4 Şubat 2015 Çarşamba
30 Ocak 2015 Cuma
Film Tavsiyesi: İnsanlık Yolu
İnsanlık Yolu – With Honors sımsıcak bir insani film.
Dostluğu, feragatı ve daha önemlisi gerçek eğitimi anlatıyor. Beyrutlu yönetmen
Alek Keshishian, soğuk bir fonda iç ısıtan bir öyküye imza atıyor. Joe
Pesci muazzam oyunuyla büyülerken, sinema dünyası Brendan Fraser isimli bir
yıldız kazanmış oldu.
27 Ocak 2015 Salı
Leviathan: Büyüdükçe çürür canavar!
1975 yılının soğuk bir mart akşamı Moskova’da usta yönetmen
Andrei Tarkovsky’nin Ayna-Zerkalo filminin galası yapılmaktadır. Diğer
filmlerinden bir miktar daha şansız bir film olan Ayna, pek çok bürokratik
engele takıldığı için uluslararası perdelere geç çıkacaktır. Filmin gösterimi
sonrasında eleştirmenler filmle ilgili hararetli bir tartışmaya girerler.
Statüko yanlısı pek çok kalem filmi anlaşılmaz bulmuş, kimileri de gereksizliği
konusunda atıp tutmaktadır. Usta yönetmen filminin âdeta paramparça edilmesine
üzülmekle beraber sessizce olup biteni izlemektedir.
Tam bu esnada filmin gösterildiği salonun temizlikçisi kadın
içeri girer. Şaşkın bakışlar arasında,
‘İşiniz ne zaman biter, salonu temizleyeceğim’
der. Bir eleştirmen ayağa kalkıp,
‘Hanımefendi biz burada anlaşılması zor bir sanat eserini
değerlendirmeye çabalıyoruz, işimizin ne zaman biteceği de belli olmaz’
diye çıkışır.
Kadın şaşırtıcı bir cevap verir:
‘Beklerken ben de izledim. Filmde anlaşılmayacak ne vardı ki?’
diye sorar.
Bir eleştirmen kadını aşağılamak için,
‘Sen ne izlediğini anladın mı?’
diye sorunca, sanat çevrelerinin küçümseyici bakışları
arasında şu cümleleri kullanır:
‘Bir vicdan azabı filmi bu. Sevilip, sevenlerinin hakkını asla
ödeyemediğini düşünen ve yeterince sevemediğine inanan bir adamın çektiği
acıları anlatıyor film.’
Ortalık Moskova’nın havası gibi buz kesmiştir. Usta yönetmen
ayağa kalkar ve
‘Bu sözlere ekleyecek en ufak bir kelimem bile yok’
diyerek ortamı terk eder…
Çarlık Rusya’sının bakiyesi ve sonrasında ideolojinin çözüp
deforme ettiği insanlar hakkında derin filmler yapan Tarkovsky’nin filmleri
hakkında en genel çerçeve o kadının kullandığı cümlelerdir belki de. Ustanın
bir yönüyle mirasçısı sayılan genç yönetmen Andrey Zvyagintsev’in filmleri için
de benzer bir çerçeve kullanmak mümkündür.
Andrey Zvyagintsev yine bir başyapıt ile geri döndü.
Leviathan, dönüşen bir toplumun halının altına süpürdüğü yozlaşma ve insanlığın
temel zaaflarına dair esaslı bir çığlık âdeta. Zvyagintsev’in hemen her
filminde yaptığı gibi derdini doğrudan aktarmaktan ziyade tarihsel
referanslarla ve daha büyük metaforların prizmasından geçirerek anlatıyor
derdini. Malum ve kadim bir hikayeyi metaforik olarak günümüz Rusya’sında bir
olay ile iç içeleştiriyor ve insanı odaklayarak öykülüyor.
Leviathan’da Zvyagintsev’in kamerası bu kez bir Rus
sayfiyesine yaklaştırıyor bizi. Geçirdiği sistem dönüşümü ile oluşan fırsatçı
güruh, dostluk, ihanet ve sadakat kavramları üzerine güçlü bir lirizm akıtıyor
perdeden Rus yönetmen: Şımarık oğlu ve ikinci karısıyla sisteme karşı bir savaş
vermeye hazırlanan Nikolay, çürümüşlüğe direnirken yakın mesafeden alıyor
yaraları. Yaşadığımız çağ ve hatta kendi toplumumuz ile pek çok örtüşme
yakaladığımız öykü, filmin evrenselliğinin en mühim kanıtı sanırım. Hobbes’in
devlet ile canavarı örtüştürdüğü hikayesinden ismini alan film, değişik
noktalarda hantallık ve çürümüşlüğüyle görsel olarak da temas kurabilmesini
sağlıyor filmde.
Ürkütücü ve kasvetli bir devlet çiziyor Leviathan.
Girişindeki enkazlar, bir sistem ve ideolojiden arta kalan yıkıntılar gibi
duruyor. Ve tüm bu soğuk, yıkık ve soluk fonda bir ev görüyoruz; Nikolay’ın
evi. Şüphesiz diğer Zvyagintsev filmlerinde olduğu gibi temel dinamiğini
senaryosundan alıyor film. Soğuk, loş ve kasvetli bir ülkeyi alıyor fonuna. Mevlana’nın
yıkılan ev metaforunu hatırlayalım: Önce
tuğlalar düşüyor, sonra duvarlar çatlıyor ve ardından temelden sarsılıyor ev ve
gürültüyle yerle bir oluyor.
Kahramanın ismi de ilginç: Galip gelen, Halkın zaferi
anlamına gelen Nikolas, aynı zaman Yunan felsefesinde denizcilerin koruyucu
azizi olarak geçiyor.
Bilmem yaşıyor mudur o temizlikçi kadın? Ancak yaşasa ve
Andrey Zvyagintsev’in Leviathan’ını izlese sanırım şöyle bir şey diyerek
hepimizi şaşırtmayı yine başarırdı: “Film, oğlu ile hiç anlaşamayan ikinci
hanımı ile devlet ve mafyaya karşı mücadele verirken ihanete uğrayan bir adamın
yaralarını ve bu yaraları nasıl tedavi ettiğini anlatıyor.”
Andrey Zvyagintsev, Tarkovsky’nin açtığı dar ve dik bir
yokuş olan yolda emin adımlarla ilerlemeye devam ederken yine bir başyapıtla
selamlıyor seyircisini.
24 Ocak 2015 Cumartesi
23 Ocak 2015 Cuma
16 Ocak 2015 Cuma
Beklemek acı veriyor
Ne şahane bir filmdi öyle... Milcho Manchevski'nin tek atımlık barutuydu belki. Girişinde "üç bölümlük hikaye" diyordu ama "çember yuvarlak değildir" de diyordu. Tek hikayeyi anlatıyordu aslında. Yağmur öncesi sıkıştıran, bunaltan havayı, kasaveti ve insanların tahammülsüzlüğünü anlatıyordu Manchevski. Belki Makedonya'yı, bosna'yı anlatıyor gibi görünüyordu ama neredeyse her toplumda yaşananlardı. insana, insanlığa dair bir gergef gibiydi Yağmurdan Önce (before The Rain) filmi.
Filmin güzelliği bir yana. Çünkü can yakan hikayesinin aksine, tablo gibi resimler ile bir görsel şölen de sunuyordu Yağmurdan Önce. Ancak ille de müziği. Anastasia'nın yaptığı ve her tınısı insan yüreğinin en ince telini titreten, bize hiç de uzak olmayan o melodiler. İmkanınız olursa filmi de izleyin...
Filmin linki şurada.
Uzattım, buyrun...
Kusursuzluğun dayanılmaz Faşizmi
Ocakbaşı kültürüne dair entelektüel görüşleri olan, ‘ateş ve
et’ ile ilgili biz fanilerin algı düzleminin çok dışında bakış perspektifi olan
bir ahbabım var. Onun şöyle bir felsefesi vardır: Yemeğin en lezzetli
lokmalarını sona sakla ki, aldığın haz ve lezzet daha uzun süre kalıcı olsun. Kolay
rastlanmayacak derece iyi ve kaliteli bir ‘müzik filmi’ olan Whipslah’i
izlerken aklıma bu felsefe geldi. Bir filmin finali en leziz sahne ve
diyaloglarından oluşmalı. Genç yönetmen (henüz 30’unda bile değil) Damien
Chazelle’in bir öğretmen/öğrenci ilişkisi/gerilimi üzerine kurulu gibi görünen
sert filmi Whiplash, her katmanında insanın varoluş ve bidayetine dair esaslı
göndermelerde bulunan; baskı, otorite, hırs, yenilgi ve faşizm gibi pek çok
meseleye dokunan son dönemlerin en önemli filmlerinden biri.
Arzu ederseniz hikayesine bir göz atıp, değerlendirmeye
sonra devam edelim. İki kahraman üzerinde yükseliyor film. Biri otoriter
tavırlarıyla öğrencilerinin korkulu rüyası, buna eklenen mükemmeliyetçiliğiyle
okulda adeta bir tür ‘yarı/tanrı’ muamelesi gören müzik öğretmeni Terrence
Fletcher (J. K. Simmons). Diğeri ise, iyi bir müzisyen olmayı henüz çocuk yaşta
kafasına koymuş, amacına ulaşmak için hayatındaki değerli olan her şeyi feda
etmeyi göze almış bir öğrenci; Andrew Neyman (Miles Teller). Bu iki sert
çekirdek, başlarda yetenek ve hırslarını birleştirir gibi görünürken giderek
çatışan ve birbiriyle mücadeleyi gaye-i hayal yapan, her çarpışmada olduğu
gibi, neticede birinin kırılıp tuz/buz olacağı bir süreci yaşamaya başlarlar.
Bateri çalmaktan bedeni ter, elleri kan içinde kalabilecek kadar bıkmayan bir
hırsa sahip öğrencinin, en ufak bir aykırı notada bile öğrencisini aşağılayarak
kapı dışarı eden acımasız öğretmenin hükmetmeden faşizme ulaşan mücadelesi, adeta
mekanik bir saat zembereği gibi kurula kurula yükselen bir gerilimle finale
kadar gidiyor. Tavizsiz öğretmen ile yenilgiyi kabul etmeyen öğrencisinin
giriştiği bu müzikal düello öyle bir noktaya geliyor ki, yıkım kaçınılmaz bir
noktaya ulaşıyor.
En klişe ifadeyle, hiç de romantik olmayan bir başarı
hikayesi, diyebiliriz Whiplash için. “İngilizcede
‘aferin’den daha zararlı bir kelime yoktur.” diyor filmin bir yerinde. Aslında
ana temayı anlatan şahane bir cümle bu. Kusursuzluğun zalim bir kutsiyetle
hedefe konduğu kariyer yolculuğunda, kişilikler, insani olan tüm hasletler
paramparça edilebiliyor. Bu yönüyle alakasız gibi görünse de Kubrick’in Full
Metal Jacket’i kadar sert ve acımasız bir film Whiplash. Prova salonunu
gladyatörlerin birbirini ölümüne hırpaladığı bir arenaya dönüştürüyor Damien
Chazelle. Film sanat ve inceliklerin tüm klişelerini doğrudan ve sert
darbelerle yerle bir ediyor… Bir noktadan sonra acımasız efendi ile hedefe
varmak için her yolu mubah gören kölenin öyküsüne dönüşürken, korku ve hırs
motivasyonu üzerinden yürünen kariyer yolunda ne kadar gayr-i insani savrulma
varsa hepsine dair çentikler atarak ilerliyor film.
Kavramsal açıdan filmin üzerine çıkıp, evrensel şemsiye
altına topladığımızda, otorite ile ezilen sınıf arasında yaşanan mücadeleden
muazzam bir isyan alegorisi üretiyor. Kusursuzluğu talep eden faşizmin
bireylerde oluşturduğu kırılma ve bu dağılışın ortalığa saçtığı kanatıcı
parçacıklar oluşturuyor filmin karelerini. Her ne kadar Whiplash, kusursuzluk
için acımasızlığı olumlar bir yapıda görünüp, bu konuda eleştirel bir konum
tercih etmiyorsa da, seyirciye geçirdiği hissiyat ile iktifa ediyor.
Gerilim perspektifiyle baktığımızda, tür olarak her ne kadar
alakasız gibi görünse de, giderek yükselen gerilim ile kusursuz bir film var
karşımızda.
Özellikle zalim/tavizsiz öğretmen Fletcher rolüyle J. K.
Simmons çok başarılı. Yeri gelmişken filmin karakterlerine biraz yakından
bakmakta yarar var. Whiplash, her ne kadar genç karakterin (Neyman) öyküsünü
ana hikaye olarak (Spine) olarak merkeze alsa da, Fletcher baskın tipoloji
olarak bir adım öne çıkıyor. Aslında karakterin ruhuna da uygun bir durum bu.
Fletcher’in barındırdığı gizem, portresinin temel unsurlarından zira. Dramada
bir karakterin özellikle ruhi portresini inşa ederken, diyalog ile derinleşme
en son tercih edilmesi gereken yöntemdir. Bu sebeple, hikayeye ya ‘geçiyordum
uğradım’ türünden bir yan karakter monte edilip, esas karakterin bilinmesi
istenen yönü su yüzüne çıkarılır yahut omurga öyküye çok fazla katkı
sağlamayacak bir olay ile bu netleşme sağlanır. Fletcher’in fresk sertliğindeki
karakteri antogonist çizgide salınıp dururken, aldığı telefon ile bambaşka
(hüzünlü) yönü açık ediliyor. Doğrusu bu şahane ve üzerinde düşünülmüş bir buluştur.
Keza bunun simetrisi olarak, masumiyetin temsilcisi noktasında hikayeye başlayan
Neyman, filmin minik yan öykülerinden olan gönül ilişkisi kullanılarak ruhi
portresi netleştiriliyor. Genç kız ile restoranda yaptığı görüşme
karakterimizin katıksız protogonist yönünü rendeliyor ve sahicileştirerek Fletcher
karakterine alan açıyor. Ancak film esas gücünü, bir tür yarı/tanrı modelinden
şeytana dönüşmeye başlayan ‘kötü’ karakterinden alıyor. İşte tam bu noktada Whiplash’in
öğretmeni Fletcher ile Full Metal Jacket’in Çavuş Hartman’ı arasında tipolojik
ve felsefi bir ilişki mevcut. Ancak pek çok açıdan Fletcher daha derinlikli bir
portre çiziyor. Muhataplarını ezmesi, aşağılaması, icap ettiğinde buruşturup
bir kenara atması, arketip olarak tipik diktatör şemasına uygun. Korosu için
her şeyi göze alıp, acımasızlaşan şef ile ulusu için dünyayı ateşe veren Führer
arasında bu bağlamda milim fark kalmıyor. Senarist (aynı zamanda yönetmen) kötü
karakterin zaaf ve hırslarını, ruhi, fiziki ve sosyal portresini o kadar
başarılı inşa ediyor ki, Whiplash sırf bu karakter için izlenmeyi hak ediyor.
Ve elbette müzik... Benim gibi sadece dinleyici bağlamında caz ile ilişkili olan seyirciyi bile etkileyebilecek güzellikte müziğe sahip
Whiplash. Bunu bizatihi icra edilen müzik olarak yapması ise filmi daha değerli
kılıyor. Film, fon müziğine çok az ihtiyaç duyuyor, zira zaten prova ve konser
sahneleri yeterince doyurucu. Yönetmen, gerilim ihtiyacını kahramanın bagetleri
ve eliyle ilişkilendirerek hem plastik bir kazanım elde ediyor, hem de izlenirliliği
kolaylaştırıyor. Bu bağlamda filmin açı ve kadrajları devreye giriyor.
Sinemada kaliteli müziğe doyurması bir yana prova ve konser
sahnelerindeki dekupajıyla görüntü yönetmeni Sharone Meir, estetik aksiyonu
zirveye taşıyor. Film boyunca tercih edilen POV’lar (Point Of View) izleyiciyi
kahraman ile yakınlaştıracak bir beceriye sahip. Çerçeve sıklıkla öznel açı
kullanarak hem epey yabancı olduğumuz dünyaya bizi de eklemliyor, hem de
kahramanın iç gerilim ve hissiyatını perdeye aktarıyor. Bu nedenle, Whiplash çok iyi dekupaj ve kamera hareketlerine sahip bir film.
İşin sinema kısmını toparlayacak olursak: Psikolojik ve
fiziki şiddetin körüklediği hırsın, geliştiriciliği, ardından ulaşacağı başarı
ve bedelleri konusunda benzersiz ve kaçırılmaması gereken bir deneyim sunarken
pek çok dalda Oscar’a göz kırpıyor Whiplash.
İsterseniz biraz da mutfağına ve bizi ilgilendiren yüzüne de
göz atalım. Filmde kullanılan bateri zilleri bir planda o kadar ne şekilde
görülüyor ki, ‘İstanbul’ logosunu görmemek mümkün değil. Dünyanın en önemli
bateri zili markası İstanbul Zilleri filmin en önemli aksesuarlarından... İstanbul
Cymbals'ın ürünleri olan bu ziller, Osmanlı'da Ermeni ustaların el yapımı olan
ve dünyaca meşhur olan ziller. Günümüzde de bu kültürü devam ettiren ve dünyada
bir numara diyebileceğimiz el yapımı zil üreticileri hala ülkemizde bulunuyor. Buraya
bu kadarını alalım ama Zilciyan Ailesi’nin hikayesini öğrenmenizi tavsiye
edelim.
Whiplash, daha önce aynı yönetmen tarafından (parasızlıktan)
kısa film olarak çekildiği için çekim ve post-prodüksiyon aşaması son derece
kısa süren filmlerden. Kısa filmde, genç oyuncu yok ama sert öğretmen Fletcher
yine var. 19 gün gibi kısa bir sürede bitmiş çekimler. Yapım öncesi ve
sonrasıyla toplam 10 haftalık bir sürede bitirilmiş film. Elbette bunda
yönetmenin eserini Sundance festivaline yetiştirme çabasının da katkısı büyük.
Filmin en gerçekçi ve en çok can yakan sahnelerinden olan ‘tokatlama
sahnesi’nin hikayesi de ilginç. Birkaç çekimde kurmaca tokadı deneyen Miles
Teller ve J.K Simmons ikilisi daha etkili sonuç almak için işi gerçek
tokatlamaya kadar götürmüşler. Pek çok kez çekilen sahnenin filmde kullanılanı
ise sonuncu deneme olmuş.
Genç bateristin kendini kaptırıp davul çalıştığı sahnelerin
bazılarında yönetmen oyuncu yorulsun diye 'kes' diye bağırmamış, sahneyi devam
ettirmiş. Neticede gerçekçi anlar ortaya çıkmış. Bateristin kimi anlarda
ellerinin kanadığını görüyoruz filmde. Bunların bazılarında gerçekten oyuncunun
elleri çalmaktan kanamış. Yani kanlı el planlarının hepsi kurmaca değil.
Filmde bateristi canlandıran oyuncu Miles Teller
çocukluğundan beri zaten davul çalmayı biliyormuş. Ancak bu film için de
haftalar boyu günde üç-dört saat davul çalma dersi almış.
Bu kadar…
14 Ocak 2015 Çarşamba
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


-large-picture.jpg)















