Brain De Palma’nın 1987’de çektiği suç filmi ‘Dokunulmazlar
- The Untouchables’da şöyle bir diyalog geçtiğini hatırlıyorum; ‘Tatlı söz ile
yol alabilirsin ama tatlı söz ve silahla daha çok yol alabilirsin.’
Robert DeNiro’nun
canlandırdığı Capone karakterinin, neredeyse yapmacıklar diyarından nezaket
gösterisi yapıldığı anda, eline beysbol sopası alıp en yakın arkadaşlarından
birinin beynini patlattığı sahnenin hemen akabinde söylüyordu bunu. Suçu,
hassaten öldürmeyi meslek edinenlerin şiddet ve cinayete biz; sıradan insanlar
gibi bakmadıklarını, gerçek suçlularla yapılan onlarca mülakattan biliyoruz. Hikayeleri
görüp, duydukça dengesi bizim dengemiz alt üst olurken, onlar dehşet veren bir soğukkanlılıkla
‘Bu sadece bir iş’ diyerek, hayattan haz almaya devam edebiliyorlar.
Yeni Zelandalı yönetmen Andrew Dominik’in ilk filmi
‘Kasap-Chopper’ı izlediğimde her ne kadar anlatım tarzı ve suçu algılayışına
iştirak edemesem de etkilenmiştim. Gerçek bir suçluyu, hakkında yazılmış bir
kitaptan yola çıkarak perdede yeniden dizayn eden Dominik, meselenin ‘bakış
açısı’nı çok sağlam oturtmuştu: bize göre vahşet, insanlık dışı, hayvanlık gibi
görünen şeyler, suçlulara göre gayet normal görünüyor olabilir!
Scoot
McNairy ve Ben Mendelsohn ikilisi iyi iş çıkarıyor.
Kamerayı koyacağı odak tespitinin orijinalliği ona ikinci
filmi ‘Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikastı -The Assassination of Jesse
James by the Coward Robert Ford’da tam bir başarı getirmişti. Oyuncu
kullanımındaki hakimiyeti ve filmin atmosferin güçlü oluşu henüz ikinci filminde
bir ‘Dominik Sineması’ndan bahsedilmesine neden olmuştu.
Açıkçası, benim gibi, kişiden ziyade filmlerin peşine
düşenler bile, ‘Acaba Andrew Dominik’in yeni filmi nasıl olacak?’ merakıyla
bekler oldu.
1999 yılında hayata
gözlerini kapayan George V. Higgins ismi çok kişi için bir anlam ifade etmez. Boston
gibi önemli bir suç merkezinde 20 yıl savcılık yapmış biri olan Higgins aynı
zamanda bir yazardı da… Her ne kadar, çok satanlar arasında olmasa da,
kitaplarında suç dünyası ve suçlulara çok gerçekçi yaklaşımları vardı. Hayatı
boyunca hepsi ‘suç’ türünde 30’a yakın kitap yazdı ama –birkaçı dışında- pek
fazla okunmadı, bilinmedi.
Onu ilk keşfeden kişilerden biri meşhur İngiliz yönetmen
Peter Yates’di. Yates, Higgins’in ‘Eddie Coyle’un Arkadaşları - The Friends of
Eddie Coyle’ isimli kitabı yayınlandıktan 3 yıl son görmüş ve filme
çekmişti. Sinema tarihinin en gerçekçi
ve etkileyici suç filmlerinden biri olan ‘Eddie Coyle’un Arkadaşları’,
televizyonlarda ara ara yayınlanıyordu. Bu yayınların birini izledi Yeni
Zelandalı yönetmen Andrew Dominik. Kafasındaki suç kavramının tam karşılığına
oturmuş bir film duruyordu karşısında. Yaptığı küçük bir araştırmada, filmin
gücünü, uyarlandığı kitaptan aldığını anladı ve Higgins’in kitaplarına yöneldi.
Hiçbirinin mevcut baskısı yoktu. İkinci el satan kitapçılardan birinde yazarın
10 kitabını buldu. Hollywood’un böylesi başarılı bir yazarın kitaplarını nasıl
‘es’ geçtiğini anlaması uzun sürmedi. Hem ilk uyarlama olan ‘Eddie Coyle’un
Arkadaşları’ ticari başarısızlık yaşamış hem de Higgins’in kitapları doğru
dürüst satmamıştı. Bu iki kötü tablo ile asla ilgilenmezdi Hollywood!
Filmde oldukça etkileyici bir soygun sahnesi var.
Kitapları hızla okuyan Dominik, 70’lerin suç dünyasında
minimal bir hikayeyi ele alan Cogan’s Trade’ye geldiğinde ‘işte bu’ dedi.
Higgins kitabında, kapitalist toplumda oluşan suç ekonomisinde, sıradan
insanların ölümü adiyattan sayan hayatlarını etkileyici bir gerçeklikle
anlatmıştı. Yeni Zelandalı yönetmen, 40 yıllık hikayeyi günümüze uyarlayabilmek
için Amerika’nın yaşadığı ekonomik krizin harika bir fırsat oluşturduğuna
inanıp, şişirilmiş ekonomik sistemin, gerçeğin sivri ucuyla patlamasından hemen
sonra oluşan milyonlarca trajediye ek olarak, pek sözü edilmeyen suç
ekonomisine bir bakış için de şahane bir fırsat olduğuna fark ettiğini söylüyor.
Bu hafta vizyona giren ‘Kibarca Öldürmek – Killing Them
Softly’nin ortaya çıkış hikayesi böyle.
Peki, filmin öyküsü nasıl?
Ekonomik bunalımı toplumun tüm katmanlarında yaşayan
Amerika’da halk, sistemin çuvallamasıyla, kendini iyiden iyiye belirginleştiren
suç ekonomisiyle bir şekilde tanışmaya başlamıştır. ‘Oğul’ Bush’un ülkeyi
getirdiği uçurumun son demleridir ve tüm medya Obama’yı bir tür çıkış, kurtuluş
yolu olarak görmektedir. Bush ismi, periyodik olarak yaşanılması kaçınılmaz
olan ‘bunalım’la eşdeğer olduğu için, kamuoyunda yüksek sesle olmayan bir
umutlu bekleyiş de vardır.
R. Liotta kurnaz kumarhaneci tiplemesinde başarılı ve başına gelmeyen kalmıyor.
Andrew Dominik, karakterlerini oluştururken, sair Hollywood
yönetmenlerinden epey ayrışan biri. Tıpkı Coen Kardeşler gibi. Zaten Kibarca
Öldürmek filmi de tarz olarak 1996 yapımı Fargo’ya çok yakın bir yerde duruyor.
Dominik, Coen’lerden farklı olarak diyaloglara aşırı abanan biri. Neredeyse
Tarantino filmlerine yakın bir gereksizlik sınırına ulaşıyor bu abanma. O kadar
boş ve anlamsız değil tabii.
Araba içinde geçen bitmek bilmeyen hikaye anlatımları,
Jackie ile çaptan düşmüş kiralık katil Mickey’in bayıltacak boyuta ulaşan
gevezelikleri elbette filme katkıda bulunuyor ancak, tahammül sınırının uç
noktasına kadar getiriyor izleyiciyi. Açıkçası bir filmin hem şiddet dozunun
yüksek, hem de geveze olması, çok katlanılır bir şey değil. Bu anlamda geçtiğimiz
yıl hayranlıkla izlediğimiz bir örnek vardı: ‘Sürücü – Drive’.
Brad Pitt, naif tetikçi rolünde döktürüyor.
Bilinen tüm kavramların anlamsızlaştığı Amerika’nın bu orta
dünyasında, sahici, çoğu yerde rahatsız eden bir hikaye sunuyor Kibarca
Öldürmek. Bu tarzı Jim Jarmush’un ‘Hayalet Köpek’ filminde görmüştük. Jarmush, Dominik
kadar sınırları zorlamamıştı açıkçası.
Film boyunca neredeyse nefes almadan duyup izlediğimiz
televizyon ve radyo, ekonomik ve siyasi buhran atmosferini başarıyla
oluşturuyor. Ancak bu yönüyle de film, gevezeliğin çekici yörüngesinden ne
yazık ki kurtaramıyor kendisini.
Son derece basit bir öykü ve lineer kurguya sahip olan
filmde oyunculuklar hayranlık verecek derecede başarılı. Sanırım Brad Pitt gibi
popüler aktörleri cezbeden de işin bu yönü. Kötülüğü o kadar muhteşem ve doğal
ele alıyor ki, ürkütücü bir inandırıcılık hakim oluyor filme. Pitt, elbette
başarılı ancak, filmin esas yıldızları oynadıkları karakterin içini, milim
boşluk bırakmadan dolduran Scoot McNairy ve Ben Mendelsohn. Bu yönüyle Kibarca
Öldürmek, Hollywod’dan ziyade bir Amerikan filmi görüntüsünde.
Filmin en büyük sorunu gereksiz gevezeliği.
Filmin oluşturduğu atmosfer o kadar başarılı ki, seyirci
Amerika’yı mezbelelik mekanlardan oluşan, batık bir ülke gibi algılayabiliyor.
Durmaksızın yağan yağmur, karavan ofisler, perişan otel odaları, tekinsiz
barlar, paslı boruların ve gürültülerin ürkütücülüğünde nemli bodrumlar…
Amerikan dizilerinde sıklıkla gördüğümüz Parliament mavisinde gökdelenlerin
kuşattığı bir ülke değil burası!
Kanaatimce film mesaj kaygısını da abartıyor. Neredeyse her
an gizli-açık bir mesaja maruz kalıyor izleyici. İlk sahneden son plana kadar
mesaj bombardımanı var.
Öte yandan Dominik, çekim tekniği açısından yeni şeyler de
denemiş Kibarca Öldürmek’te. Arabadaki infaz sahnesinde, neredeyse şiirsel bir
boyuta taşıyacak kadar işçilik var.
Şiddet dozu yüksek, lakin çok da stilize olmayan bir şiddet
var karşımızda. Estetik olmakla çıplak olmayı (şiddeti doğrudan vermek) karıştırmamak lazım. Kibarca
Öldürmek’in başta ‘Marki’nin dövülme sahnesi’ olmak üzere bir çok şiddet
sahnesi çıplak şekilde veriliyor perdeye. Aslında bu bile Dominik için bir ‘doz
aşımı’ değil. Hele hele ‘Chopper’ gibi bir filmi midesi kalkmadan izleyebilecek
sadık Dominik izleyicileri için çıtır-çerez tadında.
Toparlayalım; tüm üstün özellikleri ve başarısına rağmen,
Dominik’in bir önceki filminin epey altında Kibarca Öldürmek. Ancak, buna
rağmen özellikle Amerika ve kapitalizm eleştirisi bağlamında, etkileyici ve yer
yer sarsıcı. Rüya memleketi için yakılan ironik ve mütevazı bir ağıt
mahiyetinde.
Lise yıllarımın başındaydım. Sebebini şimdi hatırlamadığım
bir olay neticesinde rahmetli babama çok kızmıştım. O yaşta bir çocuğun
gidebileceği yer neresi olabilir ki? Akrabaların hepsine bakılacağı için,
kimsenin aklına gelmeyen bir şey yaptım ve yetiştirme yurdunda kalan bir sınıf
arkadaşımla beraber takıldı. Okul sonrası kısa gezintinin akabinde yurda
gizlice girdim. Boş bir yatağı bana verdiler. Bir anda gerçeğin ağırlığı beni
allak bullak etmişti. Her biri değişik sebeple ailesinden ayrı, çoğu
anasız-babasız onlarca akranım etrafımı sardı. Neşeli başlayan sohbet bir süre
sonra, evden kaçma nedenime geldi ve yurtta kalan çocuklardan biri şöyle dedi:
“Keşke benim babam olsaydı da dövseydi!” Babasını hiç tanımamıştı ve annesi onu
doğurduktan bir ay sonra vefat etmişti bu arkadaşın. Bir anda gündelik
sıkıntılar, büyüttüğümüz boş anlaşmazlıkların hiçbir kıymet-i harbiyesi
kalmıyor bu durumlarda. Bana da aynen öyle oldu ve sahip olduklarımın
kıymetini, sahip olamamış biri bir yurt ranzasında bana göstermişti.
Ahmet Sönmez’in yönetmenliğini yaptığı Elveda Katya böylesi
bir öyküye sahip. Üstelik daha zorlu bir ana-babasızlık hikayesi var
karşımızda.
Katya’nın hikayesi 2000’li yılların başında geçer. Batum'da
bir yetimhanede büyüyen Rus kızı Katya, 18 yaşına girdiği gün yetimhaneyle
ilişiği kesilir. Gidecek yeri, sığınacak kimsesi yoktur genç kızın. Ancak,
yetimhaneden çıkar çıkmaz karşısında beliren esrarengiz bir kadın, hayatının
eksik kısımlarını tamamlamada yardımcı olur. Annesi Nadya’nın yakın arkadaşı
olan kadın, annesinin vaktiyle Yunus isimli bir Türk gemi kaptanına aşık olduğunu
anlatır ve Katya bu yasak aşkın semeresidir. Kızına gebe kaldıktan sonra
ölümcüm bir hastalığa yakalanan Nadya, çocuğuyla tedavi arasına sıkışınca,
bebeği tercih edip, tedaviyi reddederek vefat etmiştir. Baba Yunus’tan ise o
günden itibaren bir haber alınamamıştır. Kadın, annesinden bir de küçük bir
emanet bırakır Katya’ya. Bir ipek fular ve iki mektup. Biri Katya’ya, diğeri
Yunus Kaptan’a... Katya, mektupta hem annesini tanır, hem yetimhaneye düşme
hikayesini öğrenir. Annesi diğer mektubu Yunus Kaptan’a ulaştırmasını vasiyet
etmiştir. Hayata karşı hiçbir savunma mekanizması olmayan, bırakınız dünyayı,
daha kendi toplumunu bile tanımayan gencecik kız, kayıp babasını bulmak üzere
yola düşer. Yunus Kaptan’ı Trabzon’un şirin bir köşesinde bulur.
Kadir İnanır'ın abartısız oyunculuğu filmin artılarından, lakin keşke 'yatık gemi' metaforu filmin başlarında kullanılmaya başlansaymış.
Ancak, Yunus’un kızını kabul etmesi hiç de kolay değildir. Zaten
ayrı dileri konuşan bir genç kız ve toplum için, bir de önyargılar ve suskunluk
devreye girince, iletişim neredeyse imkansız hale gelir ve bambaşka, üstelik
çak daha büyük tirajedileri yaşamanın kıyısından dönülür. Bir sabah ezanı
kapısında gördüğü genç bir kıza ‘Hayrola’ demek yerine yanından savuşup camiye
gitmeyi tercih eden Yunus, bize her ne kadar ‘bir çocuğum olduğunu bilmiyordum’
bahanesini sunsa da, Nadya ile gerçekleşmeyen vedasından dolayı, gerçeklerden
kaçan biri olduğunu biliriz. Bu nedenle hakikati öğrendiğinde de kabul etmek
yerine, reddetmeyi tercih eder. Zira üç çocuğu, iki torunu olan, herkes
tarafından sevilen, tanınan bir aile babasıdır Yunus. Üstelik tam da o dönemde,
Rus Cumhuriyetleri’nden gelen her kadına ‘Nataşa’ gözüyle bakılmaktadır.
Mesnetsiz olmayan bir önyargı oluşmuştur halkın gözünde. Ne var ki Katya,
masumiyetin de verdiği inatçılıkla babasına karşı bir mücadeleye girişir.
Elveda Katya, babalık, aidiyet gibi evrensel değerler
üzerine kurulan, önyargılar, toplum baskısı, gizli kabahatler gibi bir dolu alt
mesajı içeren bir yapıya sahip. Olayın uluslararası boyutta olması apayrı bir
kültürel çatışma-buluşma imkan ve renkliliği sunuyor filmde. Devletlerarası
düzlemde yaşanan büyük kırılma, bozulma ve dağılmaların yol açtığı hasarları,
minimal bir yapıda görmek için çarpıcı bir hikaye esasen. Dolayısıyla Katya’nın
(ki gerçek hikayeden uyarlanmış) öyküsü, salt bir baba-evlat, aile-sahipsizlik
öyküsü değil, aynı zamanda parçalanmışlığın kültürel sıkıntılarına da
küçümsenmeyecek derecede sürtünen sahici bir hikaye.
Katya tiplemesiyle Anna Andrusenko, aldığı ödülü hak eden bir oyunculuk çıkarmış. Ama yetimhanenin kapısında aniden beliren, zengin fakat duygusuz gizemli kadın kocaman bir boşluk olarak duruyor filmde.
Film, Ahmet Sönmez’in ilk sinema çalışması. Şunu en baştan
ifade edeyim ki, kadrajları ve anlatım tarzıyla hiç de küçümsenmeyecek derecede
bir başarıya sahip Elveda Katya. Hikayenin akış mekaniğindeki sıkıntıları bir
kenara bırakırsak, kurguladığı dünyayı eli yüzü düzgün şekilde verebiliyor.
Ne ki, senaryo kaynaklı epey büyük sıkıntılara da sahip.
Ayrıntılara girerek, seyir zevkini aşağı çekmek istemem elbette ama Elveda
Katya, her haliyle ‘aslında izlediğinizden daha uzunum’ diyen bir film. Belli
ki, süre sıkıntısından dolayı bazı sahneler ya hiç çekilmemiş ya da çekilip
‘şut’lanmış. Bu yönünü mazur gördüğünüz an, bambaşka bir yapıya bölünüyor ve
özellikle ortasından itibaren seyirciyi yakalamayı, hatta içine çekmeyi
başarıyor.
Hikaye biraz sıradışı olsa da Türk insanına, seyircisine hiç
yabancı değil. Günümüzde TV ekranlarında, geçmişte sinema salonlarında
benzerini (içerik ve ruh olarak) onlarca kez gördüğümüz bir film Elveda Katya.
Bu anlamda Yeşilçam’ın bugün bile denk geldiğimizde gözlerimizi nemlendiren
melodramlarına çok yakın bir yerde duruyor. Bizi yakalayan yönü sadece içerdiği
melodram havası değil, aynı zamanda bir Kemalettin Tuğcu hikayesi tadı var
filmde.
Elveda Katya, geçmişin Yeşilçam filmlerine has bir dokunaklılığa sahip. Özellikle Emine tiplemesiyle Rüçhan Çalışkur senaryonun klişelerinde sıkışmasına rağmen iyi iş çıkarıyor.
Başta Katya olmak üzere, kafa roldeki oyuncuların hemen
hepsi iyi. Ancak –ve ne yazık ki- yine senaryo kaynaklı yanlış konumlamadan
dolayı Yunus Kaptan’ın eşi Emine tiplemesi klişenin dibini buluyor. Allah’tan
oyuncunun ustalığı ve yorumuyla zamanla yerli yerine oturuyor bir nebze. Yunus’un
kızlarını neredeyse hiç tanıyamıyoruz.
‘En iyi müzik’ ödülü almış bir film için ‘müziği kötü’ demek
zor ama en azından müzik kullanımı inanılmaz özensiz ve baştan savma geldi
bana. Neredeyse, gerçeklikten koparacak kadar çok sarılıyor yönetmen filmde.
Müziksiz plan, yok denecek kadar az.
Sinemamızın görünmez sıkıntılarından biri. Yere oturmayı unutalı o kadar zaman olmuş ki, diz kapakları izin vermiyor. Dolayısıyla camide tuhaf şekilde oturan yaşlı Yunus'tan geriye bu kalıyor.
Dokunduğu toplumsal sıkıntı ve yarayı çok gerçekçi bir dilde
işlemeyi başarıyor Elveda Katya; her gördüğü Rus’u ‘Nataşa’ olarak algılayan
bir toplumun kendi içindeki iletişimsizliğini çalakalem geçerken, ‘iyi’ insan
tiplemesini de ‘öylesine’ geçiştiriyor. Oğul Veli karakteri bu yüzden eksik
duruyor. Yakaladığı hüzün damarı son derece güçlü olan bir öykünün,
karakterleri bu kadar baştan savma vermesi üzüntü verici şüphesiz.
Film, üç metaforu da işler gibi görünüyor: İpek fular, el
işi masa örtüsü ve yan yatmış gemi. Her ne kadar kendi içinde bir noktaya
taşınsa da, ipek fular-masa örtüsü değişimini pek kullanamıyor yönetmen. Zira
bu önemli buluş, sadece iki sahnede harcanıp gidiyor. Bireysel yan yatış ve
batışı sembolize eden Yunus Kaptan’ın sığınağı köhne gemi ise, çok sonra
çıkıyor filmde, bu nedenle derinleştirme yöntemi olarak didaktizm seçiliyor.
Bana göre filmin en büyük ıskası final sahnesi. Çok büyük bir imkan ele geçmiş, izleyici hazırlanmışken çok büyük bir sahne kurmak yerine, cılız kalıp altın vuruş ıskalanmış. Toplasa filmdeki tüm oyuncuları, hepsinin yüzünde görülse yaşananların sonucunu etki misliyle artacak belki!!!
Tüm bu sebeplere rağmen, bir ilk film olarak yeterli
derecede iyi Elveda Katya. En azından izleyiciyi duygusal açıdan yakalamayı
başarıyor ve artık özlemini çektiğimiz ‘gözyaşlarıyla seyredilen film’ kıvamını
tutturuyor. Belki bir başyapıt değil ama derdini anlatabilen bir çalışma.
Hasılı, eğer siz de bir dönemin gözyaşlarıyla izlediğimiz
filmlerine hasret çekenlerdenseniz, gidip izleyin Elveda Katya’yı. Film
çıkışında ağlamış gözlerinizi gizlemeye çalışırken bana hak vereceksiniz.
Terence Mallick'in o güzeller güzeli 'İnce Kırmızı Hat - The
Thin Red Line' filminin ortasında,
savaşın tam göbeğinde, ateş altındaki asker, evini, bahçesini, penceresini,
perdelerini havalandıran rüzgarı hatırlayarak, 'Bize verilenin kıymetini
bilemedik' diyordu. Sezai Karakoç, enfes ve veciz 'Dağ Çağrısı'nda ise şöyle
sesleniyordu: "Dağın ucuna çıkıp haykırmak istiyorum. Gelin, her göze
biriniz yerleşin. Dağ bir tek yapıdır. Dağ canlansın, bir toplum olsun... Her
gece damlarımıza çiğ yağsın. Gün doğarken yazın arıları konsun ağaçlara,
bağlara. Kulaklarımızda an sesi. Bir oğul uğultusu. Ve güneş doğarken bizi
billur bardaklarda suyumuzu içerken yakalasın. Suyu çınlatsın taze gün ışığı.
Bardağın içinden fırlasın çocuksu, toy gün ışıkları. Adeta daha yeni doğmuş
olan yavru ışıklar..."
Emin Alper, ilk filmi olan Tepenin Ardı'nda bizi tam tersi
bir odaktan sarsıyor. Verilen onca nimetin, güzelliklerin, insanoğlunun
zaafları ve şüphe kukumavıyla nasıl bir cehenneme dönüşebileceğini gösteriyor.
Son derece mütevazı bir film gibi duruyor Tepenin Ardı...
Basit, sade ve küçük bir hikaye gibi. Emekli bir orman işçisinin aile
çevresinde dönerek derinleşiyor ve paranoyanın nasıl bir cinnet mustatiline
çevirdiğini görüyoruz bu sıradan hayatları.
Kendisi de Yörük olan Faik, emekli olduktan sonra kurduğu
dünyasında varlığını bir tür aile içi gerilimle zinde tutuyor. Tepenin arka
kısmında yaşayan ve günü birlik sınır aşımıyla kendi hayatına tecavüz ettiğini
düşündüğü, bizim görmediğimiz başka yörükler. Yardımcısı Mehmet (ki onun da
vardır marazi yönleri), onun karısı Meryem, çocukları Süleyman ve Aliye...
Dağların eteğine, derenin yamacına ve kavakların yanı başına kurulu bu minimal dünyada
bir ikiyüzlülüğün hüküm sürdüğünü hissediyoruz. Ancak, tepenin arka tarafındaki
düşman, bu yüzleşmeyi sürekli erteliyor ve halının altına süpürüyor hep.
Faik'in, dul oğlu Nusret ve iki torunu Zafer ile Caner'in
iki günlüğüne gelmesiyle, iki yüzlülük kazanının fokurdamaya başladığını
görüyoruz. Zafer, bir asker gazisi. Muhtemelen doğuda askerlik yaparken
şirazeyi şaşırmış, psikolojiyi bozmuş ve ilaçla tedavi ediliyor. Caner ise,
ergenliğe yeni adım atarken, bambaşka erkeklik gösterilerinin derdinde. Yamak
Mehmet, içinde biriktirdiği Faik öfkesini kavak fidanlarından çıkarıyor.
Ailenin sürüsüne çobanlık yapan oğlu Süleyman ise bambaşka bir dünyada ve insanlardan
daha çok köpeği Paşa ile samimi. Küçük kızı saymazsak, filmin tek kadın
karakteri Meryem, daha çok bir kurban görüntüsünde. Erkeklerin öfke ve
paranoyalarıyla şekillenen bu ilkel yaşamda 'dişil' bir unsur. Enteresan bir
şekilde, filmin en küçük kahramanı, en aklı başında konuşan karakteri. Küçük
kız, çevresi öfke ve ikiyüzlülükle sarılı bir dünyada -üstelik hiç sırıtmadan-
en can alıcı cümleleri söyleyiveriyor.
Başlarda, tanımaya çabaladığımız bu dünyanın çok daha büyük
ve temel bir problemi olduğunu anlıyoruz bir süre sonra: Ötekileştirme. Faik,
Tepenin Ardı'ndaki yörüklere takıntılı. Nusret, bastırdığı açlığı Meryem ile
gidermeye kalkışıyor ve zaten yeterince paranoyak olan Mehmet büsbütün çileden çıkıyor.
Her biri kendi arasında çatışan, birbirine rol yapan garip bir aile... Ama esas gerilim ve çatışmanın kaynağı 'diğer
yörükler'... Bu çatışmayı klasik bir
Seferoğulları-Tellioğulları gerilimiyle ve mizahi dille de vermek mümkün ya da
Tepenin Ardı'nın yaptığı gibi, can yakıcı bir iki yüzlülük sarmalıyla da...
Ne var ki Faik'in büyük bir özen ve öfke ile oluşturduğu bu
paranoid düşman, dönüp kendi ailesini vurmaya başlıyor...
Aslında tarihe benzer bir mental yaklaşımla bakarsak,
Tepenin Ardı'nın çok doğru bir yerde durduğunu söylemek mümkün. Bütün o büyük
savaşlar, kıyımlar, dökülen kanlar, benzer paranoyalar ve ön yargılar ile
başlıyor.
Filmin bana göre temel sütunu olarak duran 'endişe' öykü
boyunca bünyeye sızmış bir kurt gibi kemiriyor gövdeyi. Ve canına okuyor
hayatların. İkiyüzlü yakınlıklar, öfkeyle harmanlanmış hayatlar ödedikleri
bedelin farkına bile varamıyorlar belki de...
Karakterler hakkında tam kanaat oluşurken devreye girip,
dozu giderek yükselen gerilim, hikayeye bir miktar 'ket' vursa da, özellikle
ikinci yarıda filmi seyirlik kılıyor. Bu anlamda olumlu katkı yapıyor,
diyebiliriz.
Aslında bu his (yer yer patinaj yapsa da) hiç yabancı değil,
gerilim ustalarının özellikle kapalı mekanlarda verirken başardıkları düzeyde
bir 'endişe' hissini izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Ki bunu çok önemli
buluyorum şahsen.
Toplam iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda
oyuncu barındıran bir film Tepenin Ardı. Ve oyunculuklar hayranlık verici
düzeyde sahici.
Hikayenin en büyük problemi derinleşememesi, tüm eşelemelere
rağmen. İkinci en büyük sıkıntı ise, omurga hikayeye bir türlü karar
verilememesi. Bir çok yan hikayeye sürtünerek akan bir yapısı var Tepenin
Ardı'nın.
Açıkçası bu kadar doğal bir platoyu bulup, bu kadar güzel
resim yapmaya uğraştıktan sonra, görüntü kalitesinin bu kadar düşük olmasına
şaşırdım. Belki de benim izlediğim kopya kötüydü bilemiyorum ama Tepenin Ardı
filminin en önemli kusuru, görüntüdeki teknik kalitesizliktir, diyebilirim. Bu
zaafı belki de Emin Alper'in filmini bir Metin Erksan filmi olabilecekken epey
uzaklara atıveriyor.
Mevlana'nın benlik, nefs ve ötekileşmeyle ilgili enfes bir
öyküsü vardır Mesnevi'de: Nefs-i emmâreye aslan ve tavşan hikâyesindeki aslanı
misal getirir. Hikâyede ormandaki hayvanlar her gün içlerinden birini feda
etmeyi aslana vaat etmişlerdir. Aslan açlığı ve oburluğu ile tüm orman ehlini,
bütün güzellikleri yiyen tüketen nefs-i emmâredir. Bir bir hayvanları yerken bu
gidişe akl-ı meâdı temsil eden tavşan «dur!» der. Aslanı kuyu başına götürerek,
kuyudaki aksini kendisinin rakibi olan bir aslan olarak gösterir, rakibini alt
etmek için kuyuya atlayan aslan kuyuda mahsur kalır. Nefsin kuyuya kapatılması
kavgaya tutulması demektir. Nefis bir hile ile de olsa kendi düşmanının kendisi
olduğunu görmüş, onunla çarpışmak etmek için kuyuya atlamıştır. Düşmanı yok
etmek isterken, yok olan kendisi olur...
Faik'in hikayesi de böyle bir şey... Tepenin Ardı'nda olduğu
varsayılan düşmana verilmek istenilen her zarar, kendi ailesine döner.
Öcüleştirilen 'öteki' yörükler belki de hiç bir şey yapmadan, aile fertlerinin
zaaflarıyla bir tür otonom, aile içi savaşı sürdürür.
Korku birleştirir ama kuşku canına okur insanın. Paranoya
bir kez eline geçirmeyegörsün hayatın dizginlerini, mantık rafa kalkar ve
öfkenin zembereği boşalır. Artık en akıl dışılık bile normalden sayılmaya
başlar.
Ve bir ecinni ürperticiliğiyle örülen öteki can alıcı bir
rende gibi çalışıp, törpülüyor kan akıtarak bu küçük hayatları. Ama neticede
değişen çok şey olmuyor.
Ha tepenin ardı, ha halının altı...
Hasıl-ı kelam; eksiksiz değil ama son dönem Türk sinemasının
en önemli çalışmalarından biri Tepenin Ardı...
Bir papazdı İskoç George MacDonald… Aynı zamanda bir yazar. Yazdığı
sıra dışı fantastik masallar 20. Yüzyılın birçok yazarı için esin kaynağı oldu.
Hele ki Prenses ve Goblin kendisinden etkilenen Tolkien için bambaşka bir kulvar
açılmasına vesile olacaktı.
J.R.R. Tolkien’i biliyoruz zaten. Bir dilbilimci. 18 farklı
dile hakim olduğu söyleniyor. Dil ile kafayı kırmış biri. Mevcut dilleri
incelemiş, yalamış, yutmuş ve belki de eğlence olsun diye ‘tekrara düşmeden
yenisini yapma’ cehdine girişmiş bir arızalı şahsiyet. Bu akla ziyan adam,
mevcut dilleri yetersiz görmüş olacak ki, oturup kendi dil icat etmiş. Elf
diliyle uğraşmaya başladığında yaşı henüz 19 imiş. Kendi icat ettiği dil
sayısının 14 olduğu söyleniyor ama çok da abartmamak lazım, yan dillerin
hiçbirine Elfçe kadar hakim değil. 60’lı yıllarda çekilen bir belgeselde
Elfçeyi konuşabilecek kadar içselleştirildiği görülür Tolkien’in. Bu kadar emek
amaçsız olmasın diye, bu dilleri konuşan karakterleri üretmeye başladığında,
zamanla yeni bir ırk/lar oluşturduğunu görmüş ve nicedir zihnini meşgul eden ‘Orta
Dünya’ mitine doğru savrulmuş yönetmenimiz. Öyle böyle değil, neredeyse dört
başı mamur, bir tür paralel evren gibi. Haritasını bile çizmiş.
İşin uzmanları, bize hayranlık veren bütün bu şeyler için, ‘gayet
normal’ diyorlar. Her ne kadar ‘Yapılmış bir dili tekrar etmenin ne faydası
var, yenisini yapalım’ demesine çok anlam veremeseler de! Aslında, kurguladığı
dünya her ne kadar inanılmaz olsa da anlaşılmaz değil. Yazdığı evrenin ve
kahramanlarının hemen hepsinin dip koçanı hayatının bir yerinde duruyor Tolkien’in.
Yaşadığı kasabadaki devasa kuleye bakıp ‘İkiz Kule’yi, bilmem hangi arkadaşının
karısının soy ismine takılıp, bir başka karakteri oluşturmuş. Misal örümcek
Shelob karakteri, kendisini küçükken ısıran örümceğe dayanıyor. Kitaplarında
yaşanan maceralarının çoğunun İskandinav mitlerinden kolajlar olduğunu kendisi
söylüyor zaten. Ama bu, asla yaptığı şeyi küçültmüyor bu usta adamın.
Kendini monarşist ve Katolik olarak nitelemese, altında bit
yeniği arayacağız binlerce sayfalık, milyonlarca kelimelik (Sadece Yüzüklerin
Efendisi 1 milyondan fazla kelimeden oluşuyor) eserlerinde. Oysa kendisi
böylesine mistik anlam ve misyon yüklemiyor yazdıklarına. Ama –ülkemiz de
dahil- pek çok yerde kitaplarını okuyanlar, kendi inanç ve ideolojilerine göre
Tolkien ve yazdıklarını eğip bükmeye çabalıyorlar nedense. Tolkien metinleri hiçbir
şekilde bu tür argüman niteliği taşımaz, buna çabalayanı görünce hemen oradan
uzaklaşmak lazım. Ciddiye alınacak bir durum değil yani.
Yüzlerce taklit yazar türeten bu tür, mitolojiyi insanlık
tarihiyle birleştirerek fantastik ve farklı bir kurgusal tarih oluşturdu. Bazı
röportajlarında İngilizlerin mit yoksunu olduklarını, kendisinin oturup İngiliz
miti oluşturmak için bu kitapları yazdığını söylemişliği vardır. Buna rağmen
bir takım metazorik yaklaşımlar Tolkien’in eserlerinde (biraz de küçümsemek
amacıyla) ‘Hiçbir numarası yok’ babından farklı cımbızlamalar yapmışlar. Misal,
yüzük/iktidar, Aragorn/İsa/Mesih, Sauron/-dejenere olmuş- Şeytan vs…
Söylediğimiz gibi;
bunlar zorlama yorumlar ve yakıştırmalar. Bildiğimiz şey şu; kendisi dindar bir
Hıristiyan olan bu adam, İskandinav mitlerindeki kasvetli havayı yansıttığı
eserlerinde, bir inanç ve dini vurgu yoktur ancak sağlam bir vicdan hep kendini
hissettirir. Öte yandan, yazar bizzat kişisel yaşamında da
anti-endüstriyelcidir. Teknolojiye neredeyse karşıdır, hayatı boyunca
televizyonu olmamıştır mesela…
Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi serisine bakıldığında, çok
kaba bir genelleme ile şunu söylemek mümkündür belki: Tolkien, herhangi bir
toplumun yerleşik değerlerini alıp, ters/yüz ediyor, iktidar, hükmetmek,
sömürü, direniş, özgürlük gibi kavramları kademeli olarak kurguladığı olaylar
ile işliyor ve klasik masal anlatım tekniği ile bir yere bağlıyor.
Tolkien’in metinlerinin analizini yapacak değiliz ancak,
Yüzüklerin Efendisi bu yüzyılın başında sinemaya aktarıldıktan sonra mesele
bizim de ilgi alanımıza girmiş oldu.
Ünlü sinemacı Peter Jackson (ününe ün katarak) çektiği
Yüzüklerin Efendisi üçlemesi sinema tarihi açısından elbette çok önemliydi.
Ancak Tolkien ve ‘Orta Dünya’sı için bir tür kitabın ortasından konuşmak
gibiydi. Jackson, doğal olarak bu türün en etkili kitaplarını ele aldı ve
günümüz sinema izleyicisinin algısına göre seyrelterek perdeye aksattı. Sonuç
muhteşem oldu.
Yüzüklerin Efendisi, dünyanın ortasından konuşmak anlamına
geliyordu. Jackson, Hobbit: Beklenmedik Yolculuk ile girizgaha geri dönüyor. Aslında
hem Orta Dünya’yı tanımak, hem de ‘Eskiden buralar dutluktu’ hissini
güçlendirmek için bunu yapmak gerekiyordu. Lakin, bir kitaptan üç bölümlük seri
film çıkarmak?.. Burası biraz ticaret kokuyor…
Hikayesini aktarayım, sonra filmler ilgili birkaç şey
söyleyeceğim tabi…
Hobbit Bilbo Baggins, keyfi yerinde mutlu mesut yaşarken
Gandalf dayanır kapısına. Bu kez havai fişek gösterisinden daha ciddi bir işi
için gelmiştir ama Bilbo bunu hemen kavramaz. Akşam yemeği için evine üşüşen 13
cüce, hayatına katılacak olan heyecanın girizgâhıdır sadece. Bıktırıcı derecede
uzun sahneler ile, on üç sıra dışı cücenin son akşam yemeğini izleriz. Ve
misyon da açıklanır:
60 yıl önce ejderha Smaug tarafından ele geçirilen kayıp Erebor
Krallığı'nı geri alabilmek! Malum, ejderhalar altınlar içinde yaşamaktan haz
alırlar. Bu tehlikeli yolculuk için, lider kişi de bellidir, bitik Erebor
Krallığı’nın efsanevi savaşçı Thorin Oakensheild. Bilbo Baggins başta nazlansa
da, yolculuğa çıkmaya karar verir ve Goblin, Orklarla, Dev Örümceklerle,
Kurtlarla, Şekil Değiştirenlerle ve Büyücülerle dolu tehlikeli topraklardan
geçmek zorundadırlar. Bu kadar da değil; krallık Yalnız Dağ’ın çorak
topraklarında bulunduğundan Goblin tünellerinden geçmek zorundadırlar. Ve Bilbo
bu tünellerde hayatını sonsuza dek değiştiren bir yaratıkla; Gollum'la tanışır.
Bu tanışma, karşısındaki çirkin yaratığın sadece iki yüzlü kurnazlık ve şeytanı
zekasını keşfetmeye yaramaz, aynı zamanda faydalı güçlere sahip ‘değerlisi’ni
de görür, hatta ele geçirir… Orta Dünya’nın kaderini etkileyebilecek bir sahip
değişikliğidir bu!..
Bilenler biler, benim bu türe mesafeli yaklaşımımın nedeni; doğu ile batının masal ile tragedya arasındaki fark gibidir. Bizim masalımızdaki devler bile sevimlidir ve asla kötü bitmez masallarımız. Bu türün bizim kültür ve algılarımıza ters geldiğini düşünüyorum.
Nihayete sakladığımı şimdi söylemenin zamanı; ‘Hobbit:
Beklenmedik Yolculuk’, topu kanatlara yayıp tabelaya oynayan bir film. Hem
uzun, hem gereksiz diyaloglarla şişirildikçe şişirilmiş. Üstelik Yüzüklerin
Efendisi serisini izleyen bir nesil için beklenenden çok daha az epik ögeler içeriyor. Saruman, Galadriel, Elrond,
Frodo sadece ‘şekil olsun’ diye konulmuş bu ilk filme.
Bunun aksi olarak, mesela filmin en önemli karakteri ejderhayı neredeyse tek plan bile göremiyoruz...
Belki de sıkıntı şu; Yüzüklerin Efendisi serisi, çıtayı öyle
bir yere koydu ki, bundan sonra çekilecek filmleri kolay kolay beğenmek mümkün olmayacak.
Gandalf ağzıyla filan kuş tutarsa belki!..
Buna rağmen, Peter Jackson’un meseleye olan hakimiyeti ve
hikayeyi aktarma ustalığında asla zaaf yok ve belli bir standardı tutturuyor
film.
Şahsen, bana yeterli gelmedi bunlar, o nedenle Yüzüklerin
Efendisi’ni tekrar izlemeyi istedim. Türe ve seriye aşinaları ikna ve tatmin
edeceği ise aşikar…
Bu arada meraklılara son bir not ileteyim; 2013 mayıs
ayında, editörlüğünü Christopher Tolkien’in (oğlu olur) yaptığı ‘The Fall of Arthur" isimli bir kitabı
çıkıyor büyük ustanın. Ve kitap, Kral Arthur'un son günlerini Mordred'e karşı
çıktığı son seferi anlatacakmış.