7 Aralık 2014 Pazar

Film Tavsiyesi: Pan’ın Labirenti


10 yaşındaki Ofelia, hamile ve hasta olan annesiyle birlikte 1944 yılında İspanya İç Savaşı sonrası yüzbaşı olan üvey babasının yanına taşınır. Ofelia ve annesinin yeni taşındıkları bu ev aynı zamanda orman içinde bir karakoldur ve arka bahçesinde esrarengiz bir labirent vardır. Labirentin içerisindeki Pan adındaki gerçeküstü bir yaratık, küçük kızın tüm yaşamını değiştirecektir.

Guillermo del Toro’nun gösterildiği sene Cannes’da dakikalarca ayakta alkışlanan yakın dönem başyapıtı, çocukların gözünden savaşın ne kadar sert bir fırtına olduğunu gözler önüne seriyor.

Film; fantastik bir kurguyla İspanya iç savaşına ait gerçekçi ve siyasi bir arka planı birlikte başarıyla işliyor. Javier Navarrete'in hazırladığı müzikler ve soundtrack albüm de büyük ilgi görmüştü.


Yabancı film dalında 3 Akademi Ödülü sahibi olan Pan’ın Labirenti, çeşitli festivallerden 68 ödül almış ve 58 ödüle de aday gösterilmişti. Bu özelliğinden dolayı İspanyol sinemasının son dönem en başarılı filmlerinden birisi sayılır. Film aynı zamanda İspanya'nın gişe rekorunu elinde tutmaktadır. 

6 Aralık 2014 Cumartesi

Film Tavsiyesi: Hoşgeldiniz

Kuzey Iraklı Bilal, bir süre önce ailesiyle birlikte Avrupa’ya göç eden sevdiği kız için yollara düşer. Legal ve konforlu bir yolculuk olmayacaktır onunki. İngiltere'deki Mina’ya kavuşmak için zorlu ve uzun bir yolu aşarak Fransa’ya gelir. Kaçak göçmen statüsünde burada tutulurken sevdasından vazgeçmez ve çılgınca bir fikri uygulamak için çaba harcamaya başlar: Manş denizini yüzerek geçecektir!

Ancak sorun şudur ki, bu Kürt genci daha önce deniz görmediği gibi yüzme de bilmemektedir. Bunun için tutulduğu şehrin havuzunda yüzme dersleri almaya başlar. Burada eğitmenlik yapan ve ailevi sorunlarla boğuşan eski yüzücü Simon ile yakınlık kuran Bilal, ondan yardım ister.

Hoşgeldiniz Benim İçin Üzülme ve Işık gibi nitelikli filmlere imza atmış bir isim, Philippe Lioret imzası taşıyor. Filmde iki Kürt sevgiliyi, gerçek hayatta iki kardeş olan Fırat ve Derya Ayverdi canlandırıyorlar. Fransızların deneyimli karakter oyuncusu Vincent Lindon ise tabiri caizse döktürüyor.

2009 yapımı film, bize hiç de uzak olmayan insanların, tanıdık kavramlar üzerinde gezindiği temaları işliyor. İmkansız aşk, kaçak göçmenlik, savaşın yıkıcı etkileri vs. Esas çarpıcı olan kısım ise vermek istediği ana mesajı bir ‘paspas’ aracılığıyla sunması.



5 Aralık 2014 Cuma

Kesik: Duvara karşı!


Bir ara ‘Tek göz testi’ diye bir şey okumuştum bir yerlerden. İnsan bir gözünü kapattığı zaman elindeki kaşığı, önündeki çay bardağına bile koyamıyor, zira iki göz ‘denge’ demek. Doğru odaklanabilmek için iki gözün de açık olması gerekiyor. Tarih de böyle bir şey, bir gözü kapatıp baktığımız zaman ciddi bir odak sorunu yaşayabiliyoruz.

Politik sinema zihinlerin duvar gibi sert ve aşılmaz olduğu alanların sinemayı estetikten ziyade propaganda malzemesi; araç olarak gördüğü an sanatın kırmızıçizgisi aşılmış oluyor. Aştığınız alanda isminiz, cisminiz, niyetiniz ne olursa olsun siz de bir ‘malzeme’den başka anlam ifade etmiyorsunuz. Tarihin çöplüğü, özellikle 1940-60 arası pek çok ‘film’ sınıfına sokulmak istenilen paçavrayla dolu bu sebepten.


Ermeni Meselesi, kaşındıkça kanatılan, kanatıldıkça bağırış çağırışların arasında hakikatin yitip gittiği bir yara. Meseleyi ‘nefret’ ve ‘tez’ odağından çıkarmadan, hele hele siyasetin o kaba ve toptancı eli çekilmeden doğru ve hak ettiği yere oturtulması epey zor.

Malum, önümüzdeki sene Ermeni Tehciri ya da uluslararası arenada bazen yüksek, bazen kısık sesle, kimi zaman da başka kelimelerle ifade edilen olayların 100. Yılı. Uluslararası Ermeni lobilerinin bu tarihi vesile kılarak bir takım çalışmalar yapacağı da herkesin malumu. Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet olarak da bu konuda bir şeyler yapmaya çabaladığını zaman zaman duyuyoruz. Ermenileri bilemeyiz ama kendi cephemizde yapılacak olanların (yapılanların) ne kadarı samimi ve çözüm odaklı, ne kadarı eş/dost kayırmak, para kazanmak için bir vesile olarak kullanılacak bilemiyoruz. lakin 2015, Ermeni Meselesi için siyaset ve sanat alanında epey hareketli geçecek bir yıl gibi gözüküyor.


Galiba erken işaret fişeği olarak bakabiliriz Fatih Akın’ın The Cut – Kesik filmine. Yönetmenin nicedir bu proje üzerine çalıştığı biliniyordu. Hatta Hrant Dink üzerinden bir proje bekleniyordu ama ortaya Kesik çıktı bir şekilde. Akın’ın filmin senaryosu için Martin Scorsese’nin de senaristlerinden olan Mardik Martin ile çalışmış. Martin’in 30 yıldan beri senaryo yazmadığı için başlarda projeye sıcak bakmadığını da okumuştuk önceden.

Nitekim Kesik’in özellikle ilk bölümlerine baktığımızda kullanılan sinema dilini görünce eski tüfek senaristin projeye soğuk davranmasının gerekçesini de haklı bulmak mümkün. Zira Kesik, özellikle ilk bölümündeki yapısıyla, anlatım ve karakter oluşturmaları günümüzden epey gerilerde. Filme dair tespitlerden önce konuya bir göz atalım isterseniz: Yıl 1915… Mardin'de geniş ailesi ve şirin ikiz kız çocuklarıyla mutlu bir hayat süren demirci Nazaret’in hayatı patlak veren 1. Dünya Savaşı ile beraber köklü şekilde değişime uğrar. Osmanlı Devleti, ‘Teb’ay-ı Sadıka’ olarak yüzyıllar boyu gördüğü Ermenilerin işgal güçleriyle beraber davranmasına öfkelenir, düşmanlaştığına karar verir ve ciddi bir iç savaş patlar. Demirci Nazaret de bir akşam askere götürülmek bahanesiyle evinden alınıp esir kampında çalıştırılmaya başlar. Haberi yoktur ama tüm ailesi dağılmıştır. İkiz çocukları ise bilmediği yerlere götürülmüştür. Nazaret, bir şekilde esaretten kurtulup çocuklarının izini sürmeye başlar. Hiç de kolay olmayacak bir yolculuktur bu…


Kesik’i kaba hatlarıyla üç bölüme ayırabiliriz. Çok kısa süren mutlu ve hayatın dengede gittiği ilk bölüm, savaşın patlak vermesiyle savrulan hayatlar ve bir babanın evlatlarının izini sürüp, tüm zorluklara direnmesi.

Klasik anlatının temeli ve çıkış noktası olan ‘denge’ Kesik’te olağanüstü kısa ve üstün körü bir şekilde geçiyor. O kadar ki, seyirci karakterlerin çoğunu tanımaya bile imkan bulmadan, denge bozuluyor. Bu bozgun sonrasında filmin saflığını ve dramatik değerini yerle bir eden esaret süreci başlıyor. Son derece kaba bir sinema diliyle anlatılan bu sekanslarda karakterler alabildiğince karton, (Numunelik de olsa bir tane bile mi iyi karakter olmaz ya hu?) diyaloglar tekdüze ve hoyrat, müzik abartılı, sahne tasarımları ucuz ve oyunculuklar (Bartu Küçükçağlayan hariç) fena. Tipik bir ‘tez-antitez’ filmi olarak ilerliyor bu bölümlerde Kesik. Epey sığ sembolizm ve tek yönlü karakterlerin cirit attığı bu ilk kısım filmin dramatik yapısına epey hasar da veriyor esasen. Klişe kötüler, abartılı oyunculuklar ve Fatih Akın ve ekibine yakışmayacak bir sinematografi var bu kısımlarda.

İlk bölümdeki anlatımın sıçrayarak ilerlemesi hikayeye hizmetten ziyade, bahsini ettiğim bu ‘tez’ meselesinin altını doldurma gayreti hissini güçlendiriyor bu sebeple. Hunharca boğaz kesmeler, tecavüzler, işkenceden zalimce haz almalar bir noktadan sonra bıktırıcı klişeler olarak filmin değerinin altını oydukça oyuyor. Hele hele Diyarbakır Valisi’nin adamının kaysı dağıtma sahnesi var ki, ucuz propaganda filmlerinde bile bu kadar kötü klişeye tenezzül edilmiyor artık!


Bu bölümün en ciddi zaaflarından biri de kahramanın motivasyon gücü ile arzunun yetersizliği. Nazaret’in ailesi için yaşadığını, onlara tekrar kavuşmak için direndiğini güçlendirecek ne diyalog ne de olay var. Sadece zulmeden karton kötüler ve mağdurlar var bu bölümde. Koskoca Osmanlı ve Müslümanlardan tek bir iyi karakter yok. Pardon bir tane var. Mehmet (B. Küçükçağlayan) o da hırsız… kötünün iyisi ise asker kaçağı eşkıyalar.

Derken film bir yol öyküsüne dönüşüyor. Ve arayış giriyor devreye. Ve Kesik, yavaş yavaş ‘film’ olmaya başlıyor. İşin politik yönü silindikçe arka fona muazzam bir sefalet perdesi oturuyor ve insani bir öykü beliriyor. Bu anlamda Kesik filmi, Halep sahneleriyle başlıyor diyebiliriz. Öncesi kuru bir ‘Tez’ çabası olmaktan öde gidemiyor ne yazık ki! Bir milletin kurtuluş savaşındaki en doğru karakterler olarak asker kaçakları ve hırsızları verirseniz yaptığınız işe doğrudan sanat demek pek mümkün olmaz maalesef.
Şurası önemli, her ne kadar filmin ilk bölümü ciddi anlamda taraflı ve bir görüşe sırtını yaslasa da propagandanın bayağılığına mümkün mertebe bulaşmamaya çabalıyor ama ‘Tez’ yapısı var nihayetinde!

Film ile propaganda arasındaki fark da bu zaten. Fonunda savaş olan dram ile dramı sebep kılan bir savaş. Tarihi film çekmek ile tarihin filmini çekmek apayrı şeyler. Bu yönüyle bakıldığında Akın’ın Kesik’i tarihi anlatmayı deneyen tek yönlü bir film olarak başlayıp tarihsel ve etkileyici bir drama dönüşüyor.

Filmin derdiyle söyleyecek olursak; Fatih Akın’ın filmi, boğaza değil de, sanki tek göze atılmış bir kesik olarak başlıyor hikayesini anlatmaya. Sonra sonra bu yalpalama yerini sanatın etkin dilini kullanmaya bırakıyor ve kendi retoriğini konuşturmaya başlıyor.

Oyunculuklar filmin akışına göre güçlenerek ilerliyor. Baştaki derinliksiz, sığ karakterlerin yerini gittikçe daha oturaklı ve karşılığı olan karakterler ve oyunculuklar alıyor. Bu anlamda başrol oyuncusu Tahar Rahim, her ne kadar İngilizce konuşturulduğu için tutuk olsa bile, özellikle Bartu Küçükçağlayan, Simon Abkarian, Makram Khoury ve Kevork Malikyan son derece iyi iş çıkarıyor.



Belki çok pimpirikli bir bakış açısı ama final jeneriğindeki ‘Fatih Akin” yazısı bile yönetmenin durduğu yer ile ilgili bir kanaat oluşturuyor.


Toparlıyorum, Sabuncu Arap, Demirci Ermeni, Hırsız Türk, Sübyancı Bedevi, Gaddar Kürt gibi kimi dozu tutturulmuş, kimi abartılı karakterler arasında, başları sığ ve taraflı, sinemadan çok bir siyasi görüş, ortaları oldukça etkili ve finalinde insan boğazına yumruğu düğüm gibi oturtan bir çalışma Kesik. Ortalarından sonra kendisine biçilen politik rolün arasından sıyrılmayı başarsa da korkarım ki, bir ‘Tez’ filmi olarak tarihe geçmiş olacak.



Kesik, en az sinemamız kadar eski olan yüz yıllık bir meseleye Fatih Akın’ın kendi samimiyeti ve birikimi nispetinde bakışta bulunan bir film. Her ne kadar sert girişiyle Türk izleyiciyi koltuğunda rahatsız etse de, bir süre sonra samimiyetini gösteriyor.


Son söz şu: Çiftli yapıya sahip gibi duran filmin ilk bölümü izleyiciye, siyasetin ve kaba toptancılığın bayağı ve sığ perspektifine teslim olup, sanatı ideolojinin köhne duvarına toslatmaktansa bırakalım geçmişteki bu derin yaramız kanamaya devam etsin, dedirtirken, sonraki bölümünde bağrımızda kurumuş kanın kökenlerine götürüp samimi şekilde sorgulamamızı sağlamayı başarıyor… 

4 Aralık 2014 Perşembe

Film Tavsiyesi: Hitler: Kötülüğün Yükselişi

179 dakikalık uzunluğu, zengin oyuncu kadrosu ve etkileyici dekor, kostüm, mekanıyla Hitler: The Rise Of Evil – Hitler: Kötülüğün Yükselişi, her sinemaseverin izlemesi gereken önemli bir başyapıt. 2003 yapımı filmin en büyük bahtsızlığı televizyon için yapılmış olması. CBS’in katkılarıyla yapılan bir Kanada televizyon filminden bahsediyoruz.

Film, Adolf Hitler'in çocukluk yıllarından başlayarak Almanya'da iktidara geldiği tarihe kadar olan zamanı anlatıyor. Epigrafında Edmund Burke'nin şu sözüyle başlar:

“Kötülüğün zaferi için gereken tek şey iyi kişilerin hiçbir şey yapmamasıdır.”

Adolf Hitler, 10 yaşında bir ilkokul öğrencisidir. Sert ve huysuz babası Alois'i (Ian Hogg) sevmemektedir ancak üzerine titreyen şefkatli annesi Klara'yı (Stockard Channing) çok sevmektedir. Adolf bu dönemlerinde sanatçı olma hayalleri kurmaya başlar ancak babası Alois onun kendisi gibi bir memur olmasını istemektedir. Hayallerinin peşinden gidip ressam olmak isteyen Adolf, bu durumdan hiç hoşnut değildir. Bir gün ailecek sofrada yemek yerlerken Alois kalp krizi geçirerek ölür.

Aradan 7 yıl geçer. Adolf 17 yaşındadır ve ressamlık eğitimi almak için Viyana Güzel Sanatlar Akademisi'ne gider. Sonuç bir hüsrandır. Akademideki hoca ona yetenek yoksunu olduğunu söyler. Zaten genç bir kızın çıplak tablosunu da çizemez, bunu kendince reddeder. Yakın bir zamanda hastalanan annesi Klara ölünce, Viyana'da yoksul bir yaşam sürmeye başlar. Evsizdir, sokaklarda yatıp kalkmaktadır. Viyana'da geçirdiği bu yıllarda antisemitik düşüncelerle tanışır. Akademideki başarısızlığının ve başına gelen tüm talihsizliklerin sebebinin Yahudiler olduğunu düşünür.

Aradan birkaç yıl daha geçer ve 1914 yılına gelinir. I. Dünya Savaşı başlamıştır. Genç Adolf Hitler (Robert Carlyle), Alman ordusuna gönüllü olarak katılmak için Münih'e gelir. Savaşta onbaşı rütbesiyle görev yapar, gösterdiği cesur davranışlar sayesinde Demir Haç madalyasıyla ödüllendirilir. Hitler'e madalya takan komutan Yahudi kökenlidir.


Askerlik arkadaşlarıyla beraber cephede nöbet tutarken köpeğiyle ilgilenmektedir. Arkadaşları onu izleyerek gülmekte ve alay etmektedirler. Köpek, Hitler'in elinden kaçarak uzaklaşır ve Hitler, köpeği yakalayıp getirmek için peşinden koşar. Hitler cepheden uzaklaştığı anda arkadaşlarının olduğu bölgeye bomba düşer ve arkadaşlarının hepsi ölür. Hayatta kalan tek kişi Hitler'dir.

1918'de Hitler'in bulunduğu alay bir gaz saldırısına maruz kalır ve Hitler geçici bir süreyle kör olur. Hitler savaşın kaybedildiğini hastanede öğrenir. Savaşın kaybedildiği haberini duymasıyla duygusal bir çöküntüye uğrar ve çok sinirlenir, öfkeyle ağlar. Bu sırada gözündeki bandajı yırtıp atar, görme yetisini tekrar kazanır. Ve böylelikle Büyük Almanya için mücadele etmeye yemin eder.

1919 yılına gelinir. Hitler Münih'e dönmüştür. Cumhuriyet ilan edilmiştir. Hitler, üzerinde savaşta kazandığı madalyanın takılı olduğu uzun asker pardösüsü ile şehir meydanına gelir ve komünist aktivistlerin İmparator II. Wilhelm'in heykelini yıktıklarına şahit olur. Tam bu sırada Freikorps örgütüne bağlı anti-komünist milisler kamyonetle gelerek komünistlerden birkaçını sokak ortasında vururlar. Hitler, savaşın hemen ardından yaşanan bu gibi olayları izledikten sonra yeni kurulan orduda muhbirlik yapmaya başlar. Görevi henüz yeni kurulmuş olan Alman İşçi Partisi (DAP) hakkında bilgi toplamaktır. Bilgi toplamaya gittiği bu partinin fikirlerinden etkilenir ve partiye üye olur. Hitler ilk konuşmasını 16 Ekim 1919'da yapar ve dinleyicileri etkiler. Alman İşçi Partisi'nin lideri Anton Drexler'in (Robert Glenister) dikkatini çeker. Hitler'in barlarda yaptığı konuşmalara olan ilgi her geçen gün artar. Coşkulu hitabeti sayesinde insanları kendine bağlar. Hitler artık sanatçı olma hayallerini geride bırakarak kesin bir şekilde politik yaşamına başlar. 1920'de partinin adı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (Nazi Partisi, NSDAP) olarak değiştirilir. Hitler 1921'de partinin lideri olur.

Nazi Partisi üyeleri 9 Kasım 1923 günü partinin silahlı kanadı Sturmabteilung (SA) ile beraber Bavyera eyaletinin yönetimini ele geçirmek için ayaklanma çıkarırlar. Bu ayaklanma "Birahane Darbesi" olarak bilinir. Filmde ayaklanma girişimde yer alan kişiler arasında Rudolf Hess (James Babson), Hermann Göring (Chris Larkin), Ernst Hanfstaengl (Liev Schreiber) ve eski bir I. Dünya Savaşı kumandanı olan Erich Ludendorff (Friedrich von Thun) ön planda gösterilmiştir. Ayaklanma başarısızlıkla sonuçlanır. Mahkemede Adolf Hitler ve Rudolf Hess hapis cezasına çarptırılır. Hitler hapiste Mein Kampf (Kavgam) kitabını kaleme alır.

Hapisten çıkınca dağılmış olan parti önderlerini bir araya getirerek politik hayatına devam eder. Hitler 1925'te üvey kız kardeşi Angela'yla (Julie-Ann Hassett) buluşur. Angela'nın kızı Geli'yle (Jena Malone) de tanışmış olur.

Nazi Partisi hızla büyümeye başlar. Parti 1920'lerin sonlarına doğru güç kazanır ve 1932 yılında Alman Millî Meclisi'nin (Reichstag) en büyük partisi haline gelir. Bunun üzerine 30 Ocak 1933 tarihinde Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, Hitler'i başbakan olarak yetkilendirir. Hitler'in başbakan olmasıyla muhalif parti ofisleri SA birliklerince basılır, muhalif parti liderleri tutuklanır. Almanya bir polis devletine dönüşmesine rağmen Hitler kendini hâlâ güvensiz hissediyordur. 30 Haziran 1934'teki Uzun Bıçaklar Gecesi'nde SA lideri Ernst Röhm (Peter Stormare), Hitler'in emriyle öldürülür.


2 Ağustos 1934'te Cumhurbaşkanı Hindenburg vefat eder. Bunun üzerine yapılan bir Reichsparteitag töreni ile Hitler'in cumhurbaşkanlığı makamını da üstlendiği halka duyurulur ve coşkulu kalabalık Hitler'i "Heil!" nidaları eşliğinde selamlar. Hitler artık "Führer" olmuştur. V kötülüğün önünde artık engel kalmamıştır… 

1 Aralık 2014 Pazartesi

Film Tavsiyesi: Daha İyi Bir Dünyada

2010 yapımı filmde, Anton, Danimarka'nın refah düzeyi yüksek şehirlerinden birinde oturan ve Afrikalı göçmenlere ev sahipliği yaptığı işine trenle gidip gelen bir doktordur. Bu birbirinden son derece farklı iki dünya arasında sıkışan Anton ve ailesi, kendilerini intikamla bağışlama arasında seçimi zor bir ikilemde, anlaşmazlıklarla dolu zıt kavramlarla karşı karşıyayken bulurlar.

İki çocuk sahibi Anton ve Marianne çifti boşanma arifesinde ayrı yaşıyorlardır. En büyük oğulları olan Elias, okuduğu okulda serseriler tarafından rahatsız ediliyordur. Babasıyla birlikte Londra'dan buraya taşınan yeni çocuk Christian Elias'ı bu durumdan koruyacaktır. Annesi kanserden ölen Christian ise halen bu acının üzüntüsünü yaşamaktadır...

En İyi Yabancı Film Dalı'nda Oscar Ödülü'ne sahip filmin yönetmen koltuğunda bol ödüllü kadın yönetmen Susanne Bier bulunuyor. Şu anki dünyanın görünen çelişkileri ve görmezden gelinen şiddetiyle ne mene bir cendere olduğunu batılı bir gözle anlatan Bier, epey karamsar bir final çizse de Daha İyi Bir Dünyada özellikle şükür ve beterin beteri üzerine kafa yormamız gerektiğini salık veren bir tür ‘yengeç’ film.



Film Tavsiyesi: Affedilmeyen

Unforgiven, Clint Eastwood'un yönettiği westren türüne klasik bakışın dışında gerçekçi gözle bakmayı deneyen ilk ciddi filmlerden. David Webb Peoples'ın senaryosunu yazdığı 1992 yapımı filmde, yıllar önce silahlarını bırakıp çiftçiliğine dönen yaşlı haydut ve katil William Munny'nin son bir iş daha kabul etmesiyle başına gelenleri konu alıyor. Şiddetin çirkin yönlerini ve Eski Batı miti ile yüzleşen bir kara Western olan filmin başrolünde Eastwood, yan rollerinde Gene Hackman, Morgan Freeman ve Richard Harris yer alıyor.

Eastwood, filmi vefat eden yönetmenleri ve mentorları Don Siegel ve Sergio Leone'ye adamış. En İyi Film, En İyi Yönetmen, Yardımcı Rolde En İyi Erkek Oyuncu (Hackman) ve En İyi Kurgu olmak üzere dört dalda Oscar Ödülü kazandı. Eastwood kendi performansıyla En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar'a aday gösterildi ama ödülü Kadın Kokusu filmindeki performansıyla Al Pacino kazandı.

Affedilmeyen, 2004 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından "kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli" filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi'nde muhafaza edilmesine karar verildi. Amerikan Film Enstitüsü'nün hazırladığı AFI'nın 100 Yılı... 100 Film listesinde 1998'de 98., 2007'de 68. sırada yer aldı.

Cimarron (1931) ve Kurtlarla Dans (1990) filmlerinden sonra En İyi Film dalında Oscar kazanan üçüncü Western tarzı filmiydi.

Tövbekar silahşor!

Hikayesi şöyle: Big Whiskey, Wyoming'de, Strawberry Alice (Fisher) önderliğindeki bir grup fahişe, Delilah Fitzgerald (Levine) adlı fahişenin yüzünü kesen Quick Mike (Mucci) and "Davey-Boy" Bunting (Campbell) adlı kovboyları öldürebilene 1.000 dolar ödül vereceklerini ilan ederler. Bu durum, kasabanın şerifi Little Bill Daggett'ı (Hackman) kızdırır. Eski bir silahşor olan Little Bill, şimdilerde kasabasında silah ve suçlulara müsaade etmeyen saplantılı bir barış bekçisidir. Little Bill, işledikleri suça rağmen iki adama müsamaha gösterir.

Kilometrelerce ötede Kansas'ta, kendinden pek övünen Schofield Kid (Woolvett) adlı genç adam, William Munny'yi (Eastwood) kovboyları öldürmeye ikna etmek için domuz çiftliğinde ziyaret eder. Gençliğinde acımasız ve soğukkanlı bir katil olarak bilinen Munny, artık iki çocuk yetiştirmeye çalışan, alkol ve silah kullanmamaya yemin etmiş yaşlı bir dul adamdır. Munny, başlangıçta suikasta yardım etmeyi reddetse de çiftliğinde işler iyi gitmemektedir ve çocuklarının geleceği tehlikededir. Birkaç gün sonra tekrar düşünür ve Kid'e yetişmek için yola koyulur. Yolda bir diğer emekli silahşor olan Ned Logan'ı (Freeman), eşini (Cardinal) isteksizce bırakmasına ikna edip yanına alır.


29 Kasım 2014 Cumartesi

Film Tavsiyesi: Mazisi Olmayan Adam

2010 yapımı bu sıra dışı filmin orijinal ismi Ajeossi. Uluslararası piyasada The Man from Nowhere adıyla gösterildi. Annesi uyuşturucu bağımlısı bir bar kadını olan küçük kız So-mi, gizemli bir rehinci olan Tae-sik’in etrafında dolanıp durmaktadır. Annesinin tamamen ihmal ettiği kız, ilgiyi bu gizemli ve sessiz adamdan görmeye çabalarken aralarında ilan edilmemiş bir baba-kız ilişkisi yeşerir. Her şey sorunlu bağımlı annenin mafyadan uyuşturucu çalmasıyla değişir.

Kötü adamlar bahtsız anneyi öldürürken çalınan malı da aramaya başlarlar ve işin içine istemeden de olsa rehinci adam girer. Lakin mafya neye bulaştığının farkında bile değildir. Aynı zamanda eski bir asker olan rehinci acımasız bir katildir de…


Geçmişi Olmayan Adam, son yılların en sıkı aksiyonlarından biri olmakla beraber içerdiği insani duygularla da göz yaşartıcı bir dram özelliği taşıyor. 

28 Kasım 2014 Cuma

Ölüm Alfabesi: Tehlikeli oyunlar

İnsanoğlunun bilinmezliğe olan merakı çoğu zaman başına iş açıyor. Belki de bu sıkıntılı süreci hiç başlatmamak için mevzuyla alakalı tüm hikâyeler ciddi bir tutuculuk içerir. Varlığın görünen yüzündeki hikmeti idrak etmek yerine, görünmeyen üzerine kafa yorup gereksiz vesveselerle hayatı zindan etmeyi başaran yine insanoğlunun bizzat kendisi oluyor.

Ouija – Ölüm Alfabesi, sinemanın daha önce belki bin kez ele aldığı ‘öteler’ ile iletişim kurma merakı konusuna araçları ön plana çıkararak yeni bir açılım getir-e-meyen korku filmlerinden biri. Korkular ile kültürler arasında inanç farklılıklarından dolayı ciddi ve sıkı bir ilişki olduğu malum. Bu ilişki sebebiyledir ki, bir kültürde ödü patlatan kimi imge ve araçlar başka kültür için hiçbir anlam ifade etmeyebiliyor. Ölüm Alfabesi, ‘gayb’ âlemiyle iletişim kurmaya çalışan bir iletişim tahtası etrafında gelişen korku hikâyesi.


Biraz da Hasbro’dan bahsetmek lazım sanırım. Hassenfeld Kardeşler tarafından neredeyse 100 yıl önce, 1923’te Amerika’da kurulan oyuncak şirketi olan Hasbro, bugün dünyanın her yanına dağılmış 10 binden fazla çalışanıyla durmaksızın oyun ve oyuncak üretiyor. Bu çok uluslu şirket popüler olan ne varsa alıp bir şekilde oyun ve oyuncağa dönüştürmeyi başarıyor. Ünlü çizgi şirketi Marvel ile anlaşmaları var. Transformers’ın hakları onlarda, Star Wars oyun ve oyuncaklarını da onlar yapıyorlar. Ouija, bir Hasbro oyunu olarak özellikle Amerika’da çok popüler. Şirket ölüm ve ahiret gibi kavramları da oyun ve oyuncak yapabilecek bir ticari zekâya sahip. İşte filmimiz bu oyundan yola çıkılarak yazılmış.

Mevzu şu: Çocukluk arkadaşı Debbie’nin ani ölümünden sonra Laine, Debbie’nin arkadaşı Pete ile birlikte odasında antika bir ‘ruh çağırma tahtası’ keşfeder ve en yakın dostuna hoşça kal demek için onu kullanmaya çalışır. Meraklı genç kız sorular sormaya başlayınca, mesele şekil değiştirmeye ve Debbie’nin ölümündeki gizem ortaya çıkmaya başlar. Laine tahtanın sahibi olan ruhun kendisine DZ dediğini fark eder. Dahası, çağrılan şey her neyse pek gitmeye de niyetli değildir.


Klasik ‘ruh çağırma’ hikâyesine polisiye ve gizem unsuru da eklemeyi deneyen film pek çok açıdan sorunlu.

Filmin yönetmeni Stiles White aslında bir teknik eleman. Pek çok önemli filmin özel efekt ekibinde yer almış. Özellikle Altıncı His ve Kehanet White’ın yer aldığı mühim filmler arasında bulunuyor. Hollywood korku sinemasının popüler isimlerinden olan Juliet Snowden ile beraber yazmışlar senaryoyu. Ölüm Alfabesi Amerikan korku sinemasının klasik sınırlarını aşamadığı gibi, klişe sahnelere takılmayı da çok dert etmiyor.

İhtimal ki çektiklerini ‘masada’ kurtarabileceğinden emin olan yönetmen, meselenin diğer kısımlarını çok fazla önemsemeden yapmış filmini. Bu sebeple Ölüm Alfabesi, pek çok aksayan yönünü ses ve görüntü efektiyle yamayarak kurtarmayı deniyor ama hikâyenin dağınıklığı, meseleyi (Hollywood standartlarında bile) son derece yüzeysel ele alışıyla değerinden çok şey yitiriyor.


Filmin kendine muhatap aldığı kitle şüphesiz çok derinlikli bir şey beklemiyor ancak yine de belli standartları olan bir alanda kamera hareket ettiriyor Ölüm Alfabesi. Teknik ve görsel yönden belli bir seviye tutturmayı başaran film, onun dışında kalan tüm yönlerden geçer not alamıyor maalesef.

Önünü çarptığı kafasının arkasından kan boşalması gibi görsel tutarsızlıklar neyse de, filmin en gerilimli planlarındaki akla ziyan diyaloglar sadece seyir keyfini yerle bir etmiyor, aynı zamanda güçlükle bir nebze yükseltebildiği ilgiye de zarar veriyor!


Klasik Batı tipi ruh-cin çağırma hikâyelerine ve evdeki eşyaların bir anda nasıl düşmana dönüşebileceğine dair hâlâ merakı olanları tatmin edebilecek zayıf bir film Ölüm Alfabesi.

Film Tavsiyesi: Gökkuşağı Savaşçıları

2011 yapımı bir film Gökkuşağı Savaşçıları. 276 dakika, yani 4 buçuk saate yakın. Bu nedenle filmi ikiye bölmüşler.  Orijinal ismi: Sàidékè Balái. Taiwan yapımı film, ülkesinin en pahalı prodüksiyonu aynı zamanda. Sert mi sert ama bir o kadar da etkileyici bir film. Biraz Chi Bi, biraz Braveheart karışımı gibi diyeyim de belki bir tarz oluşur zihinlerde.


Seediq Bale halkının işgalci Japonlara karşı başkaldırışını anlatan bir Wei te-Sheng filmi. Tamamen yaşanmış olaylardan yola çıkılarak çekilen filmin anlatımındaki sertliği seyirci kitlesini daraltsa da, müziği ve oyunculuklarıyla tam bir epik film. 


25 Kasım 2014 Salı

Film Tavsiyesi : Lola Rennt!


Ya da Run Lola Run, yahut Koş Lola Koş... 1998 yapımı bu sıra dışı filmi izlemediyseniz çok şey kaçırdınız demektir. kader, zaman, vefa kavramları üzerine modern Alman sinemasının en şahane örneklerinden biri. Yer Berlin... Bir yaz günü 20 dakika içinde aşk, yaşam ve ölümle ilgili karar verilmesi gerekmektedir. Lola ile Manni birbirine aşık ve 20'li yaşların sonunda iki gençtir. Manni üçkağıtçı bir araba satıcısında, para taşıyan kurye olarak çalışmaktadır. O gün herşey ters gider. Metroda bilet kontrol eden kişinin yanından koşarak geçer ve içinde 100 bin DM para bulunan torbayı kaybeder. 20 dakika sonra patronu parayı almaya gelecektir. 

Eğer Manni parayı bulamazsa ölümle yüzleşecek. Lola kafasını çalıştırmaya başlar. 20 dakika içinde parayı bulacak ve Manni'nin yaşamını kurtaracak. Lola'nın aklına gelen fikir heyecan vericidir. Evden koşarak çıkar ve Berlin'în sokaklarında koşmaya başlar. Lola kendi yaşamı, Manni'nin yaşamı ve aşkı için koşar.