22 Mayıs 2013 Çarşamba

Modernizm etrafında bir Muhavere-i Tebabüliye*: Osmanlı Tokadı!



Maalesef –nice zamandır- televizyondan dizi izleyemeyenlerdenim. Bunun baş sebebi elbette ki televizyonlarımızda yayınlanan dizilerdeki genel kalitesizlik olmakla beraber, reklam yayınlarının da durumudur. Açıkçası, neredeyse dramın etkisinden kopacak kadar uzun ve gürültülü reklam dilimleri seyir zevkini perişan etmekle beraber, zaten –istisnalar elbette ki vardır- mevcut olan genel kalitesizliği büsbütün kirleterek uzaklaştırdı beni.

Buna rağmen, yeni olan her diziye bir umut sarılıp, en azından bir bölümünü internetten filan izlemeye gayret gösterenlerdenim. Bu bireysel vahim durumuma aykırı düşen tek dizi Osmanlı Tokadı oldu. TRT ekranlarında yayınlanan dizinin ilk bölümünü internetten izleyince, bütün açmazları (birazdan izah edeceğim sıkıntılar) ve olumsuzluklarına (esinlenme olması) rağmen, devamını da –yine internet aracılığıyla- izlemeye gayret ettim. Açıkça ifade edeyim ki, TV kanallarının çok matah bir şeymiş gibi özellikle dramalarda birbirine benzemeye çabaladığı bu dönemde Osmanlı Tokadı yeni bir renk ve tat vaat ediyordu.

Ve fakat sonda söyleyeceğimi en başta ifade edeyim ki, yine –çok büyük olmasa da- hüsran ve hayal kırıklığı yaşadım.
Bir yerli diziden beklenmeyecek kadar büyük ve yüksek bir açılışa sahip Osmanlı Tokadı. 
Anlatayım…

Osmanlı Tokadı daha ilk bakışta farklı bir buluş ve bakış açısıyla yazılmış fantastik bir konsept. Özü şu;  İstanbul’un Fethi’nin hemen öncesindeki otağa odaklanan hikaye, kuşatma ve kahramanlarına yoğunlaşıyor. Tam Fetih emri ile beraber, yakınlık kurduğumuz iki yeniçeri, Ak Şemseddin Hazretleri’nin kerametiyle günümüze gönderiliyor. Ve görülüyor ki, fatihler de, Konstantinler de her dönem var. Dahası, İstanbul hiç de öyle kurtulmuş gibi bir görüntü vermiyor. Aslında yapılan şey çok anlaşılır ve güzel: pre-modernizm/modernizm çatışması ekseninde gelenek ile yozlaşmanın komik, düşündürücü kontrastı.

Şahsen, bana sorulsa ben tam tersi bir durumun çok daha ilginç olabileceğini düşünürdüm. Yani, Fetih’ten günümüze değil, günümüzden Fetih günlerine gidecek iki karakter çok daha enteresan bir kontrast ve ilginçliklerle karşılaşabilirlerdi. Zira gelecekten geçmişe ziyaret, geçmişten geleceğe gelmekten çok daha ilginç ve açılıma müsaittir. Elbette, bizim gibi yapım işine uzaktan bakanlar için romantik bir faraziye bu. Zira özellikle ülkemizde dönem draması yapmanın zorluklarını ve yapanların düştüğü sakil durumları biliyoruz.
Filmin iki önemli ana karakteri tasarlanırken çok özen gösterilmemiş maalesef. 
Osmanlı Tokadı’nın en güçlü yönlerinden biri oyuncu kadrosu. Gerçekten çok iyi ve sağlam bir kadro ile ilerliyor dizi. Her biri çok değerli oyuncular, hikayeyi oldukça yukarı taşıyor. Keza yönetmen koltuğunda da, sektörü ve dönem filmlerine uzak olmayan başarılı bir isim var: Mustafa Şevki Doğan. Bunlar dizinin güçlü yönleri. Bir de zaaf, eksik ve yanlışlıkları var tabi.

Dizinin iki kahramanı olan yeniçerilerin hem karakterizasyonunda, hem de oyuncu seçiminde hata var gibi. Elbette ki, mevcut oyuncular bu sıkıntıları aşmak için ellerinden geleni yapıyorlar ve bunda oldukça başarılılar. Ancak böylesine bir ikiliyi oluştururken zıtlıklar ve simetri üzerine yeterince gidememiş senaristler. Bu anlamda oldukça yüzeysel ve üzerinde düşünülmemiş iki karakter yeniçeriler. Huy ve beden özellikleri neredeyse aynı iki karakterden etkili mizah çıkmayacağını da maalesef izleyerek görüyoruz.

Oysa fiziksel zıtlıklar, kişilik tenakuzları üzerinden gidilmiş olsa; zayıf-şişman, uzun-kısa, geveze-suskun, akıllı-aptal, güçlü-zayıf vs vs.. Çok daha renkli ve seyir zevki yüksek malzeme çıkabilirmiş.

Bir de dip koçan meselesi var tabii. Sinemaya aşina pek çok kişi, fikrin aslında çok da özgün olmadığını biliyor. Şüphesiz birebir değil elbette ancak Osmanlı Tokadı, çıkış noktası itibarıyla Fransızların 1993’te çektiği Les Visiteurs-  Ziyaretçiler’den esinlenen bir proje. Ziyaretçiler’de 14. YY’da Kral 6. Luis’nin askeri ve üçkağıtçı yancısı derin bir uyku sonrasında (7 Uyuyanlar’ı hatırlayalım) uyandıklarında her şeyin değiştiğini görüyorlar. Yaklaşık 6 yüzyıllık uyku sonrasında dünya çok değişmesine rağmen, tanıdıkları pek çok karakter başka pozisyonlarda kaderleriyle çakışınca seyirlik bir mizah ortaya çıkıyor. Tutan bu konsept, 5 yıl sonra devam filmini de getirmişti.
Fransız filmi ziyaretçiler'in iki karakteri, zıtlıklar ve çatışma muazzam. 
Ziyaretçiler ile Osmanlı Tokadı çok ciddi bir etkileşim içinde olmasına rağmen, bize has bazı durumlar ister istemez projeyi etkilenme alanından uzaklaştırıyor. Elimiz mahkum, zira bizde harf inkılabı denen paradigmal kırılma ve dilde yozlaşmayı beraberinde getiren ciddi bir süreç yaşandı. Bırakınız 500 yıl öncenin bir metnini okuma imkanı, 100, hatta 50 sene öncenin gündelik kullanılan dilini bile anlamaktan maalesef uzağız. Keza mekan problemi de çok ciddi ve kolay aşılabilecek değil. Herhangi bir Avrupa ülkesinde bulunan tarihi yapılar ve çevre azami olarak korunarak günümüze gelmişken, mekan üzerinden trük ve espri üretmek oldukça işleyen bir yöntem. Aynı durum bizim için geçerli değil ne yazık ki! Bırakınız 500 yıl önceki bir mekanı kullanabilmek, Sultan Ahmet meydanının 50 yıl öncesini bile kullanmak mümkün değim… Dolayısıyla geçmişten gelen imajiner kahramanların yeni bazı donanımlara sahip olması kaçınılmaz. Yani; Fatih sultan Mehmet Han’ın askerleri, 6. Luis’nin askerlerine karşı daha şanssız!

Yeri gelmişken benim izlerken üzüldüğüm bir ayrıntıya değinmek isterim. Dizinin ilk bölümünde İstanbul’un fethinden bir gün önce Büyük Ordugah gösteriliyor. Görsel efekt ile sağlanan derinlikle beraber çok ciddi bir mekan ve kostüm emeği/masrafı yapılmış. Gelin görün ki, bu zengin materyal nedense çok kısa sürede kullanılıp bir kenara bırakılıyor. Şahsen yapımcı adına canım yandı diyebilirim. Bu kadar masraf ve emeğin çabucak kullanılıp atılmasına bir anlam veremedim.

Osmanlı Tokadı hakkında hepimiz az-çok malumata sahibiz. Dizinin sıkıntılı yönlerinden biri de ‘Tokat’ metaforuna çok yüz vermemesi. Oysa dizinin adını koyarak belli bir anlam yüklemesi yapılmış zaten. Hal böyleyken, ilk iki bölümde ziyadesiyle tercih edilen ağır çekim Martix türevi aksiyon sahneleri özgünlük boyutuyla bir şey katmıyor yapıma. Bilemiyorum, dizi uzun ömürlü olursa ilerleyen bölümlerde bu derinleşme sağlanır belki!
Post-Matrix ile Les Visiteurs arasında sıkışıp kalan bir drama: Osmanlı Tokadı
Dizinin en önemli üstünlüğü fena olmayan oyuncu kadrosu. Şimdilik bu avantajı koltuk değneği gibi kullanarak ilerleyen dizi, neye evrilir tam bilemiyorum lakin, Osmanlı Tokadı, hoş bir buluşa yaslanan, ilk bölümünde umut vaat ederken kendini kısa sürede tüketen bir yapım olacak kalacak zihnimde.

Yolları açık, reytingleri bol olsun…


*Deyimi, muhterem hocam İskender Pala’dan arakladım. Pala şöyle diyor: “Şark kültüründe muhavere-i tebabüliye diye bilinen bir deyim vardır. Bugünkü dile ‘Babilliler’in Konuşmaları’ diye çevrilebilecek bu deyim, herkesin birden konuştuğu ve kimsenin kimseyi anlamadığı zamanlar için söylenir.”



Dizinin teaserlarında Hasan Kaçan yer alıyordu ancak -sanırım, kardeşinin ani vefatı üzerine projeden çekildi Kaçan. 



Kamera arkası



21 Mayıs 2013 Salı

Hüzün sızdırıyor gök kubbe



Mecid İntizami (Majid Entezame), ünlü İranlı aktör İzzetullah İntizami'nin müzisyen oğlu. Film müzikleri de yapıyor ama esas özelliği hüznün müzisyeni olması. 



Nasihat



Hüzün bastı o gece.

Otururken sessizce.

Hayalin geldi bana.

Fısıldadı kulağıma; 


Bak çay doldurdum sana.

Elini şiire bulama. 

(İkinci Defter)

20 Mayıs 2013 Pazartesi

Djeca: Bosna’nın yetimleri



Özellikle gecenin geç vakitlerinde karşımıza çıkar bazı siyah beyaz filmler. Belki film dili açısından iptidai, teknolojik açıdan yetersiz ve geridir ama harcanan emeği her karesinde hissederiz birçoğunun. Ve billur gibi berrak, dingin akan bir pınar gibi dinlendiricidir bazıları. Son dönem teknolojik gelişmeleriyle artık eskisi kadar zor değil film çekmek. Sadece bağımsız anlamda değil, endüstriyel anlamda da kolaylaştı ve ucuzladı aslında. Pelikül dönemi kapandı kapanacak. Eskiden bir fikrin, buluşun ya da hikayenin filme aktarılması için çok zorlu süreçler yaşanırken, şimdi basit bir cep telefonu bile yeterli oluyor ve global ölçekte paylaşılıp film endüstrisinin dikkati çekilebiliyor. Durum böyle olunca ‘fikir’ geri kalan tüm unsurlardan çok daha önem kazanıyor. İyi bir film için farklı ve sağlam bir fikir arıyor sinemacılar. Elbette son dönem sinemasındaki renkliliğin tek sebebi iletişimin artık kolay, küresel piyasaya ulaşmanın basitleşmesi değil. Yukarıda bahsini ettiğim imkanların ekonomikleşmesi de renkliliğin sebeplerinden. Film festivallerinde ismini bile bilmediğimiz ülkelerden, adını daha önce duymadığımız yetenekler boy gösteriyor ve hayran bırakabiliyor. Aida Begic böyle bir isim. Boşnak yönetmen Danis Tanoviç’in yanında ismini duyduk ilk olarak.

İlk filmi Kar (Snijeg), Avrupa’nın göbeğinde ama insanların neredeyse hiç görmediği, farkına bile varmadığı bir hiçliğin ortasında geçen, son derece sağlam bir hikayeydi. Kar’ı farklı kılan sadece öyküsünün yalınlığı ve taşıdığı ıstırap değildi, Begiç’in mevcut sinema algısında çok sık görmediğimiz anlatım tarzıydı. Begiç, Kar ile küçük ama evrensel bir damar yakalamayı başarmıştı. Ki bu nedenle dünyanın neredeyse her yerinden övgü ve ödül aldı.

Kar - Snijeg (2008)'deki Alma karakteri ile Çocuklar-Djeca (2012) Rahima karakteri arasında  bir illiyet ilişkisi var gibi. Aşağı yukarı benzer özelliklere sahip karakter, şehirde daha yalnız ve dolayısıyla daha içine kapanık ve sert. 
Yönetmenin son filmi Çocuklar (Djeca) ise aynı damar üzerinde ilerliyor ve nispeten şehir hikayesine dönüşüyor. Yönetmenin ilk ve son filmi arasında kopukluk olmadığı gibi, karakteristik bir devam ve döngü var.

Hikayesi şöyle Çocuklar’ın: Avrupa’nın göbeğinde bir savaştan ziyade, yıllar boyu süren katliamın her aile çıkardığı faturadan kaderlerine düşeni almış iki kişidir Rahime ile Nedim. Anne ve babaları şehit olmuştur. Rahime, savaş sonrası yaşanan tüm yozlaşma ve deformasyona inat ailesini bir arada tutmaya adamıştır kendini. Oğlu ve kardeşine gerdiği koruma kabuğu onu epey sertleştirmiş ve görünüş olarak duygusuzlaştırmış gibidir. Nedim ise çektiği şeker hastalığı sıkıntısını umursamadan okulda başını belaya sokup durur. Üstelik suç dünyasına girmek üzeredir. Nafakalarını orta sınıfa hitap eden bir lokantanın mutfağında çalışarak sağlayan Rahime’nin ise tek amacı kardeşini yetimhaneye göndermemektir.

Kar filmi 1997’de bitmişti. Aida Begic, bıraktığı yerden alıyor hikayeyi ve Saraybosna’nın bir köşesine taşıyor. Bu anlamda bir tür devam filmi bile denebilir Çocuklar’a. Kar’daki Alma, sanki gelen teklif kabul etmiş, topraklarını satıp şehre gelmiş ve karakter olarak ona inanılmaz benzeyen Rahime’ye dönüşmüştür. Hikayenin geçtiği mekanlara şehir de tam denemez aslında, savaştan geriye kalan tekinsiz izbelerle dolu madden ve manen bir tür harabat.

Bir açıyla bakıldığında aslında savaş da bitmemiş. ‘Büyük Cihad’a dönüşmüştür.

Begiç’in ilk filmindeki kamera hareketleri ve açıları şehirde daha devinimli ve vibrasyonlu bir hal alıyor. Ve yönetmen, özellikle mutfak gibi kalabalık sahnelerde planları uzun tutarak şaşırtıcı bir trafik başarısı kaydediyor. Ancak nedendir bilmem, belki yanlış lens seçimi, belki diyafram ayarından, sıklıkla (özellikle yaklaşık 5 dakika süren ilk sekans) netlik sorunu yaşanıyor. Burada kullanılan gündelik dilin, hikayenin elementlerine çok fazla hizmet etmemesi de seyircinin ilk başta filme intibakında sorun yaşatıyor. Ancak, dili ve atmosferi izleyiciye geçirmeyi başardıktan sonra, içten içe bir gerilim ve merakın da desteğiyle gittikçe yükseliyor film. Kameranın sürekli omuzda olması gerçeklik hissini güçlendiriyor. Ve Çocuklar, kolay rastlanılmayacak bir sadelikte minimal ama etkileyici bir hikayeye dönüşüyor.

İnsanlığın bitimsiz hayat arazisine sayısı belirsiz mayın döşüyor savaşlar. Ve savaşın açtığı yaralar kolay kapanmıyor. Zaman zaman aldığı yaraları unutsa da insan,  en ufak bir bahane ile tekrar kanıyor. Her günün bir ölümün yıldönümü olduğu bir ülkede acısız an olmuyor ne yazık ki.  Ve her ses, görüntü vuruyor bellekleri, henüz kabuk bile bağlamadan tekrar tekrar kanıyor yaralar.

Savaş insanı olgunlaştırdığını görüyoruz. Sadece güçlü görünen otoriter ablada değil, tüm bireysel defo ve risklerine rağmen Nedim’de de buna apaçık şahit oluyoruz. Yaşından çok büyük bir olgunluk ve sükunet içinde Nedim karakteri. Savaşın verdiği gerçek hasarı görüyoruz; ahlaki yozlaşma, menfaatçilik, kültürel deformasyon ve çürümüşlük…
Suçun etki almaya başladığı ergen karakterin bu sahnesi hangi filmi hatırlatıyor? 
Rahime karakteri şüphesiz çok etkileyici, inanca sarılmanın belki de kendisine mutluluk getireceğini düşünmüş ama imtihanı daha da büyümüş bir yaralı kadın. Mutluluğun değil huzurun peşinden koşan bir Bosnalı.

Begic, son derece naif bir üslupla yapıyor bunu. Naif ama kararlı, bu yönüyle ne dediğini çok iyi bilen bir film Çocuklar. Film, büyük bir trajedi ile sarsılan savaşın çocuklarına, savaştan sonra da düşmanların ve düşmanlığın bitmediğini kadife ile kaplı bir üslup ile söylüyor.

Hikayesini keskin ve büyük olaylar ile ilerletmiyor, gündelik hayatın olağan akışı gibi kayıyor kamera; titriyor, şaşırıyor sonra duruyor.

Kadın karakter tıpkı Kar'daki gibi yine eril duruyor; dirayetli, sert ve naiflikten epey uzak. Kolay kolay bırakmıyor kendisini.
Dar mekanda zor olanı kendine has bir sinematografi ile başarıyla gerçekleştiriyor Çocuklar.
Filmin anlatma yetersiz kaldığı epey bir alan da var. Bir kere izlediğimiz tablo salt savaş sonrasına ait değil. Çürüme, yozlaşma ve hemen her savaş sonrasında yaşanan sosyal ve psiko semptomlar net şekilde ayrıştırılmıyor. Ya buna ihtiyaç duyulmuyor ya da hikayenin genel akışı içinde ayıklanıp referans olarak ait olduğu yere monte edilmiyor nedense. Durum böyle olunca, ahlaken yoz küçük burjuva, hissiz, hatta gaddar paradigma, içselleştirilmiş olağan şiddet ve çürümeye başlamış eğitim sistemi… Pek çoğu özgür ve belleğinde taze acı olmayan gelişmiş ülkelerin de ortak paydasında bulunan bu semptomlar acıyı yaşamayan toplumlardan ayrıştırılmak için geri dönüşlere sığınılarak ve belgesel hatırlatmalara ihtiyaç duyuluyor. Acı, kolektif şuura defo verirken, hep olumsuzluğun kaynağı gibi gösteriliyor. Bunun karşısına erdemli bir görüntü ya da fikir koymaktan ziyade suskunluğu tercihle yetinen Kar filmi, bu anlamda hakikate belki biraz da haksızlık ediyor gibi geldi bana.

Bir algı hatasını düzelterek devam etmek isterim. Bir filmi komedi yapan şey filmdeki kahramanların gülmesi değildir. İzleyicinin gülmesidir. Hatta ustaların ustası Frank Capra şöyle bir şey söyler; “'Dramlarda bazı hatalar yaptığımı itiraf ediyorum. Ben, aktör ağladığında dram olduğunu düşünüyordum. Oysa izleyici ağladığında dram oluyor.” Çocuklar, tezgahına yerleştirdiği hislerin çoğunu seyirciye aktarmayı başarıyor. Gerilim ve dramı epey ‘yüksek’ düzeyde hissettiğimiz çok an var Begiç’in filminde.

Boşnak yönetmen, özü itibarıyla aslında çok sert bir dünyayı ve hikayeyi, muazzam bir naiflikle anlatmayı başarıyor. Savaşın lime lime ettiği bir toplumun, küçük bir parçasını alıyor ve güçlü bir metafor olarak önümüze koyuyor.

Çocuklar (Djeca), savaşın silahların susmasıyla bitmediğini, belki daha büyük bir savaşın startının verildiğini bağırıp çağırmadan, hamasete kapılmadan anlatan, geçtiğimiz yüzyılda acının en büyük merkezlerinden biri olan Bosna’nın iki yetiminin peşine takılarak çok büyük şeyler anlatıyor aslında. Filmi sinemada izlemek artık mümkün değil belki ama bir şekilde edinip izlemenizi tavsiye ederim. 

Oyun




Topu at,

topu tut,

diyordu öğretmen.

Hiç topumuz yoktu ki küçükken…

(İkinci defter)

Köpük



Dedem Teşvikiye'de uyurken,

cüzdanı Haliç'e sarkardı...

(dibace)

19 Mayıs 2013 Pazar

Bakış



Ben baktım;

O bakmadı.

Ben baktım/ İyi ki.

Aşık oldum.

O bakmadı/ İyi ki.

Ölürdüm. 

(Başlangıç)

Mesele



Çık aradan,

karışma, dedim

Saçlarınla benim aramda,

mesele…

(Üçüncü defter)

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Bernie: Taşralı bir havari


Küçük hayatları döndüren, kusursuz işleyen ama mütevazı olan çarklar vardır. Sistem kendi rutininde akışını bu çarklara borçludur ama bunlardan biri arıza yapmazsa varlıklarını kolay kolay fark edemeyeceğimiz sistemin parçalarıdır bunlar. Bernie Tiede böyle biriydi. Hikaye gerçekten yaşandığı için meselenin bir de sosyolojik boyutu var ama biz işin sanat kısmına bakacağız.

Houston, Texas’lı yönetmen Richard Linklater Amerikanın yetiştirdiği enteresan sinemacılardan biri.  Özellikle 90’lı yılların önemli sinemacılarından olan Linklater, klasik sinema algısını zorlayan sanatkarlardan. Şu söz ona atfedilir; “hikayeniz ne olursa olsun, ölçeğiniz doğru olmalı!” Sıra dışı animasyonu Waking Life’da sanat ile felsefeyi nasıl ustaca harmanladığını görmüş ve Before Sunrise ile klasik bir öyküyü nasıl görselleştirip, duygunun kökenine indiğine şahit olmuştuk. Linklater son filmi Bernie ile kamerasını Doğu Texas’ın izbe kasabalarından birine çeviriyor. WASP kültürünün hakim olduğu bu mikro dünyadan evrensel ölçekte bir öykü çıkarmayı başarıyor yönetmen.

Filmin hikayesini anlatmak bile riskli aslında. Bu nedenle öykü hakkında şunları söyleyebiliriz: Dış görünüşüyle tam bir zararsız, iyi insan gibi görünen Bernie Tiede (Tipoloji olarak bizim müftülük görevlilerini andırıyor) küçük bir kasabada (İsmi de ilginç; Carthage – Kartaca demek!) tahnitçilik yaparak yaşayan bir isimsiz kahramandır. Özellikle kasabanın yaşlı kadınlarının gözdesidir. Zira ölüm gibi zor vakıanın esnasında ve sonrasında ortaya çıkıp, ölenin yakınlarına yakınlık göstererek acılarını azaltmakta, bununla da yetinmeyip yakınlarını kaybeden ailelerle bağını koparmamaktadır. Bernie, kilisenin arayıp da bulamadığı bir tür post-modern havaridir. Neredeyse günün 24 saatini uhrevi ve teskin işlerine ayırmaktadır. Ancak bu sıradan ve mütevazi kahramanın hayatı bir gün değişmeye başlar. Marjorie Nugent isimli asabi mi asabi, itici ve ters bir kadının kocası ölünce, Bernie ona da diğerleri gibi yakınlık göstermek ister. Ancak marjorie başlarda bu ilgiyi reddeder ve mesafe koyar. Lakin Bernie kendine has aurasıyla bu mesafeyi aşar ve ihtiyar kadınla yakınlaşır. Fakat bu kez işler beklediği gibi gelişmez…
Kahraman karakterimiz bizdeki müftülük görevlilerini fena halde çağrıştırıyor. 
Bernie (uzun ismiyle ‘Bernie’nin suçu ne?’) Richard Linklater’in sair filmleri gibi; zorlamayan kısa planlar, seyirciyi zahmete sokmayacak bildik duygular ama her kareden taşan doğallık ve samimiyet… Hikayenin ‘yaşanmış’ olduğunu bilerek filmi izlemeye başlayan seyirci için etki katlanarak artıyor elbette. Film, yönetmenin diğer yapımları gibi belli bir dozda ‘kara mizah’ ve bağımsızlık emareleri taşıyor. Ancak, türün benzer örneklerinden çok farklı yönleri de var. Misal, oyuncu olmayan kasabalılara bizzat rol verip, sıklıkla röportaj eklemeleri yapması Bernie’yi bir tür Docu/drama havasına sokuyor. Buralarda yönetmen devreye girip ince fırça darbeleriyle karakterleri olağanlaştırıp insanileştirmesi filme değer katıyor.

Ölüm gibi özellikle batıda soğuk olarak algılanan bir kavramı olağanlaştırması bana Garip Bir Koleksiyoncu filmini hatırlattı. Ama Bernie esas olarak başka bir filme de selam çakıyor: Fargo… Coen Kardeşler’in soğuk nihilizmi kadar olmasa da, Barnie ile Fargo birbirine uzak filmler değil.
Anlatıldığı dünyanın küçüklüğü, kahramanların vasat karakterlerden oluşması, öyküyü yüceltmeye yarıyor Bernie’de. Biliyoruz ki, vasat küçüldükçe zeka da, hırslar da, mutlu eden şeyler de küçülür. Yaşanmış hikayenin içerdiği kriminoloji de filmi bir çeşit gerçek suç draması yapıyor.
Bernie baştan sona ölüm etrafında dönse de kavramsal açıdan derinleştirmeyi denemiyor. 
Bernie karakteri belli ki iyi çalışılmış. Kişisel kimliği, arzuları ve zaaflarıyla ilgili pek bir şey açığa çıkarmayan, onun hakkındaki kanaati çevresiyle olan ilişkisine bakarak oluşturduğumuz bir gerçek tip Barnie Tield. Herkesin kalbine gidecek bir yolu mutlaka bulan ve hakkında önyargı oluşturabilecek kadar naif, hatta yanlış anlaşılabilecek boyutta kırılgan biri.

Öte yandan filmin kötü karakterini de çok fazla ötelemeden çiziyor film. Bayan Nugent, aksi, insanlara karşı soğuk ve kinci biri. Düşünsenize izin gününde bermuda şort giydi diye rahibe uyuz olan bir kadın. Bundan dolayı kiliseye ve dine karşı mesafe koyabiliyor. Aşırı derecede maddiyata önem veren biri ve kendi çocuklarıyla dahi bu yüzden mahkemelik. Barnie ile yakınlaşması bile belli bir mesafe alıyor ve Barnie kimsenin bilmediği kapalı yolları açarak ulaşıyor ihtiyarın gönlüne.

Başroldeki Jack Black aşırı derecede inandırıcı, Shirley McLaine ise eski günlerdeki gibi döktürüyor.

Film, yaşanmış bir hikayeden perdeye aktarılıyor. Gerçek Bernie ve Marjoırie.
Tabii bizim gibi bu coğrafyaya çok uzak insanlar için çok fark etmiyor ama Doğu ile Batı Teksas arasında ciddi bir kültür ve insan tipolojisi farkı var. Batı Teksaslılar doğulular içen Gabby (yani geveze) derler. Konuşmaya bayılan küçük bir kasabada ise tarihi insanlık kadar etkileyici bir medya vardır: Fısıltı gazetesi. Yapılan bir iyilik ya da fenalık katlanarak büyür ve kısa süre sonra bir kanaate dönüşür.

Filmde birkaç iyi oyuncu dışında genelde kasabalıları kullanmak da bu yüzden işe yaramış ve dramanın etkisini azaltmak bir yana inandırıcılık dozunu yükseltmiş. Jenerik sonrası röportajlarda dendiği gibi; ‘Dünyanın Bernie’lere ihtiyacı var!’



9 Mayıs 2013 Perşembe

Mucize!





Masallarda kurbağalar, yılanlar vardır, birden çirkin derilerinden soyunur, peri padişahının kızı oluverirler. Başkaları için yine kurbağadırlar belki. Her kadın bir kişi için tekrarlar bu mucizeyi.

(Cemil Meriç - Jurnal)