2 Temmuz 2011 Cumartesi

Sinek


Ayağındaki topa kontrollü bir darbe vurdu. Hızla ilerlemekteydi. Kalecinin gözlerindeki kendinden eminliği görünce, kendi öz güvenini biraz kaybetti.

‘Atmalıyım’ diye geçirdi içinden... Tam karşı karşıyaydı artık. ‘Atmalıyım... atmalıyımmmm’... Ayağını geriye doğru gerdi. Hesapları doğruysa sert bir şut ile topu köşeye yollayacaktı. Tam vuracakken, beyninin içinden geçercesine bir ses duydu:

‘Zzzzzzzzzzzzzzzz’

Neydi bu?

Durdu, sanki çevresindeki herkes donmuş onun ne yapacağını merak ediyordu.
Kaşlarını çattı ve sağa sola baktı. Bir şey görmüyordu. Topa tekrar vurmayı denedi:
‘Zzzzzzzzzzzzzzzzz’

Yine aynı sesti ve bu sefer uzaklaşmıyordu da...

‘Sinek bu’ dedi ukala kaleci.

‘Aslanım sivrisinek ye onu!’

Baktı.

Sineği göremiyordu ama ses ondan başkasına ait olamazdı. Uzaklaştıkça incelen, yakınlaştıkça kalınlaşan iğrenç bir sesti bu.

‘ZzzzzzzzzzZZZZZZzzzzzzzZZZZZZ’

Elini gayr-i ihtiyarı yüzüne vurdu. Sahadaki bütün futbolcular kahkahalar atmaya başladılar:

 ‘Vuramadı, vuramadı, küçücük bir sineği vuramadı...’

Terlemeye başladı.

Burnundan soluyor. Ses ise gittikçe büyüyüp, bütün sahayı kaplıyordu:
‘ZZZZZZZZZZzzzzzzZZZZZZZZZZZZ...’

Gözlerini açtı. Kan-ter içindeydi. Yastık sırılsıklamdı. Bir süre kapattı gözlerini ve gördüğü rüyaya ‘orada mı’ diye bakmak istedi. Başını diğer yöne çevirdi. Yanağına yastığın soğuk ıslaklığı değdi. Hava çok sıcaktı ama bu kadar çok terlemesinde gördüğü rüyanın etkisi de vardı. Saate baktı. Sabaha az kalmıştı.

‘Kötü bir düştü’ diye fısıldayıp gözlerini tekrar kapattı.

Bu esnada sağ gözüyle bıyığı arasındaki bir noktanın şiddetle kaşındığını hissetti.
İşaret parmağının tırnağıyla kaşıdı. Ufak bir kabarıklık oluşmuştu.

‘Adi sivrisinek’ diye geçirdi içinden.

Aslında ısırılmasına pek bir diyeceği yoktu. Daha bir gün önce, arkadaşlarıyla yaptığı ‘sivrisinek’ muhabbetinde, sinek kovma yöntemlerini anlatanlara karşı, sivrisineğin de beslenmesi gerektiğini söyleyip, ‘İki gram kanımızı da onlar alsınlar. Sağlıklı yaşam için kan vermek gerekiyor’ diye espri yapmıştı. Espri dışında söyledikleri gerçekti. Bir sivrisinek tarafından ısırılmaktan hiç rahatsız olmazdı. Sabah uyandığında biraz kaşınırdı, o kadar. Problem, sivrisineklerin tek ya da grup halinde başının, kulağının etrafında devriye gibi dolaşmalarıydı.

Beynini deliyor, sinir ediyordu o ses kendisini.

Oda sessizdi ancak, derinlerden gelen bir tıslama huzurunu kaçırdı. Evet, rüyadaki sesin ta kendisiydi bu:
‘bzzzz.....vzz...zzzt’.

‘Kahretsin’ dedi.

Demek o sinek buradaydı ve bir şekilde rüyasını mahvetmişti.

‘Alçak’ diye öfkeli bir hırıltı çıktı gırtlağından.

Gözlerini tekrar kapattı ve yastığa kafasını gömdü.

Nasıl tekrar uykuya dalacaktı şimdi? Derin bir nefes çekip, göz kapaklarını acıtırcasına yumdu.
Ve korktuğu başına geldi, artık sinir olmaya başladığı o ses yaklaşıyordu:
‘zzzzzzZZZZZZZZZZ’

‘Off’ diye iç çekti.

Ancak, sinek başının etrafında dönüyordu. İşte bu olmamıştı. Sağ gözünü açtı.
Gözbebeğinden öfke akıyordu. Karanlık olduğu için, sadece sesini duyabiliyordu.
‘İyi bir tahmin yaparsam, tuttururum’ diye geçirdi içinden.

Sol elini, nevresimin altından çıkardı. Vuracaktı. Önce hesaplama yaptı.

‘ZZZZzzzzzzzzzzzZZZZZZZzzzzzzzZZZZZzzzzz’

Yaklaşık 20 santim çapında daire çizerek dönüyordu sinek!

Sol elini saldırı pozisyonuna getirdi.

‘Tenis raketi gibi vurmalıyım’ diye kendi kendine taktik de verdi. Elini hayal meyal seçiyordu ve bu kadar büyük olduğuna ilk defa sevindi. İçinden sineğe son bir şans vermek geçti.

Ya kaçarsa?

Bir an avını elinden kaçıran saf avcı gibi hissetti kendini ama sinek kaçmadı.
Zamanı gelmişti. Yaptığı hesaba göre, elini başının üstünden arkaya doğru savuracak, sineği eliyle duvar arasında sıkıştırarak öldürecekti. Beklemedi ve hızla savurdu elini.

‘Arrgh’ diye acı çığlığı çıktı boğazından.

Yatağın metal baş kısmını hesaplayamamıştı ve bileği tam profile değmişti. Camın çıtırtı sesi ise, muhtemelen saatinden gelmişti. Ve muhtemelen camı çatlamış ya da kırılmıştı.

Acıyan bileğinden önce, sağ eliyle saatinin camını kontrol etti. Tahmin ettiği gibiydi.
İki minik çatlağın kabartısını parmağının ucunda hissetti. Camı çatlayan saatinden çok uykusunun kaçması canını sıkmıştı. Üstelik sivrisinek hâlâ -biraz yüksekte de olsa- tur atmaya devam ediyordu. Sağ eliyle sol bileğini kavradı. Profil canını iyice yakmıştı.

‘Şimdi senin canına okuyacağım’ diye hırıltılı bir ses çıkardı.

Üstündeki yorganı savurdu. Pijamasını çekiştirdi. Odanın ışığını yakmak için düğmeye uzandı.

Dokundu.

80 watlık ampulden olağanüstü yoğun bir ışık seli tüm odayı kapladı.

Gözleri karardı.

Ampule bu kadar dikkatle niçin baktığını anlayamadı, ovuşturdu gözlerini. Başını çevirerek avını aradı. Sivrisinek inadına, fütursuzca odanın tavanına yakın bir mesafede istikrarsız uçuşuna devam ediyordu. Zaman zaman, perdeye, zaman zaman da tavana konacakmış izlenimi veriyor ancak konmuyor, uçuşunu sürdürüyordu.

Gözleriyle, sineğe vurabileceği bir şey aradı. Bir gazete sayfası, süpürge ya da...
Her neyse işte…

Ancak hiçbir şey yoktu ortada. Birden kapı koluna astığı havlu gözüne ilişti.

Tereddütle aldı. Bu arada avı kaçmasın diye kapıyı sıkı sıkıya kapadı. Sonra pencereye doğru yanaştı. Açık pencereyi büyük bir sükûnet ve titizlikle kapadı.

Perdeyi iyice çekti.

Elindeki beyaz havluya baktı.

Annesi özellikle havlu konusunda çok hassastı. Bembeyaz havluyu daha o gün çıkarmıştı dolaptan. Bir an için havlunun sineği öldürdükten sonraki durumunu düşündü ve kan lekeli havluyu görecek olan annesinin tepkisini... Eli aşağıya düştü, vazgeçmişti.

Tam başka bir şey arayacaktı ki,

‘zzzzzzZZZZZzzzzzzz..zz... ’

Gayr-i ihtiyari olarak savurdu havluyu. Tutturamamıştı. Gözlerini kıstı... Kararını
verdi;
                Öldürecekti!..

Sivrisinek, hasmının niyetini sezmişçesine yükseldi ve kitap ile müzik kasetlerinin dizili olduğu rafın ucuna kondu.

Elindeki havluyu kaldırdı. Tek gözünü nişan almak için irade dışı kapattığını geç farketti. Sineğin hemen ardında duran, dede yadigârı çini vazoyu da...

‘Kahretsin!’ çığlığıyla yere düşen tarihi vazonun şangırtısı karıştı. Ancak onun hiçbir şeye bakacak hali yoktu. Heyecanla havlunun uç kısımlarında kan ve ezik sivrisinek cesedi aramaya başladı.

Ancak yoktu!

Tekrar, tekrar baktı. Umutsuz... Yerdeki vazo parçacıklarına baktı.

‘Hayvan’ dedi dişlerini gıcırdatarak.

‘Bu dedemden kalma bir yadigârdı.’

‘Hayvan... hayvan... Hayvanoğlu hayvan...’

Bir sineğe hayvan diyerek hakaret eden ilk insandı herhalde!

Tam eğilip kırılan parçacıkları toplayacaktı ki, yine o sesi duydu:

‘zzzzz...zzZZZZZZZZZZZZZZT...bzzzzzzzz’

Gözleri parladı. Görmeye çalıştı, boşluktaki minik hareketli karaltıyı farketti. Sabretseydi, belki sivrisinek bir yere konacaktı ve o da yerdeki keskin vazo parçacıklarına basmayacaktı.

Ancak, sinek havadayken havluyu salladı.

Bu esnada sineğe doğru hamle de yapmış oldu. Ayağının altındaki keskin sert şeyi, kara bastığında çıkan sese benzer sesi duyduktan sonra hissetti.

‘Kırt’ gibi bir ses çıkmıştı.

Sinek ikinci defa canının yanmasına sebep olmuştu. Acıyı hissettiği sağ ayağına doğru baktı. Yeşil renkli marleyde yayılan kanı gördü. Yatağa oturdu. Tam başparmağıyla ayağının bitiştiği yerdeki yarığı gördü. Bu arada yerdeki kana bulaşan havlunun ucunu farketmemişti. Yüzündeki teri önce, pijamasının kol kısmıyla, sonra da havluyla sildi. Yüzüne kan bulaşmıştı.

Bir an için, ‘bir sivrisinek en fazla ne kadar kan içebilir?’ sorusu aklına geldi.

Gerçekten, ‘En obur sivrisinek kaç gram kanla doyardı acaba?’

Marleyin üstünde bir sivrisinek kavmine yetecek kadar kan vardı ve görünüşe göre bir o kadar daha akacaktı. Havludaki kanı farketti.

Cesaret bu ya, sivrisinek henüz ölmediğini gelip havlunun ucuna konarak ispatladı. Tam gözünün önündeydi. Öfke ile kıstığı gözlerini, sağ üst kısma doğru kaydırdı.

Düşünüyordu.

Sinek şimdi havluya konduğuna göre, ona ne ile vuracaktı? Cevabı beklemeden, elinin biriyle hamle yaptı. Sonuç yine olumsuzdu.

Yerdeki kanı ve vazo parçalarını temizlemek aklına bile gelmedi.

‘Bu bir savaş’ diye geçirdi içinden.

‘Ve ben kazanacağım’.

Bir ara gardırobun orta kapısındaki boy aynasında gördü kendi suretini...

Ürktü!..

Havludan yüzüne bulaşan kan, ter ile birleşerek garip şekiller oluşturmuştu yüzünde.
Gözlerindeki kin, kendi kendini bile korkutmaya yetti. Savaş boyası sürünmüş Kızılderililere benzetti aynadaki görüntüyü...

 Kim bilir, yarın olayı anlatacağı arkadaşları ne kadar gülecektiler?

Bir sinekle bile ‘neredeyse’ baş edemeyen koca adam!

Bu düşünce onu daha da hırslandırdı. Sinek, gardırobun üstündeki bavulun arkasına doğru uçup kayboldu.

Biraz bekledi, ‘çıt’ yoktu.

Havluyu, gardırobun üstünden savurdu, bavulun üzerine özenle serdiği gazetenin ucu havalandı ama sinek çıkmadı. Zıplayarak havluyu savurmayı denedi ama ayak parmağındaki yarığın acısını hissedince durdu.

Sağına soluna bakındı. Üstüne çıkacağı bir şey aradı.

Köşedeki eski sandalyeyi gördü.

Hızla oraya gitti. Bastığı yerden gelen minik kütürtülerin vazonun parçalarından kaynaklandığını biliyordu.

Ancak, ayağına batıp batmamaları mühim değildi.

Bu işi bir an önce bitirmeliydi. Sandalyenin üstündeki kitapları alıp, başka bir yere koymayı bile düşünmeden üst tarafından tuttu. Kül tablasını ise, ancak yere düştüğünde çıkardığı gürültüden sonra farketti. Kalın kül tablasının içindeki izmarit ve küller, yerdeki kanının içine karışmıştı. Sandalyeyi gardırobun önüne getirdi.

Yerleştirdi ve üstüne çıktı. Boyu gardırobun boyuna yetişti. Ancak bavulun üstünü göremiyordu. Sandalyenin sırt dayanılan bölümüne çıkmaya karar verdi. Dengeyi tam olarak sağlayabileceğinden emin değildi. Yine de çıktı. Sandalye de kendisi gibi titriyordu adeta ama bunu önemsemedi bile.

İşte orada, tam karşısındaydı.

Gözlerinde mutluluk pırıltısı belirdi.

Hasmı tam karşısında ve korumasızdı.

İki eliyle gardırobun kenarına da asılmıştı. Ancak havlu yoktu. Başını sağa, aşağıya çevirdi. Havlu orada, yerde duruyordu.

Sinirlendi.

Tam bu esnada sandalyenin bastığı kısmının vidaları ağırlığına dayanmadı ve gürültüyle aşağıya doğru düştü. Sandalyenin arka kısmı çökmüş ve o kısmın vidalandığı iki metal çubuk öylece duruyordu, çubuğun biri sağ kalçasının bir karış altından etine batmış ve yaklaşık 15 santimlik bir yarık açılmıştı.

Üstelik başını yere çarpmış ve yüzüne kendi kanı bulaşmıştı.

Bayılmıştı...

Uzaklardan gelen ezan sesi gözlerini açmasına yardım etti.

Rüya mı görmüştü?

Olanları hatırlamaya çalıştı...

Odanın ışığı açık olduğuna göre, olanlar rüya değildi.

Saçları kendi kanıyla ıslanmış, kaşı, kirpiği, gözü kan içindeydi. Sağ gözündeki yanma gözünü kapamasını zorlaştırıyordu.

Birden düştüğünü hatırladı. Elini kalçasına götürdü. Pijaması yırtılmıştı. Kalça kısmında acı ile karışık bir uyuşukluk vardı. Doğrulmaya çalıştı. Havluyu alıp yüzünü sildi. Ancak temizleyeceği yerde, kan daha fazla yayıldı yüzüne. Gardırobun kapısındaki boy dolabının karşısına geçti.

Aynaya yan döndü, pijamasını dizine kadar indirdi. Bacağının arka kısmı kandan görünmüyordu. Annesinin özenle temizlediği, daha o akşam dolaptan çıkardığı havluyu yarasına bastırdı. Acıdan yüzü buruştu. Beyaz havlu, artık kırmızıya dönmüştü. Kanın durmayacağını anladı. Pijamasını tekrar yukarı çekti. Döndü ve yatağın altına doğru eğildi. Hareketlerinde panik seziliyordu. Alttan çektiği üstü açık bir bisküvi kolisinin içinde bir şeyler aramaya başladı. Bir sürü ıvır zıvırı ortalığa dağıttı. Yoktu, eğildi, yatağın altına kaydı. Vücudunun yarısı yatağın altındaydı.

Çıktığında elinde başka bir koli vardı. Bir iki eşyayı çıkarıp attıktan sonra büyükçe bir pamuk poşetini gördü. Aldı. Tam içinden pamuk çıkaracaktı ki, koli de gördüğü bir şey onu çok şaşırttı.

Elindeki pamuğu yatağın üstüne fırlattı.

Kolinin içinde bulduğu kutuyu eline aldı. Bir sinek öldürücü spreydi bu.

Kulağına doğru yaklaştırıp salladı. Oldukça ağırdı.

Demek ki doluydu. Koliye ne zaman koyduğunu hatırlamıyordu ama şimdi elindeki silah çok daha etkiliydi. Yaralarını, kanamasını falan boş verdi. Kin ve intikam hisleriyle ayağı kalktı. Gardıroba yöneldi. Yerdeki sandalyeyi aldı, düzeltti, yastık, yorgan, battaniye ne bulduysa sandalyenin üstüne koydu. İşte gardırobun üstüne yetişmişti.

Spreyi iyice çalkaladı. Sonra üstündeki beyaz kapakçığa hışımla bastı.

 ‘Çoosssstt’ diye ilginç bir ses çıktı.

Bu ses çok hoşuna gitmişti. Parmağını çekti tekrar bastı:

‘Çoossssstssssss’

Çekti, sonra tekrar, tekrar...

Düşmanı, saklandığı yerden panik halinde kaçıştı.

‘Çoossst’ sesine ‘bzzzzz’lar karışmıştı.

Adeta çılgına dönmüştü.

Sinek tekrar rafa yöneldi. Sandalyeden yatağa atladı, doğruca rafa hamle yaptı.
Parmağını beyaz kapakçıktan çekmiyordu. Kutudan çıkan havadan hafif gaz, odayı hızla dolduruyordu. Ancak sivrisineği de yakalamak çok zordu, oradan perdenin üstüne kornişe doğru yöneldi. Ancak, bu sefer kaçamayacaktı! Kovalamaya devam.

Sivrisineğe ölüm!!!

Kendini, av peşindeki avcı gibi görüyordu. Avını kıstırmış, silahının tetiğine basıyordu. Avının kurtuluşu yoktu.

‘Çossstıssssst’...

Odanın sis içinde kaldığını ses kesildiğinde farketti. Genzindeki hafif yanmaya karşı birkaç sefer gırtlağını temizlemeye çalıştı, öksürdü. Mermisi, yani gazı bitmişti.

Ancak sinek orada, ampulün üstünde, tavanda duruyordu.

Hışımla sprey kutusunu fırlattı. Duvara, rafa ve marleye çarpan teneke kutunun sesini kendini bıraktığı yatağında duydu. Nedense başı dönüyordu. Midesi de bulanmaya başlamıştı. Eliyle yanan gözündeki yaşları kurutmaya çalıştı. Sivrisinek orada öylece duruyordu. Bacağından yatağa yayılan kan beyaz nevresimi hızla kızıla çevirdi.

Kutuya gözü ilişti alıp, bir daha fırlatmayı deneyecekti. Bu sefer belki vurabilirdi.
Son bir hamle ile eğildi, kutuyu yerden aldı.

Tam bu esnada, kutunun üstündeki iri harflerle yazılı ‘DİKKAT!’ ikazını gördü.

Göz pınarlarına biriken yaşları işaret ve başparmağıyla sıkarak kuruladı.

Altındaki yazıyı okudu:

 ‘Sinek, sivrisinek, hamamböceği ve bütün haşarata karşı son derece etkileyici gaz. Lütfen ilaçladıktan sonra, yarım saat camlarını açarak odayı havalandırınız. Kullandıktan sonra ellerinizi yıkayınız. Göz yanması, mide bulantısı ve kaşıntı gibi yan etkiler ortaya çıktığında zehirlenme tanısı başlamıştır. Beklenmeyen bir durum görüldüğünde hekime başvurunuz. Çocuklardan uzak tutunuz!’

Genzindeki iğrenç tat, küçükken, durulanmamış sabunlu bardaktan içtiği su sonrası aldığı tadı hatırlattı. İğrenç ve mide bulandırıcıydı. Midesi ve başı beraber döndü.

Gözü tam kapanırken, tavandaki sineği, dengesiz uçuşunu gördü. Bir süre daha uçan sinek kanat çırpmayı bırakmıştı. Aşağıya, kendisine doğru düştü. Tam burnunun üstüne geldi. Ufak-tefek yaşama emaresi vardı. Ancak bir süre sonra, hiç kıpırdamaz oldu.

Sivrisinek ölmüştü.

Gözünü her kapattığında yerçekimsiz bir karanlığa doğru kaydığını hissediyordu. Bu kayma mide ve baş dönmesini daha da hızlandırıyordu. Ancak gözleri mutlulukla burnundaki sineğe bakıyordu.

Şaşı olan gözlerindeki pırıltı öylece kaldı...

Kimseye anlatamayacaktı ama:

Kazanmıştı...

27 Mayıs 2011 Cuma

Yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum!

The Green Mile - Yeşil Yol filminden:

Paul Edgecomb: Ne yapmamı istediğini söyle. Seni çıkarmamı ister misin? Kaçmana izin vermemi; ne kadar uzağa gideceğini görmek için.

John Coffey: Neden böyle bir aptallık yapasın?

Paul Edgecomb: Kıyamet gününde, Tanrının önünde dururken, bana neden onun gerçek mucizelerinden birini öldürdüğümü sorarsa, ona ne diyeceğim? Görevim olduğunu mu?

John Coffey: Tanrı Baba'mıza bana iyilik yaptığını söyle!

Çok fazla acı var!
John Coffey: Artık sona ermesini istiyorum. Gerçekten yoruldum, patron. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından bıktım. Nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri olmamasından… İnsanların birbirine kötü davranmasından bıktım. Her gün dünyada hisettiğim ve duyduğum acılardan usandım. Çok fazla var… Sanki her an için kafama cam parçaları batıyor.

***
(50 yıl sonra)

Paul Edgecomb: Olağanüstü şeyler gördüm, Ellie. Bir yüzyılın sonuna daha tanık oluyorum. Yıllar boyunca dostlarımın ve sevdiklerimin öldüğünü gördüm. Hal ve Melinda... ...Brutus Howell... ...karım, oğlum. Ve sen, Elaine. Sen de öleceksin. Benim lanetim ise bunu görmek olacak. Bu benim kefaretim. Benim cezam; John Coffey'in idamına izin verdiğim için. Tanrı'nın mucizesini öldürdüğüm için, bu acıları yaşamak olacak!

15 Mayıs 2011 Pazar

Öyleyse!


Bilmek, öğrenmek değil ‘buluş’tur. Bilmek, yol almak değil ‘varış’tır. Başlangıcı ile sonu aynı olan noktaya ulaşabilmektir bilmek. Ha sağa gitmişsin, ha sola, ha yukarı yıkmışsın, ha aşağı inmiş, farketmez. Ha içten dışa, ha dıştan içe... Kendini bildiğin an Rabbini, Rabbini bildiğin an kendini bilmişsindir artık!

Bilmek bazen bir ödül, bazen uzun ve ardışık imtihan. Beklenmedik anda vuran piyango, bilmek! Ya da gece her şeyden habersiz uyuyan çocuğun başucuna konulan sürpriz hediye! Bilmenin sabahları o yüzden çocuksu sevinç çığlığı –ve ziyadesiyle- gözyaşıyla dopdoludur.

Kimi zaman ise zorların zorudur, bilmek. Kanatan, acıtan, can yakan bir sürecin sonundaki menzil. Şairin dediği gibi, ‘gece hendeğe düşer gibi’ düşerek bilmek ya da yıllar boyu etrafında sayısız tur attıktan sonra ‘aniden karşına çıkan deniz’ gibi şaşırarak bilmek!

Kolay ya da zor, fark etmez, bilmek; bir ödül, bir armağan, yaratılmışların en cahili potansiyelini taşıyan insanoğluna!

Bilmek bir mesuliyet aynı zamanda. Bilmeyenle bir olmaktan ayrılmak. Belki ilk etapta korkarak irkilmek ama sonra korkunun da bir yaratılan olduğunu bilerek korkusuzlaşmak.

Ayrıca ‘arınmak’ demek bilmek. Ve kurtulmak fazlalıklardan. Tüm safraları birer birer atmak mesela. Bilmek, bir bahar temizliği ruhlar için, bahar sevincini yaşarken. Önce gereksiz kelimelerden, sonra boş çerçevelerden. O çerçeveler ki kimilerinin kemerlerini süsler, kimilerinin duvarlarını.

Bilmek, içi samanla doldurulmuş malayani şeyleri koymak kapının önüne. Bilmek, ruhun pencerelerini açmak, vicdanı havalandırmak. Bilmek, kalbe batan kıymıkları teker teker ayıklamak, huzur merhemiyle kapamak içteki yaraları.

Bilmek dıştan ‘âzâde’ olmak, kabuğa takılmamak. Bilmek içteki hazineyi bulmak, stoplâzmanın da içine, çekirdeğe varabilmek.

Unutmayalım; bilmek yol almak değil; varmak!

Bilmek, acımasızlığa acımadan yol vermek, acıyı kabullenmek. Bilmek, odalar dolusu kahkahayı gözyaşı süpürgesiyle bedenden dışarı atmak. Halının altında birikmiş ne kadar utanç varsa geçmişe dair hepsiyle yüzleşmek.

Bilmek, sifonunu çekmek masivanın…

Bilmek, halı misali, ruhu sarkıtıp balkondan acımadan tozunu almak. Edep kırbacını kendi kendinde şaklatmak. Hoyratlığın delişmen akarsuyundan dingin göllere ulaşmaktır bilmek. Uğultulu uçurumlardan huzurun vadilerine süzülmek.

Bilmek, mazeretin ufunetli çöplüğünden uzaklaşıp, hakikatin ‘herkes yahşî men yamân’ mertebesine ulaşmak.

Bilmek tevazuun suskun diliyle ‘kainata meydan okumak’ aslında… Bildiğini bilmek ile bilmediğini bilmek, bitişik odalarda yatan ikiz kardeştirler bu yüzden. Feraset maymuncuğunu basiret projeksiyonuyla birleştirebilmek de bilmenin getirdiği zanaatkarlıklardan biri. Paslı kilitleri fırlatıp atmak birer birer, kapıları ardına kadar açabilmek, kolları açar gibi!

Bilmek, alemi ‘idrak’ etmek, en makrosundan en mikrosuna kadar. Geçtik en klişesinden ‘büyük resmi’, resmin en minimalini görebilmek.

Bilmek, soruların küçüklüğünü görmek, cevapların büyüklüğü karşısında. Gölgeleri kovmanın ne kadar kolay olduğunu anlamak, hakikatin ışığıyla.

Bilmek kendinden başladığın yolculuğu yine kendinde bitirmek, başlangıç çizgisiyle bitiş çizgisini birleştirebilmek. Bilmek, idrak baltasıyla ‘Azer’in evindeki tüm putları tek tek yerle bir etmek. İkiye yarılan nehirleri, ortadan bölünen kamerleri, azgın dalgaların arasında yüzen sefineleri görmek gönül perdesinde.

Bilmek, Arşimet’in aradığı dayanak noktası, Epiktetos’un özgürlük zannettiği yanılgının ispatı, Diyojen’in zenginliği…

Şimdi bunu da bilmiyoruzdur biz.  

Bilelim öyleyse…

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Lanetli Miras: Ev alma korku al!

Tekinsiz mekanlar her dönem korkularımıza kaynaklık etmiştir. 


Merhum Necip Fazıl’ın gençlik yıllarında yazdığı şiirlerinde çok ciddi anlamda korku ve gizem vardır. Şairler Sultanı, zamanı, mekanı ve insanı birer gerilim ve ürperti unsuru olarak şahane kullanır. Misalen Boş Odalar isimli şiirinden: 


“Şu karşı evin boş odalarında,
Duvarlara sinmiş bir hayalet var.
Elinde mum, gece ortalarında,
Bucak bucak gezer, birini arar.”

Mekan, sinema için ilk günden beri çok cazip bir korku öğesidir. Sinemacıların önce kurguyu, ardından türleri keşfinden sonra mekanlar sıklıkla kullandıkları unsur olmuştur. Bela Lugosi, Alfred Hitchcock filmlerinden geliniz uzak doğu korkularına kadar dikkatli bir gözle bakıldığında mekanın korkuyu ve gerilimi tırmandırmada çok ciddi rolü olduğu görülecektir. Rebecca’dan Sapık’a, Çığlık’tan Testere serisine kadar bütün kült olmuş korku filmlerinde mekanın önemi büyüktür.

Tekin olmayan gölgelikler, ürpertici çatı katları, dehşet dolu bodrumlar, gacırdayan basamaklar, ayak seslerini kat be kat yükselten döşemeler, nedensiz açılıp kapanan kapılar, tüyleri diken diken edici bahçeye bakan pencereler, üstüne bir de yağmur eklendi mi korku ve gerilim filmleri için bulunmaz ortamlara dönüşüyorlar. Alejandro Amenábar’ın muhteşem filmi The Others’ı hatırlayalım.

Her nasılsa ülkemizde gösterim şansı bulan İspanyol filmi La Herencia Valdemar – Lanetli Miras tam da böylesi bir film. José Luis Alemán kendi yazdığı senaryoyu yönetmiş. Bütününe bakıldığında bu türden filmlerde ne olması gerekiyorsa hepsine sahip olan film, iki ayrı bölüm halinde vizyona giriyor.


Birinci bölümünün özeti şöyle: Luisa Llorente, tarihi konakları alıp satan bir emlakçıda eksper olarak çalışan bir uzmandır. Acımasız rekabetin yaşandığı emlak sektöründe, iş arkadaşının nedensiz yere işi bırakmasıyla onun ilgilenmesi gereken bir konak ile ilgilenmek durumunda kalır. Bu ev Victoria döneminde Valdemar’a ait bir binadır. Luisa evin bedelini tespit etmek üzere uydu haritalarında bile yolu doğru düzgün görünmeyen bölgeye gider. Tuhaf bahçıvanın, en iş yaptığı belli olmayan bir şoförün bakımını yaptığı bu eski ve ürkütücü mekan Luisa’nın ölüm kalım savaşı vereceği bir mekana dönüşmeye başlar.

Lanetli Miras’ın en büyük handikabı filmin uzunluğu nedeniyle ikiye bölünmesi. Dolayısıyla izleyici bu ilk bölümde Luisa ile başlıyor ama Valdemar’ların hayatına dalıyor. Ve final sahnesine kadar günümüzden kopup geriye dönüşlerle hikayeyi izliyoruz. Çok küçük araya girişlerle kaybolan Luisa’nın peşine düşen Nicholas’ın hikayesine göz atabiliyoruz. Sanırım hikayenin ikinci bölümünde Luisa ile Nicholas’ın arayış hikayesini izleyeceğiz.

Film, Pan’ın Labirenti gibi muhteşem bir fantastik gerilim filmini bağrından çıkarmış İspanyol sineması için çok fazla anlam ifade etmeyebilir. Lakin Valdemarailesinin özelinde İspanyol burjuvazisine hiç de küçümsenmeyecek atışlarda bulunuyor yönetmen. Viktorya dönemini tasvir ederken, insani değerlerin nasıl birer oyuncağa dönüştürüldüğünü ve burjuvazi eğlencesinin faciaya dönüşmesini anlatıyor.

Kişisel anlamda çok fazla kan revan içermiyorsa bu tür filmleri, her ne kadar konusunu ve finalini kolaylıkla tahmin edebiliyor olsak da, ilgiyle izliyorum. 

Yazının girişinde bahsini ettiğim mekanın tekinsizliği ve ürperticiliği beni her zaman kendine çekiyor. Noktayı yine Necip Fazıl’ın bu tür mekanlar için yazdığı dizelerle bitirelim: 


“Sonra işitilir sert bir hıçkırık,
Basar odaları belirsiz cinler.
Karanlık avluda döner bir çıkrık;
Sanırsın, kundakta bir çocuk inler…”

Son sözü ise bu filmi ithal eden şirket için söyleyelim, bir dağıtım şirketi, kendi filmini bu kadar izleyiciden gizleyebilir, helal olsun. 


13 Mayıs 2011 Cuma

Kişisel menkıbe (3) : Ölmeden mezara koydular beni


Bir zamanların iki araba yan yana geçemeyen yollarının yerini şimdi 8 şeritli yollar almış. 
Sanırım millet olarak genimizde var, kamusal alanda olup biteni izlemeye bayılıyoruz. Bu bizim gözlemci mi, röntgenci mi bir millet olduğumuzu gösterir bilmiyorum ama kavgayı, trafik kazasını, her türlü çalışmayı ve çatışmayı izlemekten çok zevk alan bir millet olduğumuzu söyleyebilirim.  

Küçük bir trafik kazasından hemen sonra, yolun karşılıklı olarak her iki şeridinin de tıkandığını fark ederek haklılığımı görebilirsiniz. Kazanın yapıldığı yön ve şerit, kaza yapmış araçlardan dolayı duru lakin diğer şeritler de, ‘neler olmuş böyle’ diye bakan meraklılardan dolayı durma noktasına gelir.

 İnşaat temel atma kazılarını bile elimizde çekirdek çitleyerek izlemeyi sosyal bir eylem olarak gören milletin ahfadıyız.

Birazdan anlatacaklarımın tamamı hatıralarımdır ama hepsini ben hatırlamıyorum maalesef ya da hatırlamıyordum. Çevremdekilerin ‘şöyle oldu, böyle oldu’ demesiyle tamamlanmış hayat kareleri olduğunu hatırlatayım.

Yaşım 5 ya da birkaç ay daha fazla. Benden bir yaş büyükler (ağabeyim ve teyzem) okula yazılırken, beni de almaları yönünde tehdit ettiğim okul müdürü, elimdeki taşı görünce durumun ciddiyetini anlamış ve küçük bir mantık testinden sonra, ‘tamam kaydını yapalım’ demiş. Dümen tabi ama ben henüz bunu fark edemiyorum. Okulların açılmasına kısa bir süre var.

Olayları anlatmadan önce size biraz yollardan ve insanlardan bahsedeyim.

Yollar ile kentler arasında gizemli bir ilişki olduğuna inananlardanım. Ve doğal olarak bu kentte oturan insanların kaderi arasında. Bu durumu bir köşe yazısında 6-7 yıl önce kadar (Hadi tam tarih vereyim: 9 Aralık 2004) izah etmeyi denemiştim. O yazıda da vurguladığım gibi; Bazı şehirler vardır garip, hikmeti derinlerde gizli kadere sahiptir. Girişi bir dünya, çıkışı başka bir dünyadır şehrin. Geldiğinizde bir tuhaf olursunuz, ayrılırken bir başka tuhaf.

Bazı yollar vardır enteresan. Geçtikleri yerlerde iz bırakırlar, kültür oluştururlar, mekanların, insanların kaderlerini etkilerler. Her o yoldan gidişinizde hayretler içinde bakarsınız etrafa. Aslında gidenin yol değil, siz olduğunuzu anlarken bir yandan, geride bıraktığınız her santimde yolun insanla olan o girift etkileşimine de şahit olursunuz.

Bazı şehirler ile bazı yolların kaderi ezelden beri kesişir. Kimi zaman enine, kimi zaman dikine böler yollar şehirleri. Kaderin garip tecellisi ki, doğduğum kent de, doyduğum kent de yollar ile böylesi gizemli bir ilişkiye sahiptir.
İpekyol denen uluslar arası bir yol Şanlıurfa’yı enine olarak ikiye böler. Ve kentin kaderini bu yol belirlemiştir adeta. Tıpkı E-5’in kaderini belirlediği İstanbul gibi.

İşte bu yolun 1970’li yıllardaki durumu: Gidiş/geliş daracık bir yol. Bugün her biri ikişer şeritten teşekkül eden ana ve yan yol olmak üzere toplam 8 şeritli olan o yolun kaderim üzerinde enteresan bir etkisi vardır.

Bahsini ettiğim yol aynı zamanda transit bir otoyoldur. Dolayısıyla yıllar boyu yabancı plakalı kamyonların geçişini izledi o bölgenin çocukları. Yaşları biraz kemale erenler, ellerine birer taş alıp, diğer ellerini dudaklarına götürüp, ‘sigara’ işareti yaparak, ‘Sigara vermezsen taşlarım kamyonunu’ tehdidiyle post-modern Deli Dumrul’luk oynardı vaktiyle.

Bir ayrıntı da ünlü lastik markası Michelin’in maskotu olan kat kat tuhaf adam maketini ‘put’ sayıp sigara versin vermesin taşlanmasıydı. Eh, İbrahim Peygamber’in memleketi put konusunda biraz hassastı tabi ama bunu bilemezdi gariban TIR şoförleri!

Put kırıcılık kültürüne işlemiş bir memlekette, üzerinde bu tür maskotlar olan kamyonla geçersen, pek hoş karşılanmazsın tabi!
Dediğim gibi 1970’li yılların başı. E-24 Karayolu üzerindeki trafiği taşıyamıyor artık. Karayolları yolu genişletmeye karar vermiş ve kocaman dozerler, kepçeler, kamyonlar harıl harıl yol genişletme çalışması yapıyorlar. Yapım sırası bizim semtin hizasına gelince tüm mahalleli için eğlence çıkmış oldu. Sabahın erken saatinden gün batana kadar mahalleli düzensiz kafilelerle kazı ve yol yapım çalışmalarını izlemek üzere şantiye bölgesine gidiyor.

Hangi akla hizmet bilmiyorum, içinde bulunduğum gurubun en küçük veledi olarak o gün kontrolsüz olmak gibi bir ruh haline girmişim. Yanımda teyzelerimin tüm ikazlarına, bağırmalarına rağmen hiçbir şeyi umursamıyor, koca koca inşaat makinelerinin arasında tur atıyorum adeta.

Ve derken kimin ortaya attığı belli olmayan bir iddia: En çok kim yaklaşacak şu sarı kepçeli iş makinesine?

Ben, bacaksız Timur’un huzuruna çıkan Nasreddin hoca misali en önde, arkamda iddiayı aklıma sokanlar koca kepçeye doğru yaklaşıyoruz. İş makinesine yaklaştıkça bir ejderhaya benzeyen egzozundan kulak parçalayan gürültü çıkıyor homurtuyla karışık.

Ve palet sesleri…

Görüntü büyüdükçe kafiledeki çocuk sayısı azalıyor ve kala kala iki kişi kalıyoruz. O kadar küçüğüz ki, iş makinesi kullananlar, kamyon şoförleri varlığımızdan haberdar bile değil!

Ben nasıl bir hisle yaptım bilemiyorum ama bir anda, ‘Hadi bakalım kim elini paletlere vurabilecek?’ gibi saçma bir iddiayı atıyorum ortaya. Bir de bakıyorum ki, hepi topu iki kişiyiz kazı alanında. Yolun kenarında orta boyutta bir uçurum oluşmuş aslında ve kepçe kamyonların getirdiği hafriyatı uçurumdan aşağı doğru yuvarlıyor.

Birden tepemdeki güneşin solduğunu hissediyorum. Toprak kokusuna serin bir gölgelik karışıyor. Başımı kaldırdığımda güneşin kocaman metal kepçe ile kapatıldığını görüyorum ve gördüğüm an kepçe taşıdığı tüm toprağı tepemize bırakıyor. Çocuk bağırışları devasa iş makine seslerinin arasında sinek vızıltısından bile minik.

Ben yapay uçurumdan en aşağıya yuvarlanıyorum, yanımdaki kişi şanslı (çünkü en az üç metre gerimden geliyor) toprağın bir metre filan altında kalıyor.
Bizi izleyen çocuklar korkudan çil yavrusu gibi dağılıyorlar. İş makinesini kullanan operatörler olup bitenden bihaber. Habire toprak döküyorlar üzerime.
Olayın bundan sonrası başkasından nakil tabii…

Çocuklar artık nasıl bir suçluluk psikozuna büründülerse valide hanımın dikkatini çekiyor ve sıkıştırıyor olay yeri kahramanlarını. ‘Toprağın altında kaldılar’ cevabını alınca fenalaşıyor annem. Derken başka çocukların başka anneleri durumdan haberdar oluyor. Herkes koşarak geliyor ama aradan saatler geçmiş durumda.

Bütün iş makineleri durduruluyor, herkes kenara alınıyor. Korkuyla titreyen çocukların şahitliğinde nereye gömülü olduğumuz soruşturuluyor.

Urfa'nın İpekyol'un güneyinde kalan kısmı. İyi ki geri kalmış, tarih kokuyor!

Artık talih mi deriz, şans mı yoksa yiyecek ekmeğimiz, içecek suyumuz mu varmış, bilemiyorum ama en büyük avantajımız üzerimize atılan hafriyat toprağının bol taşlı oluşu. İri taşlar bol bol hava odacıkları barındırıyorlar. Kum gibi değil anlayacağınız.

Toprağın altında iki beden var, iş makinesi ile acele kazmak büyük risk zira kocaman metal tırnaklar bedenimizi parçalayabilir. Kazma bile riskli. Belki kürek, o da çok ihtiyatlı olarak kullanılacak!

Şantiye şefinin emri böyle. Ve şantiye alanı o güne kadar görülmemiş bir panayıra dönüşüyor.

‘N’olmuş N’olmuş???’

‘Çocuklar altta kalmış!!!’

‘Vışşş, kaç gündür??’

‘Bilmiyorum ben de yeni geldim.’

Hani ben toprağın altında değil de üstünde olmuş olsam eminim Hüseyin Rahmi üstadı sollayıp Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç’dan çok daha fena bir komedi kaleme alabilirmişim!

Hava kararmak üzere ve normal olarak önce arkadaşıma ulaşılıyor. 

Alkışlayanlar, ayılıp bayılanlar, seyyar satıcılar, ‘buz gibi soğuk sudan içen’ciler tekmili hayretle izliyor gelişmeleri.

Bizim oralarda bu tip olaylarda nedense önce hastaneye, ambulansa haber verilmez. (Verilse bir işe yarar mı bilemem tabi) En fazla polis çağrılır olay mahalline. Dolayısıyla öyle sağlık ekibi, ambulans filan hayal etmeyin boşuna. Ortamdaki aniden biten seyyar satıcı sayısı devlet hastanesindeki hemşire sayısından bile fazla.

Hava kararıyor ve ikindi ezanından sonra, akşam ezanı da üzerimi örten toprağa okunmuş oluyor. El fenerleri, gaz lambaları, araba farları… Hepsi benim için, tam bir çocuk yıldız durumu!

Önce onlarca, sonra yüze yakın insan toprağı eşeliyor, birçoğu minik bedenimin birkaç metre üzerinde tabi…

Saati kesin olarak öğrenemedim ama muhtemelen yatsıya doğru buluyorlar beni. Baygınım tabi, günler, aylar, yıllar sonra bile zihnimi tüm zorlayıp sıkıştırmalara rağmen en fazla, kepçenin üzerime toprağı boca ettiği anı hatırlayabiliyorum, gerisi yok, kayıp!

Topraktan beni çıkardıklarını da hatırlamıyorum. Benim durum arkadaşımınkinden kötü. Çünkü saatlerce toprağın altında kalmaya ek olarak bir de, tam gözlerim faltaşı gibi açık yukarı bakarken üzerime döküldüğü için gözlerim toprakla dolmuş.

Yuttuklarımı saymıyorum.

Kendime geldiğimde ya iki ya da üç gün geçmişti olayın üzerinden. Gözlerime şehirdeki tüm göz merhemlerini sıkmışlardı sanki! Acayip ağrı veriyor ve batıyordu.

Yer yatağında en az bir hafta yattığımı hatırlıyorum.

Sonra işaret parmağının son eklemi kırıldığı için parmağı ‘L’ harfi gibi duran göz doktorunun gözümün içinde ‘kıtır kıtır’ bir şeyler temizlediğini de unutmam mümkün değil.

Gözlerim öylesine sulanıyor ki, neredeyse kuru anı yok. Sulu gözlülüğümün zirvesini yaşıyorum.  Aradan günler, haftalar geçiyor, gözlerimde pek ilerleme yok. Bulanık görüyorum dünyayı ve sürekli sulanıyor gözlerim.
Ama kulaklarım sağlam.

Anne babamın ‘Buna da şükür, yaşıyor ya en azından’ cümleleriyle birbirlerini teselli ettiklerini duyabiliyorum!

Aylar, epey bir zaman, gözümün içinde hala toprak varmış gibi batma hissederek geçiriyorum bir ya da iki yılı.

Ve ailemin yaşayacağı en büyük felaketi yaşıyoruz. Babamın sahip olduğu otobüs kaza yapıyor ve babam ilk birkaç ayı yoğun bakımda olmak üzere epey hastanede kalıyor. Konya, denilince içim kanar bu yüzden. Otobüs Ilgın’da feci bir kaza yapıyor. Ayrıntıları belki başka bir vesile ile paylaşırım.

Ve babam aylar sonra eve yaralı, pansumanlı bir şekilde geliyor.

Seveni çok ve her Türk insanı hasta ziyaretine kolonya ile gitmek gibi bir alışkanlığa sahiptir. Babamın hasta yatağı başta olmak üzere ev kolonya dükkanı gibi.

Renk renk, cins cins, model model kolonyalar.

Herkes babama üzülüyor ama benim gözler her zaman sulu zaten, ayrıca ağlamama gerek yok!

Tam rakamı versem yanlış olur ama o dönemin teknolojik şartlarına göre göz numaram acayip büyük. Nereden biliyorum?

L parmaklı göz doktorunun test amacıyla gözüme koyduğu cam, kola şişesinin dibi gibi çünkü!

Gözlük takacağım, Allah bilir kaç numara?

6 mı, 7 mi, emin değilim!

Gözlerim her zaman sulu dedim ya, ayrıca kızarık da… Ovmaktan ve silmekten… Kızarık gözlerle vampir gibi geziniyorum ortalıkta.

Babam kısa sürede toparlıyor kendini. Artık yatakta oturabiliyor, herkesle sohbet edip, şakalaşabiliyor.

Şükür ki ne şükür!

Derken bir gün benimle şakalaşacağı tutuyor… Hemen yanı başında duran plastik kolonya şişesini alıyor, kapağını açıp şişeyi sıkmaya başlıyor. Kolonya ışın tabancasından çıkan lazer gibi ince ve sert şekilde beni takip ediyor. Ben de kahkaha atıyorum, hoşuma gitme belirtisi babamı daha çok gaza getiriyor ve iki eliyle birden sıkıyor zavallı şişeyi.

Baba basıncına hangi şişe dayanabilir ki?

Birden ‘ploppp’ diye bir ses duyuyorum. Şişenin tıpası fırlıyor ve anlımın tam orta yerine yapışıyor.

Tıpa öncü kuvvet elbette…

Şişede ne kadar kolonya varsa gözlerime…

Evet, görme yetisinin büyük bölümünü yitirmiş gözlerime saldırıyor etil alkol. Artık nasıl bir çığlık attıysam hatırlamıyorum.

Yine bayılmışım…

Babam üzüntü ve kızgınlıkla haykırmış: Bu sefer kesin kör oldu!

Gözlerimi yine hastanede açıyorum. Bu kez tepemde başka biri var. Beyaz önlüğünden tanırız doktorları ama her beyaz önlüklüyü doktor zannetmek gibi bir çocuk yanılgısı vardır.

Ne yapıyor gözlerime bilmiyorum sadece ağlıyorum ama zaten aylardır ağladığım için çok fazla yaş kapasitem yok.

İki gözüme iki sargı yapıp beni eve yolluyorlar. Artık tamamen görmüyorum…
Gözlerimdeki sargı birkaç gün kalıyor ama bu sefer de gözlerimin içinin kaşındığını hissediyorum. Göz kapaklarımı bir kez kaşıyabilmek için dünyanın bütün kolonyalarını tepemden dökmeye razı olabilirim, o kadar yani!

Gerisi biraz Türk filmi gibi…

Trahom Hastanesi’nde sargıyı çıkarıyor doktor. Herkes merak içinde bana bakıyor. Göz bebeklerime kızarmış zeytinyağı damlatılmış gibi tuhaf ve kalın bir cıvık tabaka arkasından görüyorum her şeyi. En azından gözüm ışığı alıyor.

Herkes üzgün, ben ise sevinçliyim, göz kapaklarımı ovabiliyorum, Allahım bu ne saadet!

Ve yine bir miktar süre geçiyor aradan, gözlük ölçüsü için yine hastanedeyiz. Doktor büyük bir ciddiyet ve sabırla muayene ediyor gözümü. Gözbebeğime minik bir el fenerinden ışık tutuyor. Habire ‘Allah Allah’ deyip duruyor doktor.
O öyle dedikçe, babam şaşkın şaşkın ona bakıyor.

Ve dönüp ömrüm boyunca unutamayacağım repliği söylüyor:

‘Yahu acayip bir durum bu Davut Usta, çocuğun gözleri sıfır numara olmuş!’
Öteki rakamların ne anlama geldiğini bilmiyordum ki, sıfırın da göz numarası olarak ne anlama geldiğini bileyim.
Babam kulaklarına inanmıyor olacak ki, soru bile soramadan sadece yüzüne bakıp tekrarını istiyor adeta.
“Gözleri iyi durumda..”
Sonra bana bir takım şekiller, hayvanlar filan gösteriyor. Hepsini tıkır tıkır söylüyorum.
Daha önce toprağın gözüme verdiği hasarı kolonya temizleyip götürüyor adata. Bu iki olayın hikmetini çözebilmek içinse yılların geçmesi gerekiyormuş.

Şöyle diyor İbrahim Hakkı üstadım:

"Deme niçin bu böyle
Yerindedir o öyle
Var sonunu seyreyle
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler."

Sadece toprağın altında kalmış olsam kolonya kör edecekti belki beni, kolonya olmasa bugün gözlerim kaç numaraydı Allah bilir! Varıp sonunu seyreyleten kudreti yıllar sonra fark ediyorum.

Ve ben ilk gözlüğümü kırk yaşından sonra, en az 20 yıldır günde 10 saatten fazla bilgisayar ekranına bakan biri olarak alıyorum. ‘Dinlendirici’ diyor doktorum ve ben tebessüm ediyorum:

‘Ben toprağın altında dinlendim doktor!’

Yolum düştüğünde ise o yolun bana geçici mezar olan kısmına gidip geçmişi hatırlıyorum. Lezzetleri acılaştırması gibi çok mühim bir etkisi oluyor bende.

Konumuzla hiç bir ilgisi bulunmayan teyzeler. Resim hoşuma gitti diye koydum!