6 Aralık 2012 Perşembe

Braquo: Kurumuş kan kadar sahici!



Bazı filmler vardır, tam anlamıyla ‘denk’ gelirsiniz. Haklarında ne bir ön bilgi ne de tavsiye vardır dağarcığınızda. Bir köşeden aniden karşınıza çıkar gibi çıkarlar ve sizi çok şaşırtırlar. Bu yazıda size bahsedeceğim Fransız dizisi bu şekilde ‘denk’ geldi. Jeneriğine baktığımda bir kişi dışında neredeyse tanıdığım, bildiğim oyuncu da yoktu. Belki gönlümdeki ‘polisiye dizi’ klasmanını alt üst etmedi ama ne CSI dizileri gibi zaman harcamak için yapılan ‘izle at’ türü seyirlikti, ne de Behzat Ç. gibi gerçekliği iki bira şişesi ve ‘dakka başı’ edilen küfürde arayan vasat altı bir seri.

Sistemin çürümüşlüğünü anlatan seyirlikler önemlidir. Aslında hayat ve toplum hakkında çok ciddi veriler taşırlar. Suç filmleri bunların başında geliyor sanırım.

Geçtiğimiz günlerde bir vesile ile alıntıladığım Konfüçyüs’ün şu sözüne iki türlü bakmak gerekiyor sanırım: “Bir toplumun çürüyüp çürümediğini öğrenmek istiyorsanız, müziğine bakın.” Meseleyi sadece müzik bağlamına hapsetmek haksızlık olabilir. Sanatın cümlesini almak gerekiyor parantezin içine. Elbette bu tespitin ilk anlamı önemli; yani kötü müzik, kötü roman, kötü film, hasılı kötü sanat çürümüşlüğün parametrelerinden biri olabilir. Diğer bir bakış açısıyla, bu sanat eserleri toplumun çürümüşlüğünü ele alarak da o toplum hakkında fikir sahibi olmamıza yardımcı olabilir.

Yazı konusu dizimize geçmeden önce, meseleyi biraz derinleşmekte yarar görüyorum.
Bir klasik polisiye klasiği Mike Hammer. 
Değerli büyüğümüz, pirimiz Giovanni Scagnamillo’ya göre (Kendisi hem edebiyatçı hem sinemacıdır) “Polisiye roman demek, üstün zekalı cani ve en az onun kadar üstün zekalı hafiye’ demektir.

İşledikleri konu gerçek bir hikayeye de dayansa nihayetinde ‘eğlencelik’ olarak görev ifa ederler. Yine kaynaklara baktığımızda ülkemizde de bu türün ilk kez 1881 yılında Ahmet Münif tarafından çevrilen bir Fransız tefrikasıdır. Yazarı Ponson de Terrail’dir ve ismi de ‘Paris Faciaları’dır. Ünlü ‘La Patrie – Vatan’ gazetesinde tefrika edip, ilginç cinayetleri anlatan bu kitabın esas yazarı Vikont Pierre-Alexis De Penson’dur ve takma isim kullanılmıştır. Bu tür edebi metinler için Sue Grafton’un güzel bir tespiti var: “Bu romanlar adaletin tabakta servis edildiği bir türdür. Bunu becermek içinse illâ hukuk mahkemeleri tasarlamak gerekmez. Bu polisiyelerde, okuyucunun aradığı adalet, yemekten sonraki tatlı tabağıdır. O tatlı mutlaka yenir.” Aslında yapılan bu tarif, günümüz popüler suç/polisiye dizilerinin büyük bölümüne harfiyen uyar.

Tabii olarak biçim ilk telif polisiyemiz de aşırı derecede tarz ‘esinlemesi’ içeren Ahmet Mithat Efendi’nin ‘Esrar-ı Cinayât’Idır. (1884) Türün adının uzun yıllar boyu ‘Cinaî Romanlar’ olarak kalma nedeni de budur. Batıda ortaya çıkan polisiye edebiyat ise, önceleri mystery literatür (gizem edebiyatı) başlığı altında toplanan türler arasında gösterilirdi. Daha sonra suspense (şüphe, gerilim) ve crime/ criminal (suç) gibi adlarla anılmaya başlandı.

Baştan sona arızalı bir dizi olan The Shield, tam 7 sezon hayranlıkla takip edildi. 
Klasik polisiyelerin miadını doldurmasıyla, bir tür ‘Post-modern suç edebiyatı’ doğdu diyebiliriz. Son dönem polisiyelerinde daha fazla gerçeklik ve ele alınan kavramların içiçeliği söz konusu olmaya başladı. Bir kere çok daha sertti bu polisiyeler. Ve daha da karmaşık... Kimi zaman tarihle parapsikoloji, kimi zaman felsefeyle mitoloji, bazen de okültizmle ezoterizm, kimya/simya, fizik/metafizik iç içe geçip durdu. Umberto Eco, J. Christophe Grange gibi isimlerin hakkı teslim edilir oldu.

Klasik polisiye/suç filmlerine/dizilerine baktığımızda kurulan denklem çok basittir aslında: zekice tasarlanmış ya da mebzul miktarda gizemli bir suç/cinayetin izleyici ile beraber çözülmesi.

Aslında bu tür bir sinema eserini oluştururken, suça ve suçluya baktığınız açı filminizi kalibrasyonu hakkında fikir verir. Bu anlamda en enteresan suç tanımlarından biri Bernhard Roloff ve Georg Seeblen ikilisinden gelir: “Suç, toplumca kabul görmüş hedefler olan, paraya, nüfuza, güç ve iktidara ulaşma amacıyla çabalarken mümkün olan en üst verimliliğe ulaşma yolunun öteki adıdır.”

Mesele bu kadar basittir.

Katil ile dedektif arasındaki en önemli fark ‘kanun’ yani meşruiyettir. Suçlu ve suç ilişkisi, meşruiyet düzlemine taşındığında polis ve suç ilişkisine dönüşür. Ne ki bu ilişki her zaman kağıt üzerinde durduğu gibi durmaz. Ve esasen ele almaya çalıştığımız polisiye türü de bunlar oluşturur.

Suç ile aralarındaki çizgi, başka bir deyiş ile kanun ile kanunsuzluk, doğru ile yanlış arasındaki mesafe sıfırlanıyor ve çoğu zaman iç içe geçiyor. Kahramanların hayatı da işlerinin bir parçasına dönüşüyor.

2002 yılında yayına başlayan ve 7 sezon kavga/gürültüyle devam edip noktalanan The Shield bahsini etmeye çalıştığım türün şahane bir örneği ve açıkçası gönlümdeki Amerikan polisiye serilerinin birincisidir. Shawn Ryan’ın ‘gerçekçi olalım’ fikrinden yola çıkılarak oluşturulan dizi, yayınlandığı yıllarda büyük tartışmalara neden oldu ve birçok organizasyon tarafından yayından kaldırılması için kampanyalar düzenlendi. Nihai olarak diziye reklam verilmemesi için kampanyalar düzenlendi ve dizi bitirildi. Zaten söyleyeceğini söylemişti The Shield.

Karakollara ‘Ahır’ denilen seri, bir hapishanede imal edilmiş paslı şiş kadar gerçekçi televizyon dizisiydi… Bir bölümünde kurban bir zenci kadın şöyle diyordu mesela: “Bugün Amerika ta Irak’a gidip adalet, özgürlük yaymayı vaat ediyor. Uydular, modern silahlar, teknoloji bilmem ne. Ancak neden hâlâ her gün bahçemizde sarı polis şeritleri çekiliyor? Kaldırımlarımız uyuşturucu satıcıları, sokaklarımız tecavüzcüler ile dolu?”

Çok iddialı gelebilir ama belki de gelmiş geçmiş en iyi polisiyeydi The Wire...

Dizi bir ara o kadar ünlü ve başarılı oldu ki, Hollywood yıldızları epey mesafeli oldukları dizilerde ‘konuk oyuncu’ olarak oynamakta sakınca görmediler. Forest Whitaker ve Glenn Close The Shield’de oynamakta sakınca görmemişti. 
The Shield’in sair dizilerden farkı sadece suça yaklaşımı değildi. Teknik ve estetik olarak da epey ayrıksı bir diziydi. Final jeneriği dışında müzik kullanmıyordu ve kamera asla omuzdan inmiyordu. Bu da diziye inanılmaz ir gerçeklik hissi veriyordu.

Dizi ile oluşan rahatsızlıklardan en büyüğü şuydu: Bu dizi kötüleri o kadar gerçekçi ve yalın veriyordu ki, seyircinin onu sevmesi mümkün oluyordu. Dolayısıyla suçluya duyulan merhamet suçu mazur gösteriyor ve yanlış bir şey yapılıyordu.

Bu yönüyle bizi beynimizden vuran Oz isimli akla ziyan hapishane dizisine benziyordu The Shield. (Sanırım bugünlerde Kanaltürk ‘Karakol’ ismiyle yayınlıyor diziyi)

The Shield’in 2009 yılında bitmesiyle, bir anda boşlukta kalan (!) benim gibi bu tür arızalı yapımları beğenenler için imdada Southland yetişmişti Allah’tan. NBC’nin şaşırtıcı bir şekilde kabul edip yayına geçirdiği dizi, sokakta dolaşan polis devriyelerini anlatıyordu. Teknik ve estetik açıdan The Shield’e epey benzen Southland’ın ayrıksılığı daha jeneriğinden başlıyordu. Sair Amerikan suç/polisiye dizilerinde olan olay yeri inceleme galoşları, deney tüpleri, dijital ekranlar, son model bilgisayarlar pek görünmüyordu Southland’da. Gelin görün ki, içeriğinden rahatsız oldu NBC ve yayından kaldırma kararı aldı. TNT, Southland’ın potansiyelinin farkındaydı alıp, çekmeye devam etti diziyi.

Kanal, bir sezon daha sipariş verince Southland'i 2013'de tekrar izleme şansımız olacak. 
Southland ile The Shield arasında şöyle ciddi bir fark vardı: Shield her ne kadar her bölümde gündelik suçların aydınlatılması üzerinden yürüyorsa da, omurga hikaye kahramanlarımızınkiydi. Southland ise başlangıçta suç üzerinden yürüdü. Bölümler ilerledikçe karakterlerin hikayesine büründü. Ama çekim tekniği açısından her iki dizinin de can yakıcı bir gerçekliği olduğu aşikardı. Öte yandan özellikle diyalogları The Shield’den çok daha iyi ve kanunu temsil edenlerin ruh yapısını çok daha başarılı verebilen bir diziydi Southland. Ve sevindirici olan şu ki, dizi için TNT 10 bölüm daha sipariş verdi. 5. sezon Şubat 2013’de yayınlanmaya başlayacak.

Liste başı olanı en sona sakladım: The Wire… Belki de bahsini ettiğim türden polisiyenin gelmiş geçmiş en iyisi olan, sertlik ve anlatımda OZ’a benzeyen bu akla ziyan dizi her bünyenin kaldırabileceği bir yapım değil şüphesiz.

Açıkçası hangi polisiye dizi olursa olsun The Wire karşısında biraz ‘çıtır çerez’ ve çoluk çocuk eğlencesi gibi duruyor. Dizinin ele aldığı konular, anlatım tarzı, kahramanları ve hiçbir şeyden sakınmadan bunu yapması şüphesiz ciddi sıkıntılara da kaynaklık ediyor. Misal; argo… Behzat Ç. gibi öykünme dizilerdeki argo ve ağzı bozukluğun ne kadar sakil ve metazorik olduğunu The Wire’daki olay-reaksiyon-küfür zinciriyle karşılaştırınca son derece net olarak görüyoruz. Dahası, birazdan bahsini edeceğimiz Braquo’daki kötü polisler ile bizim dizilerimizdekileri karşılaştırınca, (belki de sevinmeliyiz) bizimkiler epey ‘muhallebi çocuğu’ gibi duruyor.

Esasen The Wire başlı başına bir inceleme konusu, belki ilerde buna imkan bulabiliriz. Listeye bir de yedek ekleyelim: Dark Blue. Sınıf olarak CSI serileriyle The Sheild arasında bir yerde duran Dark Blue, tüm eksik yönlerine rağmen iyiydi ancak, o da en fazla iki sezon gidebildi.

Braquo'nun marazi olan tüm tiplemeleri başarılı şekilde derinlemesine ele alınmış.
Bizim bugün esas bahsini edeceğimiz dizi ise, ilk sezonu 2009’da yayınlanmış olan Fransız Canal+ yapımı Braquo’nun ta kendisidir.

Açıkçası kelime olarak ne anlama geldiğini bilmiyorum. Ancak, diziyle alakalı bazı tartışmalarda kelimenin Fransa varoşlarında kullanılan bir argo olduğunu okudum. ‘Braco’dan, geldiğini, onun da ‘Braquage’den türediğini yazmışlar. “vol à main armée” neticesinde olan bir durum. Yani, şiddet içeren soygun sonrası durum. Ve galiba dilimize en uygun karşılığı ‘Vurgun’…

Şöyle bir benzersizliği var Braquo’nun, dizi iki yılda bir çekiliyor ve her sezon 8 bölümden oluşuyor. İlk sezon 2009, ikinci 2011’de yayınlandı ve halen çekimleri devam eden üçüncü sezon ise 2013’de yayınlanacak.

1970’li yıllarda polisiye türünde zirveyi yakalayan Fransız sineması özellikle Jean Gabin ve Alain Delon filmleriyle hiç de fena olmayan örnekler vermişti. Ancak, aradan geçen zaman, hem bu türü hem de Fransa sinemasını bambaşka yerlere getirdi. Bugünlerde (her ne kadar çoğunu ülkemizde izleme şansı bulamasak da) Fransız gerçekçi polisiyeleri yine kendini göstermeye başladı. Çok başarılı polisiyeler çekiliyor Fransa’da. Belki de Braquo’yu bu trendden saymak lazım.

Dizi öyle bir seyir güzergahı izliyor ki, bize kötü olarak gösterilen karakterleri bir anda sempatik buluyor, sıcak karşılayabiliyoruz. 
Bu tür dizilerin en büyük gücü, gerçeklere dayanmaları. Dolayısıyla Braquo başlangıç ivmesini yazarı eski polis olan Oliver Marchal’dan alıyor. Marchal, yıllarını Fransız emniyetinde geçirmiş eski bir polis. Dolayısıyla dizideki polislerin davranışları başta olmak üzere, suçlu-polis ilişkisi, amir-memur davranışları, bürokrasi-kanun adamı açmazları vs. son derece gerçekçi şekilde izleyiciye geçiriliyor.

Dizinin ilk bölümü çok çarpıcı bir sertlikte açılıyor. 6 aylık hamile bir kadına tecavüz edilip öldürme zanlısı, eski bir sabıkalı genç delikanlı, deneyimli dedektif Max tarafından sorguya çekiliyor. Sorgu odasından, zanlının durumuna (neredeyse çırılçıplak) her şey klasik polisiyelerin dışında. Max ne yapıyorsa, fırlama genci konuşturamıyor, üstelik yediği küfür de cabası. Sonunda dayanamıyor ve elindeki kalemi zanlının gözüne saplayıveriyor. Tipik bir haklıyken haksız duruma düşme durumu. İç soruşturma geçiriyor Max ve ilk gördüğümüz andan itibaren en aşağılık suçludan bile kötü izlenim bırakan Dedektif Vogel, Max’i epey sıkıştırıyor. Üstelik son derece ahlaksız bir yöntemle!

Max’ın ekip arkadaşları, Eddy Caplan (Kaplan diye okunuyor) Roxanne, Walter ve Theo arkadaşlarına sahip çıkmak istiyorlar (Ki dizimizin ana kahramanları bunlardır) lakin Max, girdiği bunalım sonrasında intihar edince işler sarpa sarıyor. Ekip arkadaşları polislik gururu adı altında tuhaf bir dizi iş çevirmeye başlıyorlar ve en az suçlular kadar suça ve pisliğe bulaşıyorlar.

Karakterlerini tanıtırken, kimseye tolerans göstermiyor dizi. Seyirciden şu ya da bu karakterin yanında olmasını talep etmiyor. Belki bir miktar Roxane’a kıyak geçiyor. Yazar olan eşiyle tuhaf bir birliktelik yaşayan bayan polis, aslında okulunu dereceyle tamamlamış idealist biri. Ne var ki, çevresinde dönen kirli dolaplara bir şekilde bulaşıyor ve epey bedel de ödüyor.

Dizide iyi ile kötü, kanun ile gayrı meşruluk arasındaki çizgi o kadar incelip, eriyor ki, kim iyi, kim kötü karar vermekte zorlanabiliyor izleyici. 
Dizinin taşıyıcı karakterlerinin tamamı marazi. Neredeyse en az peşlerine düştükleri suçlular kadar tuhaf kişilikleri ve aileleri var. Karısı psikolojik rahatsızlıklar yaşayan ve kumar zaafı olan Walter, az iş açmıyor ekibin başına. Uyuşturucu ve kadın bağımlığı Theo ise, en kontrolsüz olanı. Bu nedenle neredeyse bütün belalara o neden oluyor.

Ekip lideri Kaplan, bir deniz römorkunda yaşıyor. Klişe ifadeyle ‘Özünde iyi’ gibi görünen Kaplan da az kirli değil.

Braquo, hikaye olarak da epey sıra dışı. Bireysel hesaplaşmalar, bir merhale sonra çete entrikalarına çeviriyor işi, ardından halkayı daha da büyütüyor.

Bir (sağlıklı ya da sağlıksız) toplumu okuyabilmek için sağlıklı bir resim çekmeniz gerekir. Toplumsal yaşamın hangi katmanından, ne tür bir hayat ve kahramanlar alırsanız alın, gördüğünüz resim size fikir verecektir. Sadece, ele aldıklarınızla değil, almadıklarınızla da… Söylediklerinizle değil, söylemediklerinizle de. Dolayısıyla bu tür dizilerde karakterler için tercih edilen replikler kadar tercih edilmeyenler de önem kazanıyor. Braquo bu anlamda, bilinen tüm klişelerin dışına çıkmayı başarıp, hiç de zorlama olmayan bir gerçekçiliğe sahip.

Dizi son derece sağlam bir aksiyon da içeriyor. 
Dizi ilk sezonunda, bir polis memurunun intiharı, ekip arkadaşlarının intikam amacıyla yaptıkları hareketlerin nasıl büyük felaketlere yol açtığını, yaşadıkları toplumun kendi gerçekleriyle son derece doğal olarak ele alıp, izleyiciye aktarıyor. Bunu yaparken, çürümüş bürokrasi, yozlaşmış aile yapısı, çetelere teslim olmuş adalet sistemi, suçun kendisine bürünmüş emniyet gibi son derece hassas ve çarpıcı ayrıntıları kendi akışkanlığı içinde veriyor.

İkinci sezonda ise, kirlenmenin tonları farklılaşıyor ve entrika daha da büyüyor. Yeni kötüler ve daha tehlikeli entrikalar ekleniyor hikayeye.

Bir meslektaşlarının intiharı, polislerin mesleklerine olan saygılarını yitiriyor ve hayatta kalma içgüdülerinden başka bir şey kalmıyor ellerinde.

İlk bölümdeki polis merkezli entrika ve kirlilik manzarası, bir doz daha artarak, içine askeriye, siyaset gibi daha büyük halkaları alıyor. Hatta bir ara Terör, İslami terör gibi oluşumların kıyısından geçip, belki de bir bilinçaltı oluşturmayı bile deniyor dizi.

Fransız toplumunu oluşturan tüm renkler mevcut neredeyse: Sırp, Hırvat, Kosovalı, Afrikalı, Türk vs… Yahudi’sinden Ermenilere, Müslümanlardan Hıristiyanlara kadar herkes var. Çeçenistan da var, Rus mafyası da… Savaş suçluları, emekli generaller, lejyonerler; tüm marazi tipleri kendi dozunda öykünün içine alıp kullanmayı başarıyor Braquo.

Sıradan görünen bir karakter, ikinci sezon bir anda büyütülüyor ve hikayesi derinleşiyor. 
Bir toplumun yozluğuyla ilgili bir dolu aforizma da doğal olarak yerini alıyor dizide. Misal bir bölümde Yahudi çete lideri kadın şöyle diyor: insanlığın ortak dini paradır!

Braquo’daki iyi görünümlü kanun adamları bile sorunlu. Kötülerden nefret etmelerinin ve peşlerine düşmelerinin altında deştikçe başka gerekçeler çıkıyor. Ve kötülük planlı bir şeytaniliğe dönüşüyor genellikle. İyiler bile kötülere günlerini gösterirken, en az kötüler kadar şeytanlaşıp, gayrı meşru yollara başvurabiliyorlar. Ve seyirci iki arada bir derede şunu soruyor: Kim daha kötü?

Kötüyü alt etmek için kötülerin yöntemini kullananlara ‘iyi’ diyebilir miyiz?

İkinci sezonu yayınlanıp biten ve üçüncü sezon için anlaşması yapılan Braquo, galiba şu alt mesajı vermek istiyor: “Kötülere karşı mücadele ederken kötüleşemiyorsan, iyilerin tarafında görünen kötülere ihtiyacın vardır.”

İki senede bir çekilen dizinin üçüncü sezonu merakla bekleniyor. 
İkinci sezonda ortalığa saçılan pisliğin, siyaset, bürokrasi ve emniyetin kılcallarına kadar sirayet etmesi en başta bize tekinsiz gibi görünen kirli kahramanlarımızı nedense gözümüzde mağdurlaştırıyor, mahzunlaştırıyor.


Dizinin içerik kadar estetiği de oldukça sağlam. Yaklaşık 50 dakikadan oluşan her bölümün müziği, duygusallığı çok iyi. 

Eğer jöleli saçlı, yüksek IQ’lu, zehir gibi zekalı ve süper kahramanlar kadar güçlü polislerin akla ziyan cinayetler ‘Şıp’ diye çözdüğü polisiye ve suç film/dizilerinden gına geldiyse, Braquo’ya bir göz atın. Pişman olmazsınız gibime geliyor.





4 Aralık 2012 Salı

Aşk olmazsa hiçbir şey olmaz ve insan yavaş yavaş ölür.


Bir film yönetmeni ekseriyetle filminde konuşuruz. Bin sanatçıya yapılabilecek en büyük zulüm 'Burada ne anlatmak istediniz?' sorusunu sormaktır sanırım. Ve galiba bu anlamda sanatçıların en bahtsızıdır usta yönetmen Andrei Tarkovsky. Çünkü sıradan izleyiciden entelektüellere, gazetecilerden bizzat oyuncularına kadar, neredeyse herkes bu soruyu sorarak başlar Tarkovsky sinemasına.

Durum böyle olunca usta yönetmenin filminin dışında konuştuğu zaman dilimi giderek azalmış ve nihayetinde, birisi önüne mikrofon ya da kayıt cihazı uzattığında fena halde hırçınlaşmış, agresif bir dil kullanarak ızdırabını anlatmayı denemiştir.

Bu nedenle Torkovsky röportajlarının sayısı oldukça azdır. Yönetmen, sinemada anlattığını anlayamayanlara, röportajda anlatmayı -genellikle- denememiştir. Kendi günlüklerinde buluruz o muazzam derinliği. Ancak röportajlarında bir sinema düşünürünün ızdırap ve anlaşılmamak üzerine çektiği sıkıntıyı rahatlıkla görmek mümkündür.

John Gianvito, Tarkovsky ile yapılan röportajları bir kitap haline getirmişti. Kitap Türkçeye 'Şiirsel Sinema' adıyla çevrilerek ülkemizde de yayınlandı.

Şu kısımlar kitaptan: "Bütün sanatlar entelektüeldir, ama bana göre, bütün sanatlar hepsinden de fazla sinema- her şeyden önce duygusal olmalı ve kalbe hitap etmelidir.


Sinemanın kendine özgü olan yanı, zamanı mühürlemesidir; sinema, zaman heykeltıraşlığıdır. Başka hiçbir sanat bu yetiye sahip değildir; hâlâ zamanın yatağındayız çünkü. Ben de kendimin şiirsel sinema akımı içine yerleştirilebileceğime inanıyorum, çünkü anlatı bakımından katı bir gelişme çizgisi ve mantıksal bağlantılar peşinden gitmiyor, kahramanımın eylemine gerekçeler aramaktan hoşlanmıyorum.

Gerçek bir sanatçı deney yapmaz, bulur. Bulamazsa, bütün çalışması mahvolur. Renkli filme karşı, siyah-beyazı sevmemin asıl sebebi budur; siyah-beyaz filmin ifade gücü son derece yüksektir ve seyircinin dikkatini dağıtmaz. Bugün ise bir sanatçı artık kaba taslaklar çizmemeli, eskiz karalamalarıyla uğraşmamalı, önemli filmler yaratmalıdır."

Kitaptaki bir söyleşi var ki, hem içerdiği gerilim hem de -belki de söyleşiyi yapanın farkında bile olmadan- Tarkovsky'in iç dünyasını ortaya çıkarması açısından çok ilginç. Slovak kökenli İsviçreli gazeteci (epeyce de feminist) İrina Brezna, gazetecileri büyük ustalıkla atlatıp, ketum kalmayı ısrarla başaran Tarkovsky'e ulaşıyor. Ve neticede 1984 yılında yapılmış şöyle bir söyleşi ortaya çıkıyor:


- Bana öyle geliyor ki, spot ışıklarından rahatsız oluyorsunuz. İnsanlarla temastan kaçınıyorsunuz. Mesela, sadece ara sıra röportaj veriyorsunuz.

Evet, pek sosyal bir insan değilim. Şöhretin sunduğu avantajlardan yararlanan, gazetecilerle temasta bulunmaktan hoşlanan insanlar vardır. Ben bunları sevmiyorum. Şimdiye kadar gazetecilerle yaptığım söyleşilerden sonra yazılmış tek bir makale olmadı ki, beni tatmin etmiş olsun. Mesele bana övgüler düzülmemiş olması değil, yazılanların tartışılan, konuşulan şeyle ilgisinin olmaması. Şöhretim yüzünden birinin ilgisine mahzar olduğumu anlamak benim için bir yük. Beni sinirlendiriyor.



- Sizi sinirlendiren şey ne?

Cevaplaması zor. Biraraya gelip konuşan insanların ortak bir noktaları olmalı diye düşünüyorum, ki sohbet tek taraflı olarak kalmasın. Oysa hemen her gazeteci sorusunu yönelttiğinde cevaplarla değil, notlarıyla ilgileniyor. Sohbet onu etkilemiyor, yalnızca işi için anlamlı. Aynı şekilde bir sohbet arkadaşı olarak sinema seyircisi de beni sinirlendiriyor, benim hakkımdaki merakımdan ötürü. Kısacası bu tür sohbetler samimi değil, bu da beni küplere bindiriyor. İnsanlar sosyalleşiyorlar, ama karşılıklı, samimi bir ilgi yok; dolaylı bir yolla karşılaşıyorlar.

- Siz samimi bir temas mı istiyorsunuz?

Bana öyle geliyor ki herkes biraz bunu istiyor. Yaptığımız bir çok şeyde büyük bir samimiyetsizlik var, özellikle insan içine çıktığımızda yaptığımız şeylerde, bir sürü saçmalık, boşluk. Şahsen söylemeyi önemli bulduğum bir şey yoksa, bu tür sohbetlere bir anlam veremiyorum. Film yaptığım için de her şeyi eserlerimle söylemeye çalışıyorum.

- Sohbetimizin temelinin bir hayli olumsuz olduğunu mu söylemeye çalışıyorsunuz bana?

Hep böyle olmuştur. Bu konuda yapacak bir şey yok. Hem ne demek öyle olumsuz bir temel? Bir temelimiz yok. Sizin benimle söyleşi yapma dileğiniz, benim de bütün gücümle size direnme dileğim var yalnızca.

- Bunu kuvvetle hissedebiliyorum.

Bakalım sohbetimiz nasıl devam edecek. “Zekice bir cevap istiyorsan, zekice bir soru sor,” diyen Goethe’ydi yanılmıyorsam.

- Sayın Tarkovsky, eğer hiçbir ortak yanımız olmadığınızı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Size geldim, çünkü filmlerinizden ötürü kendimi size yakın hissettim. Bu söyleşi benim açımdan sizinle konuşabilmenin bahanesi yalnızca.

İşte bunu bana kanıtlamanız gerekecek.



- Umarım kanıtlayabilirim. Londra’ya sizin için geldim. Buradan bir makale çıkacak olması yalnızca tali bir sonuç, bu sohbetin peşi sıra gelen bir şey.

Anlıyorum, her şeyi birbirine bağlamak istiyorsunuz.

- Her şeyden önce şu var: Sizi görmek benim dileğimdi, isteğimdi. Sonra bunu yapabilmek için bütün o engellerle karşı karşıya kaldım.

Ve maalesef hepsini aştınız. Diğer bütün gazeteciler gibi sizin de bu engellerle tökezleyeceğinizi ummuştum, ama buradasınız.

Dinleyin, filmleriniz beni derinden etkiledi; şeylere bakışınız çok tanıdık, bir kadın olarak kendimi o filmlerde görememem dışında. Kadınlar filmlerinizde kesinlikle geleneksel bir rol oynuyorlar. Erkek dünyası egemen, daha doğrusu yalnızca erkek dünyası var. Erkeklerin bakış açısından kadın gizemli. Sevgi dolu; erkeği seviyor, bütün varoluşu erkekle olan ilişkisi etrafında dönüyor. Kadının kendine ait bir hayatı yok.

Buna pek kafa yormadım; demek istediğim, kadının için dünyasını hiç düşünmedim. Kadının kendine ait bir dünyası olduğunu inkar etmek zor olur, ama bana öyle geliyor ki bu dünya kadının ilgili olduğu erkeğin dünyasına kuvvetle bağlı. Bu bakış açısına göre, tek başına kadın anormalliktir.

Peki tek başına bir adam, bu normal midir?

Tek başına olmayan bir adama göre daha normaldir. İşte bu yüzden kadın filmlerimde ya hiç yok ya da erkeğin gücü üzerinden yaratılıyor. Kadın yalnızca iki filmimde var, Ayna ile Solaris’te. O filmlerde de erkeğe bağlı olduğu belirgin. Kadının böyle bir rolü olduğuna itiraz mı ediyorsunuz?

Söylediğiniz şeyi nasıl kabul edebilirim ki? Ben, kendi adıma, kendimi o rolde göremiyorum. 

Birlikte yaşadığınız erkeğin dünyasının, sizin dünyanıza bağlı olması gerektiği sonucuna mı vardınız peki?



Hayır, öyle de değil. Ben kendi dünyamı korurum, o kendi dünyasını korur.

Bu imkânsız. Siz kendi dünyanızı, o kendi dünyasını korursa ortak hiçbir şeyiniz olmaz. İç dünyanın ortak bir dünya haline gelmesi gerekir. Gelmezse eğer, ilişkinin bir geleceği olmaz, umutsuzdur, uyumsuzdur, ölmeye mâhkumdur. Bir kadının eş değiştirmesini tuhaf bulmaya meyilliyim. Mesele kaç eşi olduğu değil, ben ilkeyi düşünüyorum. Mesele şu ki, kadın bu evlilikleri bir hastalık gibi yaşar. Yani önce bir hastalığa düşer, sonra bir başka hastalığa, sonra bir başkasına, vs. Aşk öyle bütün bir duygudur ki, aldığı biçim ne olursa olsun tekrarlanamaz; bütünlüğü yüzünden tekrarlanamaz. Kadın bu duyguyu tekrarlayabilirse ona tümüyle anlamsız gelir. Bu kadın şanssız olmuş olabilir ya da kendi dünyasını korumaya çalışmış, kendi dünyasını daha önemli bulmuş, yabancı bir dünya içinde erimekten korkmuş olabilir. Bu durumda da ciddiye alınmayı bekleyemez ki. Anlıyor musunuz?

Daha önce kendine ait bir dünyası olan bir kadınla tanışmadınız mı hiç?

Böyle bir kadınla ilişki kuramam ki.

Doğru anladıysam eğer, siz bir kadında erimezsiniz, öyle mi?

Hayır, erimem. Buna ihtiyacım yok. Ben bir erkeğim.

Ama sizin içinizde eriyen bir kadına ihtiyacınız var?

Doğal olarak. Kadın kendini korumaya çalışırsa, ilişki soğuk olur.

Ama bu sevgi içinde siz kendinizi koruyorsunuz.

Ben erkeğim. Benim farklı bir doğam var.

Kadın doğasını bildiğiniz gibi bir izlenime mi sahipsiniz?

Sizin gibi, benim de kadın doğası hakkında bir fikrim var.

Ama ben kendimi içerden, bir kadın olarak tanıyorum, çünkü bir kadınım.

İnsanlar kendilerine toz kondurmazlar. Kendi dünyasını korumak isteyen bir kadın beni şaşırtıyor. Bana öyle geliyor ki kadının anlamı, kendini feda etmektir. Kadının büyüklüğü buradadır. Böyle bir kadının önünde saygı ile eğilirim. Böyle vakalar biliyorum.

Dünyada böyle vakaların kıtlığı çekilmiyor pek.

Evet, büyük kadınlar. Kendi dünyasında ısrar edip de, büyüklüğünü kanıtlamış bir tek kadın bilmiyorum. Birini söyleyin.



Karşınızda dilim tutuldu. Yani kadın yalnızca erkeğe duyduğu aşka var olma hakkına sahip, öyle mi?

Ben öyle mi dedim? Kadın-erkek ilişkisi üzerine konuştuk yalnızca. Lafım ağzıma tıkılmadan bir şey ifade etmem de pek mümkün olmadı.

Epey bir şey söylediniz, gayet iyi biliyorsunuz.

Ben sadece, erkek ya da kadın, bir insanın, sevdiğinde kendine ait kapalı bir dünyası olmasının imkânsız olduğunu, bu dünyanın ötekinin dünyası ile karışıp tümüyle farklı bir şeye dönüştüğünü söyledim. Kadını bu ilişkiden azat ederseniz, ilişkiyi bozarsınız. Kadın ayağa kalkamaz, şöyle bir silkinip beş dakika sonra yeni bir hayata başlayamaz. Kadının iç dünyası tümüyle erkeğe karşı beslediği duygulara dayanır. Benim fikrime göre, kadın kesinlikle, mutlaka bu duygulara dayanmalıdır. Kadın, aşkın sembolüdür. Aşk, insanın en büyük hazinesidir, kelimenin hem maddi hem de manevî anlamında. Kadın, hayatın anlamını verir. Mesih’i doğuran bâkire olarak Bâkire Meryem’in bir sevgi sembolü olması tesadüf değildir. Kadınlara bu konudan bahsettiğimde, onur duygusundan laf açılıyor hep, görünüşe bakılırsa bu onur duygusundan yoksun bırakılmak istendiklerinden bahsediyorlar. Benim bakış açıma göre bu kadınlar yalnızca bir erkek-kadın ilişkisinde, erkeğe tamamen kendilerini adamakla onur bulacaklarını anlamıyorlar. Kadın gerçekten severse çetele tutmaz, sizin sorduğunuz gibi sorular sormaz. Sizin neden bahsettiğinizi bile anlamaz.

Neden bir başkasının, özellikle de bir kadının bütün sevgisini istiyorsunuz, merak ediyorum. Neden kendinizi aşka adayıp yapması gereken her neyse yapmayı kadına bırakamıyorsunuz?

Bu da mümkün olabilir tabii. Ben kimseden belli bir davranış göstermesini istemiyorum. Ben yalnızca kadının, bütün manevi benliğini ifade edebilmesi için, içinde bulunduğumuz şu anda kendi dünyasında ısrar etmemesi gerektiğini düşünüyorum.



Kadının bir kişilik olarak var olmayı bırakıp da yalnızca sizin üzerinizden yaşamasından ne bekliyorsunuz? Bu size neyi getiriyor?

Onun iç dünyasını anlayabilir ve kendi dünyamı ona açabilirim. Kadın kendi dünyasında kalırsa birbirimizi hiç tanıyamayız.

Kadının sizin bahsettiğiniz gibi erkeğe kendini tümden adaması, kadın adına büyük tehlike taşıyor. Kadın, erkek üzerinden yaşamayı tercih ederse, eli boş kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu eski, çok eski bir hikaye. Çok iyi bildiğim bir hikaye. Ben de aşk içinde eriyip gitmeye zaman zaman epeyce meyilli olurum.

Şükürler olsun. Bununla gurur duyun. ‘Eriyip gitmeyi’ kadından beklediğimi de düşünmeyin. Maalesef ben kendim, bu aşk duygusunu nadiren yaşıyorum. Çok nadir oluyor, olduğunda da insan, kadın ya da erkek o kişiyi kıskanabilir ancak. Bundan bahsetmem, birinin kendisini adamasını beklediğim anlamına gelmiyor. Böyle şeyler istemek imkansızdır. Aşk kaba kuvvetle yürütülemez. Bu yüzden de benim bakış açımın kimseye bir zararı yok.



Aşk ya olur ya olmaz, öyle mi?

Evet, ya olur ya olmaz. Olmazsa hiçbir şey olmaz ve insan yavaş yavaş ölür. Bu benim fikrim. Doğal olarak tarafların kendilerinin sorumlu olduğu, birbirlerinden daha da bağımsızlaştığı, bunun da birbirlerinden daha bir soğumaları, daha bir bencil olmaları anlamına geldiği ilişkiler de var. Belki böylesi daha kolaydır. Bu tür ilişkiler elbette o kadar tehlikeli değil, daha rahat. Ve feminizm düzeyinde bir yerde hareket ediyorlar. Bana göre feminizmin anlamı yalnızca kadınların sosyal haklarını garanti altına almak değil. Gerçi bugün kadının sosyal durumu, eskiden olduğu kadar ağır değil, birkaç yıl içinde de denge sağlanacak.

Tuhaf, çok tuhaf, bundan bahseden kadınlar erkeklerle benzerlikleri üzerinden duruyor, kadın olarak emsalsizliklerini anlamıyorlar. Bu beni hep hayrete düşürmüştür, çünkü kadının iç dünyası erkeğinkinden esasen çok farklıdır. Kadının, özel olması yüzünden erkekten bağımsız var olmayacağına inanıyorum. Erkekten bağımsız varolursa, doğal, organik değildir artık. Toplum içinde kesinlikle bir yer edinebilir; bir erkeğin işini yapabilir, ama bu onu kadın yapar mı? Hayır, asla.

Bazı kadınlar bir erkeğin işini yaparak eşit olabileceklerini düşünüyorlar. Oysa kadının erkekle aynı hakları istemeye ihtiyacı yoktur. Kadın tümüyle erkekten farklıdır. Kadının bir emsalsizliği vardır, onda önemli bir şey, erkekte olmayan temel bir şey vardır. Kadınlar eşit haklar istiyorlar. Ne demek istediklerini anlıyorum; artık kendilerini feda etmek istemiyorlar. Her zaman bastırılmış olduklarını anladılar ve eşit haklara sahip olarak kendilerini özgürleştirebileceklerine inanıyorlar. Kadın ya da erkek herkesin, doğal olarak özgür olmak isterse özgür olduğunu anlamıyorlar. Hepimiz özgür insanlarız, ama özgür ülkede yaşıyor olabileceğimiz için değil. O önemli bir sebep değil. Antik Roma’nın duvarcısı, özgür bir insanın içinde olabilir. İnsan temelde özgürdür. Özgür değilse, bu onun, yalnızca onun hatasıdır. Nihayet sadede gelebildik.

Kadınların dünya olaylarından büyük ölçüde dışlanmış olmaları gerçeğini inkar etmiyorum. Kuşkusuz bu bir haksızlık. Ama kamusal hayata tamamen entegre olursa kadına neler olacağını bilemiyorum henüz. Buna karşı olmadığımı, bunu desteklediğimi vurgulamak isterim, ama kendini orada bulamayacağı yönünde bir izlenimim var. Tatmin olmayacak.

Size katılıyorum. Erkek egemen değerler hakim olduğu sürece, bu dünya bir kadın için zor olacak, kariyerinde erkek değerleriyle yarışmak zorunda olduğu sürece.

Yanılıyorsunuz. Bence parlak kariyeri olan bir kadın kadar sevimsiz bir şey olamaz. Erkek haklarım için korktuğumdan değil, bunu gayri tabii bir şey olarak gördüğüm için. Görmezden gelmesi gereken bir yolu tutan bir kadın modeli bu. Yalnızca erkeğe karşı beslediği yanıltıcı, rekabetçi bir duygu böyle yapmasına sebep oluyor. Peki, neden oluyor bu? Kadın, erkek gibi mi olmak istiyor? Erkeğe, onunkine benzer becerilere sahip olduğunu mu göstermek istiyor? Bir kadının bir erkeğin işini yapabileceğine hiç kuşkum yok. Burada, İngiltere’de bir kadın, mücadelelerle dolu bir yoldan geçerek, büyük bir siyasal kariyere sahip oldu. Bir kadının bir erkeğin işini yapabilmesi özel bir şey değil. Elbette ki yapabilir. Ama bu bir şey kanıtlamıyor.

İnsan M. Thatcher’ı anlayabiliyor. Bir kadının erkek alanında erkek değerlerini benimsemesi şaşırtıcı bir durum değil. Yapabileceği başka bir şey yok. Başka bir seçeneği yok. Sizin ifadenizde beni rahatsız eden şey, kadının gerçek doğası diye bir şey varsaymanız. Kadınlar asırlardır erkek egemen bir dünyada yaşadıklarından, kadın doğasının ne olduğunun, kadınların kadın değerleriyle nasıl bir dünya yaratabileceklerini kestirmek zor.

Afedersiniz, sizin adınız ne?

İrena.

Dinleyin beni, İrena, siz kadın doğanızdan memnun olmadığınızı söylüyorsunuz.

Hayır, beni yanlış anladınız.

Ama hep var olmuş olan, yaratılmış olandan daha farklı bir kadın-erkek ilişkisi olamaz. Çünkü dünyamız iki cinsiyetli, ister beğenin, ister beğenmeyin. Belki başka bir gezegende tek ya da beş cinsiyetli bir dünya vardır, hayatın devamını sağlamak için bu tür bir gruplaşma gerekiyordur. Belki orada fiziksel ve manevi aşk için beş cinsiyet gereklidir. Ama yaşadığımız dünyada iki cinsiyet gerekli. Bir sebepten bunu hep unutuyoruz. Haklardan, koşullardan, bağımlılıktan bahsediyoruz. Bir kadının kadın olduğu, bir erkeğin erkek olduğu gerçeğinden hiç bahsetmiyoruz. Tek itirazınız bunu sevmediğiniz olabilir.



Bence kadınlık bir başka kişiye bağımlı olmakta yatmıyor, bu yüzden de filmlerinizdeki kadın kahramanlarda kendimi bulamıyorum. Bütün o kadınlar erkek gezegeninin etrafında dönen uydular, bir iç dinamizme sahip olmaları bir nebze olsun mümkün değil.

Tuhaf. Moskova’da kadınlardan birçok mektup almıştım, Ayna adlı filmimde, kimsenin erişemeyeğini, kimsenin göremeyeceğini düşündükleri dünyalarını açıp oraya sızmayı başardığımı söylüyorlardı. Belki sizin farklı bir kişilik yapısınız var. Belki kendinizden talepleriniz farklı. Belli ki, Ayna’daki anne gibi değilsiniz. Ayna annem hakkındadır. Kurgu değildir, gerçeğe dayanmaktadır. İçinde kurgusal bir tek bölüm bile yoktur. Belki haklısınız, belki de kendinizi orada göremiyorsunuz.

Temel insanlık durumu ve sizin buna yaklaşımınız, özellikle Stalker ve Solaris’te beni çok etkiledi. İşte bu yüzden buradayım. Solaris’te aşkı resmetme biçiminiz muhteşemdi, incelikliydi. Ama aşk Hari’nin tek gücü ve aynı zamanda onun Aşil topuğu. Sadece aşkı var.

Yani, siz bir Aşil topuğu istemiyorsunuz. İncitilmez olmak istiyorsunuz.

Kadınlar erkeği hiçbir zaman erkekçe fethedemezler. Kadın bütün sevgisini ortaya koymazsa, erkek-kadın ilişkileri farklı olur.

Evet, farklı olur; farklı olması gerekir. Asırlardır başkaları için yaşamaya yönlendirilmiş, asla kendisi için yaşamamış, başkaları için her zaman kullanıldıktan sonra atılabilir bir kadın olduğunuzu düşünün bir. O yükü hissedebiliyor musunuz?


Bunun bir erkek açısından daha mı kolay olduğunu düşünüyorsunuz?

Değil tabii. İşlerin şimdiki hali, her iki taraf için de zor.

Erkek olmak, kadın olmak kadar zor. Bahsettiğiniz ıstırabın kaynağında başka bir şey var aslında. İnsanın manevi düzeyinin çok düşük olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Bugün yatıp uyuduğumuzda, ertesi gün kalkamayabileceğimizi biliyoruz. Çılgının biri düğmeye basarsa eğer, bu gezegen üzerinde hayatı silmek için üç bomba yeterli olacaktır. Bunun bilincinde olmadığımız söylenmez, ama sürekli unutuyoruz. Manevi ilgilerimiz o derece maddiyatın kölesi olmuş ki, asla gündeme gelmemesi gereken meselelerle uğraşmamız gerekiyor.

Toplumsal sorunların gelişmesi, bizim çılgın maneviyat karşıtlığımızın bir sonucu. Manen ergin bir kadın, erkekle ilişkisinde köleleştirildiğini ya da aşağılandığınız hiç düşünmeyecektir. Manen ergin bir adam da bir kadından bir şey istediğini hiç düşünmeyecektir. Yalnızca siz, argümanınızın gücüyle beni bu tür cevaplara getirdiniz. Bu tür meselelerden konuşmak bize yabancı olmalı.

Bunlar hakkında konuşuyor olmamız bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteriyor. Sorun doğal bir şey olmalı. Fakat kazanılmış ya da kazanılacak kadın hakları, kadınların kendi kendilerini onaylamalarını sağlamayacak. Tam tersine, bundan sonra aşağılanmayı hissedecek. ‘Neden’ diye soracak kendine, ‘erkekten çok farklı bir insan olarak, bir erkeğin hayatını yaşıyorum?’ Bu sorunlar maneviyattan yoksun oluşumuzun işaretleri.

Hayret verici kadınlar, manen hayret verici kadınlar tanıdım. Bu kadınlar kendilerini bu tür sorunlarla sıkmıyorlar, ama öyle bir iç zenginlik, manevi büyüklük, öyle bir moral gücü gösteriyorlar ki, erkeklerin dizlerine kapanması, bundan utanç değil, onur duyması gerekir.

Bakın, işte asıl mesele burada. İlişkilerimizi açıklamaya başladığımızda, çoktan kötü yola girmiş oluyoruz. Buna özlem duymak hoşnutsuzluğumuzun bir belirtisi, adalet arayışı değil. Hoşnutsuzluk ve adalet arayışı da iki farklı kategori, gördüğüm kadarı ile kadınlar bugün korkunç durumdalar. Gerçekten seven bir kadın böyle sorular sormaz. Bunlarla ilgilenmez.

Dünyaya egemen olan erkek değerlerinden bahsediyoruz. Kadın değerlerinin güçlü bir etkisinin olduğu bir toplumda işler böyle kıyametvari bir tehdide varmayabilirdi. Bugün bir kadının Kıyamet’i bilip de, kendini bundan sorumlu ve bununla yakından ilgili hissetmeyip onun yerine kendini tam bir aşk içinde tek bir adam için, hâlâ aşkıyla sımsıcak olan bu adamın gezegeni mahvedeceği düşüncesiyle feda edebileceğini nasıl oluyor da tasavvur edebiliyorsunuz?

Şok edici, şok edici. Ne demek istediğinizi anlıyorum. Ama hayretten ağzım açık kaldı, İrena, bir erkeğin aynı hislerle, aynı kaygılarla dertlenmediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu gezegene erkeğin hükmettiğine inanıyorsanız, yanılıyorsunuz.



Kim hükmediyor peki?

O.

Nerede O?

(Yukarıyı işaret eder.) Anlıyor musun? Olayları tartışıyoruz, sebepleri değil. En önemli şeyden bahsediyoruz. İnsan, varoluşunun sebebini bilmeden yaşıyorsa, bu dünyaya hangi sebepten geldiğini, neden bir süre yaşamak zorunda olduğunu bilmeden yaşıyorsa, o zaman dünyanın bugün içinde olduğu hale gelmesi gerekirdi. Aydınlanmadan bu yana, insan, görmezden gelmesi gereken şeylerle uğraşıyor. Maddi şeylere doğru dönmeye başladı. Bilgi açlığı insanı ele geçirdi. Kadınlar erkekler kadar bilgiye aç değildir. Şükürler olsun.

Kadınların başka tür algılara duyarlılığı olabilir.

Evet, kesinlikle. Demek bunu anlamışsınız. Peki sonra ne oldu? İnsan körmüş gibi kendi kendisinin etrafında dönmeye başladı. Elleri dışında dünyayı algılamasına yarayacak bir organı kalmamıştı. Bu dünyaya dair o kadar çok şey algıladık ki, bunun mutluluk ve uyuma varmak için yeterli olacağı düşünülebilir. Ama hayır, tam tersine, ‘dünya hakkında ne kadar çok şey bilirsek’, aslında atalarımızdan o kadar daha az biliyoruz, açıklığı daha fazla yakalamış uzmanlar bunu görüyorlar. Karıştırma kabiliyetimiz var. Körsünüz diyelim, soğuk bir radyatöre dokunduğunuzda, etrafınızdaki dünyanın da soğuk olduğunu düşünürsünüz, kaloriferler yanıyorsa da tam tersini, etrafınızdaki dünyanın sıcak olduğunu. Orası önemli değil, ama bu anlayışın gerçek dünyayla bir ilgisi yoktur; yalnızca dokunma duyusunu ifade eder. Dünyayı algılamamızın kaloriferlerin yanıyor olup olmamasına bağlı olması zavalıca. Dünya hakkında çok şey bildiğimize karar verdik. Oysa hiçbir şey bilmiyoruz. Dünyanın küçük bir kısmına dair belli belirsiz bir kavrayışa sahibiz, ama o da bize genel tabloyu vermiyor, çünkü dünya sonsuz.

Bence insanın varoluşunun pathosu, anlamakta yatmıyor; o insanın entelektüel bir görevi, ama asıl işi değil. İnsanın sorunu, hayatın anlamının bilgisine sahip olarak yaşamak. Dünyayı pragmatik, kâra dönük, avantaj arayan taraftan algılamamız ne kadar ilginç. Durmadan protez üretiyoruz. Bütün teknolojiler buna dayanıyor. Uçakları icat ettik, çünkü at sırtında gitmekten yorulduk. Hayatlarımızı daha hızlı hareket ederek zenginleştirmeyi düşünüyoruz. Bu, çıplak gözle bile görülebilen temel bir hata.

Bilimci amacının keşif yapmak olduğuna inanıyor. Bu hakikatle ilgili pragmatik bir yaklaşım. Sanatçı sanat eseri üretmek için yaşıyor. Herkesin hayatındaki amacı yakalayıp onu yaşaması gerekirken, herkes belli görevlerle yaşıyor, herkes eşitsizliği hissediyor, herkes öbürünü kıskanıyor. Bu zeminde herkes haklı ve eşit haklara sahip; sanatçılar, işçiler, rahipler, çiftçiler, çocuklar, köpekler, erkekler ve kadınlar. Hayatın bu anlamı içimizde gizli kalırsa tökezlemeye başlarız ve hayatın anlamını anlamış olsak ortaya çıkmayacak sorunlar icat ederiz. Bu benim bakışım. En baştan alacak olursak, her şey yerinde kalır. Uygarlığımızın krizi bir orantısızlıktan kaynaklanmıştır. İki kavram arasında uyumsuzluk var; maddi gelişme kavramıyla manevi gelişme kavramı arasında.



Bu Platon’la başlamıştı.

Hayır, çok daha önce. İnsan kendini doğaya ve diğer insanlara karşı korumaya başladığında başladı. Toplumumuz bu kırık fay üzerine gelişti. İnsanlar sevgiyle, dostlukla, manevi bir temas ihtiyacı ile değil, yarar sağlama itkisiyle birbirleri ile ilişki kuruyorlar. Ayakta kalmak için, doğal olarak. Ama ben insan her durumda ayakta kalabilirdi diye düşünüyorum, çünkü insan, hayvan değil. İnsanın doğayla uyum içinde yaşadığı ve hayret verici şeyler yarattığı örnekler biliyoruz. Örneğin Sanskrit dilinde belgelenmiş o Doğu kültürleri, maddi dünya ile manevi dünya arasında bir denge kurmayı başarabilmişlerdir. Hâlâ bu kültürlerin izlerini taşıyoruz, bize uygarlığın bir zamanlar farklı, gerçeğe daha yakın bir yol aldığını anlatıyorlar. Bu uygarlıkların neden silinip gittiği sorulabilir. Öyle görünüyor ki başka kültürler onlara paralel gelişti, birbirlerine karşı birtakım düşmanca duygular beslemeye başladılar ve bu uygarlıklar kendi kavramlarını geliştirme imkanı bulamadılar. Yine de bunun tam sebepleri bilinmiyor.

Her halukarda insanın bu dünyaya manen yükselmek amacıyla geldiğini, kötülük dediğimiz şeyi yenmek, kaynağı egotizmde yatan kötülüğü yenmek için geldiğini anlaması lazım. Egotizm, insanın kendi kendisini sevmesinin, sevgi kavramına dair hatalı bir kavrayışı olmasının bir semptomudur. Her şeyin deforma olmasınn kaynağı budur. Bilimimizin budalalığı, hataları ve yıkıcı sonuçları, kadınların doğru zamanlarda iktidarı almamalarının değil, insanın manen yüksek seviyeye çıkamamış olmasının sonucudur. İnsanlık manevi değerler doğrultusunda ilerleseydi, bir enerji kaynağı değil manevi bir kaynak arayışına girseydi, o zaman bu konuştuğumuz hiçbir şey gündemimizde olmayacaktı. O zaman insan manevi bir sürecin denetiminde uyum içinde gelişecekti. Manevi sürecin entelektüel süreç gibi böyle bir tek taraflılık yaratabileceğini sanmıyorum. Maneviyat, uyum kavramını içerir zaten. Ne kadar haklı olursanız olsun, başka her şey ikincil önemdedir. Filmlerimde kendinizi göremiyorsanız bu benim yanlış olduğumu kanıtlamaz. Ben resmetmek istediğim kadınlar hakkındaki gerçeği söyledim. Siz beğenmeyebilirsiniz. Yoksa kadınları toplumsal gerçekçi bir anlamda mı resmetmemi isterdiniz?

Bana karşı önyargılısınız.

Yo, yanılıyorsunuz, siz benim hakkımda önyargılısınız. Bence birlikte yaşadığınız erkeğe ‘neden bu kadar aptalsın?’ diye sormalısınız. Sorunun böyle sorulması gerekir.

İrena Brezna – 1984





30 Kasım 2012 Cuma

Muhtaç olduğun kudret film karelerinde mevcuttur!




Malum; Muhteşem Yüzyıl dizisi dolayısıyla ‘sinema ve tarih’ üzerine çokça tartışma yapıyoruz bu günlerde. Topa siyasetçilerin de girmesiyle, bir miktar toplumsal gerilim noktası da oluşturuyor bu tartışma. Esasen tarih başlı başına bir problematik. Galiba esas sıkıntı bizim tarihimize bakarken ‘kurmaca ve gerçek’ arasında sıkışıp kalmamızla ilgili. Hele bizim gibi, tarihi zengin, tarihçisi epey fukara olan bir memleket için. Bizdeki tarihçilerin kahir ekseriyeti pop-corn tarihçi maalesef. Ve sinema, kendi çıkarları uğruna bir oyun hamuru gibi görüyor tarihi. Alıyor eline ve istediği şekli verip, kimi zaman gerçeği tepetaklak edip perdeden bambaşka bir tarih sunuyor bize. Ve bizler, filmlerin başarısı nispetinde inanıyoruz bize sunulan geçmişe. Birazdan bu meseleyi biraz daha açacağız.

Ben Affleck ismi pek çok sinemacı için bir muammamdır. Zira oyuncu olarak bulunduğu  ‘sade suya tirit’ filmlerle pek bir kıymet-i harbiyesi yoktur Affleck’in. Hatta çoğu eleştirmen için, ‘Kötü’ bir oyuncudur. Ancak aynı şeyleri yönetmenlik ve senaristliği için söylemek zordur. Zira geçmişinde Gone Baby Gone ve The Town gibi kalburüstü iki filmi saklar Affleck. Ki bu nedenledir, çoğu kişi onu kurt sinemacı Clint Eastwood’a benzetir.

Ben Affleck: Kötü oyuncu, iyi senarist ve yönetmen. 

Ben Affleck, Joshuah Bearman’ın Tahran’dan Kaçış’ından (Upuzun bir makaledir) yola çıkılarak (Buna Antonio Mendez’in Master In Disguise’inden bazı bölümleri de eklemiş) senarize ettiği tarihsel bir olayı ele aldığı Argo ile karşımızda.

Aslında hiç de fena bir açılış yapmıyor film. Story-board ağırlıklı bir anlatım ile meselenin cemaziyülevveli veriliyor önce: "Dönemin İran Devlet başkanı, ülkedeki yabancı petrol şirketlerini kovup, doğal zenginlikleri İran halkına kazandırınca Amerika ve İngiltere onu indirip yerine, bir kukla gibi kullandıkları Şah’ı getirdi. Şah dönemi ise, İran halkını büyük acılar çektiği, baskı ve zulmün zirve yaptığı bir devirdi. Nihayet halk sürgündeki din adamı Humeyni’ye destek verip, İran devrimini gerçekleştirdi…”

Sabırsız Amerikan milliyetçilerini epey kızdıracak, hatta salondan çıkmasına sebep olacak bu giriş sekansından sonra, onların hoşuna gidecek bir filmi akmaya başlıyor.

Argo, her ne kadar karakterlere çok fazla yaklaşmayı tercih etmese de, Kanada Konsolosunun evine sığınan 6 Amerikalının kurtarılma hikayesini anlatıyor. 

Hikâye şöyle: İran Devrimi’nden sonra yapılan rutin gösterilerin birinde halk, Amerikan konsolosluğunun önünde büyük bir nümayiş tertip eder. 
Amerikalılar, ‘nasıl olsa protestocular içeri girmez’ diye rahattır. Ancak öyle olmaz ve değişik detay planlar ile bilinçli olarak organize edildiği anlaşılan halk, kapıları kırıp içeri girer. Elçilikte bir panik başlar. Kimi belgeleri imha ederken, kimi de kaçmayı düşünür. Argo, kalanları bırakıp elçilikten kaçan 6 Amerikan vatandaşının hikayesine yoğunlaşıyor.

Film, ilerledikçe adeta renk değiştiriyor ve başlarda haklı gibi görünen İranlıların tamamı (Bir tek Kanada konsolosunun hizmetçisi Seher hariç) kötü kişiler olarak sunuluyor. Ben Affleck’in film diliyle hakikatin peşine düşmek gibi bir kaygısı olmadığını anladığımızda ise, Argo, çoktan Amerikan milliyetçiliğini gıdıklayan klişe bir vatanseverlik kostümüne bürünmüş oluyor.

Filmdeki CIA uzmanı Tony Mendez (Ki onu yönetmenimiz Ben Affleck canlandırıyor) Kanada elçisinin evine sığınan altı Amerikalıyı kurtarmak için enteresan bir fikir geliştiriyor. Kendisi Kanadalı bir film yapımcısı kılığında Tahran’a gidecek, kısılıp kalmış altı kişiyi de film ekibinden insanlarmış gibi göstererek kirişi kıracaklardır. Bunun için sahte bir film yapımı kurgulaması lazım.

İki usta isim; John Goodman ve Alan Arkin oldukça iyi iş çıkarmışlar. 

Bu ‘Kanadalılık’ esprisi aslında belirli gerçekliği olan bir durum. Bilmiyorum, Amerikan Devleti, yurtdışına çıkan vatandaşlarına dağıttığı broşürlerde, ‘Eğer Amerikalı olduğumuz için bir tehlike hissederseniz hemen Kanadalı taklidi yapın’ diye yazıyor mu ama bir Amerikan vatandaşı için, tehlikeyi hissettiği an Kanadalı kimliğine gizlenmek, çok popüler bir gerçeklik aslında.

Hikayemize devam edecek olursak; Tony Mendez’in film yapma numarasını inandırıcı kılabilmek için Hollywood’dan profesyonel yardım alması gerekiyor. Bunun için Lester Siegel, John Chambers isimli iki Hollywood çakalını buluyor. Filmin en beğendiğim kısım da bu sahneler oldu açıkçası. Tamamen düzmece (fake)  olan bir filmi legalize etmeye çalışırken, hem Amerikan film endüstrisine sağlam vuruşlar yapıyor, hem de filmi eğlenceli hale getiriyor.

Filmin bu bölümleri adeta aforizma gösterisi gibi. Maymunlar Cehennemi filmini izlerken akla gelen, ‘yalandan film çekme’ fikri, bir ara o kadar ciddi kara mizah yükleniyor ki, biraz daha ısrar edilmiş olsa, ana öyküden sapacak duruma gelecekmişiz. Örneğin, ‘Bir şebeğe bile bir gecede yönetmenlik öğretirim’ diyor kahramanımız. Diğeri ise, ‘Hollywood, yalanın meslek olduğu şehir!’ diyor.

Filmin en büyük zaaflarından biri neredeyse 'iyi' İranlının olmaması. Bir tek Seher var hizmetçi, onun da hikayesi izleyiciye geçirilemiyor. Argo ne yazık ki, 'Kötü'yü verirken bile yeterince altını çizemiyor. Dönen dolabı çözmeye çabalayan İranlı tamamen karton olarak kalıyor. 
Ancak, sadece bu bölümlerde bir derinleşme ve alt metin okuyabiliyoruz. Geri kalan kısımlarda kendini hiç zahmete sokmuyor hikâye. Tabiri caizse, yüzeydekileri toplamakla yetiniyor Affleck.

Mesela yan öyküler derinleşmiyor bir türlü… İhtimal ki, bir miktar trajedi barındıran ‘Tom ve ailesi’nin yan öyküsü, başta ve finalde, kaba fırça darbeleriyle geçiştiriliyor. Rehinelerin iç dünyalarına girmeyi denemektense, aksiyonun hızına kaptırıyor kendini.

Film her ne kadar daha çok politik-gerilim türüne göz kırpsa da, vaktiyle bu türün ustalarından izlediğimiz yapımlara çok fazla yanaşamıyor Argo. Misal bir Costa Gavras, Sydney Pollack ciddiyeti yok. Kaba bir bakışla, ‘dürüst’ bir görüntü verse de, film ilerledikçe politik-gerilimi bırakıp kuru bir milliyetçilik damarına saplanıp kalıyor.

Her şeye rağmen özenli bir film Argo. Bir kere çok büyük bir yapım emeği var. Bu sahne Türkiye'de çekildi. Muhtemelen Eminönü civarları. Bütün tabelalar kapatılmış, Türkiye olduğunu akla getirecek bir emare yok. 
 ‘Kriz çözmede Hollywood etkisi’ denen bir realite de var galiba. Daha önce, hikâye olarak farklılık içerse de, çözüm benzerliği açısından benzer filmler görmüştük. Sanırım Argo’yu diğer, benzer çözüm içeren filmlerden ayıran en büyük özelliği, hızlı kurgusu ve kadrajları. Affleck, bol miktarda yakın ve omuzda çekim ile yer yer seyri zorlaştırsa da, bir tür gerçeklik hissi vermeye çabalıyor. Başlarda çok benzettiğim Wag The Dog’dan da ayrılıyor bu yönüyle. 

Ama hakkını teslim etmek lazım son derece özenli bir film Argo. Filme ritimli kurguyla belli bir adrenalin pompalamayı başarıyor. Tıkır tıkır işleyen bir film mekaniği var. Mekanlar, tiplemeler, dekorlar ve aksesuar oldukça etkileyici. Renkler ve ‘gren’li anlatım inandırıcılık hissini yukarı çekiyor.

Elbette bunda, Affleck’in şimdiye kadar çalıştığı en yüksek bütçeli film olmasının da etkisi var. 45 milyon dolar (Şu ana kadar sadece ABD’de 90 milyon dolar gişe yaparak zarar etmeyeceğini belli etti) bütçeli film, bu yaklaşımıyla doğal olarak gerçek mekânlarda, yani İran’da çekilemezmiş. Bunun yerine ülkemizi tercih etmişler. İran sahnelerinin tamamı Türkiye’de çekilmiş.


Türkiye'den geçen her film gibi, Ayasofya'ya uğramadan edemiyor Argo. Üstelik senaryo gereği hiç de gerek yokken. Maksat turistlik olsun!
Aslında kısmi olarak Türk yapımı bile sayılabilir Argo. Çoğu mekan ülkemizden... İçinden Türkiye'nin geçtiği her Amerikan filminde olduğu gibi Sultanahmet-Ayasofya hinterlandı Argo’da da var. Sultanahmet Camii avlusuna girilip, oradan her nasılsa (bizim bilmediğimiz bir geçiş kapısı olsa gerek) Ayasofya’nın içine geçiliyor. Bunlar doğrudan ülkemizi gösteren sahneler. Bir de, İran’da çekim yapamadıkları için, İranlaştırılmış Türk sokakları, çarşı-pazarı var. Sanat, makyaj, yapım ve oyuncu kadrosunda çalışan Türk sayısı hiç de az değil.

Oyunculuklarda özellikle Goodman ve Arkin çok başarılı. Affleck, yüzündeki o ‘ebleh’ ifadeyi sakalla ciddi anlamda kapatıyor. Ve kendine çok fazla diyalog yazmayarak, oyunculuk yönünü filme fazla dahil etmemesi akıllıca. Sair oyuncular istenileni vermişler. Lakin, bu tür her filmde olduğu gibi, İranlıları oynayan oyuncularda doğal bir ‘Kötülük’ maskesi var.

Argo, Amerikan sistemini ak kaşık gibi göstermiyor ama Amerikalılık tuhaf ve tabansız bir diğerkâmlıkla abartılıyor nedense.

Filmin gerilim dozunun en yüksek olduğu sahne; hava limanı geçişi. Girişinde her ne kadar 'yaşanmış hikaye' dese de, bu kısım kurmaca. 
Toparlayacak olursak, galiba iki Ben Affleck var. Biri; vasatın da altında bir popüler Amerikalı aktör, diğeri; ele aldığı her konuya layıkıyla eğilen ve iyi bir sinema çıkarmayı başaran, akıllı adımlarla ilerleyen bir senarist-yönetmen Affleck. Açıkçası Gone Baby Gone ve The Town ile yönetmenlik yolunda artan bir ivme ile yükselirken, takıldığı ‘ucuz’ milliyetçilik ve klişe tarlasından dolayı ciddi bir duraksama dönemi yaşıyor. Belki de beklenti yüksek tutulduğu için (aralarında benim de bulunduğum) bazılarına hayal kırıklığı yaşatıyor. Argo, ilk sekansı dışında adım adım Amerikan seyircisini mutlu etmek için çekilmiş gibi bir yapıda ilerliyor ve ‘Muhtaç olduğun kudret film karelerinde mevcuttur’ mesajı veriyor.

Filmin içeriğiyle ilgili oluşan sorular, aslında sinema ile tarih birlikteliği için sorulan sorulardan ibaret. Anlatılanların ne kadarı kurmaca, ne kadarı gerçek? Cevapların bazılarını biz, senaryoya kaynaklık eden kitaplardan dolayı biliyoruz. Mesela, filmdeki gerilimin tırmandığı anlardan biri olan çarşı-Pazar sahnesi gerçekte yaşanmamış. Keza finaldeki havaalanı sahnesi de tamamen kurmaca.

Gerçeğin kalan parçasını film dışı okumalarla öğrenme imkanımız var elbette ama izleme şansımız yok sanırım. Misal, İranlıların çektiği ‘Şahı gizlendiği Amerikan toprakların alıp getirip, hesap soracak bir ekibin hikayesi’ni anlatan bir filmi hiçbir zaman görmedik. Onun yerine Ghobadi’nin ‘Şah zamanında çok iyi sevişirdik, şimdi her şey yalan oldu’ içerikli Gergedan Mevsimi var elimizde.

Hasıl-ı kelam, Affleck, iyi bir sinema ile, hakikatin peşine düşmektense, Amerikalı izleyicilerin vatanseverlik hislerini okşayan ve ‘Bahsi geçen film Oscar için emir ve görüşlerinize hazırdır!’ içerikli bir filme imza atmış. 



19 Kasım 2012 Pazartesi

Dağ: Cücesin şehirde sen!



Bir yara kanıyor Güneydoğu'da. Öyle böyle değil neredeyse yarım asırlık bir yara bu ve en az otuz yıldır akıyor kan. Binlerce, onbinlerce vatan evladı, gencecik fidanı alıp götüren bir kanama bu. Ve bugüne ait bir mesele de değil, belki yüz, belki iki yüz yıllık bir geçmişi var.. Dolayısıyla, bugüne değin yapılan,  akla gelen ilk çözümü uygulamak ve bırakınız akan kanı durdurmayı, daha da derinleştiriyor. Şiddet daha büyük şiddeti, kan daha çok kanı doğuruyor.

Ülkenin bu en önemli meselesine gerçekçi ve akl-ı selim şekilde bakabilen bir sinemamız yok ne yazık ki. Bugüne kadar elle tutulabilecek filmleri saydığımızda bir tek -tüm eksik, gedik ve dengesizliklerine rağmen- Nefes filmi geliyor. Sinemamızın ülke gerçeğimizle pek alakasının olmadığının en büyük göstergelerinden biridir bu yara.

Gösterime giren Dağ filmini izleyince, 'iyi ki sinema bu tür konulara el atmıyor' gibi bir hisse de kapılmak mümkün. Zira Dağ, en genel ifadeyle, kafadan tribünlere oynayan 'eyyamcı' bir yapım olmuş. Üstelik bunu yaparken kullandığı dil de oldukça özensiz ve yüzeysel.



Nefes filminin başarısından sonra, çekilen bu tür filmlerin tamamının Nefes ile kıyaslanacağını tahmin etmek güç değil. Öyle de oluyor, Dağ'ı izlerken zihnin bir köşesinden Nefes akıp duruyor. Dekor, kostüm, mekanlar neredeyse aynı ama pek çok şeyiyle ayrılır birbirinden iki film. Ancak, her iki filme de bu kötülüğü yapmayıp, konusundan bahsederek Dağ'ı ele almaya devam edelim.

Bir askeri tim, Güneydoğu'nun uçsuz bucaksız dağlarında silah ve mühimmatı bitik bir şekilde kıstırılmıştır. Bir subay, bir ast subay ve üç erden oluşan timin, aslında telsizi tamir için yollanan bir teknik ekip olduğunu anlıyoruz.  Koskoca askeriyenin bu tür önemli teknik işler için bula bula psikolojik sorunları olduğu için askerliği habire uzayan bir eri bulmasının mantığını bir kenara bırakıp, askerleri tanıyoruz bir süre. Film, sıklıkla geri dönüşlere başvurarak kahramanları bize yakınlaştırmayı deniyor. Ve hemen başta, subay, astsubay ve bir er şehit ediliyor. Kalan iki erin karlı dağlardaki çetin mücadelesini izlemeye başlıyoruz. Biri kısa, diğeri -epey- uzun dönem asker olan bu iki isimsiz kahraman bir yandan hayatta kalma mücadelesi verirken, diğer yandan –neden savunmasız bırakıldığı- mantığını bir türlü oturtamadığımız telsiz role istasyonuna ulaşıp tamir etmeyi amaçlıyorlar.

Filmin senaryosu da yönetmen Alper çağlar'a ait. Çağlar'ın Büşra'dan sonraki ikinci filmi Dağ.



Dağ, bu ülkenin ortak geçmişinde çok mühim bir yere sahip metafor aslında. Kaçışın, sığınışın, gizlenişin sembolü bir anlamda. Pek çok edebi metinde insanın dağa sığınması ya da kendisiyle dağda yüzleşmesi şahane anlatılır. Şair; ‘Uzasan göğe ersen/ Cücesin şehirde sen/ Bir dev olmak istersen/ Dağlarda şarkı söyle'’ der mesela. Bu anlamda, filmin ismi iyi seçilmiş. Filmin kahramanlarına kağıt üzerinde baktığımızda da bu temaya uygun. Hayatın ciddiyetini henüz kavrayamamış Oğuz, bir şekilde dağa kaçıyor, Bekir ise şehirde kendini, ezilmiş ve hor davranılmış olarak gördüğü için, belki itilip kakılmayacağı, hatta cücelikten devliğe katçığı bir alan olarak görüyor dağı. Bu kadar ‘dişil’ bir alan ne yazık ki hoyratça harcanıyor Dağ’da.

Film, en başta yazımından kaynaklanan ciddi sıkıntılara sahip ama hepsinden daha önemlisi bir 'duruş' sorunu var gibi görünüyor. Bu elbette, bir hata değil, belli ki bilinçli yapılmış bir tercih, ancak bunu yaparken bile öyküyü etkileyici kılabilecek dokunuşlardan çok uzak. Kaba ve kuru bir milliyetçi perspektif ile ele alınan mesele, senaryodan kaynaklanan sıkıntılardan dolayı, özensiz ve maalesef yetersiz.

Şöyle bir hatası var mesela; filmin kötü karakterlerini neredeyse bir siluet halinde göstererek önemsizleştirmeye çabalarken, aslında kendi kahramanlarının değersizleştirdiğini farketmiyor bile. Oysa, antagonist ne kadar güçlü ve sağlam ele alınırsa karaman da o kadar büyür...



Dağ, birçok çatışmayı ele alır gibi görünürken, neredeyse hepsinin üzerinden bir 'kahvehane muhabbeti' düzeyinde üstün körü geçiveriyor. Kısa dönem-uzun dönem askerlik, asker-sivil kontrastı, doğu-batı farkı, asker-terörist çatışması vs. Neredeyse hepsinde sıradan bir yaklaşım ve özensizlik var.
Şüphesiz şunun farkındayım: Bir film çözüm önerisi sunmayabilir, hele hele çözmeye kalkışmaz asla. Ama bir film gerçekçi olabildiğince etkili olur, mesele hakkında düşünmeye kışkırtabilir. Ancak genel hatlarına baktığımızda Dağ'ın böyle bir kaygısı olmadığını görüyoruz.

Ya ne var?

Şu: Orta ve alt sınıfın vatanseverlikleri üzerinde yükselen bir kutsama çabası. Keşke bunu yaparken biraz daha çabalasaymış film. Kaygısız, tasasız, vurdumduymaz bir velet, aşkı önemsemiyor ama nedendir bilinmez askerliği önemsiyor... Milliyetçilik hissi de altı doldurularak verilemiyor filmde.
 
Yönetmen Çağlar, tıpkı İnce Kırmızı Hat’ta olduğu gibi, savaşın orta yerinde geçmişe dair parlamalar ile gerçekliği kuvvetlendirmek istiyor. Kahramanların hikayesini ve karakterini tanıyabilmek için faydalı bir yöntem. Ancak, İnce Kırmızı Hat’ta olup da, Dağ’da ıskalanan çok önemli bir şey var; geçmişin gerçeküstü hatıratı ile o anın can yakan gerçekliğinin tezadı. Bu bağlamda, geri dönüşlerin –maalesef- biraz özensiz hazırlandığı apaçık.



Sonuç başarılı ya da aksi olsun önemli değil, Dağ filminin bir yönü saygıyı ziyadesiyle hak ediyor: Zor iklim şartlarında ve epey zorlu mekanlarda film çekme çabası. Eminim, oldukça kısıtlı bütçeyle ve çok zor şartlar altında çekilen bir film olmuş. Ancak, burada yaptığımız eleştirinin meselenin bu yönüyle ilgisi çok yok.

Oyunculuklar genelde başarılı. Özellikle iki eri canlandıran Çağlar Ertuğrul ve Ufuk Bayraktar oldukça iyi. Radyo tiyatrosu diksiyonuyla konuşan Yüzbaşı, her ne kadar kaba saba olmaya çabalasa da, ‘muhallebi çocuğu’ etkisini örtemiyor ne yazık ki! Öte yandan psikopat askerin isminin 'Bekir' olması hiç iyi olmamış, zira bu karakter zaten Zeki Demirkubuz'un Kader'indeki Bekir'e ziyadesiyle benziyor, bir de aynı isim olunca, dip koçan olarak, Nefes filmine bir de Kader'i ekliyoruz. Bu arada, Bekir'in bekarken arkadaşlarıyla kurduğu çilingir sofrası sahnesi oldukça gerçekçi ve etkileyici.

Öte yandan Oğuz'un terörist tarafından bıçaklanmaya çalışıldığı sahnede feci halde 'Er Ryan'ı Kurtarmak' etkisi var ki, sormayın.



Nefes filmine benzeme çabası sadece görsel ve tematik olarak kalmamış. Müziklerinde de 'Tutmuşu tekrar deneme' gayreti var gibi. Nefes'teki 'Götür Beni Gittiğin Yere' gibi 'Affet' ile melodramlaştırma çabasına girişilmiş. Bununla beraber, Hollywood tarzı bir abartılı müzik ve gerilim 'pad'leri kullanma durumu da var ki, filmin doğallığını zedeleyen unsurlardan biri olarak duruyor.

Askerlik için 'mantığın bitti yer' deriz ama sanırım böylesi bir meseleyi alan filmler için de aynı mantığı kullanmak gerekiyor. Yoksa Dağ filmindeki mantık kusurları öyle az buz değil. Detaylı yazarak seyir zevkinizi düşürmek istemem. Sadece şunu söyleyeyim, ıssız ve karı bir dağ başında yürüyen iki askerin, 20 teröristin ortasında karları deşerek saklanmasına inanmazı beklemek, akıl almaz bir girişim. 'Karda yürü izini belli etme' deyişini esas alıyorsak o başka tabi.

Şiddete şehvet derecesinde yenik düşmek de var Dağ'da. Bunun ahlakiliğini tartışmak niyetinde değilim elbet ama bir sanat eseri için uğraş veriyorsanız, şiddet sahneniz de, Amerikan 'Trash movie' tarzından birazcık farklı olmalı gibi geliyor bana. Bekir’in teröristi, dipçik ile parçaladığı sahne, kendini şiddetin şehvetine o kadar kaptırıyor ki, film olmaktan neredeyse dışarı taşıyor. Yıllarca süren ve gerçek olan bir toplumsal yarada sayısız yaşanmış ve çarpıcı olay bulmak mümkünken ve bunları ele alıp kontrastı oluşturarak seyirciyi çarpabilecek kadar güçlü bir sinematografiye bu kadar yaklaşmışken, karavana atmak üzücü.



Aslında çok uzak şeyler değil anlatmak istediğim; sivilken böcek ezmekten imtina eden -dengesiz- bir adam, savaşın acımasızlığında nasıl bir canavara dönüşebiliyor? Bu damarı yakaladıktan sonra, zekice bir kaç planla Türk sinema tarihine geçebilmek varken, ne yazık ki ıskalanmış.

Hakkını yemek istemem. Nadir de olsa, diyaloglarda etkiyi yakalamayı başarıyor film. Sevgilisinin Oğuz’a söylediği ‘Milliyetçilik sana kendini daha mı erkek hissettiriyor’ repliğini devamı gelmiyor ne yazık ki! Ya da, ‘Yaşarken hep geçmişi düşünürüz, ölürken bugünün değerini anlarız’ öylesine boşlukta salınıyor.

Filmin sonunda, şehit düşen askerlerimizin tam listesi dakikalar boyu perdeden akıyor. Bence filmin en gerçekçi ve etkileyici sahnesi burası.

Ve ne yazık ki 'Fare doğuruyor' Dağ!



13 Kasım 2012 Salı

Ve yalan olur her şey


Şarkı Bob Dylan'ın ama Elvis Presley başta olmak üzere (Joan Boaz'den, Nick Drake'e kadar) okumayan kalmadı. İsmini cismini bilmediğim bu 'cover' epey hoşuma gitti.





 

 Bu da orijinalı

 


12 Kasım 2012 Pazartesi

Ensenizden ısıracağız!

(Taslak afişteki rakam sizi yanıltmasın)

Mel Brooks'u bilirsiniz, hani şu güzelim 'Yükseklik Korkusu' isimli komedi filmini yazıp, yönetip, oynayan adam. Brooks her ne kadar kaba güldürü ve parodi filmlerinin adamı olarak küçümsenmeye çalışılsa da, önemli bir sanatçıdır. 

Sadece sinemacı da değil, aynı zamanda iyi bir müzisyendir de. Brooks'un hayata bakışı öyledir aslında. Bir yerde şöyle dediğini okumuştum: "Parmağını kesersin, bu trajedidir. Ama bir adam kanalizasyona düşer ölür, bu komedidir!"

Ömrü uzun olsun, bu işlerden elini eteğini çekeli epey oldu, son olarak bir filmin prodüksiyonu ile uğraşmıştı ama yeterli enerjisi kalmadığından olsa gerek, sesi sedası kesildi. Ama çocukları bu sektörde bir şekilde var olmaya devam ediyor. Zannedilenin aksine Albert Brooks (Meşhur Cennet Mahkemesi filminin yazarı, yönetmeni ve oyuncusu) ile genetik bir bağı yoktur. Zaten Albert Brooks'un gerçek ismi Albert Lawrence Einstein'dır. Belki tarz olarak bir mirasın üzerine konma gayesi vardır ama Mel Brooks'un da gerçek ismi Melvin James Kaminsky olduğu için bu şöhret aşırma çabası hakkında çok bir şey yapmamıştır.

Mel'in gerçek çocuklarından olan Max, iyi bir TV yazarıdır. 2001'den 2003 yılına kadar Saturday Night Live'ın skeçlerinde onun imzası vardır.  Sürprizi ise daha sonra yazdığı (Galiba 2003) The Zombie Survival Guide isimli kitapla yaptı. Daha sonra kitabı aynı mevzuyu grafikler ile destekleyen edisyonuyla piyasa sürüldü.

Esas dikkati ise  World War Z: An Oral History of the Zombie War (Galiba 2006) kitabıyla yaptı. (Dünya Savaşı Z: Zombi Savaşı'nın sözlü tarihi) Kitap yine bir post-apokaliptik korku romanı idi. Bu türün uzmanlarından bazıları kitabın bakış açısını yere göğe sığdıramadılar. Dünyanın gidişatı ve sos politik, dini yeni dengeler sonucunda bir tür sınıf savaşından bahseden kitabı, yine bu tür ile ilgilenen kimi çevreler ise yerin dibine batırdı.

Bu ilginç kitap elbette hemen sinema dünyasının ilgisini çekti ve film haklarını Paramount satın aldı. Ancak sıkıntı şuydu, Max kendini film senaryosu için yeterli görmüyordu ya da öyle söyleniyordu. Dolayısıyla kulislerde epeyce filmin senaryosunu Marvell'ın favori yazarı J. Michael Straczynski'nin yazdığı konuşuldu.
 
Her neyse aradan geçen süre zarfında devreye Plan B isimli şirket girdi (Şirket Brad Pitt'indir) ve işlere hız verildi. Bizzat Pitt başrolde oynamak istedi. Ve proje hız kazandı, ünlü bir kalem taşın altına elini koydu: ve Matthew Michael Carnahan... Yönetmen koltuğunda ise şaşırtıcı bir isim vardı İsviçreli Marc Foster. Onu, Uçurtma Avcısı filminden hatırlarız. Ancak en az üç kez yazılan senaryo bir türlü beğenilmiyordu ve kadroya Damon Lindelof dahil edilince bu sıkınıt aşıldı. 125 milyon dolarlık filmin çekimleri ha bire erteleniyordu. Aslında 2012 yılı için düşünülen film bu sıkıntılar dolayısıyla bir yıl ertelendi.


Ve nihayet geçtiğimiz Eylül ve Ekim aylarında Malta'da yapılan World War Z'nin çekimleri bitti. Film şimdi post-prodüksiyon aşamasında ama bir fragmanı piyasaya sürdü film şirketi. Görünen o ki, ortaya çıkan iş bugüne kadar ki tüm benzer filmleri ezerek geçecek gibi. Film gösterim tarihi ise şimdi artık belli: 21 Haziran 2013! Son bir not Pitt'e bu filmde yabancısı olmadığımız bir oyuncu eşlik ediyor. The Killing'den hatırlayacağımız Mireille Enos...

Bu da ilk fragmanı:


Meydan okuma

Bir tür enstrüman düellosu gibi, ama neşeli, ritmik ve en önemlisi kaliteli.

 


9 Kasım 2012 Cuma

The Master: Yapay limanlar çağı!



Modern psikoloji, büyük ruhsal çöküntülerin, depresyonların en büyük nedenlerinden biri olarak 'amaçsızlık'ı gösterir. Büyük bir muamma olan insanoğlunun içinde taşıdığı yüksek potansiyeli -doğru veya yanlış- bir yere kanalize edememe durumunun büyük ruhsal yaralara sebep olacağını söyler. Dostoyevski, 'Ölüler Evinden Anılar'da "hiçbir insan belirli bir amacı olmadan ve bu amaç için çaba sarf etmeden yaşayamaz. Eğer amaç ve umut bir kez kaybolursa, iç sıkıntısı o insanı genellikle bir canavara dönüştürür." der.

Yaşadığımız çağ ise, bir tür 'yapay amaçlar üretme' çağı. Hakikat, özünden uzağa fırlatıldıkça, amaçsızlaşan insanlığa tutunacak protez kurtuluş dalları uzatılıp duruyor. Seküler ya da dini olduğunu iddia eden bin türlü hareket, tarikat, oluşum; pagan devrin profesyonel ilah üretme verimliliğine benzer bir dönemini yaşıyor.

Amerikan sinemasının sıra dışı yönetmeni Paul Thomas Anderson, son filmi 'The Master - Usta'da nevzuhur bir tarikatın peşine düşürüyor bizi.

Yönetmen P. T. Anderson 'There Will Be Blood'un setinde. 
Önce biraz yönetmenden bahsedelim.

1970 yılında California'da doğumlu olan, dolayısıyla 'genç' sayılabilecek bir kuşağın temsilcisi Anderson, TV sunucusu bir babanın oğlu. Zaten ilk deneyimlerini de babasının şovlarında yaptığı çekimlerle kazanıyor. Sonrasında müzik ve klip sektörü, derken (daha sonra uzun metrajını da çekeceği) Dirk Diggler isimli kısa film. Yaşı henüz 17'yken, muhtemelen konusunun da riskli olmasından dolayı (Amerikan porno sektörünü anlatıyordu zira) çok fazla ciddiye alınmıyor. Esas dikkati ise 22 yaşında yaptığı "Cigarettes & Coffee" filmiyle çekiyor ve Sundance Institute'ye kabul ediliyor. 26 yaşında ise Samuel Jackson, Philip Seymour Hoffman, Gwyneth Paltrow gibi bilinen isimleri kadrosunda barındıran ama esas Philip Baker Hall gibi bir ustaya belki de ömrünün en müstesna rolünü hediye eden Sydney'i çekti ve uzlaşılmaz biri olduğunu henüz ilk filminden belli etti. Zira yapımcı şirket filmin adının ısrarla Hard Eight olmasını istiyordu. Nitekim film iki isimle afişe çıkmıştı.

Filmin başarısı, genç yaşta onu usta yönetmenlerin arasına katmaya yetti ve hemen ardından gelen Boogie Nights ve Magnolia sıra dışı tarzını ve film dilini oturtmaya başladığı filmler oldu. There Will Be Blood ise, hem baş rol oyuncusu Daniel Day-Lewis'in muhteşem oyunculuğu, hem de Anderson'un sinema olarak nasıl farklı bir noktada olduğunun göstergesiydi. Film ödüllere boğulurken Paul Thomas Anderson Sineması diye bir gerçek vardı artık. Çok sağlam bir metinle, normalin üzerinde bir sürede akan, kendi içinde ritim ve temposunu asla yitirmeyen, müziği, oyunculuğu ve görselliğiyle dört başı mamur bir sineması vardı Anderson'un. Sonra epey süren bir suskunluk dönemi ve nihayet The Master geldi.

Magnolia (1999)
The Master, Freddie Quell (Joaquin Phoenix) isimli marazi olan bir savaş gazisi denizcinin hikayesiyle başlıyor.  Kendini soyutladığı dünyasında, alkole yaslanabilerek hayatta duran bir tutunamayandır Quell. Alkol sonucunda ortaya çıkan sorunlar; öfke kontrolsüzlüğü, cinsel dengesizlikler ve bir dolu marazi zaaf ile tipik bir 'primitif' model olan Quell, bir şekilde "The Cause" (Amaç) adlı tarikatın kurucusu Lancaster Dodd (Philip Seymour Hoffman) ile tanışıyor. Dodd'un kartviziti çok dolu; yazar, doktor, nükleer fizik uzmanı, felsefeci vs... Fakat, Quell'in tam kontrastı bir karakter; insan ve anlayışlı. İşte filmimiz bu iki zıt karakterin güçlü bir dostluğa yelken açmasını anlatıyor.

Filmin en önemli özelliklerden belki de birincisi; yaşadığımız çağın kendi bedenine sıkıştırdığı insanoğluna açtığı yapay limanlara olan yaklaşımı. The Master, kahramanı ile bu sahte limanların sorgulanmasının başkalarına da sorgulama hakkını vereceğini, dolayısıyla hiç bir inancın diğerini sorgulama hak ve yetkisi -velev ki saçma olsalar bile- olmadığını söylemek istiyor. Bunu yaparken, kendi mevkisini de net olarak belirliyor; insanın yanı... Aslında kendi içinde muazzam bir çelişki de barındıran bu zihinsel tasarruf epey tartışmaya açık olsa da, filmin dünyasında sıkıntısız duruyor.

Özellikle Jaoquin Phoneix oyunculuğuyla göz dolduruyor. Oscar alırsa sürpriz olmaz. 
Ve sonra ikinci adımı atıyor: Rehber kof, gemi derme çatma olsa da, insanın kurtulma çabasının saygıyı hak edişi. Sıkışıp kalmış, çıkışsız insanların ilk gördüğü limana demirlemesinin, belki ideal değil ama fena da olmayabileceğini anlatmayı deniyor. İşte tam bu noktada Quell karakterini ve ona ruh veren J. Phoenix'i hayranlıkla izlemeye başlıyoruz.

Hayranı olduğu liderin iltifatlarıyla kendini iyiden iyiye farklı ve özel hisseden Quell, samimi olarak değişmeye çabalıyor ve belki de hayatında ilk kez bir şeyi başarabilme azmini yakalıyor. Üstelik, peşinden gittiği hareketin saçmalığını bilmesine rağmen. Bireyin samimiyeti, mantığın reddiyesine galip geliyor. Filmin en hoş sahneleri de burada zaten. Ne ki, bir katman daha açıyor yönetmen ve kamerayı daha derinlere batırıyor. Dodd'un eşi çıkıyor karşımıza ve aslında onun kocasına tutunma gerekçesiyle, Quell'inkinin arasında çok da fark olmadığını görüyoruz.

Bu adam (Philip Seymour Hoffman) iyi oyuncu. 
The Master filmi henüz yapım aşamasındayken sürüyle dedikodu üretildi. Bunlardan en meşhuru elbette filmdeki 'The Cause' isimli tarikatın " Scientology"e olan aşırı benzerlikleri. Hatta bu tarikan sembol ismi Tom Cruise gibi oyuncuların filmi iptal ettirmek için baskı filan yaptırdığı bile söylendi. Ne var ki, başrol oyuncusu Cruise'un yakın arkadaşı olduğundan herkesten önce ona izlettirip onayını alınca, sıkıntı kalmadı. Ancak, filmde Anderson'ın kavramsal açıdan 'inancın kurumsallaşması' gibi bir kaygısını görmek mümkün.

'Ne' anlattığınız kadar, 'nasıl' anlattığınız da önemlidir sinemada. Çok sıradan bir hikayeyi çok farklı bir tarzda anlatabilmek mümkünken, çok farklı bir hikayeyi çok klişe bir tarzda anlatarak batırmanız da mümkündür.

İşte Anderson'un sineması, bir tür 'nasıl'ın sinemasıdır. Olaydan ziyade karakterin üzerine titrer ve derinleştikçe keşfe çıkarır. Bütün filmlerinde çektiği dönemi ve atmosferi öylesine başarıyla kurar ki, seyirci konu hiç ilgisini çekmese bile karakterlerin peşinde sürüklenir.

Kolay unutulmayacak hücre sahnesi. 
P. T. Anderson, karakterlerini derinlemesine ele alıp, işlemeyi ve bunu izleyiciye geçirmeyi neredeyse kusursuz başarabilen nadir yönetmenlerden. Gerek J. Phoenix'in, gerekse Seymour Hoffman'ın oynadığı karakterler son derece sağlam ve güçlü oluşturulmuş, canlandıran oyuncuların da randımanlı performansıyla kolay unutulmayacak iki karakter oluşmuş.

Kısıtlı filmografisinden de rahatlıkla anlaşılacağı gibi, filminin yazım aşamasına epeyce süre ayırıp, meseleyi öncelikle kafasında hallettikten sonra sinemaya aktaran bir sinemacı.

Yönetmenin özelliği bütün filmlerini kendinin yazması. Bu anlamda çekeceği karakterleri kendisi oluşturuyor ve çok güçlü şekilde perdeye yansıtabiliyor.

Öte yandan yönetmenin kurgu alanındaki kendine güveni ve işin mantığına verdiği önem kimi zaman filmin aleyhine işleyebiliyor. Nitekim The Master'daki 'senaryo matematiği'ne uymak adına yapılan müdahaleler, kimi zaman filmin akışkanlığını ciddi derecede zedeliyor.

Film üst üste özenle yerleştirilmiş metinler arasından yol alırken, yüzeyde iki zıt karakterin dostluğu ve dipten akan inanç, sevgi, saplantı gibi kavramları görüyoruz.

The Master, ilk bakışta farkedilmeyebilecek bir 'karanlık' yöne de sahip. Ustaca ve iç içe sarmalanmış öyküleri neredeyse 'kıl' düzeyindeki ince ve keskin bir ironiyle ele alırken bunu üzerinde çok kafa patlatılmış replikler ile yapıyor. Ve bu yönüyle önceki tüm filmlerinden çok daha fazla cüretkar.

The Master, kesinlikle Anderson'u 'author' olarak niteleyebileceğimiz yapım olmuş.
Özellikle Amerika'da artık inancın da bir tür 'Show Business'e çevrildiği dönemden bahsediyoruz. Ve The Master, kurgusal bir tarikatın her şeye rağmen şaşırtan felsefesini ve ritüellerini güncel izleyici algısına göre zerk ediyor.

Bunu yaparken duyarsız bir sanatçı hoyratlığı da yok. Alabildiğince dikkatli bir dil ve özenli bir üslup kullanmaya çabalıyor yönetmen. Ve elbette öznel bakış açısıyla, kendince bir 'varış' noktasından hareketle baştan sarıyor meseleyi. Şüphesiz, yaslandığı temel ve bastığı kültürel dokuya, birikime bakarak, teslimiyet öncesi sorgulama, faslını görmek mümkün olmuyor filmde.

Sinema tarihindeki yeri belki tartışılabilir ama kendi jenerasyonunun en iyilerinden biri Paul Thomas Anderson. The Master da, belki derinliğinden dolayı hazmı zor ve debisi yüksek olmayan bir film ama kesinlikle sıra dışı. 

8 Kasım 2012 Perşembe

Kovuklara fısılda aşkı!


Nasıl bir moddur bilinmez. Bilinen; bitmeme isteğidir. Bitmesin, hep sürsün, uzasın, uzadıkça derinliğin boyu ve boyutu ürkütmekle beraber mutlu etsin. Keman çok içli ağlar, çello her tel darbesiyle kesikler atar hüzne. Kedere bu kadar yakışan bir tını zor bulunur. Şöyle bitiriyor filmini Kar Wai Wong :

"Kaybolan yılları hatırladı. Sanki tozlu bir pencereden bakar gibi, geçmiş görebildiği ama dokunamadığı bir şeydi. Ve gördüğü her şey bulanık ve belirsizdi."

O, güzeller güzeli In The Mood For Love (Fa yeung nin wa) filminin müziği: Yumeji's Theme