9 Aralık 2014 Salı
8 Aralık 2014 Pazartesi
7 Aralık 2014 Pazar
Film Tavsiyesi: Pan’ın Labirenti
10 yaşındaki Ofelia, hamile ve hasta olan annesiyle birlikte
1944 yılında İspanya İç Savaşı sonrası yüzbaşı olan üvey babasının yanına
taşınır. Ofelia ve annesinin yeni taşındıkları bu ev aynı zamanda orman içinde
bir karakoldur ve arka bahçesinde esrarengiz bir labirent vardır. Labirentin
içerisindeki Pan adındaki gerçeküstü bir yaratık, küçük kızın tüm yaşamını değiştirecektir.
Guillermo del Toro’nun gösterildiği sene Cannes’da
dakikalarca ayakta alkışlanan yakın dönem başyapıtı, çocukların gözünden
savaşın ne kadar sert bir fırtına olduğunu gözler önüne seriyor.
Film; fantastik bir kurguyla İspanya iç savaşına ait
gerçekçi ve siyasi bir arka planı birlikte başarıyla işliyor. Javier
Navarrete'in hazırladığı müzikler ve soundtrack albüm de büyük ilgi görmüştü.
Yabancı film dalında 3 Akademi Ödülü sahibi olan Pan’ın Labirenti,
çeşitli festivallerden 68 ödül almış ve 58 ödüle de aday gösterilmişti. Bu
özelliğinden dolayı İspanyol sinemasının son dönem en başarılı filmlerinden
birisi sayılır. Film aynı zamanda İspanya'nın gişe rekorunu elinde tutmaktadır.
6 Aralık 2014 Cumartesi
Film Tavsiyesi: Hoşgeldiniz
Kuzey Iraklı Bilal, bir süre önce ailesiyle birlikte Avrupa’ya
göç eden sevdiği kız için yollara düşer. Legal ve konforlu bir yolculuk
olmayacaktır onunki. İngiltere'deki Mina’ya kavuşmak için zorlu ve uzun bir
yolu aşarak Fransa’ya gelir. Kaçak göçmen statüsünde burada tutulurken
sevdasından vazgeçmez ve çılgınca bir fikri uygulamak için çaba harcamaya
başlar: Manş denizini yüzerek geçecektir!
Ancak sorun şudur ki, bu Kürt genci daha önce deniz
görmediği gibi yüzme de bilmemektedir. Bunun için tutulduğu şehrin havuzunda
yüzme dersleri almaya başlar. Burada eğitmenlik yapan ve ailevi sorunlarla
boğuşan eski yüzücü Simon ile yakınlık kuran Bilal, ondan yardım ister.
Hoşgeldiniz Benim İçin Üzülme ve Işık gibi nitelikli
filmlere imza atmış bir isim, Philippe Lioret imzası taşıyor. Filmde iki Kürt
sevgiliyi, gerçek hayatta iki kardeş olan Fırat ve Derya Ayverdi
canlandırıyorlar. Fransızların deneyimli karakter oyuncusu Vincent Lindon ise
tabiri caizse döktürüyor.
2009 yapımı film, bize hiç de uzak olmayan insanların,
tanıdık kavramlar üzerinde gezindiği temaları işliyor. İmkansız aşk, kaçak
göçmenlik, savaşın yıkıcı etkileri vs. Esas çarpıcı olan kısım ise vermek
istediği ana mesajı bir ‘paspas’ aracılığıyla sunması.
5 Aralık 2014 Cuma
Kesik: Duvara karşı!
Bir ara ‘Tek göz testi’ diye bir
şey okumuştum bir yerlerden. İnsan bir gözünü kapattığı zaman elindeki kaşığı,
önündeki çay bardağına bile koyamıyor, zira iki göz ‘denge’ demek. Doğru
odaklanabilmek için iki gözün de açık olması gerekiyor. Tarih de böyle bir şey,
bir gözü kapatıp baktığımız zaman ciddi bir odak sorunu yaşayabiliyoruz.
Politik sinema zihinlerin duvar
gibi sert ve aşılmaz olduğu alanların sinemayı estetikten ziyade propaganda
malzemesi; araç olarak gördüğü an sanatın kırmızıçizgisi aşılmış oluyor.
Aştığınız alanda isminiz, cisminiz, niyetiniz ne olursa olsun siz de bir
‘malzeme’den başka anlam ifade etmiyorsunuz. Tarihin çöplüğü, özellikle 1940-60
arası pek çok ‘film’ sınıfına sokulmak istenilen paçavrayla dolu bu sebepten.
Ermeni Meselesi, kaşındıkça
kanatılan, kanatıldıkça bağırış çağırışların arasında hakikatin yitip gittiği
bir yara. Meseleyi ‘nefret’ ve ‘tez’ odağından çıkarmadan, hele hele siyasetin o
kaba ve toptancı eli çekilmeden doğru ve hak ettiği yere oturtulması epey zor.
Malum, önümüzdeki sene Ermeni
Tehciri ya da uluslararası arenada bazen yüksek, bazen kısık sesle, kimi zaman
da başka kelimelerle ifade edilen olayların 100. Yılı. Uluslararası Ermeni
lobilerinin bu tarihi vesile kılarak bir takım çalışmalar yapacağı da herkesin
malumu. Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet olarak da bu konuda bir şeyler yapmaya
çabaladığını zaman zaman duyuyoruz. Ermenileri bilemeyiz ama kendi cephemizde
yapılacak olanların (yapılanların) ne kadarı samimi ve çözüm odaklı, ne kadarı
eş/dost kayırmak, para kazanmak için bir vesile olarak kullanılacak bilemiyoruz.
lakin 2015, Ermeni Meselesi için siyaset ve sanat alanında epey hareketli
geçecek bir yıl gibi gözüküyor.
Galiba erken işaret fişeği olarak
bakabiliriz Fatih Akın’ın The Cut – Kesik filmine. Yönetmenin nicedir bu proje
üzerine çalıştığı biliniyordu. Hatta Hrant Dink üzerinden bir proje
bekleniyordu ama ortaya Kesik çıktı bir şekilde. Akın’ın filmin senaryosu için
Martin Scorsese’nin de senaristlerinden olan Mardik Martin ile çalışmış.
Martin’in 30 yıldan beri senaryo yazmadığı için başlarda projeye sıcak
bakmadığını da okumuştuk önceden.
Nitekim Kesik’in özellikle ilk
bölümlerine baktığımızda kullanılan sinema dilini görünce eski tüfek senaristin
projeye soğuk davranmasının gerekçesini de haklı bulmak mümkün. Zira Kesik,
özellikle ilk bölümündeki yapısıyla, anlatım ve karakter oluşturmaları günümüzden
epey gerilerde. Filme dair tespitlerden önce konuya bir göz atalım isterseniz:
Yıl 1915… Mardin'de geniş ailesi ve şirin ikiz kız çocuklarıyla mutlu bir hayat
süren demirci Nazaret’in hayatı patlak veren 1. Dünya Savaşı ile beraber köklü
şekilde değişime uğrar. Osmanlı Devleti, ‘Teb’ay-ı Sadıka’ olarak yüzyıllar
boyu gördüğü Ermenilerin işgal güçleriyle beraber davranmasına öfkelenir, düşmanlaştığına
karar verir ve ciddi bir iç savaş patlar. Demirci Nazaret de bir akşam askere
götürülmek bahanesiyle evinden alınıp esir kampında çalıştırılmaya başlar.
Haberi yoktur ama tüm ailesi dağılmıştır. İkiz çocukları ise bilmediği yerlere
götürülmüştür. Nazaret, bir şekilde esaretten kurtulup çocuklarının izini
sürmeye başlar. Hiç de kolay olmayacak bir yolculuktur bu…
Kesik’i kaba hatlarıyla üç bölüme
ayırabiliriz. Çok kısa süren mutlu ve hayatın dengede gittiği ilk bölüm,
savaşın patlak vermesiyle savrulan hayatlar ve bir babanın evlatlarının izini
sürüp, tüm zorluklara direnmesi.
Klasik anlatının temeli ve çıkış
noktası olan ‘denge’ Kesik’te olağanüstü kısa ve üstün körü bir şekilde
geçiyor. O kadar ki, seyirci karakterlerin çoğunu tanımaya bile imkan bulmadan,
denge bozuluyor. Bu bozgun sonrasında filmin saflığını ve dramatik değerini
yerle bir eden esaret süreci başlıyor. Son derece kaba bir sinema diliyle
anlatılan bu sekanslarda karakterler alabildiğince karton, (Numunelik de olsa
bir tane bile mi iyi karakter olmaz ya hu?) diyaloglar tekdüze ve hoyrat, müzik
abartılı, sahne tasarımları ucuz ve oyunculuklar (Bartu Küçükçağlayan hariç)
fena. Tipik bir ‘tez-antitez’ filmi olarak ilerliyor bu bölümlerde Kesik. Epey
sığ sembolizm ve tek yönlü karakterlerin cirit attığı bu ilk kısım filmin
dramatik yapısına epey hasar da veriyor esasen. Klişe kötüler, abartılı
oyunculuklar ve Fatih Akın ve ekibine yakışmayacak bir sinematografi var bu
kısımlarda.
İlk bölümdeki anlatımın
sıçrayarak ilerlemesi hikayeye hizmetten ziyade, bahsini ettiğim bu ‘tez’
meselesinin altını doldurma gayreti hissini güçlendiriyor bu sebeple. Hunharca
boğaz kesmeler, tecavüzler, işkenceden zalimce haz almalar bir noktadan sonra
bıktırıcı klişeler olarak filmin değerinin altını oydukça oyuyor. Hele hele
Diyarbakır Valisi’nin adamının kaysı dağıtma sahnesi var ki, ucuz propaganda
filmlerinde bile bu kadar kötü klişeye tenezzül edilmiyor artık!
Bu bölümün en ciddi zaaflarından
biri de kahramanın motivasyon gücü ile arzunun yetersizliği. Nazaret’in ailesi
için yaşadığını, onlara tekrar kavuşmak için direndiğini güçlendirecek ne
diyalog ne de olay var. Sadece zulmeden karton kötüler ve mağdurlar var bu
bölümde. Koskoca Osmanlı ve Müslümanlardan tek bir iyi karakter yok. Pardon bir
tane var. Mehmet (B. Küçükçağlayan) o da hırsız… kötünün iyisi ise asker kaçağı
eşkıyalar.
Derken film bir yol öyküsüne
dönüşüyor. Ve arayış giriyor devreye. Ve Kesik, yavaş yavaş ‘film’ olmaya
başlıyor. İşin politik yönü silindikçe arka fona muazzam bir sefalet perdesi
oturuyor ve insani bir öykü beliriyor. Bu anlamda Kesik filmi, Halep
sahneleriyle başlıyor diyebiliriz. Öncesi kuru bir ‘Tez’ çabası olmaktan öde
gidemiyor ne yazık ki! Bir milletin kurtuluş savaşındaki en doğru karakterler
olarak asker kaçakları ve hırsızları verirseniz yaptığınız işe doğrudan sanat
demek pek mümkün olmaz maalesef.
Şurası önemli, her ne kadar filmin ilk bölümü ciddi anlamda
taraflı ve bir görüşe sırtını yaslasa da propagandanın bayağılığına mümkün
mertebe bulaşmamaya çabalıyor ama ‘Tez’ yapısı var nihayetinde!
Film ile propaganda arasındaki
fark da bu zaten. Fonunda savaş olan dram ile dramı sebep kılan bir savaş. Tarihi
film çekmek ile tarihin filmini çekmek apayrı şeyler. Bu yönüyle bakıldığında
Akın’ın Kesik’i tarihi anlatmayı deneyen tek yönlü bir film olarak başlayıp
tarihsel ve etkileyici bir drama dönüşüyor.
Filmin derdiyle söyleyecek olursak; Fatih Akın’ın filmi,
boğaza değil de, sanki tek göze atılmış bir kesik olarak başlıyor hikayesini
anlatmaya. Sonra sonra bu yalpalama yerini sanatın etkin dilini kullanmaya
bırakıyor ve kendi retoriğini konuşturmaya başlıyor.
Oyunculuklar filmin akışına göre güçlenerek ilerliyor.
Baştaki derinliksiz, sığ karakterlerin yerini gittikçe daha oturaklı ve
karşılığı olan karakterler ve oyunculuklar alıyor. Bu anlamda başrol oyuncusu
Tahar Rahim, her ne kadar İngilizce konuşturulduğu için tutuk olsa bile,
özellikle Bartu Küçükçağlayan, Simon Abkarian, Makram Khoury ve Kevork Malikyan
son derece iyi iş çıkarıyor.
Belki çok pimpirikli bir bakış açısı ama final jeneriğindeki
‘Fatih Akin” yazısı bile yönetmenin durduğu yer ile ilgili bir kanaat
oluşturuyor.
Toparlıyorum, Sabuncu Arap, Demirci Ermeni, Hırsız Türk,
Sübyancı Bedevi, Gaddar Kürt gibi kimi dozu tutturulmuş, kimi abartılı
karakterler arasında, başları sığ ve taraflı, sinemadan çok bir siyasi görüş,
ortaları oldukça etkili ve finalinde insan boğazına yumruğu düğüm gibi oturtan
bir çalışma Kesik. Ortalarından sonra kendisine biçilen politik rolün arasından
sıyrılmayı başarsa da korkarım ki, bir ‘Tez’ filmi olarak tarihe geçmiş olacak.
Kesik, en az sinemamız kadar eski olan yüz yıllık bir
meseleye Fatih Akın’ın kendi samimiyeti ve birikimi nispetinde bakışta bulunan
bir film. Her ne kadar sert girişiyle Türk izleyiciyi koltuğunda rahatsız etse
de, bir süre sonra samimiyetini gösteriyor.
Son söz şu: Çiftli yapıya sahip gibi duran filmin ilk bölümü
izleyiciye, siyasetin ve kaba toptancılığın bayağı ve sığ perspektifine teslim
olup, sanatı ideolojinin köhne duvarına toslatmaktansa bırakalım geçmişteki bu
derin yaramız kanamaya devam etsin, dedirtirken, sonraki bölümünde bağrımızda
kurumuş kanın kökenlerine götürüp samimi şekilde sorgulamamızı sağlamayı
başarıyor…
4 Aralık 2014 Perşembe
Film Tavsiyesi: Hitler: Kötülüğün Yükselişi
179 dakikalık uzunluğu, zengin oyuncu kadrosu ve etkileyici
dekor, kostüm, mekanıyla Hitler: The Rise Of Evil – Hitler: Kötülüğün
Yükselişi, her sinemaseverin izlemesi gereken önemli bir başyapıt. 2003 yapımı
filmin en büyük bahtsızlığı televizyon için yapılmış olması. CBS’in
katkılarıyla yapılan bir Kanada televizyon filminden bahsediyoruz.
Film, Adolf Hitler'in çocukluk yıllarından başlayarak
Almanya'da iktidara geldiği tarihe kadar olan zamanı anlatıyor. Epigrafında
Edmund Burke'nin şu sözüyle başlar:
“Kötülüğün zaferi için gereken tek şey iyi kişilerin hiçbir
şey yapmamasıdır.”
Adolf Hitler, 10 yaşında bir ilkokul öğrencisidir. Sert ve
huysuz babası Alois'i (Ian Hogg) sevmemektedir ancak üzerine titreyen şefkatli
annesi Klara'yı (Stockard Channing) çok sevmektedir. Adolf bu dönemlerinde
sanatçı olma hayalleri kurmaya başlar ancak babası Alois onun kendisi gibi bir
memur olmasını istemektedir. Hayallerinin peşinden gidip ressam olmak isteyen
Adolf, bu durumdan hiç hoşnut değildir. Bir gün ailecek sofrada yemek yerlerken
Alois kalp krizi geçirerek ölür.
Aradan 7 yıl geçer. Adolf 17 yaşındadır ve ressamlık eğitimi
almak için Viyana Güzel Sanatlar Akademisi'ne gider. Sonuç bir hüsrandır.
Akademideki hoca ona yetenek yoksunu olduğunu söyler. Zaten genç bir kızın
çıplak tablosunu da çizemez, bunu kendince reddeder. Yakın bir zamanda
hastalanan annesi Klara ölünce, Viyana'da yoksul bir yaşam sürmeye başlar.
Evsizdir, sokaklarda yatıp kalkmaktadır. Viyana'da geçirdiği bu yıllarda
antisemitik düşüncelerle tanışır. Akademideki başarısızlığının ve başına gelen
tüm talihsizliklerin sebebinin Yahudiler olduğunu düşünür.
Aradan birkaç yıl daha geçer ve 1914 yılına gelinir. I.
Dünya Savaşı başlamıştır. Genç Adolf Hitler (Robert Carlyle), Alman ordusuna
gönüllü olarak katılmak için Münih'e gelir. Savaşta onbaşı rütbesiyle görev
yapar, gösterdiği cesur davranışlar sayesinde Demir Haç madalyasıyla
ödüllendirilir. Hitler'e madalya takan komutan Yahudi kökenlidir.
Askerlik arkadaşlarıyla beraber cephede nöbet tutarken köpeğiyle
ilgilenmektedir. Arkadaşları onu izleyerek gülmekte ve alay etmektedirler.
Köpek, Hitler'in elinden kaçarak uzaklaşır ve Hitler, köpeği yakalayıp getirmek
için peşinden koşar. Hitler cepheden uzaklaştığı anda arkadaşlarının olduğu
bölgeye bomba düşer ve arkadaşlarının hepsi ölür. Hayatta kalan tek kişi
Hitler'dir.
1918'de Hitler'in bulunduğu alay bir gaz saldırısına maruz
kalır ve Hitler geçici bir süreyle kör olur. Hitler savaşın kaybedildiğini
hastanede öğrenir. Savaşın kaybedildiği haberini duymasıyla duygusal bir
çöküntüye uğrar ve çok sinirlenir, öfkeyle ağlar. Bu sırada gözündeki bandajı
yırtıp atar, görme yetisini tekrar kazanır. Ve böylelikle Büyük Almanya için
mücadele etmeye yemin eder.
1919 yılına gelinir. Hitler Münih'e dönmüştür. Cumhuriyet
ilan edilmiştir. Hitler, üzerinde savaşta kazandığı madalyanın takılı olduğu
uzun asker pardösüsü ile şehir meydanına gelir ve komünist aktivistlerin
İmparator II. Wilhelm'in heykelini yıktıklarına şahit olur. Tam bu sırada
Freikorps örgütüne bağlı anti-komünist milisler kamyonetle gelerek
komünistlerden birkaçını sokak ortasında vururlar. Hitler, savaşın hemen
ardından yaşanan bu gibi olayları izledikten sonra yeni kurulan orduda
muhbirlik yapmaya başlar. Görevi henüz yeni kurulmuş olan Alman İşçi Partisi
(DAP) hakkında bilgi toplamaktır. Bilgi toplamaya gittiği bu partinin
fikirlerinden etkilenir ve partiye üye olur. Hitler ilk konuşmasını 16 Ekim
1919'da yapar ve dinleyicileri etkiler. Alman İşçi Partisi'nin lideri Anton
Drexler'in (Robert Glenister) dikkatini çeker. Hitler'in barlarda yaptığı
konuşmalara olan ilgi her geçen gün artar. Coşkulu hitabeti sayesinde insanları
kendine bağlar. Hitler artık sanatçı olma hayallerini geride bırakarak kesin
bir şekilde politik yaşamına başlar. 1920'de partinin adı Nasyonal Sosyalist
Alman İşçi Partisi (Nazi Partisi, NSDAP) olarak değiştirilir. Hitler 1921'de
partinin lideri olur.
Nazi Partisi üyeleri 9 Kasım 1923 günü partinin silahlı
kanadı Sturmabteilung (SA) ile beraber Bavyera eyaletinin yönetimini ele geçirmek
için ayaklanma çıkarırlar. Bu ayaklanma "Birahane Darbesi" olarak
bilinir. Filmde ayaklanma girişimde yer alan kişiler arasında Rudolf Hess
(James Babson), Hermann Göring (Chris Larkin), Ernst Hanfstaengl (Liev
Schreiber) ve eski bir I. Dünya Savaşı kumandanı olan Erich Ludendorff
(Friedrich von Thun) ön planda gösterilmiştir. Ayaklanma başarısızlıkla
sonuçlanır. Mahkemede Adolf Hitler ve Rudolf Hess hapis cezasına çarptırılır.
Hitler hapiste Mein Kampf (Kavgam) kitabını kaleme alır.
Hapisten çıkınca dağılmış olan parti önderlerini bir araya
getirerek politik hayatına devam eder. Hitler 1925'te üvey kız kardeşi
Angela'yla (Julie-Ann Hassett) buluşur. Angela'nın kızı Geli'yle (Jena Malone)
de tanışmış olur.
Nazi Partisi hızla büyümeye başlar. Parti 1920'lerin
sonlarına doğru güç kazanır ve 1932 yılında Alman Millî Meclisi'nin (Reichstag)
en büyük partisi haline gelir. Bunun üzerine 30 Ocak 1933 tarihinde
Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, Hitler'i başbakan olarak yetkilendirir.
Hitler'in başbakan olmasıyla muhalif parti ofisleri SA birliklerince basılır,
muhalif parti liderleri tutuklanır. Almanya bir polis devletine dönüşmesine
rağmen Hitler kendini hâlâ güvensiz hissediyordur. 30 Haziran 1934'teki Uzun
Bıçaklar Gecesi'nde SA lideri Ernst Röhm (Peter Stormare), Hitler'in emriyle
öldürülür.
2 Ağustos 1934'te Cumhurbaşkanı Hindenburg vefat eder. Bunun
üzerine yapılan bir Reichsparteitag töreni ile Hitler'in cumhurbaşkanlığı
makamını da üstlendiği halka duyurulur ve coşkulu kalabalık Hitler'i
"Heil!" nidaları eşliğinde selamlar. Hitler artık "Führer"
olmuştur. V kötülüğün önünde artık engel kalmamıştır…
1 Aralık 2014 Pazartesi
Film Tavsiyesi: Daha İyi Bir Dünyada
2010 yapımı filmde, Anton, Danimarka'nın refah düzeyi yüksek şehirlerinden
birinde oturan ve Afrikalı göçmenlere ev sahipliği yaptığı işine trenle gidip
gelen bir doktordur. Bu birbirinden son derece farklı iki dünya arasında
sıkışan Anton ve ailesi, kendilerini intikamla bağışlama arasında seçimi zor
bir ikilemde, anlaşmazlıklarla dolu zıt kavramlarla karşı karşıyayken bulurlar.
İki çocuk sahibi Anton ve Marianne çifti boşanma arifesinde
ayrı yaşıyorlardır. En büyük oğulları olan Elias, okuduğu okulda serseriler
tarafından rahatsız ediliyordur. Babasıyla birlikte Londra'dan buraya taşınan
yeni çocuk Christian Elias'ı bu durumdan koruyacaktır. Annesi kanserden ölen
Christian ise halen bu acının üzüntüsünü yaşamaktadır...
En İyi Yabancı Film Dalı'nda Oscar Ödülü'ne sahip filmin
yönetmen koltuğunda bol ödüllü kadın yönetmen Susanne Bier bulunuyor. Şu anki
dünyanın görünen çelişkileri ve görmezden gelinen şiddetiyle ne mene bir
cendere olduğunu batılı bir gözle anlatan Bier, epey karamsar bir final çizse
de Daha İyi Bir Dünyada özellikle şükür ve beterin beteri üzerine kafa yormamız
gerektiğini salık veren bir tür ‘yengeç’ film.
Film Tavsiyesi: Affedilmeyen
Unforgiven, Clint Eastwood'un yönettiği westren türüne
klasik bakışın dışında gerçekçi gözle bakmayı deneyen ilk ciddi filmlerden. David
Webb Peoples'ın senaryosunu yazdığı 1992 yapımı filmde, yıllar önce silahlarını
bırakıp çiftçiliğine dönen yaşlı haydut ve katil William Munny'nin son bir iş
daha kabul etmesiyle başına gelenleri konu alıyor. Şiddetin çirkin yönlerini ve
Eski Batı miti ile yüzleşen bir kara Western olan filmin başrolünde Eastwood,
yan rollerinde Gene Hackman, Morgan Freeman ve Richard Harris yer alıyor.
Eastwood, filmi vefat eden yönetmenleri ve mentorları Don
Siegel ve Sergio Leone'ye adamış. En İyi Film, En İyi Yönetmen, Yardımcı Rolde
En İyi Erkek Oyuncu (Hackman) ve En İyi Kurgu olmak üzere dört dalda Oscar
Ödülü kazandı. Eastwood kendi performansıyla En İyi Erkek Oyuncu dalında
Oscar'a aday gösterildi ama ödülü Kadın Kokusu filmindeki performansıyla Al
Pacino kazandı.
Affedilmeyen, 2004 yılında Amerika Birleşik Devletleri
Kongre Kütüphanesi tarafından "kültürel, tarihi ve estetik olarak
önemli" filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi'nde muhafaza
edilmesine karar verildi. Amerikan Film Enstitüsü'nün hazırladığı AFI'nın 100
Yılı... 100 Film listesinde 1998'de 98., 2007'de 68. sırada yer aldı.
Cimarron (1931) ve Kurtlarla Dans (1990) filmlerinden sonra
En İyi Film dalında Oscar kazanan üçüncü Western tarzı filmiydi.
Tövbekar silahşor!
Hikayesi şöyle: Big Whiskey, Wyoming'de, Strawberry Alice
(Fisher) önderliğindeki bir grup fahişe, Delilah Fitzgerald (Levine) adlı
fahişenin yüzünü kesen Quick Mike (Mucci) and "Davey-Boy" Bunting
(Campbell) adlı kovboyları öldürebilene 1.000 dolar ödül vereceklerini ilan
ederler. Bu durum, kasabanın şerifi Little Bill Daggett'ı (Hackman) kızdırır.
Eski bir silahşor olan Little Bill, şimdilerde kasabasında silah ve suçlulara müsaade
etmeyen saplantılı bir barış bekçisidir. Little Bill, işledikleri suça rağmen
iki adama müsamaha gösterir.
Kilometrelerce ötede Kansas'ta, kendinden pek övünen
Schofield Kid (Woolvett) adlı genç adam, William Munny'yi (Eastwood) kovboyları
öldürmeye ikna etmek için domuz çiftliğinde ziyaret eder. Gençliğinde acımasız
ve soğukkanlı bir katil olarak bilinen Munny, artık iki çocuk yetiştirmeye
çalışan, alkol ve silah kullanmamaya yemin etmiş yaşlı bir dul adamdır. Munny,
başlangıçta suikasta yardım etmeyi reddetse de çiftliğinde işler iyi gitmemektedir
ve çocuklarının geleceği tehlikededir. Birkaç gün sonra tekrar düşünür ve Kid'e
yetişmek için yola koyulur. Yolda bir diğer emekli silahşor olan Ned Logan'ı
(Freeman), eşini (Cardinal) isteksizce bırakmasına ikna edip yanına alır.
29 Kasım 2014 Cumartesi
Film Tavsiyesi: Mazisi Olmayan Adam
2010 yapımı bu sıra dışı filmin orijinal ismi Ajeossi. Uluslararası
piyasada The Man from Nowhere adıyla gösterildi. Annesi uyuşturucu bağımlısı
bir bar kadını olan küçük kız So-mi, gizemli bir rehinci olan Tae-sik’in
etrafında dolanıp durmaktadır. Annesinin tamamen ihmal ettiği kız, ilgiyi bu
gizemli ve sessiz adamdan görmeye çabalarken aralarında ilan edilmemiş bir
baba-kız ilişkisi yeşerir. Her şey sorunlu bağımlı annenin mafyadan uyuşturucu
çalmasıyla değişir.
Kötü adamlar bahtsız anneyi öldürürken çalınan malı da
aramaya başlarlar ve işin içine istemeden de olsa rehinci adam girer. Lakin mafya
neye bulaştığının farkında bile değildir. Aynı zamanda eski bir asker olan
rehinci acımasız bir katildir de…
Geçmişi Olmayan Adam, son yılların en sıkı aksiyonlarından
biri olmakla beraber içerdiği insani duygularla da göz yaşartıcı bir dram
özelliği taşıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















