17 Aralık 2011 Cumartesi

Elâ denmiş ne âlâ


Rumca’da ‘gel’ demekmiş, öğrendim

Gel yeter ki,

İstersen görmezden gel.

Benim cennetim kahverengi.

Ilıman bir süt fokurduyor inceden.

Ve beyaz kadifeleştiriyor sertliğini kahvenin.

Nem var üstelik..

Çok sarp uçurumların kıyısı.


Sensizlik cehennem.

Gözlerin.

Cennet

cennetim...

14 Aralık 2011 Çarşamba

Yolcu

Pht: Ria De Heij


Adın geçiyor.

Sevdan hep yatıda.

Geçmiyor hasretin…


12 Aralık 2011 Pazartesi

Atlantis'in Yetimleri

Pht: Ribella

-Saraybosna'daki ve tüm dünyadaki gariplere-


Esiriyiz hepimiz; maddenin dar hendesesinin... Derilerimiz, bedenlerimiz ruhu hapseden parmaklıklarımız... Halka halka genişleyen bir kuşatılmışlık var bir adım ötesinde. Ana, baba, evlat, iyal... Sahip olduğumuz her şeyin kölesine dönüşüyoruz mana perspektifini yitirince. Bir külçe gibi ayak bileğimize yapışıp tutsaklaştırıyor bizi mallarımız, mekânlarımız, makamlarımız; efendilerimiz...


Özgürleşmek; tüm bu dikenli telleri kesip atmak demek, hürriyet; bu şeffaf prangalardan kurtulmak.


Bu nedenle gidişler önemli, gitmek; sahib-i aslisine doğru bir adım atmak. Soyunmak tüm kabuklardan, arınmak tüm fazlalıklardan.


İş bu nedenledir ki, gidenlere değil kalanlara acımak lazım her zaman.


Ne ki; bekleyen olmak da güzel, o ayrı bir fasıl.


Gurbet genişlemek demek. Zamanı ve mekânı genişletmek. Vatanı ve sevdayı. Ufku halka halka büyütüp, derinliği fersah fersah kulaçlamak.


Böyle, bir ayağı tutuklu benim gibiler için belki söylemek kolay tabii, ama her babayiğidin harcı değil elbette gariplik.


Sevda işi, aşk işi. Ki biz, bir yetime vurgun öksüzleriyiz Atlantis'in...


Gurbeti dönmek için değil, sıla etmek için arşınlayanların nesliyiz. Sevdamız garip, yolumuz gariplerin yolu.


Gördüğümüz her ufuk bizim rengimize dönene, bilmediğimiz her dil bilinene, yetişemediğimiz her yürek avuçlanana kadardır süresi gurbetimizin. Biliriz ki, dünya gurbetimizdir esasında. Biz gerçek vatanı buralarda arayanlardan değiliz! Başka bahçelere açılır ruhlarımızın kapısı, baharlarımız buranın fani mevsimlerinden sonra gelmez. Sahici baharların meftunuyuz.


Mıhlandığımız sahil ferahfeza ummanlara açılır.


Sırtımızdaki küngün ağırlığını biliriz ve yine biliriz ki, esasen haddimiz değildir taşıdığımız sıklet. Ufkumuzda dörtnala giden başları bulutlara değen atlılardadır hayallerimiz. Biz dursak bile atlarımız durmaz, çok iyi bilenlerdeniz.


Kabul, kimsesizken, yalnızken, uzaklardayken ara ara kolaçan eder bizi ruhumuz. Derin bir yalnızlığın verdiği ürpertiyle titreriz. Bir damla yaş belirir gözlerimizde. Hayallerimizin ucundan sızan ana olur, yâr olur, geçici vatan olur... Hüzünbazlık reddettiğimiz bir şey değildir, ki hüzün yakışır en çok gurbet ehline.


Atlarımızın ayakları hep ıslaktır gözlerimiz gibi. Biz yangınları gemilerde çıkarmaya alışmışızdır artık. Değince hüznümüze başka bir garibin hüznü, gözbebeklerimiz bayram musafahası eder usulca. 'Sen de' deriz, 'Sen de yakmışsın mesafeleri...'


Kimseden ödül beklemeyiz, ensemizi kimse okşamasa da olur, varsın takdirleri, aferinleri başkası alsın. Varsın başkası caka satsın üzerine kirli duman çökmüş Atlantis'te. Ve hatta, hırpalasınlar; gönülleri sağ olsun. İncitsinler hatta, ağlatsınlar ne olacak?


Biz, 'Yetimler Yetimi'nin saçlarımızı okşamasına bin gurbet daha feda ederiz. Milyon hasret daha çekeriz, yeter ki, gariplerle uyanalım, diye. İlki değiliz ki bu sevda murabitlerinin, sonuncusu olalım!


Kolay sanmayın sakın, yolların çilesini, gurbetin ızdırabını bilen bilir. Ve hasret demek neymiş, bildiğinizden de çok emin olmayın bir garibin halini görmeden. Belki çok anlamlı gelmez bu hüzünlü mırıltılarım, çok mana ifade etmez kelimelerim. Ama bilen bilir, bunun idrakindeyiz. Tanıyan da vardır şüphesiz: 'Sen onları simalarından tanırsın...'


Hasılı;


Yetimiz, garibiz, gurbetteyiz...



9 Aralık 2011 Cuma

Jane Eyre’in aşırı acıklı hikayesi


O dönem internet yoktu tabi. Bizim kuşaktan bahsediyorum. Okulda verilen ödevler nedeniyle tanırdık klasik romanları. Tolstoy, Gide, Turganyev, Dostoyevski, Flaubert ve Brontë…

Özet çıkarılacaktı ve okumaktan başka çaremiz yoktu. Zira Google denilen sihirbaz/cadı henüz hayatımıza müdahil olmamıştı, ki hiç kimse bu tür romanların özetlerini hazır bulundurmuyordu. Gerçi bazı açıkgöz yayınevleri sonradan öğrendiler işi ve kitabın sonuna genişçe özet de koymaya başladılar ama bizim nesil bu klasikler ile tanışmış oldu nihayetinde.

İngiliz yazar Charlotte Brontë’yi o dönemde tanımıştım. İtiraf etmeliyim ki, kitabın iç kapağına konan yazarın hayat öyküsü, kitaptan daha ilginç gelmişti bana. Keşke üç kızkardeş kendi hayatlarını da kaleme alsalarmış (belki de alınmıştır) çok daha ilginç olabilirmiş.

Hadi bir derin nefes alıp, bu ilginç ailenin kahramanlarına bir göz atalım: Charlotte Brontë, 21 Nisan 1816’da Yorkshire, İngiltere’de doğdu. Annesi Maria Branwell idi. Babası Partick Brontë, İrlandalı bir rahipti. Charlotte Brontë, çiftin 6 çocuğundan 3. olanıydı. Nisan 1820’de aile Haworth’a taşındı. Anneleri Maria, 15 Eylül 1821’de kanserden ölünce, 5 kız ve bir erkek çocuğuna bakma görevi teyzeleri Elizabeth Branwell’e düştü.

Üç yazar kız kardeş... 
1824 yılında 3 kız kardeşiyle birlikte Clergy Daughters’ adlı okula başlayan Brontë, buradaki sağlıksız koşullar dolayısıyla okuldan hiç hoşlanmadı.

Yazarın sağlığı bozuldu, hatta kardeşleri 1814 doğumlu Maria’yı ve 1815 doğumlu Elizabeth’i de okuldaki koşullar yüzünden 1825’te tüberküloza kurban verdi. Bir yıl sonra okuldan ayrıldı. Gençlik yıllarında, sağ kalan 4 kardeş; Charlotte, Branwell, Emily ve Anne, babalarının kütüphanesinde bolca vakit geçirmeye başladılar. Kurgusal krallıklar kuruyorlar ve bu krallıklarla ilgili hikâyeler ve şiirler yazıyorlardı. Edebiyata karşı ilgileri de bu yıllarda başlamış, hayal güçleri kardeşlerin tümüne ileride geliştirecekleri araçlar sunmuştu.



Brontë, eğitimine Mirfield’daki Roe Head adlı okulda devam etti. 1831 ve 1832 yıllarında burada okudu ve bu okul, en iyi arkadaşları Ellen Nussey ve Mary Taylor ile tanıştığı yer oldu. Eğitimini tamamladıktan sonra bu okula öğretmen olarak döndü ve 1835 – 1838 yılları arasında burada öğretmenlik yaptı.

1839’da Yorkshire’daki birçok ailenin evinde mürebbiyeliğe başladı ve 1841’e kadar bu işle uğraştı. 1842’de kardeşi Emily’yle Brüksel’e, Constantin Heger ve karısı tarafından işletilen okulda Almanca ve işletme dersleri almaya ve çalışmaya gitti. Önceleri öğrenci olarak katıldıkları okulda daha sonra bir miktar para ve kalacak yer karşılığında Brontë İngilizce, Emily de müzik öğretmenliği yapmaya başladı. Ancak Brüksel’de yeni kurdukları bu hayat, teyzelerinin ölümüyle yarıda kesildi. 1842’de bu yüzden İngiltere’ye döndüler ancak Brontë, 1843’te tekrar Brüksel’e gitmeye karar verdi. Brüksel’deki serüveninin 2. yarısı yazar için pek de iyi geçmedi. Yalnız kalmıştı, evine ve kardeşlerine karşı büyük bir özlem duyuyordu ve okulun sahibi Constantin Heger’e aşık olmuştu. Burada geçirdiği günleri, kitapları “The Professor” ve “Villette”ye ilham kaynağı oldu. Yazar, Ocak 1844’te İngiltere’ye geri döndü.

1846’da 3 kız kardeş Charlotte, Emily ve Anne, “Currer Bell”, “Elise Bell” ve “Acton Bell” isimlerini kullanarak ortaklaşa “Poems by Currer, Elise and Acton Bell” isimli bir şiir kitabı çıkarttı. Kitap sadece 2 adet satarak büyük bir hayal kırıklığı yaratsa da kardeşler yılmadı ve ilk romanlarını yazmak için kolları sıvadı. Charlotte Brontë, ilk iki romanında “Currer Bell” ismini kullanmaya devam etti.

Ailenin tek oğlu olan Branwell, 1848’de bronşit yüzünden öldü. Aynı yıl Emily Brontë ve 1849’da Anne Brontë tüberkülozdan hayatını kaybetti. Charlotte Brontë, babasıyla kalmıştı. “Jane Eyre”in gördüğü büyük ilgi üzerine bir yayıncı, yazarı sık sık Londra’ya davet ediyordu. Bu ziyaretler sırasında Brontë geniş bir sosyal çevre edinmiş, Harriet Martineau, Elizabeth Gaskell gibi isimlerle tanışmıştı. Ancak sürekli olarak yaşlı babasının yanında olmak istediğinden Londra seyahatlerini birkaç haftadan daha uzun tutmadı.

Haziran 1854’te Charlotte Brontë, babasının yardımcısı Arthur Bell Nichollsla evlendi. Hamileliğinin dokuzuncu ayında, 31 Mart 1855’te öldü. Ölüm nedeni tam olarak bilinmese de tüberküloz, tifüs ya da hamileliğin ilk safhalarındaki bir rahatsızlıktan dolayı öldüğü sanılıyor.


Kabul edelim acıklı hayat öyküsü. Neyse biz konumuza dönelim.
Tabii batı klasikleri bizlere henüz çocuk denecek yaşta okutturulduğu için, anlatılan hikayeye takılıp kaldığımız için, o romanların aklı başında değerlendirmesini ancak yıllar sonra yapabiliyorduk. Tabii tekrar geriye dönük okuma yapanlar için mümkün bu. Charlotte Brontë, biri ölümünden sonra yayınlanan toplam 4 kitap yazmış, bunların en meşhuru şüphesiz Jane Eyre. Birçok kez sinema ve televizyona uyarlanan bir roman. O devirde okuduğumuz Kerime Nadir, Kemalettin Tuğcu romanlarından çok farklı şüphesiz. Farklı, zira betimlediği dünya bizlere yabancıydı. Katolik eğitim sistemi, tutucu aile yapısı ve halı altına süpürülen kabahatler…

Romanın konusu kısaca şöyleydi: Jane Eyre on yaşlarında zayıf, çelimsiz bir çocuktur. Öksüzdür. Yengesinin yanında bir konakta yaşamaktadır.  Dayısı ölmüştür. Yengesi tarafından hiç sevilmez, evde fazlalık olarak görülür. Kötü yenge onu kendi çocuklarından ayrı tutmaktadır. Hatta çocukların Jane ile iletişim kurmalarına bile izin yoktur. 

Yenge yaptığı tüm kötülüklere rağmen yine de küçük kıza katlanmaz ve daha kötü bir ateşe atar onu: yatılı okula verir. Üstelik referans mektubunda onu oldukça da kötüler. Jane, 8 yıl kalacağı bu okulda genelde acı ama ara sıra tatlı anılarla yetişir. Zamanla kendini sevdirir, önüne çıkan her fırsatı olumlu değerlendirir. Ve öğretmen olur. Kısa süren öğretmenlik deneyiminden sonra bir gazete ilanıyla mürebbiye olur. Hayat ona yine acımasız davranacaktır. 


Evdeki ahalinin çoğu iyi olmasına rağmen bu konakta da tuhaf şeyler olmaktadır. Bundan sonra işin içine bir aşk, yalan ve ihanet de girer. Jane’in aşırı acıklı hikayesi böylece sürüp gider. İşin içine yangın, mutsuz evlilik ve körlük bile girer.

Aslında jane Eyre’in hikâyesinin bizim Yeşilçam melodramlarından çok da farklı bir yönü yoktur. İsimler ve mekânlar farklıdır biraz. Bol acıklı ve gözyaşı eşliğinde okunacak eserlerden biridir.

Modernizmin feminizmi keşfinden sonra bu kalıba oturtularak tekrar değerlendirilmeye alınan roman, sinema uyarlamalarının neredeyse tamamında feminist çizgiler taşıyor. Nitekim son uyarlamayı yapan Cary Fukunaga’nın filminde de benzer izler vardır. 

İçerdiği aşırı abartılı tablodan dolayı Feminist çizgisine oturtuluyor lakin erkek egemen toplumun ezdiği kadına yönelik ciddi eleştiriler olduğu kadar, şişirme bir kadın dünyası da var filmde. 

Özetleyecek olursak; batının eğitim dünyası ve aile hayatına, ceza, ödül, hoşgörüsüzlük üzerine atılan aşırı acıklı, az provokatif bir bakış. Kitabı Türk dizi sektörünün hala keşfetmemiş olması da ayrıca enteresan tabii. 




8 Aralık 2011 Perşembe

Şimdi canavar benim!


Sam Peckinpah’ın kült filmi Straw Dogs – Köpekler’in tekrar çevrildiğini ve önümüzdeki günlerde ülkemizde de vizyona gireceğini öğrenince, açıp tekrar izledim. Enteresandır, bu film bana bir başka İngiliz filmini hatırlattı: Dead Man’s Shoes…

Yönetmenliğini İngilizlerin popüler isimlerinden Shane Meadows’un yaptığı 2004 yapımı film, baş rol oyuncusunun elinden çıkma bir hikayenin senaryolaştırmasıyla çekilmiş.

Filme geçmeden önce, her toplumda, özellikle küçük yörelerde yaşanan trajik bir ortak hatıraya değinmek isterim. Bilirsiniz; bazı mahallelerde spastik ya da zeka açısından geri çocuklar vardır. Ve bu çocuklar, sair çocukların kurbanı olurlar ilk olarak. Belki bu engellilerin hastalıklarını bilmeden ilerletir bedenen ve ruhen sağlam çocuklar.

Öyle değil midir? Mahallenin delisine en büyük zulmü yine mahalleliler eder. Üstelik bunu eğlence olsun diye yaparlar. Çocukken yapılanlar belki bağışlanır; ne bileyim kedi köpeğe eziyet etmek, zihinsel engelli biriyle kafa bulmak, çocuksu masumiyet içinde bir yere kadar –onaylanmasa da- kabul edilebilir bir şey.
Yaş ilerleyip, kemale erince, vicdanın kalibrasyonuna göre acı çekeriz geçmişi hatırladıkça.

Ama ya tüm bu müptezelliği büyükler yapıyorsa?


Ölüler ağlamaz!

Dead Man’s Shoes böylesi bir öyküden yola çıkıyor. Kahramanımız (aynı zamanda kurban) Anthony spastik bir gençtir. Çok sevdiği ağabeyinin gönüllü olarak orduya katılmasıyla, küçük bir İngiliz kasabasında yapayalnız kalır. Ne yazık ki yeni ve yanlış bir çevreye girer. Girdiği bu çevre mafya özentisi, 7 kişilik bir ayak takımıdır. Günler boyu onların eğlencesi olur. Her türlü eziyeti reva görürken epey eğlenir bu ayak takımı. 7 kişilik bir mafya özentisi çete. Kötü insanlar ya da kötülüğe susarak/tepkisizlikle ortak olan kem ruhlar…

Ve derken bir gün ağabey çıkagelir. Sıradan bir geri dönüş değildir, başlarda sebebini çok iyi anlamadığımız bir intikam dönüşüdür. Ki basit kötülere, kötülüğün ne demek olduğunu bizzat yaşatarak öğretecektir. Öyle ki, bir yerde, ‘sen şeytan mısın?’ diye sorduklarında, ‘Olmak isterdim’ diye cevap verir.



Nüfus açısından küçük muhitlerin kolektif günahları vardır geçmişlerinde. Küçük yerler ortak suçlar işlerler ve utanç verici bir suskunluk ile üzerini örtüp, hiç yaşanmamış gibi yaşamaya devam ederler genellikle. Vakta ki, bu iki yüzlü oyunu bozan biri dahil olunca o minimal hayatlara, hakikatin sert çeliği kesip biçer hoyratça her şeyi. Bedenlerinin ve beyinlerinin kontrollerini ellerinden alır.
Yönetmen Dead Man’s Shoes’da öyküyü gün gün ilerletiyor. İyi de ediyor kanaatimce.

Konuya hemen hakim olmamızı istemiyor, hatta en büyük ve şaşırtıcı öğeyi finale kadar saklamayı başarıyor da… Tozlu bir hatıra defterini usul usul okurcasına ilerliyoruz. Büyük bir merak ve yükselen bir öfke grafiğiyle. Bir ağabey için ‘koruyamamış olmak’ ne büyük bir vicdan yarasıdır anlatıyor bize film boyunca. Bu anlamda, filmin kurgusu çok başarılı.

Geçmişe yapılan dönüşler ile hem hikayeyi çözüyoruz hem de, yapılacak şiddet gösterisine haklı gerekçelerle hazırlanıyoruz adeta.

Masumiyetin nasıl hoyratça imha edildiğini, sarsılarak izliyoruz filmde. Bir yerinde ‘neden o?’ sorusuna şu cevap veriliyor: “Çünkü zayıftı, çünkü özürlüydü…” İnsanın nasıl gaddarlaşabileceğine müthiş örnekler vererek bir yerlere gidiyor film.

Dead Man’s Shoes, küçük beldelerde nasıl büyük günahlar işlenebileceğini şahane anlatıyor ve sıradan hayatlardan nasıl büyük hikayeler çıkarılabileceğine de güzel bir örnek sunuyor.

Film başrol oyuncusu ve öykünün sahibi Paddy Considine’nin babası Martin Joseph Considine anısına adanmış. Büyük filmlerde orta karar rollerden aşina olduğumuz Considine, çok büyük olmasa da başarılı bir portre çiziyor film boyu. Ama alkışın büyük kısmını kardeşi Anthony rolündeki Toby Kebbell hak ediyor kanaatimce. O kadar başarılı ki, bir ara oyuncu olduğunu unutturup, cidden spastik bir engelli izliyormuş gibi içimiz acıyarak takip etmeye başlıyoruz filmi.

Bir başka takdir de, müzikler için. Sıradışı müzisyen Aphex Twin     yapmış müzikleri. Başarısı film için yaptığı bestelerden çok, seçtiği şarkılar ve yerleştirdiği yerler. Müzik kullanımı o kadar başarılı ki Dead Man’s Shoes’da, sesi kısık izlense etkisi hiç olmayacak gibi geliyor insana. Tabii Aphex Twin’in aralara serpiştirdiği tema müzikleri de enfes. Hele ki, son kurbanın merdivende eşine yaptığı itiraf esnasındaki. Filmin duygusal atmosferini zirveye taşıyor.

Şayet intikam filmlerine dair bir literatür oluşturulsa Dead Man’s Shoes’un en tepeyi zorlayacağı muhakkak. Sıradan bir intikam filmi değil, öfkeden yumrukları sıktıran, boğaza düğüm üstüne düğüm attıran mühim bir film. Tabii, filmde zaman zaman rahatsız edici şiddet ve cinsellik içeren bazı sahneler olduğunu da ifade etmeliyiz.



Paris’in orta yeri sinema


Sinema denen sanatı her ne kadar bilim adamları keşfetmişse de, bu buluşu halkla tanıştıranlar sirk sahipleri, gösteri dünyasının patronlarıydı. Charlie Chaplin’in ebeveyni kumpanyalarda çalışan halk sanatçılarıydı. Şarlo karakteri de bir komedyen tipolojisinden yola çıkarak geliştirilmiş bir tipti.

İlk sinemacılar gösteri sanatları tertip eden iş adamlarıydı. Bilim adamlarının ellerinden aldıkları bu müthiş buluşu, yaptıkları iş ile birleştirerek eğlence dünyasına yepyeni ufuklar açtılar. Sinemaya kurgu denen açılımı kazandıran D.W. Griffith de mesleğe tiyatrodan başlamış biriydi. Lakin esas şenlik Parisli bir ayakkabıcı ailenin oğlu olan hokkabaz Georges Méliès’nin sinemayı keşfetmesiyle başladı. Méliès, Kinetographe denen aleti görür görmez potansiyeli farketti ve yaptığı gösterileri kayda alarak, hem sihir işini geliştirdi, hem de şovlarını artık perdede yapmaya başladı. Sinema için Büyül Fener ismi kullanıyorsa, Georges Méliès’nin yaptıklarının zihinleri yönlendirmesi sonucudur bu.



Neler yapmıyordu ki Méliès… Sahneye oturttuğu mankeni kaybediyor, kendi kolunu koparıp yarım metre uzağa taşıyor, oturduğu sandalyeyi hokup pokusla uçurup havalarda geziniyordu. Sihir, sinema ile buluşunca daha da fantastik bir boyuta ulaşmıştı. O kadarki, bilim-kurgu türünün ilk örneği sayılabilecek (elbette bugün izlendiğinde bize komik gelen) filmleri de yine bu Fransız şovmen çekecekti.

Çocukluk yıllarımı hatırlıyorum. Komşunun avlusuna kurulan devasa sinema perdesinde Hudutların Kanunu’nu izlerken biz izleyenlerin verdiği tepki, sinemanın ilk örneği olan Bir Trenin Gara Girişi filmini Paris Grand Cafe’de izleyin seyircilerinkinden çok farklı değildi. Bütün kadınlar çığlık çığlığa elleriyle başlarını korumaya çalışmış, çocuklar annelerine sığınmışlardı. Eh kolay değildi tabi… O güne kadar sinema nedir bilmeyen bir topluluk için, bir grup atlının büyük bir gürültüyle perdeye doğru dört nala gelmesi korkutu olmayıp da ne olacaktı ki?

Büyülü bir şeydi sinema… Büyülü bir şeydi filmcilik. Bu nedenle usta sinemacıların çoğu ‘büyücü/sihirbaz’ olarak anıldılar çoğu zaman. A. Hitchcock’a Korkunun Sihirbazı deniliyordu bu yüzden. Spielberg’e de keza dahi/sihirbaz lakabı takıldı bir dönem.

Meseleyi fazla dallandırıp budaklandırmadan, bu uzun girizgahın sebebi olan filme geçelim.



Martin Scorsese… Hayat hikayesi olarak Chaplin’e benzeyen bir karakterdir Scorsese… Hastalıklı bir çocukluk, sonra klise, sonra suç çeteleriyle yakınlaşma ve sinema. Hayat deneyimi onun bu büyülü sanata bakış açısını farklı kılan özelliğin başındaydı. Nitekim bu yüzden ona, sinemanın mimarı ismini taktılar bir dönem. Bir biçim arayıcısı oldu Scorsese. Amerikan Yeni Dalga akımının en önemli temsilcilerinden biri oldu. Filmlerini hatırlayacak olursak; Taksi Şoförü, Köstebek, New York Gangsterleri vs… Neredeyse boş filmi yoktur büyük ustanın. Yoktur yok olmasına da, son dönemlerde yaptığı sinemadan pek hoşnut olmuyordu sinema çevreleri. Bir tür rölantiye alma durumu söz konusuydu büyük usta için.

Scorsese son filmiyle yine seyirciye şaşırtarak, tersten çakıyor tabiri caizse. Brian Selznick’in bol ödüllü ve bol satışlı romanı “The Invention of Hugo Cabret”den bir uyarlama olan Hugo ile karşımıza çıkıyor. Üstelik ilerlemiş yaşına rağmen üç boyut teknolojisini de kullanarak. Şahsen buna gerek var mıydı emin değilim ama özellikle, teknolojiye aşina nesil ve çocuklar için yerinde bir tercih olduğunu söylemek mümkün.

Oscar Ödüllü yönetmen, masal tadında üstelik sinemaseverlerin hiç de yabancı olmadığı bir öyküyle geliyor perdelerimize: Hikayemiz sinemanın keşif merkezi Paris’te geçiyor. Şehrin büyük tren garındaki devasa saatte tek başına yetim bir fırlama veledin hayatına konuk oluyoruz. İki Dünya savaşının tam ortalarında bir tarihteyizdir. Sinema Birinci Cihan harbi boyunca askerlerin elinde propaganda malzemesi olmaktan yeni kurtulmuş, burjuvazi de sıradan insanların eğlencesi olmasına izin vermiştir artık.

Bir yetim olan Hugo ve garın saatlerini ayarlayan alkolik amca Claude’un yanında, rahatsız edici kem gözlerden uzak zorlu fakat basit bir hayat sürmektedir. Beslenme ve giyimini hırsızlık yaparak temin eden bu cin gibi kurnaz çocuk, epey yalnızdır da… Üstelik, her an yakalanıp yetimhaneye yollanması da an meselesidir. En büyük ilgisi ise Georges adlı yaşlı bir adamın sahibi olduğu oyuncakçı dükkânınadır, zira mekanik olan her şeye babasından kalma miras olarak zaafı vardır. Bir de amacı vardır, babadan kalma hatıra olan bir tür ilkel robot niteliğindeki ‘Otomaton’u çalıştırabilmek… Bir kovalamaca esnasında tanıştığı İsabelle ile soluksuz bir maceraya dalarken, film biz insanlara önemli bir şey söyler: Amaçsız yaşanmaz… Makine bile olsanız…


Masalları tragedyalardan ayıran en önemli unsur, sonundaki mesajıdır. Karamsar ve kötücüldür tragedyalar, masallar ise hep mutlu biter. Bir tür iyimserlik işlemiştir her dokusuna. Bu anlamda Hugo, bir beyazperde masalıdır.

Film, bir yandan hayata dair umutlu şeyler söylerken, diğer yandan başta bahsettiğimiz Méliès’nin mazisiyle yapacağı muhasebeyi sağlar.

Açıkçası, ilk duyduğumda biraz endişe ettiğim, başladığında ön yargılarımın kırıldığı, bittiğinde ise, iyi ki seyretmişim, dediğim bir film oldu Hugo. Ecnebiler Şükran Günü için yapmışlar, vizyona da o tarihte girmiş ama çoluk çocuk beraberce izlenebilecek bir yapım Hugo. Méliès’ye de bir tür saygı duruşu niteliğinde…



Koleksiyon

,
Pht: Marl1

Bir şey söylemek istiyorsan,

konuşabilirsin az...

Çok şey anlatmaksa meramın,

susabilmelisin biraz.

Büyük acılar sessizdir.

Küçük yaraların dili uzun olur.

Ve geveze olursa ruhun.

Anlattıkların anlatamadıklarından,

çok daha az olur.

Sitemin bir dili var.

Suskunluğun binbir…

İşte bak geceye,

oda dolusu suskunluk biriktirmişim.

Bunca susuyorum da ve fakat,

                             hâlâ kanıyor kelimelerim…


5 Aralık 2011 Pazartesi

O ağacın altı




Göçmen bir melek getirdi kundağı.

                                 Leylek sandı meleği çocuk.

Dallarını büktü mahzun genç ağaç…

Bacalar, kurumdan bir kahkaha attılar.

Beyaz bir duman oldu uzun gagalı kuşlar.

Evlerden bahçelere kaçtı uçurtmalar.

Yaprak yerine, 


takıldı renkli balonlar dallara.

Bir çocuk,

 kalbini kazıdı tenine ağacın.

Yanmadı gövde ama

eğilip baktı dallar.

Bütün olup biteni gördü arsız yapraklar.

Homurdandı incecik parmakları köklerin.

Bir kayanın böğrüne saplandı çok derin.

Aşk olsun, dedi kaya, yarasını tutarak.

                                           Aşk oldu...

Ne kadar kuş, kelebek.

İşsiz güçsüz börtü böcek…

                          Hepsi şahit yazıldı…

Bir demet yeşil beyaz


çiçek savruldu gökyüzüne.

Önce dili çözüldü, kalp ikiye bölündü,

Ve yaşlandı bulutlar…

Bembeyaz ve ıslak…

                              Sevimsiz olmaz masal.

Sonra baston oldu dal.

Her şeyin tanığıydı, 


terli avucunda dedenin.

Bir tabut çektiler ağacın gövdesinden.

                             Toprağa armağan…

Yalnız bir dua yükseldi akabinde.

Balonlar patlamıştı…

Kül rengi uçurtmalar, tünemişti dallara.

                        Dallar çıplak.

Ebeden bir hediye gassala.

Yaşlanmış, buruşmuştu kabukları ağacın…

Kökleriyle,


taşa attığı imzayı gördü artta kalanlar.  

                                    Hüvel Baki…


4 Aralık 2011 Pazar

Yalnızlık baladı

PHT: Samanta Krivec

Derken;

Gece oldu…

Yıldızlar, gökyüzü, derin,

kuyu gibi bir karanlık.

Anladım ki; yalnızım.


Sonra;

Bir müezzin uykusunu gagaladı bir horoz,

yanık davet sürtündü kül yüzlü bulutlara,

yapraklar seyre daldı düşerken, ağaçları,

bir karınca kolonisi sardı tüm sokakları,

pencereden seyrediyor sokakları çocuklar,

camdaki çocuklar kadar,

yalnızım…


Fark etmiyor;

Gece, gündüz,

Siyah yahut beyaz,

Kalabalık ya da tek başıma,

Çok yalın bir şekilde, 

yalnızım...