27 Ocak 2015 Salı

Leviathan: Büyüdükçe çürür canavar!


1975 yılının soğuk bir mart akşamı Moskova’da usta yönetmen Andrei Tarkovsky’nin Ayna-Zerkalo filminin galası yapılmaktadır. Diğer filmlerinden bir miktar daha şansız bir film olan Ayna, pek çok bürokratik engele takıldığı için uluslararası perdelere geç çıkacaktır. Filmin gösterimi sonrasında eleştirmenler filmle ilgili hararetli bir tartışmaya girerler. Statüko yanlısı pek çok kalem filmi anlaşılmaz bulmuş, kimileri de gereksizliği konusunda atıp tutmaktadır. Usta yönetmen filminin âdeta paramparça edilmesine üzülmekle beraber sessizce olup biteni izlemektedir.

Tam bu esnada filmin gösterildiği salonun temizlikçisi kadın içeri girer. Şaşkın bakışlar arasında,
‘İşiniz ne zaman biter, salonu temizleyeceğim’
der. Bir eleştirmen ayağa kalkıp,
‘Hanımefendi biz burada anlaşılması zor bir sanat eserini değerlendirmeye çabalıyoruz, işimizin ne zaman biteceği de belli olmaz’
diye çıkışır.
Kadın şaşırtıcı bir cevap verir:
‘Beklerken ben de izledim. Filmde anlaşılmayacak ne vardı ki?’
diye sorar.
Bir eleştirmen kadını aşağılamak için,
‘Sen ne izlediğini anladın mı?’
diye sorunca, sanat çevrelerinin küçümseyici bakışları arasında şu cümleleri kullanır:
‘Bir vicdan azabı filmi bu. Sevilip, sevenlerinin hakkını asla ödeyemediğini düşünen ve yeterince sevemediğine inanan bir adamın çektiği acıları anlatıyor film.’
Ortalık Moskova’nın havası gibi buz kesmiştir. Usta yönetmen ayağa kalkar ve
‘Bu sözlere ekleyecek en ufak bir kelimem bile yok’
diyerek ortamı terk eder…



Çarlık Rusya’sının bakiyesi ve sonrasında ideolojinin çözüp deforme ettiği insanlar hakkında derin filmler yapan Tarkovsky’nin filmleri hakkında en genel çerçeve o kadının kullandığı cümlelerdir belki de. Ustanın bir yönüyle mirasçısı sayılan genç yönetmen Andrey Zvyagintsev’in filmleri için de benzer bir çerçeve kullanmak mümkündür.

Andrey Zvyagintsev yine bir başyapıt ile geri döndü. Leviathan, dönüşen bir toplumun halının altına süpürdüğü yozlaşma ve insanlığın temel zaaflarına dair esaslı bir çığlık âdeta. Zvyagintsev’in hemen her filminde yaptığı gibi derdini doğrudan aktarmaktan ziyade tarihsel referanslarla ve daha büyük metaforların prizmasından geçirerek anlatıyor derdini. Malum ve kadim bir hikayeyi metaforik olarak günümüz Rusya’sında bir olay ile iç içeleştiriyor ve insanı odaklayarak öykülüyor.

Leviathan’da Zvyagintsev’in kamerası bu kez bir Rus sayfiyesine yaklaştırıyor bizi. Geçirdiği sistem dönüşümü ile oluşan fırsatçı güruh, dostluk, ihanet ve sadakat kavramları üzerine güçlü bir lirizm akıtıyor perdeden Rus yönetmen: Şımarık oğlu ve ikinci karısıyla sisteme karşı bir savaş vermeye hazırlanan Nikolay, çürümüşlüğe direnirken yakın mesafeden alıyor yaraları. Yaşadığımız çağ ve hatta kendi toplumumuz ile pek çok örtüşme yakaladığımız öykü, filmin evrenselliğinin en mühim kanıtı sanırım. Hobbes’in devlet ile canavarı örtüştürdüğü hikayesinden ismini alan film, değişik noktalarda hantallık ve çürümüşlüğüyle görsel olarak da temas kurabilmesini sağlıyor filmde.



Ürkütücü ve kasvetli bir devlet çiziyor Leviathan. Girişindeki enkazlar, bir sistem ve ideolojiden arta kalan yıkıntılar gibi duruyor. Ve tüm bu soğuk, yıkık ve soluk fonda bir ev görüyoruz; Nikolay’ın evi. Şüphesiz diğer Zvyagintsev filmlerinde olduğu gibi temel dinamiğini senaryosundan alıyor film. Soğuk, loş ve kasvetli bir ülkeyi alıyor fonuna. Mevlana’nın yıkılan ev metaforunu hatırlayalım:  Önce tuğlalar düşüyor, sonra duvarlar çatlıyor ve ardından temelden sarsılıyor ev ve gürültüyle yerle bir oluyor.

Kahramanın ismi de ilginç: Galip gelen, Halkın zaferi anlamına gelen Nikolas, aynı zaman Yunan felsefesinde denizcilerin koruyucu azizi olarak geçiyor.

Bilmem yaşıyor mudur o temizlikçi kadın? Ancak yaşasa ve Andrey Zvyagintsev’in Leviathan’ını izlese sanırım şöyle bir şey diyerek hepimizi şaşırtmayı yine başarırdı: “Film, oğlu ile hiç anlaşamayan ikinci hanımı ile devlet ve mafyaya karşı mücadele verirken ihanete uğrayan bir adamın yaralarını ve bu yaraları nasıl tedavi ettiğini anlatıyor.”

Andrey Zvyagintsev, Tarkovsky’nin açtığı dar ve dik bir yokuş olan yolda emin adımlarla ilerlemeye devam ederken yine bir başyapıtla selamlıyor seyircisini.


24 Ocak 2015 Cumartesi

Yüz yüze


"Nene" dedim, 

"Hiç tartışıp, ayrı düştüğünüz oldu mu dedemle?"

Şöyle dedi:

"Birbirimize bakmadığımız zaman hep aynı yöne baktık, ne ayrılığı oğul!"


23 Ocak 2015 Cuma

Felsefe


“Nene” dedim

“Yaşlanınca yalnızlaşıyor mu insan?”

Hiç beklemeden;

“Birinin her şeyi olduktan sonra, herkesin hiçbir şeyi olsan da umursamazsın oğul!” dedi


Hala şaşkınım…


16 Ocak 2015 Cuma

Beklemek acı veriyor


Ne şahane bir filmdi öyle... Milcho Manchevski'nin tek atımlık barutuydu belki. Girişinde "üç bölümlük hikaye" diyordu ama "çember yuvarlak değildir" de diyordu. Tek hikayeyi anlatıyordu aslında. Yağmur öncesi sıkıştıran, bunaltan havayı, kasaveti ve insanların tahammülsüzlüğünü anlatıyordu Manchevski. Belki Makedonya'yı, bosna'yı anlatıyor gibi görünüyordu ama neredeyse her toplumda yaşananlardı. insana, insanlığa dair bir gergef gibiydi Yağmurdan Önce (before The Rain) filmi. 

Filmin güzelliği bir yana. Çünkü can yakan hikayesinin aksine, tablo gibi resimler ile bir görsel şölen de sunuyordu Yağmurdan Önce. Ancak ille de müziği. Anastasia'nın yaptığı ve her tınısı insan yüreğinin en ince telini titreten, bize hiç de uzak olmayan o melodiler. İmkanınız olursa filmi de izleyin...

Filmin linki şurada. 

Uzattım, buyrun...

Kusursuzluğun dayanılmaz Faşizmi


Ocakbaşı kültürüne dair entelektüel görüşleri olan, ‘ateş ve et’ ile ilgili biz fanilerin algı düzleminin çok dışında bakış perspektifi olan bir ahbabım var. Onun şöyle bir felsefesi vardır: Yemeğin en lezzetli lokmalarını sona sakla ki, aldığın haz ve lezzet daha uzun süre kalıcı olsun. Kolay rastlanmayacak derece iyi ve kaliteli bir ‘müzik filmi’ olan Whipslah’i izlerken aklıma bu felsefe geldi. Bir filmin finali en leziz sahne ve diyaloglarından oluşmalı. Genç yönetmen (henüz 30’unda bile değil) Damien Chazelle’in bir öğretmen/öğrenci ilişkisi/gerilimi üzerine kurulu gibi görünen sert filmi Whiplash, her katmanında insanın varoluş ve bidayetine dair esaslı göndermelerde bulunan; baskı, otorite, hırs, yenilgi ve faşizm gibi pek çok meseleye dokunan son dönemlerin en önemli filmlerinden biri.

Arzu ederseniz hikayesine bir göz atıp, değerlendirmeye sonra devam edelim. İki kahraman üzerinde yükseliyor film. Biri otoriter tavırlarıyla öğrencilerinin korkulu rüyası, buna eklenen mükemmeliyetçiliğiyle okulda adeta bir tür ‘yarı/tanrı’ muamelesi gören müzik öğretmeni Terrence Fletcher (J. K. Simmons). Diğeri ise, iyi bir müzisyen olmayı henüz çocuk yaşta kafasına koymuş, amacına ulaşmak için hayatındaki değerli olan her şeyi feda etmeyi göze almış bir öğrenci; Andrew Neyman (Miles Teller). Bu iki sert çekirdek, başlarda yetenek ve hırslarını birleştirir gibi görünürken giderek çatışan ve birbiriyle mücadeleyi gaye-i hayal yapan, her çarpışmada olduğu gibi, neticede birinin kırılıp tuz/buz olacağı bir süreci yaşamaya başlarlar. Bateri çalmaktan bedeni ter, elleri kan içinde kalabilecek kadar bıkmayan bir hırsa sahip öğrencinin, en ufak bir aykırı notada bile öğrencisini aşağılayarak kapı dışarı eden acımasız öğretmenin hükmetmeden faşizme ulaşan mücadelesi, adeta mekanik bir saat zembereği gibi kurula kurula yükselen bir gerilimle finale kadar gidiyor. Tavizsiz öğretmen ile yenilgiyi kabul etmeyen öğrencisinin giriştiği bu müzikal düello öyle bir noktaya geliyor ki, yıkım kaçınılmaz bir noktaya ulaşıyor.

En klişe ifadeyle, hiç de romantik olmayan bir başarı hikayesi, diyebiliriz Whiplash için.  “İngilizcede ‘aferin’den daha zararlı bir kelime yoktur.” diyor filmin bir yerinde. Aslında ana temayı anlatan şahane bir cümle bu. Kusursuzluğun zalim bir kutsiyetle hedefe konduğu kariyer yolculuğunda, kişilikler, insani olan tüm hasletler paramparça edilebiliyor. Bu yönüyle alakasız gibi görünse de Kubrick’in Full Metal Jacket’i kadar sert ve acımasız bir film Whiplash. Prova salonunu gladyatörlerin birbirini ölümüne hırpaladığı bir arenaya dönüştürüyor Damien Chazelle. Film sanat ve inceliklerin tüm klişelerini doğrudan ve sert darbelerle yerle bir ediyor… Bir noktadan sonra acımasız efendi ile hedefe varmak için her yolu mubah gören kölenin öyküsüne dönüşürken, korku ve hırs motivasyonu üzerinden yürünen kariyer yolunda ne kadar gayr-i insani savrulma varsa hepsine dair çentikler atarak ilerliyor film.

Kavramsal açıdan filmin üzerine çıkıp, evrensel şemsiye altına topladığımızda, otorite ile ezilen sınıf arasında yaşanan mücadeleden muazzam bir isyan alegorisi üretiyor. Kusursuzluğu talep eden faşizmin bireylerde oluşturduğu kırılma ve bu dağılışın ortalığa saçtığı kanatıcı parçacıklar oluşturuyor filmin karelerini. Her ne kadar Whiplash, kusursuzluk için acımasızlığı olumlar bir yapıda görünüp, bu konuda eleştirel bir konum tercih etmiyorsa da, seyirciye geçirdiği hissiyat ile iktifa ediyor.

Gerilim perspektifiyle baktığımızda, tür olarak her ne kadar alakasız gibi görünse de, giderek yükselen gerilim ile kusursuz bir film var karşımızda.


Özellikle zalim/tavizsiz öğretmen Fletcher rolüyle J. K. Simmons çok başarılı. Yeri gelmişken filmin karakterlerine biraz yakından bakmakta yarar var. Whiplash, her ne kadar genç karakterin (Neyman) öyküsünü ana hikaye olarak (Spine) olarak merkeze alsa da, Fletcher baskın tipoloji olarak bir adım öne çıkıyor. Aslında karakterin ruhuna da uygun bir durum bu. Fletcher’in barındırdığı gizem, portresinin temel unsurlarından zira. Dramada bir karakterin özellikle ruhi portresini inşa ederken, diyalog ile derinleşme en son tercih edilmesi gereken yöntemdir. Bu sebeple, hikayeye ya ‘geçiyordum uğradım’ türünden bir yan karakter monte edilip, esas karakterin bilinmesi istenen yönü su yüzüne çıkarılır yahut omurga öyküye çok fazla katkı sağlamayacak bir olay ile bu netleşme sağlanır. Fletcher’in fresk sertliğindeki karakteri antogonist çizgide salınıp dururken, aldığı telefon ile bambaşka (hüzünlü) yönü açık ediliyor. Doğrusu bu şahane ve üzerinde düşünülmüş bir buluştur. Keza bunun simetrisi olarak, masumiyetin temsilcisi noktasında hikayeye başlayan Neyman, filmin minik yan öykülerinden olan gönül ilişkisi kullanılarak ruhi portresi netleştiriliyor. Genç kız ile restoranda yaptığı görüşme karakterimizin katıksız protogonist yönünü rendeliyor ve sahicileştirerek Fletcher karakterine alan açıyor. Ancak film esas gücünü, bir tür yarı/tanrı modelinden şeytana dönüşmeye başlayan ‘kötü’ karakterinden alıyor. İşte tam bu noktada Whiplash’in öğretmeni Fletcher ile Full Metal Jacket’in Çavuş Hartman’ı arasında tipolojik ve felsefi bir ilişki mevcut. Ancak pek çok açıdan Fletcher daha derinlikli bir portre çiziyor. Muhataplarını ezmesi, aşağılaması, icap ettiğinde buruşturup bir kenara atması, arketip olarak tipik diktatör şemasına uygun. Korosu için her şeyi göze alıp, acımasızlaşan şef ile ulusu için dünyayı ateşe veren Führer arasında bu bağlamda milim fark kalmıyor. Senarist (aynı zamanda yönetmen) kötü karakterin zaaf ve hırslarını, ruhi, fiziki ve sosyal portresini o kadar başarılı inşa ediyor ki, Whiplash sırf bu karakter için izlenmeyi hak ediyor.



Ve elbette müzik... Benim gibi sadece dinleyici bağlamında caz ile ilişkili olan seyirciyi bile etkileyebilecek güzellikte müziğe sahip Whiplash. Bunu bizatihi icra edilen müzik olarak yapması ise filmi daha değerli kılıyor. Film, fon müziğine çok az ihtiyaç duyuyor, zira zaten prova ve konser sahneleri yeterince doyurucu. Yönetmen, gerilim ihtiyacını kahramanın bagetleri ve eliyle ilişkilendirerek hem plastik bir kazanım elde ediyor, hem de izlenirliliği kolaylaştırıyor. Bu bağlamda filmin açı ve kadrajları devreye giriyor.

Sinemada kaliteli müziğe doyurması bir yana prova ve konser sahnelerindeki dekupajıyla görüntü yönetmeni Sharone Meir, estetik aksiyonu zirveye taşıyor. Film boyunca tercih edilen POV’lar (Point Of View) izleyiciyi kahraman ile yakınlaştıracak bir beceriye sahip. Çerçeve sıklıkla öznel açı kullanarak hem epey yabancı olduğumuz dünyaya bizi de eklemliyor, hem de kahramanın iç gerilim ve hissiyatını perdeye aktarıyor. Bu nedenle, Whiplash çok iyi dekupaj ve kamera hareketlerine sahip bir film.

İşin sinema kısmını toparlayacak olursak: Psikolojik ve fiziki şiddetin körüklediği hırsın, geliştiriciliği, ardından ulaşacağı başarı ve bedelleri konusunda benzersiz ve kaçırılmaması gereken bir deneyim sunarken pek çok dalda Oscar’a göz kırpıyor Whiplash.


İsterseniz biraz da mutfağına ve bizi ilgilendiren yüzüne de göz atalım. Filmde kullanılan bateri zilleri bir planda o kadar ne şekilde görülüyor ki, ‘İstanbul’ logosunu görmemek mümkün değil. Dünyanın en önemli bateri zili markası İstanbul Zilleri filmin en önemli aksesuarlarından... İstanbul Cymbals'ın ürünleri olan bu ziller, Osmanlı'da Ermeni ustaların el yapımı olan ve dünyaca meşhur olan ziller. Günümüzde de bu kültürü devam ettiren ve dünyada bir numara diyebileceğimiz el yapımı zil üreticileri hala ülkemizde bulunuyor. Buraya bu kadarını alalım ama Zilciyan Ailesi’nin hikayesini öğrenmenizi tavsiye edelim.

Whiplash, daha önce aynı yönetmen tarafından (parasızlıktan) kısa film olarak çekildiği için çekim ve post-prodüksiyon aşaması son derece kısa süren filmlerden. Kısa filmde, genç oyuncu yok ama sert öğretmen Fletcher yine var. 19 gün gibi kısa bir sürede bitmiş çekimler. Yapım öncesi ve sonrasıyla toplam 10 haftalık bir sürede bitirilmiş film. Elbette bunda yönetmenin eserini Sundance festivaline yetiştirme çabasının da katkısı büyük.

Filmin en gerçekçi ve en çok can yakan sahnelerinden olan ‘tokatlama sahnesi’nin hikayesi de ilginç. Birkaç çekimde kurmaca tokadı deneyen Miles Teller ve J.K Simmons ikilisi daha etkili sonuç almak için işi gerçek tokatlamaya kadar götürmüşler. Pek çok kez çekilen sahnenin filmde kullanılanı ise sonuncu deneme olmuş.


Genç bateristin kendini kaptırıp davul çalıştığı sahnelerin bazılarında yönetmen oyuncu yorulsun diye 'kes' diye bağırmamış, sahneyi devam ettirmiş. Neticede gerçekçi anlar ortaya çıkmış. Bateristin kimi anlarda ellerinin kanadığını görüyoruz filmde. Bunların bazılarında gerçekten oyuncunun elleri çalmaktan kanamış. Yani kanlı el planlarının hepsi kurmaca değil.




Filmde bateristi canlandıran oyuncu Miles Teller çocukluğundan beri zaten davul çalmayı biliyormuş. Ancak bu film için de haftalar boyu günde üç-dört saat davul çalma dersi almış.

Bu kadar…



14 Ocak 2015 Çarşamba

Güzelleme


“Nene” dedim,

“Gençken de güzel miydin?”

Gülümsedi ve;


“O, yüzüme baktıkça güzelleştim oğul” dedi.

Yas-lanış!


“Nene” dedim,

“sarılır mıydınız birbirinize?”

Sırtındaki hasret yükü artmış gibi iki büklüm olurcasına;


“yaslandığım duvar artık yok oğul!” dedi. 

11 Ocak 2015 Pazar

Yürüyüş


“Nene” dedim

“el ele yürüdünüz mü hiç?”

Bir dağın arkasına gizlenmiş nefesi çeker gibi iç çekti:

“Yanımda yürüdü bir ömür, şimdi bir hüzün gölgesiyle yürüyorum yan yana oğul.” dedi


10 Ocak 2015 Cumartesi

Üşüyüş!


"Nene" dedim; 

"hangi mevsimi seversin en çok?"

Yıpranmış elleri titredi, bir damla yaş belirdi göz pınarlarında 

"O gideli, her mevsim kış, oğul!" dedi

7 Ocak 2015 Çarşamba

Umudun tükendiği yerde!




Not: Ey okur, birazdan okumaya başlayacağın yazı fena halde ipucu ve açıklama içermektedir. Dolayısıyla eğer bahsi geçen filmi izlemeden okursan, seyir zevkini düşürebilir. Tavsiyem, önce git filmi izle sonra bu satırlarda tekrar buluşalım.

Kaderin enteresan bir cilvesi olsa gerek: Geçtiğimiz hafta vizyona giren ve yönetmenliğini Russel Crowe’un yaptığı Son Umut’un mottosu; “Nefretin bittiği yerde umut başlar” idi. Bu hafta vizyona giren Mahsun Kırmızıgül’ün Mucize’sinin afişinde ise şöyle yazıyor: “Umudun bittiği yerde mucize başlar.”


Önce hak teslimi yapmak boynumuzun borcu: Mahsun Kırmızıgül, sinema kariyerine başladığı Beyaz Melek, pek çok kişi tarafından burun kıvrılarak karşılandığı için, vizyona girdiği anda perdedeki başarısı büyük bir şaşkınlığa sebebiyet vermişti. Kırmızıgül şaşırtıcı derecede yetkin olarak kullandığı kamera ile hiç de fena olmayan bir hikaye anlatıcısı olduğu ilk filminde dost/düşman herkese göstermişti. Üstelik kamerayı odakladığı nokta da çok önemliydi. Kalbe yakın bir yerlerde konuşlandırdığı vizör ile bardağın dolu kısmını görmeyi tercih ediyor, can yakıcı ve sıkıcı gerçekliğe çok fazla bulaşmadan dimağlarda masalsı bir tat bırakmayı tercih ediyordu müzik kökenli sinemacı. 



Sinemasında bir sıkıntıdan söz edilecekse o da şuydu: Kırmızıgül ilk üç filminin her birinde birkaç filme yetecek kadar çok malzemeyi işlemeyi deniyor, bu sebeple hem esas hikaye zedelenebiliyor, hem de yan öyküler havada kalıyordu. İşin bir de, alakası olsun/olmasın her üç filmine de bir şekilde girmeyi başaran Doğu/Batı simetrisinden yola çıkarak ‘yapmayın siz kardeşsiniz’ metazorisi vardı. En alakasız görünen filmi New York’ta Beş Minare’de bile ‘hah bu sefer yapmamış galiba’ dediğimiz anda finalde eline sopa alarak başımıza vura vura anlatmayı denedi denemesine ve filmin o ana kadar elde ettiği pek çok kazanımı harcayıverdi! 


Tahlilini yapacağımız filmin hikayesine bir göz atmakta fayda var. Mucize, 60 İhtilali esnasında mecburi şark görevi vesilesiyle doğunun kuş uçmaz kervan geçmez bir mezrasına gitmek zorunda kalan Mahir öğretmenin hikayesi gibi görünmekle beraber, ortalarından itibaren –spastik demek lazım sanırım- engelli bir köylü olan Aziz’in öyküsüne dönüşüyor. Evin 6 erkekten büyüğü olan Aziz, anne ve babası tarafından ‘özürlü’ olması dolayısıyla el üstünde tutulmaktadır tutulmasına ama başta çocuklar olmak üzere öz kardeşleri bile hastalığını ‘delilik’ olarak görüp ona göre davranmaktadır. Üstelik zamanın çok yavaş aktığı bu beldelerde hayatı hızlandıran en önemli gelişme evliliktir ve Aziz kardeşlerinden büyük olmasına rağmen, onun özel durumundan dolayı sırayı kardeşleri kapmıştır!  Ne ki, Mahir öğretmen hem köyün, hem de Aziz’in kaderini etkileyebilecek dokunuşlarda bulunur buradaki hayatlara. Yokluk, sahipsizlik, unutulmuşluğun kader olduğu bir yerdeki sıradan insanları anlatan Mucize, küçük bir topluluktaki insan tiplemeleriyle öne çıkan bir yapıya sahip. 


Daha ilk planıyla ‘Bu bir Mahsun Kırmızıgül filmidir’ dedirten Mucize, nedense bana birkaç yıl önce izlediğimiz belgesel/drama İki Dil Bir Bavul’u hatırlattı. Her ne kadar okulsuz köye öğretmen olarak atanan Mahir ile kütüphanesiz nahiyeye kütüphane müdürü olarak sürgün edilen Güner’in  hikayesi örtüşse de, Vizontele Tuuba ile Mucize arasında çok ciddi bir sosyolojik ve tür farklılığı mevcut olduğu için onunla karşılaştırmak haksızlık olacaktır. 

Mucize, bir yönüyle önceki Kırmızıgül filmleriyle benzerlikler içerse de, yapısal olarak epey farklı. Ancak korkarım ki, bu farklılık filmin aleyhine bir durum. Zira, önceki filmlerinde 2 saate birkaç filmlik hikaye sıkıştırmayı çabalayan yönetmen, bu kez neredeyse 1,5 saat boyunca ne anlatacağına karar veremeyen bir mütereddit bir görüntü sergiliyor. Film uzun dakikalar boyunca resimlerine ve karakterlerin birbiri peşi sıra patlattığı espri ve durum komedileriyle vaziyeti idare ediyor. Aziz’in öyküsüne odaklanmaya başladığımız anda dram başlıyor başlamasına ama filmin ortasını çoktan geçmiş bulunuyoruz.


Bir de yönetmenlik açısından ciddi bir tehlike bekliyor Mahsun Kırmızıgül’ü, şöyle ki; Bir yönetmenin filmlerinde ‘kendini tekrar’ hissedilmeye başlandıysa, tehlike sinyalleri veriliyor demektir. Mucize bu bağlamda, Kırmızıgül sineması için bir tür tekrar, hatta kimi anlarda ‘patinaj’ hissi veriyor maalesef. 



Kimi zaman absürtlüğe kaçan mizahi yapısı, kimi zaman gözleri doldurabilecek düzeye ulaşan dramasıyla Mucize, kendini seyrettirmeyi başarsa da, senaryosundan kaynaklanan mühim sıkıntılara sahip. 2 saati aşkın süren filmde, öylesine boşluklar var ki, 4. filmini çeken bir sinemacıya yakışmayacak türden. Bu yönüyle Mucize bir ilk film acemiliklerini taşımakla beraber, bazı yönleriyle Kırmızıgül sineması için çıtayı bir ‘tık’ daha yukarıya taşımayı da başarıyor. Bunlardan ilki şüphesiz Kırmızıgül’ün yöreyi çok iyi bilmesi. Sadece mekan, kostüm, dekor anlamında değil sosyolojik dil olarak da meseleye çok hakim bir isim Mahsun Kırmızıgül.  Ne ki, sinematografik olarak kendini tekrar etmekten de kaçamamış. 


Güçlü sinematografi

Mucize’de, film boyunca her biri birer tablo hükmünde sayısız resim yapmış görüntü yönetmeni. Anlık ekran görüntüsünü al, herhangi bir galeride sergile! O kadar başarılı yani… Ancak bu güzellikler özellikle filmin başlarında dramaya katkı sağlamaktan ziyade folklorik ve turistik güzellikler olarak duruyor. Birer ‘footage’ naifliğindeki resimler kadar senaryoya da yoğunlaşabilinseymiş keşke!


Dönem filmi çekmek her zaman zordur, ancak zamanın çok yavaş aktığı otantik yerler için geçerli değil bu durum. Hele ki bahsini ettiğimiz tarih uzak değil, yakın bir geçmişi anlatıyorsa. Filmin esas mekanı olan mezra, zamanın çok ağır aktığı bir yöre olduğu için doğal mekan/dekor ihtiyacını ziyadesiyle karşılıyor. Son derece başarılı kostüm ve aksesuar, yani sanat yönetimi mevcut. Allah’tan köyde geçiyor film, yoksa Mucize de diğer dönem filmlerimizde olduğu gibi, iki eski model araba, birkaç eski tabela ve kostüm ile dönemi verme kolaycılığına kaçmıyor değil. 


Çiğ senaryo

Mahsun Kırmızıgül sinemasının takdir edilip, yüceltilecek pek çok yönü olduğu muhakkak. Ancak, artık dördüncü filmini çekmiş yönetmene ‘acemi toleransı’ da pek doğru değil. Dolayısıyla Mucize’nin yer yer tel tel dökülen, yer yere bir acemi sinema öğrencisinin bile yapmaması gereken hata ve eksikliklerle bezeli, sinemanın tabiatına hiç uymadığı gibi, kendi içinde tutarlılığı da bulunmayan senaryosuna biraz daha yakından bakalım.

Özensiz diyaloglar, ortalarına kadar ne yapacağına karar veremeyen yapısı ve derinliksiz karakterleriyle maalesef en çiğ Mahsun Kırmızıgül senaryosuyla karşı karşıyayız. Bir kere film öğretmen Mahir’in mi, yoksa spastik Aziz’in mi hikayesini omurga olarak alıyor, kararsız. Mahir karakteri sadece şiveyle sahicileştirilmeye çalışılırken, filmin hikayelediği bir yıl içerisinde Mahir’in iç dünyasının kıyısına bile yaklaşamıyor. Ailesiyle yaşadığı sıkıntıları filan pek önemsemiyor senaryo. Hatta unutuveriyor… En can alıcı nokta ise, Mahir’in tüm olumsuzluğa rağmen, üstelik ailesi batıda bir şehirdeyken ve devlet ‘dönebilirsin’ demesine rağmen ‘neden’ kaldığı konusunda bizi ikna edemiyor Mucize…

Ve pek çok köksüz, eğreti duran karakter geçidiyle adeta ‘dakkaya oynuyor’… Onlarca önemsenmiş ama silik kalmış, olsa da olur olmasa da olur karakter resmi geçidi gibi… Mahir’in kayınpederini bir ara görüyoruz asık suratı, gayr-ı memnun bakışıyla üstelik hiç de fena olmayan bir isme görev verilmiş ama birkaç saniyelik plan ile bitip gidiyor bu karakter. Mahir’in ailesi yapay ve hikayeye zarar verecek derecede silik işlenmiş.

Yapısal sorunları olan senaryo (böylesi bir profesyonel metin, hiçbir uzman isme okutulmaz mı, enteresan!) yüklüce anakronik unsurlar da içeriyor. Eşkiyalar romantik bir bakış açısıyla yüceltiliyor. Şüphesiz olabilir, eşkıyadan inşaat ustası da çıkarabilirsiniz ancak, seyirciye sunuldukları sahneyi görkemli gösterme adına Beyaz Melek’tekinin neredeyse birebir tekrarını koymanın anlamı nedir?


Eşkıya Cemilo ayrı bir muamma. Kağıt üzerinde iyi düşünülmüş gibi duruyor, sürekli dağlara bakan eşi, yetim gibi duran çocuğu filan eyvallah. Ancak, Cemilo’nun karşı durduğu, uğruna adam öldürdüğü feodalite nereye kaybolmuş ki? 



Oyunculuklar

Çok güçlü oyunculara sahip bir film Mucize. Kırmızıgül bence önemli bir tercih yaparak kendi karakterini epey geri planda tutmuş. Sadece fiziksel bir arızî durum ile kimi anlarda bir adım ileri çıkmasa, olsa da olurmuş olmasa da, diyebileceğimiz bir karakteri canlandırıyor. Keza diğer pek çok karakter temelsiz ve yapay duruyor.


Muhtar ve karısı (her iki karakteri canlandıran oyuncular da muazzam oynamışlar) dışında ruh dünyalarına girebildiğimiz kimse yok. Son birkaç dakika olmasa filmin ana karakterine bile mesafeli yaklaşıyor senaryo yapısıyla ancak anlık abartılı oyunlar ile karakterler ön plana çıkmaya uğraşıyor. Bazı karakterler ise anlamsız şekilde ortadan kayboluveriyor ya da silikleşiyor. Yine rolü neredeyse Beyaz melek filmindeki rolüyle birebir aynı olan Ali Sürmeli çok güzel oyun çıkarmasına rağmen, ortalardan itibaren giderek buharlaşıyor adeta. 


Yanlış müzik tercihi

Mahsun Kırmızıgül bir müzisyen. Doğal olarak filmlerinde müziği ciddi anlamda ön plana çıkarıyor. Daha önceki filmlerinde yaptığı senfonik müzik tercihini Mucize’de de değiştirmiyor yönetmen. Kalabalık yaylılar ile görkemli resimlere daha da görkem katıyor ama bu durum filmin ruhunu ne kadar uygun emin değilim açıkçası. Nihayetinde bir yöre filmi izliyoruz ve insan istemez, ruhuna uygun bir tını duyma ihtiyacı hissediyor. Nedense finalde bir şarkı ile bir parmak bal çalarak bunu gidermeyi tercih ediyor, o kadar.

Zaten iliğine kadar insan odaklı bir hayatı betimlemeye çalışan bir filme müziğe bu kadar abanmanın mantığını kavramakta zorlanıyor insan. Tabiatın kendi melodisi, sesi varken bunu vermek yerine ha bire batı senfonik ezgisiyle ihtişamı artırmaya çabalamak filmin ruhuna zarar veren en önemli yönlerden.


Gereğinden fazla sarkan film, esas hikayesini anlatmaya başlıyor başlamasına ama iki saati buluyor geçen süre. Dolayısıyla meselenin esas dramatik yönünü geçiştirmek zorunda kalıyor. Aziz’in kriz ve karar anı, ödediği bedel ve kazanımı bir çırpıda geçiveriyor maalesef. İşin garip tarafı, seyircide bıkkınlık oluşturacak kadar uzayan film, finaline yakın sahnelerinde bile slow motion tercihinden geri durmuyor nedense. 



Gerçeklik meselesi

Evet, bir filmin başına ya da sonuna ‘yaşanmış hikaye’ yazmak şüphesiz etkiyi artırabilir ama daha önemli noktaları göz ardı ediyor günümüz yönetmenleri. Bir filmde olup bitenlerin yaşanmışlığından çok daha önemli bir olgu vardır; filmsel gerçeklik. Yani ister gerçek hayatta yaşanmış olsun, ister olmasın, mesele sizin seyirciyi ikna etmenizdir. Mucize, bu yönüyle kolaycılığı tercih ediyor ve esas kahramanın dönüştüğü kısmı bir yazı ve tek cümlelik replik ile geçiştiriveriyor.


Ezcümle; Mucize, Mahsun Kırmızıgül’ün yine kalbe hitap eden, masalsı tatlar içeren ve artık ustalaşması gerektiği noktalarda zaaflar barındıran bir film.