13 Mayıs 2011 Cuma

Kişisel menkıbe (3) : Ölmeden mezara koydular beni


Bir zamanların iki araba yan yana geçemeyen yollarının yerini şimdi 8 şeritli yollar almış. 
Sanırım millet olarak genimizde var, kamusal alanda olup biteni izlemeye bayılıyoruz. Bu bizim gözlemci mi, röntgenci mi bir millet olduğumuzu gösterir bilmiyorum ama kavgayı, trafik kazasını, her türlü çalışmayı ve çatışmayı izlemekten çok zevk alan bir millet olduğumuzu söyleyebilirim.  

Küçük bir trafik kazasından hemen sonra, yolun karşılıklı olarak her iki şeridinin de tıkandığını fark ederek haklılığımı görebilirsiniz. Kazanın yapıldığı yön ve şerit, kaza yapmış araçlardan dolayı duru lakin diğer şeritler de, ‘neler olmuş böyle’ diye bakan meraklılardan dolayı durma noktasına gelir.

 İnşaat temel atma kazılarını bile elimizde çekirdek çitleyerek izlemeyi sosyal bir eylem olarak gören milletin ahfadıyız.

Birazdan anlatacaklarımın tamamı hatıralarımdır ama hepsini ben hatırlamıyorum maalesef ya da hatırlamıyordum. Çevremdekilerin ‘şöyle oldu, böyle oldu’ demesiyle tamamlanmış hayat kareleri olduğunu hatırlatayım.

Yaşım 5 ya da birkaç ay daha fazla. Benden bir yaş büyükler (ağabeyim ve teyzem) okula yazılırken, beni de almaları yönünde tehdit ettiğim okul müdürü, elimdeki taşı görünce durumun ciddiyetini anlamış ve küçük bir mantık testinden sonra, ‘tamam kaydını yapalım’ demiş. Dümen tabi ama ben henüz bunu fark edemiyorum. Okulların açılmasına kısa bir süre var.

Olayları anlatmadan önce size biraz yollardan ve insanlardan bahsedeyim.

Yollar ile kentler arasında gizemli bir ilişki olduğuna inananlardanım. Ve doğal olarak bu kentte oturan insanların kaderi arasında. Bu durumu bir köşe yazısında 6-7 yıl önce kadar (Hadi tam tarih vereyim: 9 Aralık 2004) izah etmeyi denemiştim. O yazıda da vurguladığım gibi; Bazı şehirler vardır garip, hikmeti derinlerde gizli kadere sahiptir. Girişi bir dünya, çıkışı başka bir dünyadır şehrin. Geldiğinizde bir tuhaf olursunuz, ayrılırken bir başka tuhaf.

Bazı yollar vardır enteresan. Geçtikleri yerlerde iz bırakırlar, kültür oluştururlar, mekanların, insanların kaderlerini etkilerler. Her o yoldan gidişinizde hayretler içinde bakarsınız etrafa. Aslında gidenin yol değil, siz olduğunuzu anlarken bir yandan, geride bıraktığınız her santimde yolun insanla olan o girift etkileşimine de şahit olursunuz.

Bazı şehirler ile bazı yolların kaderi ezelden beri kesişir. Kimi zaman enine, kimi zaman dikine böler yollar şehirleri. Kaderin garip tecellisi ki, doğduğum kent de, doyduğum kent de yollar ile böylesi gizemli bir ilişkiye sahiptir.
İpekyol denen uluslar arası bir yol Şanlıurfa’yı enine olarak ikiye böler. Ve kentin kaderini bu yol belirlemiştir adeta. Tıpkı E-5’in kaderini belirlediği İstanbul gibi.

İşte bu yolun 1970’li yıllardaki durumu: Gidiş/geliş daracık bir yol. Bugün her biri ikişer şeritten teşekkül eden ana ve yan yol olmak üzere toplam 8 şeritli olan o yolun kaderim üzerinde enteresan bir etkisi vardır.

Bahsini ettiğim yol aynı zamanda transit bir otoyoldur. Dolayısıyla yıllar boyu yabancı plakalı kamyonların geçişini izledi o bölgenin çocukları. Yaşları biraz kemale erenler, ellerine birer taş alıp, diğer ellerini dudaklarına götürüp, ‘sigara’ işareti yaparak, ‘Sigara vermezsen taşlarım kamyonunu’ tehdidiyle post-modern Deli Dumrul’luk oynardı vaktiyle.

Bir ayrıntı da ünlü lastik markası Michelin’in maskotu olan kat kat tuhaf adam maketini ‘put’ sayıp sigara versin vermesin taşlanmasıydı. Eh, İbrahim Peygamber’in memleketi put konusunda biraz hassastı tabi ama bunu bilemezdi gariban TIR şoförleri!

Put kırıcılık kültürüne işlemiş bir memlekette, üzerinde bu tür maskotlar olan kamyonla geçersen, pek hoş karşılanmazsın tabi!
Dediğim gibi 1970’li yılların başı. E-24 Karayolu üzerindeki trafiği taşıyamıyor artık. Karayolları yolu genişletmeye karar vermiş ve kocaman dozerler, kepçeler, kamyonlar harıl harıl yol genişletme çalışması yapıyorlar. Yapım sırası bizim semtin hizasına gelince tüm mahalleli için eğlence çıkmış oldu. Sabahın erken saatinden gün batana kadar mahalleli düzensiz kafilelerle kazı ve yol yapım çalışmalarını izlemek üzere şantiye bölgesine gidiyor.

Hangi akla hizmet bilmiyorum, içinde bulunduğum gurubun en küçük veledi olarak o gün kontrolsüz olmak gibi bir ruh haline girmişim. Yanımda teyzelerimin tüm ikazlarına, bağırmalarına rağmen hiçbir şeyi umursamıyor, koca koca inşaat makinelerinin arasında tur atıyorum adeta.

Ve derken kimin ortaya attığı belli olmayan bir iddia: En çok kim yaklaşacak şu sarı kepçeli iş makinesine?

Ben, bacaksız Timur’un huzuruna çıkan Nasreddin hoca misali en önde, arkamda iddiayı aklıma sokanlar koca kepçeye doğru yaklaşıyoruz. İş makinesine yaklaştıkça bir ejderhaya benzeyen egzozundan kulak parçalayan gürültü çıkıyor homurtuyla karışık.

Ve palet sesleri…

Görüntü büyüdükçe kafiledeki çocuk sayısı azalıyor ve kala kala iki kişi kalıyoruz. O kadar küçüğüz ki, iş makinesi kullananlar, kamyon şoförleri varlığımızdan haberdar bile değil!

Ben nasıl bir hisle yaptım bilemiyorum ama bir anda, ‘Hadi bakalım kim elini paletlere vurabilecek?’ gibi saçma bir iddiayı atıyorum ortaya. Bir de bakıyorum ki, hepi topu iki kişiyiz kazı alanında. Yolun kenarında orta boyutta bir uçurum oluşmuş aslında ve kepçe kamyonların getirdiği hafriyatı uçurumdan aşağı doğru yuvarlıyor.

Birden tepemdeki güneşin solduğunu hissediyorum. Toprak kokusuna serin bir gölgelik karışıyor. Başımı kaldırdığımda güneşin kocaman metal kepçe ile kapatıldığını görüyorum ve gördüğüm an kepçe taşıdığı tüm toprağı tepemize bırakıyor. Çocuk bağırışları devasa iş makine seslerinin arasında sinek vızıltısından bile minik.

Ben yapay uçurumdan en aşağıya yuvarlanıyorum, yanımdaki kişi şanslı (çünkü en az üç metre gerimden geliyor) toprağın bir metre filan altında kalıyor.
Bizi izleyen çocuklar korkudan çil yavrusu gibi dağılıyorlar. İş makinesini kullanan operatörler olup bitenden bihaber. Habire toprak döküyorlar üzerime.
Olayın bundan sonrası başkasından nakil tabii…

Çocuklar artık nasıl bir suçluluk psikozuna büründülerse valide hanımın dikkatini çekiyor ve sıkıştırıyor olay yeri kahramanlarını. ‘Toprağın altında kaldılar’ cevabını alınca fenalaşıyor annem. Derken başka çocukların başka anneleri durumdan haberdar oluyor. Herkes koşarak geliyor ama aradan saatler geçmiş durumda.

Bütün iş makineleri durduruluyor, herkes kenara alınıyor. Korkuyla titreyen çocukların şahitliğinde nereye gömülü olduğumuz soruşturuluyor.

Urfa'nın İpekyol'un güneyinde kalan kısmı. İyi ki geri kalmış, tarih kokuyor!

Artık talih mi deriz, şans mı yoksa yiyecek ekmeğimiz, içecek suyumuz mu varmış, bilemiyorum ama en büyük avantajımız üzerimize atılan hafriyat toprağının bol taşlı oluşu. İri taşlar bol bol hava odacıkları barındırıyorlar. Kum gibi değil anlayacağınız.

Toprağın altında iki beden var, iş makinesi ile acele kazmak büyük risk zira kocaman metal tırnaklar bedenimizi parçalayabilir. Kazma bile riskli. Belki kürek, o da çok ihtiyatlı olarak kullanılacak!

Şantiye şefinin emri böyle. Ve şantiye alanı o güne kadar görülmemiş bir panayıra dönüşüyor.

‘N’olmuş N’olmuş???’

‘Çocuklar altta kalmış!!!’

‘Vışşş, kaç gündür??’

‘Bilmiyorum ben de yeni geldim.’

Hani ben toprağın altında değil de üstünde olmuş olsam eminim Hüseyin Rahmi üstadı sollayıp Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç’dan çok daha fena bir komedi kaleme alabilirmişim!

Hava kararmak üzere ve normal olarak önce arkadaşıma ulaşılıyor. 

Alkışlayanlar, ayılıp bayılanlar, seyyar satıcılar, ‘buz gibi soğuk sudan içen’ciler tekmili hayretle izliyor gelişmeleri.

Bizim oralarda bu tip olaylarda nedense önce hastaneye, ambulansa haber verilmez. (Verilse bir işe yarar mı bilemem tabi) En fazla polis çağrılır olay mahalline. Dolayısıyla öyle sağlık ekibi, ambulans filan hayal etmeyin boşuna. Ortamdaki aniden biten seyyar satıcı sayısı devlet hastanesindeki hemşire sayısından bile fazla.

Hava kararıyor ve ikindi ezanından sonra, akşam ezanı da üzerimi örten toprağa okunmuş oluyor. El fenerleri, gaz lambaları, araba farları… Hepsi benim için, tam bir çocuk yıldız durumu!

Önce onlarca, sonra yüze yakın insan toprağı eşeliyor, birçoğu minik bedenimin birkaç metre üzerinde tabi…

Saati kesin olarak öğrenemedim ama muhtemelen yatsıya doğru buluyorlar beni. Baygınım tabi, günler, aylar, yıllar sonra bile zihnimi tüm zorlayıp sıkıştırmalara rağmen en fazla, kepçenin üzerime toprağı boca ettiği anı hatırlayabiliyorum, gerisi yok, kayıp!

Topraktan beni çıkardıklarını da hatırlamıyorum. Benim durum arkadaşımınkinden kötü. Çünkü saatlerce toprağın altında kalmaya ek olarak bir de, tam gözlerim faltaşı gibi açık yukarı bakarken üzerime döküldüğü için gözlerim toprakla dolmuş.

Yuttuklarımı saymıyorum.

Kendime geldiğimde ya iki ya da üç gün geçmişti olayın üzerinden. Gözlerime şehirdeki tüm göz merhemlerini sıkmışlardı sanki! Acayip ağrı veriyor ve batıyordu.

Yer yatağında en az bir hafta yattığımı hatırlıyorum.

Sonra işaret parmağının son eklemi kırıldığı için parmağı ‘L’ harfi gibi duran göz doktorunun gözümün içinde ‘kıtır kıtır’ bir şeyler temizlediğini de unutmam mümkün değil.

Gözlerim öylesine sulanıyor ki, neredeyse kuru anı yok. Sulu gözlülüğümün zirvesini yaşıyorum.  Aradan günler, haftalar geçiyor, gözlerimde pek ilerleme yok. Bulanık görüyorum dünyayı ve sürekli sulanıyor gözlerim.
Ama kulaklarım sağlam.

Anne babamın ‘Buna da şükür, yaşıyor ya en azından’ cümleleriyle birbirlerini teselli ettiklerini duyabiliyorum!

Aylar, epey bir zaman, gözümün içinde hala toprak varmış gibi batma hissederek geçiriyorum bir ya da iki yılı.

Ve ailemin yaşayacağı en büyük felaketi yaşıyoruz. Babamın sahip olduğu otobüs kaza yapıyor ve babam ilk birkaç ayı yoğun bakımda olmak üzere epey hastanede kalıyor. Konya, denilince içim kanar bu yüzden. Otobüs Ilgın’da feci bir kaza yapıyor. Ayrıntıları belki başka bir vesile ile paylaşırım.

Ve babam aylar sonra eve yaralı, pansumanlı bir şekilde geliyor.

Seveni çok ve her Türk insanı hasta ziyaretine kolonya ile gitmek gibi bir alışkanlığa sahiptir. Babamın hasta yatağı başta olmak üzere ev kolonya dükkanı gibi.

Renk renk, cins cins, model model kolonyalar.

Herkes babama üzülüyor ama benim gözler her zaman sulu zaten, ayrıca ağlamama gerek yok!

Tam rakamı versem yanlış olur ama o dönemin teknolojik şartlarına göre göz numaram acayip büyük. Nereden biliyorum?

L parmaklı göz doktorunun test amacıyla gözüme koyduğu cam, kola şişesinin dibi gibi çünkü!

Gözlük takacağım, Allah bilir kaç numara?

6 mı, 7 mi, emin değilim!

Gözlerim her zaman sulu dedim ya, ayrıca kızarık da… Ovmaktan ve silmekten… Kızarık gözlerle vampir gibi geziniyorum ortalıkta.

Babam kısa sürede toparlıyor kendini. Artık yatakta oturabiliyor, herkesle sohbet edip, şakalaşabiliyor.

Şükür ki ne şükür!

Derken bir gün benimle şakalaşacağı tutuyor… Hemen yanı başında duran plastik kolonya şişesini alıyor, kapağını açıp şişeyi sıkmaya başlıyor. Kolonya ışın tabancasından çıkan lazer gibi ince ve sert şekilde beni takip ediyor. Ben de kahkaha atıyorum, hoşuma gitme belirtisi babamı daha çok gaza getiriyor ve iki eliyle birden sıkıyor zavallı şişeyi.

Baba basıncına hangi şişe dayanabilir ki?

Birden ‘ploppp’ diye bir ses duyuyorum. Şişenin tıpası fırlıyor ve anlımın tam orta yerine yapışıyor.

Tıpa öncü kuvvet elbette…

Şişede ne kadar kolonya varsa gözlerime…

Evet, görme yetisinin büyük bölümünü yitirmiş gözlerime saldırıyor etil alkol. Artık nasıl bir çığlık attıysam hatırlamıyorum.

Yine bayılmışım…

Babam üzüntü ve kızgınlıkla haykırmış: Bu sefer kesin kör oldu!

Gözlerimi yine hastanede açıyorum. Bu kez tepemde başka biri var. Beyaz önlüğünden tanırız doktorları ama her beyaz önlüklüyü doktor zannetmek gibi bir çocuk yanılgısı vardır.

Ne yapıyor gözlerime bilmiyorum sadece ağlıyorum ama zaten aylardır ağladığım için çok fazla yaş kapasitem yok.

İki gözüme iki sargı yapıp beni eve yolluyorlar. Artık tamamen görmüyorum…
Gözlerimdeki sargı birkaç gün kalıyor ama bu sefer de gözlerimin içinin kaşındığını hissediyorum. Göz kapaklarımı bir kez kaşıyabilmek için dünyanın bütün kolonyalarını tepemden dökmeye razı olabilirim, o kadar yani!

Gerisi biraz Türk filmi gibi…

Trahom Hastanesi’nde sargıyı çıkarıyor doktor. Herkes merak içinde bana bakıyor. Göz bebeklerime kızarmış zeytinyağı damlatılmış gibi tuhaf ve kalın bir cıvık tabaka arkasından görüyorum her şeyi. En azından gözüm ışığı alıyor.

Herkes üzgün, ben ise sevinçliyim, göz kapaklarımı ovabiliyorum, Allahım bu ne saadet!

Ve yine bir miktar süre geçiyor aradan, gözlük ölçüsü için yine hastanedeyiz. Doktor büyük bir ciddiyet ve sabırla muayene ediyor gözümü. Gözbebeğime minik bir el fenerinden ışık tutuyor. Habire ‘Allah Allah’ deyip duruyor doktor.
O öyle dedikçe, babam şaşkın şaşkın ona bakıyor.

Ve dönüp ömrüm boyunca unutamayacağım repliği söylüyor:

‘Yahu acayip bir durum bu Davut Usta, çocuğun gözleri sıfır numara olmuş!’
Öteki rakamların ne anlama geldiğini bilmiyordum ki, sıfırın da göz numarası olarak ne anlama geldiğini bileyim.
Babam kulaklarına inanmıyor olacak ki, soru bile soramadan sadece yüzüne bakıp tekrarını istiyor adeta.
“Gözleri iyi durumda..”
Sonra bana bir takım şekiller, hayvanlar filan gösteriyor. Hepsini tıkır tıkır söylüyorum.
Daha önce toprağın gözüme verdiği hasarı kolonya temizleyip götürüyor adata. Bu iki olayın hikmetini çözebilmek içinse yılların geçmesi gerekiyormuş.

Şöyle diyor İbrahim Hakkı üstadım:

"Deme niçin bu böyle
Yerindedir o öyle
Var sonunu seyreyle
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler."

Sadece toprağın altında kalmış olsam kolonya kör edecekti belki beni, kolonya olmasa bugün gözlerim kaç numaraydı Allah bilir! Varıp sonunu seyreyleten kudreti yıllar sonra fark ediyorum.

Ve ben ilk gözlüğümü kırk yaşından sonra, en az 20 yıldır günde 10 saatten fazla bilgisayar ekranına bakan biri olarak alıyorum. ‘Dinlendirici’ diyor doktorum ve ben tebessüm ediyorum:

‘Ben toprağın altında dinlendim doktor!’

Yolum düştüğünde ise o yolun bana geçici mezar olan kısmına gidip geçmişi hatırlıyorum. Lezzetleri acılaştırması gibi çok mühim bir etkisi oluyor bende.

Konumuzla hiç bir ilgisi bulunmayan teyzeler. Resim hoşuma gitti diye koydum!



8 Mayıs 2011 Pazar

Anne elleri


Bir sırrı açıklıyorum; en büyük sığınağım annemin elleri, avuçları olmuştur. Hayatı da şefkati de tarif edecek iki kelime: Annemin elleri!

Ayaklarının altında cennet olan birinin, ellerinin altında nelerin olabileceğini tahmin etmeye insanın aklı/havsalası yetersiz kalır!

İnanıyorum ki, hangi eve anne kokusu sinmişse, o ev mutludur, huzurludur. Kırlentlerdeki örgülerden, tabaktaki kaşıklara, pencerelerdeki ışıl ışıllıktan, balkondaki çamaşırlara kadar her yere siner anne kokusu. 

Ve dünyalara değişmem annemin kokusunu. 

Bütün parfümleri bir kocaman bir şişeye boca edip önüme sunsanız da, bir damla anne kokusuna değişmem yeminle.

Bugün yaşım kaç oldu, hâlâ gördüğümde ilk önce avuçlarına sarılır, doya doya ciğerlerime çekerim ki annemin ellerini, kokusu zerrelerime işlesin, içimde öyle derinlere, öyle köşe bucak yerlere kadar ulaşsın diye. İçim ilk doğduğum günkü gibi tertemiz, dezenfekte olsun ve anne koksun isterim. Dünyanın tüm mikroplarını, kirlerini temizleyen tek iksirdir anne kokusu.

Dünya adına ilk tanıdığım eller onunkilerdi. 

Süt kokusu onun elleriyle bütünleşince muhteşem bir aromaya dönüşür çünkü. Kokusunu ellerine toplar ondan bana bulaştırırdı sanki. Bu yüzden/yediğim içtiğimde de, giydiğim/uyuduğumda da annemin ellerinin kokusu vardı. 

Yıllar boyu yastık yerine başımı onun avuçlarına koyarak uyudum ben. 

Bütün yemekler onun ellerinin kokusu bulaştığı için lezzetliydi, çay tiryakisi olmuşsam bugün, annemin bardaktaki kokusu yüzündendir, bundan eminim. Ve çocuklar yabancıyken dünyaya daha yeni geldiklerinden anneyi önce ellerinden, ellerindeki anne kokusundan tanırlar bilirim.

Bir çocuk ki, ruhundaki anne parmak izini hiç silmezse, dünya ona cennet olur. Dua anne dudaklarından çıkıp, anne avuçlarıyla yükseliyorsa arşa değerli olur. Bugün dünya daha kötü, daha rezil, daha berbat değilse, nedeni anne elleridir emin olun.

Yoklayın şöyle bir çocukluk ve hastalıkla ilgili anılarınızı. Hemen hepsinde anne ellerini, o ellerin izlerini göreceksiniz. Kaynar kazan gibi fokurdayan alınlardaki ateşi alan buzul bir kaynağa dönüşür kimi zaman. Bazen ise tir tir titreyen bedeni, sımsıcak bir havlu gibi yumuşacık sarar ve ısıtır anne elleri. Ve elbette tüm bu hatıralara süt buğusu gibi bir koku eşlik eder. Öyle bir koku ki eşi benzeri olmayan, tarifi formülü olmayan bir rayiha!

Bugün bile hâlâ, her fırsatta yalan söyler, ‘anne baksana ateşim mi var’ diye anlımı onun avucuna dayar birkaç saniyelik mutluluk vadisine dalarım.

Ne varsa mücerrede dair faydalı ve kutsi, anne avuçlarında müşahhaslaşır katiyen. Rahmani bir dokunuş, cennetten katıklanan bir ıtırlıkla anneden bulaşır bize daha onun karnındayken. Siz göbek kordonunun neye yaradığınız zannediyorsunuz bilmem ama kesildikten sonra parmaklarıyla çoğalan bir temas noktasıdır anne ve evladı için.

Ve bilir misiniz, her çocuğun kaderi çizilidir annenin ellerinde!

Sizi bilmem ama benim ilk ve en güvenli sığınağımdı annemin elleri. Şimdi kocaman adam olduğumu şu günlerde bile, sığabilirim diye düşünüyorum o kutsal limana. Yine inanıyorum ki, hesaba çekilirken bile o eller tutarsa paçalarımdan bir yere, merhametlilerin en merhametlisi de merhamet eder bana.

Yıllar yıllar önce bir belgesel izlemiştim. Askerler’di ismi dokümanterin. Bir komutan anlatıyordu: ‘Kaç kişi canını kucağımda teslim etti sayısını bile hatırlamıyorum. Ama bildiğim şey, canını teslim eden askerlerin hepsinin son kelimesi ‘anne’ idi!’

Teknoloji koku transferini becerene kadar, annemin ellerinin kokusunun hayaliyle yetinmek zorunda kalacağıma üzülüyorum sadece.

Dün bir cümle okudum bir yerlerde: “Kaybedeceğini bildiğin şeylerin kıymetini bil” diyordu. 

İşte bu bilinçle avuçlarına gömüp yüzümüzü, kokusunu ruhumuza çekerek öpmeliyiz annemizin ellerini. 

6 Mayıs 2011 Cuma

Gelin tanış olalım!



Sinemanın bir sanat olduğunu su götürmez bir gerçek. Sair sanatlardan farkı ise, özellikle içinde bulunduğumuz çağ içinde yaşanan çatışmaların/dostlukların, savaşın ve barışın gelişmesi için insanlığın elinde olan en güçlü aygıtlardan biri olması. İmaj üzerinden verilen mücadele çağında, sinemayı hakkınca kullanan milletlerin kazançlı çıktığı ve çıkacağı muhakkak. Şöyle söyleyeyim; sinema perspektifinden bakıldığında, dünyanın en süper gücü ile en perişan ülkesi arasında zerre miktar fark kalmayabiliyor. Horlanan, kaale alınmayan, aşağılanan, dışlanan toplumların sinema aracılığıyla dünyaya söyleyeceği çok şey, anlatacağı çok hikaye ile bugün olmasa bile, tarihe sözünü söyleyerek, mutlak kazançlı çıkacağı hakikat.

Ülke sinemamızı bekleyen en önemli sorunlardan ve sinemamızı bitirme noktasına taşıyacak olan risklerden biri, salon sorunudur. Siz ne kadar iyi film çekerseniz çekin, eğer bunları gösterecek salonunuz yoksa, filmin bir anlamı kalmıyor ne yazık ki! Bu nedenle ülkemizde düzenlenen irili ufaklı festivallerin çoğunu önemsiyoruz.

Hele hele ilki bu sene 11-17 Mayıs tarihleri arasında düzenlenecek olan Bilinmeyen Sinemalar Film Festivali bir çok açıdan ziyadesiyle mühim. Bir kere festivalin ortaya çıkış noktası, Türkiye’nin evsahipliğinde Dışişleri Bakanlığı’nın  İstanbul’da düzenlediği 4. Birleşmiş Milletler En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı.  Söz konusu ülkeler, Birleşmiş Milletler bünyesinde bulunan ve kişi başına düşen milli geliri 750 doların altında bulunanlar. Bu ülkelerin kendilerini film diliyle ifade etmeleri mutluluk ve umut verici.



Sinemaseverler bir hafta boyunca Bhutan, Afganistan, Burkina Faso, Çad, Kongo, Kamboçya, Bangladeş’in de aralarında bulunduğu çok geniş bir coğrafyada sinemanın sınır tanımayan görsel alanında dolaşacak, dünyanın bu yörelerinden farkına varamadığımız kültürel ışıltılarla donanacak, tarihin derinliklerinden gelen yansımalarla modern hayatın getirdiği tedirginlikleri, açmazları, problemleri, hüzün ve coşkuyu beyazperdenin büyülü dünyasında temaşa edecekler.

Bırakınız sinema salonlarında normal vizyonu, bildik festivallerde bile kolay kolay denk gelemeyeceğimiz bu ilginç filmler, sadece sanat bağlamında değil (festivalde belgesel filmler de var) aynı zamanda bahsi geçen ülkelerdeki sosyal, kültürel ve ekonomik hayatlar ile ilgili de izleyicide bir kanaat oluşmasına katkıda bulunacak. Bilinmeyen Sinemalar Film Festivali’nin sinema sanatıyla profesyonel olarak ilgilenenler için ise adeta bir hazine olma özelliği var. Sinema profesyonelleri, zor şartlarda film çekme tekniklerinden tutun da, biçimsel olarak film dili ile ilgili enteresan yaklaşımlara kadar birçok örneği bir arada izleyebilme şansını yakalayacak.

İşte kısa kısa gösterilecek filmler: 1896 yılında Habeşistan'ı işgal etmek isteyen İtalyanlara karşı ülkedeki kabilelerin verdiği amansız mücadeleyi destansı bir dille anlatan Etiyopya filmi; Adwa. Mali’nin başkentinin adını taşıyan ve Afrika’nın siyasi ve iktisadi yapısını tartışan 2007 Lumiere Ödüllü Mali filmi; Bamako. Afrika’da hüküm süren diktatörleri anlatan siyasi bir taşlama olan bir Kongo filmi; Le Damier. (Dama Oyuncularının Savaşı) Kolonyalizm sonrası Avrupa’daki ırkçılığa ve kolonyal eğilimlere sert bir bakış getiren Senegal filmi; La Noire De. (Kara Kız) Şiir, şarkı ve tiyatro temsilleri içeren, bireysel ve toplumsal meseleleri harmanlayan usta işi bir yapıt olan Bangladeş yapımı; Ekti Nadir Naam. (Bir Nehrin Adı) Tibet’in en büyük azizlerinden Milarepa’nın gerçek hikâyesini perdeye taşıyan Bhutan filmi; Milarepa. Afrika’nın beyaz adam gelmeden önceki görkemli zamanlarında geçen trajik bir hikâyeyi perdeye taşıyan Burkina Faso filmi; Wend Kuuni.(Tanrının Bağışı)  İç savaşlar ve Taliban rejimiyle mücadele eden Afganistan’ın toparlanmaya başlayan sıradan hayatını şiirsel bir dille anlatan kısa Afgan belgeseli: My Kabul.(Benim Kabil’im) Zalim bir rejimi ve ülke üzerinde hüküm süren cuntanın siyasi ve psikolojik gücünü ortaya çıkaran eski bir Burmalı askerin yüreğinden ve zihninden özel ve nadide bir görünüm sunan Myanmar filmi; Burma Soldier. (Burma Askeri) Ünlü İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin, işgal altındaki Afganistan’ın mülteci kamplarında ve Taliban yönetiminden çıkan ülkenin günlük hayatında duygu dolu bir yolculuğa çıktığı ve yine çocukların hikâyelerine odaklandığı İran-Afganistan ortak yapımı; Pa berahneh ta Herat.  (Herat'a Yalınayak)1994 yolond Cannes’da Altın Palmiye adayı olan ve çeltik tarlasında çalışan köylülerin hayatını anlatan Kamboçya filmi; Neak Sre. (Pirinç İnsanları) Yoksullukla adalet arasındaki ilişkiye vurgu yapan can yakıcı ve alaycı bir Senegal yapımı; Hyenes. (Sırtlanlar)

50’ye yakın ülkeden toplam 36 filmin gösterileceği festivalde Toplumsal Hafıza, Güncelin İzinde, Belgesel Gözü, Panorama, Derin Bakış olmak üzere beş ana bölüm yer alıyor. Festivalde Afrika, Asya ve Amerika’dan adını çok duymadığımız coğrafyaların sineması İstanbullu sinemaseverlerle buluşacak. Filmler Beyoğlu Sineması, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi ve Kadıköy Moda Sineması’ndan ücretsiz olarak takip edilebilir.


Daha ayrıntılı bilgiyi http://www.bilsinfest.org/ adresinden bulabilirsiniz. 

5 Mayıs 2011 Perşembe

Görüntülerini siliyorum şehrin


Gece ince ve ıslak bir tül gibi iniyor şehrin üstüne. Gündüz anne sözü dinleyen uysal çocuklar gibi güneş altında boynu bükük duran yapraklar, şimdi gergin bir ipin tepesinde rüzgârla çarpışan uçurtmalar gibi ses çıkarıyor...

Şehirden ses geliyor. Duyanı sağır edebilecek kadar güçlü bir ses bu. Otobanda mekanik kalabalığı yararak ilerlemeye çalışan ambulansın vaveylası, arka sokakta müezzinin yanık sesini bastırmaya çalışan köpeğin ulumasına karışıyor...

İnsanlar geceye akıyorlar buharın serine akması gibi. Kulağımı şehre dayamış dinliyorum. Duyanı sağır edebilecek kadar güçlü bir ses bu. Başındaki ıslak bezi minik eliyle çekiştirmeye çalışan ateş içindeki bebek, annesinin ayaklarından tavana doğru basıyor çığlığı...

Annenin ninni sesi dinlendiriyor karanlık duvarda asılı resimdeki azgın denizi... Neon ışıklarının sırt verdiği dar bir arka sokakta üç bitirim birbirlerine sustalı bıçaklarını gösteriyorlar... Yaylı mekanizma, suç işlemek hazzıyla fırlatıyor minik keskin çelik parçasını ileriye. Kırmızı ışıkta cam silen pasaklı çocuk, çamurlu suyla dolu kovasını kirli yosun kokulu denize boca ediyor. Yenikapı açıklarından şilep sirenleri hücum ediyor Kumkapı meyhanelerine.

Aldığı haftalığı günahta eritecek olmanın telaşlı heyecanıyla koşan tamirci genç, namazı kaçırmamak için adımlarını sıklaştıran bir mümine çarpıyor ansızın. İkisi de geriye dönüp bakmıyorlar bile. Günah da çağırıyor insanları, rahmet de... İkisinin de acelesi var... İkisi de lezzetli... İki saat sonra belki yine karşılaşacak bu iki insan. Birinin gözlerinden uyuşuk bir zevk, anlamsız bir şehvet akacak, diğerinden haz ve şevk. Siyah parke taşları tokurdatan bir çift ökçenin üzerinde salınarak yürüyen üç günlük sakallı sarhoşun narasını, evde ateşli çocuğunu uyutmaya çalışan uykulu anne duymuyor bile.

Şehrin sokaklarına, caddelerine, binalarına dayalı kulağım. Şehir konuşuyor, sokaklar konuşuyor, binalar konuşuyor. Duyanı sağır edebilecek bir ses bu. Rüzgâr kâh etrafında tilmizlerine ders veren bir bilgenin cümle sonlarında aldığı nefes gibi hırıltılı ve tok, kâh boşlukta sallanan bir kamçı gibi keskin ve hırçın.

Ve gece ıslak ve ince bir tül gibi indi şehrin üstüne.

Mazbut ayaklar eşikten geriye çekilip, iki dolam atıyorlar güveni kilitlerine. Sonra anlamsız bir güvenle ışıltılı bir camın karşısına geçip, saatlerce bilmedikleri yabancıları evlerine alıyorlar... İnsan girmesin diye kapılarını kilitleyen insanlar, tanımadıkları insanları ta yatak odalarına alıyorlar. O yabancılarla gülüp, onlarla ağlıyorlar...

Sesler geliyor evlerden, duyabileni delirtecek kadar güçlü ve anlamlı sesler bunlar. Tinerci çocuklar, attıkları naylon parçalarında kalmış olması muhtemel Bally kırıntılarını soluyarak arıyorlar burunlarıyla. Kırışık eprimiş naylon parçacığı tıkıyor, kılcal damarları çatlak minicik burunları. Kaymış gözler yarım hazla daha da kayıyor. Otoyolda iki cins arasında bir yerde duran zavallı insanların günaha duruşlarının haberini veriyor yerli marka araba klaksonları. Ani bir fren yapıyor beyaz bir Tofaş. Geri geri geliyor günaha doğru. Kart bir ses, günahın bedelini ve yerini tayin ediyor panik içinde bir taraftan sağa sola bakıp, diğer yandan şehvetin teslim alışıyla, günaha gözü kapalı giden adamla beraber.
Görüntülerini siliyorum şehrin.

Sesler... Sadece sesler anlatıyor bu şehri bana... Rüzgâr, kornalar, sirenler, insanlar... Müminler, günahkârlar, mazbutlar, sarhoşlar... Kulağını dayayan herkese şehri anlatıyorlar ve zamanı...

Gece ince ve ıslak bir tül gibi iniyor şehrin üstüne ve ben şehri dinliyorum. 

1 Mayıs 2011 Pazar

Onlar; toplumun ödediği son bedeldi!

Taslak Afiş

Otobüs; yıllarca yanlış pusulalar, yanlış kaptanlar, yanlış güzergahlar ile muazzam bir enerji, zaman ve en önemlisi insan kaybı yaşayan bir toplumun girdiği keskin kavşaktaki son savrulma hikayesidir.


Teaser için tıkla 

30 Nisan 2011 Cumartesi

Bir artı bir kaç eder?






İki soru ile başlamak isterim.

İnsanın öyküsü nerede başlar? Doğumunda mı? Ebeveyninin doğumunda mı? Yoksa geçmişe, en başa mı gitmek lazım her birimizin kişisel öyküsünün başlangıcı için?

Acı.. Çeker misiniz sıklıkla? Bedensel yaraların yol açtığı ağrılı acılardan bahsetmiyorum, ruha açılan yaraların verdiği acılardan söz ediyorum. Peki ne kadar büyük olursa olsun acınız, daha büyüğünün olabileceğini düşünür müsünüz hiç?

Bazı filmler vardır, afişleriyle, ismiyle, oyunculuklarıyla ketumdur. Eğer özel bir ilginiz yoksa ele vermezler kendilerini. Ve biz gömülü hazine üzerinden yürüyüp giden defineci bahtsızlığıyla geçer gideriz yanlarından.

Denis Villeneuve imzalı Incendies- İçimdeki Yangın tam da böylesi bir film. İddiasız afişi, bilinmeyen oyuncuları ve neredeyse sıfıra yakın tanıtımıyla ıskalanması çok yüksek olan bir başyapıt. Film bir göç sanatçısı olan Wajdi Mouawad’ın oyunundan uyarlama. Beyrut kökenli olan yazar, kendi çocukluk döneminde her yerinden kan, barut ve acı fışkıran anavatanına dair muazzam bir post-modern tragedyaya imza atmış.

İçimdeki Yangın genel anlamda bir ‘yol’ filmi aslında. Hikayesi ise pek sık rastlanan cinsten değil: Kanada’da yaşayan Lübnan kökenli Nawal Marwan ölümünden sonra bir vasiyet bırakır. Vasiyetinde ikiz çocukları Jeanne ve Simon’dan  anavatanlarına gidip, o güne kadar habersiz oldukları ağabeylerini ve babalarını bulmalarını ve açılmasını istemediği mektupları onlara vermelerini ister. Nawal, çok dokunaklı bir veda mektubu da bırakmıştır evlatlarına. Çok açıklayıcı olmasa da, geçmişinde büyük günah ve kabahatler işlediğini, bu nedenle gerçek ortaya çıkana kadar mezar taşının dahi olmaması gerektiğini yazmıştır.

Aynı zamanda ikiz olan kardeşler yola çıkarlar. Bu arada film bizi paralel kurgu ile Nawal’in hikayesine de götürür. Daha gencecik bir kız iken bir Müslüman’a gönül vermiş ve ondan hamile kalmıştır. Ağabeyleri çocuğunun babasını öldürürler. Babaannesi ise doğurduğu gayrımeşru bebeğini bilinmeyen bir yetimhaneye bırakır. Aslında bu durum Nawal’ın hayatındaki en yüzeysel acıdır. Çok daha beterini yaşayacaktır genç Hıristiyan kadın.  Önce dayısının barışçıl gazetesinde çalışır. Lübnan karışıktır. Faşizm ve komünizm her ülkeyi böldüğü gibi, kendi ülkesini de bölmüştür. Müslümanlardan da, Hıristiyanlardan da aşırı milliyetçiler vardır ve adı konulmamış bir iç savaş yaşanmaktadır. Nawal öğretmenliğini yaptığı evde aşırı milliyetçi Hıristiyan milislerin liderini silahla öldürür.

İnsani şartların berbat olduğu bir hapishanede 15 yıl geçirir. İşkence, tecavüz ve bilumum insanlıkdışı muamelenin yapıldığı 15 yıl.

Nawal’in çocukları günümüz Lübnan’ına annelerinin izini aramak için gittiklerinde, 35 yıl öncesiyle bugün arasında çok da fazla şeyin değişmediğini, acıların öfkeyi taze tutmaya yaradığını yaşayarak görürler. Ne var ki, bir ülkenin kendi trajedisinden bireysel bir dram damıtılmaktadır.

İçimdeki Yangın finale doğru ilerledikçe, insanı düğüm düğüm eden acılara da gömüyor. Bir yandan çocuklar kendi gerçeklikleriyle yüzleşirken diğer yandan, nasıl bir kötü kaderin kurbanı olduklarını fark ediyorlar.

Aslında anne Nawal’in mantığı basittir: Hayatın bana öğrettiklerini ben de düşmanlarıma öğreteceğim… Fakat son tahlilde öğrenen ve iki büküm olan düşmanları değil, kendi çocukları da olacaktır.

Film her ne kadar ana tema olarak kendine ‘barış ekseni’ni seçip, ‘Önemli olan barış, inancın önemi yok’ dese de, inançların, ideolojilerin öncelikli olarak kendi insanlarını nasıl kurbana dönüştürebildiklerini şahane anlatıyor. Filmin en kötü karakteri bile, bir noktadan sonra ‘kurban’ konumuna itiliyor.

İçimdeki Yangın, anlatımıyla da, popüler sinema formatının epey dışında. Her bir epizot bambaşka bir acıyı yakınlaştırıyor izleyiciye. Müziği, kamera kullanımı, resimleri ve ille de oyunculuğu muazzam bir film. Anlattığı mekanların gerçekliği çok sarsıcı, hikayedeki buluşlar inanılmaz etkileyici ve yalın. Muhteva o kadar derinden etkiliyor ki insanı, bir süre sonra tüm diğer faktörler önemsizleşiyor. Ve bir yerlerinde şöyle diyor replik: Gerçeklerin karşısında herkesin susması gerekir!


Filmin zaaflarından birincisi, anlattığı hikayenin genel siyasi tablosu hakkında cimri davranması. Bölgeye ve tarihe hakim olmayan biri için hikayeden kopmaya neden olabilecek ciddi bir tehlike bu aslında.

İçimdeki Yangın, tutucu bir bakış açısıyla bakıldığında bu kadar rahatsız edici gerçeği anlattığı için pek makbul sayılmayabilir. Ama şahsen öyle düşünmüyorum, yeryüzündeki neredeyse tüm kötülükleri yapaylığa kaçmadan tek hikaye içinde eritebilmeyi başarıyor. İhanetten, intikamdan, tecavüzden, sadakatten, şeytanilikten, saflıktan ve daha bin türlü şeyden bahsediyor. Her katmanda bir başka acı çıkıyor karşımıza ve bunu izleyiciye yadırgatmadan veriyor film.

"Çocukluk, insanın boğazına oturan yumru gibidir kolay kolay yutulmaz” diyor İçimdeki Yangın… Film bittiğinde boğazınızda kocaman bir yumruğun sıkıştığını hissediyorsunuz ve ruhunuz okkalı bir tokat ile sarsılmış şekilde akıyor filmin son jeneriği.

Değişik festivallerden toplam 11 ödül almış olan İçimdeki Yangın’ın İstanbul Film Festivali kapsamında da gösterildiğini hatırlatalım. 


29 Nisan 2011 Cuma

Hayat cidal değildir cancağızım!


‘Büyüyünce ne olacaksın?’ diye çocuğuna sorar baba, aldığı cevap karşısında ise dumur olur; ‘Emin değilim, sen küçükken neydin ki?’ Çocuk zihni, büyüklerden çok daha hesapsız bir şekilde kodlar dünyayı. Çocuk algısı bazen saf olmasına rağmen tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Ve bilir misiniz, bazen büyükler himmet peşindeyken, kendileri himmete muhtaç olduklarını çok fena hissederler.

Sağlam rakiplerin arasından sıyrılarak Oscar heykelciğini kucaklayan Danimarka/İsveç ortak yapımı Hævnen-Daha iyi Bir dünyada, kendi himmete muhtaç haline bakmadan Afrika’ya, merhametin iğdiş edildiği bir coğrafyada merhamet dağıtmaya kalkışan bir doktor ve ailesinin çevresinde gelişen olayları anlatıyor.

Afrika… Cennet misali bir coğrafyanın, akılsızlıkların, merhametsizliğin sonucunda dünyasını da, ahiretini de –ne acı ki- kaybetme noktasına gelmiş bahtsızlar ülkeleri… Varlıklarıyla batılıların zihin konforunu bozan, vicdanlarını rahatsız eden kara kaderli coğrafya.

Önce filmin öyküsünü aktarayım, sonra uzunca bir alıntı yapacağım izninizle: Anton Danimarka’da sıkıntısız ve elit insanların yaşadığı bir bölgede ikamet eden doktordur. Ne var ki, ailevi sorunları ona kaçış yolu olarak ‘Kara Kıta’yı göstermiştir. Geldiği Afrika’da bir göçmen kampında mesleğini icra etmeye başlar. Yokluk, imkansızlık, insafsızlık günü birlik trajediler çıkarır bu Avrupalı doktorun karşısına. Çaresizlik içinde, insanlara yardım etmek adına çırpınıp durur.

Oysa kendi ülkesinde, kendi ailesinde neredeyse Afrika’dakine eş bir dram vardır hayatında. Eşiyle arası bozuk, sorunlu çocuklarıyla mesafelidir. Büyük oğlu Elias sürekli okuldaki fırlama tipler tarafından taciz edilmekte, şiddete maruz kalmaktadır. Elias’ın imdadına ise marazi bir tip yetişir; sınıf arkadaşı Christian. Bu arıza çocuk kısa süre önce annesini kaybetmiştir ve bu nedenle babasına karşı öfke doludur. Şiddete meyilli olan Christian, Elias’ı kötü çocukların tacizinden kurtarmakla kalmaz, psikopat hali tüm okulda meşhur olur, herkes onlardan uzak durur. Ne var ki, kontrolsüz güç güç değildir ve bir süre sonra bu iki kanka, boylarının çok çok üstünde bir faciaya doğru hızla yol almaya başlar.

Anton ise Afrika halkına zulüm eden, milislerden biriyle imtihan edilmektedir. Tek kelime İncil, tek kare Kilise geçmese de (ya da geçtiği halde hatırlamasak da) Anton’un şahsında post-modern bir Mesih tipolojisi vardır karşımızda. Vardır ancak, makas yanlış yerden tutulmakta, Batı’nın çözüm önerisi de problem içermektedir. Anton’un oğlu ve arkadaşı şeytani bir plan üzerinde çalışırken, doktorumuzda paralel kurgu ile kanlı bir katili tedavi etmenin gel gitlerini yaşamaktadır.

Şimdi bir an için, filmin atmosferinden çıkıp şöyle bir düşünelim: Kainat, kocaman bir mekanizma. Her şey diğeriyle bir şekilde ilgili ve bağlantılı. Bir şeyin arızalanması, sekteye uğraması, neredeyse her şeyi etkiliyor. Olumlu ya da olumsuz bir gelişme tüm kainatta zincirleme bir tetiklemeye neden oluyor. Batı felsefesi her ne kadar, bardağın dola yerine değil, boş tarafına bakıp, hayatı bir savaş ve çatışma olarak algılasa da gerçek asla öyle değil. Bakın bu konuda Bediüzzaman’a kulak verelim: “"Ve Hâlık-ı Kerim’in kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta kemal-i itaatla imtisal edilen düstur-u teavünle, nebatat hayvanatın imdadına ve hayvanat insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumî kanunun rahîmane, kerimane cilvelerini cidal zannedip, "Hayat bir cidaldir" diye ahmakane hükmetmişsin.” "Acaba o düstur-u teavünün cilvesinden olan zerrat-ı taamiyenin, kemal-i şevk ile beden hüceyrelerinin gıdalandırılması için koşmaları nasıl cidaldir? " (Lem’alar) Biliyorum ağır ifadeler ama lütfen dikkatli okuyalım.

Ya da şöyle açıklamaya çalışalım. Hayatı bir tür çarpışma ve savaş olarak görenlerin en büyük dayanağı ‘hayvanlar alemindeki savaş’tır. Bediüzzaman 30. Lema’da bu konuya harikulade yaklaşım getirir. Merak eden oradan okur, ancak Afrika’nın genelde hayvan belgeselleriyle Batı dünyasında yer ettiğini de hatırlatalım.

Daha İyi Bir Dünya’da çözülmüş aile kurumu, dibe vurmaya mahkum eğitim sistemi ile, kendi haline bakmadan başkasına akıl vermeye kalkışan Batının taşlaması bir nevi. Elbette her şey bu kadar keskin değil filmde. Özellikle de sonunda. Filmi bize (ve dolayısıyla tüm batı âlemine) sempatik gösteren en önemli unsur ise, finalindeki insani yaklaşımı olsa gerek.

Son bir not, bu filmi daha iyi anlayabilmek adına 2008 Hollanda yapımı Wit Licht - Vahşetin Çocukları’nı illa ki izleyin, derim. 


26 Nisan 2011 Salı

Press: Bomba ile tekzip!



Bağcılar medyasının büyük bir âlay-ı vâlâ ile getirttiği sarışın liderimiz Tansu Çiller’in meşhur bir sözü vardı: “Devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de şereflidir.” Sayın Çiller’in bu cümlesinin öznesindeki muradının ne olduğunu hemen herkes biliyor sanırım. Konuşma diliniz bu olduğu vakit, beylik ifade ile ‘elinizdeki tek malzeme çekiç olduğu vakit, her sorun size çivi olarak görünür’dü… Nitekim öyle de oldu. En masum istek, en basit haberleşme özgürlüğü bile ‘terör’ eylemi sayıldı ve sayın başbakanın ‘şeref’ ile taltif ettiği makama ulaşmak için kurşunlandı, bombalandı. Bir gazete düşünün ki sadece 2 yılda 27 personeli öldürüldü. İster teröre yardım, yataklık yapsın, ister başka şey. Eğer kanun ve hukuk devleti iseniz, cezayı siz kesemezsiniz. Yani hukuk devletinde, demokrasilerde devlet adına şereflenmek gibi bir paye yoktur.


İsterseniz size bir öykü aktarayım.


Özgür Gündem gazetesi, 30 Mayıs 1992’de “Egemenlik kayıtsız şartsız DGM’nindir” manşetiyle yayınına başladı. Yayın yönetmeni Ragıp Duran’dı. Gazete başlarda çok önemsenmese de tirajı 30 bini bulduğu anda enteresan şeyler olmaya başladı. Henüz çiçeği burnunda, 1 haftalık bir yayın geçmişi olan gazetenin Diyarbakır bürosu muhabirlerinden Hafız Akdemir, 8 Haziran 1992’de büroya gitmek için evinden çıktıktan sonra silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi. Akdemir, doğu illerindeki Hizbullah ya da Hizbulkontra olarak anılan JİTEM ile işbirliği yapan kişilerin bizzat askerî yerlerde askerlerce eğitildiğine ilişkin haberler yapıyordu. Olaylar bununla kalmadı elbette. Gazetenin Gercüş muhabiri Yahya Orhan, 31 Temmuz 1992 günü evine giderken ilçe merkezinde öldürüldü. Orhan da öldürülmeden önce bizzat dönemin Gercüş Kaymakamı tarafından yaptığı haberler nedeniyle tehdit edilmişti. Orhan’ın vurulduğu yer, Gercüş hükümet konağı ile bitişiğindeki Gercüş Jandarma Karakolu’na yaklaşık 150 metre mesafedeydi. Olay günü, ilçenin belediye hoparlöründen, ‘Akşam saat 20.00’den itibaren tatbikat yapılacak’ anonsu yapılmış, vatandaşların dikkatli olmaları istenmişti. Duyurudan da anlaşılacağı gibi, Yahya Orhan’ın vurulduğu saatte ilçenin her yanında asker, polis ve özel tim elemanları dolaşıyordu. Fakat katiller bir türlü yakalanamadı. Çok geçmedi ve gazete bizzat kendi personeline yapılan saldırılara dikkat çekmek için ‘Durdurun bu cinayetleri’ manşetini attı. Ama ortada bir ‘şeref’ meselesi vardı ve şereflenmek için birileri yarışa girmişti. 5 Ağustos 1992 günü sabah gazetenin genç muhabirlerinden Burhan Karadeniz de uğradığı silahlı saldırı sonucu felç oldu. İşte tam da bu zamanda, yeryüzünün hiçbir yerinde olmayan bir şey yaşandı. Özgür Gündem, Diyarbakır büroda nöbet uygulaması kararı aldı. Yönetim, bir grup muhabir ve yazarı, nöbet için İstanbul ve İzmir’den Diyarbakır’a gönderdi.


Nöbet uygulamasına katılmak için 8 Ağustos 1992’de evinden çıkan gazetenin yazarı ve muhabiri Hüseyin Deniz, uğradığı silahlı saldırı sonucu ağır yaralandı ve 28 saat sonra yaşamını kaybetti. Gazetecilerin art arda katledilmesi üzerine Uluslararası Af Örgütü başta olmak üzere Gazetecileri Koruma Komitesi, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti gibi örgüt ve kurumlar saldırılara tepki göstermeye başladı. Ancak gazetenin dağıtımcılarına ve muhabirlerine yönelik saldırı ve baskılar bitmedi. Olağanüstü Hal Bölge (OHAL) Valiliği, gazetenin OHAL Bölgesi’nde satışını yasakladı.


Gazetenin Urfa temsilcisi ve İnsan Hakları Derneği Urfa Şubesi yönetim kurulu üyesi Kemal Kılıç ise 18 Şubat 1993 günü akşam saatlerinde evine giderken uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü.


Bu gelişmeler sonrasında gazete bir süre yayına ara verdi, zaten dağıtımı da yasaklanmıştı! Bir süre sonra, 26 Nisan 1993 tarihinde Gurbetelli Ersöz’ün genel yayın yönetmenliğinde yeniden yayına başladı. Ve doğal olarak (!) yayına tekrar başlanması saldırıları da kaldığı yerden devam ettirdi. Gazetenin Bitlis muhabiri Ferhat Tepe gözaltına alındıktan sonra 4 Ağustos 1993’te Elazığ’a bağlı Sivrice’de ölü bulundu. Gazetenin en genç muhabirlerinden 17 yaşındaki Nazım Babaoğlu ise 12 Mart 1994 günü bir haber için gittiği Urfa’nın Siverek ilçesinde kayboldu ve yaklaşık 18 yıldır haber alınamıyor.


2 yıl gibi kısa bir sürede 8 muhabir ve yazarı ile 19 dağıtımcısı öldürülen Özgür Gündem gazetesinin İstanbul Kadırga’daki merkez bürosu, çok enteresan bir tarihte; Dünya İnsan Hakları günü olan 10 Aralık 1993’te yüzlerce polis tarafından basıldı. Gazetenin merkezinde çalışan herkes gözaltına alındı ve gazete Nisan 1994 tarihinde mahkeme kararıyla kapatıldı. Gazetenin yayımlanan toplam 580 sayısının 486’sı hakkında dava açılırken, gazeteci ve editörleri de toplam 147 yıl hapis ve 21 milyar lira para cezasına çarptırıldı. Gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü Işık Yurtçu ise 8 ay görev yaptığı gazetedeki yazılar nedeniyle toplam 20 yıl hapis cezası aldı. Gazetenin kullandığı barışçıl dili nedeniyle tüm ülkede sevilen ve sayılan bilge yazarlarından Musa Anter ise 20 Eylül 1992 günü Diyarbakır’da pusuya düşürülerek öldürüldü. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel, gazetecilerin art arda öldürülmeleriyle ilgili gazeteci yazar Hasan Cemal’in kendisine sorduğu bir soruyu o günlerde şöyle cevapladı: “Onlar gazeteci kılığına girmiş militanlar, birbirlerini öldürüyorlar.”


İçeriğine katılırsınız ya da katılmazsınız, beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, haberciliği doğrudur ya da yanlıştır… Bunlar apayrı konular. Gerçek olan şuydu: 20. yüzyılın sonlarına doğru, demokrat olduğu iddia edilen bir ülkede, bir basın kuruluşu haberlerine karşılık mermi ve bomba ile tekzip ediliyordu.


İşte vizyondaki Press isimli film, bu hikâyeyi film diliyle perdeye yansıtıyor. Elbette tıpkı gazete gibi filmin de dilinde birtakım sıkıntılar olsa da, özellikle günümüz ulusalcı tayfasının bugünlerde pek kullandığı ‘özgürlük’ taleplerine karşı tarihin mutlak bir tekzibi gibi duruyor Press filmi.






Press


Yönetmen: Sedat Yılmaz Oyuncular: Aram Dilbar, Engin Emer Değer, Kadim Yaşar, Sezgin Cengiz, Asiye Dinçsoy, Bilal Bulut


Tür: Dram, Politik


Süre: 100 dakika


2010, Türkiye

AKÇSK: Ergenekon-İsveç





İsveçli Stieg Larsson’un "Millennium Üçlemesi", 50’ye yakın ülkede on milyonlarca satış rakamı ve aldığı edebiyat ödülleri ile kitap sektöründe fenomen olmuştu. Kitap serisi epey gecikme ile ülkemize geldi. Seri şu kitaplardan oluşuyordu: "Ejderha Dövmeli Kız", "Ateşle Oynamayı Seven Kız" ve son kitap "Arı Kovanına Çomak Sokan Kız". Bu tür romanların sinemaya uyarlanması çok vakit almıyor. Nitekim Hollywood anında uyandı ama İsveç sineması elini daha çabuk tuttu bu sefer ve serinin son filmi de bu hafta vizyona girdi. Filme geçmeden önce yazarıyla ilgili kısa bir hatırlatma yapmak isterim.


Gazeteci kökenli bir yazar olan Stieg Larsson, mesleği aktif olarak yaparken, işi dışındaki zamanlarında biraz da hoşça vakit geçirmek için, gazetecilik mesleğinde edindiği tecrübelerden yararlanarak yazmış romanlarını. 1997 yılında başladığı üçlemenin ilk iki cildini tamamlamasına rağmen, yayımlatmak için 2003 yılına kadar hiçbir girişimde bulunmamış. 50 yaşında geçirdiği kalp krizi sonucu hayata veda ettiği için romanlarının kazandığı başarıyı göremeden bu dünyadan göçmüştü.


Milenyum Üçlemesi gerek içinden çıktığı kültür, gerekse bizim gibi kültürler için inanılmaz ibretlik içerik taşıyan bir seri roman (dolayısıyla film) oldu. Şüphesiz bu tür anti-ütopik eserler mebzul miktarda kurgu içerir ancak, Larsson’un mesleğe dayanan gözlemcilik yeteneği, sıradan olaylardan bile toplumsal eleştiri çıkarabileceğini gösterdi. Üçleme, İsveç gibi her alanda örnek gösterilen steril görünümlü, gerek politik gerek ekonomik anlamda "gelişmiş" bir ülkenin karanlık yüzüne yapılan şaşırtıcı bir yolculuktu aynı zamanda. Larsson, sosyal devlet yapısının oturaklı göründüğü toplumlarda yaşanan içten çürümeyi çarpıcı bir dil ve freni olmayan bir betimleme ile okurun/izleyicinin önüne serdi.


Bu nedenle hem roman hem de film, yetişkinleri bile rahatsız edecek derecede şiddet ve cinsellik içeren sahnelere sahip. Okurları bu anlamda uyarmak boynumuzun borcu.


Serinin son filmine gelince. Kahramanımız Lisbeth Salander kafasında bir kurşunla bir hastanenin yoğun bakım ünitesinde yatmaktadır. İyileşir iyileşmez de kendisini doğrudan hapse yollayacak, üç cinayetten yargılanacağı duruşmaya götürülecektir. Davasını hayatı pahasına savunan Salander, gazeteci Mikael Blomkvist’in de yardımıyla masumiyetini kanıtlamaya ve kendine acı çektiren sistemin mimarı olan derin devletin sırlarını ortaya çıkarmaya çalışacaktır. Ancak gerçeğin peşine düşmenin faturası temiz ve acısız olmayacaktır. Salander bir yandan kendi hayatıyla dramatik bir şekilde yüzleşirken, diğer yandan mücadele ettiği yapının, sandığından çok daha derinde ve tehlikeli olduğunu görecektir.


Milenyum Üçlemesi, her ne kadar roman ile filmi arasında karakter ve olay filtrelemesi yapılarak perdeye taşınsa da kitap ile filmin dili birbirine çok yakın. Ritmi ve atmosferi de.


AKÇSK (Arı Kovanına Çomak Sokan Kız), serinin ilk ikisinde yüzeysel olarak gördüğümüz perde arkasındaki karanlık ele seyirciyi daha da yaklaştırıyor. Ve anlıyoruz ki, oynanan oyun tesadüf ya da basit kişisel çıkar hesaplarına dayanmıyor. Çok daha derin ve tehlikeli bir oluşum var. Tam da bu noktada ülkemizdeki Ergenekon yapısıyla örtüşüyor AKÇSK. Karanlık oyunlar, faili meçhuller, çeşit çeşit sapkınlıklar, gizli organizasyonlar, fişlemeler, tezgâhlar, suikastlar, planlar ve dahası… Birkaç yıldan beri ülke olarak tartıştığımız yapının Batılı ve daha kusursuz örneği çıkıyor karşımıza.


Senaryo, bu tür filmlerde oluşabilecek iki kolaycılık tuzağına düşmüyor: Sistem yalakalığı ya da sistem düşmanlığı. Polisler, gizli polisler, hâkimler, mahkemeler, siyasetçiler, doktorlar, gazeteciler, iş adamları… Kocaman bir çürümüşlüğü ve günümüz sisteminin putlaştırdığı devlet ve kapitalist finans çevreleri, borsa, medya, polis teşkilatı, hükümetler, vb. kurumlar karşısındaki çaresizliğini, kuşkularını, tiksintisini polisiye bir kurguyla toplumsal eleştiriye çeviriyor.


Biz ekranda Behzat Ç. ile Kirli Harry ihtiyacımızı giderirken, polisiye film ile sistem eleştirisinin nasıl yapılacağını göstermeye şahane bir örnek Arı Kovanına Çomak Sokan Kız… Keşke şiddeti ve cinselliği bu kadar olağan görmeseydi İsveç sineması… Son olarak David Fincher’in de konuya el attığını ve Daniel Craig’in başrolünü oynadığı filmin yakında vizyona gireceğini belirtelim. Bir de aynı kitaplardan yola çıkılarak çekilen 6 bölümlük dizi var.






Arı Kovanına Çomak Sokan Kız 
(The Girl Who Kicked The Hornet’s Nest)


Yönetmen: Daniel Alfredson Oyuncular: Noomi Rapace, Michael Nygvist, Anders Ahlbom, Lena Endre, Jacob Ericksson


Tür: Dram, Gerilim, Suç


Süre: 147 dakika


2009, İsveç, Danimarka, Almanya

En affedilmez günahları devlet işler!


Ali, Danimarka’da yaşayan bir Müslüman gençtir. Okulu bırakıp atölyede esnaf olmaya karar vermiş ve kız arkadaşıyla evlilik planları yapmaktadır. Derken kapısını bir gün Danimarka ordusundan bir subay çalar ve Farsça-Arapça bilen Ali’ye Irak’ta savaşan Danimarkalı askerler için tercümanlık yapma işi teklif eder.

Savaşın acımasız yönü Ali’nin kırılgan ruhunda onulmaz yaralar açar. Tuttuğu günlüğü ve elde ettiği insanlık dışı işkence resimleri ile kısa süre sonra memleketine döner. Ordunun tüm sıkı denetimine rağmen günlüğü ve resimleri sivil hayatına kaçırmayı başarır.

Bir senarist olan Falk ise üretim güçlüğü çekmektedir. Genelde can acıtan hikâyeler yazan bu senarist yaşadığı tıkanmayı biraz da ailevi sorunlarına bağlamaktadır. Çek kökenli karısı ile her şey güzeldir ancak çocuklarının olmaması başlarda önemsiz bir mesele gibi durur ve bir evlat edinerek bu hasreti gidermeyi planlarlar.

Ve bir gece yarısı Falk’ın arabası Ali’ye çarpar. Ağır yaralı durumdaki genç, Falk’tan çantasına sahip çıkmasını ister. Panik içindeki yazar olay yerinden kaçar. Kazazedenin çantasını açtığında ise karşısına savaşın görünmeyen yüzü çıkar.

O andan itibaren hayatındaki her şey altüst olmaya başlar senaristin. Danimarka tam da genel seçimlere gitmeye hazırlanırken, senarist ele geçirdiği belgeleri kamuoyuyla paylaşmak için hamle yapar. Meseleyi deştikçe giderek yalnızlaşır ve paranoyaklaşır. Sanki görünmeyen bir el hayatına müdahale etmiş ve her şeyi kötüye çevirmeye başlamıştır…

Bu tür politik dram filmlerin en büyük sıkıntısı olan diyaloğa dayalı ağır aksak ilerleme sıkıntısı taşımıyor Her Şey Çok Güzel Olacak. Aksine, yönetmen zaman zaman filmin akış hızını bilinçli olarak yavaşlatıp seyirciyi filme daha çok yaklaştırmak istiyor. Bu anlamda oldukça başarılı ve Avrupa sinemasının klasik ‘sıkıcılık’ çemberini ziyadesiyle kırıyor.

Öte yandan çizdiği tehlikeli politik tablo ve devletin gizli ayak oyunlarının yanında bireysel dramı da enfes yediriyor filmine yönetmen Boe. Filmin kahramanı senarist Falk’ın giderek paranoyaya dönüşen vesveselerinin ulaştığı boyutun, ailesini parçalayacak kadar derinleşmesini bir anda değil, usulca aktarıyor bize.

Bu anlamda, anlattığı konu kadar derin ve etkileyici bir film.

Her Şey Güzel Olacak, rahat içindeki Batı’nın tüm konforunu bozup Ortadoğu’ya demokrasi adına götürdüğü kan ve vahşeti muazzam bir sükunet ve etkiyle aktarıyor izleyiciye. Hiç acele etmeden, abartıya kaçmadan, provokatif bir dil kullanmadan.

Önemser misiniz bilmem ama Ali’nin kız arkadaşını daha önce Dövüşçü filminden de izlediğimiz Türk oyuncu Özlem Sağlanmak canlandırıyor. Etkisi sadeliğinde gizli bir film Her Şey Güzel Olacak.


Her Şey Güzel Olacak
(Alting bliver godt igen)
Yönetmen: Christoffer Boe
Oyuncular: Jens Albinus, Benjamin Boe Rasmussen, Igor Radosavljevic, Paprika Steen, Marijana Jankovic, Özlem Sağlanmak
Tür: Dram, Gerilim
Süre: 90 dakika
2010, Danimarka, Fransa, İsveç