ve Big Dream (2013) adında çıkardığı iki albümünün yanı sıra Lykke Li gibi belli sanatçılarla beraber çalışmasına devam eder…
Aslında Lynch, filmlerinde müzisyenleri sahneye çıkarmayı da seven bir yönetmen. Yönetmenin 1984’te çektiği Dune filminde oynayan İngiliz sanatçı Sting, uzay aracında parlak kostümü ve yakışıklı bedeniyle yaptığı çıkışı ile göze çarpar. Rock starlarını sahneye çıkarmayı seven Lynch, oyuncuya (Wild at Heart’deki Nicolas Cage gibi) müzisyen olmasa da şarkı söyletir. David Lynch, filmlerinde müzik ile mesaj vermeyi de ihmal etmez. Sinemadaki film ve müziğin büyük uyumunu Lynch’in Kayıp Otoban filminde de görürüz çünkü burada ilk sahnelerde David Bowie’nin söylediği şarkı aslında filmin temel mesajını veren önemli metafordur veya Mulholland Drive’daki Club Silencio gösterisi filmle yakından ilgilidir.
Lynch, oyunculuğunu Nadya, The Amputee, Dune, Twin Peaks, Zelly and Me gibi filmlerde aldığı rollerle izleyicisinden esirgemez. Aynı zamanda reklamcıdır da… Dior, Calvin Klein, Armani, Georgia Coffee, Sony ve Nissan gibi markalara çektiği reklam klipleri, sanatçının filmleriyle yakın kurgudadır. En son kıyafet de tasarladığı görülen Lynch, şu sözler ile ne yaptığını özetliyor: “Kendinizi, işinize açıkça teslim eder, çalışmalardaki etkinizi ve tepkinizi ölçerek devam ederseniz, daha çok şey meydana gelir ve yaşanır.”
Dilek Ergül
Şuradan alınmıştır
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
































