Sokrates’in öğrencisi, Aristo’nun hocası olan Eflatun (Platon) batı felsefesinin ilk noktası ve kurucusu sayılır. Bu düşünce ustası öğrencileri ile oturmuş gerçeğe dair sohbet ederken gerçek olmayan her şeyin yalan olmak zorunda olmayacağını anlatır. Biliyorum biraz karmaşık gibi görünüyor ama elimizde buna enfes bir örnek vardır; Şark Masalları. Gerçek değildirler ama yalan olduğunu da kimse iddia edemez.
Bediüzzaman Hazretleri’nin Risaleler’de, özellikle Küçük Sözler denilen risalelerinde bir anlatım tekniği vardır. Teknik ve anlatım tarzı ile sinematografiye şahane birer örnek olabilecek olan Küçük Sözler’de hakikatler anlatılırken öyküleme tekniği kullanılır. Bediüzzaman imana dair hakikatleri asrın idrakine göre ele alırken her biri çarpıcı bir yol hikayesi şeklinde özetlenebilecek ibretli örneklemelere başvurur.
Nacer Khemir Tunus-Kurba’lı bir sinemacıdır. Bugünlerde artık 60 yaşına yaklaşan sanatçının yönetmenlik geçmişinde çektiği film sayısı sadece 3’tür. Ancak bu sayısal azlık filmlerinin değerini düşürmez. Aksine anlattığı hikayelerin her birinin başlı başına bir şaheser olmasından dolayıdır. Sinemayı salt görüntü yahut, müzik ya da sözden ibaret görmeyen bu usta yönetmen, filmlerinde öylesine üç boyutlu bir derinlik yakalamıştır ki, bir gün gerçek sinemanın tartışıldığı günler gelirse eğer –zannederim- Khemir’in filmleri en baş köşeye kurulacaktır.
Beyazperdenin masal anlatma ustası olan Tunuslu yönetmenin ilk filmi olan 1986 yapımı ‘Les baliseurs du désert – Çöl Gezginleri’ Tunus’u uçsuz bucaksız çöllerinde izbe bir köye sürgün edilen idealist bir öğretmenin fonunda bir toplumun tevekkül ve küçük şeylerle imtihanını anlatır. Ustanın ikinci filmi 1991 yapımı ‘Le collier perdu de la colombe – Güvercinin Kayıp Kolyesi’ ise yine bir çöl köyünde bir medresede dini ve dünyevi ilmi aynı anda vermeyi hedefleyen bir hocanın fonunda çöl insanlarının aşk ve ‘doğruyol’ üzerine çarpıcı hikayesi vardır.
Nacer Khamer’in son filmi ise 2005 yapımı olan bir şaheser: Bab’Aziz…
Filmi izleyince son derece net anlaşılıyor ki, Khemir aslında bu son filmi için diğer iki filmi kameraya almış. Anlattığı hikayeden karakterlere, her biri muhteşem bir tabiat tablosu olan resimlerinden müziğe, olağanüstü oyunculuklardan akıllara durgunluk veren diyaloglara kusursuz bir film Bab’Aziz.
Değerlendirmeye geçmeden önce filmin konusu hakkında birkaç cümle yazmak lazım sanırım: Bab’Aziz (Günümüz Türkçesiyle bu kelimenin karşılığı ne yazık ki yok. Belki ‘Bilge Dede’ demek en doğrusu.) Ve şirin mi şirin, cingöz mü cingöz torunu Ishtar bir çöl yolculuğundadırlar. Küçük torun meseleleri çok kavrayamasa da dedesinin derinliğini hissetmektedir. Dedesinin söylediğine göre tüm dervişlerin bir araya geleceği, nadir olarak tertip edilen bir sufiler toplantısına gidiyorlardır. Ama ne yön bellidir ne de ne zaman yetişeceklerine dair bir fikir. Sadece yürümektedirler. Dede yol boyunca torununa çarpıcı masallar anlatırken, karşılaştıkları insanların her birinin ilginç hikayesi vardır.
Yönetmen çok basit ve sade bir yol hikayesinden evrenin ve dünyanın anlamını damıtmış aslında. Film 2006 yılında İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilmişti. Gösterim sırasında filmi hakkında bir de konuşma yapan yönetmen şunları söylemişti: “Bu film bir sorudan çıktı aslında: Babanız, yanınızda yere düşse ve yüzü çamurlansa ne yaparsınız? Ben olamasam bile benim babam tam bir Müslüman’dı ve şu sıralar onun yüzüne (dinine) çamur çalınıyor durmadan. Ben bu filmle babamın yüzünü silmeye, temizlemeye çalıştım. İslam’ın batı tarafından sunulan yüzünü değil, bilinmeyen, es geçilen ve unutturulan yüzünü göstermeye çalıştım.”
Ne muazzam bir duruş, ne görkemli bir mantık ve ne saygı duyulacak bir yaklaşımdır bu! Nitekim öyle de oluyor… Bab’Aziz filmi ilk karesinden finale kadar her zerresinde İslam’ın, imanın ve erdemin güzelliklerini görsel bir tokat gibi yüzümüzü yüzümüze indiriyor. Film izlerken sersemleşmemek elde değil.
Besmele ile açılan film ayet-i kerimlerin muhteşem tilaveti ile bizi büyülü bir çöl atmosferine götürürken epigraf ile zihnimize ilk çiviyi çakıyor: “Dünyadaki ruhlar kadar Allah’a giden yol vardır!” Gazali ve İmam-ı rabbani’den yola çıkılarak yazılan ilk diyaloglar öncesinde gecenin karanlığında çölde bir siluet belirir; bir çoban siluetidir bu. Ve bir kız topraktan diri diri çıkar. Kız çocuklarını toprağa diri diri gömen cahiliyeye yapılan bu göndermeden sonra secde halinde kum altında kalan bilge dede de çıkınca karşılıklı konuşmalarla filmin o muhteşem atmosferine gireriz. Kız der; “dedeciğim tek başımıza bu çölde yolumuzu nasıl bulacağız, ya kaybolursak?” Bilge dede son derece rahat cevap verir; “İnancı olan kişi asla kaybolmaz küçük meleğim!”
Kum metaforundan her kahramandaki bir zaaf ile aslında hakka ve hakikate giden bir yol olduğunu insan beynini uyuştururcasına bize gösteren film, gerçek ile hayalin, hakikat ile masalın iç içe geçirilmiş bir kanaviçesi adeta. Üstelik tüm hikaye bir yandan akarken diğer yandan da insanı alıp başka boyutlara taşıyan bir müzik, birer tablo güzelliğindeki çerçeveler ve bir hikmet akademisinden damıtılmış gibi duran replikler bize eşlik ediyor.
Hiç adetim değildir ama finale yakın bölümdeki şu diyalogu da size aktararak nasıl bir film ile karşı karşıya olduğumuzu fark etmenizi rica ediyorum:
“Hassan... Seni bekliyordum.”
“Beni mi bekliyordun?”
“Ölümüme şahit olman için.”
“Neden ben? Ben ölümden çok korkarım...”
“Biliyorum. Anne karnında karanlıktaki bebeğe denseydi ki: "Dışarıda aydınlık bir dünya var, yüksek dağlarla dolu, büyük denizleri olan, dalgalanan düzlükleri olan, çiçekleri açmış güzel bahçeleri olan, dereleri olan, yıldızlarla dolu bir gökyüzü ve alevli güneşi olan... Ve sen, bu mucizelerle yüzleşmek yerine, karanlıkla çevrilmiş oturuyorsun... " Doğmamış çocuk, bu mucizeler hakkında hiçbir şey bilmediği için, hiçbirine inanmayacaktır. Tıpkı ölümü karşılarken bizim gibi. İşte bu yüzden korkarız. Ölüm nasıl olur da son olur Hassan oğlum, benim düğün gecemde mutsuz olma. Sonsuzlukla olan evliliğimin artık zamanı geldi.”
Filmin sonunda yönetmen, diyaloglarını Mevlana, Fahrettin-i Attar, İbn-i Arabi ve İbn-i Ferid gibi İslam düşünürlerinden aldığını söylüyor. Biz anlıyoruz ki, hakiki anlamda sinema yapılacaksa böyle bir şey olmalı…
Necir Khemir bize bir masal anlatıyor beyaz perdede; gerçek olmayan ama doğrunun ta kendisi olan!
Sinema dergilerinin ülkemizdeki serencamı önemlidir ve
Yeşilçam endüstrisini besleyen ana damarların başında gelir. Yaklaşık 15 yıl altın
çağını yaşayan Yeşilçam’a yıldız üreten, kapağına taşıdığı kişileri meşhur
etmekle kalmayıp, onlara istihdam da sağlayan sinema sektörünün aktif ve
fonksiyonel ayaklarından biriydi. Pek çok Yeşilçam jönü gibi Tamer Yiğit’in de kaderini
Ses dergisinin açtığı yarışma değiştirmişti. 1962 yılında kazandığı
birincilikle sinemaya hızlı giren Yiğit kısa sürede kariyer basamaklarını
tırmanıp zirveye ulaşmıştı.
Aynı yıl bir başka mecmua olan Artist de farklı bir starı
kattı bu kervana: Filiz Akın. Akın da aldığı iyi bir eğitim ve iyi sosyal
çevresine rağmen sinemayı tercih etti ve kısa sürede (o dönem yılda 100’den
fazla sinema filmi çekiliyordu ve bu rakam 10 yıl içinde 3 kat artacaktı)
oynadığı filmlerle Türk halkının gönlüne taht kurdu.
Güzel Sanatlar okulunda henüz öğrenci iken sinemaya adımını
atan Türker İnanoğlu ise sadece sinemayla uğraşan bir sanatçı değil, aynı
zamanda toplumun gidişatını çok iyi sezinleyen usta bir iş adamıydı da. Ömer
Lütfi Akad gibi yönetmenlere asistanlık yaptı, sonra kendisi kamera arkasına
geçip yaklaşık 10 film yönetti. Yeşilçam’ın yükseleceğini fark etti ve 1960
yılında Erler filmi kurarak yapımcılığa da geçti ve arzu ettiği projeleri
hayata geçirmeye başladı.
İşte Yeşilçam’ın kuruluş yıllarında bir araya gelen bu üç
isim Türker İnanoğlu, Tamer Yiğit ve Filiz Akın Meyhane – Can Düşmanı isimli
projede beraber çalıştılar. Yıl 1964’tü ve o sene Yeşilçam 180 film ile kendi
rekorunu kırmıştı. Bir yandan melodramlar tam gaz devam ederken, diğer yandan
Yönetmenler Çağı’nın usta isimleri kendi eserlerini ortaya koymaya devam
ediyordu. Halit Refiğ, bir başyapıt olan Gurbet Kuşları’nı o sene çekti mesela.
Metin Erksan ise Suçlular Aramızda ile
bir tür burjuva melodramına imza atıyordu.
O sene çok önemli bir olay daha yaşanacaktı Türk sineması
adına; Antalya’da Türk Film Prodüktörleri Cemiyeti ve Antalya Belediyesi'nin
ortak girişimleriyle daha sonra Altın Portakal olarak ünlenecek bir film
şenliği düzenlenmeye başladı. Önemli ödülleri Halit Refiğ’in Gurbet Kuşları
topladı. Erksan’ın Acı Hayat’ındaki rolüyle Türkan Şoray (filmde Ayhan Işık da rol
alıyordu) en iyi kadın, Memduh Ün’ün Ağaçlar Ayakta Ölür’deki performansıyla
İzzet Günay (Yıldız Kenter ile baş rolü paylaşıyordu)en iyi erkek oyuncu
seçildi.
O dönem sadece sinema farklı değildi, toplum da farklıydı.
Daha bir naif, daha bir samimi ve daha bir bozulmamış yapısı vardı Türk
milletinin. Bunu da özellikle film afişlerinden, fragmanlarına, oradan
filmlerdeki repliklere kadar görmek mümkündü.
Aşağıda izleyeceğiz fragman da bu anlamda ilklerden ve en
önemlilerden biri. Belki dünyada benzeri az bulunan bir içerik ile fragman ile
filmi, oyuncuların gerçek kimliği ile tanıttı. Bir tür dökü-fragman çalışmasına
imza atmıştı Türker İnanoğlu. Senaryosunu Bülent Oran’ın yazdığı filmin
senaryosuna ilave olarak yaklaşık 5 dakika uzunluğundaki bu belgesel fragmanı
da yazmış ve filmde de küçük bir rolü bulunan Erkan Yolaç fragmanı sunmuştu.
Fragmanın dilindeki samimiyet ve bir tür ‘dördüncü duvarın
yıkılması’ (bu yıkımın üçüncüsü de var, beşincisi de hatta) hamlesi sinema salonundaki izleyicileri şok etmekle beraber çok
etkiledi. Belki başka bir yazıda Yeşilçam kahramanları ve defosuzluk mevzusunda
uzunca yazmak nasip olur, iyilerin ve kötülerin defosuzluğunun duvarların
yıkımıyla bir anda yabancılaşma efekti etkisi göstermesi ve kahramanın gerçek kimliğine
dair minik bilgi kırıntılarıyla oluşan samimi atmosfer filmi daha da etkileyici
kıldı ve tuttu bu yöntem.
Sadece bir film yönetmeni değil, aynı zamanda bir kültür
gezginidir Fransız sinemacı Jean-Jacques Annaud… Kamerun’da askerliğini
yaparken kaleme aldıktan sonra 1976’da çektiği ilk uzun metrajı Siyahlar,
Beyazlar ve Renkliler’le Oscar alarak sinema dünyasına etkileyici bir giriş
yapmıştı. Ateş Savaşı’nda ise hayatı başa sarıp, en kadim meselelere kendi
perspektifiyle bakan Annaud, esas çıkışı 1986’da Umberto Eco’nun klasik eseri
Gülün Adı’nı sinemaya muazzam şekilde uyarlayarak yaptı. Neredeyse diyalogu olmayan
bir drama; Ayı ile ekosisteme yöneletti vizorönü, Tibet’te Yedi Yıl ile
bambaşka bir kültüre yaklaştı sonra. Kâh uzak doğuya çevirdi yönünü, kâh
Rusya’ya, kâh Afrika’ya. Ve mutlaka aralara birer ikişer hayvan, tabiat, denge
içerikli bambaşka filmleri serpiştirdi. En son Kara Altın ile Arap çöllerinde
sömürgecilik, petrol ve varoluş üzerine –yetersiz de olsa- bir şeyler söyledi
kendince. Adeta kamerasını bir uçan halı gibi kullanıp, tarihte ileri/geri,
coğrafyada sağa/sola, yukarı/aşağı dolaşıp durdu filmografisi boyunca.
Jian Rong’un son dönem klasikleri arasında yer alan Wolf
Totem adlı romanının dünya çapında 20 milyondan fazla sattığı söyleniyor. (Kurt
Totemi, Çev.: Avi Pardo, Doğan Kitap, 2013) Yazarın hayatının on yıldan fazla
bir bölümünü geçirdiği Çin’in İç Moğolistan bölgesinde, Çin Kültür Devrimi
sonrasında yaşananları akıcı bir dil ile anlatan kitap; ideolojiler, tabiat ve
insan-hayvan-çevre ilişkisine dair sarsıcı tablolar içeriyor.
Annaud, her filminde olduğu gibi, bir belgeselci titizliğiyle yaklaşıyor projeye. İmkanınız varsa filmin kamera arkasını mutlaka izleyiniz.
İşte usta yönetmen Jean-Jacques Annaud’nun son filmi bu kitabın
sinemaya uyarlanması. Film ne hikmetse dağıtımcı tarafından Kurdun Uyanışı
ismiyle gösteriliyor. Hemen özetine geçelim: Çin Kültür Devrimi’nin tüm hızıyla
sürdüğü 60’lı yılların sonlarında baskıcı rejim ‘halkı bilinçlendirmek’
amacıyla genç öğretmenleri bozkır obalarına yollar. Bunlardan biri olan Chen
Zhen, tabiatla uyum içinde yaşayan yerlilerin huzur ve mutluluğunun nasıl
bozulduğuna şahit olur. Hayat bir denge üzerinde yürürken ideolojinin sert
müdahalesi her şeyi alt üst etmeye başlar.
Jean-Jacques Annaud daha önceki filmlerinde bir belgeselci
titizliğiyle doğal hayata yaklaşmayı defalarca başarmış ve bir docu-drama
tadıyla filmler ortaya çıkarmıştı. Kurdun Uyanışı, bu yönüyle belli bir içerik
ve estetiği yakalıyor. Ancak çok şey anlatmak isteyen senaryo, içerdiği
boşluklar ile bazı hisleri aktarmaktan epeyce uzaklaşıyor ne yazık ki. Yine
Annaud filmlerinde çok merak ettiğimiz kamera arkasını Kurdun Uyanışı’nda da
hissediyoruz, zira Fransız yönetmen sanki insan oynatır gibi rol yaptırmayı
başarıyor kurtlara. Film, pek çok yönüyle ‘epik’ ögeler içeriyor ve özellikle
görsel yönüyle hayli etkileyici. Bu görkemli görselliği destekleyen müzik de
alınan seyirlik lezzeti yukarı çekiyor.
Filmin ciddi bir belgesel boyutu var. “Şu ceylanlar ne
zavallı yaratıklar! Kurtlar çok zalim. Hayatın değerinden habersiz masum
yaratıkları öldürüyorlar.” diyor kahramanlardan biri ama hemen itiraz geliyor;
“Hayır! Asıl zalim olan ceylanlardır. Bütün otları yiyip tüketiyorlar.
Buralarda ot hayattır! Hem de büyük hayattır. Diğer küçük hayatların devam
etmesi de büyük hayata bağlıdır.” Kâinattaki denge unsuruna canlı/cansız,
büyük/küçük her şeyin aynı derecede katkıda bulunduğunu yeterince etkili
olmayan bir aşk ve bilgelik öyküsüyle anlatmayı deniyor film.
“Hayat; anı seçmekle ilgilidir ve kurtlar ve Moğollar bunu
çok iyi bilir.” cümlesiyle ekolojik sistemdeki dengeye uyumlu olan insanın
mutsuzluğu, bu dengeyi bozmasıyla başladığını anlatır Jian Rong. Kurdun
Uyanışı, belki bir başyapıt değil ama Jean-Jacques Annaud kalitesini her
karesinde hissettiren önemli bir film.
Pamuk Prenses halk masalı her kültürde tabanı olan en bilindik peri öykülerinden biridir. 1800’lü yılların başında Grimm kardeşler tarafından yazılı hale dönüştürülen masal, bugüne kadar 100’e yakın sinema filmine de kaynaklık etmiştir. İlk kez 1916’da Searle Dawley tarafından sinemaya aktarılan masal (ki kendisi sinema tarihinin ilk görüntü yönetmenlerinden biri olarak anılır) 1 saati aşkın süresiyle sessiz sinema döneminin önemli örneklerindendir.
Sinemanın ilk Pamuk Prenses uyarlaması
İyi yürekli kraliçenin ölümüyle bir çeşit sahipsizlik hissine savrulan iyi yürekli prensesin üvey annenin eline düşmesiyle başlayan hikayede iki metafor önemle kullanılır. Bunlardan biri elma, diğeri ise aynadır. Masaldaki ‘avcı’nın karakteri çok derinlemesine işlenilmemiş olsa da, ana öyküyü etkileyecek bir fonksiyona sahiptir avcı karakteri. Masaldaki cüceler ise, insanoğlunun hislerine karşılık bir figür olarak hikayede yerini alır. Yaklaşık 5 yıl önce çekilen Pamuk Prenses ve Avcı, gerek sinematografik kalite, gerekse masal formunu deforme etmeyen yapısıyla kalite ortalamasını aşabilmişti. Yapımcılar bu kez devamı niteliğindeki olmayan bir çalışma ile ‘avcı’ karakterine bir ‘spin-off’ açarak bizi yeni bir kahramanın peşien düşürüyor. Bu tür çalışmaların daha önce de epey örnekleri gerek dünya, gerekse yerli sinemamızda vardı. Hatırlayalım, Luc Besson’un ünlü aksiyon filmi Nikita’da çok küçük ama etkileyici bir rolü olan Jean Reno Victor Nettoyeur tiplemesiyle karşımıza çıkmıştı. Nettoyeur Fransızca ‘Temizlikçi’ anlamına geliyordu ve gerçekten de bu karakter, işin içinden çıkılmaz durumlara düşüldüğünde ortaya aniden çıkıp ortalığı temizliyordu. Dramada sıklıkla kullanılan ‘Deus ex machina’ durumuydu Temizlikçi karakteri. Besson daha sonra bu karakteri alıp bir öykü inşa etti ve meşhur Leon filmi ortaya çıktı.
Luc Besson'un Nikita'sındaki 'Avcı'sı Temizlikçi Reno. daha sonra Spin-off olarak Leon'da hikayesini izledik.
Avcı: Kış Savaşı’nda hikaye Pamuk Prenses’e merhamet gösteren Avcı’ya odaklanıyor. Filmin yönetmen koltuğunda bir görsel efektçi var; Cedric Nicolas-Troyan. Fransız kökenli Troyan, daha önce önemli filmlerde emeği olan bir efekt uzmanı ve Avcı: Kış Savaşı onun ilk uzun metraj çalışması. Yapımcılar ilk filmden önemli iki isim haricinde neredeyse tüm kadroyu değiştirmişler. Senaristlerdeki değişim, filmin hikayesini ve anlatımını olumlu anlamda yükseltmekle beraber sair sinematografik ögeler ilk filme göre epey aşağılarda kalıyor. Ayrıntılara geçmeden önce filmin öyküsüne bir göz atalım: Masallar başı-sonu bilinen hikayeler olduğu için bunlardan uyarlanan filmlerin en faydalı yönlerinden biri, hikayeye aşina olmamızdır. dolayısıyla yapılacak her yeni dokunuş seyirciye sürpriz olarak gelip ayrı bir tat içerecektir. Pamuk Prenses’teki kötü ruhlu Kraliçe Ravenna (C.Theron), Pamuk Prenses’in hançeriyle ölmesinden epey önce güzeller güzeli kız kardeşi Freya’nın (E. Blunt) ihanetle süslü kaderine sadece seyirci kalmıştır. Yaşadığı ihanet ve büyük travmayla kalbi donan Freya, buz keser ve sevgiyi kendine düşman ilan eder. Dünyayı sevgisizlik ve nefret kurtaracaktır ona göre. Bu amaçla kendi iktidarını kurmak için çalışmalara başlar. Çocukları zorla ailelerinden kopararak acımasız bir ordu kurar. Dünyayı soğuk bir cehenneme çevirirken ordusunun en gözde iki savaşçısının yaşadığı aşk onu hayal kırıklığına uğratır. Oysa tüm askerlerine ‘kalbinizi sevgiye kapatın’ emri vermiştir. Çünkü sevgi zayıflık demektir Freya için. Avcı Eric (C.Hemsworth) ve Sara (J.Chastain) tek bir arzu içindedirler; kaçıp hayatlarını yaşamak. Freya’nın gaddarlığı bu destansı sevdayı bitirmekle kalmaz, Eric’i de hayattan soğutur. Vakta ki, kötülüğün menbaı olan aynanın ortadan kaybolduğu haberleri yayılana kadar. Freya için ayna dünyaya hakimiyet kurabilmek için gereklidir. Eric ise onu yitirdiği aşkını tekrar bulabilmek amacıyla aramaya başlar. Ve işin içinde hiç de hesapta olmayan biri daha vardır…
Avcı: Kış Savaşı'ndaki ayna klasik kullanımından farklı olarak üç boyutlu kullanılıyor. kötülüğün menbaı olan Ayna sadece kehanette bulunmuyor, bizzat fenalığa katkıda bulunuyor.
Yönetmen Troyan ilk filminde epey zengin bir oyuncu listesiyle çalışma şansını yakalamış. Theron, Hemsworth, Chastain gibi popüler isimlere, Blunt da eklenmiş. Ancak, oyuncu listesinin bu güçlülüğü ne yazık ki karakterlere yansıtılamamış. Üç karakter dışında (Eric, Sara ve Freya) diğer oyuncular (Ravenna da dahil) çalakalem geçiştirilmiş hissi uyandırıyor. Köksüz kötülük Bir filmdeki iyi karakterleri yücelten kötülüğün varlığıdır. Kötü karakteriniz ne kadar sağlamsa iyi o kadar geçirgen olur ve seyircinin gönlünde karşılık bulur. Hatırlayalım; Revanna başlı başına bir kötülük odağı iken, yanındaki en az kendi kadar kötü Finn karakterini. Pamuk Prenses ve Avcı, güçlü ve koyu kötü tonlarıyla iyi/kötü dengesindeki kontrastı yakalamıya başarmıştı. Troyan’ın senaryosu yan karakterleri (hassaten kötüleri) neredeyse hiç derinleştirmiyor. Prensesin sevgi konusunda hışmına uğrayan zenci karakter finaldeki dönüşüme hazırlanamıyor bile. Varla yok arası bir yerde gezinip duruyor.
Pamuk Prenses ve Avcı'nın kötüleri daha 'iyi'ydi.
5 yıl önceki filmden farklı olarak aksiyon sahnelerini de bireyselleştiriyor yeni yönetmen Troyan. İlk filmldeki nispeten görkemle savaş sahneleri ikincide yok. Savaşların dönüşü ve zafer sonraları tercih ediliyor. Bunun yerine daha dar alanda ikili ya da daha fazla kavga sahneleri ağırlıklı olarak var. Film, teknik olarak sınıfı geçiyor ama görsellik epeyce sorunlu. Bir kere bu tür yüksek bütçeli filmlerden beklenen görselliğe sahip değil. Belki bunda görüntü yönetmeninin de payı olabilir. Film zaman zaman Tolkien in hudutlarında geziyor ama sınır ihlali yapıp seyircinin Yüzüklerin Efendisi’ne zihinsel atıfla filmden kopmasına izin vermiyor.
Avcı: Kış Savaşı, Pamuk Prenses ve Avcı'ya göre aksiyon sahneleri açısından oldukça zayıf.
Ayna metaforu Peri masalının iki önemli unsuru vardı; ayna ve cüceler. Aynayı ilk film fiziksel olarak epey kullanmıştı. Avcı: Kış Savaşı ise şaşırtıcı şekilde aynanın fiziki varlığına takılmıyor. Parlak bile olmayıp kalaydan bir sini olarak varlığını sürdüren ayna, kötülüğün kaynağı olarak kullanılıyor ve bu yönde epey katmanlaşıyor. ‘Aynaya baktığında kim olmak istersen onu görürsün’ diyor kalbi buz tutmuş prenses.
Pamuk Prenses deyince elbette akla cücelerin gelmesi normal, zira 7 cüce ile bütünleşik algılanan bir marka isim Pamuk Prenses. İlk filmde cüce meselesi biraz mecburi olarak senaryoya dâhil edilmiş izlenimi veriyordu. Hikâyenin tıkandığı anda ortaya çıkan cüceler tek boyutlu ve sadece iyilik için vardı. İkinci filmde bambaşka bir yöntem tercih edilmiş. İnsanın hislerine dair simgelemeyi, her masalda olduğu gibi karkterler oluşturarak yapma yönündeki tercihin karşılığı olarak çıkıyor iki cüce karşımıza. İlkindeki gibi kalabalık değil. Bilge ve geveze cüce ile epey dengeli başlayan bu çaba, bir adım ilerde iki dişi cüce karakteri de (öfke ve saflık hissine karşılık olarak) yerli yerinde kullanıyor. Öte yandan cücelerle yaptığı diyalogda çirkinlik/kötülük örtüşmesine dair kıyısından köşesinden felsefeye bile soyunuyor Avcı: Kış Savaşı.
7 olan cüce sayısını 4'e düşürüp iki tane de dişi cüce ekliyor film.
Filmde ufak tefek mantıksızlıklar da yok değil; Her yer buz kesmişken şırıl şırıl akan (buz ülkesinde) şelale gibi… Epik filmlerdeki görkemli geniş açının yerini epey dar kadrajlar alıyor. Halk yok, sadece saray var, hatta saray bile değil saltanat odasında geçiyor sürenin büyük kısmı. Wireless baykuş fikri ise hoş ve tebessüm ettiren bir buluş olarak sinema tarihindeki yerini alıyor. Ezcümle; klasik peri masalının epey modifiye edildiği Avcı: Kış Savaşı, kavramlar ve metaforlar açısından sınıfı geçerken, sinematografi açısından bekleneni vermekten uzak bir yapım.
Mühim not: Sevgili okur, bu yazı fena halde çözümleme
içerir. Eğer filmi izlemediysen, okuman tavsiye edilmez. Önce filmi izlemelisin…
Desperado’nun yönetmeni Rodriguez, bir sinema dersinde şöyle
demişti: “Özellikle ilk filminizi iyi bildiğiniz bir konuda yapın. Sahip
olduklarınızla ilgili olsun. Köpeğiniz mi var? Onu anlatın. Anneniz huzur
evinde mi yaşıyor? Onun hakkında bir film yapın. Benim, bir kaplumbağam, bir
gitarım ve küçük bir kasabam vardı. Bunları anlatan bir film yapmak istedim ve
El Mariachi ortaya çıktı.”
Yönetmen Yüksel Aksu’nun ilk filmi Dordurmam Gaymak galiba
bu nedenle çok başarılı ve samimi bir film olarak kabul görmüştü. Aksu, doğup
büyüdüğü yerlerdeki küçük ama sıcacık bir öyküyü sade bir dil ve güzel
oyunculuklarla perdeye yansımtayı başarmıştı. İkinci filmi Entelköy Efeköy’e
Karşı’da yine benzer bir lokasyona çevirmişti kamerasını. Şimdi, yönetmenin üçüncü
filmi vizyonda yerini alıyor. Ancak, anlattığı hikâyeye baktığımızda görüyoruz
ki, Aksu, Mevlana’nın pergel metaforu misali, sabit ayağını kaldırmaya pek
niyetli değil.
Hikayesine bakınca daha net anlaşılacak: 1970’li yıllar
Ege’nin şirin bir kasabasındayız. İlkokulu bitirmek üzere olan Adem, takdirle
mezun olur. O yaz ailesi gibi tütün tarlasında çalışmak yerine büyük markalarla
sonucu belli bir savaşa girmiş olan yerel gazozcu Cibar Kemal’in yanına çırak
olarak girer. Televizyon memleketi yavaş yavaş etki altına almıştır ama kasaba
hala geleneklerin oturtulduğu sağlam bir zemin üzerinde hayat sürmektedir.
Çalışmak bile sosyal bir faaliyettir kasaba halkı için. Ramazan ve dünya kupası
sıcak yaz ayına rastlayınca Adem ilk orucunu tutmak ister. Ne ki kolay değildir
upuzun, kavruk günlerde susuz kalmak. Fonda ise minimal çapta yaşanan sınıf
çatışması, giderek büyüyen siyasi kamplaşma memleketi esir almak üzeredir.
Yerel damardan
yakalama
İlk bakışta, Yüksel Aksu’nun ilk filmi Dondurmam Gaymak’ı
hatırlatsa da, belki aynı yöre insanlarına dair bambaşka bir derdi var İftarlık
Gazoz’un. En başta, millet olarak yitirdiklerimize dair içli ve derin bir
serzeniş filmi zira. Kollektif sürdürülen huzurlu bir hayatlardaki lokal bir
kesite odaklansa da, o tarihlerde Anadolu’nun herhangi bir yerinde yaşananları
anlatıyor film. Tüm sanat ve estetik değerlerin dışında, sadece bu yönüyle
saygıyı ve ilgiyi hakediyor. Koca mahalle bir araya gelip aynı şeyleri
yaparken, aynı odada farklı şeylerle ilgilenen bur topluma evrilmenin
burukluğunu hissettiriyor İftarlık Gazoz. Bu nedenle insanı en çok da ‘neler
kaybetmişiz meğer’ hissiyatı vuruyor izleyeni. Dondurmam Gaymak’ta meselenin bu
yönü çok alt katmanlardan akıyordu oysa. Öte yandan Yüksel Aksu’nun ilk filmi,
hikaye olarak İftarlık Gazoz’dan bir adım önde duruyor. Sydney Pollack belki de
bu yüzden, “zor olan hikayedir, gerisini bir şekilde çözersiniz” diyor
öğrencilerine. Dondurmam Gaymak bir yönüyle beni De Sica’nın Bisiklet
Hırsızları’na götürmüştü, oysa İftarlık Gazoz bambaşka bir hissiyatın;
usta-çırak ilişkisi üzerinden sahici ve dokunaklı bir hayat okuma filmi.
Katmanlı yapı
İyi film, tıpkı bir yılan gibi birden fazla deriye sahiptir
ve her katman soyuldukça seyirci başka keşiflerin verdiği hazla mest olur. Yüksel
Aksu’nun çok iyi bildiği bir evreni, samimiyetle inebildiği kadar derine ve
objektif indirme çabası İftarlık Gazoz’un her karesine sinmiş gözüküyor. Bize
sunduğu küçücük dünyadaki hayatları olabildiğince yakından izlettiriyor yönetmen.
Bu yönüyle İftarlık Gazoz Türk sinemasında benzerini naderin görebildiğimiz bir
‘karakter’ filmi. İmam tiplemesinden, esnafa, köylü tipolojisinden ağa
karakterine kadar neredeyse tüm karakterler sahici ve abartısız.
İdeolojinin getirdiği kamplaşma bu ülkenin beleğinde derin
yaralar açtı. Hassaten 70’li yılların tüm toplumu zehirli bir sarmaşık gibi
çepeçevre kuşatıp, adeta boğduğu siyasi kamplaşmayı İftarlık Gazoz, Yüksel
Aksu’ya has bir naiflik ve hassasiyetle ele almayı başarması açısından da
önemli kılıyor. İşin slogana kaçmadan, kaba didaktizmden uzak, insanı
odaklayarak anlatma çabası filmin her anında hisettiriyor. Ne var ki, Hasan
karakterinin üzerine yıkılacak olan ağırlık, senaryoda yeterince ele
alınmaması, işin cinayete varacak boyutunu şok etkisine taşıyor.
Cem Yılmaz’ın samimiyetle sırtladığı usta Cibar Kemal,
oğlunun geleceğini hayatının anlamı yapmış anne Gülistan ve dünya görüşünü
şekillendiren talebe Hasan karakterleri, filmin asıl unsuru Adem için önemli üç
kavşak. Kemal, gelenek ve kültürün temsilciliğini layıkıyla yaparken, anne aile
ve kan bağını temsil ediyor. Buna ilave
olarak cami ve imam ile karakterin manevi dünyasını da ihmal etmiyor senaryo. Ve
nihayetinde Adem’in Hasan’ın güzergahını takip ettiğini anlıyoruz finalden.
Aksu, bu dört farklı boyuta yaklaşırken tercihte bulunmuyor
ve hepsine aynı şefkat ve anlayışla yaklaşıyor. Kanaatimce saygıyı en çok da
hakeden bu yönü.
Vizotele vs. İftarlık
Gazoz
Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele filmlerinde kurduğu atmosfere
çok benzer bir atmosfer var İftarlık Gazoz’da. Erdoğan’ın Doğu’nun ücra
köşesinde kurguladığı yaşamları Aksu, Batı’da, Ege taşrasında inşa ediyor. Her
iki dünyanın da başarıyla kurulmasının esas iksiri sahicilikleri. Ancak,
Erdoğan’ın özellikle ‘Kekeme Hoca’ tiplemesi Vizontele’nin değerini zedeleyen
unsurlardan bir tanesiydi. Bununla beraber Vizontele, İftarlık Gazoz’dan daha
başı sonu belli bir öykü ve akışa sahipti. Vizontele’nin final yönüyle de başarılı
olduğunu hatırlayalım. Yılmaz Erdoğan, ‘anlatıcı’ tercih ederek dönemi ve
hikayede resimlemediği eksiklikleri tamamladığını, yer yer ‘nasihat’ tadında
itiraflarla bu yönü taçlandırdığını da vurgulamak lazım. İftarlık Gazoz ise,
uzun süre yakınlaştırdığı dilimden sıçrama yaparak, Ramazan orucu-Ölüm orucu
arasında kurmak istediği bağıntıyı güçlü veremiyor maalesef.
Susuzluk motivasyonu!
“Oruç kırma” diye bir kavram vardır Anadolu’da. 61 gün
kefareti olduğu bilinir. Dolayısıyla bilerek ve isteyerek oruç kırmak çok büyük
bir travmadır. Adem’in ilk orucunda bu travmayı yaşamasını hakkıyla işleyemiyor.
Sadece bedenindeki artan terden bunu seyirciye geçirmek pek mümkün olmuyor.
Belki bu sahnelerde öznel açı tercih edilse, seyirci de Adem ile beraber
yutkunacaktı kim bilir? Öte yandan, bu eksikliğin bilinmesinden mi
kaynaklanıyor emin değilim ama, Adem’in iç dünyasındaki çatışmayı
fantastik/rüya sahneleriyle çözmeyi deniyor Aksu. Benzer bir çabayı da Çağan
Irmak’ın Babam ve Oğlum’unda görmüştük. Fakat Irmak, çocuk kahramanın girdiği
hayal alemini bir yere bağlamaktansa fantastik bir deneme olarak öksüz bırakıp
hikayesinin melodram şehvetine kapılıp gitmişti. Yüksel Aksu, böylesi bir
unutkanlık ya da duygu izciliği yapmıyor yapmasına ama film dilinin bütünlüğüne
baktığımızda, ‘Ağustos Böceği ve Karınca’ hikayesi, buluş olarak hoş bir çözüm
gibi görünse de, eklektik duruyor, sırıtıyor. Öte yandan gürül gürül ve buz
gibi akan bir çeşmenin yanında orucu gazozla bozdurmak pekiyi bir buluş değil
açıkçası!
Cem Yılmaz sorunu ve muazzam
görsellik
İftarlık Gazoz’un iki önemli sorunu var: Birisi
hikayesizliği, diğeri ise bizatihi Cem Yılmaz. Ne ki bu ikinci mesele ne Cem Yılmaz’ın
kabahati, ne yönetmenin yetkinsizliği. Belki ‘cast’ sorunu diyebiliriz. Zira,
inşa edilirken dengede tutulmaya çalışılan Cibar Kemal karakteri, Cem Yılmaz’ın
bu role bürünmesiyle büyümüş, fakat filmin dengelerini bozmuş maalesef bu
tercih. Yılmaz, elinden geldiğince rolün içine girmeye çalışmış lakin bir
yerden sonra rol ona ayak uydurmayı tercih ediyor maalesef. Filmin bütününe
bakıldığında bu kadar büyük bir karakterin ailesi, eşi, ev hayatıyla ilgili en
ufak bir malumatın olmaması senaryonun ciddi boşluğu olarak kalıyor. İki çok
önemli rol var filmde. Birisi anne Gülizar karakteri. Ümmü Putgül’ü ilk kez bir
filmde izledim. Bulunduğu sahnelerdeki sahicilik eşiğini yukarılara tırmandıran
muazzam bir başarı söz konusu. Diğeri ise, Hoca tiplemesiyle usta oyuncu Macit
Koper. Gerçi bu karakterin etkisinde senaryonun
hakkını vermek lazım. Zira bu tür tiplemelerin karikatür seviyesine düşmesi en
olağan tuzaklardanken (Bkz: Vizontele’deki kekeme hoca) Aksu, özellikle dine
dair söylediklerinde olabildiğince dengeli ve gerçekçi. Oryantalist ucuzluklar
peşinde koşmuyor asla. Filmi değerli kılan unsurlardan biri de bu zaten;
inancın insan hayatına etkileri ve neticeleri… Adem’in ilk oruç macerası
milyonlarca Anadolu çocuğunun yaşadıklarına çok benzer. İftarlık Gazoz’un
mesajlarını yerellikten yukarılara taşıyan da bu yönü.
Yer yer eşsiz ve şiirsel bir görselliğe tırmanıyor İftarlık
Gözoz’daki bazı resimler. İmsak vakti tütün tarlası sahnesi insanı mest edecek
bir epiklikte. Keza, Adem ile Hasan’ın motosikletle ilerlediği o yol da neyin
nesiydi öyle? Kaldı mı böyle büyüleyici mekânlar Anadolu’da?
Final problemi
Tüm güçlü ve zayıf yönlerine rağmen, belli bir anlatım ritmi
tutturup mecrasında akan bir yapıya sahip İftarlık Gazoz. Ancak nedendir
bilinmez, finalinde nasıl oluyorsa Babam ve Oğlum’un güzergahına giriyor
(Hayır, annenin üstünü başını yırttığı sahnenin çağrıştırmasından dolayı
söylemiyorum) nedense üç kırımlı bir final izlettiriyor bize. Belki her biri
kendi içinde güçlü pay-offlar içerdiği için Aksu kıyamıyor bu sahenelre ama
birinden birini tercih etmesi daha isabetli olacaktı şüphesiz. Ve başka bir
mesele daha. Mezara gazoz kapağı ve gazoz dökülmesi… Böyle pagan bir anlayış
İslam dininde yok, filan türünden bir mantık ile değil, filmin omurgasına ters
–en azından eksik kalan- bir durum var. Cibar Kemal’in mezarı olsa, belki bir
nebze anlaşılabilir bir durum ancak, bir yaz gazozculuk yaptığını bildiğimiz
bir karakteri gazoz ile bütünleştirmek zayıf bir tercih. Enteresandır, Çağan
Irmak’ın filmindeki final problemine denk bir sıkıntı var İftarlık Gazoz’da. Üç
defa final yapıyor neredeyse. Zirve yapan hüznü böylelikte büküp sarkıtıyor ne
yazık ki.
Aksu’nun oyuncu olmayan yerel halkı başarıyla kullandığı
önceki filmden de malumumuz. Bu tercihin en önemli sıkıntııs kontrolü zor
kalabalık sahneler. Böyle bir defo İftarlık Gazoz’da da var maalesef. Tabut
taşıyan çizgili tişörtlü esnaf, kameraya bakıp dururken rejinin gözünden
kaçabiliyor mesela.
Şarkıları ve müziğiyle de vasatı aşabilen bir film İftarlık
Gazoz. Filmin müziklerini son dönemin önemli müzisyenlerinden Yunan sanatçı
Evanthia Reboutsika yapmış. Filmin ruhuna bir tınının görselliği yükselten bir
yönü olduğu muhakkak.
Açılış sekansındaki Müşeref Akay’ın Youtube’dan alındığı her
haliyle belli olan türkiyem şarkısı Tv ekranı aracılığıyla gösterildiği için
belki tolare edilebilir ama Sadri Alışık filminin sinema perdesindeki perişan
fluluktaki görüntüsü İftarlık Gazoz’a yakışmayan teknik kusurlardan biri.
Toparlıyorum; Yüksel Aksu, üçüncü filminde de, yine ayak
bastığı, beslendiğ ikültüre uzak durmamayı tercih ediyor ve usta-çırak
ilişkisinden inanca, ideolojiye, geçmiş güzelliklere dair son derece samimi bir
tabloyu taşıyor perdeye.
Ve genç bir kadın. Birbirini neredeyse hiç tanımıyorlar. İkisi
de tanıdıklarının kurgusu sonucu bir araya getirilmiş ve araca bindirilmiş.
Yakınlaşmaları istenmektedir.
Kadın, “Eşinden neden ayrıldın?” diye sorar. Adam;
“Bir sabah kalktık, eşim ‘Ahmet kötü bir son, sonsuz bir
umutsuzluktan iyidir..” dedi ve ayrıldık…
Elly Hakkında -Darbereye
Elly’nin belki de en can alıcı sahnesiydi bu.
Asgar Farhadi, İran orta sınıfı üzerinden insanların
birbirine söylediği masum yalanlar üzerine kurulan hayatların nasıl gerilimli
bir çatırtıyla önce çatlayıp, ardından çöktüğünü anlatıyor Eli Hakkında
filminde.
Filmin konusu özgün değil ama ne gam.
Farhadi dana önce tiyatro ve sinemada çok defa işlenmiş ve
hatta Anotonioni gibi ustaların kült haline getirdiği bir temayı alıp, İran
özelinde yerelleştiriyor ve sınıf değiştirerek başarıyla özgünleştiriyor.
Aslında Asgar Farhadi filmlerinde kadın imgesi üzerine başlı
başına bir yazı kaleme almayı hakkediyor. Farhadi’nin bir erkek, hassaten
İranlı erkek olarak (Müslaman) kadın bahsine didaktizmden bu kadar akıllıca
kaçarak değinebilmesi sadece dramatik bir yeti değil. Farhadi’nin mebzul
miktarda filozofi yeteneğinin de başarısı olsa gerek. Ancak böylesi bir analiz
ile sapaklara uğrarsak filmi haksızlık etmiş oluruz.
Önce çok kısa olarak Elly Hakkında filminin konusuna
değinelim:
İranlı yönetmen Farhadi’nin, dördüncü filmi olan 2009 yapımı
ve Berlin Film Festivali’nden Gümüş Ayı (En İyi Yönetmen) ödülüyle büyük sükse
yapıp, yönetmenin ismini dünyaya duyuran filmi Darbareye Elly’nin (About Elly)
öyküsü oldukça basit ve yalın.
İran’da orta sınıfa mensup üç aile, bir dul adam (Ahmed), üç
çocuk ve onların İngilizce öğretmeni (Elly) üç günlüğüne Hazar Denizi kıyısında
bir yer olan Challus’a tatile giderler. Mutsuz evliliğini kısa bir süre önce
sonlandıran Ahmed Almanya’dan yeni dönmüştür ve üniversiteden beri tanıdığı
arkadaşlarıyla buluşur. Sepideh ise çocuğunun İngilizce öğretmeni olan Elly ile
onu tanıştırmak ister. Esasen bu tatili de bir nevi bunun için ayarlanmıştır.
Grup Ahmad’in İran’lı bir kadınla evlenmek istediğini anladığında Sepideh’in
tatil planına neden Elly’i de kattığını anlar.
Ancak işler arzu edildiği gibi gitmez. Birden biri en
yakınına bile söylenen yalanlar ve gizlenen gerçekler ile insanlar yıllardır
tanıdıklarını zannettikleri yakınlarına nasıl yabancı olduklarını bedelini
ödeyerek anlayacaktır!
Filmin temel kırılma noktası şüphesiz Elly’nin aniden
ortadan kaybolmasıyla gelişen hikayenin bir anda gerilimli bir gizeme
dönüşmesi.
Bu ‘trük” ve tema ünlü İtalyan usta Michaelangelo Antonioni'nin
1960 yapımı “L'Avventura” (Macera-Serüven) filmini hatırlatıyor. Hatta bir adım
ileyleyerek şunu söyleyebiliriz; Farhadi’nin Elly Hakkında’sını, Anotinoni’nin
L’avventura’sından bağımsız değerlendirirsek, Farhadi’nin sanki bir kadın filmi
ya da toplumsaal cinsiyet üzerinde ilerleyen bir çabası varmış yanılgısına
düşebiliriz.
Oysa mevzu çok daha derin ve zeka-entelektüalite
barındırıyor.
Önce Antonioni’nin Macera’sına bakalım…
L’Avventura Roma'lı bir grup zengin insanın Sicilya
açıklarındaki minik ve ıssız bir volkanik adaya yaptıkları yat gezisi sırasında
aralarından bir kadının birdenbire ortadan kaybolması ve sonrasında aramalara
canla başla katılan bu insanların yavaş yavaş ilgisizleşerek kendi dünyalarına
dönmeleri konu edilmektedir.
Ağır tempolu bu filmin klasik bir dramatik anlatımı yoktur,
hatta ortada bir macera filan da yoktur, ve haddizatında filmde hiçbir şey
olmaz. Bu nedenle Cannes'daki ilk gösteriminde filmi anlamayan bazı seyirciler
tarafından önce yuhalanmıştı. Ancak eleştirmenler ve jüri üyeleri Antonioni'nin
bu yepyeni üslubunun hemen farkına vararak sinemanın görsel anlatım diline
getirdiği yenilikten ötürü filme "jüri özel ödülü" vermişlerdi. Film
aynı zamanda "Altın Palmiye" ye de aday gösterilmişti.
Hemen farkedileceği üzere Macera, aslında başka bir klasik
öykünün Sanat sineması’na yapıtaşı olmasından kaynaklanıyordu. Antonioni’ye bu
öyküyü ilham veren bir oyundu.
1947 yılında Amerikalı yazar Tennessee Williams'a drama
dalında Pulitzer Ödülü getiren İhtiras (Arzu) Tramvayı - (A Streetcar Named
Desire) kısa sürede sahnelenince büyük
övgüler almıştı.
Hikaye 3 yıl sonra Elia Kazan tarafından sinemaya da
aktarıldı.
Arzu Tramvayı’nda hikaye güçlü bir kadın prototipi olan
Blanche DuBois üzerine kuruludur. Yasak ve uygunsuz bir aşk sonrası gittiği
kızkardeşinin sayfiye yerinde çevresiyle kurduğu sorunlu ilişki, gerilimli bir
gizemi de beraberinde getirir ve adım adım patlama noktasına yürür.
Gerek Arzu Tramvayı, gerekse L’avventura hemen farkedileceği
üzere öyküyü kadın ve cinsellik temalarının üzerine örüntülemeye çabalarken
Asgar Farhadi büyük bir ustalıkla temel meseleyi cinsiyetçilikten çıkarıp daha
geniş bir perspektife oturtur ve hikayesinin odağına “Masum yalanlar” alır.
Üstelik tüm olup biteni bir orta sınıf hikayesine çevirerek sıradan izleyici
ile daha geçişken bir ilişki kurmayı başarır.
Arzu Tramvayı pek çok ülkede olduğu
gibi ülkemizde de sayısız kere sahnelendi.
Kullandığı didaktik olmayan dil, Elly Hakkında’yı öylesine
yalın ve sıradan yapar ki, seyirci neredeyse perdede hiçbir şey olmuyormuş
hissiyatına da kapılabilir.
Tüm bunlar ile beraber About Elly’i değerli kılan unsun
yönetmenin senaryodaki boşlukları ustaca kurmasından kaynaklanır.
Elly Hakkında sinema tarihindeki en önemli bilinçli senaryo
boşluğu oluşturulmuş filmlerin başında gelmektedir.
Peki nedir bu
senaryodaki boşluk?
Senaryoda boşluk, bilgi eksikliği demektir.
Bu eğer bilinçli yapılıyorsa sanattır, değilse eksikliktir.
Senaryoda boşluk üç şekilde olabilir.
1-Seyircinin
bilmediği ama kahramanların bildiği eksiklik.
2-Seyircinin
bildiği kahramanların bilmediği bir eksiklik
3-Seyirci
ve kahramanların bilmediği, senarist/yönetmenin bildiği eksiklik / boşluk.
Senaryoda boşluk kullanma tekniği çok risklidir.
Filmi anlaşılmaz kılabilir
Filmden bir süre sonra sıkılıp kopmaya neden olabilir
İnandırıcılığını yitirebilir.
Soğan soyma katmanlaması denilebilecek bir titizlikle bilgi
özenle saklanır yahut ertelenir. Bu konuda eğer yetkinliğiniz yoksa seyirci ya
da okur hikayeden kopma riski taşır.
Yani yazarın ya da
senaristin işi eline yüzüne bulaştırması yüksek ihtimaldir.
Farhadi işle böylesi mayınlı bir tarlada gezindirirken kamerasını
sinemada eşine nadir rastlanır bir zeka ile öyküsünü örüyor. Ve en önemlisi, bu
boşluklu hikaye esas derdini anlatıyor bir yandan.
Elly’nin sırra kadem basmasıyla Elly’i bulamayan grup,
denizde mi boğuldu, yoksa kimseye haber vermeden çekip gitti mi?, akşam yemeğinde
Ahmad’e kendisi ile ilgili şakalar yapıldığında Elly bunları mutfaktan duymuş
ve bozulmuş olabilir mi? sorularıyla baş başa kalır. Filmdeki yalanlar
silsilesini başlatan kıvılcım da böylece parlamış olur.
Elly’nin kayboluşunu yetişkinlerin beyaz yalanlarını bir bir
açığa çıkartarak aydınlatmaya çalışır, hatta bu yalanlara öyle odaklanıyor ki
birden olay; Elly’nin bulunma macerası olmaktan çıkıp, birbirine bu derece
yakın olan insanların aslında birbirini hiç tanımadıkları yönleri üzerine
çevriliyor.
Burada Farhadi’nin ustalığına bir de kamerayı koyduğu odağı
eklemek lazım. Tüm bunlar olup biterken yönetmen Asgar Farhadi asla bir taraf
tutmuyor. Ne sınıf ayrımcılığı yapıyor, ne de cinsiyet. Karakterlerin
derinliğini sahne sahne ilerledikçe oluşturan yönetmen bunu önemli bir gerilim
unsuru olarak başarıyla da kullanıyor. Film ilerledikçe karakterleri seyirci
tanımaya başlarken, karakterler de birbirlerinin gerçek yüzlerini görmeye
başlıyor.
Siz ne düşünürsünüz bilmem ama Elly Hakkında bana başka ve
alakasız gibi görünen bir filmi hatırlatıp durdu. Steven Spielberg’ün meşhur
Jaws’ını.
Tarkovsky, bu dahi yönetmeni sanatçıdan çok tüccara benzetir
ama şüphesiz buna tam olarak katılmak mümkün değildir. Zira Spielberg’un ticari
zekasıyla beraber rafine bir sanat anlayışı olduğu da zaman zaman çektiği
filmlerden aşikardır.
Jaws her ne kadar popüler bir film kategorisine girse de,
keskin olmayan bir kapitalizm eleştirisidir. Filmdeki plaj sahnesi, Elly
Hakkında’ya çok yakın durmaktadır. Spielberg, Farhadi’den farklı olarak ironiyi
kullanır.
Hatırlatayım; Tatil yapan yetişkinlerin çoğu, kaldıkları evin
arkasında voleybol oynarken, çocuklardan ikisi kumsaldan çıkıp üçüncüsü
hakkında çığlık atmaya başlar. Yetişkinlerin kendi dünyalarından çıkıp durumu
idrak etmesi çocuğun epey çığlık atmasıyla mümkün olur ve kayıp olan küçük
çocuğa odaklanırlar.
Erkekler okyanusa dalarken ve telaşlı eşleri evden çıkarken
her şey hareket halindedir: karakterler, su, kamera. Umutsuzca her yöne aynı
anda bakıyormuşuz gibi hissiyata kapılırız. Sahilde yukarı ve aşağı, villaya
doğru, hatta şiddetli bir şekilde ileri atılan denizin altında bile.
Farhadi'nin tüm bu unsurları düzenlemesi karmaşık ve içgüdüsel olarak
kinetiktir; ve çok az izleyici bir noktada nefesini tutmadan deneyimleyecektir.
Peki kavramsal parametreleri “L'Avventura” ve “Jaws”ı
kapsayacak kadar geniş olan bir İran filminden ne anlamalıyız?
Sanırım Asgar Farhadi'nin yeni ve göze çarpacak şekilde
cüretkar bir İranlı “auteur” olduğunu söyleyerek başlamalıyız. Abbas
Kiyarüstemi ve Mohsen Makhmalbaf gibi İranlı yönetmenler 80'lerin sonlarında ve
90'ların başında dünyanın dikkatini çekmeye başladığında, Avrupa tarzı sinema
modernizmiyle bariz paralellikleri olan filmler çektiler. Bu sebeple Batı
dünyası bu tür sinemadan hoşlanıp epey prim verdi.
Sonrasında ise Jafar
Panahi ve Majid Majidi gibi daha yeni yönetmenler 90'ların sonlarından itibaren
bu temel modele daha farklı, bir miktar “tasavvuf” eksenli bir bakış açısı
getirseler bile , çalışmaları hala uluslararası sanat filminin dilini
konuşuyordu.
Farhadi'nin “ Bir Ayrılık ” (2011) farklı bir yol izleyerek,
tarihteki en başarılı İran filmi ve kısmen iki cephedeki yenilikler sayesinde
Yabancı Dilde En İyi Film Oscar'ını kazanan ilk film oldu. Birincisi,
Farhadi'nin İran sinema modelleri yukarıda bahsedilen film yapımcılarının
hiçbiri değil, İran dışında daha az tanınan iki sinema ustasıydı: Filmleri
genellikle İran'ın orta ve üst sınıflarıyla ilgilenen Dariush Mehrjiu
(“Leila”); ve yaratıcı kökleri tiyatroda olan (Farhadi'ninki gibi) Bahram
Beyzaie (“Gezginler”). İkincisi, Farhadi, Elia Kazan ve “A Streetcar Named
Desire” gibi filmler de dahil olmak üzere Amerikan etkilerini kabul ettiğini belirtmeliyim.
“Elly Hakkında”, Farhadi'nin olgun stilinin tüm eğilimlerini
“Bir Ayrılık” kadar parlak bir şekilde temsil ediyor, ancak ikinci filmin
halefi değil. Ondan hemen önce çekildi ve 2009'da Berlin Film Festivali'nde
Gümüş Ayı kazandı…
Gelelim yukarıda kullandığı soğan kabuğu metaforuna.
İsminden de anlaşılacağı üzere bu yöntem soğan soymaya benzer dramatik bir
yapılandırma yöntemidir: Gördüğümüz ilk katmanlar tanıdık ve aşikardır, ancak
daha fazla katmana ulaştıkça bütün daha karmaşık hale gelir.
Hemen filme odaklayalım; başlangıç noktası, çoğu hukuk
fakültesinden beri arkadaş olan üç çiftin bir hafta sonu tatili için Hazar
Denizi'ne çıktığı, tamamen mutlu ve kaygısız bir gezi gibi görünüyor. Bir eş,
onu gezinin diğer bekarıyla eşleştirme umuduyla kızının ilkokul öğretmeni güzel
Elly'yi davet etmesi: Boşandıktan sonra Almanya'dan yeni dönen yakışıklı bir
arkadaş olan Ahmed.
“Bir Ayrılık”ta olduğu gibi, bu ayrıcalıklı profesyoneller
sınıfı ile onların altındaki daha yoksul, daha dindar İranlılardan oluşan
tabakalar arasında gerilim olduğuna dair kanıtlar var, ancak bu, sonraki
filmdekinden daha periferik: örneğin, Tahranlılar Elly ve Ahmed'i yeni
evlilermiş gibi davranıyorlar.
Niye?
Elbette, villayı kendilerine kiralayan köylülerin farklı
düşünmesini engellemek adına!
Bu küçük beyaz yalandan diğerlerine ve çeşitli kişisel
gündemlerin ortaya çıkarılmasına kadar: Soğan kabuklarının soyulması, ardı
ardına devam eden gizli gerçekleri ortaya çıkarır ve Elly'nin ortadan
kaybolmasından sonra gelenler, öncekilerden daha koyu ve daha derindir.
Aslında Elly Hakkında çekildiği toplumu aşkın bir eser.
Kendi toplumundan ziyade dünyaya bir tür reçete sunma derdinde olan ama bunu
asla didaktik biçimde yapmayan bir çaba da diyebiliriz. Zaten Farhadi bir
röportajında şöyle diyor: “İran’ı Batı'ya anlatması beklenen film
yapımcılarından biri olmak istiyorum.”
Anlatmak ya da anlatarak aydınlatmak!
Batılı bir eleştirmenin bu alt metni yakaladığını okumuştum
vaktiyle şöyle demişti: “Elly
Hakkında”daki hedeflerinin sinematik olmaktan çok sosyopolitik olduğunu
düşünüyorum!”
Açıkçası siz,
yaptığınız sanatın sınırları içinde kaldığınız müddetçe, bunu kim
yadırgayabilir ki!
Daha geniş perspektifli bir okuma yaptığımızda, Farhadi
filmlerinin hem gerçek hem de mecazi anlamda yaptığı şeyin İranlı yönetmenlerin
görsel alanı ifade etmelerinin çeşitli yolları, bazı filmlerdeki düşünceye
dayalı ve sembolik kullanımlardan diğerlerinde şiirsel ve belgesel benzeri
kullanımlara kadar İran sinemasının en büyüleyici ve önemli boyutlarından
birini oluşturmasına katkı sağladığını söylemek pekala mümkündür.
Bitirirken acizane bir kaç kişisel dikkat anını salık vermek
isterim.
Üç çocuklu dört çiftin kiraladıkları villaya geldikleri ilk
sahneye dikkat edin. Görüntü yönetmeni Hossein Jafarian'ın kayan el kamerasının
darmadağınık odalara nasıl baktığını, pencerelerden ve kapılardan deniz
manzarasını nasıl gördüğünü ve karakterleri sürekli olarak yeniden
çerçeveleyerek karakterler arasında son derece karmaşık ve kapsayıcı bir dizi
ilişki kurduğunu görün.
Ya da ev sahibi çocuğun iki hızlı çekimi: birinde, ön
kapıdan sahildeki iki çocuğa bakması ve yukarıda anlatılan kayıp çocuk sahnesini
önceden canlandırması; diğeri; Tahranlı bir adamın aptal dansına tepki olarak
kısa bir yakıcı bakış atması – herhangi bir tez kadar anlamlı bir sınıf
farklılıkları ifadesi değil mi?
Usta bir oyuncu yönetmeni olan Farhadi, burada Golshifteh
Farahani , Peyman Moadi (“Bir Ayrılık”), Mani Haghighi ve Shahab Hosseini'nin
de yer aldığı bir oyuncu kadrosundan bir dizi kusursuz, canlı performans alıyor
. Farhadi'nin büyük bir mesajı ya da kendi deyimiyle “dünya vizyonu” olmadığı
iddia edilebilir. Ama bana göre, sinemayı yeniden canlandırma ve mekanlarını
insan kalpleri ve zihinleriyle ilişkilendirme yolu, bence sinemanın gerçek
anlamda icra edilme sebeplerinin başındadır!
James ‘Whitey’ Bulger, FBI’ın en çok aranan 10 kişi listesinde olan azılı bir suçluydu. 2 milyon dolar ödül konmuştu başına. 16 yıllık kaçak hayatının ardından 2011’de Santa Monica’da yakalanmıştı. Hakkında 11 cinayet ve diğer suçlardan 2 kere müebbet cezası bulunan ve Güney Boston bölgesinin en azılı suçlularından olan Whitey Bulger, aynı zamanda eyalet senatörünün de erkek kardeşiydi. Onun hikâyesini ilginç kılan unsur ise senatör ağabeyi kadar, kendisini temize çıkarmak için, bir mafya ailesine karşı FBI muhbiri olmayı kabul etmesi ve suçlarını devletin bilgisi ve onayı dâhilinde işlemesiydi.
Yönetmenliğini Scott Cooper’ın üstlendiği “Kara Düzen - Black Mass” daha önce birkaç kez sinemaya uyarlanan bu hikâyeyi tekrar ve daha güncel bir dille salonlarımıza getiriyor. Senaryosunda da Cooper’ın imzasının olduğu filmde Whitey Bulger rolünde Johnny Depp’i seyrederken ağabeyi senatör Bill Bulger olaraksa Benedict Cumberbatch karşımıza çıkıyor. Filmin yıldızlarla dolu kadrosunda ayrıca Joel Edgerton, Sienna Miller, Juno Temple, Dakota Johnson, Peter Sarsgaard ve Kevin Bacon gibi isimler yer alıyor.
Kara Düzen, çetelere karşı çetelerle işbirliği yapan devletin giderek daha azılı bir çeteye dönüşmesinin de öyküsü esasen. Filmi ilginç kılan bir diğer unsur ise, artık neredeyse her filminde ağır makyajla oynamayı gelenek hâline getiren ve bu nedenle ‘bin bir surat’ lakabıyla anılan Johnny Depp’in yine plastik makyajdan jest ve mimiklerinin görünmediği bir karakter olarak karşımıza çıkması. Film, Çılgın Kalp ve Kardeşim İçin gibi özellikle Amerikan halkı için lokal önem ifade eden hikâyelerin yönetmeni olan Scott Cooper için pek fazla bir yenilik içermiyor; ancak, senaryodan kaynaklanan ciddi sıkıntılar değerini epey düşürüyor. Depp’in ağır makyaj altında ezildiği rolünün aksine, yan karakterlerin oldukça başarılı bir iş çıkardığını söylemek lazım. Bu tür dönem filmlerinde Hollywood artık hiçbir sıkıntı çekmediği için, Kara Düzen, inşa ettiği her setinde sadece ön planı değil, en ince ayrıntıya kadar tasvir ettiği dönemi başarıyla kurgulamış. Ne var ki senaryo ciddi sorunlar ihtiva ediyor.
FBI sorgulaması esnasında geri dönüşlerle olayın kahramanları üzerinden öyküyü anlatmayı tercih eden film, disiplinli bir anlatımı tercih etmiyor ve bir noktadan sonra ipi elinden kaçırıyor. Yan karakterler her ne kadar oyun çıkarmakta başarılı olsalar da, kendi öyküleri ana omurgaya sağlam eklemlenmediği için dengesiz bir akışa sahip. Örneğin iki önemli karakterin eşleri, filmin başlarında ciddi ağırlıkla hikâyede yer alırken, bir yerden sonra âdeta unutuluyorlar ve akıbetleri bir yere bağlanmadan bitiyor film.
Cooper, halefleri olan Coppola ve Scorsese’nin başarılı örnekler ile çıtayı yerleştirdiği yüksekliğe ulaşamasa da, en azından mafya/devlet ilişkisi ve devletin çeteleşmesi/çetenin devletleşmesi olgusuna sert olmayan, ancak sağlam göndermelerde bulunarak vasatı bir miktar aşabiliyor. Bu yönüyle kendimizden de epey iz bulmak mümkün Kara Düzen’de. Zira ülkemiz de giderek ‘Kara Düzen’e dönüşen bir güzergâhta kontrolsüz olarak hızla ilerliyor. Ve hatta ülke medyasına yapılan operasyonlar da film vizörüyle okunduğunda daha anlam kazanıyor. Zira Bulger-FBI-Senato üçlüsünün kurduğu bu kirli yapıyı ortaya çıkaran yine bir bağımsız medya kuruluşu: Boston Globe.
Ünlü suç hikâyeleri yazarı Mario Puzo meşhur ‘Baba’ romanına Balzac’tan aldığı şu şahane alıntı ile başlar: “Her büyük servetin arkasında bir suç gizlidir.” Kara Düzen büyük servetlerin, büyük suçların ve kirli derin devletin ilişkilerinin perdeye yansıması olarak da önemli bir film.
Merhum Necip Fazıl’ın ‘Takvimdeki Deniz’ şiiri çok enteresandır. Şair odasında aylak aylak dururken duvarda asılı olan, yaprakları tükenmiş bir takvime bakmaktadır. Bir resim vardır takvimde; azgın bir deniz ve ortasında yana yatmış bir gemi. Bir süre sonra şair ile takvim arasında öylesine bir etkileşim olur ki sahicileşir her şey: “Geçtim kendi kendimden / Yüzüme o resimden / Köpükler vurdu sandım / Duymuş gibi tıkandım / Ciğerimde bir yosun / Artık beni kim tutsun.” Aslında kendisi de anlam veremez yaşadıklarına: “Ne var bana ne oldu / Odama nasıl doldu / Birden bire bu meltem / Ve dalgalandı perdem / Havalandı kâğıtlar / Odamda kıyamet var!” Vardığı nokta ise ilginçtir: “Denizler oldu tasam / Yakar onu bulmazsam!” Netice itibarıyla sahip olduğu her şeyi geride bırakarak denizin peşine düşer şair.
Fransız Philippe Petit, çocuk yaşta telde yürümek başta olmak üzere akrobasi sanatına gönül vermiş bir tuhaf fânidir. Sokaklarda akrobatik gösteriler yapıp geçimini sağlarken, bir gün gittiği dişçideki dergide insanoğlunun yaptığı en devasa yapılardan biri olan Dünya Ticaret Merkezi kulelerinin fotoğrafını görür ve o anda içinde engel olamadığı bir tutku ateşi yanar. Ne yapıp edip, bu iki kule arasına gereceği ipin üzerinde yürümesi lazımdır. İçindeki bu büyük tutkuyu belki de kısmen tatmin edebilmek amacıyla epey yüksek binalara tırmanır ve yürüyüşler yapar. İşin heyecan verici yönü ise, bu yürüyüşleri yasa dışı/gizlice yapmasıdır. Örneğin Notre Dame Katedrali’nin çan kulelerine gerdiği ipin üzerinden yürür ama nihayetinde burasının yüksekliği 100 metre bile değildir ve hayalindeki binaların yüksekliği olan 400 metrenin çok çok altındadır. Keza Sydney Liman Köprüsü üzerinde de yürür ama esas hedefi İkiz Kuleler’dir. En nihayetinde uzun uğraşlar ve maceralar neticesinde 7 Ağustos 1974’te hayalini gerçekleştirir ve bir insanın neredeyse boşlukta yürüyebileceğini tüm dünyaya ispatlar. Daha sonra “Bulutlara Ulaşmak’ isimli kitabında anlatır tüm hislerini ve bu macerası 2008 yılında “Teldeki Adam” ismiyle James Marsh tarafından belgesel olarak filme çekilir. Oscar da alır film.
Robert Zemeckis (Forrest Gump, Mesaj) başı sonu bilinen bu hikâyeyi bu kez drama olarak karşımıza getiriyor. Philippe’in dünyasına yakınlaştırmayı ama esas olarak bir insanın karşı konulmaz tutkusunu anlatmayı deneyen “The Walk – Tehlikeli Yürüyüş”te Fransız akrobatın hayalleri için neler yaptığını görüyoruz. Elbette esas derdi dünyanın en yüksek noktalarından birinin üzerinde telde yürümeyi anlatmaya çalışan senaryo, süresinden kaynaklanan eksiklik ve yönetmenin teknolojiye olan güveninden kaynaklanan birtakım savruklukları da içerse, nihayetinde The Walk, bilinen finaline rağmen seyirciyi koltuğuna çivileyen bir film olmuş. Şüphesiz bunda IMAX ve 3 Boyut teknolojisinin etkisi büyük. Eğer siz de benim gibi yükseklik korkusu yönünden sıkıntılıysanız, filmi izlerken (özellikle final sekansında) epey tedirgin olma ihtimaliniz yüksek.
Film gerçeğe mümkün olduğunca yakın bir inandırıcı kadraj ve lens kullanımıyla anlatıyor hikâyesini. Olayın tüm kahramanları gerçek, olaylar da… Başroldeki Joseph Gordon-Levitt (Lincoln, Batman: Kara Şövalye Yükseliyor) rolü için bizzat Petite’ten ders almış. Ve yönetmen tüm hikâyeyi kahramanın ağzından anlattırıyor. Bunun için seçtiği mekân ise Özgürlük Anıtı’nın meşale sepeti… Dengeli müziğin, güçlü gerilim pedlerinin kullanıldığı Tehlikeli Yürüyüş’ün senaryosundaki sıkıntı, tutkunun büyümesine ve kahramanın artık dizginlenemez arzusuna çok vakit ayırmaması. Oysa Notre Dame ile WTC arasında epey macerası var çılgın akrobatın.
Şair takvimdeki denize bakarak, içinde karşı konulmaz bir hasret büyütüyor ve denizlerin tasasıyla geçiriyor ömrünü. Fransız akrobat ise bir telin üzerinde, çıkabileceği en yüksek noktaya çıkarak yürümenin tutkusuyla yaşıyor. Ki bu yüzden, ‘öleceksem tutkularım için öleyim’ diyor kitabında.
Tehlikeli Yürüyüş ise seyircisine, ‘peki senin tüm hayatını feda edebileceğin bir telin var mı?’ diye soruyor âdeta.
Selam olsun hayalleri için hayatını feda etmeyi göze alanlara...