18 Temmuz 2025 Cuma

Operasyon Ricerca!

 

Sahte kimlikler, hayali şirketler, akademik maskeler... MİT'in cemaat mensuplarına kurduğu tuzak nasıl işledi? İngiltere merkezli "Ricerca Research" şirketinin arkasında kimler saklı? Cemaat içindeki gazeteci ve akademisyenler bilerek ya da bilmeyerek buna nasıl alet oldular? İstihbaratçı akademisyen ve "organik entelektüeller" nasıl operasyonun akademik meşrulaştırmasını sağlamaya çalıştı? 


Analitik biliminde şöyle bir yöntem vardır; sonuçtan sebebe gitme… Modern sosyal bilimler metodolojisinde, bir araştırmanın sonuçlarını inceleyerek o araştırmanın gerçek amaçlarını, hedeflerini ve metodolojik tercihlerini çözümlemek mümkün. "Açık Toplum" teorisiyle bildiğimiz, Avusturya doğumlu Britanyalı filozof Karl Popper’ın tam simetrisidir bu yöntem. Malum Popper "varsayımsal-tümdengelimci" yöntemini bilim dünyasına kazandırmıştı. Bizim bahsini etmeye çalıştığımız yöntem Arthur Conan Doyle’un kurgu dehası Sherlock Holmes'un "geriye dönük muhakeme" (retroductive reasoning) ilkesine çok benzer bir şey esasen. Pekiyi hermeneutik (yorumlama) ilminin piri filozof Hans-Georg Gadamer'i bilir misiniz? Yaklaşık yirmi yıl önce kaybettiğimiz Martin Heidegger'in öğrencisi olan bu değerli Alman bilim insanına ait bir kavram da işimizi kolaylaştırabilir. Gadamer’in "anlam ufukları"nın birleşmesi kavramı, metinlerin sadece yazıldıkları dönemin değil, aynı zamanda yazarlarının bilinçli veya bilinçsiz niyetlerinin de ipuçlarını taşıdığını savunur. Bu bağlamda, bir araştırmanın sonuç raporunu analiz ederek, o araştırmanın başlangıçtaki epistemolojik varsayımlarını, ontolojik çerçevesini ve pragmatik hedeflerini deşifre etmek pekala mümkün. Çok fazla alıntıya boğmak istemem elbette ama bir değerli beyinden daha bahsetmem gerekiyor. Modern pragmatizmin kurucusu sayılan Charles Sanders Peirce… hayatını büyük bir madde sefaletle geçirmiş Harvardlı bu deha, "abduction" (çıkarsama) diye bir teori geliştirdi. Buna göre, gözlemlenen sonuçlardan hareketle en muhtemel nedenleri bulmak, bilimsel keşfin temel mekanizmasıdır. Bu yaklaşım, bence özellikle saklı ajandaları olan araştırmaların deşifre edilmesinde kritik önem taşıyor.

Evet evet… Bir araştırmanın sonuçlarındaki vurgu noktaları, kullanılan terminoloji, öne çıkarılan bulgular ve görmezden gelinen veriler, o araştırmanın gerçek amacı hakkında değerli ipuçları sunuyor. Şunu demek istiyorum; bir araştırmanın sonuçları, sadece objektif bulgular değil, aynı zamanda belirli güç yapılarının ideolojik hedeflerini yansıtan diskursif (söylemsel) yapılar olarak okunabilir. Birazdan okuyacağınız yazıda şöyle bir metodoloji benimsedim: İki farklı belgeyi karşılaştırmalı olarak analiz ederek aralarındaki nedensellik bağlarını ortaya çıkarmak. Son günlerde özellikle sosyal medyada üzerinde çokça konuşulan ve ehil olsun/olmasın neredeyse herkesin hakkında bir fikri olduğu bir operasyon. Kendileri benden çok hazzetmez ama bu konuda akademisyen Emre Uslu’nun hakkını teslim etmek gerekiyor. Hem tespit, hem analiz, hem de fikri takip konusunda örnek bir tutum ile olayın netleşmesine büyük katkı sağladı. Evet İlk belge, MİT'in sahte şirket aracılığıyla yürüttüğü araştırma operasyonunu detaylarıyla açıklıyor. İkinci belge ise, bu operasyonun sonuçlarının nasıl kullanıldığını gösteren resmi analiz raporu. Habermas'ın dillere destan "bilgi ve çıkar" teorisine göre, her bilgi türü belirli çıkarları yansıtıyor. Teknik bilgi, kontrol çıkarını; pratik bilgi, anlayış çıkarını; emancipatory (özgürleştirici) bilgi ise, özgürlük çıkarını temsil ediyor. Birazdan okuyacağınız operasyon, bilginin nasıl kontrol amaçlı olarak üretildiğini ve kullanıldığını gösteriyor. İki belge arasındaki nedensellik ilişkisini ortaya çıkararak, MİT'in operasyonunun nasıl tasarlandığını ve sonuçlarının nasıl kullanıldığını göstereceğiz. Malum olduğu üzere bu tür bir analitik süreç, soruların formülasyonu ile nihai analiz arasındaki uyum, ne tür bilgilerin ön plana çıkarıldığı, hangi bilgiler görmezden gelindiği, nihai analizin psikolojik ve epistemolojik hedefleri ve nihayetinde bu operasyonun modern hibrit savaş taktikleri bağlamında konumlandırılması gibi soruları cevaplamayı hedefler. Böylelikle sadece spesifik bir vaka analizi yapmış olmayız, aynı zamanda benzer operasyonların nasıl tespit edilebileceği konusunda da genel bir şablon model sunabiliriz.

Girizgâhı çok uzatmadan Saray’ın ya da daha spesifik ifadeyle Türk İstihbaratının Ricerca Operasyonu’nun anatomisine bir göz atalım. Aslında mesele yeni değil. Türkiye'de Gülen Cemaati'ne yönelik süregelen mücadelenin yeni bir boyutundan bahsedebiliriz ancak. Kendini -bana göre- 2023 yılından itibaren iyiden iyiye göstermeye başlayan bu yeni strateji, geleneksel baskı ve tutuklamalardan farklı olarak, daha sofistike ve psikolojik bir yaklaşımı benimsiyor. MİT'in bu operasyonu, akademik araştırma görünümü altında cemaat mensuplarını manipüle etmeye, onları kendi elleriyle örgütsel itiraflar yapmaya yönlendirmeye odaklanıyor. Operasyonun temel mantığı, Gülen'in ölümü sonrası cemaat içinde yaşanacak doğal çözülme sürecini hızlandırmak ve yönlendirmek. Bu amaçla, cemaat mensuplarının kendi içlerinden çıkacak "itiraflar" ve "ifşaatlar" yoluyla uluslararası kamuoyunda cemaat aleyhine bir atmosfer inşa edilmesi hedefleniyor.

Akademik Maske! Operasyonun belki de en sinsi boyutu, akademik legitimasyon (meşrulaştırma) sürecinde kendini göstermekte. Birazdan ayrıntısıyla ele alacağımız Anadolu Ajansı'nın yayınladığı analiz raporu, MİT'in sahte şirket aracılığıyla topladığı istihbarat verilerinin nasıl "bilimsel değerlendirme" kisvesi altında kamuoyuna sunulduğunun çarpıcı bir örneği.

İlk olarak Bu sadece bu süreçte değil, Gülen Cemaatiyle ilgili pek çok dış operasyonda kilit rol verilen isme; Doç. Dr. Murat Yiğit'e biraz “Local focus” yapmalıyız. Küçük ve kısa bir araştırma yaptığımızda karşımıza çıkan Murat Yiğit'in profili, modern Türkiye'deki "devlet organik entelektüeli" tipinin mükemmel bir örneği olarak duruyor. Milli Savunma Üniversitesi Hava Harp Enstitüsü öğretim üyesi olan Yiğit, aynı zamanda Türkiye Araştırmaları Vakfı'nda araştırmacı olarak çalışmakta. Bu çifte kimlik, onun akademik görünümü altında iktidarın istihbarat operasyonlarına hizmet etmesini mümkün kılıyor sanırım. Yiğit'in geçmiş yazıları, onun uzun süredir iktidarın ideolojik aparatının bir parçası olduğunu gösteriyor. "Afrika'da Yerli Elitler Meselesi ve Türkiye Maarif Vakfı" başlıklı makalesinde, Erdoğan'ın yurt dışındaki Gülen okullarına çökmek için kurduğu Maarif Vakfı'nı göklere çıkaran istihbaratçı akademisyenimiz bu rapor/yazısında cemaat okullarını "devşirme tipi eğitim ağları" olarak tanımlarken, Maarif Vakfı'nı "özgürlük ve bağımsızlık" sembolü olarak sunuyor. Yoruma bile gerek bırakmayan bu yaklaşım, operasyonun ideolojik zeminini hazırlayan propaganda faaliyetlerinin akademik versiyonundan başka bir şey değil! Daha da dikkat çekici olan, Yiğit'in "15 Temmuz Sonrası Sivil-Asker İlişkileri" başlıklı makalesindeki yaklaşımı. Bu analiz kisveli metinde, 15 Temmuz sonrası yapılan tüm reformları övgüyle abartılırken, "sivil-asker uyumunun son yüzyılı dikkate alırsak hiç olmadığı kadar iyi bir seviyeye ulaştığını" iddia ediliyor. Bu değerlendirme, operasyonda kullanılan AA analizinin "15 Temmuz darbe girişimi olmak üzere FETÖ'nün işlediği tüm suçların kendi mensuplarının ağzından dünyaya duyurulması" önerisinin teorik altyapısını oluşturuyor. Yiğit'in bu yazılarından anlaşılan, onun sadece bir akademisyen değil, aynı zamanda iktidarın stratejik hedeflerine hizmet eden bir "entelektüel operasyoncu" olması. Müdavim okurlarımız bilecektir, Antonio Gramsci isimli bir pirimiz var bizim. Kendisi Marksist teorisyen ve İtalyan komünist Partisi kurucularındandır ama yazılarımızda sıklıkla onun kavramlarından ödünç almışlığımız vardır. İşte toprağı bol olsun Gramsci ustanın "organik entelektüel" kavramının modern Türkiye'deki tezahürü olan bu tip, akademik unvan ve prestijini, iktidarın ideolojik hegemonyasını pekiştirmek için kullanıyor. Bu bağlamda, Murat Yiğit'in AA analizi için hazırladığı rapor, sadece objektif bir akademik değerlendirme değil, MİT'in sahte şirket aracılığıyla topladığı istihbarat verilerinin "bilimsel analiz" kisvesi altında meşrulaştırılması operasyonu olduğu açığa çıkmış oluyor. İktidarın istihbarat elemanı olan bu isim, akademik kimliği arkasında saklanan bir istihbarat değerlendirmecisi rolü üstlenmekte, operasyonun son aşamasında kritik bir işlev görmekte. Diğer yönüyle bu durum, Türkiye'deki akademik özgürlüğün ne kadar tehlikeli bir noktaya geldiğini de göstermekte. Üniversiteler, bağımsız düşünce üretme merkezi olmaktan çıkarılarak, iktidarın ideolojik operasyonlarının meşrulaştırılması için kullanılan araçlara dönüştürülmüş durumda. Murat Yiğit gibi isimler, bu dönüşümün sembolik figürleri olarak, akademik unvanlarını istihbarat faaliyetlerinin hizmetinde kullanmaktalar.

Geçiyoruz…

Yazının başlığını niye “Operasyon Ricerca!” koyduk? Çünkü tüm bu süreç uydurma bir paravan şirket olan Ricerca Research & Consultancy Co. ismiyle yönetilmiş. Evet İngiltere merkezli olarak sunulan Ricerca Research & Consultancy Co., operasyonun merkezi unsuru. Şirketin şüpheli özellikleri detaylı olarak şöyle sıralayabiliriz:

Kurumsal varlık yok!

Şirketin İngiltere'de kayıtlı olduğu iddia edilmesine rağmen, standart şirket kayıtlarında net bir iz bulunmamakta. Fiziksel bir ofisi yok ve sadece online bir adresle faaliyet göstermekte. Bu durum, gerçek bir araştırma şirketi için son derece anormal elbette.

Finansal Şeffaflık yok!

Şirketin gelir kaynakları belirsiz. Akademisyenlere on binlerce Euro değerinde ödemeler yapabilecek kapasitede olmasına rağmen, bu paranın nereden geldiği konusunda hiçbir açıklama bulunmamakta. Normalde böyle bir bütçeye sahip araştırma şirketlerinin sponsor kurumları, ortakları ve müşterileri açıkça belirtilmesi gerekiyor.

Gerçek personel yok!

Emre Uslu, şirketin CEO'su olarak tanıtılan Axel Kushel isimli kişinin İngiltere'de herhangi bir kayıtlı varlığı tespit edemediğini söylüyor. Dahası diğer çalışanlar hakkında da herhangi bir bilgi bulunmamakta. Bu durum, şirketin gerçek bir araştırma kurumu değil, paravan bir yapılanma olduğunu güçlü biçimde gösteriyor.

Tek hedef!

Şirketin araştırma konuları, neredeyse tamamen Gülen Cemaati'ne odaklanmış durumda. Oysa gerçek bir araştırma şirketi, çeşitli konularda çalışmalar yürütür ve portföyünü diversifiye (çeşitlendirir) eder. Ancak Ricerca'nın bu kadar spesifik bir konuya odaklanması, operasyonel bir amaç taşıdığının çok ama çok güçlü bir göstergesi.

MİT'in operasyonu, sahte kimlikler kullanarak Twitter üzerinden cemaat mensuplarına ulaşma stratejisini benimsiyor. Artık çok iyi bilinen bu dijital tuzak, bu operasyonun da en sinsi boyutunu oluşturuyor ve modern istihbarat faaliyetlerinin ne kadar sofistike hale geldiğini gösteriyor. Bu sahte hesaplar, cemaat üyeleri gibi davranarak, cemaat terminolojisini kullanarak ve cemaat değerlerini yansıtır gibi görünerek güven oluşturuyorlar. Profil fotoğrafları, paylaşımları ve dil kullanımları cemaat kültürüne uygun olarak özenle tasarlanıyor. Operasyoncular, cemaat mensuplarının duygu dünyasını, değer yargılarını ve iletişim kodlarını özenle analiz ederek, bu hesapları gerçek cemaat mensubu profillerinden ayırt edilemez hale getirmiş durumda. Bu tür operasyonlarda genellikle Hizmet hareketi içinde kendince muhalif pozisyonda bulunan özellikle KHK'lı akademisyenler, gazeteciler ve diğer cemaat mensupları hedef alınıyor. Bu kişiler, hem ekonomik sıkıntı içinde oldukları için manipülasyona açık hem de değerli bilgilere sahip oldukları için operasyonel açıdan kritik öneme sahip. Bu strateji, tıpkı avcının yaralı avını takip etmesi gibi, en savunmasız anlarında insanlara yaklaşmayı amaçlıyor. KHK'lıların yaşadığı travma, kırgınlıklar, sahipsizlik hissiyatı, finansal zorluklar ve sosyal izolasyon, onları bu tür operasyonlara karşı daha kırılgan hale getiriyor maalesef. Bu işin kurgucuları, özellikle maddi zorluk çeken kişilere hem kendilerini kıymetli bir ortamda ifade etme, hem de maddi olarak en azından bir nefes alma imkanı sunuyor. Bu durum, hedef kişilerin ekonomik baskı altında olduğu bir dönemde onların zayıf yönlerini dibine kadar suiistimal etmeyi amaçlıyor elbette. "Akademik araştırma için katkıda bulunun, hem cemaatin geleceğine, hem bilime hizmet edin hem de para kazanın" mesajı, hem maddi ihtiyaçları hem de entelektüel gururu hedef alan ikili bir cazibe oluşturuyor. Bu yaklaşım, daha önce saygın pozisyonlarda bulunan ancak şimdi zor durumda olan akademisyenlerin öz saygılarını okşayarak, onları tuzağa çekmenin etkili bir yolu. Uslu’nun ifadesine göre bu operasyonda tüm iletişim direkt mesajlar (DM) üzerinden yürütülüyor. Bu yöntem, konuşmaların gizli kalmasını sağlıyor ve hedef kişilerin daha rahat bilgi paylaşmasını mümkün kılıyor. DM kullanımı, aynı zamanda "özel ve güvenli" bir ortam yanılsaması da oluşturuyor. Malum olduğu üzere insanlar, özel mesajlaşmada daha samimi ve açık davranma eğilimindedir, bu da operasyoncuların istediği bilgileri daha kolay elde etmelerini sağlar. Bu yaklaşım, psikolojik açıdan "intimacy illusion" (samimiyet yanılsaması) oluşturarak, hedef kişilerin savunmalarını düşürmelerini sağlıyor.

Soruların Analizi

MİT'in sahte şirket aracılığıyla sorduğu sorular, şimdiye kadar görebildiğim kadarıyla dört ana kategoride toplandığını görüyoruz. Bu kategorilerin her biri operasyonun farklı bir boyutunu hedefliyor sanırım. Bu sorular, masum akademik merak gibi sunulsa da, aslında cemaatin anatomisini deşifre etmeye yönelik sofistike bir istihbarat operasyonunun parçası olduğu aşikar.

Birinci Kategori: Liderlik ve Örgütsel Yapı İncelemesi

Bu kategori, cemaatin Gülen sonrası dönemdeki yapılanmasını anlamaya yönelik sorular içerir ve operasyonun belki de en kritik boyutunu oluşturuyor. Zira her hareketin kalbinin, liderlik yapısında attığı malum. "Gülen'den sonra hareketin liderliğini kimin üstlenmesi bekleniyor?" sorusu, cemaatin liderlik boşluğunu ve potansiyel liderleri tespit etmeyi amaçlıyor. Bu soru, tıpkı bir avcının avının en güçlü üyelerini tespit etmesi gibi, MİT'in gelecekteki operasyonlarında hangi isimleri hedef alacağını belirlemede kritik öneme sahip. Operasyoncular, bu bilgiyi kullanarak potansiyel liderlerin üzerinde erken dönemde baskı kurabilmek, onları etkisizleştirmeye yönelik stratejiler geliştirmek gibi konuları amaçlıyor. "Hareket içinde liderlik için yetiştirilen önemli isimler var mı?" sorusu, cemaatin ikinci ve üçüncü kademe liderlerini tespit etmeyi hedefliyor. Tıpkı bir hastalığın sadece ana semptomlarını değil, tüm komplikasyonlarını da tespit etmeye çalışması gibi, cemaatin tüm potansiyel liderlik kapasitesini haritalamayı amaçlıyorlar. Bu bilgi de, operasyonlarda öncelik sırasını belirlemede kullanılır ve "domino etkisi" yaratmak için hangi isimlerin hangi sırayla hedef alınacağını planlamada kritik rol oynar. "Örgütsel yapı nasıl değişecek?" sorusu, cemaatin yeni dönemdeki organizasyonel modelini anlamaya yönelik değerli istihbarat sağlamayı amaçlıyor. Bu soruyla operasyoncular cemaatin adaptasyon kapasitesini ölçmelerine ve bu adaptasyonu engelleyecek müdahale stratejilerini planlama yapabilmeyi amaçlıyorlar. Böylelikle cemaat yeni yapılanma modellerini uygulamaya koyduğu anda, Saray iktidarı ve MİT bu modelleri çökertmek için hazırlıklı olacak! "Gülen'in doğrudan etkisi olmadan karar alma süreçleri nasıl etkilenecek?" sorusu, cemaatin yeni dönemdeki karar alma süreçlerini anlamaya yönelik kritik bilgileri hedefliyor. Böylelikle, operasyoncular cemaat içindeki karar alma süreçlerine müdahale ve kararları manipüle edebilecek veya karar vericiler arasında çelişki/çatışma oluşturma imkanı yakalayabilecekler! Bununla, cemaatin iç dinamiklerini parçalayarak, onu içeriden çökertmeyi amaçlıyorlar.

İkinci Kategori: Uluslararası İlişkiler ve Diaspora Analizi

Bu kategori, cemaatin küresel varlığını ve uluslararası bağlantılarını anlamaya yönelik sorular içeriyor ve operasyonun en geniş kapsamlı boyutunu temsil ediyor. Bu bölümün soruları, cemaatin sadece yerel değil, küresel bir tehdit olarak algılandığını ve buna göre mücadele edildiğini göstermesi açısından da bence çok önemli. "Gülen'in ölümü, hareketin ABD, Avrupa Birliği, Rusya ve Çin ile ilişkilerini nasıl etkileyecek?" sorusu, cemaatin uluslararası ittifak ve düşmanlıklarını tespit etmeyi amaçlıyor gibi ama bana yine de çok mantıklı gelmedi. Buna bir de "Hareket Sincan'daki Uygur nüfusu arasında etkisini nasıl sürdürecek?" sorusunu ekleyince herkes gibi ben de “Ne alaka?” demeye başladım. Keza aynı alakasızlık "Hareketin Rusya'daki konumu nasıl şekillenecek?" soruları için de geçerli. Yani operasyonu Doğu Perinçek ve ekibi yapmıyorsa bu soruların diğerlerinin yanında biraz tuhaf durduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Şöyle bir şey de mümkün; Rusya ve Çin'e yönelik soruların operasyona dahil edilmesi, muhtemelen sofistike (karmaşık) bir hedef saptırma ve kimlik gizleme operasyonu da olabilir. Bu taktik, istihbarat dünyasında "false flag" (yanlış bayrak) operasyonu olarak bilinir. Operasyonu yürütenler (Sanırım Perinçek değil!), gerçek hedeflerini gizlemek için araştırmaya Rusya ve Çin boyutunu dahil ederek, sanki operasyonun arkasında bu ülkelerden birinin istihbarat teşkilatı varmış izlenimi oluşturmayı hedefliyor olabilirler. Çok fazla rasyonalitesi bulunmayan bu yöntem daha çok John le Carre'nin casusluk romanlarında sıkça kullanılan "üçüncü taraf maskesi" taktiğine benziyor! Operasyonun başında, eğer cemaat mensupları şüphelenirse, "Bu bir CIA operasyonu olabilir mi?" sorusuna "Hayır, çünkü CIA neden Uygur meselesi hakkında soru sorsun?" cevabı verilebilir mesela. Benzer şekilde, "Bu bir Rus operasyonu mu?" sorusuna "Hayır, çünkü Rusya neden cemaat-ABD ilişkilerini sorgulasın?" cevabı hazır tutulsun diye sorulara ABD kısmı da eklemlenmiş gibi görünüyor. Öyle ya da böyle bu strateji, operasyonu yürütenlerin gerçek kimliğini gizlemek için özenle tasarlanmış bir "duman perdesi" işlevi amacıyla eklemlenmiş olabilir.

Ve fakat daha sinsi bir amaç da olabilir. Örneğin, Rusya'nın Çeçenistan'daki Cemaat okullarını "Gülen terör örgütü" gerekçesiyle kapatması, Çin'in Sincan'daki Cemaat bağlantılı kurumlara "ayrılıkçı faaliyet" suçlamasıyla el koyması gibi sonuçlar hedefleniyor olabilir. Bu operasyon, özellikle Çin'in “Belt and Road Initiative” (Kuşak ve Yol Projesi) kapsamındaki işbirlikleri sırasında "ortak güvenlik endişeleri" olarak kullanılabilir. Türkiye'nin Çin'e "Uygur meselesi konusunda susuyoruz, siz de cemaat meselesinde bize destek olun" şeklinde bir takas diplomasisi yürütmesi amaçlanabilir. Benzer şekilde, Rusya ile Suriye, Libya ve Karadeniz'deki iş birlikleri çerçevesinde, "terörle mücadelede ortak hareket" gerekçesiyle cemaat mensuplarının Rus topraklarında faaliyetlerinin engellenmesi hedefleniyordur!

"Hareketin uluslararası faaliyetleri ve ağları nasıl yönetilecek?" sorusu, cemaat diasporasının koordinasyon mekanizmalarını anlamaya yönelik değerli istihbaratı amaçlıyor. Bu bilgi, cemaatin küresel komuta kontrol sisteminin nasıl çalıştığını deşifre etmeye yönelik kritik veriler edinmeyi hedefliyor. Böylelikle bu koordinasyon mekanizmalarını tespit ettikten sonra, onları bozabilir veya manipüle edebilirler.

"Hareket belirli bölgelere daha fazla odaklanacak mı?" sorusu, cemaatin gelecekteki coğrafi stratejisini öngörmeye yönelik kritik bilgi amacıyla sorulmuş gibi görünüyor. Böylelikle cemaatin stratejik planlarını önceden öğrenerek, o bölgelerde önleyici tedbirler alacaklar! Şunu demek istiyorum; cemaat hangi coğrafyalarda yoğunlaşacağını belli ederse MİT de o bölgelerdeki operasyonlarını yoğunlaştırır!

Çin ve Rusya’dan sonra kazana bir tutam da ABD atılmasa olmaz elbette. Bu soruların Çin ve Rusya gibi hedef saptırmaya yönelik olabileceğini düşünmüyorum şahsen. "Hareket ABD başkan adaylarından herhangi birini destekliyor mu?" sorusu, cemaatin Amerikan siyasetindeki rolünü anlamaya yönelik operasyonel değerde bilgileri amaçlıyor. Bu bilgi, özellikle Türkiye-ABD ilişkilerinde cemaat konusunun nasıl ele alınacağını belirlemede kritik rol oynayacaktır. Eğer cemaat belirli siyasileri destekliyorsa, bu bilgi o siyasilerin üzerinde baskı kurulması için kullanılacaktır.

"Uluslararası STK'larla nasıl iş birliği yapılacak?" sorusu, açıkça cemaatin sivil toplum ağlarını haritalamayı amaçlıyor. Böylelikle, cemaatin "yumuşak güç" projeksiyonunun nasıl çalıştığını anlamaya yönelik kritik veriler öğrenecekler. İktidar bu ağları tespit ettikten sonra, onları çökertmek veya kendi amaçları doğrultusunda kullanmak için stratejiler geliştirmeyi hedefliyor sanırım.

Üçüncü Kategori: Finansal Kaynak Haritalaması

Bu kategori, cemaatin mali yapısını anlamaya yönelik sorular içeriyor ve operasyonun belki de en kritik boyutunu oluşturuyor. Böyle, çünkü günümüzde hiçbir hareket, finansal damarları kesilmeden tamamen etkisizleştirilemez. Öncelik elbette finansal sürdürülebilirlik konusunda. "Gülen'in liderliği olmadan finansal istikrar nasıl sağlanacak?" sorusu, cemaatin yeni dönemdeki gelir kaynaklarını tespit etmeyi hedefliyor ve bu soru, operasyonun en sinsi boyutunu gözler önüne seriyor. MİT, bu soruyla cemaat mensuplarına "mali sistem nasıl çalışıyor?" sorusunu masum bir akademik merak gibi sunarak, aslında finansal ağın tüm şifrelerini çözmeye çalışıyor. Hatırlayın FBI'ın organize suç şebekelerini çökertmek için kullandığı "follow the money" (parayı takip et) stratejisini. Cemaatin finansal yapısını anlamak, sadece bugünkü durumu değil, gelecekteki savunmasızlık noktalarını da tespit etmek anlamına gelecektir. Örneğin, hangi iş adamlarının ne miktarda bağış yaptığı, hangi şirketlerin cemaat vakıflarına düzenli katkı sağladığı, diasporadaki hangi ailelerin finansal desteği sürdürdüğü gibi kritik bilgiler, bu masum görünen soruyla elde edilmeye çalışılmış. Ayrıca bu bilgiler, daha sonra o kişilerin üzerinde baskı kurulması, bağışlarını durdurmaları için teşvik edilmesi veya doğrudan hedef alınması için kullanılacaktır şüphesiz.

"Gülen'den sonra finansman kaynakları nasıl değişecek?" sorusu, cemaatin mali yapısındaki potansiyel değişiklikleri öngörmeye yönelik kritik bilgiler edinmeyi amaçlıyor ve bu soru, operasyonun "gelecek senaryoları" boyutunu açığa çıkarır nitelikte. MİT, bu soruyla cemaat mensuplarının mali sistem hakkındaki öngörülerini öğrenerek, operasyonel müdahaleler için roadmap (yol haritası) çıkarmaya çalışıyor. Böylelikle cemaat mensuplarının "gelecekte daha az bağış toplayacağız", "Avrupa'daki destekçiler azalacak", "genç nesil daha az katkı yapacak" gibi değerlendirmeleri, MİT'in elinde altın değerinde istihbarat haline geliyor. Bu bilgiler, hangi coğrafyalarda mali baskı uygulanacağını, hangi nesillerin hedef alınacağını, hangi kurumların öncelikli olarak çökertilmeye çalışılacağını belirlemede kullanılacaktır. Örneğin, eğer cemaat mensupları "Amerika'daki genç nesil daha az bağış yapıyor" derse, MİT bu bilgiyi kullanarak o bölgedeki gençlere yönelik propaganda faaliyetlerini artırabilir. Anlaşılan o ki bu operasyonu yapanlar "Hareketin yatırımlarının tahmini değeri nedir?" sorusuyla, cemaatin toplam varlıklarını tespit etmeye yönelik doğrudan bir istihbarat toplamaya çalışıyor. Aslında bu soru, operasyonun en açık saldırgan boyutunu da gösteriyor. MİT, bu soruyla büyük ihtimalle cemaat mensuplarından "kaç milyar dolarlık varlığımız var?", "hangi ülkelerde hangi yatırımlarımız bulunuyor?", "hangi bankalarda hesaplarımız var?" gibi kritik bilgileri elde etmeye çalışıyor. Bu bilgilerin muhtemelen daha sonra o ülkelerin hükümetleriyle paylaşılarak, varlıklara el konulması, hesapların dondurulması veya yatırımların engellenmesi için kullanılması düşünülüyor. Örneğin, eğer cemaat mensupları "Almanya'da 500 milyon Euro değerinde gayrimenkul yatırımımız var" derse, bu bilgi Alman makamlarıyla paylaşılarak o varlıkların "terör finansmanı" gerekçesiyle dondurulması için diplomatik baskı uygulanmasına geçeceklerdir.

Dördüncü Kategori: Almanya'daki kurumlar

MİT'in Ricerca operasyonunun üçüncü ve belki de en stratejik boyutu, Almanya'daki cemaat derneklerinin mercek altına alınması sürecinde kendini gösteriyor. Bu çalışma, operasyonun sadece liderlik ve finansal yapılanmayı değil, aynı zamanda diaspora cemaatinin en kritik unsuru olan kurumsal omurgasını da hedef aldığını ortaya koyuyor. Sahte şirket aracılığıyla Almanya'daki cemaat mensuplarına gönderilen "mülteci entegrasyonu araştırması" adlı anket formunda, operasyonun ne kadar sofistike bir şekilde tasarlandığının çarpıcı bir göstergesi mevcut. Bu form, görünürde masum bir sosyal araştırma gibi sunulurken, aslında cemaatin Almanya'daki kurumsal yapısının anatomisini çıkarmaya yönelik sistematik bir istihbarat toplama faaliyetin apaçık delili.

Anket formundaki "Mültecilerin entegrasyon sürecini desteklemek için herhangi bir dernek, vakıf veya sosyal organizasyona katıldınız mı?" sorusu, cemaatin diasporadaki en kritik unsurunu hedef almakta. Bu soru, görünürde sosyal entegrasyon merakı gibi görünse de, gerçekte cemaatin kurumsal ağının haritasını çıkarmayı amaçlıyor. Hangi derneklerin aktif olduğu, hangi pozisyonlarda kimlerin görev aldığı, hangi faaliyetlerin yürütüldüğü gibi kritik bilgiler bu masum görünen sorularla elde edilmeye çalışılmış.

"Aldığınız/verdiğiniz desteklerin mültecilerin entegrasyon sürecinde ne gibi etkileri olduğunu değerlendirir misiniz?" sorusu ise operasyonun daha sinsi boyutunu açığa çıkarıyor. Bu soru, cemaatin diasporadaki sosyal dayanışma ağının nasıl çalıştığını, hangi hizmetleri sunduğunu ve bu hizmetlerin cemaat üyeleri için ne anlam ifade ettiğini anlamaya yönelik kritik istihbarat sağlamayı amaçlıyor. Oturum izni alma sürecinden dil eğitimine, ev bulma sürecinden aile birleşimine kadar tüm entegrasyon aşamalarında cemaatin rolünün tespit edilmesi, bu kurumsal yapıya müdahale etmek için gerekli bilgileri sağlamaya çabalamışlar.

Anlaşılan o ki, bu operasyonun arkasındaki stratejik düşünce, diaspora hareketlerinin kurumlar etrafında var olduğu gerçeğine dayanıyor. Tıpkı Ermeni diasporasının kiliseler etrafında örgütlenmesi gibi, cemaat diasporası da kültür merkezleri ve dernekler etrafında şekillendiğini düşünüyorlar. Ve karşı hamle olarak eğer bu kurumlar çökertilirse, diasporanın hem manevi hem sosyal dayanışma ağı parçalanır ve hareket doğal olarak dağılacağını planlıyorlar.

MİT'in bu operasyonla hedeflediği, cemaatin Almanya'daki kurumsal omurgasını tespit ettikten sonra, bu kurumlara yönelik sistematik bir yıpratma kampanyası başlatmayı hedefleyeceğini düşünmek mümkün. Derneklerin finansal kaynaklarının kesilmesi, yöneticilerinin hedef alınması, faaliyetlerinin engellenmesi ve hatta Alman makamlarının bu kurumlara karşı harekete geçirilmesi gibi stratejiler için gerekli alt yapı bilgileri bu anketlerle topluyorlar sanırım.

Dikkatimi çeken bir başka yön ile bugünkü yazıyı bitireyim. Bu operasyonun özellikle dikkat çekici yanı, sosyal medyada cemaat aleyhine yürütülen muhalefetin hedefleriyle birebir örtüşmesi. Cemaat kurumlarına finansal destek verilmemesi, bu kurumlara yaklaşılmaması, mevcut yönetimin meşruiyetinin sorgulanması gibi çağrılar, tam da MİT'in operasyonuyla elde etmeye çalıştığı hedeflerle paralellik göstermekte. Bu durum ise akıllara cemaat içi muhalefetin organik mi yoksa yönlendirilmiş mi olduğu sorusunu gündeme getiriyor ne yazık ki!

AA analizinde spesifik bir bölüm var. Anlaşılan o ki, ister şuurlu olsun ister şuursuz, cemaat içi muhaliflerin diline doladığı Cevdet Türkyolu ismi… Hani cemaat içi muhalifleri anlarım anlamasına da, Türk hükumeti nedense Türkyolu’ndan ziyadesiyle rahatsız ve onun üzerine özel olarak gidiyor. "Cevdet Türkyolu'nun kendini yeni lider olarak dayatması aynı güveni telkin edememiş" ifadesi enteresan geldi bana. Bunun sadece MİT'in araştırma sorularında sorulan liderlik konularının doğrudan yansıması olduğunu düşünmüyorum çünkü eğer belli bir cehaleti ve kastı yoksa cemaat içinden hiç kimsenin araştırmadaki "Gülen'den sonra liderliği kim üstlenecek?" sorusuna Cevdet Türkyolu cevabını vereceğini sanmıyorum. Belki bu analizi, “Cevdet cemaati üzerine yaptı” türünden tespit ve analizlerle beraber okumak lazım, bilmiyorum. Buna ilaveten analizdeki "örgütün üst kademesinde bilinen isimlerin statükocu davranacağı" tespiti ile bütünleşik okuduğumuzda bu kısım daha da enteresanlaşıyor. Tüm bunlar araştırma sorularında sorulan "örgütsel yapı nasıl değişecek?" sorusuna verilen cevapların operasyonel kullanımının da göstergesi. AA’da yer alan analizin "örgütün daha alt kolları büyük oranda kaynaklardan mahrum bırakılacaktır" tespiti, araştırmada sorulan finansal sorulardan elde edilen bilgilerin doğrudan kullanımını yansıtıyor. "Cevdet Türkyolu, Ekrem Dumanlı, Kemal Gülen, Barbaros Kocakurt, Abdullah Aymaz, Şerif Ali Tekalan gibi örgütün önde gelen mensupları örgütün mal varlığını yönetirken" ifadesi, araştırmada sorulan "finansal istikrar nasıl sağlanacak?" sorusuna verilen cevaplardan ziyade istihbaratın oluşmasını istediği algının bir yansıması. Analiz kisvesindeki istihbarat raporu, cemaatin uluslararası varlığı konusunda detaylı değerlendirmeler yapıyor. Bu değerlendirmeler, araştırma sorularında sorulan ABD, Avrupa, Rusya ve Çin ile ilişkiler konularına verilen cevapların sistematik analizi sonucunda eklemlenmiş. Tabii yerseniz!

En kritik nokta, AA analizinin şu önerisinde gizli: "FETÖ'nün işlediği tüm suçların kendi mensuplarının ağzından dünyaya duyurulması, Türkiye'nin haklı davası hakkındaki küresel kanaati de pekiştirecek, elini güçlendirecektir." Bu ifade, operasyonun asıl amacını açığa vurmakta. MİT, cemaat mensuplarını kendi elleriyle örgütsel itiraflar yapmaya yönlendirmekte ve bu itirafları uluslararası kamuoyunu etkilemek için kullanmayı planlamakta.

Operasyonun Psikolojik Boyutu

Ekonomik Sıkıntıdan Yararlanma: Operasyon, hedef kişilerin ekonomik zorlukları içinde olduğu bir dönemde onlara yaklaşıyor. KHK'lı akademisyenler, işsizlik ve maddi sıkıntılar yaşadıkları için kolay manipüle edilebilir durumda olabiliyorlar ve Saray iktidarı bundan yararlanıyor bittabi. Bu durum, hedef kişilerin karar alma mekanizmalarını zayıflatıyor ve onları daha az dikkatli hale getiriyor.

Akademik Legitimasyon (Meşrulaştırma): Operasyon, akademik araştırma görünümü altında yürütülüyor. Bu ise, hedef kişilerin güvenini kazanmayı ve onları daha rahat bilgi paylaşmaya teşvik etmeyi amaçlamakta. Malum olduğu üzere -suret-i haktan görünenler hariç- akademisyenler, normalde bilimsel çalışmalara katkıda bulunmayı prestijli ve değerli görürler, bu durum operasyonda istismar ediliyor.

Sosyal Medya Psikolojisi: Twitter'ın hızlı ve yüzeysel iletişim kültürü, hedef kişilerin derin düşünmeden cevap vermesini teşvik etmekte. Direkt mesajlar üzerinden yürütülen iletişim, daha samimi ve güvenli bir ortam yanılgısı oluşturuyor.

Kimlik Gizleme ve Sahte Güven: Sahte kimlikler ve paravan şirketler kullanarak, operasyon yürütenlerin gerçek kimliklerini gizlemek ve hedef kişilerde yanılgıya dayalı bir güven duygusu oluşturmayı amaçlıyor.

Kademeli Bilgi Toplama: Operasyon, küçük ve zararsız görünen sorularla başlayarak, kademeli olarak daha hassas bilgilere ulaşmayı amaçladığını gözlemliyoruz. Bu yöntem, hedef kişilerin fark etmeden operasyona dahil olmalarını sağlıyor.

Hedef Kitle Seçimi

Coğrafi Hedefleme: Operasyon özellikle Avrupa'ya yerleşmiş cemaat mensuplarını hedef aldığını görüyoruz. Bunun nedeni, bu kişilerin MİT'in doğrudan baskı uygulayamayacağı bir coğrafyada bulunmaları, dolayısıyla daha sofistike (karmaşık) yöntemlerle yaklaşılması gerekliliği.

Sosyo-Ekonomik Durum: Biraz önce de vurguladığımız gibi ekonomik sıkıntı yaşayan kişiler öncelikli hedef grubu oluşturuyor. Bu durum, onları maddi teşviklerle manipüle etmeyi kolaylaştırmakta.

Akademik ve Mesleki Profil: Akademisyenler, gazeteciler ve diğer entelektüel meslek grupları hedef alındığı Emre Uslu’nun mezkur yazılarında belirtildi. Bu kişilerin akademik birikimlerinden ziyade, cemaate dair malumatlarının hedeflendiği ise çok açık. Operasyonu yapanlara göre, hem değerli bilgilere sahip olmaları hem de toplumsal etkileri olması nedeniyle operasyonel açıdan önemliler.

Cemaat İçi Konum: Özellikle cemaat içindeki muhalif eğilimli bireyler hedef alındığını anlıyoruz. Doğal olarak bu kişilerin, cemaat aleyhine açıklamalar yapmaya daha yatkın olduğunu düşünebiliriz.

Stratejik Hedefler

Bu operasyonun stratejik hedeflerini kısa ve uzun vadeli olarak ikiye ayırabiliriz. Önce kısa vadeli olanlara bakalım.

İçeriden Bilgi Edinme: Önceki yazılarda yeterince vurguladığımı düşünüyorum; operasyonun birinci hedefi, diasporadaki cemaat yapılanmasını detaylı bir şekilde haritalamak. Bu kapsamda, cemaat mensuplarının kimlikleri, rolleri, sorumlulukları ve birbirleriyle olan ilişkileri tespit edilmeye çalışılıyor.

Liderlik Kargaşası Oluşturma: Fethullah Gülen'in vefatı sonrası doğal olarak ortaya çıkması beklenen liderlik boşluğunu daha da derinleştirmek ve cemaat içinde çelişkiler üretmek de bu operasyonun kısa vadeli hedefleri arasındaymış. Bu sayede, cemaat mensuplarının birbirine olan güvenlerinin sarsılması hedefleniyor sanırım.

Finansal Kaynak Kesme: Cemaat destekçilerinin maddi yardımlarını azaltmak için, bir yandan cemaatin mali yapısında sorunlar olduğu izlenimi verilmeye çalışılırken, diğer yandan mevcut yardım kanallarının yol haritası çıkarılmaya çalışılmış. Buna ilave olarak da “koy bir kepçe de suyundan” kabilinden mali yönetimde usulsüzlükler ve liderlik kavgaları öne çıkarılma amaçlanmış.

Moral Bozma: Bu operasyonu düzenleyenlerin kısa vadeli hedeflerinden biri de cemaat mensuplarının motivasyonunu düşürmek ve onları örgütsel bağlılıklarından uzaklaştırmak. Bu kapsamda, cemaat liderliğinin güvenilmezliği ve geleceğinin belirsizliği sürekli vurgulanıyor.

Gelelim operasyonun uzun vadeli hedeflerine.

Uluslararası Meşrulaştırma: Operasyonun en kritik hedefi, cemaat mensuplarının kendi ağızlarından "itiraflar" elde ederek uluslararası kamuoyunu etkilemek. Bu strateji, Güney Afrika'daki Hakikat ve Barış Komisyonu modelini andıran bir yaklaşım aslında… "içeriden gelen itiraflar" yoluyla meşruiyet kazanma amacı taşıyor. Örneğin, bir cemaat mensubunun "Evet, biz gerçekten 15 Temmuz'da rol oynadık" şeklinde bir açıklama yapması, Türkiye'nin uluslararası arenadaki tezlerini destekleyecek altın değerinde bir propaganda malzemesi haline gelecek zira! Daha şimdiden bazı aklı evvellerin bu zokayı yuttuğunu görüyoruz zaten. Saray operasyonuna göre bu itiraflar, NATO toplantılarında, Avrupa Birliği zirvelerinde ve BM Güvenlik Konseyi'nde Türkiye'nin elini güçlendirecek belge niteliği taşıyor. Türkiye'nin bugüne kadar "kanıtlayamadığı" iddialarının, hedef grubun kendi mensuplarının ağzından doğrulanması, diplomatik açıdan çok büyük bir başarı anlamına geliyor.

Seküritizasyon (Güvenlikleştirme): Cemaati uluslararası güvenlik tehdidi olarak sunmak ve bu algıyı küresel güvenlik kurumlarına kabul ettirmek de uzun vadeli hedeflerden biri sanırım. Ve esasen bu kısım Kopenhag Okulu'nun güvenlikleştirme teorisine tam olarak uygun bir yaklaşım. Örneğin, PKK'nın nasıl Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından terör örgütü olarak tanındıysa, cemaat için de benzer bir süreç başlatılmak isteniyor. Cemaat mensuplarının kendi ağızlarından çıkacak "biz şiddete başvurduk", "biz darbe yaptık", "biz casusluk faaliyetleri yürüttük" şeklindeki itiraflar, Interpol'den FBI'a, MI6'dan BND'ye kadar tüm güvenlik teşkilatlarının cemaat hakkındaki dosyalarında yer almasının sağlanması hedeflenmiş. Bu durumda, cemaat mensuplarının Amerika'da okul açması, Almanya'da dernekler kurması, Avustralya'da vakıflar oluşturması "terör örgütü faaliyeti" olarak değerlendirilecek ve o ülkelerin güvenlik güçleri tarafından engellenmesi için yasal zemin hazırlayacak!

Diaspora Kontrolü: Yurt dışındaki cemaat aktivitelerini sınırlandırmak ve kontrol altına almak için, o ülkelerin güvenlik güçleriyle işbirliği yapmak da keza uzun vadeli hedefler arasında. Bu sinsi hedef, Türkiye'nin uzun kolu operasyonlarının bir parçası aslında. Örneğin, Almanya'da faaliyet gösteren Cemaat okullarının "terör örgütü" gerekçesiyle kapatılması, Fransa'daki Cemaat vakıflarının malvarlıklarına el konulması, Amerika'daki Cemaat mensuplarının "ulusal güvenlik tehdidi" olarak değerlendirilmesi gibi sonuçlar hedefleniyor. Saray iktidarı, bu operasyonla cemaat mensuplarının yaşadığı her ülkede o ülkenin güvenlik güçleriyle işbirliği yaparak, diaspora üzerinde kontrol kurma imkanı elde etmeyi hedefliyor.

İdeolojik Zafer: Cemaat fikriyatının tamamen çözülmesini sağlamak ve cemaat değerlerinin toplumsal meşruiyetini yok etmek uzun vadeli hedefler arasında. Bu hedef, fikir ustalarımızdan Antonio Gramsci'nin "kültürel hegemonya" kavramının tersten uygulanması. Sovyetler Birliği'nin çöküşü sonrası sosyalist ideolojinin nasıl meşruiyetini kaybettiği, Nazi Almanya’sının yenilgisi sonrası faşist ideolojinin nasıl toplumsal kabul görmez hale geldiği gibi, cemaat fikriyatının da toplumsal hafızada "kötü", "zararlı", "tehlikeli" olarak kodlanması amaçlanıyor. Bu süreç, cemaat mensuplarının çocuklarının bile o değerlerden utanç duyacağı, cemaatin tarihsel mirasının tamamen karalanacağı bir atmosfer inşa etmeyi hedefliyor. Böylece, sadece fiziksel olarak değil, fikri olarak da cemaat tamamen yok edilmiş olacak!

Precedent (Emsal) Oluşturma: Bu operasyonun başarılı olması durumu, benzer gruplar için de bir emsal oluşturacak ve gelecekte diğer muhalif gruplara karşı da benzer yöntemler kullanılacak diye hedeflendiğini görüyoruz. Bu strateji, bir tür "metodolojik şablon" oluşturma amacı taşıyor. Örneğin, Alevilere yönelik benzer bir operasyon düzenlenirse, sahte araştırma şirketleri kurularak Alevi akademisyenler manipüle edilebilir ve "Aleviler arasında bölücü faaliyetler var" şeklinde itiraflar elde edilebilir. HDP'ye yakın akademisyenler hedef alınabilir, Kürt dernekler üzerinde benzer çalışmalar yapılabilir. Hatta operasyon modeli, yurt dışındaki CHP dahil Türk muhalefetine de uygulanabilir. Türkiye sözümona, bu operasyonla sivil toplumun tamamını kontrol altına alma konusunda uluslararası bir model geliştirmiş olacak.

Ricerca Operasyonu’nun çok boyutlu olduğunu görmek, bu konuda epeyce hazırlık evresi yaptıkları izlenimi de veriyor. Söz gelimi uluslararası boyutu, NATO başta olmak üzere Batı ülkelerinin cemaat konusundaki tutumunu değiştirmeye yönelik bir çaba var anket sorularında. Erdoğan İktidarı malum olduğu üzere şimdiye kadar Batı ülkelerini cemaat konusunda ikna etmekte başarılı olamadı ve bu durum, Türkiye'nin NATO üyeliğinden İsveç ve Finlandiya'nın üyelik sürecine kadar birçok diplomatik krize yol açtı. 2022 yılında Madrid NATO Zirvesi'nde Erdoğan'ın İsveç'e "PKK ve FETÖ'yü terör örgütü olarak tanımadığınız sürece NATO üyeliğinizi veto edeceğiz" tehdidinde bulunması, ancak sonuçta sadece "Türkiye'nin terör örgütü olarak gördüğü" şeklinde muğlak bir formülasyonla yetinmek zorunda kalması, Türkiye'nin bu konudaki diplomatik çaresizliğini göstermişti. Bu operasyonla, cemaat mensuplarının kendi ağızlarından çıkacak itiraflarla bu durumu köklü bir şekilde değiştirmek amaçlanmakta. Örneğin, bir cemaat mensubunun "Evet, biz Pentagon'daki bağlantılarımızı istihbarat faaliyetleri için kullandık" şeklinde bir açıklama yapması, Amerika'nın cemaat konusundaki tutumunu tamamen değiştirebilir. Bu tür itiraflar, Washington'daki düşünce kuruluşlarından Brüksel'deki AB kurumlarına kadar tüm karar vericilerin masasında yer alacak ve Türkiye'nin "FETÖ terörist örgütüdür" tezinin artık tartışılmaz bir gerçek olarak kabul edilmesini sağlayacak. Bu durum, NATO'nun 2024 Washington Zirvesi'nde alınan "terör örgütleriyle mücadelede dayanışma" kararının cemaat aleyhine yorumlanması için zemin hazırlayacaktı.

Daha önce kısaca bahsini ettiğimiz gibi bir başka boyut da Avrupa'daki cemaat faaliyetlerinin detaylı haritasını çıkarmak, AB ülkelerindeki cemaat kurumlarını tespit etmek ve bu bilgileri o ülkelerin yetkili makamlarıyla paylaşmak. Bu hedef operasyonun en kritik hedefleri arasında. Bu strateji, AB'nin "Avrupa Değerleri ve Şeffaflık" ajandası ile uyumlu bir şekilde sunularak, cemaat kurumlarının "demokratik değerlere aykırı" faaliyet yürüttüğü iddiasıyla desteklenmeyi hedeflemiş sanırım. Örneğin, Almanya'da faaliyet gösteren cemaat okullarının "anti-demokratik eğitim" verdiği, Fransa'daki cemaat vakıflarının "laiklik ilkesini ihlal ettiği", Avrupa’daki cemaat medya kuruluşlarının "yabancı güçlerin etkisi altında" olduğu şeklinde raporlar hazırlanarak, AB kurumlarına sunulması hedefleniyor. Bu yaklaşım, Fransa'nın "İslamcı ayrılıkçılıkla mücadele" yasasını, Avusturya'nın "Politik İslam'la mücadele" programını, Belçika'nın "yabancı finansman" kısıtlamaları gibi hassasiyetlerine matuf olarak operasyona eklemlenmiş. Böylelikle tüm Avrupa’nın cemaat konusundaki tutumunu değiştirilmesi amaçlanmış.

Operasyonun en sofistike boyutu ise, AB'nin "Rule of Law" (Hukuk Devleti) mekanizmasını kullanarak, cemaat mensuplarının yaşadığı ülkelerde "hukuk devleti ihlali" gerekçesiyle baskı oluşturmaya çalışması. Bu durumda, cemaat mensuplarının kendi ağızlarından çıkacak itiraflar, AB Konseyi'nde "7. madde prosedürü" başlatılması için gerekçe olarak kullanılabilecekler. Böylece, cemaat mensuplarının yoğun yaşadığı ülkeler (özellikle Almanya, Fransa, Hollanda) "terör örgütü üyelerini himaye etmek" gerekçesiyle AB içinde baskı altına alınabilecek!

Operasyonda en başından itibaren kullanılan sahte kimlikler kullanılarak akademisyenlerin aldatılması, ciddi etik, ahlaki ve hukuki problemler içeriyor. Bir kere akademik özgürlük ve bilimsel etiğin açık ihlali söz konusu. "Axel Kushel" adlı hayali CEO'nun arkasında saklanan operasyoncular, akademik görüntülü bu araştırmada "informed consent" (bilgilendirilmiş rıza) prensibinin tamamen yerle bir ediyorlar. Gazeteci ve akademisyenlerin, (en azından bir kısmının) kendileriyle iletişim kuran kişinin gerçek kimliğini, amacını ve arka planını bilmeden araştırmaya dahil edildiği anlaşılıyor.

Operasyonun kodlarını çözdükçe kötü bir CIA operasyonu taklidiyle karşı karşıya kaldığımızı anlıyoruz.

Project CHAOS

1967-1974 yılları arasında CIA'nın yürüttüğü Project CHAOS, modern tarihte akademik manipülasyonun belki de en çarpıcı örneğiydi; James Jesus Angleton'ın karşı istihbarat imparatorluğunda, Vietnam savaşına karşı yükselen sesler sistematik olarak susturulurken, üniversite koridorlarından barış mitinglerine kadar her yerde sahte kimlikli ajanlar "araştırmacı" kılığında dolaşıyor, 300 binden fazla Amerikalı vatandaşın özel hayatını mercek altına alıyordu. CIA'nın "barış araştırması" adı altında akademisyenleri tuzağa düşürdüğü bu operasyonda, gerçek savaş karşıtı örgütlerle ayırt edilemez sahte örgütler kurulmuştu. Öğrenci liderleri "bilimsel çalışma" vaadiyle kandırılırken, onların telefon konuşmaları dinleniyor, mektupları açılıyor, hatta bazen provokasyon amaçlı çatışmalar çıkarılıyordu. Watergate skandalının gölgesinde 1975'te Church Committee soruşturmasıyla açığa çıkan bu operasyon, tıpkı MİT'in Ricerca projesi gibi, "akademik meşruiyet" maskesi altında muhalif grupları hedef alan, sistematik bilgi toplayan ve yasal sınırları hiçe sayan hibrit savaş taktiklerinin o dönemki versiyonu olarak, günümüz istihbarat operasyonlarının elli yıl önceki tarihsel emsali bana göre.

Oysa bilimsel araştırma görünümü altında istihbarat toplama, akademik etiğin temel prensiplerine aykırıdır ve bu durum, esasen ciddi ve güvenilir akademisyen ve gazeteciler için bile güven bunalımına yol açabilecek neticeler doğuracaktır. Operasyonda standart bir akademik araştırmanın "objektiflik", "şeffaflık" ve "bilimsel dürüstlük" ilkelerinin tamamı çiğnendiğini görüyoruz. Akademisyenlerin bilimsel birikimleri istihbarat amaçlı istismar edilmesi, akademik özgürlüğün ciddi ihlali. Akademisyen ve gazeteciler, "bilime katkı yapıyorum" düşüncesiyle operasyona dahil olurken, aslında başta kendi meslektaşları olmak üzere bir sosyal grubu hedef alan bir istihbarat faaliyetinin parçası haline getirilmişler. Özellikle bazı kişilerin, "cemaat konusunda objektif değerlendirme yapıyorum" halisane düşüncesiyle bir operasyonun parçası olmaları gerçekten düşündürücü. Bu hamle hiçbir stratejiye dönüşmese bile en azından entelektüel kapasitelerin ve bilgi birikimlerinin manipülatif amaçlarla kullanılması, bilimsel etiğin temel prensiplerine aykırı. Hatırlayalım; soğuk savaş döneminde KGB'nin batı üniversitelerinde yürüttüğü "disruption" (çözülme) operasyonlarında, hedef grubun iç dinamiklerinin bozularak etkisizleştirmek amaçlanmıştı.

Kaldı ki MİT tarafından organize edildiği düşünülen bu operasyon, sadece etik bir skandal değil, aynı zamanda uluslararası hukukun temel ilkelerini ayaklar altına alan sistematik bir suçlar zinciri. Türkiye’de hukukun çiğnenmesi artık bilinen bir şey, anlaşılan o ki, ülke iktidarı bu pervasızlığını uluslararası düzlemde de göstermekte. Ciddi suçlar bunlar. Avrupa ülkelerinin casusluk yasaları, yabancı istihbarat teşkilatlarının faaliyetlerini ağır cezai yaptırımlarla cezalandırıyor. İngiliz Resmi Sırlar Yasası 1989, bu tür operasyonları 14 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırır. MİT'in İngiltere'de paravan şirket kurması, bu yasanın 1. maddesinin doğrudan ihlali. Operasyonun sistematik ve organize yapısı, onu AB'nin Organize Suçla Mücadele Çerçeve Kararı kapsamına sokmakta. Bu operasyon, geleneksel casusluk ile organize suç arasındaki sınırları bulanıklaştırmakta, hukuki kategorileri zorlamakta.

Operasyonun toplumsal etkilerini de bakarak bu konuyu bitirelim. Uslu’nun olağanüstü çabasıyla operasyonun ortaya çıkması, Hizmet hareketi içindeki akademisyen ve gazetecilerin camiadaki güven ortamını ciddi şekilde zedeleyecek ve bundan sonrası için akademisyenler kendilerine gelen araştırma tekliflerini daha temkinli karşılamaya başlayacaktır. Akademisyenler arasındaki işbirliği kültürü, bu tür operasyonlar nedeniyle büyük zarar görecek, bilgi paylaşımı azalacak ve akademik ağlar büyük oranda zayıflayacaktır. Saray iktidarı için “Ne gam” pervasızlığıyla karşılanacak bu etki, korkunç bir şey esasen.

Bir diğer etki ise cemaat içindedir. Cemaat mensupları arasında paranoya ve güvensizlik artış gösterecek ve herkes birbirine karşı temkinli hale gelecektir. Bu durum, cemaat içindeki dayanışma ve güven bağlarını ciddi şekilde zedeleyecek, bu tür operasyonlar nedeniyle hareket daha da izole hale gelecek ve toplumsal entegrasyonları zorlaşacak, böylece toplumdan daha da kopuk bir duruma düşülecektir. Görüldüğü üzere, herhangi bir stratejik hamle yapılmasa bile, bu operasyonun başarılı olduğu kısımlar var.

Operasyonda ağırlıklı olarak (X)Twitter'ın tercih edilmesi, platformun hızlı iletişim kültürü ve direkt mesaj özelliğinden yararlanmayı amaçladığı anlaşılıyor. Malum olduğu üzere bu platform hem gizli iletişim hem de geniş bir kitleye ulaşım imkanı sağlıyor. Sahte hesapların cemaat kültürüne uygun profil oluşturması, hedef kitleye güvenilir görünmek için yapılmış ve bu profiller cemaat terminolojisi ve değerlerini yansıtacak şekilde özenle tasarlanmış. Bunun için bazı gerçek kişiler de alet edilmiş maalesef. Operasyonun zamanlaması, Gülen'in vefatı sonrası cemaat içinde oluşturulacak kaos ortamından yararlanmayı amaçlıyor izlenimi veriyor. Zira bu dönemde cemaat mensupları daha kırılgan ve manipülasyona açık durumda.

Peki bundan sonraki hamle ne olabilir?

AA analizinde görüldüğü üzere öncelikle toplanan bilgiler, -muhtemelen- sistematik bir şekilde analiz edilecek ve operasyonel kullanım için işlenecek, bu süreç profesyonel istihbarat teknikleri kullanılarak yürütülecektir. Farklı kaynaklardan elde edilen bilgiler, çapraz referans yapılarak doğrulanacak, tutarlılık kontrol edilecek, böylece bilgilerin güvenilirliği sağlanacaktır. Çünkü bu tür operasyonlarda toplanan bilgiler, operasyonel açıdan değerlendirilerek hangi bilgilerin nasıl kullanılacağı belirlenir ve bu değerlendirme sürecinde her bilgi parçasının stratejik değeri analiz edilir.

MİT'in bu operasyonu, esasen geleneksel istihbarat yöntemlerini akademik araştırma formatıyla birleştiriyor; hedef grubun güvenini kazanarak kritik bilgileri elde etmeyi ve aynı zamanda psikolojik baskı oluşturmayı amaçlıyorlar. Operasyonun en dikkat çekici özelliği, sahte şirket aracılığıyla sorulan soruların AA analizinde birebir karşılık bulması. Bu durum, operasyonun ne kadar sistematik ve etkili bir şekilde yürütüldüğünün ispatı niteliğinde.

Sonuç olarak, Ricerca operasyonu modern çağın "bilgi savaşı" konseptinin somut bir uygulama pratiği. Akademik araştırma kisvesi altında yürütülen bu çalışma, hedef grubun hem bilgi kaynaklarını hem de psikolojik direncini hedef almakta, uzun vadeli bir çözülme stratejisi izlemeyi amaçlamış. Hem akademik camia hem de sivil toplum için önemli dersler içerdiğini bilmem söylemeye gerek var mı?

NOT: Bu operasyona bilerek ya da bilmeyerek iştirak eden bazı isimlere, bazı sorular yolladım. Eğer cevap gelirse ayrıntılarıyla yazarım. Yok eğer gelmezse, bu isimleri bir yazının sonuna not olarak eklerim.

 

8 Ocak 2025 Çarşamba

Nr. 24: From Accountant to Legendary Insurgent!

 


An Epic of Resistance!

 As a young 22-year-old accountant whose life was changed by the Nazi occupation, Gunnar Sonsteby became one of Norway's greatest resistance heroes. As the legendary leader of the Oslo Gang, Sonsteby made history with his daring operations against the Nazi occupation forces, and his story is an epic of the struggle for freedom. Directed by John Andreas Andersen, “Nr. 24”, directed by John Andreas Andersen, is both a historical document and an impressive movie with strong messages for today's world.


Let us first give some historical background about the Norwegian Front in World War II:

Norway's story in World War II began with the sudden invasion of Nazi Germany on April 9, 1940, despite the country's policy of neutrality. This invasion, dubbed Operation Weserübung, was part of Hitler's plan to strengthen his dominance in the North Atlantic and gain strategic superiority over Britain. The German navy entered the Oslo Fjord, while paratroopers seized the country's major airfields. Although the Norwegian army put up resistance, it could not mount an effective defense due to being caught unprepared and the superior strength of the German army.

In the first days of the occupation, King Haakon VII and members of the government fled the Nazi forces and moved towards the north of the country. British and French forces came to Norway's aid, but this support was short-lived as Germany attacked France. In June 1940, the Norwegian army formally surrendered and the royal family went into exile in England. The puppet government, led by Vidkun Quisling, cooperated with the Nazi occupation administration, while the country's strategic resources and industry were put at the service of the German war machine.

After the occupation, both civilian and military resistance movements quickly organized in Norway. The military resistance organization called Milorg coordinated with the government-in-exile in England, organizing acts of sabotage and gathering intelligence. In particular, acts of sabotage against German heavy water production facilities seriously disrupted Nazi Germany's nuclear program. The civil resistance, on the other hand, published underground newspapers, made illegal radio broadcasts and helped Jews escape to Sweden. Oslo-based resistance groups carried out daring operations against German targets in the city, while resistance fighters in the countryside took advantage of the mountainous terrain to wage guerrilla warfare.

For occupied Norway, 1945 was a complex period of hope and anxiety. As the signs of the collapse of Nazi Germany grew more and more evident, the main concern for Norwegians was what would happen to the country when the Germans withdrew.

While the Soviet army advanced in northern Norway, some 350,000 German troops were still stationed in the rest of the country. Even after Hitler's suicide, the commander of German forces in Norway, Franz Böhme, refused to surrender. Resistance leaders in Oslo feared the city would be destroyed. There was fear that the Nazis might use the “scorched earth” tactic.

During these critical days, the Milorg (Military Organization) and civilian resistance groups were on high alert. Resistance groups such as the Oslo Gang organized covert operations to thwart possible German sabotage plans. In particular, power stations, bridges and other critical infrastructure facilities were closely monitored.

On May 7, 1945, with the German surrender, German troops in Norway were forced to lay down their arms. However, the surrender process was unexpectedly orderly. The resistance movement made great efforts to prevent revenge attacks. Quisling supporters and collaborators were arrested and special measures were taken to avoid chaos.



On May 13, the return of King Haakon VII was the true symbol of freedom. Tens of thousands of people gathered in Oslo harbor to welcome their exiled king. Five years of darkness were officially over. But the scars of the war run deep. Especially in the north, the retreating German troops left behind burned towns and villages.

The fact that Norway suffered relatively little damage in the last days of the war was largely due to the success of the resistance movement. The disciplined nature of Milorg and the cool-headed attitude of the resistance leaders contributed to the orderly German surrender. The preservation of much of Oslo's historic fabric was one of the most important legacies left for future generations.

But the joy of victory did not last long. The post-war period began a process of reckoning with collaborators and healing social wounds. The trial of traitors like Vidkun Quisling turned into a national reckoning. Norwegian society was forced to confront its past while enjoying the euphoria of freedom.

This period was a turning point in which the foundations of modern Norway were laid. The maturity and discipline shown in the last days of the war was reflected in the country's post-war reconstruction. Norway quickly became one of the most stable and prosperous countries in Europe.

Today, memories of the last days of the war are an important part of Norway's collective memory. Liberation Day, celebrated every year on May 8, is not only a celebration of victory, but also a reminder of the value of freedom and democracy.

In order to get to know the hero of this story, it is important to know the Norwegian Resistance well.

Norway's story of resistance began with the sudden invasion of Nazi Germany on April 9, 1940. The German warships that appeared in the Oslo fjord that morning heralded a dark period that would change the fate of the country. Initially, the Norwegian army offered resistance, but after two months of fighting, the country fell completely under Nazi control. King Haakon VII and the government fled to London, but this was to be the beginning of the resistance, not the end.

From the first days, the Norwegian resistance had two branches: civilian and military. The civilian resistance movement was called “Hjemmefronten” (Home Front). This movement ranged from simple sabotage to complex intelligence operations. In particular, the country's geography - deep fjords, steep mountains and vast forests - gave the resistance a natural advantage.

The resistance movement became more organized over time. Working closely with the British Special Operations Executive (SOE), Norwegian resistance fighters began to organize effective operations against the Nazi occupation forces. Perhaps their most famous operation was the sabotage of German heavy water production facilities. This operation severely disrupted Nazi Germany's nuclear program and influenced the course of the war.


Resistance fighters had to contend not only with the enemy, but also with harsh natural conditions. Cold temperatures of up to -30 degrees Celsius in winter, difficult terrain and the pressure of being under constant surveillance made the daily struggle for survival even more difficult. But despite all these difficulties, the Norwegian resistance managed to become one of the most effective resistance movements against the Nazi occupation.

During the years of occupation, around 40,000 Norwegians took an active part in the resistance movement. Around 1,400 of them lost their lives and thousands were sent to concentration camps. However, the resistance did not only wage armed struggle; they also published underground newspapers, gathered intelligence and provided a constant flow of information to the Allied forces.

The Oslo Gang (Oslogjengen) was perhaps the most effective and professional organization of the Norwegian resistance movement. Led by Gunnar “Kjakan” Sonsteby, the group became known for its daring and complex operations against the Nazi occupation forces in the capital Oslo. The secret of the group's success lay in its members' ability to appear as ordinary citizens.

During the day, the gang members appeared as ordinary citizens going about their normal business, while at night they organized sabotage operations against the Nazi occupation forces. Among their most important operations were the destruction of the ID card printing center used by the occupation forces, the blowing up of weapons depots and the assassination of Nazi collaborators.

One of the most remarkable features of the Oslo Gang was its ability to carry out operations with almost no casualties. Behind this success lay Sonsteby's meticulous planning skills and the extraordinary discipline of the group members. Before each operation, weeks of reconnaissance were conducted and everything was planned down to the last detail.

The group's activities were not limited to armed actions. The Oslo Gang also gathered vital intelligence information for the Allied forces. In particular, information on the movements, troop deployments and defense systems of German naval bases in Norway played a critical role in the operations of British bombers.

In the final stages of the occupation, the Oslo Gang's activities intensified. The group worked hard to thwart possible Nazi plans for destruction during the withdrawal. It was largely due to their efforts that Oslo's critical infrastructure was preserved and the city survived the occupation with minimal damage.

After the war, most members of the Oslo Gang quietly returned to their normal lives. Some never spoke about their experiences, others only began to share their experiences years later. But their courage and sacrifice remains one of the brightest chapters in Norway's struggle for freedom.


Here is the true story of the hero we are about to tell...

On a cold Oslo morning, at the age of 22, Gunnar Sonsteby, a young accountant who saw Nazi tanks invading his city, had no idea that day would change his life forever. Growing up in the mountainous region of Rjukan with a passion for skiing, the young man was nicknamed “Kjakan” by his friends because of his prominent chin. No one could have predicted that he would become one of Norway's greatest resistance heroes.

In the early days of the occupation, Sonsteby, like many Norwegians, thought the Nazi regime would be temporary. But the brutality of the occupation forces and the gradual loss of freedom for his country forced him to take action. Initially starting with small propaganda activities, the life of resistance soon became much more dangerous and complex. While he roamed the streets of Oslo as an ordinary cyclist, he was actually spying on Nazi headquarters and gathering intelligence.

Sonsteby's most remarkable characteristic was his extraordinary intelligence and cold-bloodedness, which he hid behind his ordinariness. He managed to live under forty different identities. One day he could be a polite office worker, the next a factory worker. Thanks to this ability, he was never caught even once, despite all the efforts of the Gestapo. In fact, when the Nazis prepared reward posters to capture him, he took it upon himself to distribute them, and the Su Defacto situation is probably one of the most ironic acts of resistance in history.

As the leader of the resistance group known as the “Oslo Gang”, Sonsteby practiced strict discipline during the war years. He refused to drink alcohol and avoided romantic relationships. He had only one focus: Norway's freedom. Working closely with the British Special Operations Executive (SOE), Sonsteby played a critical role in the planning and execution of countless acts of sabotage. One of his most important operations was the destruction of the Nazis' identity card production center, which dealt a serious blow to the occupation forces' control system.

After the war, Sonsteby, unlike most heroes of the resistance, did not fall silent. On the contrary, he made it his life's mission to pass on the value of democracy and freedom to future generations. He gave lectures to thousands of young people and spoke at schools. However, he did not share the details of some operations during the war with anyone until his death. Perhaps these secrets went with him as witnesses to the dark side of the freedom struggle.

In 2012, at the age of 94, Sonsteby died, leaving behind not only countless medals and decorations, but also a timeless symbol of the struggle for freedom and democracy. His bronze statue in the center of Oslo was inspired by a photograph of a young man riding his bicycle around the city. It stands as a silent witness to the fact that seemingly ordinary people can accomplish extraordinary things.

Sonsteby's story reminds us that heroism is not always flashy, that sometimes the greatest courage lies in the ability to appear ordinary. Today, in a world where freedom and democracy are again under threat, his life story is more important than ever. Because the most important lesson Sonsteby taught us is that freedom is never guaranteed and that we must always be vigilant to protect it.


Successful director John Andreas Andersen has brought the story of this historical hero to the big screen as an impressive drama for Netflix. Andersen is known for disaster films such as “The Quake” and “The Burning Sea”, but with “Nr. 24”, he took a bold step into a completely different field, the historical drama genre.

The movie unfolds in two parallel timelines: On the one hand, young Sonstebyeby's (Sjur Vatne Brean) struggle for resistance during the war years, and on the other, older Sonstebyeby (Erik Hivju) confronting his past in a lecture to students. This narrative structure not only tells the story of a war hero, but also questions the moral dimensions of heroism and resistance.

In telling Sonstebyeby's story, Andersen prefers to focus on the character's extraordinary courage hidden behind his ordinariness, rather than on flashy action sequences. While remaining faithful to historical facts, the film invites today's viewers to reflect and question what Sonstebyeby's struggle for freedom means in the modern world.

Let's take a closer look at the movie...

“Nr. 24” is a moving drama about the true story of Norwegian resistance fighter Gunnar ‘Kjakan’ Sonstebyeby during World War II. Directed by John Andreas Andersen, the film features strong performances by Sjur Vatne Brean as the young Sonstebyeby and Erik Hivju as the older Sonstebyeby.

The movie unfolds in two different time periods: A lecture given by the elderly Sonstebyeby to students in the present day and resistance activities during World War II. This narrative structure provides an effective backdrop for questioning the moral complexities of heroism and war.

The story of Sonstebyeby, an ordinary 22-year-old accountant turned one of Norway's most wanted saboteurs, forms the central axis of the film. Leading the secret resistance movement in Oslo, Sonstebyeby organizes dangerous operations against both German and Norwegian Nazi collaborators.

Technically, the film is also remarkable. The scenes from the 1940s are filmed on 35mm and the modern scenes on 16mm, successfully reflecting the different atmospheres of the periods. In addition to Kristoffer Lo's contemporary music, the use of Radiohead's “Exit Music”, although controversial, strengthens the emotional tone of the story.

Sonstebyeby's character is characterized by the strict rules he sets for himself during the war. He is portrayed as a character who abstains from women, alcohol and all the pleasures of life for the sake of freedom. This theme of sacrifice offers a thought-provoking perspective on the price of freedom for today's viewers.

The life of Norway's most decorated war hero is presented in an impressive movie. "Nr. 24” is proof that true heroes don't always have cloaks, and that sometimes the greatest courage is hidden in the ability to appear ordinary.

The film not only tells the story of a war hero, but also questions the moral dimensions of difficult decisions made during wartime. The scenes in which the elderly Sonstebyeby is forced to confront the relatives of those he killed in the past at the conference are the most powerful moments of the film.

In terms of production values, the movie is quite successful. Although most of the Oslo scenes were shot in Lithuania, the period atmosphere is convincingly constructed. Pål Ulvik Rokseth's cinematography captures an impressive visual language both in period scenes and modern times.

Although the film does not focus too much on Sonstebyeby's personal life, it effectively conveys his determination and struggle for freedom. Instead of being a charismatic hero, the character is portrayed as an ordinary-looking figure who accomplishes extraordinary things, which makes the story more realistic.

The movie takes on a particularly topical relevance today, when there is a renewed war in Europe. Sonstebyeby's reflections on freedom and democracy carry strong messages about the importance of preserving these values in the modern world.

In modern scenes, the students' questioning raises questions about the morality of wartime actions. At this point, the film skillfully navigates the fine line between heroism and terror.

Instead of progressing chronologically, the story is told back and forth between the past and the present. Although this narrative structure sometimes leads to pacing problems, it generally strengthens the emotional impact of the story.

The film depicts Sonstebyeby's use of multiple identities to escape the Nazis and organize the resistance movement with impressive tension. However, these action scenes never overshadow the human dimension of the movie.

The long-term effects of actions taken during the war are effectively portrayed, especially in the scenes where the elderly Sonstebyeby confronts his memories. In this respect, the movie stands out not only as a war movie but also as a story of reckoning.

The side characters in the movie, especially other members of the resistance movement, add depth to the story. Each character's motivations and conflicts reflect the difficult choices people face in wartime.


While depicting an important part of Norway's war history, the film manages to connect with modern audiences through universal themes. Issues such as freedom, sacrifice and moral responsibility are thought-provokingly addressed in a contemporary context.

Sonstebyeby's story of transformation shows how an ordinary citizen can turn into a resistance fighter under extraordinary circumstances. In this respect, the movie conveys the message that every individual has the potential to fight for freedom.

At the end of the movie, although the war has been won, the celebrations of victory are replaced by deeper reflection. Sonstebyeby's dialogues with the students emphasize the true cost of war and the value of peace.

In telling the story of Norway's most decorated resistance fighter, the film reinterprets the concept of heroism. Far from being a classic war movie, it is a thought-provoking work about the complex nature of the struggle for freedom and justice.

In conclusion, Nr. 24 can be considered both a historical document and an impressive movie with strong messages for today's world. With its technical achievements, strong acting and thought-provoking themes, it can be considered an important work not only for Norwegian cinema but also for world cinema.

Now let's draw a parable...

Although not as much as during the Nazi era, today's Turkey is experiencing similar problems to Norway. A ruthless dictatorship, genocide-like practices, bribery, lawlessness and nepotism are at an all-time high. All the seams of Turkey are missing.

And of course these days will end.

Watching the movie Nr. 24, one of the most thought-provoking scenes was when the elderly Sonstebyeby had to confront the children of Nazi collaborators in a lecture to students. It is not hard to see that a similar reckoning is at our doorstep. The children of today's volunteer supporters, partisan media, those who turned a blind eye to the lawlessness, those who remained silent and active collaborators will be sitting at the same desks with us tomorrow. We can already feel the shame and pain we will see in their eyes.

This movie shows us that sooner or later the dark pages of history come to light. As we read about the end of Quisling and his supporters in Norway, we also get a glimpse of the history books that will be written in the Turkey of the future. Most of all, we will pity the children of today's relentless AKP and Erdoğan defenders. Because they, like the children of Nazi collaborators, will have to face the dark legacy of their parents.

The most important lesson of Sonstebyeby is that freedom and democracy require constant vigilance. What is happening in Turkey today teaches us the same lesson. Sooner or later this dark period will end and a great reckoning will follow. When that day comes, just like we saw in “Nr. 24”, some will be remembered as heroes, while others will be relegated to the dustbin of history!

 

27 Aralık 2024 Cuma

Vermiglio

 


 
Oscar’ı bu filme verin!

“Filmin en büyük başarısı, kişisel bir aile hikayesini evrensel bir anlatıya dönüştürmeyi başarması. Mutfak penceresinden dünyaya bakan annelerin, ince battaniyelerle ısıtamadıkları bebeklerin, kocalarını bekleyen kadınların ve dönmeyen oğulların hikayesi. Bombasız ve büyük çatışmasız bir savaş hikayesi ama insanın ne kadar küçük olduğunu her gün hatırlatan dağların gölgesinde yaşanan derin bir insanlık dramı.”

 

 “Il cinema è l'arma più forte"

(Sinema en güçlü silahtır)

Benito Mussolini

Bu yazı iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde diktatörlerin sinema aşkından yola çıkarak İtalyan sinemasına bir yolculuk yapacak ve tüm dünyayı (ülkemizi de) etkileyen yeni Gerçekçilik akımından bahsedeceğiz. İkinci bölümde ise bu sene İtalyanların Oscak adayı filmi Vermiglio’ya yakından bakacağız.

Biraz teorik, hatta akademik kaçabilir ama sinemanın bahtsız tarihi sıklıkla diktatörlerin eline düşüp, kaderini onların insafına bıraktığı için mevzuyu köklerinden kavramamız gerekiyor.

Zekasını kötülüğe hizmete adayan nadir insanlardan biriydi Niccolo Machiavelli… İtalyan Rönesansı'nın en önemli düşünürlerinden biri olan Machiavelli, modern siyaset biliminin kurucusu olarak kabul edilir.

Hayatını aktarmayacağım size, inişli çıkışlı bir kariyeri var. Ancak daima güç kimdeyse ona yanaşmayı bilen biri.

Medici ailesinin iktidarı döneminde iktidara yataklanan fırsatçı bu adam, Medici’ler sürgün edildiği anda onları kovanların hizmetine girdi. İkinci şansölye olarak görev yaptığı bu dönemde, Medici ailesine karşı olan cumhuriyetçi yönetimi temsil ediyordu.

1512'de İspanyol ordusunun desteğiyle Medici ailesi Floransa'ya geri döndüğünde, durum Machiavelli için tamamen değişti. Mediciler, eski cumhuriyet yönetimini destekleyen kişileri tasfiye ettiler. Machiavelli görevinden alındı, tutuklandı ve işkence gördü. Medicilere karşı düzenlenen bir komploya karıştığı şüphesiyle sorgulandı. Nihayet sürgüne yollandı.

Ancak burada da boş durmadı.

Sürgüne gönderildikten sonra, Machiavelli Medicilerin gözüne girmeye çalıştı. Ünlü eseri "Prens"i Medici ailesinden Lorenzo de' Medici'ye ithaf etti. Bu eser aslında bir iş başvurusu niteliğindeydi. Machiavelli, politik deneyimini ve bilgisini Medicilerin hizmetine sunmak istiyordu.

Yine bir darbe ve Medici’ler yine sürgüne yollanınca bu sefer eski cumhuriyetçi arkadaşları zar zor bu aileye yanaşmış olana Machiavelli’yi kovdular.

Machiavelli'nin Medicilerle olan ilişkisi, pragmatik politika anlayışının bir örneğiydi. Her ne kadar başlangıçta Medicilere karşı olsa da, şartlar değiştiğinde onlarla işbirliği yapmaya çalıştı. Bu durum, kendi politik teorisinde savunduğu oportünist yaklaşımın pratikte bir uygulaması gibiydi.

Machiavelli felsefesinde oportünizm, politik ve sosyal başarı için mevcut koşulları ve fırsatları değerlendirme sanatı olarak karşımıza çıkar.

Machiavelli'nin oportünizm anlayışı tarih boyunca pek çok diktatörün başucu prensibi olmuştur.

Machiavelli'ye göre başarı, talihin sunduğu fırsatları değerlendirebilme yeteneği (virtù) ile doğrudan ilişkilidir. Yöneticiler, şansın getirdiği fırsatları öngörmeli ve bunları kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmelidir. "Prens" adlı eserinde bunu nehir metaforu ile açıklar: Talih bir nehir gibidir, akışını değiştiremezsiniz ama önlem alarak zararlarından korunabilir ve faydasını maksimize edebilirsiniz.

 




Diktötörler sinemayı sever ve bu da 7. Sanatın en büyük bahtsızlığıdır!

Şüphesiz bu mantığı en iyi içselleştiren diktatörlerden biri de Benito Mussolini’ydi.

Mussolini diğer tiranlar gibi, her şeyi iktidarı için bir aparak ve fırsat olarak görüyordu.

Sinemanın keşfi ve Avrupa’da yaygınlaşması tıpkı Hitler gibi Mussolini için de büyük bir fırsat oldu.

Mussolini, sinemanın kitleler üzerindeki etkisini çok erken fark etmiş bir liderdi. 1922'de iktidara geldikten sonra, İtalyan sinemasını doğrudan devlet kontrolü altına almaya başladı. 1924'te L'Unione Cinematografica Educativa (LUCE) kurumu oluşturuldu. Bu kurum, faşist rejimin propaganda filmlerini üretmekle görevlendirildi ve tüm İtalyan sinemalarında LUCE'nin ürettiği haber filmlerinin gösterilmesi zorunlu hale getirildi.

1934'te Direzione Generale per la Cinematografia (Sinema Genel Müdürlüğü) kuruldu. Bu kurum, İtalyan film endüstrisini tamamen kontrol etmek ve yönlendirmek amacıyla oluşturuldu. Luigi Freddi'nin başkanlığında çalışan kurum, senaryoların kontrolünden dağıtıma kadar tüm sinema süreçlerini denetledi.

1937'de Cinecittà'nın açılışı, Mussolini'nin sinema politikasının zirvesi olarak görülebilir. "Il cinema è l'arma più forte" (Sinema en güçlü silahtır) sloganıyla açılan stüdyolar, faşist rejimin sinema endüstrisine verdiği önemi gösteriyordu. Mussolini'nin oğlu Vittorio da sinema endüstrisinde aktif rol aldı ve Cinema dergisinin editörlüğünü yaptı.

Biraz da Cinecitta’dan bahsedeyim.

Cinecittà, 1937 yılında Mussolini döneminde Roma'da kurulan ve günümüze kadar varlığını sürdüren devasa bir film stüdyoları kompleksidir. 400 bin metrekarelik bir alana yayılan kompleks, 22 tam donanımlı film stüdyosu, özel efekt departmanları, kostüm atölyeleri ve post-prodüksiyon ünitelerini barındırmaktadır. En büyük stüdyosu olan Studio 5, bin 2.880 metrekarelik alanıyla Avrupa'nın en büyük kapalı film platolarından biriydi.

Kuruluşundan İkinci Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde, Cinecittà öncelikli olarak faşist rejimin propaganda filmlerine ve popüler "telefoni bianchi" (beyaz telefon) komedilerine ev sahipliği yaptı. Savaş sırasında bombalanan kompleks, bir süre mülteci kampı olarak kullanıldı. 1950'lerde "Hollywood sul Tevere" (Tiber'deki Hollywood) olarak anılmaya başlayan Cinecittà, "Roman Holiday", "Ben-Hur" ve "Cleopatra" gibi büyük Hollywood yapımlarına ev sahipliği yaptı.

İtalyan sinema tarihine de kısaca bakalım ki birazdan anlatacaklarımız daha sağlam bir bağlama otursun.

1895, sinemanın keşfinden sonra bu yeni sanatın ilk uğrak yerlerinden biri olmuştu İtalya. Bununla beraber İtalyan sineması tarihi ve mitolojik filmlerle başlayarak çıtayı yükseğe koymuştu. "Cabiria" (1914) gibi büyük bütçeli yapımlar, sinema tekniklerinin gelişmesine öncülük etti.

1920'ler ve 30'lar faşist rejim dönemiydi. Mussolini 1937'de Cinecittà stüdyolarını kurdu. Bu dönemde propaganda filmleri ve "Telefoni Bianchi" (Beyaz Telefonlar) denilen hafif komediler üretildi.

Ve Yeni Gerçekçilik doğuyor!

Tabii önce gerçeklikten bahsedelim ki yenisinin anlamı yerli yerine otursun. İtalyancası “Verismo” olan bu akım esasen 19. yüzyılın sonlarında İtalya'da ortaya çıkan ve gerçekçilik akımının özel bir formu olarak gelişen sanatsal bir hareketti. Öncelikle edebiyat alanında Giovanni Verga'nın öncülüğünde başlayan bu akım, daha sonra opera ve sinemaya da yansıdı. Verismo, İtalyanca'da "gerçekçilik" anlamına gelen "vero" kelimesinden türemişti.

Sinema alanında Verismo'nun ilk önemli örneği, 1913 yılında Verga'nın "Cavalleria Rusticana" eserinin filme uyarlanmasıyla ortaya çıktı. Bu film, gerçekçi bir yaklaşımla köy yaşamını ve sıradan insanların dramlarını perdeye taşıdı. 1914'te çekilen "Sperduti nel buio" (Karanlıkta Kaybolanlar) filmi ise Napoli'nin yoksul mahallelerindeki yaşamı ele alarak akımın en önemli örneklerinden biri oldu.

Verismo sineması, sıradan insanların gündelik yaşamlarını, toplumsal problemleri ve özellikle güney İtalya'daki zorlu hayat şartlarını koşullarını mercek altına alıyordu. Bu filmlerde yerel dil ve lehçeler kullanıldı, doğal mekanlar tercih edildi ve melodramatik unsurlardan özellikle kaçınıldı. Köylülerin, işçilerin ve yoksul kesimin yaşam mücadelesi, toplumsal sınıf çatışmaları ve ekonomik zorluklar filmlerin ana temalarını oluşturdu.

1920'ler boyunca etkisini sürdüren Verismo, İtalyan sinemasına gerçekçi bir bakış açısı getirdi ve daha sonra ortaya çıkacak olan Yeni Gerçekçilik akımının temellerini attı. Verismo'nun en önemli mirası, sinemanın toplumsal gerçekleri yansıtma gücünü ortaya koyması ve İtalyan sinemasının sonraki dönemlerinde gelişecek olan sosyal içerikli filmlere zemin hazırlamasıydı.

Bu akım, sadece sinemasal anlatım tekniklerini değil, aynı zamanda İtalyan toplumunun sosyal ve kültürel yapısını belgeleyen önemli bir tarihsel kaynak niteliği de taşımaktaydır. İşin özü; Verismo'nun etkileri, İtalyan sinemasının sonraki dönemlerinde, özellikle toplumsal gerçekçi filmlerde kendini göstermeye devam etti.

İtalyan Yeni Gerçekçilik akımı, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından, 1945-1952 yılları arasında İtalyan sinemasına damgasını vuran önemli bir sinema hareketiydi. Roberto Rossellini'nin "Roma Açık Şehir" (1945) filmiyle başlayan bu akım, savaş sonrası İtalya'nın yıkıntıları arasından doğdu. Yönetmenler stüdyolar yerine sokakları, profesyonel oyuncular yerine sıradan insanları tercih etti ve gündelik yaşamın gerçekliğini olduğu gibi yansıtmaya çalıştı.

Vittorio De Sica'nın "Bisiklet Hırsızları" (1948), Luchino Visconti'nin "Yer Sarsılıyor" (1948) ve Roberto Rossellini'nin "Paisa" (1946) gibi filmler, akımın en önemli örnekleri arasında yer aldı. Bu filmler, savaş sonrası İtalya'nın yoksulluğunu, işsizliği, ahlaki çöküntüyü ve toplumsal sorunları çarpıcı bir gerçekçilikle ele aldı. Yönetmenler, minimal kurgu, doğal ışık kullanımı ve amatör oyuncularla çalışma gibi teknikler kullanarak gerçekçi bir sinema dili inşa etmişlerdi.

Yeni Gerçekçilik akımı, dünya sineması üzerinde derin izler bıraktı. Fransız Yeni Dalga, Brezilya Yeni Sineması ve Üçüncü Sinema hareketi gibi akımları etkiledi. Bu akımın getirdiği estetik ve anlatım teknikleri, sadece İtalyan sinemasını değil, tüm dünya sinemasını derinden etkiledi ve modern sinema dilinin oluşmasına katkıda bulundu. Günümüzde bile birçok yönetmen, bu akımın tekniklerinden ve yaklaşımından ilham almaya devam etmekte.

Birazdan derinlemesine analiz edeceğimiz ve açıkçası son yıllarda izlediğim en farklı ve derin film olan Vermiglio’ya bu arka plan bilgisiyla bakarsak daha iyi olacaktır.

Şöyle diyor Mussolini “Ekonomi kötüye gidiyor, kriz ve işsizlik artıyor, memnuniyetsizlik yayılmaya başlıyordu sonra aklına mükemmel bir fikir geldi; savaş!”

Şimdi filmimize geçebiliriz.


Karlar altında sıradan hayatlar!

"Vermiglio", İtalyan yönetmen Maura Delpero'nun 2024'te Venedik Film Festivali'nde yarışan ikinci uzun metrajı, son yılların dikkat çeken minimalist dönem filmi örneklerinden biri diyebiliriz. Film, özellikle bizim Nuri Bilge Ceylan’ın pek çok filmine, genç Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev, ayrıca Alice Rohrwacher'in "Happy as Lazzaro" ve Tran Anh Hung'un "The Taste of Things" gibi yapımlarıyla benzer bir sinematik dile sahip. Bu filmler gibi "Vermiglio" da gündelik yaşamın ritüellerini neredeyse ruhani bir özenle ele alıyor, zamanın akışını mevsimsel döngülerle harmanlıyor.

Rus görüntü yönetmeni Mikhail Krichman'ın kamerası, tıpkı Carlos Reygadas'ın "Silent Light"ında olduğu gibi doğal ışığı adeta somut bir karakter haline getiriyor. Ki Krichman'ın "Leviathan" ve "Loveless" filmlerinde Andrey Zvyagintsev ile kurduğu görsel dili burada daha pastoral bir tona büründürüyor. Film, Powell ve Pressburger'in "Black Narcissus"unu anımsatan dağ manzaralarını kullanırken, iç mekân sahnelerinde Mary Cassatt'ın tablolarındaki soğuk mavileri ve pembe yanakları hatırlatan bir renk paletiyle çalışıyor.

Yine savaş zamanı İtalyan taşrasını konu alan film, bu yönüyle Vittorio De Sica'nın "Two Women" ve Roberto Rossellini'nin "Rome, Open City" gibi klasik neo-realist eserlerinden izler taşısa da, onların dramatik yoğunluğundan uzak durmayı tercih ediyor. Delpero'nun yaklaşımı daha çok Nuri Bilge Ceylan'ın "Bir Zamanlar Anadolu'da" filmindeki gibi, zamanın ağır akışına ve manzaranın karakterler üzerindeki etkisine odaklanıyor.

Önce filme ismini veren Vermiglio’dan başlayalım.

Vermiglio, İtalya'nın kuzeyinde, Trentino-Alto Adige bölgesinde bulunan bir kasaba. I. Dünya Savaşı sırasında önemli bir rol oynamış. Bölgede hala o dönemden kalma askeri kalıntılar ve tarihi eserler bulunmakta. Küçük, ıssız, sapa yerde doğa harikası bir İtalya kasabasıdır Vermiglio.

Hikaye şöyle…

İkinci dünya savaşının son demlerindeyiz.

Kış ayları … Muhtemelen bir önceki yılın Nisan ayında Mussolini karısı Rachele ve sevgilisi Clara Petacci ile birlikte İsviçre sınırına doğru kaçmaya çalışıp, Partizan kuvvetler tarafından yakalanarak Como Gölü yakınlarındaki Dongo köyünde kurşuna dizildikten sonraki kışı anlatıyor.

Hikaye, Sicilya'lı asker kaçağı Pietro'nun (Giuseppe De Domenico) köye gelişiyle değişmeye başlıyor. Pietro ve öğretmenin büyük kızı Lucia arasında gelişen aşk hem aile hem de köy dinamiklerini derinden etkiliyor. Film, savaş zamanı İtalyan taşra yaşamını, kadın karakterlerin bakış açısından anlatırken, dönemin toplumsal normlarını ve kısıtlamalarını da ustalıkla işliyor.

 



Filmin muazzam bir görsel dili var

Hikaye, yönetmenin kendi aile geçmişinden, özellikle babasının anılarından esinleniyor. Köyün öğretmeni Caesar (Tommaso Ragno), karısı Adele (Roberta Rovelli) ve üç kızları Lucia (Martina Scrinzi), Ada (Rachele Potrich) ve Flavia (Anna Thaler) ile çocuklarından oluşan geniş bir ailenin yaşamına odaklanıyor.

Film, Katolik temsilini ele alış biçimiyle de dikkat çekiyor. Bu açıdan Paolo Sorrentino'nun "The Young Pope" dizisinden Frederick Wiseman'ın "Monastic" belgeseline uzanan çizgide, dinin estetik güzelliğini kabul ederken, altında yatan sosyal yapıları da sorguluyor. Santa Lucia efsanesine yapılan göndermeler, özellikle kadın karakterlerin fedakarlık ve kabulleniş temalarıyla örülü hikayelerini derinleştiriyor.

Delpero'nun yönetmenlik yaklaşımı, Robert Bresson'un minimalist estetiğini anımsatıyor. Özellikle oyuncu yönetimindeki ekonomik tavır, duyguları bastırılmış bir yoğunlukla aktarma biçimi, Bresson'un "Diary of a Country Priest" filmini akla getiriyor. Ancak Delpero, Bresson'un katı minimalizmi yerine, daha yumuşak, daha insani bir mesafe kuruyor karakterleriyle.

Filmin görsel kompozisyonları, Vermeer'in iç mekan resimlerindeki ışık kullanımını sinematik dile tercüme ediyor. Bu yaklaşım, Peter Webber'ın "Girl with a Pearl Earring" filmindeki gibi sadece görsel bir öykünme değil, karakterlerin iç dünyalarını yansıtan bir anlatım aracına dönüşüyor. Özellikle Lucia karakterinin çerçevelenme biçimi, Vermeer'in kadın portrelerindeki içe dönük yoğunluğu taşıyor.

"Vermiglio", savaş sırasında izole bir topluluğun yaşamını anlatan yakın dönem filmlerinden "The Silent Twins" veya "The Zone of Interest" gibi yapımlardan farklı olarak, şiddeti doğrudan göstermek yerine, onun uzaktaki varlığının oluşturduğu psikolojik etkiye odaklanıyor. Bu yaklaşım, Terrence Malick'in "A Hidden Life" filmindeki gibi, savaşın gölgesinde süren gündelik yaşamın pastoral güzelliğini ve trajik boyutunu bir arada sunuyor.

Filmin mevsimsel geçişleri kullanma biçimi, Andrei Tarkovsky'nin "Mirror"ındaki gibi, zamanın akışını doğanın döngüsüyle ilişkilendiriyor. Kışın kapalı, koruyucu dünyasından baharın açık, daha acımasız gerçekliğine geçiş, global krizler karşısında insanların uyum mekanizmalarının nasıl değiştiğini gösteriyor.

Yönetmen Delpero'nun kendi aile tarihinden esinlenen film, bu yönüyle Sarah Polley'nin "Stories We Tell" veya Chantal Akerman'ın "No Home Movie" gibi kişisel tarih anlatılarıyla da diyalog kuruyor. Ancak "Vermiglio", bireysel anıları evrensel bir anlatıya dönüştürmeyi başarıyor.

Filmin en çarpıcı başarılarından biri, küçük bir topluluğun mikro-tarihini anlatırken, II. Dünya Savaşı gibi makro bir olayın etkilerini nasıl yansıttığı. Bu açıdan Michael Haneke'nin "The White Ribbon"ının I. Dünya Savaşı öncesi Alman toplumunu ele alış biçimiyle paralellikler kuruyor. Her iki film de büyük tarihi olayların gölgesinde, küçük toplulukların değişim ve dönüşüm süreçlerini inceliyor.

Bu zengin sinematik ve kültürel referanslar ağı içinde "Vermiglio", kendi özgün sesini korumayı başarıyor. Film, geleneksel anlatı kalıplarını minimalist bir yaklaşımla yeniden yorumlarken, görsel şiirselliği ve tematik derinliğiyle, 2024'ün en dikkat çeken festival filmlerinden biri olarak öne çıkıyor.

"Vermiglio", Maura Delpero'nun 2024'te Venedik Film Festivali'nde Leone d'Argento (Jüri Büyük Ödülü) kazanan ve ardından Toronto Film Festivali'nde de gösterilen ikinci uzun metraj filmi, II. Dünya Savaşı'nın son yılında İtalyan Alpleri'nde geçen etkileyici bir aile dramı. Film, Chicago Film Festivali'nde de En İyi Film ödülü olan Gold Hugo'yu kazanarak başarısını perçinledi.

Biraz önce de belirttiğim gibi, filmin görsel estetiği özellikle dikkat çekiyor. "Leviathan" ve "Loveless" gibi filmlerin görüntü yönetmeni Mikhail Krichman'ın kamerası, karakterleri çoğu zaman devasa dağ manzaralarının içinde küçük figürler olarak konumlandırırken, kış ışığını neredeyse sıvı bir niteliğe büründürüyor. Her kare adeta bir Vermeer tablosu gibi özenle kompoze edilmiş.

"Vermiglio"nun anlatı yapısı, Balzac'ın gerçekçiliğini anımsatan bölümlerden oluştuğunu söylemiştik bu kısmı azıcık açalım: Bu yapı, yakın dönemde gösterime giren "The Taste of Things" filminde olduğu gibi, gündelik yaşamın duyusal dokusunu öne çıkarıyor. Ancak Tran Anh Hung'un filminin aksine, "Vermiglio" zevk ve özgürlük yerine, karakterlerin, özellikle de kadınların, toplumsal kısıtlamalar altındaki varoluşuna odaklanıyor.

Eleştirmenler enteresan bir şekilde filmi özellikle Ermanno Olmi'nin sinemasıyla karşılaştırmışlar ki buna pek katılmıyorum. Evet, Delpero'nun minimal yaklaşımı, gündelik yaşamın ritüellerine odaklanması ve doğal oyunculukları harmanlama becerisi övgü topluyor ancak film aynı zamanda mikro bir hikayede neredeyse durağan zamanı duygular ve karakterler üzerinden şahane anlatıyor.

Öte yandan "Vermiglio", savaş filmlerinin alışılagelmiş öğelerinden uzak duruyor. Savaş, uzakta gerçekleşen ve etkilerini dolaylı yollardan hissettiren bir olgu olarak sunuluyor. Bunun yerine film, aile içi ilişkilere, toplumsal değişime, kadınların özgürleşme çabalarına ve geleneksel yaşamın moderniteyle karşılaşmasına odaklanıyor.

Erkeklerin savaştığı bir toplumda geriye inanç ve aşk kalıyor sanırım. Ve elbette çok büyük bir yoksulluk ve sefalet. Verliglio bu hakikati manipüle etmeden başarılı şekilde ele almakta.

İtalya'nın 2025 Oscar adaylığı için seçtiği film, ilk gösterime girdiği hafta kayda değer bir gişe başarısı da yakaladı. Her kopya başına ortalama 5 bin € hasılat elde ederek, vizyondaki filmler arasında en yüksek ortalamayı yakaladı.

Filmin en büyük başarısı, kişisel bir aile hikayesini evrensel bir anlatıya dönüştürmeyi başarması. Delpero'nun deyimiyle "Vermiglio", "büyük tarihin dışında kalanların hikayesi". Mutfak penceresinden dünyaya bakan annelerin, ince battaniyelerle ısıtamadıkları bebeklerin, kocalarını bekleyen kadınların ve dönmeyen oğulların hikayesi. Bombasız ve büyük çatışmasız bir savaş hikayesi, ama insanın ne kadar küçük olduğunu her gün hatırlatan dağların gölgesinde yaşanan derin bir insanlık dramı.

Şahsen benim çok net şekilde Oscar adayım diyebileceğim bu film muhtemelen ödülü alamayacak ama karlı bir dağdan sıcacık akan pınar gibi insan içini ılıtan bu filme bir şans verin, derim.

 

English version