19 Mayıs 2013 Pazar

Mesele



Çık aradan,

karışma, dedim

Saçlarınla benim aramda,

mesele…

(Üçüncü defter)

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Bernie: Taşralı bir havari


Küçük hayatları döndüren, kusursuz işleyen ama mütevazı olan çarklar vardır. Sistem kendi rutininde akışını bu çarklara borçludur ama bunlardan biri arıza yapmazsa varlıklarını kolay kolay fark edemeyeceğimiz sistemin parçalarıdır bunlar. Bernie Tiede böyle biriydi. Hikaye gerçekten yaşandığı için meselenin bir de sosyolojik boyutu var ama biz işin sanat kısmına bakacağız.

Houston, Texas’lı yönetmen Richard Linklater Amerikanın yetiştirdiği enteresan sinemacılardan biri.  Özellikle 90’lı yılların önemli sinemacılarından olan Linklater, klasik sinema algısını zorlayan sanatkarlardan. Şu söz ona atfedilir; “hikayeniz ne olursa olsun, ölçeğiniz doğru olmalı!” Sıra dışı animasyonu Waking Life’da sanat ile felsefeyi nasıl ustaca harmanladığını görmüş ve Before Sunrise ile klasik bir öyküyü nasıl görselleştirip, duygunun kökenine indiğine şahit olmuştuk. Linklater son filmi Bernie ile kamerasını Doğu Texas’ın izbe kasabalarından birine çeviriyor. WASP kültürünün hakim olduğu bu mikro dünyadan evrensel ölçekte bir öykü çıkarmayı başarıyor yönetmen.

Filmin hikayesini anlatmak bile riskli aslında. Bu nedenle öykü hakkında şunları söyleyebiliriz: Dış görünüşüyle tam bir zararsız, iyi insan gibi görünen Bernie Tiede (Tipoloji olarak bizim müftülük görevlilerini andırıyor) küçük bir kasabada (İsmi de ilginç; Carthage – Kartaca demek!) tahnitçilik yaparak yaşayan bir isimsiz kahramandır. Özellikle kasabanın yaşlı kadınlarının gözdesidir. Zira ölüm gibi zor vakıanın esnasında ve sonrasında ortaya çıkıp, ölenin yakınlarına yakınlık göstererek acılarını azaltmakta, bununla da yetinmeyip yakınlarını kaybeden ailelerle bağını koparmamaktadır. Bernie, kilisenin arayıp da bulamadığı bir tür post-modern havaridir. Neredeyse günün 24 saatini uhrevi ve teskin işlerine ayırmaktadır. Ancak bu sıradan ve mütevazi kahramanın hayatı bir gün değişmeye başlar. Marjorie Nugent isimli asabi mi asabi, itici ve ters bir kadının kocası ölünce, Bernie ona da diğerleri gibi yakınlık göstermek ister. Ancak marjorie başlarda bu ilgiyi reddeder ve mesafe koyar. Lakin Bernie kendine has aurasıyla bu mesafeyi aşar ve ihtiyar kadınla yakınlaşır. Fakat bu kez işler beklediği gibi gelişmez…
Kahraman karakterimiz bizdeki müftülük görevlilerini fena halde çağrıştırıyor. 
Bernie (uzun ismiyle ‘Bernie’nin suçu ne?’) Richard Linklater’in sair filmleri gibi; zorlamayan kısa planlar, seyirciyi zahmete sokmayacak bildik duygular ama her kareden taşan doğallık ve samimiyet… Hikayenin ‘yaşanmış’ olduğunu bilerek filmi izlemeye başlayan seyirci için etki katlanarak artıyor elbette. Film, yönetmenin diğer yapımları gibi belli bir dozda ‘kara mizah’ ve bağımsızlık emareleri taşıyor. Ancak, türün benzer örneklerinden çok farklı yönleri de var. Misal, oyuncu olmayan kasabalılara bizzat rol verip, sıklıkla röportaj eklemeleri yapması Bernie’yi bir tür Docu/drama havasına sokuyor. Buralarda yönetmen devreye girip ince fırça darbeleriyle karakterleri olağanlaştırıp insanileştirmesi filme değer katıyor.

Ölüm gibi özellikle batıda soğuk olarak algılanan bir kavramı olağanlaştırması bana Garip Bir Koleksiyoncu filmini hatırlattı. Ama Bernie esas olarak başka bir filme de selam çakıyor: Fargo… Coen Kardeşler’in soğuk nihilizmi kadar olmasa da, Barnie ile Fargo birbirine uzak filmler değil.
Anlatıldığı dünyanın küçüklüğü, kahramanların vasat karakterlerden oluşması, öyküyü yüceltmeye yarıyor Bernie’de. Biliyoruz ki, vasat küçüldükçe zeka da, hırslar da, mutlu eden şeyler de küçülür. Yaşanmış hikayenin içerdiği kriminoloji de filmi bir çeşit gerçek suç draması yapıyor.
Bernie baştan sona ölüm etrafında dönse de kavramsal açıdan derinleştirmeyi denemiyor. 
Bernie karakteri belli ki iyi çalışılmış. Kişisel kimliği, arzuları ve zaaflarıyla ilgili pek bir şey açığa çıkarmayan, onun hakkındaki kanaati çevresiyle olan ilişkisine bakarak oluşturduğumuz bir gerçek tip Barnie Tield. Herkesin kalbine gidecek bir yolu mutlaka bulan ve hakkında önyargı oluşturabilecek kadar naif, hatta yanlış anlaşılabilecek boyutta kırılgan biri.

Öte yandan filmin kötü karakterini de çok fazla ötelemeden çiziyor film. Bayan Nugent, aksi, insanlara karşı soğuk ve kinci biri. Düşünsenize izin gününde bermuda şort giydi diye rahibe uyuz olan bir kadın. Bundan dolayı kiliseye ve dine karşı mesafe koyabiliyor. Aşırı derecede maddiyata önem veren biri ve kendi çocuklarıyla dahi bu yüzden mahkemelik. Barnie ile yakınlaşması bile belli bir mesafe alıyor ve Barnie kimsenin bilmediği kapalı yolları açarak ulaşıyor ihtiyarın gönlüne.

Başroldeki Jack Black aşırı derecede inandırıcı, Shirley McLaine ise eski günlerdeki gibi döktürüyor.

Film, yaşanmış bir hikayeden perdeye aktarılıyor. Gerçek Bernie ve Marjoırie.
Tabii bizim gibi bu coğrafyaya çok uzak insanlar için çok fark etmiyor ama Doğu ile Batı Teksas arasında ciddi bir kültür ve insan tipolojisi farkı var. Batı Teksaslılar doğulular içen Gabby (yani geveze) derler. Konuşmaya bayılan küçük bir kasabada ise tarihi insanlık kadar etkileyici bir medya vardır: Fısıltı gazetesi. Yapılan bir iyilik ya da fenalık katlanarak büyür ve kısa süre sonra bir kanaate dönüşür.

Filmde birkaç iyi oyuncu dışında genelde kasabalıları kullanmak da bu yüzden işe yaramış ve dramanın etkisini azaltmak bir yana inandırıcılık dozunu yükseltmiş. Jenerik sonrası röportajlarda dendiği gibi; ‘Dünyanın Bernie’lere ihtiyacı var!’



9 Mayıs 2013 Perşembe

Mucize!





Masallarda kurbağalar, yılanlar vardır, birden çirkin derilerinden soyunur, peri padişahının kızı oluverirler. Başkaları için yine kurbağadırlar belki. Her kadın bir kişi için tekrarlar bu mucizeyi.

(Cemil Meriç - Jurnal)

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Iron Man 3: Kır kabuğunu burjuva!



Şurası kesin; şayet bir imajiner kahraman uzun ömürlü ise, karakter derinleşmesi, dört başı mamur bir geçmişe sahip olması ve konjonktürel bir kaderi yaşaması kaçınılmazdır. Özellikle çizgi kahramanlarda rastladığımız bu durum, -nadiren de olsa- sinemada da işleyen bir kaidedir. Iron Man, Amerikalı çocuklar için 1960’lı yılların başından beri yaşayan bir hayali kahramandır. Her süper kahraman gibi, yaşayabilmesi için kendini sürekli güncellemesi ve devrin algısına göre yeniden dizayn edilmesi gerekiyordu. Kabul edelim ki Marvel bu işi en iyi yapan şirketlerden biri. Özellikle 80 sonrası iyice coşan tüketim toplumunda pek çok yan sektörü de yedeğine alarak yaşadı ve kök saldı bu imajiner kahraman.

Daha önce iki yalnız, bir de kolektif maceraysa sinemaya dalan bu demir yığını adam, şimdi yeni macerası ve konsepti ile karşımızda. Ve tahmin edileceği üzere artık sadece macera yaşatmıyor, oyuncak tüketiminden, ulusal kaygılara kadar pek çok alt katmanıyla ateşliyor turbolarını. Serinin ilkinde ‘islamofobi’yi tepe tepe kullanan film, sonra hedef kuzeye çevirmişti. Şimdi ise, yön değil alan belirliyor ve alabildiğince geniş, global ölçekli bir kötüyü koyuyor hedefe. Ancak, Iron Man 3’ü diğer tüm maceralardan ayıran bir yön var ona birazdan değinelim. Önce hikaye:  Diğer tüm hayali kahramanlar gibi, halkın değil sistemin hizmetinde olan Iron Man, perdede yaşadığı üç maceradan (Biri grup halinde idi) sonra lüks yaşamına ve kendi küstah dünyasına yeniden dönmüştür. Görünürde hiçbir sorun yoktur ancak, alttan alta kişisel defoları patlak vermeye başlamış ve paranın pek de mutluluk getirmediğini ufaktan yaşadığı yüzleşmelerle görmektedir. Ancak bu süreç, vaktiyle önemsemediği bir düşmanın büyüyüp, semirmesiyle daha da karmaşıklaşır. Görünürde tüm dünyayı tehdit eden Mandarin, Tony Stark’ın meydan okumasıyla ne kadar acımasız olduğunu gösterir. Bir anda neredeyse tüm silahlarından mahrum kalan Iron Man, zırhsız ve yardımsız Amerikan izbelerinde hayata tutunmaya çabalarken de rahat bırakılmaz. Üstüne üstlük Amerikan Başkanı da bu zalim düşmanlar tarafından kaçırılınca yine ülkeyi kurtarmak ona kalacaktır.
İslamofobi'nin klasik sahneleriyle klişelendirirken bir anda tersten vuruyor Demir Adam 3. 
Ve en büyük şaşırtmacayı melez kötüsünü deşifre ederken yapıyor. 
Bu hikayenin senaristi aslında yabancı olmadığımız biri; Shane Black. Onu özellikle Long Kiss Goodnight filminden hatırlayacaksınız. İyi Geceler Öpücüğü, o kadar etkileyici bir senaryoya sahipti ki, merhum Erbakan’ın bile bir gün eline bu filmin kasetini alıp, ‘İşte Amerika’nın dünyadan sakladığı film’ diye basın toplantısı yaptığını hatırlıyorum. Black, adeta tarifle başlanan bir yemek gibi, baştan sona özenli ve zekice yazdığı senaryoda, bu tür bir filmde olması gereken tüm unsurları ustaca yerleştirmiş. Üstelik bir tür ‘hem nala, hem mıha’ durumuyla… Yani hikaye sadece Amerikan halkını tatmine yönelik bir seyir izlemiyor, kaba/ince alt metinleri okuyan hemen herkesi mutlu edebilecek profesyonel bir yapıya sahip. Hamaset aroması Amerikan halkına göre iyi ayarlanmış, ticari matematiği ve mühendisliği masabaşında sıkı yapılmış bir çalışma Iron Man 3.

Kötülerin masumları vurdukları aracıları kurbanlardan seçerek, hem film dışındaki Amerikan politik durumlarına atıfta bulunuyor hem de, savaş gazisi askerlerin iç terörde maşa olarak kullanılmasına bir yönüyle göz kırpıyor film. Irak/Afganistan gazisi asker ailelerine, yaptıkları terör eylemi ne olursa olsun, ‘üzülmeyin’ diyor, ‘Aslında onlar da masum kurbandılar, suçlu değiller!” Demir adam prototip üretim bandı da Wallmart oyuncak rafı gibi dizayn edilmiş. Filme, hedef kitleyi temsilen konulan çocuk ve patates tüfeği de yine film sonrası market çalışması için yapılan ustaca dokunuşlardan.
Demir Adam atölyesi oyuncak rafı gibi. 
Filmin ilk göze batan unsuru, piyasanın talep ettiği her unsuru özenle içermesi. Çocuk kahramandan vatanperverliğe, aptal ama samimi karakterden hatayı anlayıp pişman olan (dönüşen) karaktere kadar pek çok hikaye elemanı ustaca montajlanmış filme. Üstelik bunu ana öykünün bir parçası haline getirmekte de büyük bir başarı var Demir Adam 3’te. Guy Pearce’in başarıyla canlandırdığı Aldrich Killian karakteri, Notre Dame’in kamburu tadında başlayıp zalim bir düşmana dönüşürken, esas vurgunu görünür kötü olan Mandarin’de yapıyor film. Bu tür hamaset filmlerinin olmazsa olmazı, ‘doğu dünyası doğuştan kötüdür’ imgelemi neredeyse her karesinde var iken, birden bire eleştiri okunun yönünü değiştirip, Amerikan paradigmasına doğrudan giydiriyor Iron Man 3.

Beni esas şaşırtan sekans ise finale yakın yerde duran başkanın petrol rafinerisinde Hz. İsa gibi gerilmesi ve onu kurtarmaya gelen demir adamların adeta havari edasıyla sekansa dahil olmalarıydı. Finalin hemen öncesinde, ‘zırh dediğin nedir ki, esas güç başka yerde’ alt vurgusu kaş göz çıkarmadan ustaca yapılıyor Iron Man3’de. Üstelik söyleyeceği son sözün ucunu açık bırakarak hem serinin gelecek filmler için geniş manevra alanı bırakıyor hem de, küstah ve kibirli kahramanı daha da insanileştiriyor. Buna rağmen ‘Barış olsaydı işsiz kalırdım’ vurgusu ve ‘Amerika kendi iblislerini üretir’le karşıtlarına da göz kırpıyor.
Olmak ya da olmamak! 
Quasimodo gibi, çan kulesinde dışlanmışlığı hissedince kötü olunur!. 
Robert Downey Junior, ne derli bir usta oyuncu olduğunu, karakterdeki anlık değişimler ve incelikli rolüyle bir kez daha ispatlarken, daha önce Lawwless’ta kötü olarak izlediğimiz Guy Pearce, gerek kötü adam olmadan önceki ezik karakteri, gerekse karizmatik kötüyü başarıyla canlandırıyor.

Ancak bence esas övgüyü, kahraman ve zırh konusunda hakkediyor film. Malum; Iron Man’i diğer imajiner süper kahramanlardan ayıran şeyi zırhı. Çoğu süper kahraman maske ya da pelerin takarken, Iron Man için zırh olmazsa olmazdır. Ve aslında bir süre sonra şu soru soruyor; zırh mı kahramanı yüceltti, kahraman mı zırhı? Zırhı, bir kabuk metaforu gibi kullanmayı başaran film, ana öyküyü eksiksiz ve aksiyonu bol şekilde ilerletirken, mebzul miktarda ironiyi de yanına alarak kahramanın temel paradokslarına derinlemesine dalıyor. Zırhın sadece insanlığa hizmet için bir araç olmadığını, aynı zamanda kahramanın defolarını bastıran metal bir örtü de olabileceğine dair nitelikli vuruşlar yapıyor. Filmin bana göre en büyük eksiği, orta ölçekteki bu hesaplaşması, büyük hikayede neredeyse hiç önemsememesi ve paradigmayı temsil edenlerin tamamının iyi olması. İyi de, herkes bu kadar kusursuz ise, bunca fenalık nereden neş’et ediyor peki?


Elohi!
İbretlik bir plan daha. 
11 Eylül'den beri artık klasikleşen sömürü tablosu: haç, çiçek, mum ve gözyaşı...
Ve havariler, mesih başkanı kurtarmaya gelir!

Hepsini deşifre ederek seyir zevkini batırmak istemem elbette ama Victor Hugo’dan W. Shekespeare kadar bazı klasik ‘trük’leri de karelerin içine gömerek tatlandıran film, benim gibi bu türden uzak insanları bile sıkmamayı başarıyor.

Onca patırtı ve gürültü sonrasında ise bir final iç hesaplaşması yaptırarak bir parça ciddileşiyor da film; bizi biz yapan zırhlarımız mı, yoksa benliğimiz mi?

Çekilmişlerin içinde içi en fazla dolu olan ve bununla beraber karakterin konvansiyonel hayranlarını da tatmin eden bir film olmuş Iron Man 3.

  

Vecihi Hürkuş’un hazin hikayesi



Senaryosu Sadık Şendil tarafından yazılan, Ertem Eğilmez'in yönettiği 1977 yapımı Gülen Gözler filmini hepimiz en az bir kez izlemişizdir. Oradaki ‘çılgın damat adayı' tiplemesindeki Vecihi'yi Şener Şen başarıyla canlandırmıştı. Hani şu ‘pırpır'ıyla sevdiği kızın evinin üzerinde uçarken ortalığı birbirine katan sakar âşık! Esasen yaşamış, gerçek bir karakter ustalıkla eklemlenmişti hikâyeye. Vecihi, pek çok ilkleri yapmış çılgın bir havacımızdı. Dün, Kadıköy Kızıltoprak'ta Vecihi Hürkuş Anıtı açıldı.

Vecihi Hürkuş, hayatı macera ve enteresanlıklarla dolu muhteşem bir adam aslında. 73 yıllık ömründe, birden fazla hayata ancak sığabilecek serencamı var Hürkuş’un. İtiraf etmek gerekirse, Vecihi’nin hayatının başlı başına filme alınmasını yıllardan beri hep istemiş, bu işi yapabilecek dostlarımın her birine en az bir kere bundan bahsetmişimdir.

18 Ocak 1896'da Dersaadet'te doğan Vecihi, orta halli ama kalabalık bir ailenin mensubu. Üç yaşında iken gümrük memuru babasını kaybediyor ve çocukluğu amcalar, halalar, enişteler, yengeler, ağabeyler ve ablaların içinde geçiyor. 1912'de (16 yaşında) Balkan Harbi'ne eniştesi Kurmay Albay Kemal Bey'in yanında gönüllü olarak katılıyor ve harbin sonunda esir kampına kumandan oluyor. Ama çocukluktan beri içinde hep ‘Tayyareci' olmak var. Yaşı küçük olduğundan makinist mektebine alıyorlar Vecihi'yi, buradan Küçük Zabit (Gedikli/Astsubay) olarak mezun oluyor. Makinist olarak Birinci Dünya Savaşı'nda Bağdat cephesine gönderiliyor sonra. Orada 2 Şubat 1916 tarihinde bir uçak kazasında yaralanarak İstanbul'a dönüyor.


Yeşilköy'deki Tayyare Mektebi'ne girerek tayyareci hayallerini gerçekleştiriyor. 1917 sonbaharında Kafkas Cephesi'ne, 7. Tayyare Bölüğü'ne atanıyor ve bir Rus uçağı düşürerek Kafkas Cephesi'nde uçak düşüren ilk tayyareci oluyor. Ancak Ekim 1917'de Ruslar düşürüyor uçağını, teslim etmemek için kendi eliyle ateşe veriyor uçağını ve bu olay onda büyük acıya neden oluyor.

Esir olarak Hazar Denizi'ndeki Nargin Adası'na gönderilince, kısa süre sonra adadan yüzerek kaçıyor pilot Vecihi. İran'da karaya çıkıyor ve 2,5 ayda yaya olarak Süleymaniye üzerinden Musul'a geliyor. İstanbul'a ancak harbin sonlarında dönüyor ama yine cepheden cepheye koşup, İstiklal Harbi'ne hemen her cephede katılıyor. Sonrası film şeridi gibi… İlk sivil pilot oluyor, ilk uçağı yapma hikâyesi enteresan.

Ganimet olarak Yunanlılardan ellerine geçen pek çok motordan yararlanarak projesini hazırlayıp ilk uçağı Vecihi K VI'yı imal ediyor. Uçağı için uçuş müsaadesi isteyince, uçabilirlik sertifikası için bir teknik heyet oluşturuluyor, ancak teknik heyetin içerisinde tayyareyi uçuracak ve kontrol edecek personel bulunmadığından gecikiyor. Sonunda teknik heyetten birinin "Vecihi, biz sana bu lisansı veremeyiz, uçağına güveniyorsan atla, uç, bizi de kurtar" sözü üzerine Hürkuş,  28 Ocak 1925'de uçağı Vecihi K VI ile ilk uçuşunu yapıyor.

İlk Türk uçağını yapıyor ve kendi ismini koyuyor; Vecihi! İzin almadan uçtuğu için cezalandırılıyor ve başlıyor talihsizliği.

İzin almadan uçtuğu için cezalandırılınca, istifa ederek hava kuvvetlerinden ayrılıp Ankara'ya gidiyor ve kurulmakta olan Türk Tayyare Cemiyeti'ne (T.T.C.) katılıyor. Hürkuş, yaptığı uçağını geri alıp, T.T.C.'nin bağış toplama faaliyetlerinde kullanarak halka havacılık sevgisini aşılamak istiyor ama uçağını geri almayı başaramıyor.

Dahiyane bir fikir daha geliyor aklına, bağış toplamak için bir madalya tüzüğü hazırlıyor. Bağışa göre bronz, gümüş, altın ve elmaslı madalya verilecek, 10.000 TL bağışlayanın adı da alınacak uçağa ad olarak verilecek. Türk Tayyare Cemiyetine ilk yardım Ceyhan ilçesinden gelmiş, 10.000 TL telgrafla bağışlanmış, alınan ilk uçağa da Ceyhan adı veriliyor.

Film gibi bir hayat
Hürkuş'un uçakla yurtiçi bağış gezileri de bu uçakla başlıyor.

Yurtdışına eğitime ve savaş uçağı üretimi kurslarına gönderilince Avrupalıların uçaklarındaki eksiklikleri görüp bunu rapor ediyor. Devlet eli ayağı durmayan kıpır kıpır bu adamı bir türlü durduramayınca hep pasif görevler verir ama Vecihi iki ay ücretsiz olarak uzatıp Kadıköy'de bir keresteci dükkânını kiralayarak, üç ay içinde ilk Türk sivil uçağını, aslında ikinci uçağı Vecihi XIV uçağını yaptığında tarih 1930'dur.

Mütevazı cenaze namazı

Gösteri uçuşu devlet yetkilileri tarafından pek beğenilmesine rağmen Vecihi'ye uçuş izni verilmiyor nedense. İlk havayolu kargosunu, ilk havacılık reklamcılığını, ilk sivil hava taşımacılığını hep Vecihi yapar. Ancak takdir göreceği yerde, hep engelle karşılaşır, maddi/manevi davalarla karşı karşıya kalır ve perişan olur. Bunun üzerine 29 Ekim 1936'da yeğeni Eribe'nin paraşütünün açılmaması nedeniyle düşüp şehit olması onu tamamen yıkar. 1954'te kurduğu (ilk sivil) Hürkuş Hava Yolları sudan bahanelerle kapatılır, Ziraat Bankası'ndan çok büyük kredi aldığı için çok zor durumda kalır. Hayatının sonlarında çok sıkıntı çekmiş, borçlandırılmış, icra takipleri, davalar nedeniyle vatana hizmet tertibinden kendisine bağlanan çok yetersiz maaşına bile haciz konulmuştur.


16 Temmuz 1969'da, Apollo 11 Ay'a indiği gün, hüzün ve yokluk içinde hayata gözlerini yumar Vecihi Hürkuş. Mekânı cennet olsun.

30 Nisan 2013 Salı

Acı Reçete: Prospektüs niyetine!



Belgeseller enteresan oluyor ama en çok beyin ile ilgili belgeseller ilginç gelir bana. Sırf bu meseleyi anlatan bir dizi film vardı; 3 LBS. Başlı başına bir muamma olan ve modern bilimin tüm imkanlarına rağmen bütün sırları henüz çözülememiş olan beyin, bazı zamanlar insanın en büyük düşmanı sayılabiliyor. Ve beynin insanoğluna oynadığı oyunlar kimi zaman çok acımasız da olabiliyor.

Amerikalı yazar Scott Z. Burns ilginç biri. Onu The Bourne Ultimatum filminden hatırlayacaksınız. Ancak esas marifeti bu değil. Burns, bundan yaklaşık on yıl önce New York’taki bir hastanenin psikiyatri kliniğinde bulunmuş ve buradan yola çıkarak Wonderland dizisi için bölüm yazdı. Steven Soderbergh ile tanışmasından sonra son üç projeyi beraber yaptılar: Informant, Contagion ve Side Effects.

“Yan etki” anlamına gelen Side Effects, nedense ülkemizde “Acı Reçete” ismiyle gösterimde. Konusu ve türü itibarıyla pek bir yenilik içermeyen hikayeye sahip. Şöyle: New York’ta üst düzey bir yaşam süren Emily ve Martin çiftinin evliliği, Martin’in borsa yolsuzluğu yüzünden hapse girmesiyle sarsılır. Şatafatlı yaşamı bırakıp, mütevazı bir hayata geçmek zorunda kalan Emily, kocasını beklediği 4 yıl içinde, içten içe yaşadığı büyük sıkıntıyı hep bastırır. Martin’in tahliyesiyle ruhunda ve beyninde gizledikleri bir şekilde dışarı taşar ve intihara meyletmeye başlar. Pek sık görülmeyen bir yöntem ile hayatına son vermek isteyen genç kadına psikiyatrist Jonathan yardım eder. Doktorun telkini ile yeni denenmekte olan bir anti-depresanı kullanmayı kabul eden Emily, iyileşeceği yerde günden güne kötüye gider.


Acı Reçete, bu tür filmlerin temel olmazsa olmazı olan ‘tutuculuk’ mesajını hep bir kenarda bulundurmayı ihmal etmeyen bir film. Modern yaşamın ve tüketimin sarstığı ruhları, pek de provokatif olmayan bir dil ile olabildiğince ölçülü ve dengeli anlatan yönetmen Steven Soderbergh, en büyük koz olarak şaşırtmacayı kullanıyor. Bu nedenle klişe gibi görünen senaryo, sert virajlara giriyor.

Film, Emily’nin ilacın etkisiyle işlediği büyük bir suç sonrasında aniden istikamet değiştiriyor, başkalaşıyor. Görünen suç ve suçlunun arkasına bakmayı deneyerek, gerçek suçluyu sorgulamaya imkan arıyor. Finale doğru ise tekrar kırıyor direksiyonu. Tam da ‘Her şey iyi gidiyor’ derken klişenin sığ sularına tekrar dönüyor ve yeni bir sürprizle seyirciyi yine şaşırtarak koyuyor noktayı. Bunu yapmasının en önemli sebebi ise, film ürettiği toplumun en çok da bu konulardaki muhafazakarlığı. Kendini riske etmeyen yönetmen, adeta izleyiciye ‘ne yaparsan yap, tahmininde yanılacaksın’ testi uyguluyor.

Olaya eklenen ‘entrika’ dozu, bir ara esas meseleyi unutturacak boyuta kadar ulaşıyor. Filmin başlangıç argümanları ve seyircinin beklentilerine cevap vermek bir yana, bunları unutturmada tipik Hollywood klişelerine sığınıyor. İlaç endüstrisinin bidayetinden beri tartışmasının yaşadığı, paradoksa; ‘insanlığın iyiliği için birkaç insan feda edilebilir mi?’ kadim tartışmasına kendi hikayesi çerçevesinde yaklaşıp, bunu çok büyük bir etik ve epik mücadeleye çevirmeden yapan yönetmen Soderbergh, meseleye nokta koymak gibi bir derdi de taşımıyor. Film ‘insan beyni sağlam bir düşmandır’ tezinden, ‘doktor civanım’ basitliğine avdet ediyor.


Oysa Anti-Depresanlar çağdaş insanlın en önemli meselelerinden... Modern tıbbın sonradan keşfettiği pek çok yeni hastalığa dair bir şeyler söyleyebilme imkanı varken, bir noktadan sonra ‘ne haliniz varsa görün’ diyerek entrika havuzuna çivileme atlamak filmin en büyük hayal kırıklıklarından biri. Psikiyatri ve suç gibi birbirine çok yakışan iki başlığı ele almak gerçekten akıllıca olsa da, meseleyi yarı yolda bırakıp dümeni başka sulara kırmak –tercih meselesi olarak saygı duyulsa da- hiç de hoş durmamış.

Her ne kadar final kısmı ile hayal kırıklığı oluştursa da bir gerçek her zaman var: Steven Soderbergh yaşayan en iyi yönetmenlerden biri ve ele aldığı konu ne olursa olsun ortaya nev-i şahsına münhasır bir film çıkıyor.

Acı Reçete, yüklendiği diyaloglar ve karakter derinleşmelerinden dolayı sıklıkla mekandan kopuyor. Bu nedenle yer yer bir sinema filminden ziyade ‘oyun’ hissiyatı vererek orijinal metinle bağını koparmıyor, koparamıyor.

Filmin oyunculukları fena değil. Emily karakterini oynayan Rooney Maara, abartısız oyunculuğuyla göz doldururken kadroya ‘celebrity’ kontenjanından katılan Catherine Zeta-Jones oynamak için değil, bulunmak için gibi duruyor Acı Reçete’de.

Filmin bir de trajik alt mesajı var; Side Effects modern aileye diyor ki, eşinizle asla mutfakta tartışmayın, ikinizden birinin sırtına ekmek bıçağının saplanma ihtimali çok yüksektir. Ve şöyle sesleniyor adeta; beyninize iyi davranın, zira beyin hiç de iyi bir düşman değildir!

Son olarak iki not düşelim. Filmde adı geçen (Ablixa) ilacı ciddiye almayın, zira uydurmadır. Karşınıza çıkacak olan web sitesi de film yapımcıları tarafından oluşturulmuş sahte sitedir. Yönetmen Steven Soderbergh, Side Effects’in son filmi olacağını, yani bu mesleği bıraktığını söyledi. Gerçi zaten sanatçılara bu yönden pek güven olmaz ama Acı Reçete’nın hiç de iyi bir ‘son film’ olduğunu söyleyemeyiz!


24 Nisan 2013 Çarşamba

Sensin kelebek!





“Kebelek!" diyor çocuk,

öyle güzel diyor ki, uçası geliyor insanın.

              Susturuyor çocuk, gülüyor sonra.

         Anlıyorum ki, bahar geldi artık.

Söylenecek bir şey yok,

                  Sensin kelebek!

Ben şimdi bin pişmanlığını taşıyorum, 

                 küçükken kanadını kanattığım kuşların...

23 Nisan 2013 Salı

Fıtratın sinemacısı: Mecid Mecidi



Mecidi’nin kamerası daima vicdana yakın civarlarda hareket eder ve bu açıdan anlattığı hikaye ne olursa olsun, anlatımı evrenseldir. Kahramanları asla kesin çizgilerle birbirinden ayrılmaz, bu nedenle kötüler ve iyiler arasında aşılmaz sınır taşımaz Mecidi’nin insanları. Yalçın bir kayalık gibi görünen yürekler bile hikaye aktıkça kamera aracılığıyla yumuşar ve ait olduğu merkeze; insanlığa dönüş yapar. Doğası gereği olması gerekenden uzaklaşmış olanı, film diliyle oluşturduğu bir cazibe ile fıtratın yörüngesine çeker. Bu nedenle hikayeleri küçük ama anlam katman aralığı büyük sularda gelişir. Gücünü fıtrattan alan sineması, gelenek ve şiirsellikten beslenir. Çok büyük resim yapmak peşinde değildir belki ama her resimde büyük anlam peşindedir. Hayatın sıradanlığından hikmetin sıradışılığını damıtır Mecidi.

Kamerası karelerin ortasında o kadar doğal durur ki, bir süre sonra sadece seyirci değil, bizatihi oyuncular da unutur kamerayı ve hayatın akışı yansır perdeye. Şüphesiz bunda sadece usta yönetmenin çerçeveye olan hakimiyeti değil, hayata olan sağlam bakışının da etkisi vardır. Ve Mecid Mecidi, sadece sinemayı, şiiri, resmi bilen bir sanatçı olarak değil, aynı zamanda hayatı ve dünyayı bilen, meselelerin künhüne vakıf bir feylesof olarak pek çok meslektaşından ayrı bir noktada durur.

Mecidi filmleri bildiğimiz seküler anlamda kaygılar içermez, güncel politiğin metazorisine kurban etmek gibi bir ucuzluk sızmaz onun sanatından. Hal böyle olunca anlattığı şey dünyevi ve gündelik kaygılardan varestedir. Ne ki bu bilinci bile kamerayı –tabiri caizse- bir sopa gibi kullanarak izleyicinin kafasına vurarak belli etmez usta yönetmen. Bilincin bile belli bir edebi ve tevazuu vardır Mecidi filmlerinde. Hakikat, çayın içine düşmüş şeker gibi homojen olarak yayılır karenin her birimine ve hikmet olarak dimağlarda tat bırakır. Batının, idrak ile kıkırdaklaşıp katılaşan kibri bu nedenle yoktur onun filmlerinde, olmayan şeyin de hissedilmesi zaten mümkün değildir.

Yıl 1992, Baduk filminin setinde. 
Esasen her iyi filmde olduğu gibi Mecidi filmlerinde de bir özellik ortaktır; insanı dönüştürmesi. Yönü ve akış hızı ne olursa olsun tüm hayatlar fıtrata doğru bir dönüş yapar ve doğal bir seyahate başlar filmlerini izlerken. İçe, fıtratın ta kendisine doğru yapılan bir güzergah değişimidir bu.

Adına ister bilgi diyelim ister malumat, kuşandığı tüm aparatları hikayelerinin içine mezceder ve genellikle çok basit obje ve kavramlardan devasa anlam üretimine katkıda bulunur. Sanatın pek çok dalına hakim olduğu için, bu hakimiyeti anlatımı basitleştirmede olağanüstü kullanır ve sonuç harikadır. Bir çift pörsümüş ayakkabıdan gelmiş geçmiş en evrensel mesajlardan birini çıkarabilecek ustalığın sırrı da bu hakimiyette gizlidir esasen.

Bu kadar üstün yönü olan bir sinemacıyı elbette bir ‘Aziz’ mertebesine çıkarma gayretinde değiliz. Üstelik Mecid Mecidi filmleri için –samimi olarak- söylenebilecek epey olumsuz yönden de bahsetmek mümkün. Ancak bunları doğrudan filmleri ele alarak yapmak ve vicdanen hem de mantık olarak en doğrusu olsa gerek. Geçtiğimiz gün Yedirenk sanat Vakfı’nda sohbet etme imkanı bulduğumuz sinemanın bu usta isminin hayata ve sanata bakışını merkeze alan muhabbet ortamı oluştu. Her şeyden önce eline aldığı tespihinden, kanepedeki oturma şekline kadar samimi bir insan vardı karşımızda. Sanatın her daim yedeğine alarak insana gizliden yüklediği kibir ile uzaktan yakından alakası olmayan bu adam, kimi zaman meselenin en tehlikeli dolaylarında, kimi zaman sinir uçlarında gezinmemize rağmen duruşunu zerre miktar bozmadı, samimiyetinden asla uzaklaşmadı.

Yedirenk Sanat Vakfı'ndaki hararetli sohbetten...
Elbette böylesi bir yönetmenle sohbet imkanı elde edildiğinde ilk sorulacak soru ‘sansür’ olabilirdi. Fakat biz meseleye başka açıdan bakma gayreti içinde olduğumuz için ‘sanatta sınırlama’ meselesini biraz deşmeye çalıştık. Gelin görün ki, sansür meselesi ustaya o kadar sık sorulmuş ki, en başta soruyu çok klişe olarak algıladı ve belki de bugüne kadar yüzlerce kez verdiği bir cevabı tekrar etti. O da şuydu; “Sansür ile suçlayanların anladığı manada sansür ve özgürlüğü ben asla kabul etmiyorum. Özgürlüğe de sansüre de yüklediğimiz anlamlar farklı olduğu için, ben ne dersem diyeyim çok anlamı olmayacak.”

Oysa bizim sözünü etmeye çalıştığımız şey, bir inanç insanının sinema yaparken önüne çıkabilecek tehlikeli ve yasak mevzular olabilir miydi? Sözgelimi eşcinselliği anlatabilir miydi bir Müslüman sinemacı? Ya da aşkı, cinayeti vs… Dediğimiz gibi, Mecidi daha önceden benzeri sorularla belki de yüzlerce kez karşılaştığı için sorumuzu o cümleden zannetti ve –maalesef- konu arada kaynadı gitti. Bu soruda ısrar etmek sıkıştırmak gibi nahoş bir tablo doğuracağı için fazla üstelemek anlamsızdı.

Ancak sanat yapmanın önündeki engeller konusunda epey dertliydi İranlı sinemacı. Ve çok doğru bir noktadan başladı bu engelleri sıralamaya: Kendinden. Mecidi’ye göre en başta Müslüman sanatçılar yüzyıllardır sanat yapmak adına dertlenmedikleri için, bugünkü hazin tabloyla karşı karşıyaydık. Sanatın zorlayıcı, zihin açıcı ve yol bulucu yönü üzerine gitmektense, zihin konforunu pek bozmuyordu inançlı sanatçılar. Ve günümüz sıkıntılarının bir çoğu, çok önceden çözülmüş olması gerekirken, bugün imkanların çok büyük olduğu dönemde, bu meseleleri aşmaya harcıyorduk enerjimizi.


Elhak doğru bir tespitti bu. Ancak elbette tek başına bir engel olarak bunu kabul etmek mümkün değildi. Nitekim devam etti Mecidi. Batı dünyasını büyük ve tek bir kümeye koyarak (haksız da değil) bir abanmadan bahsetti. Bir tür ruh satın alma refleksinden. Deneyimi ve acı tecrübeleri de vardı bu konuda. –Yanılmıyorsam- Beduk filmi için Cannes’a gittiğinde, mesleğinin henüz başında ve baharında olan genç Mecidi’ye bireysel iltifatların yanında kurumsal olarak da iltifat görmek istiyorsa filminde bir takım küçük (!) değişiklikler yapması gerektiği salık veriliyor. Enteresan olan şey, izleyiciyi değiştirmek, iyiye yöneltmek potansiyeli bulunan filmin, bu unsurları törpülenmek ve yönetmeni değiştirilmek isteniyor. Elbette şiddetle karşı çıkıyor İranlı yönetmen ve bahsi edilen değişikler yapıldığında kendisinin sinema yapması için bir neden kalmayacağını ifade ediyor.

Benzeri bir durum 1996 yılında Cennetin Çocukları Oscar’a aday gösterildiğinde Amerika’da da yaşanıyor. Pek çok imkan seriliyor ayaklarının altına. Sadece kendisine değil, aile ve akrabalarına da büyük imkanlar sunuluyor. Yine ret cevabı veriyor yönetmen. Ve bugün bu durumu bir tür ‘gizli sansür’ olarak niteliyor, hak ve hakikatin gizliden gizliye, ortaya çıkmadan sansürlenmesi. Ki ‘Esas sansür budur’ diyor.

Serçelerin Şarkısı (2008)
Sonra acı bir örnek veriyor bizleri şaşırtarak. Muhsin Mahmelbaf’ın –maalesef- bu oyuna geldiğini anlatıyor ve buna ne kadar üzüldüğünü. Bildiğimiz üzere Mecidi, sinemaya Mahmelbaf filmlerinde oyunculuk yaparak başlamıştı. Hatta şöyle sert bir ifade kullanıyor bir ara, ‘Ruhunu sattı maalesef!” Ona göre Muhsin Mahmelbaf, daha çok imkan ve dünyevi fırsatlar adına kendi özünden, ruhundan taviz vermiş durumda. Blimp Magazine’de yayınlanan bir röportajını hatırlıyorum Mahmelbaf’ın ve maalesef Mecidiyi haklı çıkaracak türden bir cevabını:

“Sizce İran sineması için en önemli sorun nedir?” diye sorup iki cevap şıkkı sunuyor derginin muhabiri: “Pek çok ülkede olduğu gibi para sıkıntısı mı, yoksa özgürlüğün olmaması mı?” Mahmelbaf teslimiyetin cevabını deklare ediyor adeta: “Özgürlüğün olmaması!” En son çektiği filmin çok ibretlik olduğunu da ekliyor sözlerine. Bu hatıraya bir kepçe de acı hatırlatma ekliyor Mecidi: “(Mahmelbaf) Son filmini şu anda İsrail’de bir belgesel olarak çekiyor!” (Mahmelbaf’ın Amerika için çektiği The Gardener isimli belgeselden bahsediyor)

Sezai Karakoç’un şiirindeki ‘Doğulu Baba’yı anlatıyoruz ona, değişmeden gömülmek isteyen 7. Oğlunu öğreniyor ve hoşuna gidiyor:
“Batılılar !
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
Babam öldü acılarından kardeşlerimin
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden…”
Sezai Karakoç – Masal

Sinemanın önündeki üçüncü engele geliyor sıra. Birinci engelin kitlesel ve devletleştirilmiş hali aslında. Bir tür paradigmal engel bu: Müslüman devletler ve toplumlar. Son filmi için çektiği sıkıntıyı iç çeke çeke anlatıyor uzun uzun. Batılıların, Hıristiyanların, Budistlerin, Yahudilerin kendi inançlarını sanat yoluyla anlatabilmek için nasıl çalıştıklarını ve çırpındıklarını anlatıyor örnekler vererek ve bunun zerresinin bile Müslümanlarda bulunmadığını söylüyor yüreği yanarak. ‘Bir tek Çağrı var!’ diyor başını sallayarak.


Aslında Çağrı’dan da pek memnun olmadığın hissediyoruz ama mevzuyu dağıtmamak adına o konuya hiç girmiyoruz. Merhum Mustafa Akkad’ın çektiği sıkıntılardan bahsediyoruz bir süre karşılıklı. Ve maalesef aradan geçen 40 yıla rağmen manzaranın çok değişmediğini anlatıyor. Çektiği sıkıntıları örnekleriyle bir bir söylüyor. Özellikle Vahhabi düşüncesinin tarihi ve sanatı hem imha ettiğini hem de şu anda önünde kocaman bir engel olarak durduğunu söylüyor. Cesaretleri olsa, İslam tarihine ait neredeyse hiçbir şey bırakmayacaklarını söylüyor ölçülü bir öfke ile.

Sonra benzeri bir korkuyu kendisinin yaşadığını söylüyor ve “suret ve tasvir” meselesine giriyoruz böylece. Malum uzun yıllardan beri Hz. Peygamberi anlatan büyük bütçeli bir film (30 milyon dolar) projesi üzerinde çalışıyordu Mecid Mecidi. Ve daha filmin çekim öncesi Peygamber Efendimizi ses ve görüntü olarak kullanacağına dair söylentiler çıkmış, büyük tartışmalar yaşanmış ve tepkiler ortaya konmuştu. Önce bir şeye açıklık getiriyor, yüzünü asla göstermeyeceğini söylüyor filmde. Ama suret olarak ve ses olarak yer aldığına dair kanaat oluşturuyor bizde. Ve açık yüreklilikle bunu çekindiği için yapamadığını söylüyor.

Bir çift eski ayakkabıdan çıkarılan büyük bir insanlık destanı: Cennetin Çocukları. 
Tam bu esnada Mecidi ile durduğumuz noktanın farklılığına dikkat çekiyor ve ısrarla tekrar soruyoruz; ‘Tepkilerden çekindiğiniz için mi yüzünü göstermeyeceksiniz yoksa saygıdan dolayı mı?’ Cevap çok net; “Çekindiğim içim!” Elbette onun görüşlerini dinlemek için o ortamdayız ama fikrimizi söylemek zorunda kalıyoruz, bir vebalden bahsediyoruz ve edepten. Bu meseleyi biraz derinleştirmek için, acaba suret göstermenin temelinde İslam’ın suret ve saneme olan mesafesinden kaynaklanabilmiş olabileceğine dair bir içi fikirle doldurulmuş soru yöneltiyoruz. Açılımı şöyle; putperest bir toplumun en büyük riski tekrar eski inancına dönmesi olduğu için İslam ve dolayısıyla Kur’an en sert tavrı put ve Allah’a şirk meselesinde gösteriyor. Bu sert ve uzun mesafeden dolayı sanatın tasvir yönüne kota uyguladığını söyleyebilir miyiz?

Buna katılmıyor Mecidi. Minyatürlerde Hz. Peygamberin defalarca resmedildiğini ve hiçbir sorun da yaşanmadığını söylüyor ama malum minyatür birebir bir form değil sanat alanında. Sinemanın gerçeklik ile sık sık karıştırılan bir algı riski var. Bunu da örneklendirerek aktarıyoruz. Hz. Vahşi karakterini oynayan Salim Gedera’yı hatırlatıyoruz. Rolü o kadar gerçek algılanıyor ki, Gedera’nın hayatı temelinden değişiyor. Sokaklarda ‘sen Hz. Hamza’yı nasıl öldürürsün’ diye taşlanıyor ve işsiz kalıyor yıllarca. Keza Anthony Quinn’in Hz. Hamza karakteriyle bütünleşmesini anımsatıyoruz.

Çok enteresan bir cevap ve bakış açısı geliyor Mecid Mecidi’den: ‘Bütün bunlar Müslüman sanatçıların çözmesi gereken meseleler ve bugüne kadar çoktan çözülmeliydi aslında’ diyerek yine konfor tuzağına dikkat çekiyor ve bunun bir tür dertsizlikten kaynaklandığını ifade ediyor. İnançlı sanatçıların bunu dert etmesi durumunda çok önceden bu meselenin hallolmuş olabileceğine vurgu yapıyor. ‘Ve elbette bugün bu kadar büyük soruna dönüştürülmezdi’ diyor.

1996 yapımı bir başyapıt: Baba
Pek çok erdemli kavram ile tanımlamak mümkün Mecid Mecidi’yi. Ancak belki de onu en çok ifade edebilecek kelime şu: Dert! Derdi olan bir sinemacı Mecidi ve elbette meselelere kendi perspektifinden bakarken herkesin onaylayacağı bir duruş sergilemek zorunda değil. Bireysel fikri ne olursa olsun filmleri de ortada olan bir yönetmen. Son olarak Vittorio De Sica ve Bisiklet Hırsızları’ndan bahsediyoruz. Ve tabii Mecidi’nin Cennetin Çocukları’ndan. Ünlü İtalyan yönetmenin filminde, en fakirin fakirden çalabilmeyi masum göstermesine karşılık, ayakkabıları yokken camide ayakkabıları bekleyen çocuğunu hatırlatıyoruz. İlginç bir ayrıntıyı naklediyor bize. 2003 yılında Asiatica’da Vittorio De Sica Ödülü’nü alırken tam da bundan bahsedildiğini anlatıyor ve batıya karşı doğunun duruşunun övgü aldığını ifade ediyor.

İslam’ın İslam karşıtları tarafından hasredilen algısıyla oluşturulan görüntüsünden oldukça rahatsız olan yönetmen, bunun en büyük sorumlusunun da Müslümanlar olduğunu tekrar tekrar vurguluyor. İnancını ve peygamberini yeterince tanıtamamanın ızdırabını Müslümanların yaşamadığını söylerken, bir eleştiriden ziyade üzüntü yaşıyor usta yönetmen. Ve bu dertsizlik sorununun Müslümanların en büyük meselesi olduğunu da ısrarla ifade ediyor.

  

15 Nisan 2013 Pazartesi

Oblivion: Ben bir yalnız astranotum!



Bilim-kurgu türü klasik sinemanın tıkandığı noktada değil, bidayetinden beri sanatın bu son keşfiyle hep elele olmuş, sosyal ve siyasal çalkantılarla girdiği darboğazlarda kimi zaman kurtarıcı tür olarak da kendini göstermiştir. Türün edebiyatı, sinemanın türle olan seviyeli ilişkisinden sonra daha da gelişmiş ve bir tür ying/yang uyumu ile günümüze kadar gelmiştir. Ancak... Popüler sinemanın lokomotifi olan Hollywood'un bu konuda ciddi bir türbülansa girdiği ve kendini tekrar ederken ağır makyaj ve frapan kolajlarla yeni tatlar aradığı da bir gerçek. Bu hafta vizyona giren ve yönetmenliğini Joseph Kosinski'nin yaptığı Oblivion bu konuda şahane bir örnek olarak film tarihindeki yerini alıyor. Oblivion ne hikayesi ne de trükleriyle pek bir özgünlük barındırmadığı gibi, bu tür filmlerin sıkı-fıkılığı asla bırakmadığı 'insani ol canımı ye' mantığını da yeterince işleyemiyor. Detaylandırmadan önce hikayesine bir göz atalım.

Sene olmuş 2077... Asırlardır korkuyla beklenen dünya dışı yaratıklar gelmiş, mehtabımız ve yarım düzine gezegeni yok etmiş. Kahraman insanlık onları fena dövmüş, kovmuş ama dünya da yaşanmaz hale gelmiş. Buna rağmen harabeye dönen yeryüzünde bir tür gerilla savaşı yaşanmakta. Kahramanımız Jack de pis uzaylıları kovalayıp yok eden ve aynı zamanda insansız hava araçlarına teknik hizmet veren çok yönlü biridir. Yerden epey yukarıya koydukları home-ofislerinde hem romantik karı-koca hayatı yaşadıkları, hem "call-center" olarak destek  veren Viktoria ile gizemli ama seviyeli bir birlikteliği vardır. ne ki rahat batar Jack'e ve sıklıkla gördüğü rüyalarından ötürü, hayatında bir şeylerin yanlış gittiğini hisseder. Mevcut durumunu sorgulayamaya başladıkça da, gerçeğin göründüğü gibi olmadığını görür...

Başlarda mebzul miktarda klişe felsefeyi yedeğine alarak ilerleyen film, bir noktadan sonra bilim/kurgu aksiyonunun kollarına teslim ediyor kendini. 

Hikayeden de hemen anlaşılacağı üzere, gerek öykü/karakter bağlamında, gerekse atmosfer/görsellik olarak pek çok filmle yakın akrabalık ilişkisi taşıyan bir film Oblivion. Hatta bir ara bu işi o kadar abartıyor ki, filmin sahneleri hızla akarken sanki önceki benzer filmlerin kolajını izliyormuş hissi ediniyoruz. Bir çırpıda sıralayacak olursak; Mad Max, Matrix, I am Legend, Prometheus, Total Recall, Equilibrium gibi pek çok filmin ayak sesi geliyor Oblivion'dan...

Ancak sadece esinlenme, aşırma ile izah edilebilecek bir film değil. Özellikle Duncan Jones'ın yönettiği ve Sam Rockwell'in muhteşem oyunuyla zirveye taşıdığı bir bilim/kurgu klasiği olan Moon-Ay ile girdiği parodi-etkileşim ilişkisi Oblivion'a bazı noktalarda değer katıyor.

Öte yandan nicedir bu türün edebiyat ve sinemasının sıklıkla işlediği ve altını epeyce kalın kalemle çizdiği bir mevzu var: Alt sınıf eşittir uzaylı/tanımlamayan yaratık. Son dönemde sıkça rastladığımız bu mental yaklaşım Oblivion'da da karşımıza çıkıyor, üstelik bunu bir diğer meşhur bilim/kurgu klişesiyle birleştirerek: Kurtarıcımız buralarda ama kim?

Bir tür İsa-Mesih /kahraman eşleştirmesi yapan Hıristiyan kültürün ürettiği sinema, bu algıyı kullanmak için çok derin bir felsefe yapmaya da gerek duymuyor. Mezkur filmimizde görüldüğü üzere en sığ aksiyona bile bir tutam katıştırabiliyor.

Malcolm karakteri ziyadesiyle Morpheus'tan esinlenme. 
Filmin çözülmeye başladığı andan itibaren başvurduğu parodilerde kimi zaman doz aşımı hissedilse de, Jack-Malcolm (isme dikkat) karşılıklı yüzleşmesi tıpkıbasım bir Neo-Marpheus yüzleşmesi olmuş. İnsan klon tarlası ise tam olarak tüy dikiyor bu etkileşime. Hafıza formatlanmasıyla Total Recall'a selam çakan film, kitap meselesiyle de Equilibrium'a saygı duruşunda bulunuyor. 'Yalnız savaşçı' klişesi ile Mad Max ve I am Legend göndermeleri en kolay farkedilenlerden.

Buna rağmen yönetmenin tarzından kaynaklanan kaçaklar oluyor ki, filmin en eğlenceli kısımları buralar. Film belli bir felsefeyi derinlikli olarak ele alacak diye beklerken olay bir anda Star Wars kovalamacalarına dönüşüveriyor! Açıkçası Macaulay'ın Antik Roman Balatları'ndan kurtuluşa giden yolun makine-insan ve ötekileştirme üzerinden gitmesini beklerken işi aksiyon düzlemine çekip, seyirciye adrenalin sunarak ciddiyetinden çok şey yitiriyor film.

Jack-Malcolm yüzleşmesi Matrix'teki Neo-Morpheus yüzleşmesi gibi olmuş. 
Bu tür filmlerdeki gelecek tasavvurunu çok önemseyenlerdenim ama maalesef Oblivion bu alanda da yeni bir şey içermediği gibi, orijinallerinden esintiler taşımakta kifayet ediyor. Kıyamet sonrası olarak tasarladığı tablolarda özgün hiç bir şey sunmadığı gibi, özgün olanlara bir şey de eklemiyor ne yazık ki. Paradigmanın uzaylı/yaratık olarak tanımladığı halk tabakasını tasvirde kendinden öncekilere son derece sadık kalıyor. Üstelik yer altında yaşayan muhalifleri de silik ve yapay sunuyor.

Bir süre sonra, uzaylı yaratıkların aslında dünyalı alt sınıf olduğunu öğreniyoruz ama maalesef film yeterince derinlikli çizemiyor bu karakterleri. 

Buralarda yaşadığımız hayal kırıklıklarını filme ekleştirilmeye çalışılan aşkta arıyoruz ama maalesef bu yol da çıkmaza sapıyor bir süre sonra ve son derece kopuk ve eksik bir his hikayesi anlatıyor film. Üçlü bir aşka gibi tasarlanmış sevda meselesi bir süre sonra anlamsız ve gerekçesiz bir kötüleşme ile platonizmin sınırlarına çekiliyor. Kafayı antogonist olarak makinelere takan Oblivion, esas perde arkasındakiler hakkında ise ser verip sır vermiyor ve biz film çıkışında, 'kahrolası federaller' yerine 'Alçak makineler' diyoruz.

Oblivion, kendi türüyle ilgili bir iddia taşımadan seyirlik bir aksiyon olmayı tercih ederken, parodi kısmında kısmen bir muvaffakiyet var o kadar.


Afiş klişeleri/klişenin afişleri