Toplumları oluşturan değerlerden biri de mutfak kültürü. Bir
toplumun dönüşümünü yemek menüleri ve kültürlerine bakarak anlamak mümkün.
Modernizm her alanda olduğu gibi beslenmede de eski ile sürekli bir çatışma
hâlinde. Edebiyatın kadim çatışma alanlarından biri olan eski ile yeninin
mücadelesinde muhafazakârlık daima işleyen ve yücelttikçe rağbet gören bir
unsur. Sinema da zaman zaman odağına tema olarak mutfağı alıyor ve kimi zaman
toplumları, kimi zaman bu toplum içindeki katmanları çatıştırarak hikâye
üretiyor.
Yönetmenliğini Daniel Cohen’in yaptığı ve başrollerini Jean
Reno, Michaël Youn, Raphaëlle Agogué gibi Fransız sinemasının eski ve yeni
yıldızlarının paylaştığı Şeflerin Savaşı-Comme un chef, bahsi geçen mevzuyu
anlatan Fransız güldürüsünün geleneksel ögelerine sadık bir film.
Hikâye, ailesini ihmal edecek kadar işine odaklanmış bir
dönemin büyük aşçısı Alexandre Lagarde’ın (J. Reno) yeniliklerle olan
mücadelesini anlatıyor. Lagarde, haklı olarak sahip olduğu ününü korumak için
amansızca mücadele ederken, rakipleri onu alt edebilmek için her türlü insaf ve
ahlak dışı yöntemi denerken, tesadüf eseri, aynı zamanda bir hayranı olan
mesleğin genç temsilcilerinden Jacky Bonnot (M. Youn) ile tanışıyor. Jacky de
kendi ailevi sıkıntılarıyla uğraşırken Fransız toplumunun yemek alışkanlıkları
ve değişim üzerine yaşadıklarıyla yüzleşiyor.
Şeflerin Savaşı tam olarak bir eski ile yeninin bitmeyen
mücadelesi formunda ilerleyen, ancak kendi türüne orijinal bir yenilik
ekleyemeyen yapımlar arasında yerini alıyor. Film, zaman zaman güldürmeyi
başarsa da, belki de kendine çizdiği klasik güldürünün sınırlarını zorlamayı
hiç düşünmediği için hep bir vasatın etrafında dönüp duruyor.
Jeneriğinden anlatımına kadar tutarlı bir dil tutturmayı
başaran Şeflerin Savaşı, odağına aldığı kahramanların dünyasına nispeten
seyircinin yaklaşmasına izin verirken, toplumsal eleştiri dozunu düşük tutmayı
tercih ediyor. Oysa bu tür bir konuda harekât alanı o kadar geniş ve zengin ki,
değişim ve modernite üzerine aforizmaya varan unsurlar eklemek mümkün
olabilirmiş filme. Ancak bunu tercih etmiyor yönetmen Daniel Cohen (Aynı
zamanda filmin senaristi).
Günümüz insanı için yemek hem çok önemli hem de sıradan bir
eylem olarak görülür. Bir yandan hızlı ve birbirine benzer fast-food kültürü
adım adım her toplumu işgal ederken, diğer yandan yine her ülke kendi tıynetine
göre yemek programları yayınlar kendi TV istasyonlarında. Bizim gibi pek çok
ülkede bu işi 24 saat yapan TV kanalları bile vardır. Buna rağmen, mutfak
kültürünün özellikle Batı toplumunda çok fazla bir anlam ihtiva ettiğini artık
söylemek zordur. Ya da bize öyle gelir!
Bu açıdan bakıldığında Şeflerin Savaşı, ciddiye alınabilecek
bir komedi. Bir aşçı kahramanlığında gelenek ile günümüzü (epey metazorik ve
uyduruk bir kültür olarak) çatıştıran yapısıyla takdire alınacak bir film gibi
dursa da, ayrı ve özel bir şey söylemekten kaçınıyor Şeflerin Savaşı.
Müziği, renkleri, oyunculuklarıyla belli bir seviye
tutturmayı başaran film, mizahı da çok fazla yerlerde süründürmemeyi tercih
ederek erdemli bir iş yapıyor aslında. Yaptığı toplum eleştirileri pek çok
noktada sönük ve transparan gibi görünse de Şeflerin Savaşı, medya, eleştirmen,
yeni nesil gibi alanlarda da –her ne kadar dişin kovuğunu doldurmaya yetmese
de- söyleyecek bir şeyler buluyor.
Her ne kadar Reno’nun sair filmleri gibi yüksek derecede
olmasa da, kendi içinde tutarlı ve aroması yerinde bir dramatik aksiyon da
barındırıyor film. Kolayca tüketilen, belki kısa süre sonra hatırlanması bile
mümkün olmayan ama hoşça vakit geçirilen 2 saat vadediyor Şeflerin Savaşı.