8 Nisan 2010 Perşembe

Turkcell’inin gücü! Turkcell’in çekim gücü!

Holding ve Ergenekon Medyası balıklama atladı. İşin içinde bir şekilde marka haline getirilmiş Rıdvan da olmasına rağmen kimsenin gözünün yaşına bakmadılar. Oysa mesela farklıyken genelde kulaklarının üzerine yatarlardı biliyorsunuz. Son ‘Telekulak’ işini epey magazine bandırarak vermeyi tercih ettiler. Oysa meselenin özü çok farklı noktalara uzanıyor. Evet, son olay göstermiştir ki, bu dinleme olayı özel çetelere dönüşmüş. Eh ne yapsınlar, birazdan alıntılayıp hatırlatacağımız haberlerden sonra, ‘Bizim neyimiz eksik’ diye düşünmüş olabilirler elbette. Bakınız altta uzun haber Taraf’ta Mehmet Baransu imzasıyla yayınlandı. Bakalım:


Yer Jandarma Genel Komutanlığı, yıl 2003. Darbe hazırlığı yapan Eruygurun adamları Ersöz ve Uğur, Karamehmete talimat verip söz aldılar.

Ergenekon tutuklusu Levent Ersözün mahkemedeki ifadesine bir kısmı yansıyan 17 aralıktaki görüşme Jandarma İstihbarat Başkanlığında kayda alındı. İşadamı-asker-çete işbirliğinin ibret verici tutanaklarının tam metnini yayımlıyoruz.

Buna göre, Çukurova Holdingin patronu Karamehmet, dönemin Jandarma İstihbarat Başkanı Ersöz ile İstihbarat Teknik Takip Daire Başkanı Atilla Uğur’a önce bankacılık, petrol, cep telefonu işlerindeki durum ve sıkıntıları hakkında mütalaa verdi. Ersöz ve Uğur sonra, Ergenekon zanlısı ve dönemin Jandarma Genel Komutanı Eruygurun talimatlarıyla Show TV ve Akşam Gazetesinden somut taleplerini aktarıp kendilerine Komutanım diyen Karamehmet’ten İçiniz rahat olsun güvencesi aldılar

Tarih 17 Aralık 2003. Kıbrıs'ta çözüm tartışmalarının gerdiği Ankara'da Türkiye'nin daha sonra öğreneceği Ayışığı ve Sarıkız darbe planları yapılırken Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı ilginç bir buluşmaya sahne oluyor.

Karargâha çağrılan isim Çukurova Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Emin Karamehmet.

O gün Dönemin Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur adına Karamehmet'le görüşenler ise Ergenekon operasyonda bugün tutuklu olan iki isim: Dönemin Jandarma İstihbarat Başkanı Tuğgeneral Levent Ersöz ve Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı Teknik Takip Daire Başkanı Albay Atilla Uğur.

Levent Ersöz tarafından kayda alınan görüşmenin dökümü on sayfadan oluşuyor. Konuşmalardan Karamehmet - Jandarma arasındaki diyalogun yeni olmadığı, iki senedir sürdüğü ve Karamehmet'in daha önce de Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur ile görüştüğünü öğreniyoruz.

Görüşmede konu Tuncay Özkan'ın işten çıkarılmasına geldiğinde Ersöz ve Uğur'un Karamehmet'e karşı Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur adına kullandıkları tehditvari dil dikkat çekici: Komutanımız hassas bir insan. Hakikaten kırılmış. Kendisini bu konuda rahatlatmamız lazım.

Aşağıda ilk kez yayınlanan ve Türkiye'nin bir dönemine ışık tutacak bu görüşmenin tam metnini okuyacaksınız.

17 Aralık 2003 tarihinde Jandarma Genel Komutanlığında Mehmet Emin Karamehmet ile yapılan görüşmenin tam metni:

Levent Ersöz- Hoşgeldiniz.

K.Mehmet- Sağolun.

L. Ersöz- Ne yapıyorsunuz, ne var ne yok. Keyfiniz nasıl?

K.Mehmet- Uğraşıyoruz efendim, üç senedir. Şimdi işte borcumuzu ödemek için müracaat ettik, hepsini birden. Onun kararının çıkmasını bekliyoruz.

L. Ersöz- Nasıl ümit var mı sizce?

K.Mehmet- Şey çok direniyor tabi. Bürokrasi kısmı. Yukarısı istiyor, ne de olsa 14 senelik borç yedi ayda ödenecek. 5,1 milyon dolar ödenecek. Her halde geçeceğiz, uğraşıyoruz. Zaman sıkıntımız var, çünkü bizim aldığımız kredi belli bir zamana bağlı bir şey. İşte onunla yarışıyoruz.

L. Ersöz- Gazetelere yansıdığı gibi mi?

K.Mehmet- Hangisi?

L. Ersöz- Bu, North Petroleum'dan aldığınız lisans desteği.

K. Mehmet- North Petroleum'un arkasında onlar var, o kadar büyük bir şirket değil onların kurduğu bir şirket, sekiz ay içinde kurulmuş. İşte arkasındaki şeyleri son ana kadar gizlemek için. Uzun müddet son haftalarda başta şey yaptık, tarafların teklifini alalım diye. Ama daha sonra da razı ettik. Kendisi açıklayacaklar, ama son anda açıklamak istiyorlar. İşler taksitler halinde geliyor.

L. Ersöz- Peki, siz kendinizi sıkıntıya sokmuyor musunuz bu durumda?

K.Mehmet- Neden?

L. Ersöz-Yani, gazetelere yansıdığı kadarıyla bir takım hisselerin bu şirketlere devredilmesi gerekebilir.

K.Mehmet- Devir değil efendim, rehin ediliyor. Hisse devirlerinin geçeli olabilmesi için BDDK'nın onay vermesi lazım. Hisselerimizin hepsi Türkiye'de kalıyor, yurt dışına çıkmıyor. Herhangi bir ödememe durumu olduğu takdirde, aynen tekrar Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na dönüyor. Bir kısmı dört senelik, bir kısmı 10 senelik bir kredi. Sadece faizlerini bekleyeceğiz, senelik o da. O tarihe kadar da zaten bizim epeyce başka işlerimiz var. Onlarla biz özel ilgileniyoruz. Mesela Irak'ta bizim bir petrol sahamız var. Hafta da bir milyar varil rezervi var. Gerçi yüzde 51'i şeye ait ama. 18 dolardan saysak, 30 dolar civarında, 40-45 milyar dolar ediyor tamamı.

Iraktaki petrol sahamızı kapattık

L. Ersöz- Şu anda petrol çıkartılıyor mu?

K. Mehmet- Petrol çıktı. Üç tane kuyumuz var. Fakat satacağımız yer olmadığı için orayı kapattık.

L. Ersöz- Türkiye'ye peki pazarlama niyetiniz var mı?

K. Mehmet- Zaten Türkiye alacak, fakat Amerikalılardan ihracat iznini almaya çalışıyoruz. Tabii başka yere de gidemez zaten. Bu Kerkük'e 40 km kuş uçuşu. Başta işte kamyonlarla taşınacak günde 40 000 varil kadar. Ondan sonra büyük yatırım yapmam lazım. İşte 16 tane hat yapmamız lazım. Kerkük'ten yaparsan 90 km. Fakat kalitesi 47 gravite üzerinden, dolayısıyla ayrı bir hat yapıp İskenderun'a indirmek lazım. İsrailliler geldi bize Hayfa'ya çekelim diye. Hatta ortak olmak istediler. Fakat yüzde 25 ortaklığın karşılığında bütün idari her türlü alt yapıyı istedikleri için biz kabul etmedik, ortaklığın yüzde 25 idari alt yapısını biz yapalım dediler.

Dışişleri Bakanlığı ilk başta biraz şey davrandı, telefon içinde gitmiştik, durun bakalım falan, filan diye davrandı. Bunda da öyle davrandı. Sonra müsaade verdiler, zannedersem Genelkurmayın da haber var. Çok büyük bir rezerv daha fazla da çıkabilir. Karadeniz'de de bir boru hattı var. Enerji Bakanlığı'na, Yeniköy ve Saros'a da boğazlardan transit öyle bir şeyimiz var. Gaz teklif ettik, zannedersem çağıracaklar. Ukrayna'da mobil telefon şirketi salın aldık. Gürcistan, Azerbaycan, Moldavya oralarda da yapacağız. Irak' ta bakan söz verdi. Biz birinci geldik yedi günde kurarız dedik, alan adam kuramıyor. Lisansını vermedik. Bizim santrallerimiz var.

Fakat ne oldu Mısır şirketi Uraskum Mısır ve Cezayir de var. Cezayir deki taksitlerini ödeyemiyorlar. Tunus'taki hisselerini Vatanya diye bir şirkete sattılar. Onun taksiti ocakta gelecek. Biz oraya girmedik. 421 milyon dolardı. Birinci olmamıza dair. Belli başlı bir strateji olarak, asker gelmesin diye her halde Washington araştırma yapmış, çünkü Amerika'dan da bize baskı geldi. Onayı alamazsak. Pakistan da bir şirkete giren yüzde 30 hissesini satıyormuş. Oraya teklif vereceğiz, İran'a teklif vereceğiz sekiz tane şirket var. İlk dörde gireriz zannediyorum. Ondan sonra Dubai'de apartman yapılması işimiz var. İşimiz bu kadar.

Görüldüğü üzere bir iletişim şirketi sahibinin asla düşmemesi gerektiği durumlar. Sadece üzülmek yetmiyor, endişelenmek de lazım! Üstelik tablo sadece bu kadar da vahim değil. Fenası ve beteri var, kendi kariyerleri için Ergenekoncuları taşeron olarak kullanan gazeteciler, kendi menfaati için cuntacıların önünde iki büklüm eğilen medya patronları var. Biraz daha okuma yapalım isterseniz…

“Aynen devam komutanım…”

Eruygur’un Sarıkız ve Ayışığı darbelerini hazırladığı dönemde gerçekleşen görüşmede Atilla Uğur, “Milli duruşa ihtiyaç olan çok kritik bir dönemdeyiz. Adam gibi medya lazım” diyerek Akşam ve Show TV’den memnuniyet bildirdi

Görüşmede askerler Show Tv ve Akşam'ın yayınlarını hatırlatarak "Milli duruşa ihtiyaç duyulan çok kritik bir dönemden geçildini, Kıbrıs, Kuzey Irak'taki yapılanmanın çok önemli olduğunu" hatırlatıyor ve Karamehmet'in AKP hükümetinin etkisinde kalıp kalmadığını sorguluyor. Karamehmet de askerlere "Televizyonu ve gazetesinin devleti rahatsız edecek bir şey yapmayacağı" konusunda güvence veriyor.

Özkan ve irtibat gazetecileri

Levent Ersöz ise Eruygur’un “Bu yerine gelsin” sözünü aktarıp Tuncay Özkan’ın Karamehmet Medya Grubu’na döndürülmesini istedi. Uğur, özel irtibat için gruptan iki gazetecinin isim ve telefonlarını patronlarından aldı.

Levent Ersöz- İki yıllık süre içerisinde karşılıklı olarak paylaştığımız bir çok değer var, karşılıklı ilişkilerdeki hassasiyetler var. Dolayısıyla bütün bunları tekrar bir kez daha gözden geçirirseniz, bunun bu ülke için önemini çok daha net olarak ortaya koyabiliriz.

K.Mehmet- Komutanım hassasiyeti biliyoruz ama sorun, kendisine biz en ufak bir şey söylememişizdir. Ama devletin aleyhine bir yayın falan, onlara da müsaade etmeyiz tabi.

Levent Ersöz- Kesinlikle, kesinlikle.

K.Mehmet- Ben bir daha konuşayım.

Levent Ersöz- İyi olur. Ben Komutanıma sizinle görüştüğümüzü ifade edeceğim. Kendisini bu konuda rahatlatmamız lazım. Komutanım sizin söylediğinize çok üzüldü, bir anda böyle bir şey söyleyince. Komutanımız hassas bir insan, tanıyorsunuz değil mi?

K.Mehmet- Ama biz Devletin aleyhine hiçbir şey yapmayız, orada içiniz rahat olsun, hiçbir şey yapmayız.

Albay Atilla Uğur- Ama Mehmet bey tabi bu arada şu da var. Komutanım bana bunu İlettiği zaman Genel Komutanımızla birlikte, ben sizin samimiyetinizi bildiğim ve sizi herkesten daha iyi tanıdığım için rahatlıkla şunu söyledim. Komutanım, çağırırız Mehmet bey gelir oturur konuşuruz ve açıklıkla konuşacak bir insandır dedim. Hakikaten de öyle oldu. Komutanımız hakikaten kırılmış, hassas bir insan, tekrar çağırıp da Tuncay bey ile konuşursanız kendisini de mutlu edersiniz.

K.Mehmet- Ama komutanım. Tabi bazı yapamayacağım şeyler de var.

A. Uğur- Bir dinlerseniz en azından kendisini.

K.Mehmet- Biz zaten kendisiyle konuşmak için pazar günü sözleşmiştik. Kendisini arayacaktım ama işte Ankara'ya geldiğim için görüşemedik. Ama arkadaşımız Osman bey her gün görüşüyor. Kırgınlığımız yok.

L.Ersöz- Tabi yansıyan başka türlü. Bu şekilde yansıması, dışardan bakıldığında sizler içindesiniz tabi ama patlayan bir bomba gibi.

K.Mehmet- Şimdi tabi ama komutanım, adam medya başkanı ertesi gün ayrıldı deniyor. Orada tabi herkesin aklına acaba baskıyla mı ayrıldı sorusu geliyor.

L. Ersöz- Bazı şahıslar, bazı kuruluşlar kasıtlı olarak reyting yapmak için bu konuları başka türlü yansıtıyorlar, sıkıntı oradan kaynaklanıyor.

K.Mehmet- Ben iki şey söyleyebilirim Komutan'a. Bir tanesi hiç kimseden, ama hiç kimseden en ufak bir şey gelmedi bir. İki, onunla konuşan, o gruba bakan arkadaşımız, "yahu çok erkek adammış, iki dakikada ben ayrılıyorum dedi" şeklinde takdirlerini de söyledi. Hatta bu ayın sonu diye söylenmişti, sonra 01 Ocak diye kendisi düzeltti. Ama benim bunun dışında da söyleyecek bir şeyim var. Benim hiç haberim olmadı.

A.Uğur- Bir de ben şunu eklemek istiyorum izin verirseniz. Mehmet bey'in Çukurova Grubu'nun kuruluşunda hükümetler değişse de sizin açınızdan bir değişiklik olmadı. Show TV, Akşam Gazetesi. Şu anda milli duruşa ihtiyaç olan çok kritik bir dönemden geçiyoruz, siz de biliyorsunuz. Kıbrıs meselesi, Kuzey Irak'taki yapılanma, devlet hadisesi, içinde bulunduğumuz ortam çok önemli. Bu durumda adam gibi bir medya, adam gibi bir basın lazım. Şimdi biz bu güne kadar Akşam Gazetesi ve Show TV 'de hep bunu gördük. Aynı şeyleri yine göreceğimizden şüphemiz yok, ama tabi bir takım baskılardan atıldı gibi şeyler bize yansıyınca.

K.Mehmet- Hayır, en ufak bir şey ne Bakandan ne Başbakandan, ne de başka bir kimseden en ufak bir baskı gelmedi. Gelse ne yapardık onu da bitmiyorum ama. Şimdi bize daha önce gelen baskılara biz hiç itibar etmedik. Ama tavır koyuyorlar tabi.

A.Uğur- Böyle şeyler önemli değil, önemli olan devlet.

Bilemiyorum dünyanın başka bir ülkesinde milyonlarca abonesi olan bir iletişim şirketi bu kadar yasadışı işe karışsa durumu ne olur? Görünen o ki, patronlarının yıllar önce yaptığı işi kendilerine göre durumdan vazife çıkaran daha alta duran üst düzey yöneticiler var. Bunlar da yasadışı bir oluşum içine girmişler. Eh nasıl olsa şirketleri kurumsal olarak reklamları döndürüyor gece gündüz; Turkcellinin gücü, Turkcell’in çekim gücü! Yaşasınnnnnn…

Bahar ve güneş


Her şey fıtratı icabı olduğu yerde mi güzel, yoksa biz olması gerekeni olduğu yerde görmediğimizde mi panikliyoruz? Biliyorum karışık oldu biraz, hemen örnek vereyim:


'Mevsim normalleri' diye bir meteorolojik terim var biliyorsunuz. Yazın sıcağı, kışın soğuğu mevsim normallerinde oldu mu umursamıyor insanlık. Ne zaman ki dünyanın fabrika ayarlarıyla oynamaya başladı insanoğlu, homurtular yükseldi önce bilim çevrelerinden. 'Mevsim normallerinin altında (ya da üstünde)' diyerek uyardılar tüm insanlığı. Yazın havanın soğuması, kışın ısınması, yazın yağış, kışın kuraklık endişe verici olur hep.



Oysa geçtiğimiz gün sohbet ettiğim bir uzman, 'yeryüzündeki çevre dengesi belki de tarih boyunca en uyumlu dönemini yaşıyor' demişti ve ben şaşırmıştım.



Uzun ve soğuk bir kışın ardından güneşin kendini kararlı bir şekilde gösterdiği günler -ki onlar da bugünler oluyor- şahane oluyor sevgili okur. Bir gün önce yağmurun ıslattığı asfaltlar bir yılan derisi gibi parlayıp alıyor gözlerimizi. Güneş önce yansımasıyla gözleri alıyor sabahları. Evlerin camları, ağaçların yaprakları, kaldırımların taşları...



Pencereler aylar boyu yaşadıkları içe kapanıklığa inat odaları sabahın serin havasıyla buluşturuyorlar bugünlerde.



En çok da parklardaki cıvıltı müjdeliyor baharı.



Dört bir yan çocuk cıvıltısı, koşuşturması.



İlle de park bankları. Anneler, teyzeler, nineler dizi dizi diziliyorlar banklara... Ne tuhaf, insan çocukken de bu dönemlerde güneşlendiriliyor, yaşlandığında da!



Böyle bir sabah gördüm işte onu bir parkın köşesindeki bankta. Hemen yanında kontörü bitecek olan kız telaşla bağırıyordu birine. Üzerindeki üniformanın lakaytlığı belli ediyordu aslında dünyasını. Belli ki geç kalmıştı birileri buluşmaya. Kulak misafiri olmamak için özellikle gayret sarf etmek gerekiyordu bu durumda.



Yaşlı amca bütün desibel yüksekliğine rağmen sanki başka bir âleme dikmişti gözlerini. Güneş yapraklardan sekerek iniyordu parkın metal/plastik karışımı salıncaklarına. İkide bir saatini kontrol etmesinden belliydi ki, o da biri-ler-ini bekliyordu. Hışımla telefonu kapatan kız, yanından geçerken oralı bile olmadı.



Epey sonra 'dede' çığlığıyla inledi evlerin ortasında kıstırılmış şekilde duran park alanı. Çocuklar umursamadı ama yetişkinler başını yaşlı adama doğru çevirince tuhaf bir utangaçlık belirdi yüz ifadesinde. Bıcır bıcır bir çocuk koşarak geldi ve boynuna sarıldı. Hemen arkasında somurtuk yüzlü genç bir kadın belirdi. Adamın olanca yumuşaklığına inat, kadın sert ve tavizsizdi. 'Çabuk' dedi azarlar gibi, 'Çabuk bir yere yetişmem lazım, beş dakka dursun, gideriz!' Çocukla dedesi ise değil kadını, dünyayı unutmuş gibi birbiriyle sarmaş dolaş olmuşlardı.



Kadın aksi ve sert, dede şefkatli ve yumuşacıktı. Yaşlı elleri torununun yüzünde gezdikçe damarlarındaki kan daha hızlı akıyordu adeta. Aptalca bir dalgınlıkla izliyordum tabloyu. Neden sonra kadın izlendiklerini fark ettiği an bankın ucuna yerleşip yapmacık bir fedakârlığa soyundu. 'İyi hadi beş dakika daha sevişin dedenle.'



Piyango çıkmış talihli gibi gülümsedi yaşlı adam... Sonra çocuğun elinden tutup salıncağa doğru götürdü. Çocuğu ittikçe hayata olan bağı sanki daha güçleniyordu. Salıncaktaki çocuk ona her yaklaştığında bedeninden beklenmeyecek bir maharetle saçlarını okşamaya çabalıyordu dede.



Bu muhteşem baharda aşk tablosunu kadının bitiş haykırması yıkıverdi. 'Tamam artık yeter!' dedi panikle. Çok önemli ihaleye yetişen birinin tavırları vardı kadında. Yaşlı adam peşin bir suçluluk ve zar zor duyulacak kısık bir sesle 'haftaya da getirir misin?' diye soracak oldu ama kadın cevap bile vermeden çocuğu çekercesine alıp gitti.



Torunuyla gelini gözden kaybolana kadar arkalarından baktı yaşlı adam. Neler yaşadığı belli olmayan ihtiyar gözlerinde bir tutam yaş belirmişti.



Güneş ise bu kez yaşlı adamın sevgi gözyaşlarından yansıyarak müjdeliyordu baharı....

Messi:İşin sırrı nerede?

Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final rövanşında Arsenal'i 4 golle yıkan Messi futbol medyamızı derinden sarstı. Şampiyonlar Ligi yayın hakkını elinde tutan Star Televizyonu maçı canlı yayınlamak yerine tırışkadan yerli dizi yayınlamayı tercih etmişti. Futbolseverler Messi'nin gala gecesini izleyebilmek için gece yarısını beklemek zorunda kaldı. Zaman gazetesi ise şaşkınlığı, Arsen Wenger'in söylediği 'Sanki Play Station karakteri' başlığıyla yorumladı.

Oysa durum o kadar da gerçeküstü değil. Elbette Lionel Messi'nin hayatı (Benjamin Button'unki kadar tuhaf olmasa da) ilginç ve hatta sinematografik. Lakin işin sırrı orada değil.


Nasıl mı?
 
Anlatayım...

Messi; 1987 yılının 24 Haziran günü dünyaya gelmiş. Babası 1958 doğumlu fabrika işçisi Jorge Horacio Messi, annesi ise yarı zamanlı temizlikçi Celia Maria Cuccittini'dir. Yani bizdeki futbolcuların yüzde doksanının geldiği bir hayat katmanından geliyor ünlü oyuncu. Babasının ailesi İtalyan şehri Ancona kökenli. Messi ailesinden Angelo Messi 1883'te Arjantin'e göçmüş. Lionel Messi'nin, Rodrigo ve Matias adlı iki ağabeyi, Maria Sol adlı da bir kız kardeşi var. 4 kardeşler anlayacağınız.


Messi 5 yaşında, babasının antrenörlüğünü yaptığı Grandoli futbol takımında forma giymeye başladı. Yanlış okumadınız yaş 5! 1995'te, doğduğu şehir Rosairo'nun takımı Newell's Old Boys'a geçti. 11 yaşında büyüme hormonu eksikliği teşhisi kondu. Arjantin 1. Ligi Primera División Argentina takımı River Plate, Messi'nin tedavisine yardım etmek istedi ancak, aylık $900'lık tedavi masrafını karşılayacak paraları olmadığını söylediler. Barcelona'nın spor direktörü Carles Rexach, Messi'nin Katalunya, Lleida'daki akrabaları sayesinde, kendisinin yeteneğinden haberdardı. Messi'ye bir deneme süreci önerdi. Messi'nin deneme süresinden sonra, FC Barcelona, Messi ile sözleşme imzaladı ve İspanya'ya taşınmak isterse, sağlık masraflarını karşılayacağını açıkladı. Ailesi Avrupa'ya taşındı ve Messi de kulübün genç takımında oynamaya başladı. Kader ağlarını örüyordu…



Barça'la Messi!

Messi, resmi olmayan ilk maçına 16 yaşında, 16 Kasım 2003'te FC Porto ile oynanan hazırlık maçında çıktı. Bir yıldan kısa bir zaman sonra Frank Rijkaard, (Evet evet bugün yüce otoritelerimizin beğenmeyip şutlamak istediği teknik adam!) 16 Ekim 2004'te RCD Espanyol maçında Messi'ye forma verdi ve Messi 17 yaşında ilk lig maçına çıktı. Messi, Barcelona'da forma giyen en genç 3. futbolcu ve La Liga maçına çıkan en genç Barcelona'lı futbolcu oldu. (Bu rekor Eylül 2007'de Bojan Krkic tarafından kırılacaktı.) İlk golünü de 1 Mayıs 2005'te Albacete'ye attı. Messi bu golle La Liga'da gol atan en genç Barcelona'lı rekorunu da kırdı. (Bu rekor da yine Bojan Krkic tarafından, Messi'nin asistiyle atılan bir gol ile 2007'de kırıldı.)

16 Eylül 2005'te, 3 ay içinde ikinci kez, Barcelona, Messi'nin kontratını uzattığını açıkladı. Bu sefer Messi'nin maaşı, normal bir ilk 11 oyuncusu kadar oldu ve kontrat, 2014 Haziran'ına kadar uzatıldı. Messi, 26 Eylül 2005'te İspanya vatandaşlığı hakkını kazandı. 27 Eylül'de İtalyan klüp Udinese Calcio'ya karşı oynadığı ilk Şampiyonlar Ligi maçına kendi evinde çıktı. Messi, oyundan alınırken, topla soğukkanlı oyunu ve Ronaldinho ile pas trafiğinin getirdiği galibiyeti nedeniyle alkış yağmuruna tutuldu.

2005-06 sezonunda 17 lig maçında 6 gol attı ve 6 Şampiyonlar Ligi maçında 1 gol attı 7 Mart 2006'da oynanan Şampiyonlar Ligi iki turda Chelsea'ya karşı oynadıkları maçta yaşadığı kas yırtılması nedeniyle sezonu erken kapamak zorunda kaldı. Sezon sonunda Rijkaard'ın Barcelona'sı İspanya ve Avrupa şampiyonu oluyordu.


Boynuz kulağı geçiyor mu?

2006-07 seonunda, Messi, düzenli bir ilk 11 oyuncusu oldu ve 26 maçta 14 gol attı. 12 Kasım'da Real Zaragoza'ya karşı oynadıkları maçta, ayak tarak kemiği kırılması nedeniyle, 3 ay forma giyemedi. Messi, Arjantin'de tedavi gördükten sonra, 11 Şubat'ta Racing Santander maçında ikinci yarıda oyuna girdi. 11 Mart'ta, Messi en iyi performansını gösterdi ve Real Madrid derbisinde 10 kişi kalmış Barcelona'nın 3-3 berabere kaldığı maçta, 3 golü de atarak hat-trick yaptı. Üç gol de beraberliği sağlayan goldü ve son golü uzatma dakikalarında atmıştı. Böylece 1994-95 sezonunda Real Madridli Ivan Zamorano'dan sonra "El Clasico"da ilk kez hat-trick yapan futbolcu oldu. Messi ayrıca, sezon içinde gol atan en genç futbolcu oldu. Sezon sonuna doğru daha çok gol bulmaya başlamıştı; 14 lig golünün 11'ini, son 13 maçta atmıştı.

Messi, "yeni Maradona" lakabının gerçek olduğunu, bir sezon içinde Maradona'nın en ünlü gollerinin neredeyse aynısını kaydederek gösterdi. 18 Nisan 2007'de Copa del Rey yarı final maçında Getafe'ye karşı iki gol atarken bunlardan biri, Diego Armando Maradona'nın İngiltere'ye 1986 Dünya Kupası'nda attığı ve "Yüzyılın golü" adı verilen golünün çok benzeriydi. Dünyanın en önemli spor gazeteleri Messi ve Maradona karşılaştırmaları yapıyordu ve İspanyol basını Messi'yi "Messidona" olarak tanımlıyorlardı. Maradona'nın Meksika'da 21 yıl önce yaptığı gibi 62 metre koştu, kaleci dahil olmak üzere 6 futbolcuyu çalımladı, çok benzer bir yerde şutunu çekti ve golden sonra Maradona gibi yine korner direğine koştu. Maçtan sonraki basın toplantısında Messi'nin takım arkadaşı Deco "Hayatımda gördüğüm en iyi goldü" açıklamasını yaptı. Espanyol karşısında, Maradona'nın yine İngiltere'ye karşı attığı golün bir benzerini attı. Messi topa çıkarken, eliyle topa dokunarak kaleci Carlos Kameni'nin yanından geçmesine sebep oldu. Espanyol oyuncularının itirazlarına ve tekrarların açıkca elle oynama olduğunu göstermesine rağmen, gol geçerli sayıldı.

2007-08 sezonunda, Messi, bir haftada 5 gol atarak, Barcelona'nın La Liga'da ilk dörde girmesine yardım etti. 19 Eylül'de, Şampiyonlar Ligi'nde Olympique Lyonnais'u evinde 3-0 yenerken bir gol kaydetti. 22 Eylül'de Sevilla karşısında iki gol buldu ve 26 Eylül'de de Real Zaragoza karşısındaki 4-1'lik galibiyette 2 gol daha attı. 27 Şubat'ta Valencia maçında Barcelona'da resmi olarak 100. kez forma giymiş oldu.



Acıların ve ödüllerin topçusu!

Forvet oyuncuları arasında "FIFPro Dünyanın En İyi 11 Futbolcusu" adayı oldu. İspanyol gazetesi Marca'nın sitesinde yapılan bir online ankette, %77 oy oranıyla dünyanın en iyi futbolcusu olarak oylandı. Barcelona yanlısı gazeteler tarafından Ballon d'Or ödülünün Messi'ye verilmesi istendi ve Franz Beckenbauer da bunu destekledi. Francesco Totti gibi futbol yıldızları da Messi'yi dünyanın en iyi futbolcusu olarak gördüğünü açıklamıştı…

Messi, 4 Mart'ta Celtic ile oynanan Şampiyonlar Ligi maçında geçirdiği bir adele kopması nedeniyle 6 hafta sahalardan uzak kaldı. Messi, bu sakatlığı 3 sezonda 4. kez yaşıyordu.

Ronaldinho'nun takımdan ayrılması ile Messi, 10 numaraları formayı giymeye başladı. 1 Ekim 2008'de, Shakhtar Donetsk'e karşı oynanan Şampiyonlar Ligi maçında, Thierry Henry'nin yerine girerek, 0-1 giden maçı son 7 dakikada attığı iki golle 2-1 galibiyete çevirdi. Sonraki lig maçı Messi ile çok yakın arkadaşı Sergio Agüero'nun karşı karşıya geldiği Barcelona-Atletico Madrid maçıydı. Messi, bir frikik golü ve bir asist yaparak, Barça'nın maçı 6-1 kazanmasına yardım etti. Messi, Sevilla maçında da 23 metreden attığı vole golü ve sonra kaleciyi çalımlayıp, dar açından attığı golle dikkat çekti. 13 Aralık 2008'deki ilk el Clasico'da, Barcelona, Real Madrid'i 2-0 yenerken, Messi ikinci golü kaydetti. Ayrıca 2008 FIFA Dünya'da Yılın Oyuncusu Ödülü ikincisi olup, 678 puan topladı.

Messi 2009'un ilk hat-trick'ini Copa del Rey maçında Atletico Madrid'i 3-1 yenerlerken kaydetti. Messi, önemli gollerinden ikisini 1 Şubat 2009'da Racing Santander karşısında Barcelona 1-0 yenik durumdayken, ikinci yarı oyuna girerek kaydetti ve maçı 2-1 kazandılar. Bu gollerden ikincisi, Barcelona'nın 5000. lig golüydü. La Liga'nın 28. haftasında Messi, Malaga'yı 6-0 yenerlerken sezon içindeki 30. golünü attı. 8 Nisan 2009'da Şampiyonlar Ligi'nde Bayern Münih'e iki gol atarken, bu turnuvada 8 gol atarak, kendi rekorunu kırdı. 18 Nisan'da Getafe'ye 1-0 yenerlerken, 20. lig golünü atmış oldu.


Barcelona, Real Madrid'in Santiago Bernabéu stadında oynadıkları El Clasico'yu 6-2 kazandı ve 1930'dan beri Real Madrid'in aldığı en büyük yenilgi oldu. Bu maçta Messi, 2 tane de gol kaydetti. Her golünden sonra, kameralara giden Messi, formasını kaldırıp, "Sindrome X Fragil" (Katalanca: Frajil X sendromu) yazan t-shirtünü gösterdi ve bu hastalığa sahip çocuklara desteğini gösterdi. Messi, Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Andrés Iniesta'nın duraklama dakikalarında attığı golün hazırlanışında yer aldı ve Chelsea'yi geçen Barcelona, finalde Manchester United'ın rakibi oldu. 13 Mayıs'ta, Copa del Rey finalinde Athletic Bilbao'yu 4-1 yenerlerken, Messi, bir gol iki asist yaptı ve ilk Copa del Rey'ini kazandı. Daha sonra La Liga'yı kazanıp, double yaptılar. Barcelona UEFA Şampiyonlar Ligi 2008-09 Finali'nde 2-0'lık galibiyetle, 3. kupasını kazandı. Messi, 70. dakikada ikinci golü kaydetti ve 9 golle Şampiyonlar Ligi gol kralı oldu. Böylece en genç gol kralı ünvanını da kazandı. Bu muhteşem sezon sonra Messi, UEFA Yılın Forveti ve UEFA Yılın Futbolcusu ödüllerini kazandı. Bu Şampiyonlar Ligi galibiyetiyle, Barcelona Copa del Rey, La Liga ve Şampiyonlar Ligi'ni bir sezonda kazanarak, "üçleme" yapan ilk İspanyol kulübü oldu.

UEFA Süper Kupası'nı 2009'da kazanan Barcelona'nın teknik direktörü Josep Guardiola, Messi'nin gördüğü en iyi futbolcu olduğunu söyledi. 18 Eylül'de Messi, Barcelona ile yeni bir sözleşme imzaladı. 2016'ya kadar uzatılan sözleşmeye göre, Messi'nin satış fiyatı 250 milyon € olarak belirlendi. Yıllık 9,5 milyon €'luk kazanması ile birlikte Messi, Zlatan Ibrahimovic ile birlikte La Liga'nın en pahalı futbolcusu oldu. 4 gün sonra, 22 Eylül'de, Messi 4-1'lik Racing Santander maçında 2 gol bir asist yaptı. İlk Avrupa golünü 29 Eylül'de Dinamo Kiev'e karşı kaydetti. 1 Aralık 2009'da, Messi Avrupa Yılın Futbolcusu Ödülü'nü kazandı. İkinci gelen Cristiano Ronaldo 233 puan alırken, Messi 473 oy almıştı. Bu fark, tarihin en büyük farkı oldu. France Football dergisine yaptığı açıklamada, Messi ödülü ailesine ithaf ettiğini söyledi ve "Ne zaman onlara ihtiyacım olsa benimleydiler ve hatta bazen duygularını benden daha çok gösterdiler" dedi.

19 Aralık'ta Messi, FIFA Dünya Kulüpler Kupası finalinde Abu Dhabi'de Estudiantes'e galibiyet golünü attı ve bu kupayı da kazandılar. 2 gün sonra, FIFA Dünya'da Yılın Oyuncusu Ödülü'nü C. Ronaldo, Xavi, Kaka ve Iniesta'yı geçerek aldı. Messi, bu ödülü ilk kez kazanırken, bu ödülü kazanan ilk Arjantin'li de oluyordu.

 
10 Ocak 2010'da, 2010'un ve sezonun ilk hat-trick'ini 5-0'lık Tenerife galibiyetinde kaydetti. 17 Ocak'ta Sevilla'yı 4-0 yenerlerken, Messi, kulüpteki 100. golünü kaydetti. Bundan sonra 5 maçta 11 gol attı. Malaga'yı 2-1 yenerlerken, 84. dakikada gol attı. Sonra 2-2'lik Almeria beraberliğinde 2 gol attı. Sonraki etkileyici hafta performansında 8 gol kaydetti. Evleride Valencia'yı 3-0 yenerlerken hat-trick yaptı. Daha sonra Şampiyonlar Ligi çeyrek finaline çıkmalarını sağlayan 4-0'lık Stuttgart maçında 2 gol attı ve en son olarak Zaragoza'yı 4-2 yendikleri maçta bir hat-trick daha yaptı. Bu performansla La Liga'da iki maç arka arkaya hat-trick yapan ilk Barcelona'lı futbolcu oldu. 24 Mart 2010'da Osasuna karşısında 200. resmi maçına çıktı.

6 Nisan 2010'da Messi, kariyerinde ilk kez bir maçta 4 gol kaydetti. Bu golleri Arsenal'e karşı Şampiyonlar Ligi çeyrek final ikinci maçlarında kendi evlerinde aldıkları 4-1'lik galibiyette kaydetti. Bu maç sonunda Şampiyonlar Ligi'nde en çok gol atan Barcelona'lı ünvanını Rivaldo'dan kaptı.


Milli takımlar kariyeri


Haziran 2004'te, Paraguay'a karşı oynadığı bir 20 Yaş altı hazırlık maçı ile birlikte Messi ilk kez Arjantin forması giydi. 2005'te Arjantin U-20 Milli takımı ile Hollanda'da FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nı kazandı. Bu turnuvada "Altın Top" ve "Altın Ayakkabı" ödüllerini de kazandı.

Arjantin Milli Futbol Takımı'nda ise ilk maçına 17 Ağustos 2005'te, 18 yaşında Macaristan'a karşı çıktı. 63. dakikada oyuna girdiği maçta, hakem Markus Merk tarafından Messi'nin formasını çeken Vilmos Vanczák'a attığı dirsek yüzünden 2 dakika içinde kırmızı kart gördü. Bu tartışmalı pozisyon sonrası Maradona, bu kartın önceden tasarlandığını iddia etti. Messi takıma 3 Eylül'de Paraguay'a 1-0 yenildiği maçta takıma geri döndü. 28 Mart 2009'da Venezuela ile oynanan Dünya Kupası eleme maçında Messi, ilk kez 10 numaralı Arjantin formasını giydi. Maç ayrıca Diego Maradona'nın Arjantin teknik direktörü olarak sahaya çıktığı ilk resmi maçtı. Arjantin maçı 4-0 kazanırken, Messi de ilk golü kaydetti.

2006 Dünya Kupası

2005-06 sezonunun sonunda sakatlığı nedeniyle iki ay futbol giyemeyen Messi'nin bu sakatlığı Dünya Kupası'na katılmasını tehlikeye sokmuştu. Yine de, Messi 15 Mayıs 2006'da turnuvaya gidecek futbolcular listesine girdi. Dünya Kupası öncesi son maçında Arjantin U-20 Milli Takım ile Angola karşısında oynanan maçta 64. dakikada oyuna da girmişti.

Fildiş Sahilleri ile oynanan ilk maçtaki galibiyete Messi, yedek kulübesinden tanıklık etti. İkinci maç olan Sırbistan maçında, Messi 74. dakikada Maxi Rodríguez'in yerine girerek, Dünya Kupalarında Arjantin'i temsil eden en geç futbolcu oldu. Oyuna girdiği dakika Hernán Crespo'nun golünün asistini yaptı ve 6-0'lık galibiyetin son golünü de kaydetti. Böylece turnuvanon en genç golcüsü oldu ve Dünya Kupası tarihinin en genç golcüleri listesine 6. sıradan girdi. Hollanda ile 0-0 berabere kaldıkları maçta ilk 11'de başladı. Sonraki Meksika maçında, Messi 84. dakikada oyuna girdi. Maç 1-1 berabere iken attığı bir gol, ofsayt olarak değerlendirildi. Çeyrek finalde Almanya ile oynadıkları maçta teknik adam José Pekerman tarafından yedek kulübesinde tutuldu. Maç sonunda penaltılarda 4-2 yenilerek, elendiler.

2007 Copa America

Messi turnuvadaki ilk maçına 29 Haziran 2007'de, ABD'ye 4-1 yendikleri ilk maçta çıktı. Maçta oyun kurucu olarak yeteneklerini sergiledi. Crespo'nun golüne asist yapıp, kaleyi birçok kez yokladı. 79. dakikada, maçta gol atacak Tevez'e yerini bıraktı. İkinci maçı olan Kolombiya maçında takıma bir penaltı kazandırdı ve Crespo'nun gole çevirdiği penaltıyla maç 1-1 oldu. Maç 4-2 biterken, Arjantin çeyrek finale çıkıyordu. Paraguay'la oynanan üçüncü maçta, çeyrek final garantilendiği için Messi dinlendirildi. 64. dakikada Esteban Cambiasso yerine oyuna giren Messi, 79. dakikada Javier Mascherano'nun golünü hazırladı. Çeyrek finalde Peru'yu 4-0 yenerlerken, Messi, Riquelme'nin asistiyle takımın 2. golünü kaydetti. Yarı finalde de Meksika karşısında 3-0 galibiyet alırlarken, Messi Oswaldo Sánchez'in üstünden aşırttığı topla golü buldu. Ancak finalde Brezilya'ya 3-0 yenildiler.

2008 Yaz Olimpiyatları

2008 Olimpiyatları için önce Messi'nin gitmesine izin vermeyen Barcelona, Josep Guardiola ile yapılan konuşmalar sonucu 2008 Yaz Olimpiyatları'na katıldı. Fildişi Sahilleri'ni 2-1 yendikleri maçta ilk golü attı. Hollanda'yı uzatlamalarda 2-1 yendikleri maçta ilk golü attı ve Ángel Di María'nın golünün asistini yaptı. Ezeli rakipleri Brezilya'yı 3-0 yenip finale çıktıkları maçta da forma giydi. Nijerya'ya karşı oynadıkları altın madalya maçında, Messi yine Di María'ya asist yapıp ve maçı bu golle 1-0 kazandılar.




Özel hayatı


Esas işin püf noktasına geliyor. Messi Türk basının sunmaya çabaladığı gibi insan üstü bir varlık olmadı hiç bir zaman. Sakatlıkları, dengesizlikleri, yaşadıklarıyla tam bir 'fani'ydi! Misal; Messi ilk olarak doğum yeri Rosario'dan Macarena Lemos ile aşk yaşadı. 2006 Dünya Kupası öncesi, Rosario'da tedavi gördüğü sıra, Lemos'un babası tarafından tanıştırıldığı söylendi. Eskiden Arjantinli model Luciana Salazar ile aşk yaşadığı söylentileri de çıktı. Söylenti diyoruz zira, 'Sevieli bir birliktelik' olarak Hürriyet gibi gazetelerin sürmanşetine hiç bir zaman konu olmadı. İspanya'da Hürriyet yok zira! Ocak 2009'da "Hat Trick Barça" adlı Canal 33 programında "Bir kız arkadaşım var ve Arjantin'de yaşıyor, rahat ve mutluyum" dedi. Kız arkadaşı Antonella Roccuzzo ile Barcelona-Espanyol derbisi sonrası Stiges'teki bir karnavalda görüldü. Roccuzzo da Rosario doğumluydu. 2010'un sonunda çift evlenmeyi planlamakta.

Messi, Pro Evolution Soccer 2009 oyununun kapağında yer aldı ve Fernando Torres ile oyunun reklamlarında rol aldı. Messi'nin sponsoru Alman firma Adidas'tır ve televizyon reklamlarında da oynamaktadır. İki kuzeni Maxi ve Emanuel Biancucchi da futbolcudur. 11 Mart 2010'da UNICEF tarafından iyi niyet elçisi olarak açıklandı.

Gelelim zurnanın zırt diyeceği noktaya. Şayet Messi Türkiye'de yaşasaydı asla böylesine bir futbol yıldızı olamazdı. Zira günü birlik kahraman ve hain üreten Türk -futbol- medyası daha 17 yaşında onu göklere çıkartıp, 17,5 yaşında bunun da bir tarafı kalktı manşetiyle kariyerini daha o gün bitirirlerdi. Anadolu'da Messi gibi bir çok yeteneğin olmadığını düşünüyorsak yanılıyoruz. Sayısız yıldız adayı sayabiliriz ki, futbol medyamızın gazıyla havalara girmiş, uçmuş ve yine aynı güruhun marifetiyle diklemesine çakılıp, yok olup gitmiştir. Lionel Messi'yi Messi yapan şey, elbette yetenekleri, kaderi vesairedir. Ancak en büyük şansı İspanya gibi Türk medyasının olmadığı olamayacağı bir ülkede spor yapmasıdır. yoksa Hıncal Uluç gibi bir allame iki haftada bitirirdi onu. Tıpkı son dönemde Arda'yı yedikleri gibi. Afiyet olsun!



ÇFHB: Yalapşap hareketler bunlar!





Önce hakkını teslim edelim: Yılmaz Erdoğan Türk mizahına büyük katkılarda bulunmuş bir sanatçı. Bir Demet Tiyatro’dan sonraki tek tutan projesi Çok Güzel Hareketler Bunlar başlarda farklı konseptiyle izleyiciden yoğun ilgi gördü. Ancak programın izleyici profili ve yaş düzeyi her geçen gün düşmekle birlikte genç tiyatrocuların tıkandıkça bel altına inmeleri formatın sonunun çok uzak olmadığını gösteriyor ne yazık ki!

BKM Mutfak ekibinin -her TV yapımcısı gibi- tutan bir konseptin sütünden, yününden yararlanma isteği de anlaşılmayacak bir durum değil kuşkusuz. Ancak ortada ‘sinema’ denen ciddi bir sektör var. Üstelik Yeşilçam gibi uzun yıllar nefes alamayacak, neredeyse ölecek duruma gelmiş bir sektörün tekrar ayağa kalkma çabalarının yaşandığı bir dönemde ÇFHB türü filmler belki bahsini ettiğimiz kitleyi salona çekmeyi başarır lakin sinema paydasında bir kıymet-i harbiyesi yok ne yazık ki! Nasıl olsun ki, doğru dürüst başı sonu, dahası hikâyesi olmayan; oyunculuktan ziyade karikatüre dönüşen abartılı tiplemelerin büyük perdeye taşınmasından başka bir şey olmamış ne yazık ki ortaya çıkan şey!

Yılmaz Erdoğan geçenlerde verdiği bir röportajda Robert McKee ile tanıştıktan sonra bazı şeyleri bu yaştan sonra yeni öğrendiğini söylemişti. Neşeli Hayat filmine bakınca oldukça inandırıcı gelmişti bu itiraf ama Çok Filim Hareketler Bunlar’da sanatın rotasının düz bir çizgide gitmediğini bir kez daha -üzülerek- fark ediyor insan. Uç uca eklenmiş ilkokul skeci düzeyindeki espriler ve -çoğunlukla yaptıkları gibi- klişe parodiler ile sinema yaptığını ileri sürmek sanırım bizim sinemacılara has bir durum. Hasılı zaman ve bütçe kaybı hareketler bunlar!

Ay: Astronotuz hepimiz!



Ay, yalnızlık metaforu üzerinden insanın kendindeki ‘ben’i sorguluyor. Devasa bir varoluşçuluk muhasebesini yedeğine alarak ‘varlık’ muvazenelerine girişiyor.



Dünyanın uydusu olarak bidayetinden beri gecelerimizi süsleyen Ay ne zaman ki gidilebilecek bir menzile dönüştü, insanlığın birtakım sıkıntıları da bu noktada başladı sevgili okur. 20. yüzyılın ortalarında dünyayı kasıp kavuran ideolojilerin -affedersiniz- sidik yarışı ‘soğuk savaş döneminde en çok da bu ‘Ay’ mevzusunda yaşanmıştı. ‘Önce biz çıktık, yok hayır sizinkisi numara, esas biz gittik’ kasılmalarının yerini artık Topkapı-Mecidiyeköy minibüs hattı gibi sıradanlaşan Ay seyahatleri aldı. Space Adventure adı altında çok yakın bir zamanda Ay’a sivil seyahatler de başlayacak haberiniz olsun. Fast food şirketleri başta olmak üzere, birtakım otellerin filan oralarda mekân kiraladıklarını duyuyor ve okuyoruz. Pek yakında Ay’da mehtaba karşı nişan, sünnet, düğün aktiviteleri tertiplenirse hiç şaşmayınız.


İnsanoğlunun bilinmeze olan merakı herkesin malumu. Bilim kurgu sektörü bu merakı gıdıklayarak ha bire rant elde etmeye devam ediyor nitekim. Edebiyat gibi sinema da bu sektöre kayıtsız kalamazdı elbette. Nitekim Kubrick’ten Tarkovsky’e kadar uzanan derinlikli sinema çizgisi bile özünde insanlığın peşine düşen senaryolar ile katılmışlardı bu kervana. Çok yıllar önce Kubrick Usta ‘2001 Uzay Macerası’, Tarkovsky Usta ise ‘Solyaris’ ile insan metaforuna dair sağlam vuruşlar yapmıştı. Yönetmenliğini Duncan Jones’un (Kendisi ünlü ecnebi türkücü ve 25-30 film yapmışlığı olan artist David Bowie’nin oğlu olurlar) yaptığı Moon - Ay, her ne kadar Kubrick ya da Tarkovsky’ninki kadar derinden vurmasa da darbeyi, modernizme ve insana dair sağlam çakışlarda bulunuyor.


Önce size konusundan biraz bahsedeyim: Astronot Sam Bell, Lunar Industries isimli bir bilim-teknoloji şirketi ile yaptığı üç yıllık bir anlaşma sonucu Dünya’nın önemli enerji kaynaklarından olan Helium-3’ü keşfetmek üzere Ay’ın uzak bir köşesine gönderilir. Yalnızlığa mahkûm olduğu bu işte, uydu bağlantısının da kopmasıyla tüm iletişimi kaybeden Sam’i zor zamanlar beklemektedir. Neyse ki Ay’da geçirmek zorunda olduğu sürenin sonlarına yaklaşmıştır ve evine dönüp karısına ve kızına kavuşmasına az bir zaman kalmıştır. Ne ki uzay merkezinde ona yarenlik edecek tek kişi bir robot olan Gerty’dir. Onun da dost mu düşman mı olduğu tam belli değildir. Dönüş vakti yaklaştıkça işler karışır. Önceleri Sam birtakım halüsinasyonlar görmeye başlar, ya da öyle zanneder. Hatta Ay’da yaptığı bir iş gezisinde bu sanrılardan biri onun kaza yapmasına yol açar. Esas macera bundan sonra başlayacaktır. Zira mesele tam olarak yalnız astronotumuzun bildiği gibi değildir. Meğer gizli bölmelerde bol miktarda aynı seriden başka uzay adamları da gizlidir ve icap ettikçe sahaya sürülmektedir. Sam bir yandan kişisel hayatı ile ilgili gerçekleri kurcalarken diğer yandan uğruna uzaya geldiği şirketin gerçek yüzünü algılamaya başlar. İşler karışır ve bomboş Ay üzerinde gerilim dolu bir zihinsel kedi fare macerası yaşanır.


Moon- Ay filmi neredeyse baştan sona tek oyuncuyla yürüyen, genelde suni ışık ve karanlık yüzeylerde ilerleyen bir bilim kurgu. İzlerken doğal olarak sıkılmamız bekleniyor ama filmin kendi iç dinamiği ve gerilimi o kadar dozunda ayarlanmış ki, merak duygusu film boyunca ritme katkıda bulunarak sona kadar götürüyor hikâyeyi. Öte yandan bu tür filmlerin en büyük sıkıntısı olan kaba bilim-kurgu şovları ya da mantık açmazları neredeyse hiç yok filmde. Öykü baştan sona sağlam bir şekilde oturtulmuş. Bir de teknik farklılık var türün diğer örneklerinden ayrılan. Görsel tasarımda CGI denen yapay teknoloji değil bizzat modelleme kullanılmış. Dolayısıyla insanı içine çeken bir inandırıcılığı var filmin.


Ve kanaatimce böylesi bir filmden pek beklenmeyen, hadi nadir olarak beklenen diyelim, bir şeyi yapıyor Ay. İnsana dair sağlam sorgulamalarda bulunuyor. Yalnızlık metaforu üzerinden insanın kendindeki ‘ben’i sorguluyor. Devasa bir varoluşçuluk muhasebesini yedeğine alarak çok az Amerikan filmine nasip olan ‘varlık’ muvazenelerine girişiyor.


Kısıtlı mekânlarda, -neredeyse- tek oyuncu ile çekilen Moon- Ay’ı şahsen beğendim.




Moon (Ay)


Yönetmen: Duncan Jones


Oyuncular: Sam Rockwell, Kaya Scodelario, Malcolm Stewart, Matt Berry, Dominique Mcelligott, Robin Chalk

Tür: Bilim Kurgu, Dram, Gerilim, Gizem


Süre: 97 dakika


2009, İngiltere



Büşra: Kavanozu dıştan yalamak

Kâğıt üzerinde yakışıklı duran proje, filme alınınca kavanoz kapağı aşılamamış ne yazık ki! Tıpkı MFÖ’nün şarkısında dediği gibi: Teoride dersen zehir gibi, pratik dersen sallanmakta!

Gırgır ve Fırt jenerasyonundan sonra gelen Leman geleneğinin en parlak isimlerindendir Bahadır Boysal. Bu dergide yıllarca çizdiği ‘Teoride ve pratikte Bahadır Boysal’ köşesi ile 80 sonrası şehirli bir gencin güncel yaşamından gözlemleri kimi zaman baltayı taşa vurarak da olsa başarıyla aktardı okurlarına. Yine Leman’da ve yine Boysal’ın çizgisiyle okurlarla buluşan bir diğer çizgi karakter ise Büşra idi. Büşra bir tür ‘ötekini anlama’ çabasıydı ama çizgi dergi sayfalarında alabildiğince sert ve keskindi. Ve -maalesef- tüm diğer algılama ve anlama çabaları gibi ötekine kaba bir şarkiyatçı perspektifiyle bakmaktan öteye geçemedi. Ancak bu bile Leman’ın bulunduğu çevrenin ilgisine yetmiş ki Büşra karakteri sinema filmi olarak çekildi. Bahadır Boysal’ın kaleminden çıkan senaryoyu filme Alper Çağlar almış.


Sosyalleşme insanoğlunun gerçekte nasıl olduğuyla ilgili değildir nedense. Nasıl göründüğüyle ilgilidir. Başı örtülü kızların sosyal alanda varlık gösterme çabaları, her ne kadar iyi niyetle okunmaya çabalansa bile- nihayetinde nasıl göründükleriyle ilgili bir durum oluşturuyor. Dolayısıyla Büşra filmi öncelikli olarak ‘Örtülü Kızlar’ın toplumun bir kesimi tarafından nasıl algılandığı hakkında önemli ipuçları taşıyor bence. Ki Büşra karakteri şöyle bir şey: Muhafazakâr ve varlıklı bir ailenin üniversiteden yeni mezun olmuş, hayata atılmak üzere olan türbanlı kızı. Modern ve progresif arzuları ile ailesinin onu yetiştirdiği ve alışkın olduğu değerler kendi içinde bir çelişki hâlindedir. Zeki, maneviyata önem veren ve yaşından öte bir bilgeliğe sahip olmasına rağmen muhafazakâr veya liberal Türkiye arasında nereye ait olduğunu çözememektedir.

Bir de hikâyesi var tabii Büşra’nın: Ailesinin istediği ve klişe (hatta karikatür) bir damat adayına yüz vermeyip nihilist ve agresif bir yazara meyleder. Eh elbette bu karakter ‘karşı’ kamptandır! Kabul edelim ki, iliğine kadar klişe olan hikâye bu memlekette her zaman iş yapar sevgili okur. İş yapar yapmasına da, bu onu değerli kılmaz. Zira her kamp kendi vizörü ile algılar ve algılatır. Nihayetinde hikâye eğer sanatın evrensel kurallarına riayet ediyorsa kalıcı ve değerli olur. Yazar ve yönetmenin Büşra filminde alabildiğince hassas ve mesafeli olduğunu kabul etmek gerekir. Hatta objektiflikten ziyade bir iyi niyet sızıp duruyor filmden.

Lakin yeterli midir bu iyi niyet?

Cevaptan önce bir anımı sizinle paylaşmak isterim. Epey zaman oldu evde oturmuş TV izlerken Hülya Avşar’ın programına denk geldim. Avşar, karşısına aldığı ufak tefek bir örtülü kız ile konuşuyordu. Giyim kuşamıyla ‘ben aykırıyım’ diye vaveyla koparan bu kardeşimiz kendince bir şeyler izah ederken, derdini anlatmaktan ziyade, izleyeni utandıran bir eziklikle meşrulaşma çabası gösteriyor, gösterdikçe küçülüyordu. Öyle bir an geldi ki Avşar ‘hele bir ayağa kalksana’ deyiverdi. Normalde fikirleri için stüdyoya çağrılmış olan bir konuk, o anda robot gibi o emre itaat edip ayağa kalktı. Önümüzde marjinal kostümüyle örtülü bir ‘öteki’ vardı artık! Ne ki bu da kesmedi Avşar kızını. ‘Hele bir kendi etrafında dön bakalım’ deyiverdi. Kendi ekseninde dönen kız utançtan kamburunun içine saklandı âdeta ama denileni de yaptı. ‘Şimdi oturabilirsin’ direktifiyle yerine geçerken sanırım içinden ‘bu iş tamam’dır demiştir.


İşte Büşra da böylesi bir tip. Nadir de olsa aslında yaşayan bir karakter. Öğrenciliğimden beri tanırım ‘söylemde radikal, eylemde liberal’ bacılarımızı. Ki mevzu bahis bacımız hayatının büyük kısmını kendi çevresine çakarak karşı köşeye meşru ve kabul edilir olmaya harcıyor hâlâ! Dediğim gibi filmin karakterleri gerçek. Lakin filmin sorunu kahramanlarının gerçekliği değil, durduğu nokta!

Geçtiğimiz hafta Yeni Şafak gazetesinde yönetmen Mesut Uçakan ile yapılan bir söyleşi yayımlandı. Uçakan, Büşra filmini izledikten sonra Takva filmini de içine alarak kendi filmleri ile bu tür filmler arasındaki fark ve benzerlikleri anlatmış. Söyleşinin bir yerinde şöyle diyor: “Üstad Necip Fazıl, bu tür tipler için ‘Kavanozu dıştan yalayanlar’ diyor. Bunlar balı ne kadar tarif edebilirler ki. Büşra’da bu tür kafa karışıklığını çok gördüm. Film boyunca, ‘inançsız yazar’ ve ‘türbanlı Büşra’ tipleri üzerinden hoşgörü ve birlikte yaşama mesajları verilmeye çalışılırken, finalde beklenmedik bir şekilde Atatürk büstü önünde “türbanını at gel’ çağrısı yapılıyor. ‘Bize gelirsen yalnız kalmazsın’ gibi militan bir noktaya varılıyor.”

Harika bir tespit. Büşra filminin klişelerinden arta kalan en önemli kusuru da bu sanırım: Hani tamam farklısın sana saygı duyuyoruz ama ışıkları kapamadan önceki son tablo da bizim görmek istediğimiz tablo olmalı! Kaba görüntü her ne kadar “Yok aslında farkımız, tek farkımız örtünüz!” olsa da, ele aldığı karakterin iç dünyasına kavanozun dışından bakmaktan geri duramıyorlar. Yanlış anlaşılmasın, bundan dolayı bırakınız kınamayı, anlıyorum yazarı da yönetmeni de… Hatta biraz önce ifade ettiğim gibi çok çok dikkatli bir dil kullanıldığını bile düşünüyorum.

Ama ne yazık ki yeterli değil bu dikkat!

MFÖ’nün şahane bir şarkısı vardı yıllar önce: Ali Desidero... Hatırlarsınız, taksiye bindiği zaman kolunu dışarı sarkıtan Ali’yi... Recep İvedik’in bir sürüm eski modeli… Bu şarkıda geçen bir felsefe var: idiotloji… İşte Büşra’nın çizdiği karakter bu felsefi akımın bir ferdi gibi geliyor perdeden üzerimize. Ki söyledim de, sadece perdede de değil Büşra’lar. Sokaktalar, internetteler, radyodalar, televizyondalar... Yaman gibilere yanaştıkça meşrulaştıklarını düşünüyorlar ve sanıyorlar ki esas sorun baştaki bir metrekarelik bir bez parçasıdır!

Tekrar filme dönecek olursak, tıpkı Takva gibi iyi niyetle yola çıkılmış ama anlatmak istediği karakterin kartonluğundan başka bir şey yapamamış, ziyan olmuş bir film Büşra. Kâğıt üzerinde yakışıklı duran proje, filme alınınca kavanoz kapağı aşılamamış ne yazık ki! Tıpkı MFÖ’nün şarkısında dediği gibi: Teoride dersen zehir gibi, pratik dersen sallanmakta!

Büşra

Yönetmen: Alper Çağlar

Oyuncular: Mine Kılıç, Tayanç Ayaydın, Coşku Cem Akkaya, Çiğdem Batur, Kaan Urgancıoğlu

Tür: Dram

Süre: 105 dakika

2009, Türkiye

Anadolu’nun Kayıp Şarkıları: Sesin izinde


Kocaman sinema perdesi ve şahane ses düzeni ile izlediğimiz belgesel, gözümüz ve kulağımızla iş birliği yaparak kalp ve ruhumuza unutulmaz dokunuşlarda bulunuyor.

Esasen en kadim geleneklerden biridir sesin peşinden gitmek. Tarihin neredeyse her döneminde vardır ses takipçileri. Kimi yitik bir armoniyi aramanın derdindedir, kimi yeni bir ahengin izinde. Nezih Ünen bu geleneğin son temsilcisi belki de. Esasen bir müzisyen… Yıllardan beri kurguladığı projesini uygulama ve nihayet bu hafta vizyona koyma imkanı buldu bu müzisyen/yönetmen. Anadolu’nun Kayıp Şarkıları filmi sadece müzikal değeri yüksek bir film çalışması değil, çok daha fazlası var; birlikte yaşama kültürü denen, neredeyse artık unutmaya başladığımız birtakım kodların sinema perdesinde tekrar karşımıza çıkmış şekli…

En iyisi meseleyi en baştan ele almak…

Rahman Suresi şöyle başlar: “Rahman olan Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. O’na beyanı öğretti…” Kutsal metinden de anlaşılacağı üzere, anlıyoruz ki tarih kitapları bize kendi kökenimiz hakkında çok da sağlam bilgiler vermiyor. Nitekim 1990’lı yılların ortalarında Şanlıurfa’da çiftçilik yapan Mahmut Kılıç, tarlasını sabanla sürerken enteresan bir şey takıldı sabanına. Bir taştı bu ve görünüşe göre epey eskiydi. Taşı alıp müzeye götürdü çiftçi. Ve kısa süre sonra bu köylünün tarihin en eski mekanlarından birini keşfettiğini anladı ilgililer. Göbeklitepe kalıntıları böyle ortaya çıktı. Tamı tamına 11 bin yıllık bir mekandı burası. Uzmanlar araştırma yaptıkça tarihin insanlığın gelişimi hakkında bizleri yanılttığını bir kez daha fark ettiler. Görünüşe göre tarihçilerin bize anlattığı ‘göçebe toplulukların, tarımı öğrenerek yerleşik yaşama geçtiği’ iddiası çok doğru değildi. Oysa Göbeklitepe gösteriyordu ki, “yerleşik yaşama geçiş, avcı-toplayıcı toplulukların, dinsel törenlere katılmak için Göbeklitepe gibi dinî merkezlerde düzenli olarak bir araya gelmelerinin sonucu”ydu.

Anadolu’daki binlerce yıllık geçmişten sadece biriydi Göbeklitepe. İnsanlık tarihi boyunca Anadolu toprakları üzerinde binlerce medeniyet yaşamış ve her kültür damıtılarak kendinden sonraki kültürü oluşturmuştu. Böylesi bir zengin geçmişe sahipti topraklarımız. Esasen bu bile tek başına ülkemizi eşsiz derecede zengin yapıyordu. Ne yazık ki çoğumuz (devletiyle/milletiyle) bu zenginliğin farkında bile değildik.

Ses ise tarih boyunca tüm kültürlerin oluşturduğu temel normlardan biriydi. Nezih Ünen’in filmi bu nedenle çok önemli. Anadolu coğrafyasındaki (referans ayrımı yapmaksızın) tüm renklerin peşine düşmüş sanatçı. Sesin peşinden giderken sinema sanatının tüm güzelliklerini de kullanmış elbette. Ve sonuçta ortaya muhteşem bir ses ve görüntü armonisi çıkmış. Anadolu’nun Kayıp Sesleri bir arayış belgeseli esasen. Hem yitiğimiz olan hem de farkında olmadığımız birtakım zenginlikleri arayışın belgeseli. Kocaman sinema perdesi ve şahane ses düzeni ile izlediğimiz belgesel gözümüz ve kulağımızla iş birliği yaparak kalp ve ruhumuza unutulmaz dokunuşlarda bulunuyor. Film bir tür rehabilitasyon seansına dönüşüyor böylece.

Başta Nezih Ünen olmak üzere böylesi bir projeyi hazırlayanları kutlamak lazım. Zira çok zordur bilirim bu tür projeler. Her türlü imkansızlık ve zorluk karşınıza dikilir ve pes etmeden tamamlamak hem uzun hem meşakkatlidir. Bir tebrik de bu belgeseli vizyona sokan dağıtıcılara. Keşke popülizme inat bu tür filmlerin vizyonda kalması için çaba harcansa...

Anadolu’nun neresinden olursanız olun bu belgeseli izleyin ve sahip olduğumuz kültürel zenginliği film formatında görmüş olun.

Eşrefpaşalılar: Aç sineni açabildiğin kadar!

Allah aşkına en son ne zaman ailenizle beraber içiniz rahat bir şekilde sinemaya gittiniz? Yanınızda oturan çocuğunuzun, eşinizin ya da kardeşinizin yüzüne bakmaya utanmadan en son ne zaman film izlediniz?

Hokkabaz ile sinemacı yönünün hiç de boş olmadığını dost/düşman herkese gösteren Cem Yılmaz’ın fena hâlde yanıldığı bir nokta var. Ünlü komedyen mealen diyor ki; “Eğer mafya ve kirli dünyalar ile ilgili bir film yapacaksanız ve gerçekçi olmak gibi bir derdiniz varsa, küfrü de, argoyu da direkt olarak vereceksiniz, yoksa inandırıcılığınız kalmaz!” İlk bakışta mantıklı gibi gelse de, esasen dramanın temeline ters bir bakış açısıdır bu. Eğer birebir vermek gibi bir durum oluşursa ona drama denmez, o olsa olsa belgesel olur. Kaldı ki o tür bile tam olarak sevgili Cem Yılmaz’ın düşündüğü gibi değildir.


Hemen birtakım kavramların sinemada usta yönetmenlerin elinde nasıl işlendiğine bakalım. İhanet mesela… Mesleğin dervişlerinden sayılabilecek olan Andrei Tarkovsky Kurban filminde ihaneti o kadar enfes verir ki, hem seyirci muazzam haz alır, hem de sanatın nasıl bir anlatım yöntemi olduğu tarihe geçecek kadar mükemmel sergilenir. İhanet gibi tehlikeli bir kavramı bırakınız çıplaklık, cinsellik gibi öğelere tenezzül etmek, kadının ayak parmağını bile göstermeden yapar bunu Tarkovsky. Efendime söyleyeyim; Steven Spielberg mesela. Güneş İmparatorluğu’nda çocuğun ebeveyninin ihtilalciler tarafından götürüldüğünü görmeyiz bile. Yere dökülmüş beyaz tozlardaki direnme izlerinden anlarız meseleyi… Zaten usta yönetmen odur ki, anlatmak istediği şeyi ‘kör parmağım kör gözüne’ tekniğiyle anlatmasın!

Vizyona giren Eşrefpaşalılar filmini en büyük özelliği bence bu. Genel olarak Türk sinema ve televizyon sektöründe inanılmaz bir bayağılık ve düzeysizlik var bazı konularda. Şimdi isim vermeye gerek yok ama gişe rakamlarına bakıldığında en tepelerde duran filmlerin mizahının da kullandığı dilin de pespayeliğini herkes biliyor. Önemli olan şiddetin şehvetine düşmeden verebilmek sertliği, mühim olan küfre, argoya takılmadan anlatabilmek uzak olduğumuz dünyaları.

Aşkın, sevdanın içinin boşaltıldığı, sadece bedensel hazlar ile ifade edildiği bir düzlemde yalın ve duru anlatım ile aşkı anlatabilmektir hüner!

Bu nedenle yanılıyor Cem Yılmaz. Eğer birebir verecekseniz mafyanın pisliğini, adiliğini filme ne gerek var ki? Dayarsınız gizli kamerayı dökersiniz tüm kirli çamaşırları ortalık yere!

Bir de şöyle bir durum var. Şu ana kadar bahsini ettiğim konular bir tür ideoloji olarak algılandığı için, içinde küfür ve bayağılık olmayan sanat eserleri -ne yazık ki- bazı kesimler tarafından küçümsenmekte, aşağılanmakta yahut -en azından- görmezden gelinmektedir. Sanırım Eşrefpaşalılar filmini bekleyen ilk tehlike de burada. Aşk-ı Memnu’yu, Hanımın Çiftliği’ni, Binbir Gece’yi ‘aile dizi’si diye önümüze koyan zihniyetin Eşrefpaşalılar’a dudak bükmesi tabiidir.



Burada keserek filmimize geçelim. Konu şöyle: “İzmir Eşrefpaşa’dan gelip İstanbul’a yerleşmiş iki dosttan biri olan Tayyar (Hüseyin Soysalan), güç ve iktidar tutkusu ile büyük bir mafya lideri olurken; Davut (Turgay Tanülkü), küçük mahallesinde namusuyla kahvesini işletmektedir. İkisi de aynı kadını sevmiştir; fakat Madam Eleni (Sermin Hürmeriç) Davut’u sevmesine rağmen Tayyar ile evlenmek zorunda kalmıştır. Bir de kızı Duygu (Deniz Özpınar) dünyaya gelir. Fakat Tayyar, Madam’ın gönlünün Davut’ta olduğunu bildiğinden bunu sindiremeyip kızı ile birlikte Madam’ı ortada bırakır. Tayyar bir şekilde intikam alacaktır ve bunu Davut’un evlatlığı Nusret’i (Burak Tarık) kendi yoluna çekerek yapacaktır. Mahalle kabadayısı Nusret ise bir tarafta sevdiği kız, sevdiği insanlar; diğer tarafta ise para ve saltanat arasında kalır. Bu iki dünya arasında bocalarken mahallenin metruk camisine bir Hoca (Sinan Taymin Albayrak) tayin olur ve olayların seyri değişmeye başlar…”

Yılmaz Erdoğan’ın Çok Güzel Hareketler Bunlar’da diline doladığı bir cümle var; ‘Önermesi nedir?’ diye.

Eşrefpaşalılar’ın izleyene göre birçok önermesi çıkarılabilir belki ama şahsen benim çıkardığım en temel derdi, ‘Sevginin en sert metali bile oyun hamuru kıvamına getirebilirliği’dir. Öyle ya, bir dünya düşünün ki, kanlı, acımasız ve vicdansız… Bir gün bu dünyanın içine sevgi dilinden başka bir lisan bilmeyen birisi geliyor ve o kasavetli evreni bir anda bambaşka bir dünyaya dönüştürüyor.

Eşrefpaşalılar için ‘Çok iddialı’ bir sinema filmi demek doğru olmaz, zaten öyle bir iddiaları yok yapımcıların. Ancak eli yüzü düzgün, daha önemlisi sair Türk filmleriyle yan yana konulduğunda çok farklı bir yapıya sahip. Elbette her Türk yapımı gibi zaafları, kusurları var. Ancak filmin geneline sinmiş olan samimi hava ve neredeyse her sekansında seyirciye gülümseyen atmosferi tüm sıkıntılarını unutturuyor.

Allah aşkına en son ne zaman ailenizle beraber içiniz rahat bir şekilde sinemaya gittiniz? Tam orta yerinde yanınızda oturan çocuğunuzun, eşinizin, kardeşinizin yüzüne bakmaya utanmadan en son ne zaman film izlediniz?

Eşrefpaşalılar, Türk sineması için bir milat, bir yapı taşı değil şüphesiz. Ama Cem Yılmaz’ın yanıldığını gösteren şahane bir örnek. Ortalıkta ‘komedi filmi’ diye dolanan ‘trash’ filmlere ise iyi bir alternatif bence. Yıllardan beri ‘Yeşilçam tipi imam klişesiyle’ kendi inancından soğutulmaya çalışılan insanımıza gündelik yaşamdan samimi bir tablo sunması da cabası. İnanın bu bile az şey değil!


Eşrefpaşalılar

Yönetmen: Hüdaverdi Yavuz

Oyuncular: Ali Yaylı, Sermin Hürmeriç, Hüseyin Soyaslan, Burak Tarık, Sinan Taymin Albayrak, Turgay Tanülkü, Deniz Özpınar

Tür: Dram, Komedi

Süre: 100 dakika

2010, Türkiye

7 Nisan 2010 Çarşamba

İnvictus: Kaptanıyım ruhumun!

Mandela, tarihte nadir görülebilecek özgürlük kahramanlarından biri. Şahsen filmin en büyük avantajının kahramanının gerçek karakterinde gizli olduğunu düşünüyorum.


İyi bir sinemacı olabilir insan. Ne bileyim çok iyi senarist, şahane bir oyuncu, son derece yetenekli bir yönetmen vesaire… Bunların hepsinin bir insanda bulunması nadir bir durumdur; ancak bu da mümkün olabilir. Ne ki esas işin sırrı ne zaman hangi filmi çekeceğinizi bilmektir. İşte sinemanın yaşayan en büyük isimlerinden Clint Eastwood’un böylesi bir özelliği var. Usta sinemacı yaklaşık 8 yıldır hayranlık verici derecede doğru zamanda doğru filmleri müthiş bir ustalıkla gerçekleştiriyor. Gizemli Nehir ile başlayan bu sihirli dönüşümü anlayabilmek kolay değil. Milyon Dolarlık Bebek, Atalarımızın Bayrakları, Sahtekar, Gran Torino… Her biri başlı başına birer şaheser.


Bu ihtiyar sinemacı son filmi olan İnvictus - Yenilmez’de Milyon Dolarlık Bebek ile Gran Torino temalarını mezcediyor sanki! Ve sanki Eastwood amcanın gizli danışmanları var; konjonktür ile tema tartışması yapıyor, projeye öyle karar veriyor!



Morgan Freeman’ın Nelson Mandela’yı canlandırdığı Yenilmez, Mandela’nın ülkede yaşanan ırk ayrımcılığına son vermek amacıyla sporun birleştirici yanını kullanmasını konu alıyor. Biraz daha detaylandırırsak: 1995 Dünya Şampiyonası’nda tamamı beyazlardan oluşan rugby takımının hikâyesini Mandela’nın öyküsü üzerinden anlatan Eastwood’un bu son filminde, uzun ve çileli bir süreçten sonra hapisten çıkıp başkan seçilen Mandela, milletinin ırk ve ekonomik nedenlerden dolayı ayrımcılığa uğradığını bilmektedir. Sporun uluslararası dili sayesinde insanları birleştireceğine inandığı için, Dünya Kupası’nda beyazlardan oluşan ve inanılması güç bir çıkış yapan Güney Afrika futbol takımını destekler.

Latince ‘Fethedilememiş/Yenilmeyen’ anlamına gelen Invictus, aslında Mandela’nın hapisteyken güç aldığı bir şiirin başlığı. William Ernest Henley’in ezilen çoğunluğa büyük bir direniş gücü veren başkaldırıcı şiiri film boyunca genişleyerek daha derin ve ulvi anlamlara doğru açılıyor âdeta!

Bazı yönleriyle Milyon Dolarlık Bebek, kimi yönleriyle de Gran Torino’dan izler taşıyor Invictus. Anlaşılan kurt sinemacı tekrar Oscar’a göz dikmiş durumda!

Şüphesiz Clint Eastwood kahramanlık ve zafer öyküleri anlatmaya bayılıyor. Lakin, Yenilmez, klişe ‘spor ve başarı’ filmlerinin çok dışında bir tarza sahip. Bir yönüyle bakıldığında hem çok iyi bir spor filmi, diğer yönüyle harikulade bir politik film. Ama işin esas ‘giz’i bu iki temayı son derece haysiyetli bir tarzda bütünleştirebilmekte! Sporun sadece skordan ve sahadan ibaret olmadığını, politikanın -nadiren de olsa- insanların mutluluğu için iyi bir araç olabileceğini gösteren Yenilmez, usta yönetmenin kamerayı ders verircesine kullanmasının yanında özellikle Morgan Freeman’ın canlandırdığı Nelson Mandela tiplemesiyle oyunculuklarıyla da göz dolduruyor. Oscar heykelciğini hak edecek kadar hatta! Matt Damon bile kariyerinin en iyi oyununu çıkarmasa da, ödüllük gösteri yapıyor.

Şahsen filmin en büyük avantajının kahramanının gerçek karakterinde gizli olduğunu düşünüyorum. Nelson Mandela tarihte nadir görülebilecek özgürlük kahramanlarından biri. Yıllar boyu işkence, zulüm, hapis hayatına rağmen her şeyi geçmişinde bırakabilecek kadar feragat insanı. O kadar ki kendi kızının dahi öfkesini çekmişti. İşte Mandela’nın bu yönü Hollywood tarzı bir film için ele geçirilmez fırsata dönüşmüş. Yani karakterin tarihsel gerçekliğini bilmesek film inandırıcı olmaktan hayli uzaklaşacakmış.

Şu cümle size bir yerlerden tanıdık geliyor mu: ‘Geçmiş geçmişte kaldı. Şimdi geleceğe bakıyoruz.’ Filmde Mandela’nın hitabetinden bir bölüm bu. Eastwood 80 yaşında şahane bir ‘anlatıcı’ olarak bize beyazperdeden ibret ve hikmet manzaraları sunmaya devam ediyor…



Invictus (Yenilmez)

Yönetmen: Clint Eastwood

Oyuncular: Morgan Freeman, Matt Damon, Tony Kgoroge, Patrick Mofokeng, Scott Eastwood, Matt Stern, Langley Kirkwood,

Tür: Dram, Biyografi

Süre: 133 dakika

2009, ABD

VEDA: Resimli İnkılap Tarihi!



Aslında sevgili Zülfü Livaleni’yi de anlıyoruz. Hem ‘Atatürk’ gibi bir konuda film çekeceksiniz, hem de içinden geçtiğimiz bu hassas günlerde! Üstüne üstlük Can Dündar ‘insani yön’ gösterme gayretinden dolayı kısa süre önce neredeyse ipe çekilmeye kalkışılmışken! Ne gereği var değil mi?

Bir sanat eseri ‘sonuç odaklı’ olarak hazırlanınca ortaya çıkan şey ‘oturaklı’ bir film yerine sinema seyircisinin dışında bir profili hedefleyen ‘ürün’ oluyor maalesef. Açıkçası Zulfü Livaneli’nin yıllar sonra bir film için kolları sıvaması şahsen beni heyecanlandırmıştı. Çok değerli bir müzisyen ve entelektüelin -belki de- bir veda filmi olabilecek olan son çalışmasının daha yeni ve önemli şeyler söylemesi gibi yüksek bir beklenti içerisine girmiştim. (Livaneli’nin, kızının yazdığı senaryo ile ünlü sinemacı Elia Kazan’ın hikâyesini ‘Eli’nin Yolculuğu’ ismiyle çekmeye hazırlandığını sinema kaynaklarından bu vesileyle öğrenmiş oldum.)

Ve fakat ne yapmış sevgili Livaneli?

Açmış bildik tarih kitaplarını, toplamış cümle klişeleri ortaya Veda çıkmış. Aslına bakılırsa çekim öncesi epey emek harcanmış gibi görünen bir film Veda. 29 araç, 98 kişilik ekip, 2 bin kişilik figürasyon, 52 terzi, 6 ayakkabı ve lostra ustası, 3 şapka ustası vs. Ancak -ve ne yazık ki- sonuçta aceleye getirilmiş izlenimi veren, orta mektep düzeyinde bir resimli inkılap dersi atlası çıkmış. Sonuç böyle olunca kâğıt üzerinde ‘Efendim şu kadar yabancı makyöz, set adamı, teknik teferruat’ filan pek etkileyici olmuyor ne yazık ki!

Ne olmuş? Çıkamamış açık alınla; yazık olmuş!


Yer Demir Gök Bakır’ın umut vadeden yönetmeninin yerini neredeyse yeni hiçbir şey söylemeyen, klişenin dibine vurmuş acemi bir sanat adamı almış. İnsanın aklına o meşhur anekdot geliyor. Hani yazdığı şiirleri okuyup değerlendirmesi için ünlü yazar Shakespeare’e yollayan şemsiyecinin aldığı cevap: Dostum siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın.

Zulfü Bey siz şarkı yapın, hep şarkı yapın sadece şarkı yapın…