Bazı filmler vardır, tam anlamıyla ‘denk’ gelirsiniz.
Haklarında ne bir ön bilgi ne de tavsiye vardır dağarcığınızda. Bir köşeden
aniden karşınıza çıkar gibi çıkarlar ve sizi çok şaşırtırlar. Bu yazıda size
bahsedeceğim Fransız dizisi bu şekilde ‘denk’ geldi. Jeneriğine baktığımda bir
kişi dışında neredeyse tanıdığım, bildiğim oyuncu da yoktu. Belki gönlümdeki
‘polisiye dizi’ klasmanını alt üst etmedi ama ne CSI dizileri gibi zaman
harcamak için yapılan ‘izle at’ türü seyirlikti, ne de Behzat Ç. gibi
gerçekliği iki bira şişesi ve ‘dakka başı’ edilen küfürde arayan vasat altı bir
seri.
Sistemin çürümüşlüğünü anlatan seyirlikler önemlidir.
Aslında hayat ve toplum hakkında çok ciddi veriler taşırlar. Suç filmleri
bunların başında geliyor sanırım.
Geçtiğimiz günlerde bir vesile ile alıntıladığım Konfüçyüs’ün
şu sözüne iki türlü bakmak gerekiyor sanırım: “Bir toplumun çürüyüp
çürümediğini öğrenmek istiyorsanız, müziğine bakın.” Meseleyi sadece müzik
bağlamına hapsetmek haksızlık olabilir. Sanatın cümlesini almak gerekiyor
parantezin içine. Elbette bu tespitin ilk anlamı önemli; yani kötü müzik, kötü
roman, kötü film, hasılı kötü sanat çürümüşlüğün parametrelerinden biri
olabilir. Diğer bir bakış açısıyla, bu sanat eserleri toplumun çürümüşlüğünü
ele alarak da o toplum hakkında fikir sahibi olmamıza yardımcı olabilir.
Yazı konusu dizimize geçmeden önce, meseleyi biraz
derinleşmekte yarar görüyorum.
![]() |
| Bir klasik polisiye klasiği Mike Hammer. |
Değerli büyüğümüz, pirimiz Giovanni Scagnamillo’ya göre
(Kendisi hem edebiyatçı hem sinemacıdır) “Polisiye roman demek, üstün zekalı
cani ve en az onun kadar üstün zekalı hafiye’ demektir.
İşledikleri konu gerçek bir hikayeye de dayansa nihayetinde
‘eğlencelik’ olarak görev ifa ederler. Yine kaynaklara baktığımızda ülkemizde
de bu türün ilk kez 1881 yılında Ahmet Münif tarafından çevrilen bir Fransız
tefrikasıdır. Yazarı Ponson de Terrail’dir ve ismi de ‘Paris Faciaları’dır. Ünlü
‘La Patrie – Vatan’ gazetesinde tefrika edip, ilginç cinayetleri anlatan bu
kitabın esas yazarı Vikont Pierre-Alexis De Penson’dur ve takma isim
kullanılmıştır. Bu tür edebi metinler için Sue Grafton’un güzel bir tespiti
var: “Bu romanlar adaletin tabakta servis edildiği bir türdür. Bunu becermek
içinse illâ hukuk mahkemeleri tasarlamak gerekmez. Bu polisiyelerde, okuyucunun
aradığı adalet, yemekten sonraki tatlı tabağıdır. O tatlı mutlaka yenir.”
Aslında yapılan bu tarif, günümüz popüler suç/polisiye dizilerinin büyük
bölümüne harfiyen uyar.
Tabii olarak biçim ilk telif polisiyemiz de aşırı derecede
tarz ‘esinlemesi’ içeren Ahmet Mithat Efendi’nin ‘Esrar-ı Cinayât’Idır. (1884)
Türün adının uzun yıllar boyu ‘Cinaî Romanlar’ olarak kalma nedeni de budur. Batıda
ortaya çıkan polisiye edebiyat ise, önceleri mystery literatür (gizem
edebiyatı) başlığı altında toplanan türler arasında gösterilirdi. Daha sonra
suspense (şüphe, gerilim) ve crime/ criminal (suç) gibi adlarla anılmaya
başlandı.
![]() |
| Baştan sona arızalı bir dizi olan The Shield, tam 7 sezon hayranlıkla takip edildi. |
Klasik polisiyelerin miadını doldurmasıyla, bir tür
‘Post-modern suç edebiyatı’ doğdu diyebiliriz. Son dönem polisiyelerinde daha
fazla gerçeklik ve ele alınan kavramların içiçeliği söz konusu olmaya başladı.
Bir kere çok daha sertti bu polisiyeler. Ve daha da karmaşık... Kimi zaman tarihle
parapsikoloji, kimi zaman felsefeyle mitoloji, bazen de okültizmle ezoterizm,
kimya/simya, fizik/metafizik iç içe geçip durdu. Umberto Eco, J. Christophe
Grange gibi isimlerin hakkı teslim edilir oldu.
Klasik polisiye/suç filmlerine/dizilerine baktığımızda
kurulan denklem çok basittir aslında: zekice tasarlanmış ya da mebzul miktarda
gizemli bir suç/cinayetin izleyici ile beraber çözülmesi.
Aslında bu tür bir sinema eserini oluştururken, suça ve
suçluya baktığınız açı filminizi kalibrasyonu hakkında fikir verir. Bu anlamda
en enteresan suç tanımlarından biri Bernhard Roloff ve Georg Seeblen
ikilisinden gelir: “Suç, toplumca kabul görmüş hedefler olan, paraya, nüfuza,
güç ve iktidara ulaşma amacıyla çabalarken mümkün olan en üst verimliliğe
ulaşma yolunun öteki adıdır.”
Mesele bu kadar basittir.
Katil ile dedektif arasındaki en önemli fark ‘kanun’ yani
meşruiyettir. Suçlu ve suç ilişkisi, meşruiyet düzlemine taşındığında polis ve
suç ilişkisine dönüşür. Ne ki bu ilişki her zaman kağıt üzerinde durduğu gibi
durmaz. Ve esasen ele almaya çalıştığımız polisiye türü de bunlar oluşturur.
Suç ile aralarındaki çizgi, başka bir deyiş ile kanun ile
kanunsuzluk, doğru ile yanlış arasındaki mesafe sıfırlanıyor ve çoğu zaman iç
içe geçiyor. Kahramanların hayatı da işlerinin bir parçasına dönüşüyor.
2002 yılında yayına başlayan ve 7 sezon kavga/gürültüyle
devam edip noktalanan The Shield bahsini etmeye çalıştığım türün şahane bir
örneği ve açıkçası gönlümdeki Amerikan polisiye serilerinin birincisidir. Shawn
Ryan’ın ‘gerçekçi olalım’ fikrinden yola çıkılarak oluşturulan dizi,
yayınlandığı yıllarda büyük tartışmalara neden oldu ve birçok organizasyon
tarafından yayından kaldırılması için kampanyalar düzenlendi. Nihai olarak
diziye reklam verilmemesi için kampanyalar düzenlendi ve dizi bitirildi. Zaten
söyleyeceğini söylemişti The Shield.
Karakollara ‘Ahır’ denilen seri, bir hapishanede imal
edilmiş paslı şiş kadar gerçekçi televizyon dizisiydi… Bir bölümünde kurban bir
zenci kadın şöyle diyordu mesela: “Bugün Amerika ta Irak’a gidip adalet,
özgürlük yaymayı vaat ediyor. Uydular, modern silahlar, teknoloji bilmem ne.
Ancak neden hâlâ her gün bahçemizde sarı polis şeritleri çekiliyor?
Kaldırımlarımız uyuşturucu satıcıları, sokaklarımız tecavüzcüler ile dolu?”
![]() |
| Çok iddialı gelebilir ama belki de gelmiş geçmiş en iyi polisiyeydi The Wire... |
Dizi bir ara o kadar ünlü ve başarılı oldu ki, Hollywood
yıldızları epey mesafeli oldukları dizilerde ‘konuk oyuncu’ olarak oynamakta
sakınca görmediler. Forest Whitaker ve Glenn Close The Shield’de oynamakta
sakınca görmemişti.
The Shield’in sair dizilerden farkı sadece suça yaklaşımı
değildi. Teknik ve estetik olarak da epey ayrıksı bir diziydi. Final jeneriği
dışında müzik kullanmıyordu ve kamera asla omuzdan inmiyordu. Bu da diziye
inanılmaz ir gerçeklik hissi veriyordu.
Dizi ile oluşan rahatsızlıklardan en büyüğü şuydu: Bu dizi
kötüleri o kadar gerçekçi ve yalın veriyordu ki, seyircinin onu sevmesi mümkün
oluyordu. Dolayısıyla suçluya duyulan merhamet suçu mazur gösteriyor ve yanlış
bir şey yapılıyordu.
Bu yönüyle bizi beynimizden vuran Oz isimli akla ziyan hapishane
dizisine benziyordu The Shield. (Sanırım bugünlerde Kanaltürk ‘Karakol’ ismiyle
yayınlıyor diziyi)
The Shield’in 2009 yılında bitmesiyle, bir anda boşlukta
kalan (!) benim gibi bu tür arızalı yapımları beğenenler için imdada Southland
yetişmişti Allah’tan. NBC’nin şaşırtıcı bir şekilde kabul edip yayına geçirdiği
dizi, sokakta dolaşan polis devriyelerini anlatıyordu. Teknik ve estetik açıdan
The Shield’e epey benzen Southland’ın ayrıksılığı daha jeneriğinden başlıyordu.
Sair Amerikan suç/polisiye dizilerinde olan olay yeri inceleme galoşları, deney
tüpleri, dijital ekranlar, son model bilgisayarlar pek görünmüyordu
Southland’da. Gelin görün ki, içeriğinden rahatsız oldu NBC ve yayından
kaldırma kararı aldı. TNT, Southland’ın potansiyelinin farkındaydı alıp,
çekmeye devam etti diziyi.
![]() | |
|
Southland ile The Shield arasında şöyle ciddi bir fark
vardı: Shield her ne kadar her bölümde gündelik suçların aydınlatılması
üzerinden yürüyorsa da, omurga hikaye kahramanlarımızınkiydi. Southland ise
başlangıçta suç üzerinden yürüdü. Bölümler ilerledikçe karakterlerin hikayesine
büründü. Ama çekim tekniği açısından her iki dizinin de can yakıcı bir
gerçekliği olduğu aşikardı. Öte yandan özellikle diyalogları The Shield’den çok
daha iyi ve kanunu temsil edenlerin ruh yapısını çok daha başarılı verebilen
bir diziydi Southland. Ve sevindirici olan şu ki, dizi için TNT 10 bölüm daha
sipariş verdi. 5. sezon Şubat 2013’de yayınlanmaya başlayacak.
Liste başı olanı en sona sakladım: The Wire… Belki de
bahsini ettiğim türden polisiyenin gelmiş geçmiş en iyisi olan, sertlik ve
anlatımda OZ’a benzeyen bu akla ziyan dizi her bünyenin kaldırabileceği bir
yapım değil şüphesiz.
Açıkçası hangi polisiye dizi olursa olsun The Wire
karşısında biraz ‘çıtır çerez’ ve çoluk çocuk eğlencesi gibi duruyor. Dizinin
ele aldığı konular, anlatım tarzı, kahramanları ve hiçbir şeyden sakınmadan
bunu yapması şüphesiz ciddi sıkıntılara da kaynaklık ediyor. Misal; argo…
Behzat Ç. gibi öykünme dizilerdeki argo ve ağzı bozukluğun ne kadar sakil ve
metazorik olduğunu The Wire’daki olay-reaksiyon-küfür zinciriyle
karşılaştırınca son derece net olarak görüyoruz. Dahası, birazdan bahsini
edeceğimiz Braquo’daki kötü polisler ile bizim dizilerimizdekileri karşılaştırınca,
(belki de sevinmeliyiz) bizimkiler epey ‘muhallebi çocuğu’ gibi duruyor.
Esasen The Wire başlı başına bir inceleme konusu, belki
ilerde buna imkan bulabiliriz. Listeye bir de yedek ekleyelim: Dark Blue. Sınıf
olarak CSI serileriyle The Sheild arasında bir yerde duran Dark Blue, tüm eksik
yönlerine rağmen iyiydi ancak, o da en fazla iki sezon gidebildi.
![]() |
| Braquo'nun marazi olan tüm tiplemeleri başarılı şekilde derinlemesine ele alınmış. |
Bizim bugün esas bahsini edeceğimiz dizi ise, ilk sezonu
2009’da yayınlanmış olan Fransız Canal+ yapımı Braquo’nun ta kendisidir.
Açıkçası kelime olarak ne anlama geldiğini bilmiyorum.
Ancak, diziyle alakalı bazı tartışmalarda kelimenin Fransa varoşlarında
kullanılan bir argo olduğunu okudum. ‘Braco’dan, geldiğini, onun da
‘Braquage’den türediğini yazmışlar. “vol à main armée” neticesinde olan bir
durum. Yani, şiddet içeren soygun sonrası durum. Ve galiba dilimize en uygun
karşılığı ‘Vurgun’…
Şöyle bir benzersizliği var Braquo’nun, dizi iki yılda bir
çekiliyor ve her sezon 8 bölümden oluşuyor. İlk sezon 2009, ikinci 2011’de
yayınlandı ve halen çekimleri devam eden üçüncü sezon ise 2013’de yayınlanacak.
1970’li yıllarda polisiye türünde zirveyi yakalayan Fransız
sineması özellikle Jean Gabin ve Alain Delon filmleriyle hiç de fena olmayan
örnekler vermişti. Ancak, aradan geçen zaman, hem bu türü hem de Fransa
sinemasını bambaşka yerlere getirdi. Bugünlerde (her ne kadar çoğunu ülkemizde
izleme şansı bulamasak da) Fransız gerçekçi polisiyeleri yine kendini
göstermeye başladı. Çok başarılı polisiyeler çekiliyor Fransa’da. Belki de
Braquo’yu bu trendden saymak lazım.
![]() |
| Dizi öyle bir seyir güzergahı izliyor ki, bize kötü olarak gösterilen karakterleri bir anda sempatik buluyor, sıcak karşılayabiliyoruz. |
Bu tür dizilerin en büyük gücü, gerçeklere dayanmaları.
Dolayısıyla Braquo başlangıç ivmesini yazarı eski polis olan Oliver Marchal’dan
alıyor. Marchal, yıllarını Fransız emniyetinde geçirmiş eski bir polis. Dolayısıyla
dizideki polislerin davranışları başta olmak üzere, suçlu-polis ilişkisi,
amir-memur davranışları, bürokrasi-kanun adamı açmazları vs. son derece
gerçekçi şekilde izleyiciye geçiriliyor.
Dizinin ilk bölümü çok çarpıcı bir sertlikte açılıyor. 6
aylık hamile bir kadına tecavüz edilip öldürme zanlısı, eski bir sabıkalı genç
delikanlı, deneyimli dedektif Max tarafından sorguya çekiliyor. Sorgu
odasından, zanlının durumuna (neredeyse çırılçıplak) her şey klasik
polisiyelerin dışında. Max ne yapıyorsa, fırlama genci konuşturamıyor, üstelik
yediği küfür de cabası. Sonunda dayanamıyor ve elindeki kalemi zanlının gözüne
saplayıveriyor. Tipik bir haklıyken haksız duruma düşme durumu. İç soruşturma
geçiriyor Max ve ilk gördüğümüz andan itibaren en aşağılık suçludan bile kötü
izlenim bırakan Dedektif Vogel, Max’i epey sıkıştırıyor. Üstelik son derece
ahlaksız bir yöntemle!
Max’ın ekip arkadaşları, Eddy Caplan (Kaplan diye okunuyor)
Roxanne, Walter ve Theo arkadaşlarına sahip çıkmak istiyorlar (Ki dizimizin ana
kahramanları bunlardır) lakin Max, girdiği bunalım sonrasında intihar edince
işler sarpa sarıyor. Ekip arkadaşları polislik gururu adı altında tuhaf bir
dizi iş çevirmeye başlıyorlar ve en az suçlular kadar suça ve pisliğe
bulaşıyorlar.
Karakterlerini tanıtırken, kimseye tolerans göstermiyor
dizi. Seyirciden şu ya da bu karakterin yanında olmasını talep etmiyor. Belki
bir miktar Roxane’a kıyak geçiyor. Yazar olan eşiyle tuhaf bir birliktelik
yaşayan bayan polis, aslında okulunu dereceyle tamamlamış idealist biri. Ne var
ki, çevresinde dönen kirli dolaplara bir şekilde bulaşıyor ve epey bedel de
ödüyor.
![]() |
| Dizide iyi ile kötü, kanun ile gayrı meşruluk arasındaki çizgi o kadar incelip, eriyor ki, kim iyi, kim kötü karar vermekte zorlanabiliyor izleyici. |
Dizinin taşıyıcı karakterlerinin tamamı marazi. Neredeyse en
az peşlerine düştükleri suçlular kadar tuhaf kişilikleri ve aileleri var.
Karısı psikolojik rahatsızlıklar yaşayan ve kumar zaafı olan Walter, az iş
açmıyor ekibin başına. Uyuşturucu ve kadın bağımlığı Theo ise, en kontrolsüz
olanı. Bu nedenle neredeyse bütün belalara o neden oluyor.
Ekip lideri Kaplan, bir deniz römorkunda yaşıyor. Klişe
ifadeyle ‘Özünde iyi’ gibi görünen Kaplan da az kirli değil.
Braquo, hikaye olarak da epey sıra dışı. Bireysel
hesaplaşmalar, bir merhale sonra çete entrikalarına çeviriyor işi, ardından
halkayı daha da büyütüyor.
Bir (sağlıklı ya da sağlıksız) toplumu okuyabilmek için
sağlıklı bir resim çekmeniz gerekir. Toplumsal yaşamın hangi katmanından, ne
tür bir hayat ve kahramanlar alırsanız alın, gördüğünüz resim size fikir
verecektir. Sadece, ele aldıklarınızla değil, almadıklarınızla da…
Söylediklerinizle değil, söylemediklerinizle de. Dolayısıyla bu tür dizilerde
karakterler için tercih edilen replikler kadar tercih edilmeyenler de önem
kazanıyor. Braquo bu anlamda, bilinen tüm klişelerin dışına çıkmayı başarıp,
hiç de zorlama olmayan bir gerçekçiliğe sahip.
![]() |
| Dizi son derece sağlam bir aksiyon da içeriyor. |
Dizi ilk sezonunda, bir polis memurunun intiharı, ekip
arkadaşlarının intikam amacıyla yaptıkları hareketlerin nasıl büyük felaketlere
yol açtığını, yaşadıkları toplumun kendi gerçekleriyle son derece doğal olarak
ele alıp, izleyiciye aktarıyor. Bunu yaparken, çürümüş bürokrasi, yozlaşmış
aile yapısı, çetelere teslim olmuş adalet sistemi, suçun kendisine bürünmüş
emniyet gibi son derece hassas ve çarpıcı ayrıntıları kendi akışkanlığı içinde
veriyor.
İkinci sezonda ise, kirlenmenin tonları farklılaşıyor ve
entrika daha da büyüyor. Yeni kötüler ve daha tehlikeli entrikalar ekleniyor
hikayeye.
Bir meslektaşlarının intiharı, polislerin mesleklerine olan
saygılarını yitiriyor ve hayatta kalma içgüdülerinden başka bir şey kalmıyor
ellerinde.
İlk bölümdeki polis merkezli entrika ve kirlilik manzarası,
bir doz daha artarak, içine askeriye, siyaset gibi daha büyük halkaları alıyor.
Hatta bir ara Terör, İslami terör gibi oluşumların kıyısından geçip, belki de
bir bilinçaltı oluşturmayı bile deniyor dizi.
Fransız toplumunu oluşturan tüm renkler mevcut neredeyse:
Sırp, Hırvat, Kosovalı, Afrikalı, Türk vs… Yahudi’sinden Ermenilere,
Müslümanlardan Hıristiyanlara kadar herkes var. Çeçenistan da var, Rus mafyası
da… Savaş suçluları, emekli generaller, lejyonerler; tüm marazi tipleri kendi
dozunda öykünün içine alıp kullanmayı başarıyor Braquo.
![]() |
| Sıradan görünen bir karakter, ikinci sezon bir anda büyütülüyor ve hikayesi derinleşiyor. |
Bir toplumun yozluğuyla ilgili bir dolu aforizma da doğal
olarak yerini alıyor dizide. Misal bir bölümde Yahudi çete lideri kadın şöyle
diyor: insanlığın ortak dini paradır!
Braquo’daki iyi görünümlü kanun adamları bile sorunlu.
Kötülerden nefret etmelerinin ve peşlerine düşmelerinin altında deştikçe başka
gerekçeler çıkıyor. Ve kötülük planlı bir şeytaniliğe dönüşüyor genellikle. İyiler
bile kötülere günlerini gösterirken, en az kötüler kadar şeytanlaşıp, gayrı
meşru yollara başvurabiliyorlar. Ve seyirci iki arada bir derede şunu soruyor: Kim
daha kötü?
Kötüyü alt etmek için kötülerin yöntemini kullananlara ‘iyi’
diyebilir miyiz?
İkinci sezonu yayınlanıp biten ve üçüncü sezon için
anlaşması yapılan Braquo, galiba şu alt mesajı vermek istiyor: “Kötülere karşı
mücadele ederken kötüleşemiyorsan, iyilerin tarafında görünen kötülere
ihtiyacın vardır.”
![]() |
| İki senede bir çekilen dizinin üçüncü sezonu merakla bekleniyor. |
İkinci sezonda ortalığa saçılan pisliğin, siyaset, bürokrasi
ve emniyetin kılcallarına kadar sirayet etmesi en başta bize tekinsiz gibi
görünen kirli kahramanlarımızı nedense gözümüzde mağdurlaştırıyor, mahzunlaştırıyor.
Dizinin içerik kadar estetiği de oldukça sağlam. Yaklaşık 50
dakikadan oluşan her bölümün müziği, duygusallığı çok iyi.
Eğer jöleli saçlı, yüksek IQ’lu, zehir gibi zekalı ve süper
kahramanlar kadar güçlü polislerin akla ziyan cinayetler ‘Şıp’ diye çözdüğü
polisiye ve suç film/dizilerinden gına geldiyse, Braquo’ya bir göz atın. Pişman
olmazsınız gibime geliyor.

















































