13 Ağustos 2011 Cumartesi

Mevzubahis ABD ise gerisi teferruattır!


Zenginlik böyle bir şey sanırım. Sofran zengin, karnın tok olunca başkalarının ne yediklerine bakıyorsun bir süre. Sonra onların ne yediğiyle ilgilenip, her şeyi sen düzenlemeye çalışıyorsun. Devletler de ülkeler gibi. Tuzu, rahatı yerinde olanların bir süre sonra kafalarını önlerinden kaldırıp başka devletler ile ilgilenmeleri belki toplumsal tarih açısından farklı anlatılabilir ama reflektif olarak aynı şey.

Söz gelimi başka ülkelerin sosyal hayatlarıyla ilgileniyorsunuz. Özgürlükleriyle, yiyip içtikleriyle vesaire. Daha da müşahhaslaştıralım meseleyi. İsminiz Amerika diyelim. Karnınız tok. O kadar ki, markette gezerken bile motorlu araçlar kullanıyorsunuz. Her kumandaya kumanda eden bir kumanda icat etmişsiniz son olarak. Bankanız bile aracınızdan inmeyin diye, ATM’lerini araçlara göre dizayn etmişler. Yaklaşıyorsunuz, aracınızdan inmeden paranızı çekiyorsunuz… Çağdaş dünya, uygar insanlık filan diyorlar sizin için.

Sonra kalkıp Irak’a gidiyorsunuz söz gelimi. ‘Senin kimyasal, nükleer ve bilumum tehlikeli silahın var’ diyorsunuz yıllarca büyüttüğünüz öcünüze. Kendi Frankeştayn’ınızı yemek için türlü bahane uyduruyor ve ‘özgürlük getiriyorum’ ayağına milyonlarca insanı katledebiliyorsunuz. Adına da ‘ülkeyi özgürleştirmek, demokrasiyi getirmek’ filan diyorsunuz.

Biliyorum girizgah çok uzun oldu. Ve biliyorum geçtiğimiz hafta ramazanın ruhuna uygun filmler yazacağımıza dair sözleşmiştik. Ama itiraf edeyim hesapta bu film, yani “Akılalmaz – Unthinkable” yoktu. Filmin içinde bulunduğumuz kutsal ayın ruhuyla ilgisi yok, hiçbir ayın ya da mevsimin ruhuyla ilgisi yok. Ancak bu konuda kalem oynatıyorsak, tarihe not düşmek de bir vebal kanaatimizce.

‘Akılalmaz’ çok kaba bir bakışla esasen ‘büyük çoğunluğun menfaati için, küçük fireler verilir’ gibi yakışıklı bir temayı içeriyor gibi. Lakin, her bu tür Amerikan propaganda filminde olduğu gibi, dış ambalajı her ne kadar yaldızlı ve şekerli ise de, içi pis ve kokuşmuş. Ne yazık ki böyle…

Konusu şu filmin: Eski Amerikalı, Delta Force askeri, patlayıcı uzmanı Steven Arthur Younger (Michael Sheen), Müslüman olduktan sonra sadece adını ve dinini değiştirmeyip, tüm hayatını değiştirerek Amerikan hükümetine ulusal bir tehdit haline gelmiştir. Üç farklı şehre nükleer bombalar yerleştirdikten sonra kendini yakalatır. Görünen bir amacı ve talepleri var ama asıl önemlisi görünmeyen ve işbirliği yaparak kendisini sorgulayan ordu ile hükümet görevlilerinin kendi kendilerine görmesini istediği siyasi ve insani yüzleşmeler sağlamaktır. Yerleri bilinmeyen bombalara karşı zamanla yarış başlayınca devreye, yöntemleri farklı olan işkence uzmanı Henry Herald ‘H’ Humphries (Samuel L. Jackson) ve FBI ajanı Helen Brody (Carrie-Anne Moss) girer. Biri ürkütecek, diğeri yatıştıracak, böylece Younger’dan bombaların yerini öğrenebileceklerdir. Ama karşılarında bütün planlarını yapmış, başına gelecek her şeyi bilen ve onlara hazırlıklı bir adam vardır.

Kabataslak film böyle bir konuya sahip. Elbette böylesi bir konu akıllara hemen 11 Eylül saldırıları ve sonrasını getiriyor. Hatırlarsınız, G. Bush saldırı sonrasında kendi ajanlarına işkence ile belge, bilgi toplama yetkisi vermişti. Yani, Akılalmaz bu açıdan bakıldığında ‘Hele bir sor niye yapıyoruz!’ filmi… ve hiç de yüksek olmayan bir ahlaki değersizlik manzumesi içeriyor.

Özellikle S. Jackson’un canlandırdığı taşeron işkenceci ile Amerikan halkına, ‘her şey sizin iyiliğiniz ve Amerikan halkının huzuru, mutluluğu için’ mesajı vermek isterken, senarist ve yapımcıların tercih ettiği ‘aptal’ca yol, umulur ki, dönüp kendini vurabilir. Evet Unthinkable bir ekim yapıyor, Amerikan halkının bilinçaltına yapılıyor bu: Bakın boşuna değil tee Afganistanlara, Iraklara gitmemiz. Boşuna değil Afrika’da cirit atamız. Ahan da böyle, biz gidip yuvalarında ezmezsek, onlar gelip yuvamızı yıkarlar.

11 Eylül sonrası oluşturulan bir politik kültür var. Daha çok masumiyet için bir takım paranoyaların zararı yoktur, gibi tuhaf bir mantık bu. Anlamak mümkün değil. Hele bizim gibi, ‘bir gemide 99 cani, bir masum olsa da o gemi batırılmaz’ düsturuna aşina bir kültür için asla kabul edilemez bir mantık bu. Ancak Hollywood bizden kabul etmemizi istiyor bunu. Hem de film formunda ambalajlayarak. Aslında bu mantık, cinayetleri, faili meçhulleri, kontra terörü ve daha bir milyon şeyi meşru gösterebilmek için paranoyaların zararsız olabileceğini de dikte ediyor. Ne ki buna film denmez, sanat hiç denemez. Belki kuru bir propaganda, belki iğrenç bir gizli reklam, o kadar…

Bir yerden sonra iyi oyunculuk, kaliteli görüntü, güzel müzik filan hikaye kalıyor. Niyetler amelleri, ameller sanatı darmadağın ediveriyor.

Öyle berbat bir final koşuyor ki, hakikaten akıl almaz!

İşkenceyi ak pak eden, ne yapalım bazen gerekiyor işte, dedirtmeye çalışan zalim bir film Akılalmaz. Mideniz sağlam ise, izleyebilirsiniz.


AKILALMAZ
(UNTHINKABLE)
Yönetmen: Gregor Jordan
Oyuncular: Samuel L. Jackson, Carrie-
Anne Moss, Michael
Sheen, Brandon
Routh,  Austin Nichols,  Gil Bellows,  Yara Shahidi,
Tür: Dram, aksiyon, gerilim
Süre: 92 dakika
2010, ABD




11 Ağustos 2011 Perşembe

Huzur öncelikli düşmanınızdır!



Yunan(lı) yönetmen Costa-Gavras, 1969 yılında çektiği ve 2’si Oscar olmak üzere 9 ayrı ödül alan Z-Ölümsüz filmini ünlü Rum yazar Vasilis Vasiliskos’un aynı adlı eserinden sinemaya uyarlamış.

Filmin başlarında şu çarpıcı cümle söyleniyor izleyiciye: “Gerçek kişilerle ve olaylarla olan benzerlikler tesadüf değildir; kasıtlıdır!”

Ve çok kısa olarak hikaye: Savaş karşıtı konuşmalar yapan ünlü bir siyasetçi faşist bir grup terörist tarafından öldürülür. Olay sırasında polisin hiçbir müdahalede bulunmaması, hükümetin ve askeri yetkililerin olayı örtbas etme girişimleri soruşturmanın çok daha derinlere uzamasını ve olası bir hükümet komplosunu akla getirecektir. Soruşturmayı yürüten savcı, devlet içinde bazı karanlık güçlerin farklı hesaplarının olduğunu fark eder. Kısa süre içerisinde devletin hakim güçleri savcıya baskı yapar. İşin garibi ülkenin hakim medyası da üç maymunu oynarken küçük bir medya muhabiri olayın üzerine düşer. Savcı olayı deştikçe karanlık ilişkilerin ne kadar derinlere indiğini hayretle görür. Karşılaştığı karanlık tablo onu ürkütmek yerine, tersine güçlendirir ve tüm yasa dışı yapılanmayı ortaya çıkarmak için var gücüyle çalışır.


 Z-Ölümsüz birçok açıdan önemli bir film. Bir kere sinematografik değerler anlamında mühim. Kurgusu, anlatımı, müziği ve diyalogları ile ayrıksı ve çarpıcı. Sonra sosyoloji ve siyaset bilimi açısından mühim. Belki ders olarak okutulacak kadar derin ve sarsıcı. Ve politik-ideolojik sinema adına da üzerinde tartışılması gereken bir yapım. Yönetmen Costa-Gavras bazen sanatı tehlikeye atabilecek kadar sert ve karşı bir duruş ile anlatıyor derdini. Enteresandır bu durum filminin değerini düşürmek yerine daha yukarıya çekiyor.

Hele hele filmin girişinde ülke meselesini tarım bakanının ağzıyla ve ‘bitkiler ve küf’ başlığıyla anlatması var ki, insanı mest ediyor. Her türlü düşünceyi ve karşı görüşü zararlı küfe benzetip, gerektiğinde adam öldürmeyi bile bir ‘temizlenme’ olarak gören polis-asker şefinin bakış açısını sunarken insan düşünce okyanuslarına dalıp dalıp çıkıyor.



Bakan şöyle bitiriyor sözlerini: “Beyler, hatırlatıyorum ki önceki yıllarda olduğu gibi, uçaklar emrinizde olacaktır çiftçileri küfe karşı uyarmanız için, asmaları mahveden bir hastalık, insanları perişan eden diğer ideolojik hastalıkla aynı anda ortaya çıkmıştır.” Ve mikrofonu polis şefine veriyor: “Bir ideolojik hastalık küf gibidir ve önleyici tedbirler gerektirir. Küf gibi mikroplar ve çeşitli parazit unsurlar neden olur. Bu nedenle insanların uygun çözeltilerle tedavisi kaçınılmazdır. Birinci aşama okullarda oluşur. Benzetmeyi bağışlayın, tomurcuklar hâlâ çok gençtir. İkinci tedavi kolej öğrencileri veya genç işçiler olarak çiçeklenmeye başladıklarında olur. Püskürtme ve kutsal milli hürriyet ağacını ideolojik küf hastalığından kurtarmak için en iyi zaman askerliktir.” Size bir şeyler hatırlatıyor mu bu cümleler? Bana sanki herhangi bir ulusalcı sitenin forumundan alınmış gibi geldi!

Enteresan olan filmde aslında ülke adı hiç geçmez. Ancak buna rağmen Yunanistan’da 1963 yılında solcu milletvekili Gregoris Lambrakis’in öldürülmesi sonrasında gerçekleşen olayların kurgulanarak yansıtıldığı açıkça bellidir. Öte yandan filmi izleyen herkes filmin, 1967 ile 1974 arasında Yunanistan’da hüküm süren askeri yönetimi eleştirdiğini çok iyi bilir. Z-Ölümsüz’de, daha sonra Yunanistan’ın Cumhurbaşkanı olacak olan savcı Christos Sartzetakis’ı Jean-Louis Trintignant canlandırıyor. Aslında daha ünlü oyuncular olmalarına karşın, Yves Montand’ın ve Irene Papas’ın (Çağrı ve Ömer Muhtar’dan hatırlayacaksınız) filmde daha küçük ama önemli rolleri var. Montand, öldürülen solcu milletvekilini, Papas ise onun eşini canlandırıyor.

Filmin sonunda kahramanların akıbeti geliyor ekrana. Kimi 7. kattan düşerek ölüyor, kimi ‘kaçarken’ vuruluyor (!), kimi sürgüne gönderiliyor askeri rejim tarafından. Ardından bir yasaklılar listesi geliyor ki, akıllara ziyan. Rus klasiklerinden giyim tarzlarına, basın özgürlüğünden sosyolojiye kadar uzayıp giden inanılmaz bir yasaklar listesi. Modern müzik ve hatta matematik. Muhtemelen dönemin iktidarını elinde tutanlar Dostoyevski’den Becket’e kadar hemen herkesi ‘kendileri için tehlikeli dış güç ve ülkeyi bölmeye çalışan hainler’ olarak görüyordu. Filmin isminin neden Z olduğunu da yine son kısmında anlıyoruz. Dönemin güçleri Yunanca’da ‘Ölümsüz’ anlamına gelen ‘Z’ harfini de yasaklamış…


 Girişte de söylediğim gibi film eski ama güncelliğini -hele hele bizim gibi ülkelerde- hiç yitirmemiş bir baş yapıt. Filmi izlerken ülkemizde yaşanan gelişmelerle olan benzerliklere hayret ederken, sanki birkaç ay önce çekilmiş hissi uyanıyor insanda. Dink Cinayeti’nden Danıştay Saldırısı’na, insanların fişlenmesinden, vatan kurtarma psikolojisinde olan ruh hastalarına kadar yaşayan her karakterin bir parçasını bulmak mümkün. Yunan kuvvacılarından, tekaüt komutanlarına, kendini hukukçu zanneden faşistlerden, dernek adı altında örgütlenen karanlık çetelere, oradan savcı Zekeriya Öz’e kadar hemen her şey var filmde. Ve tabii medya da…

Film doğal olarak Yunanistan’da yasaklandı, ülkemizde de 1989’da, yani çekilmesinden 20 yıl sonra gösterim şansı buldu. Z-Ölümsüz’ü DVD olarak bulmak mümkün şimdi. İzlemenizi salık veriyorum, yazdıklarımdan çok daha fazlasını bulacağınızdan emin olun.

8 Temmuz 2011 Cuma

Nihayetinde duvarda bir tuğlasın!


Pink Floyd ünlü şarkısında ‘Hey öğretmen, çocukları yalnız bırak! Düşüncelerin kontrolüne ihtiyacımız yok!’ diyordu. Bu şarkıdan yola çıkılarak çekilen aynı isimli filmde, The Wall – Duvar’da ise Alan Parker öylesi bir dünya kurguladı ki, tahsilin her zaman cehaleti almadığını estetik olarak gözümüzün bebeğine kadar yaklaştırdı. 

Japonların ünlü entelektüeli Yukio Mishima ünlü dörtlemesi Bereket Denizi’nde toplumsal çürümedin tepeden halka doğru nasıl inebileceğini çarpıcı şekilde anlattı. O kadar etkileyiciydi ki, bizden Alev Alatlı etkisinde kalarak o da ‘Viva La Muerte’ serisini kaleme aldı. Alatlı bu kitabında, kahramanına ülkenin kurtuluşunun dağdaki bozulmayan, çarpık eğitim sisteminden uzak kalan insanlarda olduğunu söyletiyordu. Yine Mishima’nın tüm kitaplarına bedel tek ve en ince kitabı olan Hagakure’de (toprağın bol osun Josho Yomomoto) Japon halkının hızla sürüklendiği toplumsal felaketi epik olarak anlattı. O kadar umutsuzdu ki Mishima, sonunda Seppuki yaptı.

Japonların ayrıksı yönetmeni Takashi Miike (aman her filmini izlemeye kalkmayın sakın ne mideniz ne de ruhunuz kaldırır) Mishima’dan 30 yıl sonra ne kadar haklı olduğunu gösteren Bizita Q’yu (Ziyaretçi) çekti. Film Japon klasik ailesinin çürümüşlüğünü batılı tasvir, pornografiyi yüceltmek gibi sıkıntılara takılmadan hoyratça anlatıyordu. Miike, 2007 yılında Japon eğitim sistemine esas öldürücü darbeyi filmle vurdu. Kurôzu Zero, çarpık eğitim sisteminin yeraltını nasıl besleyip, okul denen yapıların cehenneme ne tür odunlar taşıyabileceğini muazzam anlatıyordu.

Uzak Doğu’da durum böyleydi de batıda çok mu iyiydi? Elbette hayır, özellikle Katolik eğitim sisteminin başta zalimlik olmak üzere ne tür katılık ve yürek nasırlaşmasına yol açtığını gösteren sayısız kitap yazıldı, film çekildi. Ölü Ozanlar Derneği bunların en naifiydi. Eğitim sisteminin hayatın üzerine kırılarak düşürdüğü lekeleri gösteren bir dolu Britanya filmi var. Özellikle müzik ve spor alanında şiddetin, vahşetin beslenilen kirli altyapı ile ne tür cehennem tablolarının oluşturduğunu defaatle gördük. Daha fazla isim yazarak kafanızı büsbütün karıştırmak istemiyorum.



Bu hafta gösterime giren filmlerin en önemlisi Neds – Serseriler, daha önce İrlanda ve İngiltere gibi ülkelerde gördüğümüz sert, acımasız eğitim sisteminin ne tür marazlar doğurduğunu gösteren durumun İskoçya’da da farksızlığını anlatıyor.

Neds bir kısaltma aslında: Non-Educated Delinquents, yani eğitimsiz suçlular demek.  Başlı başına bir ironi bu. Tıpkı esas mesleği oyunculuk olan ama çektiği üç filmle de yönetmenlik işini de sıkı yaptığı aşikar Peter Mullan’ın filmin girişinde kahramana Özgürlük Heykeli puzzle’ı çözdürmesi gibi.

Neds, yani Eğitimsizler’de Katolik eğitim sisteminin (sadece okul değil, aile eğitimini de kastediyorum) olanca katılık ve insafsızlığıyla bir çocuğun avdan avcıya dönüşünü dozunda bir sertlikle veriliyor. Hikaye kısaca şu: John McGill klasik bir Britanyalı ailenin üzerine titrediği çocuktur. Aile içi eğitimi ve okulda aldığı eğitim çok katıdır. Ebeveyn ve öğretmen baskısı onu doğal olarak ezik yapmıştır. Pazar günleri kilisede rahibe yardım eder, geri kalan zamanlarında evdedir. Sokakta bulunduğu zamanlarda ise serserilerin taciz ve tehdidiyle sürekli yüzleşir. Ancak çevresi onu öylesi bir değişime iter ki, yaşı ilerledikçe acımasız ve marazi bir karaktere dönüşür. O küçük ve ezik John gider ve yerine şiddete meyilli, psikopat bir genç gelir.

Bugün dünyaya kan ağlatan kültürlerin harcındaki malzemeyi vermesi açısından çok çok önemli bir fil Neds. Bugünkü zalim yapının harcını görüyoruz filmde. Ekilen mayınların nasıl bir kan hasadına dönüştüğünü hem film, hem gerçek hayat gösteriyor bize.

Neds kendi yapısı gereği varoluşçu anlayışın karşısında bir yere konumlandırıyor ama bu yengeç yaklaşımdan doğruyu devşirmek güç değil.

Yönetmen Mullan, önceki filmlerinde olduğu gibi çok dengeli bir anlatım dili tercih etmiş. Kurguladığı atmosfer Parker’ın Duvar’ının devamı gibi. Modern dünyanın bu tür vakıaları, ‘aman çocuğuma bir şey oluyor psikologa götüreyim’ çözümlemesine de çok sağlam bir balyoz indiriyor Mullan. Dolayısıyla film klişe bir ‘gençlik işte’ tanımlamasının çok üzerinde tanımlamalar hak ediyor. 

Toplumun kültürel kodlarından arkadaşlığa, eğitim sisteminden inanca kadar bir dolu alt katmanı var Neds’in. Ve son tahlilde şunu haykırıyor: Biz hangi karakterde olursak olalım, neyi tercih edersek edelim, kaderimizi şekillendiren etkenler vardır. Eğitim, çevre ve aile mesela…


Pink Floyd, 'Hey öğretmen, çocukları yalnız bırak' diyor, hakikatle arasına girenleri uyararak. Bediüzzaman kendisini ziyarete gelen öğrencilerin şikayetine, 'öğretmenleri bırakınız, derslere dikkat kesiliniz, onlar anlatır gerçeği' mealinde nasihat ediyor. 

Filmin Türkçe Olimpiyatları’nın hemen akabinde vizyona girmesi çok büyük bir şans. İster gelişmiş olsun, ister gelişmemiş tüm dünyanın Türk Okulları’na ne kadar ihtiyacı olduğunu gösteriyor adeta film. Hamurunda şefkat, merhamet ve diğergamlık bulunmayan hiçbir eğitim sisteminin sağlıklı bir gelecek vaad edemeyeceğini ispatlıyor. Yaklaşık 30 yıl önceyi anlatan film, o dönemin çocuklarının bugün büyüyüp dünyaya nasıl kan kusturduklarını da anlatmıyor ama işin künhüne varanlar için bu çok da gizli olmayan bir gerçek zaten!

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Tanrılar ve İnsanlar: Daldaki kuşlar gibiyiz!



Önce çok kısa bir Cezayir işgal tarihi: Cezayir, 1830'dan 1962'ye kadar yani toplam 132 yıl süreyle Fransa'nın işgalinde kaldı. Bu süre içinde Cezayir halkı da kesintili olarak bağımsızlık savaşları verdi. En şiddetli savaş ise 1954-1962 arasında gerçekleştirilen büyük bağımsızlık savaşıdır. Bu süre içinde Fransız işgalciler 1,5 (bir buçuk) milyon Cezayirliyi çolk, çocuk, kadın, erkek demeden hunharca katledildi.

Milli Kurtulus Cephesi 1958'de geçici bir hükümet olusturdu. Lakin Fransa ülkeyi karıştırmaya devam etti. Milli Kurtulus Cephesi içinde yer alan yurtseverler, ilim adamlari tasfiye edildi ve Batici laik düsünce sahipleri öne geçti. Bu tarihten sonra suükistler, darbeler, entrikalar gırla gitti. Fransa elini Cezayir’den asla çekmedi.

Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü ve 3 dalda César Ödülü kazanan ‘Des hommes et des dieux - Tanrılar ve İnsanlar’ Cezayir’in izbe bir köşesinde faaliyet gösteren bir manastırda yaşayan rahiplerin gözünden Cezayir iç kargaşasını anlatıyor.

Mağrip'te 1990'larda, dağların tepesinde bir manastır da yaşayan, yaşları hayli ilerlemiş sekiz Fransız Hristiyan keşiş, kendi mütevazı şartlarında bir hayat sürmektedirler. Keşişler yerel halk ile de iyi ilişkiler kurmuştur. Ancak özellikel Bosna Savaşı esnasında yaşanan katliamlar Müslümanları Hıristiyanlara karşı bilemiştir. Zaten kendine gelmemesi için habire iç kargaşa çıkarılan Cezayir’de radikal gruplar silahlı eylemlerini artırırlar. Bunlardan en belirgini ise bir grup Hırvat işçiyi katletmeleridir.

Gerilimin tırmanmasıyla keşişler fikir ayrılığına düşer. Kimi geri gitmek ister, kimi kalmak. Halk ise ordu ile militanlar arasında kalmıştır.



Gerçek bir olaydan esinlenerek çekilen filmin yönetmeni, daha önce Cannes’dan Jüri Ödülü (“Don't Forget You're Going to Die” filmi ile) ile dönen Xavier Beauvois. Tanrılar ve İnsanlar’ın kadrosunda Fransız sinemasının usta isimleri rol almış. Film öncelikli olarak oyunculuğuyla ön plana çıkıyor ama senaryonun tek taraflılığı ve kadrajın minimalliği birçok olumlu yönünü gölgeliyor ne yazık ki.
Senaryodaki eksiklikler, aksaklıklar ve yazanın tercih ettiği konum böylesi bir filmin haketmeyeceği vicdansızlıkta. Hadi Fransızların yüz elli yıllık yaptıklarına en ufak bir gönderme yok, merkezi hükumetin yaptığı zulüm ve ülkeyi geri bırakma icraatlarına da değinilmemesi bilinçli bir tercih gibi.

Yönetmen kamerasını manastırın göbeğine koyup, kahraman keşişlerin karakterlerini teker teker ve ayrıntılı ele alırken bir erdem güzellemesi yapıyor ama yerel halktan o kadar silik ve kısa bahsediyor ki, sadece dekor olarak kalıyor halk.

Silahlı terörist olarak gösterdiği insanlara bile sadece siluet olarak dokunuyor kamera. Film ara ara Kur’an-ı Kerim’den ayetlerden de bahsediyor ama bol bol İncil var. Ve ondan türetilmiş diyaloglar.

Netice itibarıyla Tanrılar ve İnsanlar, her bu tür filmde olduğu gibi, ‘neden biz bu tür filmler çekemiyoruz?’ sorusunu sorduruyor bana. Çok daha vicdanlı ve objektif bir bakış açısıyla ele alınsa, erdemin ve vicdanın peşine düşülse, bu tür olaylardan çok büyük filmler çıkarmak mümkün. Ama kalem de, kamera da başkasının elinde ne yazık ki! Ya da, bizim elinde kalem ve kamera olan insanlarımızın derdi böyle şeyler değil, bambaşka!

Elin oğlu, bir dağ başında ölümün kıyısında bir grup inanç insanının yaşadığı dramı epik şekilde perdeye yansıtırken, biz çalgı çengiyle geçiriyoruz ömrümüzü.

Filmde de denildiği gibi, ‘daldaki kuşlar gibiyiz’ en ufak tıkırtıda bizden eser kalmıyor. Oysa dal olmak lazım…


Sinek


Ayağındaki topa kontrollü bir darbe vurdu. Hızla ilerlemekteydi. Kalecinin gözlerindeki kendinden eminliği görünce, kendi öz güvenini biraz kaybetti.

‘Atmalıyım’ diye geçirdi içinden... Tam karşı karşıyaydı artık. ‘Atmalıyım... atmalıyımmmm’... Ayağını geriye doğru gerdi. Hesapları doğruysa sert bir şut ile topu köşeye yollayacaktı. Tam vuracakken, beyninin içinden geçercesine bir ses duydu:

‘Zzzzzzzzzzzzzzzz’

Neydi bu?

Durdu, sanki çevresindeki herkes donmuş onun ne yapacağını merak ediyordu.
Kaşlarını çattı ve sağa sola baktı. Bir şey görmüyordu. Topa tekrar vurmayı denedi:
‘Zzzzzzzzzzzzzzzzz’

Yine aynı sesti ve bu sefer uzaklaşmıyordu da...

‘Sinek bu’ dedi ukala kaleci.

‘Aslanım sivrisinek ye onu!’

Baktı.

Sineği göremiyordu ama ses ondan başkasına ait olamazdı. Uzaklaştıkça incelen, yakınlaştıkça kalınlaşan iğrenç bir sesti bu.

‘ZzzzzzzzzzZZZZZZzzzzzzzZZZZZZ’

Elini gayr-i ihtiyarı yüzüne vurdu. Sahadaki bütün futbolcular kahkahalar atmaya başladılar:

 ‘Vuramadı, vuramadı, küçücük bir sineği vuramadı...’

Terlemeye başladı.

Burnundan soluyor. Ses ise gittikçe büyüyüp, bütün sahayı kaplıyordu:
‘ZZZZZZZZZZzzzzzzZZZZZZZZZZZZ...’

Gözlerini açtı. Kan-ter içindeydi. Yastık sırılsıklamdı. Bir süre kapattı gözlerini ve gördüğü rüyaya ‘orada mı’ diye bakmak istedi. Başını diğer yöne çevirdi. Yanağına yastığın soğuk ıslaklığı değdi. Hava çok sıcaktı ama bu kadar çok terlemesinde gördüğü rüyanın etkisi de vardı. Saate baktı. Sabaha az kalmıştı.

‘Kötü bir düştü’ diye fısıldayıp gözlerini tekrar kapattı.

Bu esnada sağ gözüyle bıyığı arasındaki bir noktanın şiddetle kaşındığını hissetti.
İşaret parmağının tırnağıyla kaşıdı. Ufak bir kabarıklık oluşmuştu.

‘Adi sivrisinek’ diye geçirdi içinden.

Aslında ısırılmasına pek bir diyeceği yoktu. Daha bir gün önce, arkadaşlarıyla yaptığı ‘sivrisinek’ muhabbetinde, sinek kovma yöntemlerini anlatanlara karşı, sivrisineğin de beslenmesi gerektiğini söyleyip, ‘İki gram kanımızı da onlar alsınlar. Sağlıklı yaşam için kan vermek gerekiyor’ diye espri yapmıştı. Espri dışında söyledikleri gerçekti. Bir sivrisinek tarafından ısırılmaktan hiç rahatsız olmazdı. Sabah uyandığında biraz kaşınırdı, o kadar. Problem, sivrisineklerin tek ya da grup halinde başının, kulağının etrafında devriye gibi dolaşmalarıydı.

Beynini deliyor, sinir ediyordu o ses kendisini.

Oda sessizdi ancak, derinlerden gelen bir tıslama huzurunu kaçırdı. Evet, rüyadaki sesin ta kendisiydi bu:
‘bzzzz.....vzz...zzzt’.

‘Kahretsin’ dedi.

Demek o sinek buradaydı ve bir şekilde rüyasını mahvetmişti.

‘Alçak’ diye öfkeli bir hırıltı çıktı gırtlağından.

Gözlerini tekrar kapattı ve yastığa kafasını gömdü.

Nasıl tekrar uykuya dalacaktı şimdi? Derin bir nefes çekip, göz kapaklarını acıtırcasına yumdu.
Ve korktuğu başına geldi, artık sinir olmaya başladığı o ses yaklaşıyordu:
‘zzzzzzZZZZZZZZZZ’

‘Off’ diye iç çekti.

Ancak, sinek başının etrafında dönüyordu. İşte bu olmamıştı. Sağ gözünü açtı.
Gözbebeğinden öfke akıyordu. Karanlık olduğu için, sadece sesini duyabiliyordu.
‘İyi bir tahmin yaparsam, tuttururum’ diye geçirdi içinden.

Sol elini, nevresimin altından çıkardı. Vuracaktı. Önce hesaplama yaptı.

‘ZZZZzzzzzzzzzzzZZZZZZZzzzzzzzZZZZZzzzzz’

Yaklaşık 20 santim çapında daire çizerek dönüyordu sinek!

Sol elini saldırı pozisyonuna getirdi.

‘Tenis raketi gibi vurmalıyım’ diye kendi kendine taktik de verdi. Elini hayal meyal seçiyordu ve bu kadar büyük olduğuna ilk defa sevindi. İçinden sineğe son bir şans vermek geçti.

Ya kaçarsa?

Bir an avını elinden kaçıran saf avcı gibi hissetti kendini ama sinek kaçmadı.
Zamanı gelmişti. Yaptığı hesaba göre, elini başının üstünden arkaya doğru savuracak, sineği eliyle duvar arasında sıkıştırarak öldürecekti. Beklemedi ve hızla savurdu elini.

‘Arrgh’ diye acı çığlığı çıktı boğazından.

Yatağın metal baş kısmını hesaplayamamıştı ve bileği tam profile değmişti. Camın çıtırtı sesi ise, muhtemelen saatinden gelmişti. Ve muhtemelen camı çatlamış ya da kırılmıştı.

Acıyan bileğinden önce, sağ eliyle saatinin camını kontrol etti. Tahmin ettiği gibiydi.
İki minik çatlağın kabartısını parmağının ucunda hissetti. Camı çatlayan saatinden çok uykusunun kaçması canını sıkmıştı. Üstelik sivrisinek hâlâ -biraz yüksekte de olsa- tur atmaya devam ediyordu. Sağ eliyle sol bileğini kavradı. Profil canını iyice yakmıştı.

‘Şimdi senin canına okuyacağım’ diye hırıltılı bir ses çıkardı.

Üstündeki yorganı savurdu. Pijamasını çekiştirdi. Odanın ışığını yakmak için düğmeye uzandı.

Dokundu.

80 watlık ampulden olağanüstü yoğun bir ışık seli tüm odayı kapladı.

Gözleri karardı.

Ampule bu kadar dikkatle niçin baktığını anlayamadı, ovuşturdu gözlerini. Başını çevirerek avını aradı. Sivrisinek inadına, fütursuzca odanın tavanına yakın bir mesafede istikrarsız uçuşuna devam ediyordu. Zaman zaman, perdeye, zaman zaman da tavana konacakmış izlenimi veriyor ancak konmuyor, uçuşunu sürdürüyordu.

Gözleriyle, sineğe vurabileceği bir şey aradı. Bir gazete sayfası, süpürge ya da...
Her neyse işte…

Ancak hiçbir şey yoktu ortada. Birden kapı koluna astığı havlu gözüne ilişti.

Tereddütle aldı. Bu arada avı kaçmasın diye kapıyı sıkı sıkıya kapadı. Sonra pencereye doğru yanaştı. Açık pencereyi büyük bir sükûnet ve titizlikle kapadı.

Perdeyi iyice çekti.

Elindeki beyaz havluya baktı.

Annesi özellikle havlu konusunda çok hassastı. Bembeyaz havluyu daha o gün çıkarmıştı dolaptan. Bir an için havlunun sineği öldürdükten sonraki durumunu düşündü ve kan lekeli havluyu görecek olan annesinin tepkisini... Eli aşağıya düştü, vazgeçmişti.

Tam başka bir şey arayacaktı ki,

‘zzzzzzZZZZZzzzzzzz..zz... ’

Gayr-i ihtiyari olarak savurdu havluyu. Tutturamamıştı. Gözlerini kıstı... Kararını
verdi;
                Öldürecekti!..

Sivrisinek, hasmının niyetini sezmişçesine yükseldi ve kitap ile müzik kasetlerinin dizili olduğu rafın ucuna kondu.

Elindeki havluyu kaldırdı. Tek gözünü nişan almak için irade dışı kapattığını geç farketti. Sineğin hemen ardında duran, dede yadigârı çini vazoyu da...

‘Kahretsin!’ çığlığıyla yere düşen tarihi vazonun şangırtısı karıştı. Ancak onun hiçbir şeye bakacak hali yoktu. Heyecanla havlunun uç kısımlarında kan ve ezik sivrisinek cesedi aramaya başladı.

Ancak yoktu!

Tekrar, tekrar baktı. Umutsuz... Yerdeki vazo parçacıklarına baktı.

‘Hayvan’ dedi dişlerini gıcırdatarak.

‘Bu dedemden kalma bir yadigârdı.’

‘Hayvan... hayvan... Hayvanoğlu hayvan...’

Bir sineğe hayvan diyerek hakaret eden ilk insandı herhalde!

Tam eğilip kırılan parçacıkları toplayacaktı ki, yine o sesi duydu:

‘zzzzz...zzZZZZZZZZZZZZZZT...bzzzzzzzz’

Gözleri parladı. Görmeye çalıştı, boşluktaki minik hareketli karaltıyı farketti. Sabretseydi, belki sivrisinek bir yere konacaktı ve o da yerdeki keskin vazo parçacıklarına basmayacaktı.

Ancak, sinek havadayken havluyu salladı.

Bu esnada sineğe doğru hamle de yapmış oldu. Ayağının altındaki keskin sert şeyi, kara bastığında çıkan sese benzer sesi duyduktan sonra hissetti.

‘Kırt’ gibi bir ses çıkmıştı.

Sinek ikinci defa canının yanmasına sebep olmuştu. Acıyı hissettiği sağ ayağına doğru baktı. Yeşil renkli marleyde yayılan kanı gördü. Yatağa oturdu. Tam başparmağıyla ayağının bitiştiği yerdeki yarığı gördü. Bu arada yerdeki kana bulaşan havlunun ucunu farketmemişti. Yüzündeki teri önce, pijamasının kol kısmıyla, sonra da havluyla sildi. Yüzüne kan bulaşmıştı.

Bir an için, ‘bir sivrisinek en fazla ne kadar kan içebilir?’ sorusu aklına geldi.

Gerçekten, ‘En obur sivrisinek kaç gram kanla doyardı acaba?’

Marleyin üstünde bir sivrisinek kavmine yetecek kadar kan vardı ve görünüşe göre bir o kadar daha akacaktı. Havludaki kanı farketti.

Cesaret bu ya, sivrisinek henüz ölmediğini gelip havlunun ucuna konarak ispatladı. Tam gözünün önündeydi. Öfke ile kıstığı gözlerini, sağ üst kısma doğru kaydırdı.

Düşünüyordu.

Sinek şimdi havluya konduğuna göre, ona ne ile vuracaktı? Cevabı beklemeden, elinin biriyle hamle yaptı. Sonuç yine olumsuzdu.

Yerdeki kanı ve vazo parçalarını temizlemek aklına bile gelmedi.

‘Bu bir savaş’ diye geçirdi içinden.

‘Ve ben kazanacağım’.

Bir ara gardırobun orta kapısındaki boy aynasında gördü kendi suretini...

Ürktü!..

Havludan yüzüne bulaşan kan, ter ile birleşerek garip şekiller oluşturmuştu yüzünde.
Gözlerindeki kin, kendi kendini bile korkutmaya yetti. Savaş boyası sürünmüş Kızılderililere benzetti aynadaki görüntüyü...

 Kim bilir, yarın olayı anlatacağı arkadaşları ne kadar gülecektiler?

Bir sinekle bile ‘neredeyse’ baş edemeyen koca adam!

Bu düşünce onu daha da hırslandırdı. Sinek, gardırobun üstündeki bavulun arkasına doğru uçup kayboldu.

Biraz bekledi, ‘çıt’ yoktu.

Havluyu, gardırobun üstünden savurdu, bavulun üzerine özenle serdiği gazetenin ucu havalandı ama sinek çıkmadı. Zıplayarak havluyu savurmayı denedi ama ayak parmağındaki yarığın acısını hissedince durdu.

Sağına soluna bakındı. Üstüne çıkacağı bir şey aradı.

Köşedeki eski sandalyeyi gördü.

Hızla oraya gitti. Bastığı yerden gelen minik kütürtülerin vazonun parçalarından kaynaklandığını biliyordu.

Ancak, ayağına batıp batmamaları mühim değildi.

Bu işi bir an önce bitirmeliydi. Sandalyenin üstündeki kitapları alıp, başka bir yere koymayı bile düşünmeden üst tarafından tuttu. Kül tablasını ise, ancak yere düştüğünde çıkardığı gürültüden sonra farketti. Kalın kül tablasının içindeki izmarit ve küller, yerdeki kanının içine karışmıştı. Sandalyeyi gardırobun önüne getirdi.

Yerleştirdi ve üstüne çıktı. Boyu gardırobun boyuna yetişti. Ancak bavulun üstünü göremiyordu. Sandalyenin sırt dayanılan bölümüne çıkmaya karar verdi. Dengeyi tam olarak sağlayabileceğinden emin değildi. Yine de çıktı. Sandalye de kendisi gibi titriyordu adeta ama bunu önemsemedi bile.

İşte orada, tam karşısındaydı.

Gözlerinde mutluluk pırıltısı belirdi.

Hasmı tam karşısında ve korumasızdı.

İki eliyle gardırobun kenarına da asılmıştı. Ancak havlu yoktu. Başını sağa, aşağıya çevirdi. Havlu orada, yerde duruyordu.

Sinirlendi.

Tam bu esnada sandalyenin bastığı kısmının vidaları ağırlığına dayanmadı ve gürültüyle aşağıya doğru düştü. Sandalyenin arka kısmı çökmüş ve o kısmın vidalandığı iki metal çubuk öylece duruyordu, çubuğun biri sağ kalçasının bir karış altından etine batmış ve yaklaşık 15 santimlik bir yarık açılmıştı.

Üstelik başını yere çarpmış ve yüzüne kendi kanı bulaşmıştı.

Bayılmıştı...

Uzaklardan gelen ezan sesi gözlerini açmasına yardım etti.

Rüya mı görmüştü?

Olanları hatırlamaya çalıştı...

Odanın ışığı açık olduğuna göre, olanlar rüya değildi.

Saçları kendi kanıyla ıslanmış, kaşı, kirpiği, gözü kan içindeydi. Sağ gözündeki yanma gözünü kapamasını zorlaştırıyordu.

Birden düştüğünü hatırladı. Elini kalçasına götürdü. Pijaması yırtılmıştı. Kalça kısmında acı ile karışık bir uyuşukluk vardı. Doğrulmaya çalıştı. Havluyu alıp yüzünü sildi. Ancak temizleyeceği yerde, kan daha fazla yayıldı yüzüne. Gardırobun kapısındaki boy dolabının karşısına geçti.

Aynaya yan döndü, pijamasını dizine kadar indirdi. Bacağının arka kısmı kandan görünmüyordu. Annesinin özenle temizlediği, daha o akşam dolaptan çıkardığı havluyu yarasına bastırdı. Acıdan yüzü buruştu. Beyaz havlu, artık kırmızıya dönmüştü. Kanın durmayacağını anladı. Pijamasını tekrar yukarı çekti. Döndü ve yatağın altına doğru eğildi. Hareketlerinde panik seziliyordu. Alttan çektiği üstü açık bir bisküvi kolisinin içinde bir şeyler aramaya başladı. Bir sürü ıvır zıvırı ortalığa dağıttı. Yoktu, eğildi, yatağın altına kaydı. Vücudunun yarısı yatağın altındaydı.

Çıktığında elinde başka bir koli vardı. Bir iki eşyayı çıkarıp attıktan sonra büyükçe bir pamuk poşetini gördü. Aldı. Tam içinden pamuk çıkaracaktı ki, koli de gördüğü bir şey onu çok şaşırttı.

Elindeki pamuğu yatağın üstüne fırlattı.

Kolinin içinde bulduğu kutuyu eline aldı. Bir sinek öldürücü spreydi bu.

Kulağına doğru yaklaştırıp salladı. Oldukça ağırdı.

Demek ki doluydu. Koliye ne zaman koyduğunu hatırlamıyordu ama şimdi elindeki silah çok daha etkiliydi. Yaralarını, kanamasını falan boş verdi. Kin ve intikam hisleriyle ayağı kalktı. Gardıroba yöneldi. Yerdeki sandalyeyi aldı, düzeltti, yastık, yorgan, battaniye ne bulduysa sandalyenin üstüne koydu. İşte gardırobun üstüne yetişmişti.

Spreyi iyice çalkaladı. Sonra üstündeki beyaz kapakçığa hışımla bastı.

 ‘Çoosssstt’ diye ilginç bir ses çıktı.

Bu ses çok hoşuna gitmişti. Parmağını çekti tekrar bastı:

‘Çoossssstssssss’

Çekti, sonra tekrar, tekrar...

Düşmanı, saklandığı yerden panik halinde kaçıştı.

‘Çoossst’ sesine ‘bzzzzz’lar karışmıştı.

Adeta çılgına dönmüştü.

Sinek tekrar rafa yöneldi. Sandalyeden yatağa atladı, doğruca rafa hamle yaptı.
Parmağını beyaz kapakçıktan çekmiyordu. Kutudan çıkan havadan hafif gaz, odayı hızla dolduruyordu. Ancak sivrisineği de yakalamak çok zordu, oradan perdenin üstüne kornişe doğru yöneldi. Ancak, bu sefer kaçamayacaktı! Kovalamaya devam.

Sivrisineğe ölüm!!!

Kendini, av peşindeki avcı gibi görüyordu. Avını kıstırmış, silahının tetiğine basıyordu. Avının kurtuluşu yoktu.

‘Çossstıssssst’...

Odanın sis içinde kaldığını ses kesildiğinde farketti. Genzindeki hafif yanmaya karşı birkaç sefer gırtlağını temizlemeye çalıştı, öksürdü. Mermisi, yani gazı bitmişti.

Ancak sinek orada, ampulün üstünde, tavanda duruyordu.

Hışımla sprey kutusunu fırlattı. Duvara, rafa ve marleye çarpan teneke kutunun sesini kendini bıraktığı yatağında duydu. Nedense başı dönüyordu. Midesi de bulanmaya başlamıştı. Eliyle yanan gözündeki yaşları kurutmaya çalıştı. Sivrisinek orada öylece duruyordu. Bacağından yatağa yayılan kan beyaz nevresimi hızla kızıla çevirdi.

Kutuya gözü ilişti alıp, bir daha fırlatmayı deneyecekti. Bu sefer belki vurabilirdi.
Son bir hamle ile eğildi, kutuyu yerden aldı.

Tam bu esnada, kutunun üstündeki iri harflerle yazılı ‘DİKKAT!’ ikazını gördü.

Göz pınarlarına biriken yaşları işaret ve başparmağıyla sıkarak kuruladı.

Altındaki yazıyı okudu:

 ‘Sinek, sivrisinek, hamamböceği ve bütün haşarata karşı son derece etkileyici gaz. Lütfen ilaçladıktan sonra, yarım saat camlarını açarak odayı havalandırınız. Kullandıktan sonra ellerinizi yıkayınız. Göz yanması, mide bulantısı ve kaşıntı gibi yan etkiler ortaya çıktığında zehirlenme tanısı başlamıştır. Beklenmeyen bir durum görüldüğünde hekime başvurunuz. Çocuklardan uzak tutunuz!’

Genzindeki iğrenç tat, küçükken, durulanmamış sabunlu bardaktan içtiği su sonrası aldığı tadı hatırlattı. İğrenç ve mide bulandırıcıydı. Midesi ve başı beraber döndü.

Gözü tam kapanırken, tavandaki sineği, dengesiz uçuşunu gördü. Bir süre daha uçan sinek kanat çırpmayı bırakmıştı. Aşağıya, kendisine doğru düştü. Tam burnunun üstüne geldi. Ufak-tefek yaşama emaresi vardı. Ancak bir süre sonra, hiç kıpırdamaz oldu.

Sivrisinek ölmüştü.

Gözünü her kapattığında yerçekimsiz bir karanlığa doğru kaydığını hissediyordu. Bu kayma mide ve baş dönmesini daha da hızlandırıyordu. Ancak gözleri mutlulukla burnundaki sineğe bakıyordu.

Şaşı olan gözlerindeki pırıltı öylece kaldı...

Kimseye anlatamayacaktı ama:

Kazanmıştı...

27 Mayıs 2011 Cuma

Yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum!

The Green Mile - Yeşil Yol filminden:

Paul Edgecomb: Ne yapmamı istediğini söyle. Seni çıkarmamı ister misin? Kaçmana izin vermemi; ne kadar uzağa gideceğini görmek için.

John Coffey: Neden böyle bir aptallık yapasın?

Paul Edgecomb: Kıyamet gününde, Tanrının önünde dururken, bana neden onun gerçek mucizelerinden birini öldürdüğümü sorarsa, ona ne diyeceğim? Görevim olduğunu mu?

John Coffey: Tanrı Baba'mıza bana iyilik yaptığını söyle!

Çok fazla acı var!
John Coffey: Artık sona ermesini istiyorum. Gerçekten yoruldum, patron. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından bıktım. Nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri olmamasından… İnsanların birbirine kötü davranmasından bıktım. Her gün dünyada hisettiğim ve duyduğum acılardan usandım. Çok fazla var… Sanki her an için kafama cam parçaları batıyor.

***
(50 yıl sonra)

Paul Edgecomb: Olağanüstü şeyler gördüm, Ellie. Bir yüzyılın sonuna daha tanık oluyorum. Yıllar boyunca dostlarımın ve sevdiklerimin öldüğünü gördüm. Hal ve Melinda... ...Brutus Howell... ...karım, oğlum. Ve sen, Elaine. Sen de öleceksin. Benim lanetim ise bunu görmek olacak. Bu benim kefaretim. Benim cezam; John Coffey'in idamına izin verdiğim için. Tanrı'nın mucizesini öldürdüğüm için, bu acıları yaşamak olacak!

15 Mayıs 2011 Pazar

Öyleyse!


Bilmek, öğrenmek değil ‘buluş’tur. Bilmek, yol almak değil ‘varış’tır. Başlangıcı ile sonu aynı olan noktaya ulaşabilmektir bilmek. Ha sağa gitmişsin, ha sola, ha yukarı yıkmışsın, ha aşağı inmiş, farketmez. Ha içten dışa, ha dıştan içe... Kendini bildiğin an Rabbini, Rabbini bildiğin an kendini bilmişsindir artık!

Bilmek bazen bir ödül, bazen uzun ve ardışık imtihan. Beklenmedik anda vuran piyango, bilmek! Ya da gece her şeyden habersiz uyuyan çocuğun başucuna konulan sürpriz hediye! Bilmenin sabahları o yüzden çocuksu sevinç çığlığı –ve ziyadesiyle- gözyaşıyla dopdoludur.

Kimi zaman ise zorların zorudur, bilmek. Kanatan, acıtan, can yakan bir sürecin sonundaki menzil. Şairin dediği gibi, ‘gece hendeğe düşer gibi’ düşerek bilmek ya da yıllar boyu etrafında sayısız tur attıktan sonra ‘aniden karşına çıkan deniz’ gibi şaşırarak bilmek!

Kolay ya da zor, fark etmez, bilmek; bir ödül, bir armağan, yaratılmışların en cahili potansiyelini taşıyan insanoğluna!

Bilmek bir mesuliyet aynı zamanda. Bilmeyenle bir olmaktan ayrılmak. Belki ilk etapta korkarak irkilmek ama sonra korkunun da bir yaratılan olduğunu bilerek korkusuzlaşmak.

Ayrıca ‘arınmak’ demek bilmek. Ve kurtulmak fazlalıklardan. Tüm safraları birer birer atmak mesela. Bilmek, bir bahar temizliği ruhlar için, bahar sevincini yaşarken. Önce gereksiz kelimelerden, sonra boş çerçevelerden. O çerçeveler ki kimilerinin kemerlerini süsler, kimilerinin duvarlarını.

Bilmek, içi samanla doldurulmuş malayani şeyleri koymak kapının önüne. Bilmek, ruhun pencerelerini açmak, vicdanı havalandırmak. Bilmek, kalbe batan kıymıkları teker teker ayıklamak, huzur merhemiyle kapamak içteki yaraları.

Bilmek dıştan ‘âzâde’ olmak, kabuğa takılmamak. Bilmek içteki hazineyi bulmak, stoplâzmanın da içine, çekirdeğe varabilmek.

Unutmayalım; bilmek yol almak değil; varmak!

Bilmek, acımasızlığa acımadan yol vermek, acıyı kabullenmek. Bilmek, odalar dolusu kahkahayı gözyaşı süpürgesiyle bedenden dışarı atmak. Halının altında birikmiş ne kadar utanç varsa geçmişe dair hepsiyle yüzleşmek.

Bilmek, sifonunu çekmek masivanın…

Bilmek, halı misali, ruhu sarkıtıp balkondan acımadan tozunu almak. Edep kırbacını kendi kendinde şaklatmak. Hoyratlığın delişmen akarsuyundan dingin göllere ulaşmaktır bilmek. Uğultulu uçurumlardan huzurun vadilerine süzülmek.

Bilmek, mazeretin ufunetli çöplüğünden uzaklaşıp, hakikatin ‘herkes yahşî men yamân’ mertebesine ulaşmak.

Bilmek tevazuun suskun diliyle ‘kainata meydan okumak’ aslında… Bildiğini bilmek ile bilmediğini bilmek, bitişik odalarda yatan ikiz kardeştirler bu yüzden. Feraset maymuncuğunu basiret projeksiyonuyla birleştirebilmek de bilmenin getirdiği zanaatkarlıklardan biri. Paslı kilitleri fırlatıp atmak birer birer, kapıları ardına kadar açabilmek, kolları açar gibi!

Bilmek, alemi ‘idrak’ etmek, en makrosundan en mikrosuna kadar. Geçtik en klişesinden ‘büyük resmi’, resmin en minimalini görebilmek.

Bilmek, soruların küçüklüğünü görmek, cevapların büyüklüğü karşısında. Gölgeleri kovmanın ne kadar kolay olduğunu anlamak, hakikatin ışığıyla.

Bilmek kendinden başladığın yolculuğu yine kendinde bitirmek, başlangıç çizgisiyle bitiş çizgisini birleştirebilmek. Bilmek, idrak baltasıyla ‘Azer’in evindeki tüm putları tek tek yerle bir etmek. İkiye yarılan nehirleri, ortadan bölünen kamerleri, azgın dalgaların arasında yüzen sefineleri görmek gönül perdesinde.

Bilmek, Arşimet’in aradığı dayanak noktası, Epiktetos’un özgürlük zannettiği yanılgının ispatı, Diyojen’in zenginliği…

Şimdi bunu da bilmiyoruzdur biz.  

Bilelim öyleyse…

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Lanetli Miras: Ev alma korku al!

Tekinsiz mekanlar her dönem korkularımıza kaynaklık etmiştir. 


Merhum Necip Fazıl’ın gençlik yıllarında yazdığı şiirlerinde çok ciddi anlamda korku ve gizem vardır. Şairler Sultanı, zamanı, mekanı ve insanı birer gerilim ve ürperti unsuru olarak şahane kullanır. Misalen Boş Odalar isimli şiirinden: 


“Şu karşı evin boş odalarında,
Duvarlara sinmiş bir hayalet var.
Elinde mum, gece ortalarında,
Bucak bucak gezer, birini arar.”

Mekan, sinema için ilk günden beri çok cazip bir korku öğesidir. Sinemacıların önce kurguyu, ardından türleri keşfinden sonra mekanlar sıklıkla kullandıkları unsur olmuştur. Bela Lugosi, Alfred Hitchcock filmlerinden geliniz uzak doğu korkularına kadar dikkatli bir gözle bakıldığında mekanın korkuyu ve gerilimi tırmandırmada çok ciddi rolü olduğu görülecektir. Rebecca’dan Sapık’a, Çığlık’tan Testere serisine kadar bütün kült olmuş korku filmlerinde mekanın önemi büyüktür.

Tekin olmayan gölgelikler, ürpertici çatı katları, dehşet dolu bodrumlar, gacırdayan basamaklar, ayak seslerini kat be kat yükselten döşemeler, nedensiz açılıp kapanan kapılar, tüyleri diken diken edici bahçeye bakan pencereler, üstüne bir de yağmur eklendi mi korku ve gerilim filmleri için bulunmaz ortamlara dönüşüyorlar. Alejandro Amenábar’ın muhteşem filmi The Others’ı hatırlayalım.

Her nasılsa ülkemizde gösterim şansı bulan İspanyol filmi La Herencia Valdemar – Lanetli Miras tam da böylesi bir film. José Luis Alemán kendi yazdığı senaryoyu yönetmiş. Bütününe bakıldığında bu türden filmlerde ne olması gerekiyorsa hepsine sahip olan film, iki ayrı bölüm halinde vizyona giriyor.


Birinci bölümünün özeti şöyle: Luisa Llorente, tarihi konakları alıp satan bir emlakçıda eksper olarak çalışan bir uzmandır. Acımasız rekabetin yaşandığı emlak sektöründe, iş arkadaşının nedensiz yere işi bırakmasıyla onun ilgilenmesi gereken bir konak ile ilgilenmek durumunda kalır. Bu ev Victoria döneminde Valdemar’a ait bir binadır. Luisa evin bedelini tespit etmek üzere uydu haritalarında bile yolu doğru düzgün görünmeyen bölgeye gider. Tuhaf bahçıvanın, en iş yaptığı belli olmayan bir şoförün bakımını yaptığı bu eski ve ürkütücü mekan Luisa’nın ölüm kalım savaşı vereceği bir mekana dönüşmeye başlar.

Lanetli Miras’ın en büyük handikabı filmin uzunluğu nedeniyle ikiye bölünmesi. Dolayısıyla izleyici bu ilk bölümde Luisa ile başlıyor ama Valdemar’ların hayatına dalıyor. Ve final sahnesine kadar günümüzden kopup geriye dönüşlerle hikayeyi izliyoruz. Çok küçük araya girişlerle kaybolan Luisa’nın peşine düşen Nicholas’ın hikayesine göz atabiliyoruz. Sanırım hikayenin ikinci bölümünde Luisa ile Nicholas’ın arayış hikayesini izleyeceğiz.

Film, Pan’ın Labirenti gibi muhteşem bir fantastik gerilim filmini bağrından çıkarmış İspanyol sineması için çok fazla anlam ifade etmeyebilir. Lakin Valdemarailesinin özelinde İspanyol burjuvazisine hiç de küçümsenmeyecek atışlarda bulunuyor yönetmen. Viktorya dönemini tasvir ederken, insani değerlerin nasıl birer oyuncağa dönüştürüldüğünü ve burjuvazi eğlencesinin faciaya dönüşmesini anlatıyor.

Kişisel anlamda çok fazla kan revan içermiyorsa bu tür filmleri, her ne kadar konusunu ve finalini kolaylıkla tahmin edebiliyor olsak da, ilgiyle izliyorum. 

Yazının girişinde bahsini ettiğim mekanın tekinsizliği ve ürperticiliği beni her zaman kendine çekiyor. Noktayı yine Necip Fazıl’ın bu tür mekanlar için yazdığı dizelerle bitirelim: 


“Sonra işitilir sert bir hıçkırık,
Basar odaları belirsiz cinler.
Karanlık avluda döner bir çıkrık;
Sanırsın, kundakta bir çocuk inler…”

Son sözü ise bu filmi ithal eden şirket için söyleyelim, bir dağıtım şirketi, kendi filmini bu kadar izleyiciden gizleyebilir, helal olsun.