4 Ocak 2013 Cuma

Fransa’da yaşanmış bir kumar ve para hikayesi



Necip Fazıl Kısakürek'in Babıali kitabı hayatıyla ilgili pek çok ayrıntıyı aktarırken, özellikle Fransa'da yaşadıkları ve kumar bağımlılığıyla ilgili ilginç maceralarla doludur.:

Genç Sair, babasının ölüm haberini aldığı halde mirasına konmuş olmaktan mesut bir hissiz...  Hiçbir şey sormadı, hiçbir müdafaaya kalkışmadı. Parayı, parmaklarının sekline dikkat ettiği vahşi bir eda ile çekip aldı ve odadan çıktı. Halı döşeli merdivenlerden bası önünde, iniyor.
Cebinde bir iki bin frank var... Bununla kumar sermayesi yapacak, tahsilini devam ettirecek, Paris'teki fikir ve sanat muhitlerini fethedecek ve bir koca (Metropolis)i satın alabilecek bir servet kazanacak!..
Bu hayal şimşeği altında otel kapısından çıkarken kaskatı bir vakıa ile karşılaştı. Bardaktan boşanırcasına yağmur... Yanaklarından seller akan mareşal (Ney)in heykeline bakıp bir an düşündü:
- Acaba mesut muyum, bedbaht mıyım? O müthiş anı asla unutamaz.
Burhan Ümit ile karsı karsıya... Burhan ağlamaklı:
- Bırak su kuman, kuzum; derslerine sarıl!.. Yeni ihtiraslar ara kendine!.. Seninle, tiyatro, sanat sergileri, müze, konferans, konser, kütüphane, bohem kahveleri, serseri meyhaneleri, dansing, kabare, bütün Paris'i delik deşik edelim... Ama su öldürücü illeti silk, at üzerinden!.. Kendine acımıyor musun?..
- Kendime acımak için böyle yapıyorum!
- Öyleyse?..
- Eğer benim o dipsiz uçuruma düşmemdeki sırrı buseydin yakamı bırakırdın!
-Neymiş o sır!
Söylemedi. Sırrını dile getirmekten kaçındı. Bunu sırrına bir nevi ihanet saydı. Talebe müfettişiyle macerasını da tam anlatmadı. Bastı, kulübe doğru uçup gitti. Kime karsı olduğu meçhul, öyle bir hınç içindeydi ki, kulüpte ve bir defada cebindeki paraya eşit bir kâğıt çekebilmek için, ayakta, saatlerce bekledi. (Krupye) denilen kumar idarecisi tam da onun parası kadar bir miktarı ilân edince haykırdı: - Banko!
Masadakiler hayretle "müthiş oyuncu" diye lâkaplandırdıkları Genç Şaire döndüler. Bu sefil delikanlının cebinde böyle bir para bulunabilir miydi? (Krupye) Genç Sairden (deklârasyon) istedi. Yani para göstermesini... O, bir tomar yüzlük frangı masaya attı. Paralar masa üstünde yelpazevâri yaygın... Paletle kendisine uzatılan çift kâğıdı aldı:
- Kâğıt almaz!
Parayı satan pişkin Fransız kâğıtlarını açtı:
- Bankoda 9...
Yeşil çuha üstünde bir yürek kızıyla bir ispati dokuzlusu...
Aynı paletle parasını çekip aldılar. O da arkasını döndü, hiçbir şey olmamış gibi kapıdan süzülüp çıktı. Pırıl pırıl cadde... Paris kaynıyor... O, Genç Sair, şehrin kapkara çatıları, esrarlı bacaları ve her an göz kırpan ışıkları ortasında, kaybolmuş bir çocuk gibi kimsesiz ve on parasız... Ve "Işık Beldesi" diye anılan Paris'te, hiçbir yerden hiçbir ümit kıvılcımı göstermez bir karanlıkta... Gözleri kaldırımlarda, "Kaldırımlar" şiirini içinde biriktire biriktire saatlerce, yayan, oteline gitti. Odasına çıktı, aynanın karsısına geçti, uçları simsiyah tırnaklarıyla yanaklarını kanatırcasına tarayarak ağlamaya başladı:
 - Allah’ım beni kendi kendimden kurtar!
MARSİLYA treninde... Bileti üçüncü mevki... Cebinde de, birkaç gün sonra Marsilya'dan İstanbul'a kalkacak lüks bir vapurun ikinci mevki kamara bileti... Biletleri kendisine arkadaşları sağlamış ve gara kadar gelerek tren kalkıncaya dek beklemişlerdir. Çünkü ne olur, ne olmaz; tren kalkmadan fikir değiştirip atlayabilir ve yine eski uçuruma düşebilir o... Bu şüphe, arkadaşlarının hallerinden okunmaktadır.
Tahsisatının kesildiği ay üstüne aylar geçtiği halde yerinden kıpırdamamış, İstanbul'daki dayısından gelen paraları hep aynı sadakatle yürek kızına yedirmiş ve isin tuhafı, Burhan Ümit de dahil, bütün Türk arkadaşlarından büsbütün kopmuştur. Onlar, topyekûn, nazarında bozulmasından korktukları cüce muvazeneleri içinde suların sürüklediği çöpler... Hiçbirinde, kötü yolda da olsa, kendi kendisini asma hasreti yok... Başlangıçta, Burhan Ümit ile Paris'in sanat ve kültür çevrelerinde boy gösterirken bile Türklere, yeni Türkiye'ye, Tanzimat’tan beri basını almış giden maymun makyajlarına, hatta topyekûn insanlığa (aforizm)ler savurduğunu, bütün oluşları sahte kabul ettiğini bilen arkadaşları, bir gün onu yatağında bastılar ve:
- Haydi İstanbul, her sey hazır! Diyerek trene bindirdiler.
Yine bir gün, (Türketi) kahvesinde geniş bir talebe halkasına söyle demişti:
- İnsanlık derin bir buhran yasıyor ve ruhunu, kurtarıcısını arıyor. Elbette zamanı gelecek ve büyük bir zuhur doğacak... Büyük bir zuhur... Köse baslarını tutacak bir heyula şahsiyet, kollarını açarak "mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye haykıracak!
Arkadaşları, karınca kararınca, boşluklarım ve tesellilerini içki ve kadında ararken, o, bunlardan hiçbirinde ıstırabının merhemini bulamamış ve yürek kızıyla ispatı dokuzlusunda karar kılmıştı. Bu işte bir sır vardı ama neydi?..
Onu biraz sonraya bırakalım...
İlâve katar olduğu için bomboş trende, bir uçtan öbür uca gidip geldi; sonra en uygun yer olarak, ışıkları pörsük bir vagonun tahta sıralarından birine çöktü. Tren o kadar bos ki, kendisini devlet reislerine mahsus hususî bir katarda hayal edebilir. (Dostoyevski)yi düşünüyor. O da kumar hastası... Berlin'de saatini satıp kumara giden, öz nefsine hakaret ihtiyacında bu (mujik) ruhlu romancının cesareti bütün Avrupa (b'urjuva)larını hayret ve dehşete düşürmüş ve dehasına, ukdeli seciyesine dair kasideler söyletmişti.
Hey gidi, hey, dedi kendi kendisine; eğer benim yaptıklarımı, nefsime ettiklerimi bilselerdi o ahmak burjuvaların çeneleri dizlerine düşerdi. Eza... O, ezayı seviyordu, nefse ezayı... Ve bunu şeytanî yolda, hep nefsine inanarak, çalışarak ve aldanarak arıyordu.
Bu dava çetinlerin çetini...
Paris'te pek az gördüğü bir sahne olarak, Marsilya'ya sabahın is saatlerinde indi. Kumarsız uyanık geçen bir geceden sonra... Doğru, biletini cebinde taşıdığı vapur kumpanyasının bürosuna...
- Vapur ne zaman hareket ediyor?
- Bilette yazılı...
- Bakmadım.
- Üç gün sonra...
Bak sen simdi ise! Marsilya'da üç gün kalmaya mecbur... Hâlbuki cebinde, arkadaşlarının tren kalkarken uzattıkları zarf içindeki para pek az bir şey... Marsilya, her dilin konuşulduğu bir Bâbil kulesidir. Dört beş arsın genişliğinde veya darlığındaki pis sokaklardan en şatafatlı caddelere kadar her renkten örnekler...
Parasına göre, çöp deresi en pis bir sokakta en pis bir otel buldu. Burada üç gün kalabilir ve pazardan alınma kuru yemeklerle idare edebilir. Genç Saire, ancak (Bodler) gibi mücerret pise âşık bir sanatkârın hoşlanabileceği bir oda gösterdiler. Ölü, ölünün son nefesi kokan bir oda... Teneşire benzer bir yatak ve bir kösede yarı açık çekmecesi şişmiş ve çarpılmış bir konsol.... Bir koltuk mumyası ve kan izlerine benzeyen lekelerle benekli sararmış, patiska perdeler... Yarı açık çekmecede, belki 19'uncu asırdan kalma, betonlaşmış bir francalanın uç kısmı...
Bağırsakları paslı yaylar halinde dışarıya fırlamış koltuk ölüsünün dizlerine oturdu. Şeytanın kulağına kadar eğilmiş, fısıldadığını işitir gibi:
- İnsan bu hale gelince mutlaka kumarda kazanır. Senin şu andaki şartlarına göre sansın büyük!.. Ne yap yap, bir çare ara! Şans böyle anları gözler.
Ürperdi. Fısıltı devamda:
- Acenteye gider, kamara biletini güverteyle değiştirebilir, farkı olan parayı alabilirsin!.. Olmadı; konsolosluk da var... Çarene bak, biraz para bul! Durma!
Geceliğini peşin aldıkları otelden çıktı; kumpanyaya gitti ve şeytanın dediğini kolayca yerine getirdi. Birkaç yüz frankla Marsilya'yı hoplatacak... Ne kadar mutlu!.. Telefon rehberi... Kulüp isimleri... Paris'te azası olduğu kulübün kartıyla giriş, yolunuş ve 10 parasız çıkış... Ertesi günü otelde kalacak parası bile yok..
Türk Konsolosluğunun adresini öğrendi. (Avenü Prado) dedikleri şahane cadde üzerinde... Gitti. Bütün konsolosluklar orada ve önleri bahçeli şirin villâlar içinde... Bir hayli arandı. Baktı; içinde ısırganların türediği bakımsız bir bahçe... İçeriden de cızbız köfte kokusu geliyor... Basını kaldırdı: Türk Konsolosluğu...
Konsolos feleğin çemberinden geçmiş, gayet pişkin bir kırnata... Hemen ziyaretin gayesini anladı ve dedi:
- Vatana iade tahsisatımız bitmiştir. Size yardım edemem!
- Fakat ben hükümet talebesiyim: (Röpatriyaj - vatana iade)sini isteyen herhangi bir serseri değilim.
- Bir şey yapamam!
- Ya ben ne yaparım?
- İsterseniz intihar edin! Biz alışığız böyle manzaralara... Bu kadar!..
Çıktı. Akşam oluyor. Karnı da aç... Konsolosa, kokusu gelen köftelerden küçük bir ikramda bulunmasını rica edemezdi. Haydi, açlık çekilsin; ya geceleyeceği yer?. Yürüdü. Bir meydanlık... At yarısı sahası... Bir tarafta, iri ağaçlardan sonbaharın silkelediği yapraklarla kabarık bir şilte...
Uzanıp yattı ve sinir yorgunluğundan hemen sızdı. Yüzünde bir sıcaklık... Gözlerini açtı. Güneş... Kalktı, silkelendi. Biraz ileride bir kumsal... Ayakkaplarını çıkararak dizlerine kadar suya girdi. İleride ağ atan balıkçılar ve kıyıda karaya çekilmiş kayıklar... Bu kayıklardan karaya çekilmiş birinin önünde, kumlara dökülmüş kara kara şeyler... Bunlar keçiboynuzu, kayık da keçiboynuzu yüklü bir mavna... Oturdu, zil çalan karnını kumlardan topladığı keçiboynuzlarıyla tıka basa doldurdu; balıkçıların şarkılarını dinledi ve güneş orta yere yaklaşırken doğruldu, yarış yeri istikametinde yürüdü. Meydanlıkta bir bankoya oturdu ve güneş altında biraz kestirdi. Uyanınca gördü ki, yarış sahası insanlarla dolu... En cicili bicili kılıklarıyla, tahta bir parmaklığın sınırladığı dış yol üzerinde cevelân halindeler... Aman! Aralarında, silindir şapkalı, dolama ipek kravatlı, göğsü dürbünlü, bizim konsolos cenapları!.. Parmaklığa koştu. Konsolos tam önünde... Elini uzattı ve konsolosu omuz basından kavradı. Konsolos dehşetle:
- Siz misiniz?.. Ne yapıyorsunuz?.. Yabancılardan çekinmiyor musunuz?
- İsterseniz beni polise teslim edin! Sizi asla bırakmam!
- Ne istiyorsunuz?
-Para!
- Çekiniz elinizi yakamdan!..
- Çekmem! Para!
- Aksama doğru konsolosluğa gelin de görüselim: Konsoloslukta bir makbuz, imza ve 1000 frank... O da gitti, o da kumar vergisine yatırıldı ve üçüncü geceyi mahut otelde geçirdikten sonra vapur... Vapurda, su bir aralık Dışişleri Bakanlığı yapan Feridun Cemal (Erkin)... O da talebe ama hali vakti iyi olanlardan... Birinci mevki kamarasında seyahat ediyor ve lüks düşkünü yolcular arasında, daha o zamandan bir "sefir-i kebir" edasıyla boy göstermeyi biliyor. Genç Sair, geceleri kamarasına çekiliyormuş gibi yaparak güverteye iniyor da gündüzleri onun yanından ayrılmıyor; böylece kendisini birinci mevki yolcusu diye gösterebiliyor.
İkinci gece miydi, neydi, güvertede, iyi kalpli bir Türkün şiltesinde bulduğu sığınakta fena halde üşüdü, kalktı, lüks kamaraların bulunduğu hususî güverteye çıktı, dışarıdan görülmemesi için camları beyaz boyalı bir kamara gördü. Kapısında "banyo salonu" levhası... Girdi, kapıyı kilitledi, banyoyu sıcak suyla doldurdu ve sabaha kadar orada kaldı.
Bir gece de, yine aynı hususî güverteden geçerken garip bir hadise... Battaniyelere sarılı başı kukuletalı bir adam, iki yanında iki ızbandut, denize doğru işaretler çakıyor, yumruk sallıyor ve anlaşılmaz homurtularla söyleniyor. Saldırgan deli halinde bir adam... Şezlongdan doğrulur gibi olunca iki yanındaki ızbandutlar onu kavrıyor ve şezlonguna yatırıyorlar... Tevekkeli değil; iki gün önce vapur, gayet yakından takip ettiği Fransa kıyılarından geçerken birdenbire durmuş ve bir motorla gemiye dört yanı kapalı bir sedye getirilmişti... Yolculara karsı bahane su olmuştu:
- Geminin doktoru hastalandı ama telsizle yeni doktor ve hastayı nakletmek için sedye ve bakıcı istedik...
Derken geminin lüks kamaralar salonunda "Feridun Paşa" adlı, Mısır Kral ailesi yakınlarından (lord)vârî bir insan... Etrafında da koca bir maiyet...  Genç Sair, çok geçmeden öğrendi ki, kimsecikler görmesin diye gece yarıları güverteye çıkarılan mecnun halli adam, meşhur Mısırlı Prens Seyfeddin’dir; deli olmadığının ispatı için İstanbul'a götürülmektedir, zira Prensin akıllılığı ispat edilecek olursa muazzam bir mirasa konacaktır ve miras dışı bırakılması maksadıyla İngiltere'de bir akıl hastanesine yerleştirilmiş, deli olduğu iddia edilmiş ve işte taraflılarından Feridun Pasa eliyle kaçırılmıştır.  
O zaman, dünyayı birbirine katan hadise... Bütün nesir vasıtaları bu isle, bu Mısır saray entrikasıyla meşgul ve Prensi kimin ve nasıl kaçırdığı, nereye götürdüğü, ne halde olduğu meçhul... Hattâ meşhur (Tayms) gazetesi Prensi bulacak, yerini haber verecek ve röportaj yapacak ilk gazeteciye 1000 İngiliz lirası vereceğini ilân etmiş...
Genç Sair bu son ikramiye vaadinden habersiz; fakat isin gazetecilik kıymetini biliyor ve İstanbul'a varır varmaz, Darülfünun talebeliği boyunca kadrosunda çalıştığı "Vakit" gazetesine bu mevzuda parlak bir röportaj hazırlamayı düşünüyor. Öyle ya; bundan sonra hayatı ne olacaktır?... Babıâli'den başka çimleneceği bir yer var mıdır?..
İleride, yine Babıâli'den bir deli doktorunun kim bilir kaç para karşılığında akıllı raporu vereceği zır deli, nefis bir fırsat...
(Babıali / Sayfa 31-38)

Vasiyet




1- Bu vasiyet çoluk-çocuğumun ve şahsi yakınlarımın dar ve hususi kadrosundan ziyade, onların da içinde olduğu geniş ve umumi zümreyi muhatap tutuyor.

Başta gerçek Türk´ün ruh köküne bağlı yeni gençlik, şu kadar yıllık mücadele hayatımda beni okumuş veya dinlemiş her fert, kısaca Allah ve Resulüne perçinli herkes.

Onlara hitap ediyorum ve dileklerimin yerine getirilmesi için gerekli çalışmayı işte bu yeni gençliğe ısmarlıyorum! Eğer üzerilerinde bir hakkım varsa, Hesap Gününde tek tek sorumludurlar. Emanetim, beni seven ve İslam davasında bir hak sahibi olduğumu kabul eden herkese.

2- Fikir ve duyguda vasiyete lüzum görmüyorum. Bu bahiste bütün eserlerim,her kelime,cümle,mısra ve topyekün ifade tarzım vasiyettir. Eğer bu kamusluk bütünü tek ve minicik bir daire içinde toplamak gerekirse söylenecek söz "Allah ve Resulü; başka her şey hiç ve batıl"demekten ibarettir.

3- "Büyük Doğu Yayınları" kitabevi kuruluncaya kadar şunun bunun neşrettiği eserlerim arasında mukaddes ölçülere karşı küçük ve hafif çapta laubali, dikkatsiz ve ciddiyetsiz,hürmet ve haşyetten mahrum ve ne varsa -isterse nokta veya virgül olsun-onları reddediyor, malım olmaktan çıkarıyor ve bütün sorumluluğumu,bundan böyle kendi idare, murakabe ve firmam altında çıkaracağım eserlere bağlıyorum.İnşallah Hak bana onları dünya gözüyle bütünleşmiş ve tamamlanmış gösterir, arkamdan gelecekler de bu örneklere göre devam ederler,virgül oynatmaktan bile çekinirler. İslam’a pazarlıksız ve sımsıkı bağlanmadan önceki şiirlerim ve yazılarım arasında hatta küfre kadar gidenler ise, çoktan beri eser çerçevem dışına çıkarıldığı, her birinden ayrı ayrı istiğfar edildiği ve çöp tenekesine atıldığı için nereden nereye geldiğimi göstermekte bile kullanılmamalı ve onlarla müminleri benden çevirmek isteyeceklere -çok denenmiştir- şu cevap verilmelidir: "Koca Hz. Ömer bile Allah'ın Resulünü öldürmeye davranmış ve peşinden bütün sahabelerin, derecede ikincisi olmak gibi bir şerefe ermiştir. Hiç ona bu ilk davranışından ötürü sonradan dil uzatan olmuş mudur? Belki o noktadan bu noktaya gelmekte faziletlerin en büyüğü vardır."

Eserlerim mevzuunda vasiyetim kısaca şu: İlk yazılarımdan birkaçı asla benim değil;sonrakiler de en dakik şeriat mihengine vurulduktan,yani nasip olursa tarafımdan bütünleştirildikten sonra benim.Bir kısmını şimdiden tamamlamış bulunduğum eserlerim üzerinde bu ölçüyü devam ettirmek ve en titiz murakabeyi sürdürmek borcu ise, mirasçılarımın ve manevi mirasçım gençliğin. Ben öldükten sonra kim ve ne suretle eserlerimin üzerinde gizli bir tasarrufa kalkar da ölçüyü hafifçe bile olsa örselerse, tezgahını başına yıkınız!

En büyük korkularımdan biri, nice müellifin başına geldiği gibi,ölümümden sonraki tahriflerdir.

4- Beni, ayrıca hususi vasiyetimde gösterdiğim gibi, İslami usullerin en incelerine riayetle gömünüz! Burada, umumi vasiyette de belirtilmesi gereken bir noktaya dokunmalıyım:

1935 yılında, Mürşidim ve Kurtarıcım Esseyyid Abdülhakim Efendi Hazretlerine, bir yazımı okumuştum. Bu yazı, kendilerini tanıdıktan sonraki dünya görüşüme ait olarak, zamanenin bize aykırı, meşhur bir gazetesinde çıkmıştı ve Türkün tarih muhasebesini İslami tefekkür noktası etrafında çerçeveliyordu. Yazıyı ellerine aldılar, kalem istediler ve üstüne öz elleriyle "altın ile yazılacak yazı"buyurdular. İşte hususi zarfında duran bu kesilmiş makaleyi, bütün eserlerimin tasdiknamesi olarak kefenime iliştirsinler.

5- Nasıl, nerede ve ne şekilde öleceğimi Allah bilir. Fakat imkan aleminde en küçük pay bulundukça, biricik dileğim Ankara´da Bağlum nahiyesindeki yalçın mezarlıkta, Şeyhimin civarına defnedilmektir. Elden gelen yapılsın.

6- Cenazeme çiçek ve bando muzika gönderecek makam ve şahıslara uzaklığımız ve kimsenin böyle bir zahmete girişmeyeceği malum. Fakat bu hususta bir muziplik zuhur edecek olursa, ne yapılmak gerektiği de beni sevenlerce malum. Çiçekler çamura ve bando yüzgeri koğuşuna.

7-Cenazemde, namazıma durmayacaklardan hiç kimseyi istemiyorum! Nede, kim olursa olsun, kadın. Ve bilhassa, ölü simsarı cinsinden imam! Ve "bid´at" belirtici hiçbir şey! Başucumda ne nutuk, ne şamata, ne medh, ne şu, ne bu. Sadece Fatiha ve Kur´an.

8-Mezarımda ilahi ve ulvi isim ve sıfatlardan ve benim beşeri ve süfli isim ve sıfatlarımdan hiçbir iz bulunmayacak. Mevlid de istemem! Onu, uhrevi rüşvet vasıtası yapanlara bırakınız! Sadece Kur´an.

9-Şimdi sıra en büyük dileğim de. Müslümanlardan, Eğer bu davada hizmetim geçtiğine inanan varsa, şunları istiyorum: Her ferdin, herhangi bir kifayet hesabına yanaşmaksızın, benim için "Necip Fazıl´ın kaza borcuna karşılık" niyeti ile bir günlük (Beş vakit) namaz kılması ve yine bir gün oruç tutması. Mevtanın ardından, onun için kaza namazı Şafii içtihadında caizdir ve aynı içtihat Hanefilerce de rahmettir.

Her ferdin, en aşağı yüz Tevhid kelimesi okuyup sevabının mislini bana hediye etmesi. 70 bine dolması lazım. Bir de, üzerimde hakkı olanların bunu Allah rızası için helal etmeleri.

Ölünceye dek, üzerimdeki Allah ve kul haklarından mümkün olanını ödeyebilmek için elimden geldiği kadar cehdetmek azmindeysem de ne olacağını, nereye, hangi noktaya varabileceğimi bilmiyorum ve yardımı Müslümanlardan bekliyorum. "Şey´en lillah" tabiriyle bana Allah için bir şey veriniz! Yardımınızı esirgemeyiniz!

10- Allah’ı, Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını! Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız!

11-Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından bir takım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız!

3 Ocak 2013 Perşembe

Oğuz Atay: Başarı insanı sevimsizleştirir




1970 TRT Roman ödülünü kazanan ilk romanınız Tutunamayanlar'a karşı, eleştirmenlerimiz genellikle yaklaşmaktan kaçınır bir tavır takındılar. Romanınızı ödüllendiren TRT seçici kurul üyesi edebiyatçılarımız da bu suskunluğa katılır göründüler. Tavrı bütün olarak nasıl yorumluyorsunuz?

Eleştirmenlerimizin, daha doğrusu uzun süredir yazmayanların dışında olanların kafasında belirlenmiş, sınırları çizilmiş bir roman tanımı var sanıyorum. Bu yüzden bir kitabı, bu ölçülere uyup uymamasına göre değerlendiriyorlar. Belki de benim yazdığım bir bakıma karmaşık ve alışılmadık sayfalar için henüz bir kalıp bulamadılar.

Oğuz Atay romanının yapı, içerik ve anlatım çeşitliliği bakımından anlaşılandan farklılığı hemen dikkati çekiyor. Anlatım özelliğindeki değişiklikler, sıçramalar ve hız, okurun romana girmesini bir ölçüde güçleştirmiyor mu' Bu, okurla aranızda kurmak istediğiniz bağ bakımından düşündürücü değil mi?

Ülkemizde okur sayısı oldukça düşük. Büyük kalabalıklarla bağ kurduğu sanılan romanların bile aydınların dışında bir okuyucu kitlesi bulduğunu sanmıyorum. Üstelik aydınlar bir de kendileri hakkında yazılanları okumak zorunda. Bu bakımdan benim gibi yeni yazmaya başlayan birini arayıp bulmak ve alıp okumak zahmetinin üstesinden gelmiş okuyucuların, ilk bakışta yorucu görünen sayfalar arasında güçlük çekmeyeceğine güveniyorum. Okur yazarı az olan ülkemizde bile, okuyucular böyle bir kitap yayımlandığını haber alırlarsa, birçok yazarımızın aklından bile geçiremeyecekleri bir yetenekle daha neler neler okuyabileceklerine inanıyorum. Okuyucuyu yeteneksiz sayarak, yazmak istediklerini sadeleştirme çabasına girişenlerin de neden oturup yazdıklarını anlamıyorum.



'Tutunamayanlar' ile ne yapmak, neyi vermek istediniz?

'Tutunamayanlar' ile çok basit bir iş yapmak istedim: İnsanı anlatmayı düşündüm. Kapalı dünyalar içinde yaşayan yazarların bile bu cümleye hemen isyan edeceğini; peki herkes ne yapıyor' diye öfkeleneceğini bildiğim halde bu basit gerçeği söylemekten kendimi alamıyorum. Ben, kahramanlarının iplerini istediği gibi oynatarak insanlardan kuklalar yaratan büyük romancıların yeteneklerinden yoksunum. Roman kahramanlarına uygulayacak büyük nazariyelerim, onları peşinden koşturacağım büyük ülkülerim yok. Ya da insanlara, özellikle tutunamayanlara saygım büyük olduğu için, acıyorum onlara; böyle büyük meselelerin makale, inceleme, deneme gibi yazı türlerinin konusu olduğunu sanıyorum.

Tutunamayanlar'dan Selim Işık kimdir?

Selim Işık, birçok tutunamayanın bileşkesidir. İntihar eden bir arkadaşım Ural var; ama bütünüyle Selim Işık o kadar değil. Belki ben varım. (Bu cümleyi yazmayın) Adlarını saymanın sakıncalı olduğu birçok arkadaşım var. Herkesin 'tutunan' olmak istediği bir ülkede tutunamayanlığı seçen Selim Işık'la yakınlığı olmak birçok kimseye dokunur diye onların adlarını saymak istemiyorum. Selim öldü; Selimlik de ölmüştür. Başarının insanı sevimsizleştirdiğini yazmıştım bir yerde; fakat tutunamayanlığın sevimliliğine de kimsenin yanaşamadığını görüyorum. Neden yanaşsınlar' Bir arkadaşımın dediğine göre ben romanda herkesi bir bakıma tutunamayanlığa çağırıyormuşum. Henüz bir karşılık alamadım.

Ya Turgut Özben?

Turgut Özben'in durumu farklı bir bakıma. Turgut, bütün çabasına rağmen tutunamıyor. Bu açıdan Selim kadar akıllı değil. Belki de Turgut, bir kişinin, bir tutunamayanlar prensinin ortaya çıkarak hepsi adına sonuna kadar dayanmasını istediği için kata, arabaya ve küçük burjuva nimetlerine boş verip tutunamamayı seçiyor. Selim'le birlikte Selim öldükten sonra yola çıkıyor. Son olarak bir trende görmüşler onu. Belki yolculuğu bitmemiştir daha.

Bir de hikayeniz yayımlandı. (Yeni Dergi, Eylül 1972 sayısında) Roman ve hikaye bağıntısı üstüne düşündükleriniz' Bugün hala ayrı türler olarak tanımlanabilir mi?

Bugünlerde hikaye yazıyorum. Kısa yazmaktan başka bir meselem yok; çünkü 60 sayfalık bir hikaye yazdım, bastırması güç oluyor dergilerde. Romanda şiir, oyun, makale (hepsi uydurma elbette) gibi birçok türden yararlanmıştım. Romanın bu bakımdan hikayeden farklı imkanları var herhalde. İkinci romanım 'Tehlikeli Oyunlar' da özellikle oyun parçaları var. Bunun dışında bu iki tür arasında farklar varsa onu eleştirmenler daha iyi bilirler.

Yazarlarınızı açıklar mısınız? Neden sevdiğinizi gerekçeleriyle.

Sevdiğim yazarların başında Kafka ve Dostoyevski'yi sayarsam 'Tutunamayanlar'ı okuyanlar için şaşırtıcı olmaz herhalde. İnsanı, bu arada Selim Işık'ı yalnız bırakanların dünyasında böyle yazarlara da tutunamazsak sonumuz ne olur' Gonçarov'un 'Oblomov'u bir zamanlar hepimizi çok sarsmıştı. Stendhal, Laclos, George Eliot, Henry James, Melville, Nabokov gibi ustalardan da etkilendiğimi sanıyorum. İnsan roman yazmak isteğine, bir yazarın dediği gibi, başka romanlara heyecan duyarak kapılıyor. 'Hayatı roman' olanların yazdığı pek görülmüyor.

(Pakize Kutlu, Oğuz Atay ile Konuşma, Yeni Ortam, 30.09.1972)

Açın kapıyı!



Ey insaf sahipleri! 

Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik. Dünya tarihinde eşi görülmemiş bir duygululukla ve kendini beğenmişçesine ve sankibizdenöncebirşeysöylenmemişçesinegillerden olmaktan korkmadan kapınızı yumrukluyoruz. 

Dilenciler krallığının en küstah soylusu olarak kişiliğimizi burnunuza dayıyoruz. Dinden imandan çıktık. Deli dervişler gibi saldırıyoruz. Açın kapıyı! Biz geldik! Korkudan dudağınız uçuklamasın!

(Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yay. syf. 550-51)

Uykusunda kanaması hiç dinmiyor insanın!



Andrei Tarkovsky: İki türlü yönetmen vardır: Sinemayı bir sanat görüp kişisel sorular soran; onu bir acı, armağan, zorunluluk olarak kabul eden yönetmen! Diğeriyse, sinemayı para kazanma aracı olarak gören yönetmen!



İnsanlığın sizi hayal kırıklığına uğrattığını düşünüyor, filmlerinizi izlediğimizde onların bir parçası olmaktan utanıyoruz. Bu karanlık kuyunun dibinde bir ışık var mı hâlâ?

İyimserliği veya kötümserliği tartışmayalım. Bunlar anlamsız. İyimser olan insanlar politik ya da ideolojik amaçlar uğruna iyilik yapıyor. Düşündüklerini söylemiyorlar. Bir Rus atasözü şöyle der: “Bir kötümser, oldukça bilinçli bir iyimserdir.” İyimserin düşüncesi ideolojik olarak zararlı, yapmacık ve bütün bir samimiyetten yoksundur. Buna karşılık, umut insanın gerçekliği. İnsan olmak büyük bir nimet. İnsan, umutla doğuyor, gerçeklik karşısında umudunu yitirmiyor, çünkü onun akıldışı olduğunu biliyor. Bütün mantığa karşı kendinde yoğunlaşıyor. Tertullian: “saçma olduğu için inanıyorum.” derken haklıydı. Umudumuz, günümüz kirlenmiş toplumlarına karşı güçlü olmalı. Çünkü; kötülük, her iyilik gibi, umudunu koruyan inançlı bir insanda duyguları harekete geçirir.

Hayatınızda sizi en çok etkileyen rüyalar hangileriydi? Saplantılarınız var mı?

Rüyalarımdaki çoğu şeyi biliyorum. Onlar benim için çok önemli. Ama açıklamayı sevmiyorum. Rüyalarım iki kısımdan oluşuyor. Birincisi; gaybdan, başka âlemden gelen peygambervâri rüyalar. İkincisi; gerçeklikle ilişkilerimden gelen anlamsız rüyalar. Peygambervâri rüyalar, uykuya daldığımda geliyor. Ruhum, yeryüzünden ayrılıp dağların zirvelerine doğru çıkıyor. İnsan, yeryüzünden ayrıldığında, yavaşça uyanmaya başlar. Uyandığında ruhu hâlâ temiz, gördükleriyse hâlâ anlamlıdır. Bunlar, bizi derinden özgürleştiren rüyalardır. Ama bu rüyalar çok hızlı bir şekilde yeryüzü görüntüleriyle karıştığı için, tekrardan hatırlanması oldukça zor. Derinlikleri, çizgisel; zamanları içe doğru, sarmal. Emin olduğum bir diğer nokta, zaman ve mekânın sadece onların maddi somutlaşmasında var olması. Zaman, nesnel değil.


 Neden Solaris’i sevmiyorsunuz? Acı verici olmadığı için mi sadece?

Solaris’in alt-metnindeki bilinç kavramının oldukça iyi yedirildiğini düşünüyorum. Filmde aşırı derece bilimsel terimlerin olduğu doğru. Uzay istasyonları, uydular, bunlar beni ciddi bir şekilde rahatsız ediyor. Modern ve teknolojik hileler bana göre insanın yanlış düşüncesinin bir göstergesi. Modern insan; seküler gelişimiyle, gerçekliğin çıkarcı tarafıyla çok meşgul. Sadece beslenmeyi bilen yırtıcı bir hayvan gibi… İnsanın âleme ilgisi kayboldu. Şimdilik bir toprak solucanı gibi büyüyor: toprak yutuyor, sonra arkasında pek çok küçük pislik bırakıyor. Bir gün hepsini yediği için toprak kaybolursa, buna şaşırmayalım. Bizi hakikatten uzaklaştırıyorsa evrenin derinliklerine gitmenin pek de anlamı yok.

Çivisi çıkmış bu çağda, siz kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?

Bir ayağı birinci geminin güvertesinde, diğer ayağı ikinci geminin güvertesinde olan bir insan olarak… Gemilerden biri dümdüz gidiyor, diğeriyse sağa doğru sapıyor. Yavaş yavaş suya düştüğümü fark ediyorum. İnsanlığın geldiği nokta bu. Eğer suya düşmek üzere olduğunu fark etmezse, onu oldukça karanlık bir gelecek bekliyor. Ama eminim ki er ya da geç bilinçlenecek. Uykusunda kanaması hiç dinmiyor insanın, uyumadan önce de yara bere içinde kalıyor. Sanat, insanın manevi bir varlığını, sonsuz ve kudretli İlah’ın bir parçası olduğunu ve de sonunda tekrar O’na döneceğini hatırlatmak için var. İnsan, bu sorularla ilgilenir, kendine bu soruları sorarsa, manevi olarak zaten kurtulmuştur. Cevabın hiçbir önemi yok. Biliyorum ki bu andan itibaren artık eskisi gibi yaşamayacaktır.

Filmlerinizi beğenenler, Spielberg’in filmlerini de beğeniyorlar. Spielberg’in filmlerini izlediniz mi? Ne düşünüyorsunuz?

Bu soruyu sorarak, söylediklerimi hiç dikkate almadığınızı gösteriyorsunuz. Spielberg, Tarkovski… Bunlar sizin için birbirine benzeyebilir, ama yanılıyorsunuz!  İki türlü yönetmen vardır: Sinemayı bir sanat görüp kişisel sorular soran; onu bir acı, armağan, zorunluluk olarak kabul eden yönetmen! Diğeriyse, sinemayı para kazanma aracı olarak gören yönetmen! Bu ticari sinemadır. E.T. mesela. İnsanları memnun etmek, eğlendirmek için çekilmiş bir filmdir. Spielberg amacına ulaştı, yeteri kadar para kazandı. Bu benim hiç tenezzül bile etmediğim bir amaç. Bana göre tüm bunlar özgünlükten yoksun olmak demek. Örnek vereyim, Moskova’da turistler dâhil 10 milyon kişi yaşıyor ve sadece üç adet klasik müzik konser salonu var. Çaykovski Salonu, Konservatuarın büyük ve küçük salonu. Küçük yerler ama herkesi memnun edebiliyor. Şimdiye kadar, kimse kalkıp da bana Sovyetler Birliği’nde müziğin hiçbir rol oynamadığını söylemedi. Bu manevi, kutsal sanatın varlığı bile yeterli. Bana göre, kitlelere yönelik sanat anlamsız. Sanat, asil ve manevi olandır.


 Yine de Sovyetler Birliği’ndeyken tanınıyordunuz. Filmlerinizi izlemek isteyenler, gişe önlerinde kavga ediyordu…

Birincisi, Sovyetler Birliği’nde film çekmesi yasaklanmış bir yönetmen olarak tanınıyordum. İkincisi, benim için olduğu kadar seyircilerim için de önemli olan ruhun derinliklerinden gelenleri çekmeye çalışıyorum. Üçüncüsü, filmlerim bir ifade biçimi değil, bir duadır. Film çektiğimde bu benim için bir düğün gecesi gibi oluyor. Bir resmin önüne yanan bir mum ya da çiçek koyduğum zaman, seyircim onunla bütün samimiyetiyle konuşur, hâl dilini anlar. Çok basit, kötü ya da zeki bir biçimde ortaya bir dil koymam, çünkü düşüncelerdeki tiranlık diyalogu bozar. Ayrıca, şuana kadar zamana yayıldım. İnsanlar bir benzerini yapmayıp doğal bir dille konuştuğumu, onları aptal yerine koymadığımı anladıklarında çektiğim filmlerle ilgilenmeye başladılar.

Soljenitsin, Batı’nın felakette olduğunu, hakikatin sadece Doğu’dan gelebileceğini söyler. Katılıyor musunuz?

Bu tip şeylerin benim açımdan bir önemi yok. Bir Ortodoks olarak Rusya’yı benim manevi vatanım olarak görüyorum. Bir daha orayı göremeyecek olsam da bunu reddedemem. Kimi, hakikatin Doğu’dan, kimi Batı’dan geldiğini söylüyor. Ama ne var ki tarih bizleri şaşırtabiliyor. Sovyetler Birliği’nde dini ve manevi bir uyanışa tanıklık ediyoruz artık. Bu göz ardı edilebilecek bir şey değil.

Ölümün ötesinde ne görüyorsunuz?

İnsan ruhunun ölümsüz olduğuna inanıyorum. Ölüm, ölüm değil. O yeniden bir doğuş. Bir tırtıl nasıl bir kozaya dönüşüyorsa, ölümden sonra da bir hayat var ve bu, insanda korku verici şekilde kendini gösteriyor. Telefonun fişini prizden çekmek kadar basit aslında. İstediğimiz gibi yaşayabiliriz. Tanrı’nın bizim yaptıklarımıza hiç ama hiç ihtiyacı yok.

Kendinizi insanlığa neden borçlu hissediyorsunuz?

Bu ilk başta Tanrı’ya, sonraysa insanlığa karşı bir hizmetim. Sanatçı, insanlardaki düşünceleri toplayıp bir noktada yoğunlaşır. Sanatçı, insanların sesidir. Gerisi, sadece iş ve tutsaklıktır. Benim etik ve estetik duruşum bu bilinçle şekilleniyor.

Ölmeden önce insanlara söylemek istediğiniz son şey nedir?

Söylemek istediklerimi filmlerimde söyledim. Ben, beni inşa etmeyen insanların kürsüsüne çıkamam.


Mühürlenmiş Zaman kitabınızda “Baksanıza, bu benim! Nasıl da acı çekiyorum!  Nasıl da seviyorum! Beni! Ben! Benim…!” şeklinde ifadeler kullanıyorsunuz. Ünlü bir sanatçı olarak bu ego sorununu nasıl çözdünüz?

Henüz çözmüş değilim, ama Doğu kültürünün gizemini ve etkisini sürekli üzerimde hissettim. Doğu insanı, birbirini yardımlaşmaya davet eder. Halbuki Batı’da insanların yaptığı; gösterişte bulunmak, kendini belli etmek. Bu bana sahte, yapmacık geliyor; ayrıca hem manevi hem de insancıl değil. Bundan dolayı gittikçe Doğu’ya kayıyorum.

Hoffman’ın hayatını çekmekten neden vazgeçtiniz?

Vazgeçmedim, daha sonraya ertelemiştim. Kurban’ı çekmek daha önemliydi. Hoffman’ın hayatı romantik bir film olarak çekilmişti. Romantizm, tipik olarak batı yaşantısına ait. Bu bir hastalık. İnsan yaşlandığında gençliğini dünyayı romantiklerin gördüğü gibi görüyor. Romantik dönem manevi olarak zengindi, ama dinamizmini olması gerektiği gibi kullanamadı. Romantikler, nesneleri güzelleştirir. Romantizm, kendime yetmediğim zaman yaptığım şeyin aynısı yapıyor: kendim, kendimi keşfediyorum, yeni bir dünya kurmuyorum, onu keşfediyorum.


 Neden “Başlangıçta söz vardı…” ?

Söze karşı her birimiz suçluyuz. Söz, hakikatli olduğunda güçlü bir etki bırakıyor. Günümüzdeyse düşünceleri gizlemek için kullanılıyor. Afrika’da yalanı bilmeyen bir kabile bulmuşlar. Beyazlar, onlara yalanı anlatmaya çalışmış ama anlamamışlar. Böylesine yaratılışların mükemmelliğini görmeye çalışın, o zaman başlangıçta neden sözün olduğunu anlayacaksınız. Sözle onun manası arasındaki mesafe artık büyüyor. Çok ilginç, değil mi? Bir bilmece gibi!

Dünyanın sonunu mu yoksa bir dünyanın sonunu mu yaşıyoruz?

Nükleer Savaş mı çıktı? Bu, şeytanın kendi zaferi olamaz, olsa olsa kibritle oynayıp evi yakan bir çocuk olabilir! Ama onu yakma delisi olduğu için suçlayamayız. İnsan, kendi bombalarını patlatmaya henüz hazır değil, ölmeye de. Tarihten öğreneceği daha çok şey var. Öğrendiğimiz bir şey varsa, o da tarihin bize asla bir şey öğretmediği. Oldukça kötümser bir sonuç belki bu, insan hatalarını sürekli yineliyor. Ürkütücü… Yine bir bilmece! Tarihin, en sonunda bir üst mertebeye çıkabilmesi için bize çok önemli bir manevi zemin sağlaması gerektiğini düşünüyorum.  Bundan da önemlisi, bilgiye doğrudan ulaşmak için bir bilgi özgürlüğü. Tek yol bu. Zira, saf bilgi özgürlüğün başlangıcıdır.

 -Bu röportaj, 28 Nisan 1986’da, (Vefatından 6 ay önce) Andrey Tarkovsky  Paris’teki evinde hasta yatağındayken yapılmıştır.-

Çeviri: jsolpartre (Ali Hasar)
Not Bu söyleşiyi www.sinemazingo.com sitesinden aldım. 


2 Ocak 2013 Çarşamba

2012’den akılda kalan 10 film (Yabancı)



Çıkan kısmın özeti: Hatırlanacağı üzere 2012'nin bol rakamlı analizini şurada yapmıştık. Akabinde geçtiğimiz yıldan akıldan kalan yerli filmlere de burada bir göz atmıştık. Sıra ecnebi filmlere geldi. 

Geçtiğimiz yıl vizyona giren 228 yabancı filmden -her zaman olduğu gibi- bazıları hayal kırıklığı oluşturdu, bazıları sürpriz şekilde başarı elde etti. Ülkemizde vizyona giren filmlerin yüzde 80'ini teşkil eden yabancı  filmlerden çok azı gişe olarak yapımcılarını mutlu etti. En çok izlenen 10 filmden  sadece 3'ü yabancı filmdi.

Aşağıda 2012 yılında ülkemizde vizyon şansı bulan yabancı filmlerden en çok akılda kalan 10'unu bulacaksınız. Tekrar hatırlatmak isterim ki, bu filmler ne estetik, ne içerik, ne de gişe başarısından dolayı  listeye alınmıştır. Sadece, bu satırların yazarının düşündüğünde akla gelen ilk 10 filmdir, o kadar.


1: Life Of Pi
Yılın son haftası  vizyona giren Pi'nin Yaşamı sadece 2012'nin değil belki de son zamanların en ilginç filmiydi. İsmini bir havuzdan alan 15 yaşındaki kazazede bir çocuğun, bir filikanın içinde,  okyanusun ortasında  ve vahşi bir Bengal kaplanı ile geçirdiği günler anlatılıyor.

Pi'nin yaşamı, açık ifadeyle bir 'inanç' filmi. Elbette argümanlarını sırtını yasladığı kitaptan ve yönetmenin yorumlarından alıyor. Ancak insan ve iç evrenine dair evrensel bir takım göndermeler, semboller ve metaforlar ile bambaşka bir şekle dönüşmeyi başaran bir yapısı var.

Bugüne kadar çok az film için bu kadar güçlü bir şekilde tavsiyede bulunduk açıkçası. Mutlaka izlenilmesi gereken bir yapım. Analizi ise şurada ama izledikten sonra okumanız sizin yararınızadır.


2: War Horse
Bazı filmler son derece sübjektif şekilde kimilerine şahane görünürken, başkalarına vasat gelebiliyor. Savaş Atı benim için böyle bir film oldu açıkçası. Hem işin ehilleri hem de sinema izleyicisinin çok üz vermediği bir film oldu Spielberg'in Savaş Atı.

Ancak, hem tasvirleri hem de içerdiği mesajlar ile beni benden alan bir filmdi. Daha önce pek çok kere benzeri çekilen bu türün en parıltılı örneklerinden olarak hatırlayacağım şahsen. Filmin değerlendirmesini burada bulabilirsiniz.


3: The Intouchables
Yine, biraz hakkının yendiğini düşündüğüm bir film. Her ne kadar bir Sol Ayağım kadar olmasa da son derece gerçekçi bir çalışmaydı Can Dostum. Çok bildik bir hikaye esasen; geçirdiği kaza sonrasında felç olup, tekerlekli sandalyeye bağımlı kalan zengin bir aristokrat ile, ona bakıcılık yapan alt tabakadan bir adamın dostluğu.

Film, yaşadığı kültür ortamının ayrıntılarına takılmadan insanı odağına aldığı için ilk başta pek hissiz gibi görünse de, açıkçası izlerken bende de bu hissi uyandırdı başta, bir süre sonra politik gerilimlerin, toplumsal çatışmaların biz çağdaş dünya insanlarının ürettiği gereksiz sıkıntılar olduğunu fark edip bambaşka sularda kulaç atıyor.

Önce iki zıt kutuplu karakterin yakınlaşmasını, ardından aradaki tüm uçurumları kapatmasını görüyoruz. Burjuvazi ve alt sınıfın zihnimizde asla yan yana geleceğine ihtimal vermediğimiz birçok konuda pek de güzel kader birliği ettiğine şahit oluyoruz. Bu anlamda Can Dostum başta Fransa olmak üzere, tüm Avrupa ülkelerine silik gibi görünen çok güçlü bir mesaj da veriyor. Sanırım bu nedenledir ki yabancı karşıtlarını çok rahatsız etti. Şuradan bakabilirsiniz. 


4: The Master
Amerikan sinemasının sıra dışı yönetmeni Paul Thomas Anderson, son filmi 'The Master - Usta'da nevzuhur bir tarikatın peşine düşürüyor bizi. Anderson,  çektiği sıra dışı filmlerin ardından  imza attığı Boogie Nights ve Magnolia, hem farklı bir film dilini herkese kabul ettirmiş hem de her oyuncunun aradığı bir yönetmen olmuştu.

Bir önceki filmi There Will Be Blood ise, hem baş rol oyuncusu Daniel Day-Lewis'in muhteşem oyunculuğu, hem de Anderson'un sinema olarak nasıl farklı bir noktada olduğunun göstergesiydi. Film ödüllere boğulurken Paul Thomas Anderson Sineması diye bir gerçek vardı artık. Çok sağlam bir metinle, normalin üzerinde bir sürede akan, kendi içinde ritim ve temposunu asla yitirmeyen, müziği, oyunculuğu ve görselliğiyle dört başı mamur bir sineması vardı Anderson'un. Sonra epey süren bir suskunluk dönemi ve nihayet The Master geldi.

Usta, arızalı bir gazinin, mutluluk vadeden küçük bir tarikat lideriyle tanışması ve birbirlerini etkilemesini anlatıyor. ihtimal ki Oscar jürisi epey ilgilenecek bu filmle. Biz de şöyle alakalar kurmuştuk.


5: The Raid: Redemption
Aslında listenin aşağılarında olan bir filmdi ama araya biraz hareketlilik getirsin diye ortalara çektim. Hem Hollywood tarzının dışındaki çekim açıları ve plan süreleriyle gerçekten oldukça farklı bir film.

Baskın, sadece enteresan bir film değil, yönetmen ve başrol oyuncusunun hikayeleriyle de ilginç. Tabii onu farklı kılan en önemli özelliği içerdiği katıksız aksiyonu. Baskın, izleyicisine öylesine hareketli bir 2 saat vaat ediyor ki, adeta nefes alamıyoruz.

İlginizi çektiyse, ayrıntılar şurada.


6: The Dark Knight Rises
İtiraf edeyim ki, en başından beri Batman serisine hep mesafeli durmuşumdur. Ne zaman ki direksiyona Christopher Nolan geçti, işler epey değişti. Tamamen fantastik bir dünyada, kahramanlık hislerini gıdıklayan konsept epey gerçekliğe ve evrensel hislere hitap etmeye başladı. Usta yönetmenin üçlemesinin son filmi olan Kara Şövalye Yükseliyor da bu anlamda şahane bir 'hitam' oldu.

Nolan, sözleşmesinde olduğu üzere, üç tane film çekti ama aslında Batman'ın karizmasını da epey zedelemekle beraber, hikayeyi bambaşka bir noktaya da taşıdı. Üstelik Kara Şövalye Yükseliyor'da öyle noktalara vuruş yaptı ki, şahsen bayıldım. İsterseniz siz de bir göz atın değerlendirmeme, belki katılacağınız noktalar olabilir.


7: Killing Them Softly
Nice zamandır 'yönetmen sineması' denen olguya soğuk bakanlardanım. Galiba, her filmi bir beklenti oluşturan yönetmenlerin çoğu bu dünyadan göçtüğü için böyle düşünüyorum, bilemiyorum. Zira, ismine odaklandığımız bazı yönetmenler, öyle filmlere imza attılar ki, birer hayal kırıklığından başka bir şey ifade etmediler ne yazık ki.

Yeni Zelandalı yönetmen Andrew Dominik, bu algıyı kırabilecek nadir yönetmenlerden biri. Bu enteresan adam, ilk iki filmiyle dikkatleri üzerine çekip, çizgisinden pek sapmayarak epey beklenti oluşturmuştu. Hatırlarsınız önceki filmlerini: The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford  ve Chopper...

Dominik, son filmiyle hem suç ekonomisine kara mizah ile eğiliyor, hem 'Rüyalar Ülkesi' ile ilgili hiç de küçümsenmeyecek ciddi eleştirilerde bulunuyordu. Kibarca Öldürmek her ne kadar gereksiz gevezeliği ile can sıksa da, geçtiğimiz yılın en sağlam filmlerinden biri oldu. Analizi ise şurada.


8: Skyfall
Batman serisi kadar olmasa da, (roman olarak değil) James Bond filmlerini de çok ciddiye alanlardan olmadım. Açıkçası casus filmleri adına çekildiği devirlere göre evrilerek gelen Bond Serisi, biraz da oyuncularının tipolojisiyle (Elbette role göre oyuncu bulunduğu için belli bir bilinç vardı bunun arkasında) ilgiliydi bu dönüşümler.

Skyfall her ne kadar Nolan'ın Batman'da yaptığı kadar olmasa da, önceki Bond filmleriyle de 'inceden' maytap geçen bir içeriğe sahip Bond filmi. Filmin bir diğer özelliği ise açılış sahnesinin İstanbul'da olması. Elbette yine Sultanahmet-Eminönü çatılarında başlayan bir kovalamaca ile mevzuyu, İngiliz istihbaratının iç hesaplaşmasına getiriyor film. Son dönem batı sinemasında pek rağbet gören, sistemin kurbanlarının sistemle hesaplaşması filmi Skyfall.

Belki, klasik casus filmi izleyicileri benim yaklaşımımdan çok hazzetmeyecek ama Skyfall'a şu şekil yaklaştım ben.


9: The Hobbit: An Unexpected Journey
Orta Dünya meselesi Peter Jackson denen sinema dahisi el atmadan önce, sadece edebiyat alemi için önemliydi ve cazipti. Ancak Yüzüklerin Efendisi şaşırtıcı bir başarıyla filme aktarılınca Orta Dünya'ya yepyeni bir alan açılmış oldu. Eh, bir şey sinemacıların eline düşmeyegörsün, dibini yakana kadar kullanmaktan asla çekilmezler.

Bu mesele de öyle oldu ve Yüzüklerin Efendisi'nin üç başarılı filminden sonra Hobbit'in üç filmini çekmeye karar verdiler. Hobbit: Beklenmeyen Yolculuk bu serinin ilk filmi ve elbette kamera arkasında yine Peter Jackson var.

2012'nin son demlerinde vizyona giren film, gişesiyle umut verdi ancak, film için çok olumlu konuşabilmek mümkün değil. Belki de, tamamı bir film olabilecek malzemeyi üçe bölüp uzatmaktı bunun en büyük nedeni. isterseniz şurayı okuyup siz karar verin.


10: The Impossible
Gelişen teknoloji felaket filmlerinin sayısını da felaket sahnelerinin etkisini de artırdı. Ki sinema özellikle felaket konusunda muazzam bir tüccar zekasına sahiptir. Bugüne kadar el atmadığı felaket meselesi kalmamıştır, diyebiliriz. Karıncalardan arılara, kuşlardan yağmura kadar hemen her konuda fantastik felaket hikayesi üretmekte mahirdir.

Bir de yaşanmış felaketler vardır. Gerçek acılar, göz yaşartan dramlar. Kıyamet Günü böyle bir film. 2004 yılında yaşanan gelmiş geçmiş en büyük depremlerden birinin hemen akabinde yaşanan tsunami sonrası bir ailenin mücadelesini sahici bir dil ile perdeye taşımayı başarıyor. Gelmiş geçmiş en etkileyici felaket sonrası sahnelerinden birine sahip olan film, sıkıntılı senaryosuyla başyapıt olma şansını kaçırmış ne yazık ki. Ayrıntılar şurada.

Listenin devamı
Biz her ne kadar akılda kalan 10 film desek de, bu listeye eklenebilecek başka filmler de var elbet. Bunlardan bazılarını izleme şansımız olmadı, bazılarını yazacak vakit. Özellikle Michael haneke'nin 'Amour-Aşk'ı buraya alamadık. Şuraya tıklayarak filmin analizine bakabilirsiniz. Ama isterseniz yukarıdaki listeye Looper -Tetikçiler, Cloud Atlas - Bulut Atlası, Red Lights - Medyum, Take Shelter -Sığınak'ı ekleyebilirsiniz.

Bir de, 2012 yılında vizyona çıkan ama ülkemizde gösterim şansı bulamamış bazı başka filmler var. İmkan bulursak onları da bir başka liste haline getirelim inşallah. 

Yüzleşme




                            Dürülmüş seccadelerin arasında dua kırıntıları.


                                                       Ki biz o zaman gerçekten fakirdik…

1 Ocak 2013 Salı

Gurbet



                        Sensizlik ağır elbet.
                             Öksüz bırakan bir sessizlik işte.
          Katlanılması zor ama anlaşılmaz bir şey değil. 
                    Ama bildim ki;
          Esas gurbet, dualarında olmamak olsa gerek...

2012’den akılda kalan 10 film (Yerli)


2012 sayısal açıdan çok fazla verimli geçmese de, içerik, estetik ve teknik açıdan umut veren filmler üretildi. Türk sineması adına ‘ayağa kalktı’ demek için henüz çok erken. Ancak, sinema sektöründe bir bilinç ve profesyonelleşmekten de bahsetmek mümkün. Elbette üretilen her film gişe ya da içerik açıdan mükemmel değil. Elbette iyi filmlerin yanında vasatlar, hatta kötüler de oluyor.

Bir kere şurası kesin; eğer salt ticari açıdan bakmıyorsanız, kimse ‘kötü’ olsun diye bir film çekmez, kötü olacak bir filme para yatırmaz. Ancak hep söylediğim gibi her filmin bir kaderi oluyor. Bazıları beklenmedik gişe başarısı yakalıyor, bazıları şaşırtıcı şekilde ‘iyi’ çıkıyor.

Keza yine hep söylediğim bir şeydir. İyi ya da kötü film yoktur. İyi niyetli ya da art niyetli film vardır. Ve tabii başarılı ya da başarısız olanlar.

Aşağıda 2012’de vizyon şansı bulan 10 filmi sıralamaya çalıştım. Sıralama puana göre değil, aklıma gelme sırasıyla yapılmıştır, o nedenle buna takılmayınız. Bazılarının değerlendirmesini bu blogu takip edenler zaten ayrıntısıyla okumuşlardır. Bu nedenle tekrar etmemek adına linklerini koydum.

Buyurun; geçtiğimiz yılın akılda kalan ilk on filmi:


1: Fetih 1453
Hep söylenilen bir şeydir; ‘bu kadar geniş ve derin bir tarihi olan bir milletin neden tarihi filmi yok’ diye. Aslında mesele sadece tarihi filmlerimizin azlığı ya da başarısızlığı değildir. Tarihimizi yazmak konusundaki yetersizliğimizdir de. Yeşilçam’ın tarihi filmlere ilgisi çok gerilere gider. Bunlardan en başarılılarından olan 1951 yapımı İstanbul’un Fethi filmidir. Aydın Arakon’un yönettiği birbuçuk saatlik bu tarihi film, ortalama bir film maliyetinin 25-30 bin lira olduğu o dönemlerde 95 bin liraya çekilen en pahalı prodüksiyon olmuştu.

Hatırı sayılır bir gişe başarısı da elde eden İstanbul’un Fethi, sağlam hikayesi, karakterin güçlü oluşturulmasına rağmen, imkansızlıklardan dolayı büyük zaaflara da sahipti. Misal; fetih sahnelerinin çoğu, cılız görünmesin diye karanlıkta çekilmişti. Böylelikle yönetmen derinlik endişesinden yakayı sıyırmıştı.

Yapımcı ve yönetmen Faruk Aksoy, Fetih 1453’ü epey zor şartlarda çekti. Ancak vizyona girdiğinde sinema izleyicisi son derece eli yüzü düzgün ve bir çok alanda bir ‘ilk’ olan filmle karşılaştı. Fetih 1453’ün en büyük zaafı –ne yazık ki- senaryosundan kaynaklanıyordu. Doğru düzgün bir hikayesi ve Fatih Sultan Mehmet’ten daha ziyade Ulubatlı Hasan’a odaklanan kahraman tercihi eleştiri konusu oldu.

Görsel efektler açısından da, daha önceki tüm Türk filmlerinden daha iyi olan Fetih 1453, yine de –özellikle kalabalık kuşatma ve aksiyon sahnelerinde- yetersiz kalmıştı.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen, Fetih 1453, Türk sinema tarihinin en çok hasılat yapan ve en çok izlenen filmi oldu. Elde ettiği rekor da kolay kırılacak cinsten değil. Filmin istatistiklerini daha önce çalıştığımız 2012 değerlendirmesinde bulabilirsiniz. Filmin geniş analizini de şuradan okuyabilirsiniz.


2: Ateşin Düştüğü Yer
Usta yönetmen İsmail Güneş’in yapım aşaması epey zahmetli ve sıkıntılı geçen filmi Ateşin Düştüğü Yer, bir üçlemenin (Gülün Bittiği Yer, Sözün Bittiği Yer) üçüncüsüydü. Güneş’in filmografisinde zirve olan Ateşin düştüğü Yer, çok kaba bir tanımlamayla ‘töre’ filmi ama kendisinden öncekilerden çok farklı bir film ve esasen ‘töre’ kavramının da içinin yanlış doldurulduğunu vurgulayan bir tür vicdan sinemasıydı.

Gerek yönetmenin kimliğinden, gerekse filmin girişine konulan ayetlerden dolayı, yurt içindeki festivallerde gözle görülür bir haksızlığa ve görmezden gelinmeye uğrayan Ateşin Düştüğü Yer, dünyanın en önemli 5 festivalinden biri sayılan; Montreal Film Festivali’nde ‘en iyi film’ ödülü aldı. Film ayrıca FIPRESCI, yani uluslararası sinema yazarları örgütü ödülünü de aynı festivalde aldı.

Ateşin Düştüğü Yer, Türkiye’yi Oscar ödüllerinde de temsil etme hakkını elde etti ancak, gerek tanıtım yetersizliği, gerekse devletin ilgisizliği dolayısıyla yeterince kulis ve tanıtım yapamadığı için finale kalan filmlerden olamadı.
Pistte yarışan bir atleti, kazandığı üçüncülük ödülünden dolayı cep telefonla arayıp tebrik eden idarecilerin hiç biri uluslar arası arenada, çok önemli bir festivalde ülkemizi temsil edip, çok önemli filmleri arkada bırakarak birincilik elde eden yapımcı ve yönetmeni arayıp, tebrik etmeyi ne yazık ki düşünememişti.

Ateşin Düştüğü Yer ile ilgili ayrıntılı analizi şuradan okumanız mümkün.



3: Yeraltı
Türk Sineması’nın zihin konforunu bozan yönetmeni (ve elbette yazarı) Zeki Demirkubuz, Kıskanmak ile uzaklaştığı kendi iç evrenine öylesine güçlü ve rahatsız edici bir dönüş yaptı ki, Yer altı pek çok anlamda Demirkubuz’dan beklenilen ama yine de şaşırılan film oldu. Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ından serbest uyarlanan film, en genel tabiriyle bir tür ‘yüzleşme’ filmiydi.

Bir sinemacıdan daha çok ‘kafa yoran adam’ diyebileceğimi Zeki Demirkubuz, hem kendiyle yüzleşiyor hem de iyilik ve kötülük üzerine sahici bir empatiye girişiyordu. Bu anlamda yönetmen filmografisinin nadide parçalarından biri oldu Yer altı ancak, çokça da tartışıldı. Hem de hiç hak etmediği magazin boyutlarıyla tartışılması hem filme büyük bir haksızlık olarak kaldı, hem de yönetmenin anlatmak istediklerinin çok uzağına fırlattı herkesi.

Demirkubuz sineması Yeraltı ile biraz daha seyrettiriliyordu belki ama bu basitleştirici bir unsur olarak durmuyordu perdede. Film karesiyle bir arayışa girişen Demirkubuz, bunu en tehlikeli sularda cesurca yaparken, mebzul miktarda karamsarlığı da yüklüyordu film karelerine. 

Filme festivallerde epey haksızlık edilmesi, bundan sonraki sinemasını nasıl etkiler bilemiyorum ama (korkuyorum ki izleyiciden daha koparak, çok daha uzaklara ve anlaşılmaz sulara savrulabilir) Yeraltı, bir ülke sineması adına sahip olunabilecek en değerli filmlerden biri olarak tarihteki yerini aldı. 

Filmin uzun analizini şuradan okuyabilirsiniz. Zeki ile yaptığım epeyce uzun bir sohbeti de şuraya ya da şuraya ekledim.


4: Uzun Hikaye
Mustafa Kutlu yaşayan (Allah uzun versin) en önemli hikayecilerimizden. Siz bakmayın son dönemlerde bir tür münzevi hayat yaşadığına, aslında spordan sinemaya, televizyondan edebiyata kadar pek çok konuda ‘ehil’ bir entelektüeldir. Bu nedenledir ki, Kutlu’nun hangi eserini sinema ya da videoya alındığını görsem inanılmaz mutlu oluyorum. O metinlerin harekete geçmesi, tabiri caizse ete kemiğe bürünmesi müthiş bir deneyim olarak görünüyor bana.

Osman Sınav ise, epey eskiden beri yakından tanıdığım, takip ettiğim bir sinema ustası. Ekonomik şartların mecburiyeti Sınav’ı bir süredir sadece televizyona mahkum ettiği için, Türkiye'nin bu usta isimden mahrum kaldığını düşünürüm.

Mustafa Kutlu’nun enfes kitabı Uzun Hikaye’sinin sinemaya aktarılacağını duymak beni mutlu etti ancak, bunun Osman Sınav tarafından yapılacak olması ayrıca memnuniyet vericiydi. Ki Kutlu-Sınav ilişkisi sadece sinema bağlamında kalan bir yakınlık-birliktelik değildi. Her ikisini de yakından tanıyanlar, bu iki usta ismin de ruhen çok yakın olduklarını bilir.

Uzun Hikaye, 2012’nin son çeyreğinde vizyona giren önemli Türk filmlerinden biri oldu. Her şeyden önce gerçek anlamda bir ‘Türk filmi’ydi Uzun Hikaye. Nicedir uzak kaldığımız, neredeyse unutmaya yüz tuttuğumuz bir takım –bize has- hisleri tekrar perdede görme imkanı oldu. Film elbette, dönemin anlatım diline göre biraz farklılıklar içerse de, sezonun en önemli çalışmalarından biri olarak akılda kaldı.

Uzun Hikaye ile ilgili bir analizi de buradan okuyabilirsiniz.


5: Açlığa Doymak
Açlık yaşadığımız çağın en önemli meselesi belki de. Doğrudan kelime anlamı ya da simetrik anlamlarıyla da. Dünya bir yandan obezite ile mücadele ederken, diğer yandan fakir ülkelerdeki milyonlarca insanın açlığı iç yakıcı bir kontrast olarak duruyor. Buna bir de, siyasi açlığı eklerseniz tablo daha da ilginçleşiyor.

Zübeyr Şaşmaz, genç bir sinemacı ve ne yazık ki bunca zamandır Kurtlar Vadisi fenomeninin gölgesinde kalmış talihsiz bir isim. Şaşmaz’ın ilk iki filmi, biraz da Vadi’den gelen dalgaların üzerine çıkıp, bir şeyler devşirme amacıyla çekilen ticari bir film olduğu için, pek sayılmamalı bence. Bundandır ki, Zübeyr Şaşmaz sinemaya Açlığa Doymak ile başladı diyebilmeliyiz.

Ve açıkçası ne dediğinin farkında olan bir filmdi Açlığa Doymak. Tüm zaaf ve eksikliklerine rağmen. 2012 yılının akılda kalan belki de tek ve en önemli politik (ideolojik değil, karıştırmayalım) yerli filmi de.

Açlığa Doymak’ın analizini şurada bulmak mümkün.


6: Tepenin Ardı
Seyfi Teoman umut veren bir sinemacıydı. Yaptığı iki film ile güzel bir geleceğin habercisiyken, üzücü bir kaza neticesinde aramızdan ayrıldı. Bu genç sinemacının yapımcılığını üstlendiği Tepenin Ardı, konusu, anlatımı ve algı diliyle çok sık rastlamadığımız filmlerden biri oldu.

Tepenin Ardı, ülkenin güneyinde, bir dağ yamacında yaşayan küçük bir ailenin etrafında gelişen ‘ötekileştirme’ ve ‘iki yüzlülük’ hikayesiydi. 

Filmin yazar ve yönetmeni Emin Alper, hepsinin ayrı bir zaafı olan ancak tamamının (deliler, kadınlar ve çocuklar hariç) ikiyüzlü olduğu bir ailenin birkaç gününü ‘düşman’ üzerinden ele alıyor ve güçlü resimlerle anlatıyordu. 

Kendi ürettiğimiz düşmanlar ile, başta kendimize ve yakınlarımıza ettiğimiz düşmanlıkları inandırıcı bir ikiyüzlülükle gizleyen dağ insanlarının hikayesi, her ne kadar bana biraz haksız ve insafsızca verilmiş gibi gelse de, can yakıcı bir gerçekliği vardı Tepenin Ardı’nın.

Filmin analizini şurada bulabilirsiniz.



7: Elveda Katya
Gazeteciliğe başladığım sıralarda, birkaç bekar arkadaş önceleri gazetenin çatı katında kalıyorduk. Bunlardan biriydi Osman Sönmez. Son derece girişken ve öz güveni yüksek bir arkadaşımızdı. Her ne kadar sahip olduğu yetenekleri gazetecilik alanının çok dışında olsa da, gazetenin o dönemin mütevazı şartlarında güzel günler geçirdik Osman ile.

Gel zaman, Osman yurt dışına gitmeye karar verdi. Sovyet Rusya yeni dağılmıştı ve Moskova’ya gitmeyi kafasına koymuştu. Bunu yaptı da, bir süre sonra mesleği bırakıp ticarete atıldığını öğrendim. Mutlu olmuştum zira, su, yatağını bulmuştu. Bir sonraki denk gelişimizde, ciddi ciddi bir iş adamı vardı karşımda.

Osman’ı son kez TV ekranında gördüm. Antalya Film Festivali’nde ödül alıyordu. Bizim Osman yapımcı olmuş ve hikayesi de kendine ait olan Elveda Katya isimli bir film çekmişti. Yönetmenlik koltuğunda ise, kendisinin ardından Rusya’ya giden kardeşi Ahmet Sönmez vardı.

Bu nedenle biraz tedirgin izlemeye başladım Elveda Katya’yı. Ancak izledikçe tereddütlerim ve kaygılarım azaldı. Genç yönetmen Ahmet Sönmez, ilk filminde kamerayı hiç de fena kullanmıyor, dahası dokunaklı bir hikayeyi seyirciye geçirmeyi başarıyordu. Elveda Katya, ülkenin kuzeyindeki bir gerçekliği, evrensel değerler üzerinden anlatmayı başaran, ancak zaafları da olan bir film. Analizi ise şurada. 



8: Araf
Dinine vakıf Müslümanlar için A’raf bilinmeyen bir kelime değildir. Kutsal kitabın surelerinden biri olan A’raf, bir kavimden ismini almıştır ve yeniden ihya olmak meselesi üzerinde durur. Araf kelimesini edebi metin olarak Dante’den okumuştum ilk kez. Cemil Meriç’i keşfedince tam anlamıyla künhüne vakıf oldum diyebilirim. Ne önemli bir kelimeydi Araf. Esasen modern manada ‘arada kalmak’ anlamında kullanılır oldu Araf.

Yeşim Ustaoğlu’nun son filminin de ismi olan Araf, gitmekle kalmak, sevmekle vazgeçmek arasında kalanların hikayesini anlatıyor. Hayatın alt katmanından insanların hikayesine odaklanan film, çarpıcı bir gerçekliğe sahip. Ancak her şey de süt liman değil elbette.

Filmin yazısı için şöyle alabilirim sizi. 



9: Evim Sensin
Güney Kore sinemasının son dönem filmlerinden en önemlisiydi belki A Moment To Remember. Yönetmenliğini John H. Lee'nin yaptığı, 2004 yapımı olan film, tür olarak genelde orta yaşın bayıldığı bir profile hitap etse de,  şaşırtıcı bir şekilde genç kuşağı da etkisi altına aldı. Güney Kore ve uzak Doğu’da vizyona girdiği dönemde elde ettiği gişe başarısı kıskanılacak düzeydeydi. 

Film aşk ve unutkanlık üzerineydi ve yer yer ağırlaşan temposuna rağmen, imdat kolu olarak müziğe sırtını yaslıyor ve duyguyu zirveye taşıyordu. Bir tür ‘ağlatmazsa para yok’ türünden bir yapımdı anlayacağınız.

Çok uzak olmayan bir geçmişte, bir film projesini konuşurken, sektörün içindeki bir arkadaşım benle buluşmadan önce Türk sinemasında, salon sektöründeki çok büyük markalardan birinin sahibiyle görüştüğünü söylemişti. Ve Özcan Deniz’i bu işletmecinin yanında gördüğünü, Bir Güney Kore filminin haklarını satın aldıklarını, muhtemelen çok yakın zamanda çekeceklerini ifade etti. Ve şöyle de bir anekdot ekledi; ‘Özcan deniz filmine o kadar güveniyor ki, yapım için bankadan kredi çekmiş. Büyük risk almış yani.”

Özcan Deniz’in oyuncu olarak rol aldığı ki yapım maalesef başarısızlık göstermişti. Biri hemen yukarıda okuduğunuz Araf. Her ne kadar Ustaoğlu’nun iyi filmlerinden sayılsa da, gişede yüzü gülmeyen filmlerden olmuştu. Ve TRT ekranlarında yayınlanan Bir Zamanlar Osmanlı isimli dizi, yeterli izlenme oranı yakalayamadığı için yayından kaldırılmıştı. Gişenin Özcan deniz için ne kadar büyük bir handikap olduğunu anlatabilmek adına yazıyorum bunları.

Yönetmenliğini kendisi yaptı ve başrolde F. Evcen ile beraber kendisi oynadı Özcan Deniz. Film, kendini hiç riske atmadan, direkt olarak asıl yapım olan A Moment To Remember’a benzemek için çekilmişti Evim Sensin. Deniz’in müzisyen olmasının da olumlu katkısıyla ilk hafta çok ciddi gişe yaptı. Ve 2012’yi de büyük bir başarıyla (2,5 milyon civarı seyirci) tamamladı.

Evim Sensin için elbette özgünlükten bahsedemeyiz ama bence çok başarılı bir uyarlamaydı. Ki bu bile Türk sinemasında pek sık gördüğümüz şeylerden değil. Ancak filmin en önemli zaafının da yine buradan, yani orijinaline sadık kalacağız diye düşülen durumlar olduğunu da belirtelim.


10: Çanakkale 1915
Tarihi filmlerle ilgili genel kanaatimi Fetih 1453 yazısının giriş kısmında yazmıştım. Şunu ekleyebilirim: Merhum Aliya İzzetbegoviç’in Zindandan Notlar’ında geçen enfes bir tespit vardır. Şöyle der: "Aşk ve nefret ile şiir yazabilirsiniz, tarih değil!" Ne yazık ki yazılı Türk tarihi aşk ve nefretin tarihidir bizde. Yazanın ideolojik görüşüne göre hakikati eğip büktüğü ve dolayısıyla tutarsız, derinliksiz ve ne yazık ki gerçek olmayan, olmasını istediğimiz tarih.
Turgut Özakman da maalesef böylesi pop-corn kalemlerimizden biri. Ama çok popüler ve çok satan bir yazar. Çanakkale 1915, içerik itibarıyla resmi tarihi pekiştirmek ve hakim düşüncenin tarihsel yansımasını güçlendirmekten başka bir kıymet ifade etmeyen popüler kitaplarından biri.

Ki 2012 yılı başında haberi duyulan 4 tane Çanakkale filmi vardı. Bunlardan elini en çabuk tutan Sinan Çetin’in Çanakkale Çocukları isimli felaket oldu. Filmle ilgili analizi şurada görmek mümkün. 

Böylesi bir facia sonrasında vizyona giren Çanakkale 1915’i ödümüz ağzımızda izlemeye başladık. Ancak son derece şaşırtıcı bir çalışma çıktı karşımıza. Her ne kadar bir drama formatında olmasa da, son derece hakkaniyetli bir film olmuştu Çanakkale 1915. Bir dramadan ziyade docu-drama konseptinde olan film, en azından üzerinde harcanan emekten dolayı saygıyı hak ediyordu kanaatimce. Ve tarihe klişelerden ziyade, iyi niyetli yaklaşıyordu. Buradan geniş analizini okuyabilirsiniz.

2012'de vizyona giren ve akılda kalan 10 yabancı filmi ise bir başka yazıya artık...