Orjinal adı Kokuriko Zaka Kara... İlk okuyuşta komik gibi geliyor insana. Türkçesi Tepedeki Ev... Bir animasyon filmi ama 'benim' diyen melodramdan daha deli bir vuruculuğa sahip. En azından bana öyle geldi.
Bilmem filmi yazmak kısmet olur mu, lakin, duygular alıyor bizi karşısına ve sağlı sollu okkalı tokatlar aşkediyor yüzümüze. Aşağıdaki klip filmin müziği ve şarkısı. Şöyle diyor; köpüklerle örtülü deniz, bir hüzün bırakır geridekilere... Dediğim gibi, yazabilmek umuduyla...
Robert Ludlum geçtiğimiz yüzyılın en iyi yazarlarından biriydi. Kitaplarındaki kurgu ve ritim duygusu her ne kadar yazarı, klasik roman çizgisinin sınırlarına doğru zorlasa da, bilim/kurgu türünde bir tarz oluşturduğu tartışılmaz.
Bir çok piyes, dizi ve film onun kitaplarından uyarlandı. Bunlardan en meşhuru belki de Bourne üçlemesiydi. Serinin ilk filmi The Borne Identity - Geçmişi Olmayan Adam, Matt Damon'un karizmatik oyunu ve hızlı kurgusu ile sinemaseverlerin beğenisini kazanmış ve hemen ardından Supremacy ya da ülkemizdeki ismiyle Medusa Darbesi çekilmişti. Her ne kadar devam filmleri izleyici açısından mesafeli karşılansa da, bu seride tersi olmuş ve tabiri caizse film, kaynaklık eden romanına karşılık hakkını vermeyi başarmıştı. Bunda, ikinci filmin yönetmeni Paul Greengrass'ın da büyük katkısı vardı. Üçüncü film Ültimatom ise -şahsen- en beğenilen film olmuştu. Greengrass özellikle kamera kullanımı konusunda eleştiriler alsa da, Jason Bourne karakteri o kadar kabul görmüştü ki, kitabın yazarının vefatından sonra, yayın haklarını elinde tutan şirket işi Eric Van Lustbader isimli bir gömlek daha vasat yazara vermiş, karaktere yeni maceralar yazdırmıştı. Legacy, Objective, Betrayal, Sanction, Deception, Dominion yazarın şimdilik ürettiği devam kitapları.
Hollywood yayınevinin attığı pası görerek Legacy'i filme çekmekte gecikmedi.
Jeremy Renner, Matt Damon kadar olmasa da rolü taşıyor ama... Aması var tabi...
Ne var ki filmin tutmasında en büyük pay sahibi olan Matt Damon, devam filminde oynamayı kabul etmedi. Bundaki en büyük etken de, serinin en iyi iki filminin yönetmeni Greengrass'ın projeyi kabul etmemesiydi. Bunun üzerine her üç filmin de senaryosunu yazan Tony Gilroy'a iş düştü ve Bourne'un Mirası olarak gösterime giren filmi hem yazdı, hem de yönetti. Gilroy daha önce iki kez daha yönetmenlik denemesi yapmış ve özellikle 2007 yapımı Michael Clayton ile dikkatleri üzerine çekmiş, epey dalda Oscar adayı da olmuştu.
The Bourne Legacy - Bourne'nun Mirası bu anlamda tam bir 'piyasa işi' film. Daha önce üç kez denenmiş ve tutmuş bir işi uzatma çabası. Daha ilk başta bilinen başrolünün olmadığı, yani filme ismi veren karakterin şeklen filmin içinde olmadığı bir öyküye sahip. Bu yüzden miras hikayesinin ilk bir saatlik kısmı, serinin önceki üç bölümüyle bütünleşik algı oluşturma çabasıyla yürüyor. Hemen hatırlayalım, serinin ilk üç örneği yazarın (R. Ludlum) tarzıyla, niyet ve motivasyonları çok üçlü düşmanlara karşı, tek kahramanın hikayesiydi. Miras da, bu konsept üzerinden yürüyor. Genel bir bakış açısıyla ele aldığımızda yeni kahramanımız Jeremy Renner, her ne kadar Matt Damon kadar kahramanlık kostümünü tam dolduramıyorsa da, iyi bir oyuncu. Özellikle ABC draması olan The Unusuals ile büyük beğeni toplamıştı.
Yapımcılar, filmlerini 'Dublör kullanmadık n'aber' mantığıyla savunmaya başladığı gün sıkıntı olduğu belliydi.
Esasen Bourne serisi "Güçlü Amerika" algısı üzerinde yürütülen ve sistemin içindeki kötülerle, kurban/kahramanların ilişkisini anlatan bir konsepte sahip. Bourne'nun Mirası'nda daha önce Jason Bourne karakterinde gördüğümüz bu kurban/kahramanlardan başka birine yaklaşıyoruz: Aaron Cross...
Film Jason Bourne'nun daha önceki filmlerde gördüğümüz mücadelesinin görünmeyen yönüyle bizi yüzleştiriyor. Amerika'da devlet içindeki devletin birbiriyle hesaplaşması ve genelde kötücül 'derin adamlar'ın büyük bir kararlılıkla sistemin bekası için kendi insanları leblebi çekirdek gibi harcamasını bu kez yakından ve ayrıntılı olarak görüyoruz. Her ne kadar, bu kötülükler üstün körü bir irritasyon ile verilse de, gizli özne belli: Büyüksün Amerika!
en ufak bir sızıntı ve deşifre riskinde, kimyasal maddeler ile hayata tutunabilen ve söylenilen her şeyi eksiksiz yerine getiren ajanların birer birer yok edilmesi, bu ajanlardan biri olan Aaron'u kendi hayatını korumaya yönelik bir refleks içerisine sokuyor. Aaron Cross ile Jason Bourne arasındaki ahlaki değer farkı da burada ortaya çıkıyor. Aaaron, sadece hayatta kalabilmek için çabalarken, Jason hem kayıp kimliğini arıyor, hem de kendilerini bu hale düşüren yapıyla mücadele ediyordu. Buradaki temel sıkıntı elbette filme kaynaklık eden metinden gelse de, oyuncu ve yönetim olarak da öncekilerin eline su dökemeyecek bir film The Bourne Legacy. Elbette Edward Norton ve Rachel Weisz gibi usta isimlerin varlığı film için fazladan cazibe nedeni ancak özellikle Norton'un böyle bir filmde, böylesi silik bir karakterde oynaması filmografisine hiç bir katkı sağlamıyor ne yazık ki.
Edward Norton'un böylesi sade suya tirit bir filmde oynamasını ancak 'ekmek parası' kaygısıyla açıklayabiliriz.
Film, bir ajan filminde olması gereken tüm klişeleri bir çuvala koyup, çorba gibi karıştırarak önümüze atılıyor adeta. Gilroy, selefi Greengrass'ın üçüncü filmde yaptığı yol ve dam üstü kovalamacaları Filipinler'de yapmayı deniyor ama bunda başarılı olamıyor maalesef.
Netice itibarıyla filmden geriye, akıllarda bir tek etkileyici laboratuar sahnesi kalıyor. Bourne'nun Mirası hoyratça harcanırken, endüstriyel sinemanın bu karakteri dibini yakana kadar kullanacağının da işaretlerini veriyor.
Bir şeyi de tadında bıraksa şaşacağız ama kapitalizm işte ne yaparsın!
Sinema aslında teknolojik bir keşif. Onu sanat yapan, drama, yani hayat ile birleşmesi. Bu nedenle ilk dönem filmlerinde Charlie Chaplin’in büyük önemi vardır. Zira bu keşfi, sanata, sinemayı hayata çevirmeyi başarmıştır. Bu sanatın ülkemize gelmesiyle önce kuru bir taklitçilik devri yaşanmış, ardından yedinci sanat sadece bir zümreye ait olmuş ve bir tür ‘zengin eğlencesi’ olarak kalmış doğal olarak. Vakta ki, bir ayağı bir şekilde bu topraklara basan, yüreğinde sanatın tomurcuğunu taşıyan insanlar bu sektöre girmeye başladı, sinema o zaman Yeşilçam oldu, sanat sizim için de hayata dönüştü. Bu isimlerin en önemlilerinden biri Metin Erksan, diğeri Müşfik Kenter’di. Şüphesiz her fani gibi, onlar da dünya denen bu sahnede kendileri için yazılan rolleri başarıyla oynayıp, sonsuzluğun kucağına yürüdüler.
Metin Erksan ne kadar ‘görüntü’ demekse, Müşfik Kenter ise ‘ses’ idi. Erksan kameranın arkası idi, Kenter ise önü ve sahnenin tam ortası.
Bazı insanlar vardır, trafik tabelası bile okusa, bizleri duygu selinin tam ortasına atabilir. Müşfik Hoca öyle bir sesti ki, ilaç prospektüsünü bile okusa oturup hüngür hüngür ağlayabilirdiniz. Bunu bizzat yaşayarak müşahede etmiş biriyim.
Mesut Uçakan’ın Ölümsüz Karanfiller filminin setindeyiz... Cep telefonları yeni keşfedilmiş. Hatırlarsınız, hani kocaman, kütük gibi cihazlar yeni çıkmış. Ama çalışıyor bir şekilde, işe yarıyor yani. Kardeşim bu telefonları ilk alanlardan ve rahmetli Haluk Kurdoğlu’nun sette acil telefon ihtiyacı olunca, kardeşimin elinde telefonu görüyor ve istiyor. Kardeşim adeta hipnoz olmuş gibi telefonu uzatıyor Haluk hocaya. ‘neden verdin’ diye sorduğumda ise aldığım cevap ilginç: ‘Öyle etkileyici bir ses tonuyla istedi ki, canımı istese verirdim!”
Müşfik Kenter de böyle bir sesti işte. Allah vergisi bir duygusal derinliği, sanatın kırılgan naifliğiyle birleştiriyor ve sadece sesiyle oynayabiliyordu. Kaldı ki, çok iyi bir de tiyatrocuydu Müşfik Hoca.
Ki köklü bir ailenin çocuğu olarak, hiç de isteyerek girmiyor tiyatroya. Ablasının epey zorlamasıyla başlıyor tiyatro eğitimine ama dereceyle bitiriyor okulu. Mezuniyet puanı olarak 10 üzerinden 10 alan iki öğrenciden biri. Kolay değil böylesi bir sınavdan tam not almak. Zira öğretmenleri ona oynaması için ‘mum’ rolü veriyorlar ve genç Müşfik iki elini baş hizasında kenara açıp sessizce duruyor. Derken hocaların şaşkın bakışları arasında bir terleme başlıyor; yüzünden, ensesinden boynundan, derken bacaklarından terler akıyor… Ve mum gibi eriyor Müşfik Kenter!
Ardından gelen yurt dışı eğitimleri ve araştırmaları Müşfik Kenter’i sadece iyi bir tiyatro oyuncusu değil aynı zamanda iyi bir eğitimci yapıyor. Verdiği sanat ürünleri kadar yetiştirdiği öğrenci sayısı da az değildir. Ve emin olun sanatı öğretebilmek, sanatçıyı eğitebilmek her kişinin harcı değildir.
Neredeyse oynamadığı ünlü oyun, sahnelemediği klasik yazar kalmamıştı. Ve elbette gezmediği şehir ve ülke. Sanatla tıka basa dolu bir ömür.
Sesi ise bambaşka bir yönüydü Müşfik Kenter’in. TRT için yaptığımız bir belgeselde jeneriği o kadar müthiş okumuştu ki, bütün planlarımızı alt üst etmiş, sadece onun sesiyle yetinmiştik. Aynı belgeselde Atatürk’ü de o seslendirince bir sanat ustasının sesi nasıl kullandığını hayretle yakından görmüş olduk.
Eminim sayısını kendisinin de bilmediği kadar çok sayıda, film, dizi, reklam ve şiir seslendirdi. 1970’li yıllarda TRT’nin klasik olmuş çizgi dizilerinden ‘Tatlı Kahramanlar’dan, ‘Bıcır ile Gıcır’da kedi Tırmık’ı seslendirmesi o kadar şahaneydi ki, TV tarihinin en absürt ve başarılı dizisi Alf’i Türk insanı onun sesiyle benimsedi, sevdi. Kenter için ‘zor’ iş neredeyse yoktu. En imkansız seslendirmelerin altından kolaylıkla kalkıyor, en çetrefilli sesleri anında dublaj yapabiliyordu.
Sadece birkaç dakika istiyordu seslendirme öncesi. Gözlüğünü takıyor, kalemini çıkarıyor ve kendi mantığına göre işaretlemeler yapıyordu metnin üzerinde. Sonraki kelime ise belli: ‘Hazırız!’
Mesleğin erbabı bilir, Müşfik Kenter demek neredeyse ‘hiç’ tekrar demektir. Ve tabii ki tashih... Düşük cümleyi, yazım hatasını, devrik yapıyı okurken olmasa da seslendirirken mutlaka yakalar ve düzeltirdi.
Ve elbette sinema… 20’ye yakın sinema filminde, 10’dan fazla TV dizisinde rol aldı. 1966 Antalya Film Festivali'nde, ‘Bozuk Düzen’ filmiyle "en iyi yardımcı erkek oyuncu" ödülünü kazanması değildi onu Yeşilçam tarihinde unutulmazlar arasına sokan. Merhum Metin Erksan’ın meşhur Sevmek Zamanı’nda oynadığı ‘Boyacı Halil’ karakteriydi. Ve hayatın çok garip tecellisi olarak bir tek bu filminde kendi karakterini seslendirmemiş, bunu Hayri Esen yapmıştı. Çok sonra, ‘sesinin sanatına büyük katkı yaptığı, sesini kullanmaması durumunda sanatının yetersiz kalabileceği’ gibi pek çok ‘densiz’ iddiaya da çok önceden verilmiş bir cevaptı Sevmek Zamanı’ndaki başkasının sesiyle Boyacı Halil!
15 Ağustos 2012, saat 16:20’de sadece sinema ve tiyatro Müşfik Kenter’i kaybetmedi. Ülke çok büyük bir eğitimci, son derece mütevazı bir entelektüeline veda etti. Hz. Ali’ye atfedilen bir söz vardır; ‘Öldükten sonra yaşamak istiyorsanız, kalıcı eserler bırakınız.’ Bu perspektiften bakıldığında hem merhum Erksan, hem de Kenter aslında daha epey yaşayacak bu milletin gönlünde!
Bilim-Kurgu filmlerinin (hatta sadece tür değil edebiyatının da) bir özelliği vardır; seyircinin ileri görüsünü tapularlar, bir tür bilinçaltı yönlendirme oluşur. Misal, vaktiyle Uzay 1999 diye bir dizi vardı ve biz bu diziyi 1980’lı yıllarda izliyorduk. Yani hepi topu 20 yıl sonrasının dünyasını öyle bir kurgulayıp, tasvir etmişlerdi ki akıllara ziyan! Havada uçan araçlar, sensorlu normal konut kapıları, tüm vatandaşların tek-tip giysileri (Taytlar, dar tişörtler vs). Bahsedilen tarihin üzerinden 15 yıla yakın bir zaman geçti ama o dizideki neredeyse hiçbir şey gerçek olmadı, belki hiçbir zaman olmayacak. Lakin sinema, hayatın pek çok alanından rol çaldığı gibi, bilim ve teknolojiden de çalıyor ve bizleri öyle bir geleceğe inandırmayı başarıyor. Belki de bu yüzden sinema sanattan çok daha fazla ‘şey’ demek!
Yazar Philip K. Dick’in ‘We Can Remember It For You Wholesale - Sizin İçin Topyekün Hatırlayabiliriz’ adlı hikayesi yazılmış en zeki bilim-kurgu metinlerinden biridir. Nitekim bu metinden yola çıkarak Paul Verhoeven 1990 yılında bir klasiğe dönüşecek olan Total Recall- Gerçeğe Çağrı’yı çekti. Film Arnold Schwarzenegger ve Sharon Stone gibi ünlü isimleri kadrosunda barındırmakla beraber, kurguladığı gelecek ve güçlü mesajları ile türün kült eserlerinden biri oldu.
Hollywood tarihi bir tür fasit (kısır döngü) daire tarihi. Bir süre sonra kendi döngüsünü tamamlıyor ve müflis tüccar hesabı eski defterleri karıştırıyor yapımcılar. Prison Break, I Am Legend gibi dikkat çekici filmlerin yapımcısı Neal Horitz de, Verhoeven’in ünlü filmini tekrar çekmeyi aklediyor. Bu tür tekrar çevrimlerde üç nokta çok mühimdir. İlki; çok iyi ve meşhur oyuncular oynatacaksın. İki; özellikle görsel efekt konusunda ilkinden çok daha ileride olduğunu göstereceksin. (Ki bu durum fuzuli bir görsel şova sahne olur genelde) Ve sonuncusu; mutlaka ilk örneğinden farklı bir şey katacaksın. (Hele de seyirciyi şaşırtan bir şey olursa süper olur!)
Total Recall’ın yeni çevriminin oyuncu kadrosu hiç fena değil. Genç izleyicinin iki sevdiği isim: Colin Farrell ve Kate Beckinsale… Yönetmen olarak da yine bir külte dönüşmeyi başarmış Underground serisinin her şeyi Len Wiseman düşünülmüş. Bakmayın siz, henüz kırkında bile olmayan bu yönetmenin geçmişinde her ne kadar sadece tek film ve devamı gibi görünse de, birçok önemli ve klasikleşmiş filmin kadrosunda bulunmuş, önemli isimlerle çalışmış bir yönetmendir Wiseman.
Gerçeğe Çağrı’nın en önemli eksiği kalmış; senaryodaki farklılaşma. Pardon, farklılaşmayı ‘kötüleştirme’ olarak algılamış yapımcılar. Ve bu anlamda öylesine bir hata etmişler ki, diğer tüm kusurları gölgede bırakıp, 100 milyon dolardan fazlasına mal olan filmlerini büyük ihtimalle batıracaklar!
Kötü bir 'kötü': Kate Beckinsale.
Farkında mısınız bilmem ama her bu tür filmde olduğu gibi, bir yandan Totall Recall’ın 2012 versiyonunu analiz ederken, diğer yandan neredeyse paralel okuma ile 22 yıl öncesine gidip, Verhoeven’in filmini de tekrar ele alıyoruz. Yani yazı bundan sonra bir tür ‘paralel okuma’ olarak akacak, şimdiden uyarayım.
Total Recall’ın ana öyküsünün yaslandığı iki gerçek vardır: Özgürlük ve hakikat! Aslında hiç de küçümsenmeyecek ve her ne kadar 22 yıl önceki zihniyetiyle Paul Verhoeven’in biraz sulandırarak verilmiş olsa bile, ciddi iki meseledir bu. Zira bilirsiniz, doğu ve batı kutsal metinlerinin neredeyse tamamında dünya hayatının geçiciliğinden ve yaşamın bir tür rüya oluşundan bahsedilir. Ki bunu en sarih ve ısrarlı vurgulayan din İslam’dır. Peygamber Efendimiz; “Hepiniz uykudasınız, öldüğünüz zaman uyanacaksınız.” Buyuruyor. Tabii, uyku nedir, uyanmak nasıldır gibi başlıklar çok ayrı ve upuzun yazıların konusudur. Fakat başta kült film Matrix olmak üzere Open Your Eyes gibi onlarca benzeri film, asıl uykunun hangisi olduğu, gerçek hayatın neresinde durduğumuz sorunsalını kurcalayıp durdu. 1990 yapımı Total Recall da, biraz pop-corn olsa da meseleye eğildi ve başarılı da oldu.
1990 yapımı filmdeki 'makara' planlardan sadece biri.
İkinci gerçeklik ise en az ilki kadar insanlığı ilgilendiren tarihsel bir mesele: İnsanlık tarihi, bir çeşit özgürlük tarihidir. Özgürlük sadece birey için olmaz, toprağın, suyun, havanın kullanım özgürlüğü. Sömürü ve sömürgecilik üzerine yazılmış sayısız metin, çekilmiş yüzlerce film vardır. 1992 yapımı Total Recall insanların en doğal hakkı olan ‘soluma özgürlüğü’ üzerine ironik bir filmdi. Onun kadar olmasa da, keza 2005 yapımı The Island içerdiği mesaj bağlamında hiç de fena bir yapım değildi. Ve elbette bu türün –kanaatimce- en sıkı (seri) filmi Black Mirror. (Onu merak edenlerde şuradan devam edebilir)
Ve gelelim, yeni Gerçeğe Çağrı’ya… Esasen çok büyük oranda Verhoeven’in filmine yakın duruyor gibi görünen bir film var karşımızda. Ama sadece içerik ve hikaye bağlamında. Gerçi yapımcılar, kendileri için refaransın önceki filmden ziyade hikayenin özgün halinin olduğunu söylüyorlar ama filmi izleyince bunun çok inandırıcı durmadığını görüyoruz.
İlk filmde olduğu gibi yine 'rüya' sekansıyla açıyor yönetmen.
Tıpkı önceki filmde olduğu gibi bir rüya sekansıyla açılıyor Gerçeğe Çağrı – 2012… Eski versiyonda iki sevgili Mars’ın uçsuz bucaksız kızıllığında romantizm yaşarken, yenisinde kahramanlarımız bir kumpastan kurtulmayı deniyorlar.
Hikayeyi bilmeyenlere hemen özetleyeyim; Douglas (C. Farrell) güzeller güzeli karısı Lori ile (K. Beckinsale) bir robot üretim fabrikasında son montajcı olarak çalışan sıradan bir vatandaştır. Ne var ki, sıklıkla gördüğü rüyalar, aslında hayatında bazı şeylerin gerçek olmadığı, kendisinin başka biri olabilme ihtimalini ona hatırlatır durur. Nitekim bir gün ilanını gördüğü ‘Rekall’ isimli hafıza ‘ekim’ yerine gider ve kendi anılarına ajan oyunu yükletmek ister. Gelin görün ki, bu mümkün olmaz, zira Douglas’ın beyninin derinliklerinde zaten bir ajan gizlidir: kendisi. Ve gerçeğe uyanma süreci başlar. Kolay değildir tabi, karısı zannettiği kişi baş düşmanı, düşman zannettikleri kişiler de özgürlük savaşçılarının ta kendileridir.
Bana göre yeni filmin senaryosu, hikayeye en büyük kötülüğü işin içinden ‘Mars’ı çıkararak yapıyor. İnsanoğlunun keşif merakı ve umudu üzerine Mars’ın çok anlamı var. Bunun yerine direkt yukarı değil, aşağı doğru bir gelecek görüyoruz ve adeta arzın merkezine gidip bambaşka bir toplum katmanı görüyoruz. Şüphesiz bu yeni filmdeki mental yaklaşım kendi açısından tutarlı ama Mars insanlın geleceği açısından hala umut ve yarın demek! Bununla beraber, dünyanın geçirdiği nükleer ve biyolojik savaş sonrası kalan enkaz üzerinde gezinen kamera her ne kadar fena halde Matrix’i hatırlatsa da, inandırıcılığı güçlendiriyor.
Ayrıntılara daldıkça hem yazı uzayacak hem de film eleştiri bağlamından çıkma riski olduğu için hemen sınıflayarak eski ve yeni Total Recall’ları karşılaştıralım.
Michael Ironside gibi bir 'kötü'nün olmaması ciddi bir eksiklik.
Kötülük problemi
Eski versiyondaki muhteşem antogonist Michael Ironside yenisinde yok. Esasen bu durum yeni versiyon için bir şans, zira öyle bir rol olsa, yeni aktör bekleneni veremeyebilirdi. Ancak ciddi de bir eksiklik. Öyle bir kötücül karakter düşünün ki, nefreti uğruna kendi sevdiği kadından bile vazgeçebiliyor ve kötülüğü çıkarı için kullanan patronunu dahi bir noktadan sonra iplemiyor. İşte, ilk versiyonun bu şahane ‘aktif kötü’sünün yerini tek başına Kate Beckinsale yüklenmeye çalışıyor. Yanına bir de Sharon Stone’luk kalıyor ki, keşke sadece o noktada dursa imiş. Zira ‘iki kadın arasında kalmak’ hiç de fena olmayan bir klişedir. Kaldı ki, sadece Beckinsale’e kötü olarak yüklenip, büyük patronu sadece göstermelik tutarsanız hem finaliniz güçlü olmaz, hem de çatışma katsayınız yerlerde sürünür ki, filmin az izlenmesi için yeterli bir gerekçedir bu. İzleyiciye yeterince kötü birini vereceksin ki, gerekli geri dönüşü alabilesin! Önceki versiyonda bulunan ‘kötü’ mesai arkadaşı ile giriştiği çatışma sahnesi hala hafızalarımızda iken, bu karakteri zenci yapıp sadece ikna sahnesinde harcamak hiç de iyi bir fikir değilmiş. Üstelik filmin başlarında ilgi alanımıza giren ve sanki ilerde önemli bir rolü varmış hissine kapıldığımız, işe yeni başlayan uzak doğulu karakter, sadece kartı verip ortalıktan kaybolması senaryonun ciddi bir deliği.
Quato (Quasimodo)... ne orijinal bir buluştur!
Çok daha önemli bir durum daha var ıskalamayalım: Bir önceki filmde Mars’taki taksici ile kötülüğü ekmek parası için yaparken, bir sıkıntıya binaen konmuştu senaryoya ve ciddi bir eksikliği tamamlıyordu. Ve Mars’tan sonraki ikinci eksik olarak görebileceğimiz mutantlar ve Quato…
Arnold kusursuz bir işçi sınıfı mensubuydu.
Sınıf problemi
İlk filmde kahramanımız taş ocaklarında (hele ki fiziksel özelliğini de eklersek) çalışan katıksız bir proleter görüntüsü, düzene karşı duruşunu destekliyor ve mücadelesini inandırıcı kılıyordu. Yaşadığı ortam, ev, giydiği kostümler ait olduğu sınıfa ikna etmek için güzel argümanlardı. Yeni Douglas taş ocaklarında değil, bir fabrikada montajcı olarak çalışıyor. Bunun yaında yaşadığı mekan tasarımı için oldukça uğraş vermiş yapımcılar. Çıktığı balkondan dönen kamera bize sadece yaşadığı ortam ile ilgili değil, dönem ve durum ile ilgili de önemli ipuçları veriyor.
Dekor ve aksesuar problemi
Şüphesiz bir bilim kurgu filmi çekildiği dönemin teknolojisiyle yapılabilecek bir gelecek okumaya bağlı kalmak durumunda. Yani, bundan 22 yıl önceki tüplü monitörlerin kullanılması ilk Total Recall’ın değil dönemin teknolojisinin meselesi. LCD ya da LED ekranların henüz keşfedilmediği bir dünyada, halogram kullanmayı ancak takdir edip, ileri görü olarak kabul edebiliriz. Yeni Total Recall’da elde imkan olmasına rağmen bilinçli bir egzotikleştirme söz konusu. Gerek, yaşanılan şehir (Ki bunun mekan tasarımla da ilişkisi var) gerekse dahili mekanlarda tercih edilen dekorlar enteresan bir doğu egzotizmi içeriyor. Bu durum, tam bir dijital şov yapma imkanı varken, REkall’daki ekim sırasında zirve yapıyor. Sanki bir zihin ekim yerine değil de, kenar mahalledeki ‘tattoo’ dükkanına girmişiz gibi hissediyoruz. Sokakları süsleyen tabelaların kahir ekseriyetinin Çince ya da Arapça oluşuysa ayrı bir enteresanlık elbette.
(Mekan) Tasarım problemi
Total Recall- 2012’nin ürettiği atmosfer ve mekan tasarımı aslında hiç fena değil. Lakin özgün değil. Neredeyse bu filme dair özgün hiçbir buluş ve ironik bakış yok. Bu özellikle bilim kurgu filmleri için ciddi bir eksikliktir. Mekanlar, yollar, robotlar, giysiler vs… Baktıkça Beşinci Element, Ben Robot ve önceki Gerçeğe Çağrı’yı hatırlıyoruz. Dahası Paul Verhoeven’in 1992’de çektiği Total Recall muazzam bir gizli reklam cennetiydi. Sadece ürün yerleştirme fikrinin babası değil aynı zamanda bir sübliminal mesaj bahçesiydi. Yeni Total Recall’da elbette belli bir hassasiyet var. Tıpkı In Time’da olduğu gibi, hakli ayak takımı ve burjuva olarak ikiye bölmüş ve mekan tasarımını da buna göre yapmışlar. Ama özgün değil. Duvarlara Çince yazılar yazıp, yağmur yağdırdığında Bıçak Sırtı’nın kötü taklidinden ileri gidemiyorsunuz maalesef. Ve kovalamaca sahnelerinde Bruce Willis, Farrell’den çok daha başarılı maalesef!
Zevzek robot taksicinin boşboğazlığı unutulur mu?
Mizah problemi
Bu tür filmlerin favori azığıdır ironi… Hele ki geleceğe dair bir anti-ütopya içindeyseniz karakterlerden, olaylara kadar karikatürleşme tehlikesi olmadan mizahın dozunu artırmanız mümkün. Wiseman bu fırsatı ayağının altıyla teptiği gibi, nedense Farrell’e biçtiği oyun gereksiz ve anlamsız bir ciddiyet içeriyor. Oysa hatırlayalım Schwarzenegger’in oynadığı tiplemeyi. Olanca iriliği, kaslı yapısı ve ciddi suratına rağmen komikti, çok komik hatta.
Final problemi
Elbette finali anlatmayacağım… Lakin bu tür bilim kurgu eserleri ister istemez epik bir yön taşır ve destansı olan her öykü, sonu hüzünlü bile olsa tarihsel açıdan bir mutluluk içermek ister. Bu anlamda da, sonunda koca Mars’ı özgürlüğüne ve eski havasına kavuşturan eski Douglas daha iyiydi gibi.
Toparlayacak olursak; yeni Gerçeğe Çağrı, bir yeni çevrim için uyulması gereken kuralları bilen ama bu konudaki tercihlerinin neredeyse tamamını yanlış yapan talihsiz bir film olmuş. Bunu da beğenecek bilim kurgu hastaları vardır tabi ama sinema açısından pek anlam ifade etmiyor ne yazık ki!