Necip Fazıl Kısakürek'in Babıali kitabı hayatıyla ilgili pek çok ayrıntıyı aktarırken, özellikle Fransa'da yaşadıkları ve kumar bağımlılığıyla ilgili ilginç maceralarla doludur.:
Genç Sair, babasının ölüm haberini
aldığı halde mirasına konmuş olmaktan mesut bir hissiz... Hiçbir şey sormadı, hiçbir müdafaaya kalkışmadı.
Parayı, parmaklarının sekline dikkat ettiği vahşi bir eda ile çekip aldı ve
odadan çıktı. Halı döşeli merdivenlerden bası önünde, iniyor.
Cebinde bir iki bin frank var...
Bununla kumar sermayesi yapacak, tahsilini devam ettirecek, Paris'teki fikir ve
sanat muhitlerini fethedecek ve bir koca (Metropolis)i satın alabilecek bir
servet kazanacak!..
Bu hayal şimşeği altında otel
kapısından çıkarken kaskatı bir vakıa ile karşılaştı. Bardaktan boşanırcasına
yağmur... Yanaklarından seller akan mareşal (Ney)in heykeline bakıp bir an düşündü:
- Acaba mesut muyum, bedbaht
mıyım? O müthiş anı asla unutamaz.
Burhan Ümit ile karsı karsıya...
Burhan ağlamaklı:
- Bırak su kuman, kuzum;
derslerine sarıl!.. Yeni ihtiraslar ara kendine!.. Seninle, tiyatro, sanat sergileri,
müze, konferans, konser, kütüphane, bohem kahveleri, serseri meyhaneleri, dansing,
kabare, bütün Paris'i delik deşik edelim... Ama su öldürücü illeti silk, at
üzerinden!.. Kendine acımıyor musun?..
- Kendime acımak için böyle
yapıyorum!
- Öyleyse?..
- Eğer benim o dipsiz uçuruma düşmemdeki
sırrı buseydin yakamı bırakırdın!
-Neymiş o sır!
Söylemedi. Sırrını dile
getirmekten kaçındı. Bunu sırrına bir nevi ihanet saydı. Talebe müfettişiyle macerasını
da tam anlatmadı. Bastı, kulübe doğru uçup gitti. Kime karsı olduğu meçhul,
öyle bir hınç içindeydi ki, kulüpte ve bir defada cebindeki paraya eşit bir kâğıt
çekebilmek için, ayakta, saatlerce bekledi. (Krupye) denilen kumar idarecisi
tam da onun parası kadar bir miktarı ilân edince haykırdı: - Banko!
Masadakiler hayretle "müthiş
oyuncu" diye lâkaplandırdıkları Genç Şaire döndüler. Bu sefil delikanlının
cebinde böyle bir para bulunabilir miydi? (Krupye) Genç Sairden (deklârasyon)
istedi. Yani para göstermesini... O, bir tomar yüzlük frangı masaya attı. Paralar
masa üstünde yelpazevâri yaygın... Paletle kendisine uzatılan çift kâğıdı aldı:
- Kâğıt almaz!
Parayı satan pişkin Fransız
kâğıtlarını açtı:
- Bankoda 9...
Yeşil çuha üstünde bir yürek kızıyla
bir ispati dokuzlusu...
Aynı paletle parasını çekip aldılar.
O da arkasını döndü, hiçbir şey olmamış gibi kapıdan süzülüp çıktı. Pırıl pırıl
cadde... Paris kaynıyor... O, Genç Sair, şehrin kapkara çatıları, esrarlı
bacaları ve her an göz kırpan ışıkları ortasında, kaybolmuş bir çocuk gibi
kimsesiz ve on parasız... Ve "Işık Beldesi" diye anılan Paris'te,
hiçbir yerden hiçbir ümit kıvılcımı göstermez bir karanlıkta... Gözleri
kaldırımlarda, "Kaldırımlar" şiirini içinde biriktire biriktire
saatlerce, yayan, oteline gitti. Odasına çıktı, aynanın karsısına geçti, uçları
simsiyah tırnaklarıyla yanaklarını kanatırcasına tarayarak ağlamaya başladı:
- Allah’ım beni kendi kendimden kurtar!
MARSİLYA treninde... Bileti üçüncü
mevki... Cebinde de, birkaç gün sonra Marsilya'dan İstanbul'a kalkacak lüks bir
vapurun ikinci mevki kamara bileti... Biletleri kendisine arkadaşları sağlamış
ve gara kadar gelerek tren kalkıncaya dek beklemişlerdir. Çünkü ne olur, ne
olmaz; tren kalkmadan fikir değiştirip atlayabilir ve yine eski uçuruma düşebilir
o... Bu şüphe, arkadaşlarının hallerinden okunmaktadır.
Tahsisatının kesildiği ay üstüne
aylar geçtiği halde yerinden kıpırdamamış, İstanbul'daki dayısından gelen
paraları hep aynı sadakatle yürek kızına yedirmiş ve isin tuhafı, Burhan Ümit
de dahil, bütün Türk arkadaşlarından büsbütün kopmuştur. Onlar, topyekûn,
nazarında bozulmasından korktukları cüce muvazeneleri içinde suların
sürüklediği çöpler... Hiçbirinde, kötü yolda da olsa, kendi kendisini asma
hasreti yok... Başlangıçta, Burhan Ümit ile Paris'in sanat ve kültür çevrelerinde
boy gösterirken bile Türklere, yeni Türkiye'ye, Tanzimat’tan beri basını almış
giden maymun makyajlarına, hatta topyekûn insanlığa (aforizm)ler savurduğunu,
bütün oluşları sahte kabul ettiğini bilen arkadaşları, bir gün onu yatağında
bastılar ve:
- Haydi İstanbul, her sey hazır!
Diyerek trene bindirdiler.
Yine bir gün, (Türketi) kahvesinde
geniş bir talebe halkasına söyle demişti:
- İnsanlık derin bir buhran
yasıyor ve ruhunu, kurtarıcısını arıyor. Elbette zamanı gelecek ve büyük bir
zuhur doğacak... Büyük bir zuhur... Köse baslarını tutacak bir heyula şahsiyet,
kollarını açarak "mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye haykıracak!
Arkadaşları, karınca kararınca, boşluklarım
ve tesellilerini içki ve kadında ararken, o, bunlardan hiçbirinde ıstırabının merhemini
bulamamış ve yürek kızıyla ispatı dokuzlusunda karar kılmıştı. Bu işte bir sır
vardı ama neydi?..
Onu biraz sonraya bırakalım...
İlâve katar olduğu için bomboş
trende, bir uçtan öbür uca gidip geldi; sonra en uygun yer olarak, ışıkları
pörsük bir vagonun tahta sıralarından birine çöktü. Tren o kadar bos ki,
kendisini devlet reislerine mahsus hususî bir katarda hayal edebilir. (Dostoyevski)yi
düşünüyor. O da kumar hastası... Berlin'de saatini satıp kumara giden, öz
nefsine hakaret ihtiyacında bu (mujik) ruhlu romancının cesareti bütün Avrupa
(b'urjuva)larını hayret ve dehşete düşürmüş ve dehasına, ukdeli seciyesine dair
kasideler söyletmişti.
Hey gidi, hey, dedi kendi
kendisine; eğer benim yaptıklarımı, nefsime ettiklerimi bilselerdi o ahmak burjuvaların
çeneleri dizlerine düşerdi. Eza... O, ezayı seviyordu, nefse ezayı... Ve bunu şeytanî
yolda, hep nefsine inanarak, çalışarak ve aldanarak arıyordu.
Bu dava çetinlerin çetini...
Paris'te pek az gördüğü bir sahne
olarak, Marsilya'ya sabahın is saatlerinde indi. Kumarsız uyanık geçen bir
geceden sonra... Doğru, biletini cebinde taşıdığı vapur kumpanyasının
bürosuna...
- Vapur ne zaman hareket ediyor?
- Bilette yazılı...
- Bakmadım.
- Üç gün sonra...
Bak sen simdi ise! Marsilya'da üç
gün kalmaya mecbur... Hâlbuki cebinde, arkadaşlarının tren kalkarken
uzattıkları zarf içindeki para pek az bir şey... Marsilya, her dilin konuşulduğu
bir Bâbil kulesidir. Dört beş arsın genişliğinde veya darlığındaki pis
sokaklardan en şatafatlı caddelere kadar her renkten örnekler...
Parasına göre, çöp deresi en pis
bir sokakta en pis bir otel buldu. Burada üç gün kalabilir ve pazardan alınma
kuru yemeklerle idare edebilir. Genç Saire, ancak (Bodler) gibi mücerret pise âşık
bir sanatkârın hoşlanabileceği bir oda gösterdiler. Ölü, ölünün son nefesi
kokan bir oda... Teneşire benzer bir yatak ve bir kösede yarı açık çekmecesi şişmiş
ve çarpılmış bir konsol.... Bir koltuk mumyası ve kan izlerine benzeyen lekelerle
benekli sararmış, patiska perdeler... Yarı açık çekmecede, belki 19'uncu
asırdan kalma, betonlaşmış bir francalanın uç kısmı...
Bağırsakları paslı yaylar halinde dışarıya
fırlamış koltuk ölüsünün dizlerine oturdu. Şeytanın kulağına kadar eğilmiş,
fısıldadığını işitir gibi:
- İnsan bu hale gelince mutlaka
kumarda kazanır. Senin şu andaki şartlarına göre sansın büyük!.. Ne yap yap,
bir çare ara! Şans böyle anları gözler.
Ürperdi. Fısıltı devamda:
- Acenteye gider, kamara biletini
güverteyle değiştirebilir, farkı olan parayı alabilirsin!.. Olmadı; konsolosluk
da var... Çarene bak, biraz para bul! Durma!
Geceliğini peşin aldıkları otelden
çıktı; kumpanyaya gitti ve şeytanın dediğini kolayca yerine getirdi. Birkaç yüz
frankla Marsilya'yı hoplatacak... Ne kadar mutlu!.. Telefon rehberi... Kulüp
isimleri... Paris'te azası olduğu kulübün kartıyla giriş, yolunuş ve 10 parasız
çıkış... Ertesi günü otelde kalacak parası bile yok..
Türk Konsolosluğunun adresini
öğrendi. (Avenü Prado) dedikleri şahane cadde üzerinde... Gitti. Bütün
konsolosluklar orada ve önleri bahçeli şirin villâlar içinde... Bir hayli
arandı. Baktı; içinde ısırganların türediği bakımsız bir bahçe... İçeriden de
cızbız köfte kokusu geliyor... Basını kaldırdı: Türk Konsolosluğu...
Konsolos feleğin çemberinden geçmiş,
gayet pişkin bir kırnata... Hemen ziyaretin gayesini anladı ve dedi:
- Vatana iade tahsisatımız bitmiştir.
Size yardım edemem!
- Fakat ben hükümet talebesiyim:
(Röpatriyaj - vatana iade)sini isteyen herhangi bir serseri değilim.
- Bir şey yapamam!
- Ya ben ne yaparım?
- İsterseniz intihar edin! Biz alışığız
böyle manzaralara... Bu kadar!..
Çıktı. Akşam oluyor. Karnı da
aç... Konsolosa, kokusu gelen köftelerden küçük bir ikramda bulunmasını rica
edemezdi. Haydi, açlık çekilsin; ya geceleyeceği yer?. Yürüdü. Bir meydanlık...
At yarısı sahası... Bir tarafta, iri ağaçlardan sonbaharın silkelediği
yapraklarla kabarık bir şilte...
Uzanıp yattı ve sinir
yorgunluğundan hemen sızdı. Yüzünde bir sıcaklık... Gözlerini açtı. Güneş... Kalktı,
silkelendi. Biraz ileride bir kumsal... Ayakkaplarını çıkararak dizlerine kadar
suya girdi. İleride ağ atan balıkçılar ve kıyıda karaya çekilmiş kayıklar... Bu
kayıklardan karaya çekilmiş birinin önünde, kumlara dökülmüş kara kara şeyler...
Bunlar keçiboynuzu, kayık da keçiboynuzu yüklü bir mavna... Oturdu, zil çalan
karnını kumlardan topladığı keçiboynuzlarıyla tıka basa doldurdu; balıkçıların şarkılarını
dinledi ve güneş orta yere yaklaşırken doğruldu, yarış yeri istikametinde
yürüdü. Meydanlıkta bir bankoya oturdu ve güneş altında biraz kestirdi.
Uyanınca gördü ki, yarış sahası insanlarla dolu... En cicili bicili kılıklarıyla,
tahta bir parmaklığın sınırladığı dış yol üzerinde cevelân halindeler... Aman!
Aralarında, silindir şapkalı, dolama ipek kravatlı, göğsü dürbünlü, bizim
konsolos cenapları!.. Parmaklığa koştu. Konsolos tam önünde... Elini uzattı ve
konsolosu omuz basından kavradı. Konsolos dehşetle:
- Siz misiniz?.. Ne
yapıyorsunuz?.. Yabancılardan çekinmiyor musunuz?
- İsterseniz beni polise teslim
edin! Sizi asla bırakmam!
- Ne istiyorsunuz?
-Para!
- Çekiniz elinizi yakamdan!..
- Çekmem! Para!
- Aksama doğru konsolosluğa gelin
de görüselim: Konsoloslukta bir makbuz, imza ve 1000 frank... O da gitti, o da
kumar vergisine yatırıldı ve üçüncü geceyi mahut otelde geçirdikten sonra
vapur... Vapurda, su bir aralık Dışişleri Bakanlığı yapan Feridun Cemal
(Erkin)... O da talebe ama hali vakti iyi olanlardan... Birinci mevki
kamarasında seyahat ediyor ve lüks düşkünü yolcular arasında, daha o zamandan
bir "sefir-i kebir" edasıyla boy göstermeyi biliyor. Genç Sair,
geceleri kamarasına çekiliyormuş gibi yaparak güverteye iniyor da gündüzleri
onun yanından ayrılmıyor; böylece kendisini birinci mevki yolcusu diye
gösterebiliyor.
İkinci gece miydi, neydi,
güvertede, iyi kalpli bir Türkün şiltesinde bulduğu sığınakta fena halde üşüdü,
kalktı, lüks kamaraların bulunduğu hususî güverteye çıktı, dışarıdan
görülmemesi için camları beyaz boyalı bir kamara gördü. Kapısında "banyo
salonu" levhası... Girdi, kapıyı kilitledi, banyoyu sıcak suyla doldurdu
ve sabaha kadar orada kaldı.
Bir gece de, yine aynı hususî
güverteden geçerken garip bir hadise... Battaniyelere sarılı başı kukuletalı
bir adam, iki yanında iki ızbandut, denize doğru işaretler çakıyor, yumruk
sallıyor ve anlaşılmaz homurtularla söyleniyor. Saldırgan deli halinde bir
adam... Şezlongdan doğrulur gibi olunca iki yanındaki ızbandutlar onu kavrıyor
ve şezlonguna yatırıyorlar... Tevekkeli değil; iki gün önce vapur, gayet
yakından takip ettiği Fransa kıyılarından geçerken birdenbire durmuş ve bir motorla
gemiye dört yanı kapalı bir sedye getirilmişti... Yolculara karsı bahane su olmuştu:
- Geminin doktoru hastalandı ama
telsizle yeni doktor ve hastayı nakletmek için sedye ve bakıcı istedik...
Derken geminin lüks kamaralar
salonunda "Feridun Paşa" adlı, Mısır Kral ailesi yakınlarından (lord)vârî
bir insan... Etrafında da koca bir maiyet...
Genç Sair, çok geçmeden öğrendi ki, kimsecikler görmesin diye gece
yarıları güverteye çıkarılan mecnun halli adam, meşhur Mısırlı Prens Seyfeddin’dir;
deli olmadığının ispatı için İstanbul'a götürülmektedir, zira Prensin
akıllılığı ispat edilecek olursa muazzam bir mirasa konacaktır ve miras dışı
bırakılması maksadıyla İngiltere'de bir akıl hastanesine yerleştirilmiş, deli
olduğu iddia edilmiş ve işte taraflılarından Feridun Pasa eliyle kaçırılmıştır.
O zaman, dünyayı birbirine katan
hadise... Bütün nesir vasıtaları bu isle, bu Mısır saray entrikasıyla meşgul ve
Prensi kimin ve nasıl kaçırdığı, nereye götürdüğü, ne halde olduğu meçhul...
Hattâ meşhur (Tayms) gazetesi Prensi bulacak, yerini haber verecek ve röportaj
yapacak ilk gazeteciye 1000 İngiliz lirası vereceğini ilân etmiş...
Genç Sair bu son ikramiye
vaadinden habersiz; fakat isin gazetecilik kıymetini biliyor ve İstanbul'a varır
varmaz, Darülfünun talebeliği boyunca kadrosunda çalıştığı "Vakit"
gazetesine bu mevzuda parlak bir röportaj hazırlamayı düşünüyor. Öyle ya;
bundan sonra hayatı ne olacaktır?... Babıâli'den başka çimleneceği bir yer var
mıdır?..
İleride, yine Babıâli'den bir deli
doktorunun kim bilir kaç para karşılığında akıllı raporu vereceği zır deli,
nefis bir fırsat...
(Babıali / Sayfa 31-38)






























