19 Nisan 2009 Pazar

Görmek acı verir



Stephen King’in belli peryotlarla yazdığı sağlam kitaplardan biridir Yeşil Yol. Frank Darabont bu kitabı filme alırken ölümsüz bir esere imza atacağından ne kadar haberdardı bilemiyorum. Zira King’in filme çekilmiş yüze yakın kitabı vardır ve biz büyük ekseriyetini hatırlamayız bile.

Ancak The Green Mile – Yeşil Yol muazzam bir anlatım, muhteşem oyunculuklar ve insanı sarsan bir etki ile sinema tarihindeki yerini almıştır. Filmi anlatıp tekrara girmeyeceğim ancak o muhteşem final sahnesini tekrar hatırlatmak isterim.
Malum kahramanımız iri kıyım bir masumdur. Belki de her masumda olduğu gibi onda ilahi bir armağan olan yetenekleri vardır ve bu yetenekleri onu sıradan insanlardan ayırmasına rağmen acı da verir.

İşte bu iri kıyım kahramanımız tamamen haksız yere tutuklanır ve idama mahkum edilir. İşin ilginç yanı bu cezayı infaz edecek ekip bu saf adamın masumluğundan emindir.

İdam mahkumu ile idam koğuşu gardiyanı arasında geçen şu muhteşem diyalog vardır:

Gardiyan: Senden çok özel birşey isteyeceğim.

Mahkum: Ne söyleyeceğini biliyorum. Söylemene gerek yok.

Gardiyan : Hayır, var. Söylemeliyim. Ne yapmamı istediğini söyle. Seni çıkarmamı ister misin? Kaçmana izin vermemi? Ne kadar uzağa gideceğini görmek için.

Mahkum: Neden böyle bir aptallık yapasın?

Gardiyan: Kıyamet gününde...Tanrının önünde dururken... bana neden onun gerçek mucizelerinden birini öldürdüğümü sorarsa ona ne diyeceğim? Görevim olduğunu mu?

Mahkum: Tanrı Baba'mıza bana iyilik yaptığını söyle. Acı çektiğini ve endişelendiğini biliyorum. Bunu hissediyorum. Ancak bunları bırakmalısın. Artık sona ermesini istiyorum. Gerçekten… Yoruldum, patron. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından bıktım; nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri… İnsanların birbirine kötü davranmasından bıktım. Her gün dünyada hisettiğim ve duyduğum acılardan bıktım; çok fazla var. Sanki her an için kafama cam parçaları batıyor. Anlıyor musun?

Gardiyan: Evet, Galiba.

Acıyı görmek… Izdırabı, gözyaşını… Yaşanan tüm acıları görebildiğinizi düşünün bir! Dayanılabilir bir ızdırap mıdır bu? Yapılan haksızlıkları, ölümleri, kazaları, yaralanmaları, göz yaşlarını… Cemil Meriç her ne kadar cehhenemi tarif ederken “görememek” olarak tarif etse de, belki de cehennem, görmek demek.
Şöyle der merhum usta; “Dante Cehennemi anlayamamış dostum, cehennem görememek demek! Cehennem hatıraların küllenmesi, ümitlerin susması. (...) Görmek yaşamaktır. Vuslattır görmek. (...) Görmek sahip olmaktır. Gören hangi hakla yalnızlıktan şikâyet edebilir? Mevsimler bütün işveleriyle emrindedir. Renkler bütün cilveleriyle hizmetindedir. Çiçekler onun için açılır. Şafak onun için parıldar. Gutenberg matbaayı onun için icat etmiştir. Hugo o okusun diye yazmıştır şiirlerini. Çocukların tebessümü onundur.” Üstad vurgulamamış ama tüm bunlar bardağın dolu kısmıyla ilgili kısımlar. Bir de boş kısmı var, Meriç gibi dillendirmek gerekirse; “Cehennem umutların küllenmesi, hatıraların susması… Görmek ölmektir her gün… ayrılıktır sevdiklerinden. Görmek sahip olamamaktır, yarın yitip gideceğini bile bile aciz kalmaktır. Gören yalnızdır, kimsesizdir… Karanlıkları bir tek o farkeder, yarının kötü kaderini o bilir, ipi kopacak balona bir tek onunu eli uzanır. Her tebessümün bir an sonra nasıl bir acıya dönüşübileceğini tek başına görmek kadar büyük bir lanet olabilir mi?”

Elbette dünya gören gözler için muazzam güzellikler ve cennet asa bahçelerle doludur. Ama kan rengi bataklıklar, kasvetli izbelikler de vardır… Görmek işe bu zaman ızdıraba dönüşür! Açıkçası inanan insan için teslimiyet olmazsa, kadare rıza, yerini isyana dönüştürürse gerçek acı gelir ve oturur en baş köşeye.




Alex Proyas’ın yönettiği Kehanet böylesi bir acıyı gözler önüne seriyor. Nicholas Cage geçmişten gelen bir kehaneti bildiği halde bir şey yapamayıp ölüme razı olan bilim adamı rolüyle, her ne kadar senaryoya katılan uzaylı boyutuyla sulandırılmış olsa da, bize ibret tablosu sunuyor. Evet, belki kendileri için işin açıklaması adına daha kolaylaştırıcı bir özellikti bütün bu kehanetlerin uzaylı boyutu ama Kur’an ile haşın neşir olan bir kültür için sadece bir yabancılaşma efekti olarak kalıyor.
Özellikle filmin finalindeki kıyamet sahnesi –itiraf ediyorum- beni derinden etkiledi. Ve İnşikak suresini açıp tekrar okumama sebep oldu. Hatırlayalım:
1. Gök yarıldığı,
2. Rabbine kulak verip boyun eğecek hale getirildiği zaman,
3. Yer dümdüz edildiği,
4. İçinde bulunanları atıp boşaldığı ,
5. Ve Rabb'ini dinleyip O'na hakkıyla itaata mecbur kılındığı vakit (insanoğlu yaptıkları ile karşılaşır).
6. Ey insan! Şüphe yok ki sen Rabbine karşı çaba üstüne çaba göstermektesin; sonunda O'na varacaksın.
7. Kimin kitabı sağından verilirse,
8. Kolay bir hesapla hesaba çekilecek;
9. Ve sevinçli olarak ailesine dönecektir.
10. Kimin de kitabı arkasından verilirse,
11. Derhal yok olmayı isteyecek,
12. Ve alevli ateşe girecektir.
13. Zira o, ailesi içinde şımarmıştı.
14. O hiçbir zaman Rabbine dönmeyeceğini sandı.
15. Oysa gerçekten Rabbi onu görüyordu.
16. Hayır! Şafağa, yemin ederim ki ,
17. Geceye ve onda basan karanlığa,
18. Dolunay olmuş aya ,
19. Ki,siz elbette halden hale geçeceksiniz.
20. Böyleyken onlar acaba neden iman etmezler?
21. Onlar kendilerine Kur'an okununca secde de etmezler.
22. Aksine, kâfirler yalanlıyorlar.
23. Halbuki Allah onların gizlediği şeyleri çok iyi bilir.
24. (Resûlüm!) Onlara acı azabı müjdele!
25. İman edip sâlih amel işleyenler başkadır; onlar için arkası kesilmeyen bir mükâfat vardır.




KNOWING: Movie Trailer - The best free videos are right here
Film, aslında farkında olmadan bir gerçeğin etrafından dolanıp duruyor: Kader… Olacakları bilmek onların gerçekleşmesini engellemek ile aynı şey değildir, diyor Kehanet. Ve çoğu zaman bilmek, görebilmek bu açıdan acı verir! Filmin kahramanı John, babasıyla bir telefon görüşmesi yapıyor sonlara doğru. Ki babası bir papazdır… Akşam çok kötü bir şey olacağını söyleyip annesini alıp yerin altında saklanması gerektiğini söylüyor. Babanın cevabı ise enteresan:
“Üzgünüm John ama hiçbiryere gidemem, vaktim gelmişse gelmiştir. Ben hazırım nasılsa..”


Şöyle bir kolaçan ediyor insan hayatını ve dünyayı…

Küresel ısınma, beklenen büyük deprem ve bil umum kötü beklentiler… Kaçınılmaz olanı bilmenin verdiği panik ile kaçmaya çabalamak ama nereye kadar? İnsan gerçeklerden ne kadar uzağa gidebilir ki?

Ve işin künhü ise babanın söylediklerinde gizli; vakti gelmişse gelmiştir!

Hazır olabilmektir aslolan…

17 Nisan 2009 Cuma

Cesur (!) paranoyak dünya!


Aksiyonda yazdığım Benjamin Button’un tuhaf hikayesi isimli film eleştirisinde şöyle demiştim: “Alkolik bir baba, tamı tamına 8 zihinsel özürlü evlat ve frengi hastalığının pençesinde bir anne… Üstelik zihinsel sorunlu olan çocukların ikisi kör ve üçü de sağır. Anne 9. çocuğa hamile kaldığında herkes kınamış ve aileden tamamen uzaklaşmıştı. Ancak hastalığına rağmen 9. çocuğunu dünyaya getiren anne ondan sevgisini ve ilgisini asla eksik etmedi. Bu çocuk büyüdü ve dünya tarihine geçti. İsmi Ludwig Van Beethoven’di.”


Eminim Beethoven’in annesine doktorlar, aklı başında herkes, eş dost, akraba ve ilgili ilgisiz herkes çocuğunu doğurmaması için telkin, nasihat ve emir veriyorlardı. Ve hastalıklı anne onların dediklerini yapsa, bugün dünyamız bir müzik dehasından mahrum kalmış olacaktı. Ya da tersiden okuyalım; belki de bu tür bireysel kuruntu, paranoya ve kadere hükmetme marazından dolayı bir çok yetenek dünyaya gözünü açamadan öte aleme göçüyor.


Biliyorum şair;


“Kader beyaz kağıda sütle yazılmış yazı
Elindeyse beyazdan gel de sıyır beyazı”


Diyor. Ve biliyorum, kader ile ilgili ne yazarsak yazalım, zeka düzeyimiz ne olarsa olsun mutlaka bir teslimiyet noktası oluyor. Yine şairin dediği gibi;
“Ya dize gel ya kudur” Durumu…

Aldous Huxley özgün adı, Magnum Opus olan ve tüm dünyada “Brave New World – Yeni cesur dünya” isimli romanında Londra'da 26. yüzyılda destopik bir atmosferde geçen dünyayı anlatır. Romanda üreme teknolojisi, öjenik ve hipnopedi (uykuda öğretim) sayesinde toplum değiştirilmiştir. İlk etapta insanlara aşırı ütopik ve ironik olarak gelebilecek olan bu kurgu, insanoğlunun sağlık, teknoloji ve gelecek kaygısının ulaşabileceği nokta açısından çarpıcıdır da… Zira insanlık sağlıklı, teknolojik açıdan gelişmiş, savaşlar ve yoksulluk yok edilmiştir; tüm ırkların eşit olduğu ve herkesin mutlak olarak mutlu olduğu bir dünya vardır. Lakin bu eşitlikte insanlık açısından birçok değer de yok edilmiştir. Nelerdir bunlar; aile, kültürel çeşitlilik, sanat, edebiyat, din ve felsefe artık yoktur. Öte yandan tek zevki önüne gelenle seks yapmada ve uyuşturucu kullanımında bulan toplum hazcı (hedonistik) bir topluma dönüşmüştür.

Romanın ismi, Shakespeare'in Fırtına isimli eserindeki kahramanlarından Miranda'nın konuşmasından alınmıştır ve şöyledir;

“ O wonder!
How many goodly creatures are there here!
How beauteous mankind is!
O brave new world,
That has such people in't! ”

Can Yücel’in aynı etkideki çevirisi ise şöyledir:

“ Bu kadar bunca yakışıklı varlık varıp gelmiş buraya
Ne güzel şeymiş meğer insanlık
Böyle dünyalıları olan
Yaşasın bu yaman, bu cesur yenidünya ”


Benzer bir konu Yeni Zelandalı yönetmen Andrew Niccol’ün sıra dışı filmi Gattaca’da vardır. Doğacak çocukların geleceklerini genlerindeki yetenek ve zekanın belirlediği bir dünyada hastalıklı genine rağmen başkasının verilerini çalarak ayakta kalmaya çalışan bir anti-kahramanın hikayesi vardır Gattaca’da. Örnekleri çoğaltmak mümkün, ancak bu paranoyakça yönetim anlayışının bir ileriki aşaması, daha işlenmemiş suçlar için tutuklamak, daha vuku bulmamış olaylar için sorumlu tutmak olacaktır. Ki onun için de Spielberg’in Azınlık Raporu filmine müracaat gerekiyor!


Reklam dünyasıyla yakıdan ilgili olanlar prezervatif reklamlarının sektörün en eğlenceli ve yaratıcı zekaya açık reklamlar olduğunu bilirler. Nitekim Zazoo isimli markanın bir reklamı bu alandaki en enteresan çalışmalardan biridir. Biridir ama rahatsız edicidir de. Reklam prezervatif kullanmamanın sonuçlarıyla ilgili en kötümser olmayana ergi ile yaklaşır ve insanlara, ‘kötü rüya görmek istemiyorsan uyanık kal!’ mesajı verir.



World wide reklam ajanslarından biri olan Grey, bir müşterisi için yaptığı reklam çalışmasında Zazoo’nun kreatif ekibinin takip ettiği yola benzer bir yol tutturmuş. Ve kendinden öncekiler kadar sıradan da değil. Direkt tepeden girmiş olaya. Bu nedenle Çinliler galeyana gelmiş durumda.

Ajans Usame, Mao ve Hitler’in kişilikleriyle sperm şekillerini birleştirerek reklamını yaptıkları markanın prezervatifinin bunu engellediğini anlatıyor.
Bir insanın gelecekte ne olacağını kendisi bile bilemez.

Ancak özellikle kendi kültürümüzde tüm mutasavvıf ve konuyla ilgili alimler dünyanın kuruluş esprisini açıklarken, kişinin ‘said mi, şaki mi olduğunun zaten yaratıcının malumu olduğunu, ancak insanın itiraz kapısını kapatmak için dünyaya yollandığını söylerler…”

Dolayısıyla daha doğmamış bir bebeğin, kötü ya da iyi olacağını kimse bilemez. Kendi anne babası bile. Üstelik Beethoven örneği ortada iken…
Reklam ajansları bir alamete binip son sürat despot ve cesur bir dünyaya yelken açarken, ektikleri bu tohumun acısını birkaç nesil sonra yaşayacaklarını bilmeliler. Korkarım ki, yakın zamanda insan olsun da Hitler olsun, diyecek duruma geleceğiz!

Düşüyorum, annem beni tutamıyor!

Ali ile Ayşe, babalarının yeni karısı onları istemediği için dedeleri Hasan’ın yanınına gitmek zorunda kalmıştır. Ayşe sürekli kendilerini istemeyen babasını özlese de, dokuz yaşındaki Ali’nin kalbi ona karşı öfke doludur.

Komşular iki kardeşi besleme olarak vermek istemektedir. Küçük yaşına rağmen oldukça olgun bir çocuktur Ali. Tüm bu şartlar altında kızkardeşi için hem ağabey, hem anne hem baba olmaya çalışır. Bir yandan da bilge bir insan gibi davranmaktadır. Öyle ki Ayşe, ağabeyini hiçbir şeyden korkmayan biri olarak görmeye başlamıştır...

Köyü, köy yaşantısını ve iki kardeşin ilişkisini oldukça yalın bir dille anlatan filmin yönetmenliğini, daha çok çektiği reklam filmlerinden tanıdığımız Atalay Taşdiken yapmış. Senaryo yine Taşdiken’e ait.

Filmde başlıca karakterleri Elif Bülbül (Ayşe), Mehmet Bülbül (Ahmet), Mete Dönmezer (Hasan Dede) ve Musa Uzunyılmaz (Kazım) canlandırıyor. Görüntü yönetmenliğini Ali Özel’in yaptığı filmin müzikleri Erkan Oğur’a ait. Yönetmen Taşdilen, “Güneş Bile Zor Ayrılır Bu Şehirden” isimli belgeseli ile 1. Köyceğiz Ulusal Film Festivalinde Jüri Özel Ödülü almıştı.

http://mommofilmi.com/



16 Nisan 2009 Perşembe

Bir türkü bilgesi: Bayram Bilge Tokel


Anadolu'nun herhangi bir kasaba merkezinde, kasaba meydanının hemen orta yerinde kocaman gövdesi ve neredeyse tüm gökyüzünü kuşatan dallarına rağmen inanılmaz bir tevazu ile on yıllardan beri orada duran, kasabaya kimliğini veren ağaçlar vardır. Kökleri derinde, sakin, dingin ve huzur veren.

Bayram Bilge Tokel böylesi bir kasaba çınarı gibidir. derin, vakur ve sessiz. sazı eline aldığında bozulur bu sessizliği ve ruhun en açılmaz gibi düşünülen pencerelerini zorlar, açar ve içeri gürül gürül bir coşkuyla akar. tarih onun parmaklarında ve dudaklarında dile gelir türkü formatında. Görüntüsü bugünde, yanımızdadır ama ses sanki yüzlerce yıllık bir derinlikten yankılanır.
yaşayan en büyük ustalardan biri olan Tokel'i saygıyla selamlıyoruz.

Bayram Bilge Tokel Kimdir:

1957 Yozgat doğumlu. M.E.B. Halk Müziği Danışma Kurulu ve Kültür Bakanlığı Repertuar Kurulu üyeliklerinde bulundu. 1979 yılında Gazi Üniversitesi Yüksek Teknik Eğitim Fakültesinden mezun oldu. Türkiye Yazarlar Birliği'nde 14 yıl yönetim kurulu üyeliği, 7 yıl genel sekreter, 4 yıl genel başkan yardımcılığı görevlerinde bulunarak yönetim kurulu şeref üyesi oldu.

Hisar dergisinde yayınladığı şiirlerle başlayan sanat/edebiyat hayatı, pek çok dergide yayınlanan edebiyat, şiir ve müziğe dair deneme, eleştiri türünde yazılarla devam etti.

Zaman, Yeni Şafak, Yeni Ufuk ve Sağduyu gazetelerinde köşe yazısı yazdı.1989'da Kültür Bakanlığı tarafından gönderildiği ABD Maryland Üniversitesi Etnomüzikoloji bölümünde halk müziği ve bağlama dersleri verdi.

İlk albümü ABD'de yayınlandı. Kalan Müzik arşiv serisinden Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali, Neşet Ertaş, Bayram Aracı, Refik Başaran ve Nida Tüfekçi gibi türkü ustalarının albümlerini ve Kurtuluş Savaşı ve Cephe Türküleri'ni hazırlayıp yayınladı.

TRT televizyonunda son 15 yıldır yayınlanan halk müziği programlarının metin yazarlığı ve müzik danışmanlığını yaptı; Bozkırın Tezenesi, Şen Olasın Ürgüp adlı belgeseller hazırladı. Kanal 7'de Türküler Bizi Söyler ve Gönül Dağı programlarını hazırlayıp sundu.

Yurt içinde ve dışında (ABD, Almanya, Hollanda, Fransa, Irak, KKTC, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Makedonya) solo konser ve resitaller verdi. Yunus Emre, Sezai Karakoç, Abdurrahim Karakoç gibi ustaların şiirlerinden yaptığı besteleri ve çok sayıda derlemeleri bulunmakta.

Söz ve müziği kendisine ait Ak Türkü adlı parçayı AKP'ye seçim müziği olarak besteledi. Kültür Bakanlığı Ankara Devlet Halk Müziği Topluluğu'nda sanatçı ve Gazi Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2004-2007 yılları arasında Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü görevinde bulundu. Bu görevinden 2007 yılında emekli oldu.

Bayram Bilge Tokel ile Halk Müziği üzerine
Türküler anayasamız

15 Nisan 2009 Çarşamba

Amansız Türko!


Uyarı: yazıdaki benzetmeler kesinlikle hakaret ya da aşağılama amaçlı değildir, aksine bir gerçekliği tespit etme ve sosyolojik çıkarım yapma amacıyla yapılmıştır.

İvan Petroviç Pavlov laboratuvarda mide üzerine bir çalışma yaparken köpeklerin daha et verilmeden önce ayak seslerini duyduğunda salya akıtmaya başladığını farketttikten sonra klasik şartlanma deneyleri yaptı.


Kurgu şöyleydi; köpeğe ilk olarak birkaç kez zil çalınır. Fakat köpek tepki vermez. Sonradan et verilir. köpeğin salyaları akar. Sonra et ile birlikte zil çalınır. Daha sonra et verilmediği halde zil çalındığında köpeğin ağzının suyunun aktığı görülür.
Tüm canlılarda yuvarlanan ve zıplayan şeylerle oynamak; hiç olmazsa onlara dokunmak, vazgeçilmez bir istek içgüdüsüdür. Bir yumakla tatlı bir coşku içinde oynayan bir kedi; zıplayıp giden bir topun peşinden, onu kapmak için çılgınca koşan bir köpek; sirklerde burunları ucunda top sektiren terbiye edilmiş foklar bunun en güzel örnekleridir.

İnsanoğlu da bugün adına kısaca "top" dediğimiz yuvarlak cisimlerle oynamaya karşı büyük bir meyil göstermiştir. Bu eğilimin insanlıkla yaşıt olduğu dahi söylenir. Afrika'nın balta girmemiş ormanlarında yaşayan en ilkel kabilelerde insan kurukafalarını ayakla tekmelemek suretiyle bir garip oyun oynandığına dahi rastlanmıştır.

Futbolun da bu istek içgüdüsüyle doğmuş olduğu tahmin ediliyor. Ancak bunun ne zaman ve nerede başladığına dair kesin bilgi verebilecek bir belge bugüne kadar bulunamamış.

Top ile insanın ilk birlikteliği Cem Yılmaz’ın A.R.O.G’unda gösterildiği gibi bir milyon yıl öncesine dayanmasa da Mısır'da Merruka mezarlarındaki duvar resimlerinde çeşitli sporcu figürlerinin yanı sıra ayakla top oynayan insan şekillerine de rastlandığı biliniyor.

Ancak modern futbolun doğuşuna baktığımızda; İngiltere'de 12. Yüzyıla gelmek gerekiyor. İlk etapta bu oyunu halk da soylular da bu oyunu pek sevmiş ne acı ki, giderek köyler ve kasabalar arasında büyük bir rekabetten doğan çatışmalara neden olmaya ve bir iç savaş haline dönüşme tehlikesi dahi arz etmeye başlayınca, Kral II. Edward yayınladığı bir fermanla İngiltere'de futbolu yasaklıyor. Fermanda şöyle diyordu: "Büyük bir topla şehir içinde gürültüler yapıldığı, Tanrı korusun bir çok kaza ve hasara sebebiyet vereceği anlaşılmıştır. Tanrı ve Kral adına, şehir ve kasaba içinde top oynanmasını yasaklıyorum. Emirlerimizin aksine hareket ederek top oynayanlar en şiddetli cezalara çarptırılacaktır" (13 Nisan 1314) Kral II. Edward'ın bu fermanıyla futbol, İngiltere'de adeta lanetlenmiş ve futbol oynayanlara kötü gözle bakılmaya başlanmıştır. William Shakespeare'in ünlü eseri "Kral Lear"de bu görüş, bir aktörün söylediği şu söz dile gelir:

"You base, football player!" (Seni aşağılık futbol oyuncusu)
16.yüzyılda İngiliz yazar Stubbes,”Bağımlılıkların Anatomisi”adlı kitabında,futbolun kıskançlığa,hınca,nefrete ve düşmanlığa hatta kavgaya ve cinayete neden olduğunu belirtmiştir. Başka bir yazar 1583’te futbolun boyun,bacak ve kol kırılmalarına,burun kanamasına yol açtığını belirtmiştir ve zararlı bir faaliyet olduğunu yazmıştır.

Çıkışından, gelişmesine kadar, hep kavganın, gürültü ve tartışmaların beraber yaşandığı futbol, ülkemize bir spor olarak değil, ülkemize gelen yabancıların beraberinde getirdiği bir ‘hobi’ olarak geldi. Osmanlı Devleti’ne de tütün ve pamuk ticaretiyle uğraşan İngilizler gelmişler ve bunlar zamanla ailelerini de getirerek Osmanlı İmparatorluğu'nun belli başlı ticaret limanlarındaki kentlere yerleşmişlerdir. İşte bu İngiliz aileleri, futbolu ülkemizin sınırları içine sokan kişiler olmuşlardır. Geçtiğimiz yüzyıl sonlarına doğru ülkemizde yerleşmiş bulunan İngiliz ailelerin İstanbul, İzmir ve Selanik gibi liman kentlerini yeğledikleri görülür. Bu ailelerin erkekleri, ülkemize gelirlerken, pipoları ve viskileri gibi, enikonu tiryakisi oldukları "futbol"u da beraberlerinde getirmişlerdir.

Dolayısıyla futbol ülkemizde ilk başlarda elit kesimin eğlencesiydi. Doğal olarak ilk kulüpler de burjuvanın kendi takımlarıydı.

Ancak bu salgın iki dünya savaşı esnasında bile durdurulamamış ve futbol kültürü, dili, dini, ırkı ne olursa olsun tüm dünyayı etkileyen bir spora dönüşmüştü.
Ve endüstriye dönüştükçe burjuva kesim oyuncudan ziyade yönetici konumuna geçti ve futbol burjuvanın elinden alınıp halk kitlelerinin eline verildi.
Belki bilinçli bir yayılmaydı bu bilmiyorum, ancak bilinen şu; futbol bir tür ‘uyuşturucu’ olarak görülüp, kitlelerin sosyal-siyasal yönlendirilmesinde bir aparat olarak kullanılmaya başlandı. İtiraf etmek gerekirse kısmen başarılı da olundu. İspanya’da örneğin. Siyasi iç çatışmalar ustalıkla yeşil zemine kaydırıldı ve kitleler futbol galibiyetlerinden siyasi haz almaya başladıkları an, bir şekilde terör ile de başedilmiş olundu.
İran sinemasında neredeyse her filminde evrensel bir meseleyi ustalıkla irdeleyen derinlikli yönetmen Jafar Panahi’nin 1997 yılında çektiği “Ayeneh-Ayna” bir toplumun futbol ile toplumsal kazanım hissi arasında kurulduğu varsayılan bağları muazzam bir şekilde anlatır. Aynı yönetmen 2006 yılına geldiğinde vizörü daha da yakına alır. “Offside” İran gibi katı ve tavizsiz bir toplumda dahi futbolun nasıl bir üst kimliğe dönüştürüldüğünü şahane gösterir.

12 Nisan 2009 tarihinde oynan G. Saray ile F. Bahçe arasındaki futbol maçı öncesi ve sonrasıyla genelde futbol, özelde ülkemizdeki futbol zihniyeti açısından çok ciddi anlamda analizler yapılması gerektiğini zaruri kılıyor. Futbolun ülkemizde geldiği nokta bence bilim adamları tarafından derinlemesine araştırılmalı ve kısa sürede meselenin siyasi-politik ve bilimsel çözümlemeleri hazırlanmalıdır.

Gidişat hayra alamet değil yani…

Aslında bunun da işaret fişekleri epey zamandır belliydi. Gelinen nokta son bir kaç gün, ay ya da yıl ile ilgili değildir.

Onyılların bilinçli- ya da tam tersi- bir birikimin geldiği noktadır bu.

Futbol medyası…

Yıllar önce futbolla çok daha yakından ilgilendiğim bir dönemde, devre arasında Antalya’da yapılan kampları takip ederken enteresan bir olaya şahit oldum. Gazetecilerin kaldığı otelde ilginç bir işleyiş vardı. Her muhabir takip ettiği takımın maç saatine kadar otelde kalıyor, başka hiçbir şeyle ilgilenmiyor ve antreman takibi dışında sadece ve sadece okey oynuyordu.

Bir medya kurumunun muhabiri düşünün ki, bulunduğu mekanda dünyanın değişik ülkelerinden 500’den fazla takım bulunduğu halde haber yapmayı, takip etmeyi aklına bile getirmiyordu. Bunu sorduğum bir muhabir bana aynen şunu dedi: ‘Ne takip edicem başka takımı, şefim bana kendi takımımın hesabını soruyor!”
O muhabir için bütün evren takip ettiği takımdan ibaretti… Kamp yapılan yeri bir insan, entelektüel ve gazeteci olarak gezip, tarihi, turistik yerleri filan görmesinden vazgeçtim, profesyonel olarak para kazandığı sektör bile umurunda değildi ve bundan rahatsız bile değildi!
Muhabiri böyle olan bir sektörün yazar ve yorumcularının farklı olduğunu düşünüyorsanız çok yanılırsınız…

Otto Bariç değişik dönemlerde ülkemize gelip teknik direktörlük yapmış bir isim. Bariç, meşhur olaylı Trabzonspor maçından sonra döndüğü ülkesinde şu açıklamayı yapmıştı: “Benden yemek ısmarlamamı isteyen, belki de kadın isteyen gazeteciler var. Gazetecilere para harcamayı sevmiyorum. O zaman da bu tür şeyler yazıyorlar. Tek silahları bu!"

Reyting uğruna yazarların saçlarını, bıyıklarını kestirdiği, emekli futbol hakemlerinin bikini giyme iddialarında bulunduğu bir ülkede, son yaşananların bir sebep değil sonuç olduğunu anlatmaya çabalıyorum.

Yine bir dönem ülkemizde görev yapan İspanyol futbol adamı Vincente Del Bosque’nin şu dedikleri dikkate değmez mi: “Türkiye futboldan anlayanların sustuğu, anlamayanların konuştuğu ilginç bir ülke. Ne zaman futboldan anlayanlar seslerini yükseltirse Türk futbolu çıkışa başlar. Ben Türkiye’de kaldığım süre içinde ilgisiz, futbolu bilmeyen herkes konuştu. Bunlardan biri de eski yönetici Reha Muhtar’dır!”

Romen teknik direktör Lucescu’nun başına gelenleri ise yazmaya gerek yok.
Hazır mevzu Reha Muhtar’a gelmişken Türk futbolundaki yönetici modeline de bir göz atmakta yarar var. Bu sene G. Saray’ın UEFA kupasındaki maçlarından birinde (Sanırım Bordeaux’ydu) yöneticilik yapmış Abdurrahim Albayrak’ın maç izlerken ki görüntüleri yansıdı medyaya. Taraftarlık, yöneticilik, futbol sevgisinin çok üzerinde, direkt patolojik emareler taşıyan bir ruh halinin eseri olan o görüntüler inanın beni ürkütmüştü. Oysa sevgili Albayrak futbol dışındaki zamanlarında dünyanın en şeker insanlarından biriydi!

Sevgili Muhtar hakkında DelBosque zaten söyleneni söylemiş! Buraya son olarak Deniz Gökçe’nin bir açıklamasını ekleyerek yönetici bahsini kapatayım; “Denizli maçına giderken Fenerbahçeli futbolcu yazarlarAli Şen'in helikopteri ile çiftliğine gittiler. Yediler, içtiler, kuzular çevrildi. Ordan helikopterle Denizli'ye gidildi. Sen birgün önce Ali Şen'in çiftliğinde kuzu yemişsin. Senin kalemin artık objektif kalabilir mi?” İlginç…

Masum değiliz hiç birimiz!

Meselenin çekirdeğine yaklaştıkça, yaşanan facianın rasyonel yüzünü görmek daha kolay oluyor. Elbette ki futbolcular…

Belirttiğim gibi futbolun endüstriye dönüşmesi sürecinde bu sektörün hammaddesi olan futbolcular çok daha küçük yaşta sektöre girmeye başladı. Barcelona’nın ünlü yıldızı Lionel Messi futbola 5 yaşında başladığını söylüyor. Biliyoruz ki, artık futbolcu keşfiyle ilgili ajan ve ajans kurumları var. Bunlar futbol yeteneği arayıp, bulup, elde ettikten sonra büyük paraları, büyük kulüplere pazarlıyorlar. Açıkçası böylesi bir sektörde mafyanın kök salmasını engellemek pek mümkün değildir, kimse de rahatsız değildir! Brezilya ve diğer Latin Amerika ülkelerinde (Artık Afrika ülkeleri de böyle) yetenekli çocuk kaçırma çeteleri mevcut. Tıptı organ mafyası gibi futbolcu mafyası da mevcut artık.

Ama bizim esas konumuz futbol mafyası ya da olayın ekonomik boyutu değil. Sosyal ve psikolojik dibe vuruş ve nedenleri.

Başlama yaşının bu kadar küçülmeye başlaması özellikle futbolcu psikolojisi üzerinde inanılmaz olumsuz tesirler yapmaya başladı. Bir sefer futbolcu olmak isteyen genç ya eğitimi ya da futbolu seçmek zorunda kalıyordu ki, o yaşta birinin sağlıklı bir tercih yapabilmesini beklemek aptallık olacaktır. Ailelerin ise medyatik olmak ve para kazanmayı tercih edeceğini tahmin etmek güç değil.

Eğitimden uzak, maddi standartı yüksek bir yaşam süren futbolcular daha 15-16 yaşında inanılmaz noktalara geliyorlar. 18 yaşına gelmiş bir futbolcu hemen her gün medyada boy gösteriyor, kitleler onu parmağıyla gösteriyor ve inanılmaz alım gücü ile istediğini elde etmeyi başarabilecek duruma geliyor. Henüz 18’inde olan Batuhan’ın Eskişehir’in önemli bir maçının gecesi kamptan kaçıp barlara takılmasını başka neyle izah edebiliriz ki?

Ülkemizdeki tüm bu olumsuz futbol manzarasının parametlerine genel olarak baktıımızda birden çok olumsuz etmenin bir araya gelmesiyle bu tablonun ortaya çıktığını söylemeye çalışıyoruz. Suç aslında hiç kimsede deği. Ve suç aslında herkeste!

Ve taraftarlar…

Yakasına taktığı kaşkolun rengi ne olursa olsun Türkiye’de futbol fanatiklerinin futbolu bir üst kimlik olarak gördüğü gerçeği artık reddedilemez. Sosyal statüsü ya da tüketici profili ne olursa olsun, taraftarlık dozajı nisbetinde bir üst kimlik birlikteliği tam gaz gidilen felaketin en önemli vektörlerinden biri.

Bahsini ettiğimiz maç esnasında sahadaki futbolcuların densizliği neticesinde tribün tepelerine toplu halde çıkarak çatıyı çökme durumuna getirmiş olan taraftar ile, Barbaros Bulvarı'nda halk otobüsün taciz eden, otomobilleri tekmeleyen, camlarına vuran kitle arasında tehlike açısından milim fark yok!

2005 yapımı bir Lexi Alexander filmi olan Hooligans ve 2008 Jon Baird filmi olan Cass futbol fanatikliğinin portrelenmesi açısından oldukça önemli ve belgesel veri taşıyan (Gerçek olaylara dayanıyorlar zira) sinema ürünleri. Hep yabancı filmlerden örnek vermemizin nedeni, futbolu bu kadar gelişmiş gibi görünüp, endüstrileşen bir ülkenin sinemasının da perişanlığının kanıtı aynı zamanda. Maalesef doğru düzgün bir tek film bile yok bu konuda ülkemizde.

Keza direkt bildiğimiz futbol ile ilgili olmasa da Robert DeNiro’nun döktürdüğü muhteşem bir Tony Scott filmi olan Fanatik-The Fan da ülkemizde olup bitenleri çözümlemek açısından ihin açıcı filmler. Deniro sevvdiği futbolcu uğruna cinayet işleyebilecek, hatta bizzat sevdiği sporcunun çocuğunu kaçırabilecek kadar gözü dönebilen bir fanatiği canlandırıyor o filmde. Kendi ailesini, işini, mutluluğunu filan boşverebilen, takım taraftarlığını her türlü kimliğin üzerine taşıyan bir ruh hastası profili!

Amansız Türko!


Malum GS-FB maçı öncesinde iki adet milli maç yaptık. Bu maçlar öncesi ve esnasında ekranlarımıza futbol takımımızın oynadığı reklam filmleri geldi. Açıkçası belki sportif bir mücadelede, kapalı kapılar ardında, belki sadece motivasyon esnasında söylenmesi gerekenler reklam formatında tüm millete günlerce ve defalarca dayatıldı.

Örneğin Türko Garanti formatlı reklamda şu sözler, metalik-illüstratif gladyatör kılıklı demir tabanlı topçular eşliğinde bize yüzlerce kez dinletildi:

“Bu kalpler feda bu canlar
Ayyıldızına
Kırmızı Beyaz uğruna
göster dünyaya
sen sahada biz burada
tek yürek Türko
Sendeki yürek kimde var?
tek yürek Türko
Durduramaz kim seseni
kıyamet kopsa
milyonlar senin yanında zafer yolunda...”

Kullanılan dilin farkındasınız değil mi? Sportif bir müsabakadan ziyade Cesuryürek flmindeki W. Wallace’ın savaşçılarına yaptığı konuşma formatına yakın ve tehlikeli bir üslup değil mi bu?

Kimse çok yakın zamanda yaşanılan ve ülke futbol tarihinde bir kara leke olarak hatırlanması gereken Türkiye-İsviçre maçını aklına getirmedi sanırım! Özellikle de bu ‘gaz’ içerikli reklamı hazırlayan arkadaşlar!

Allah’tan İspanya maçları ölüm-kalım değerinde algılanmadı ki, büyük olaylar çıkmadı! Ancak bu dolum patlamak için, milli maçlar dışındaki en büyük gerilim riski olan ilk maçı bekledi.

Bir diğer ‘gazlı’ reklam ise Nike’ın yaptığı. Bizzat teknik direktörümüzün ve oyuncularımızın oynadığı reklamda futbolun vahşi ve dizginlenmez yönü ön plana çıkarılıp ‘Amansız’ mottosu kullanılıyordu. Bufaalosundan, yılanına, çakalından, köpeğine kadar bilcümle vahşi yaratık futbolcular ile bütünleşik gösterilerek eşleşmiş algı oluşturulmaya çabalanıyordu.

12 Nisan tarihli maç gösteriyor ki, millete izleyici olarak sadece küfür etme katsayısını artırmak başka hiçbir rasyonel katkısı olmayan bu propaganda yöntemi, keskin sirke misali küpünü delmiş ve düne kadar can ciğer kuzu sarması dost-ahbat olan Semih ile Arda gibi iki mülayım futbolcu prototipinden bile birer canavarlık kumaş çıkarılmıştır!

Ancak hep vurguladığımız gibi, bundanki suçun tamamı bu futbolcularda değildir asla. Belki futbolcular bu işin kurbanıdır, bile denebilir.

Şimdi başa dönüp Pavlov’un meşhur deneyi ile meseliy bütünleştirmeden önce son bir filme daha göz atalım. Senaryosunu Luc Besson’un yazdığı bir Louis Leterrier filmi olan “Danny The Dog” filmini izlediniz mi bilmiyorum ama vurdulu kırdılı filmlerin hit oyuncusu Jet Li’nin belki de en felsefi ve sert olan bu sinema ürünü, yaşadığımız olayların dip koçanı hakkında çok ciddi veriler taşıyor. Ülkemizde ‘Kır Zincirlerini’ adıyla gösterilen filmde 30 yaşına kadar, kendisini annesinden çok küçük yaşta almış Bart adlı adamın ofisinin altındaki küçük bir depoda yaşayan Danny’in hikayesi anlatılır.

Bir öldürme makinesi olarak eğtilen Danny’nin tüm hayatı yaşadığı bu yeraltındaki odadır. Ve ne zaman ihtiyaç duysa Bart'a onun öğrettiği şekilde hizmet etmektedir. Hayatını para satarak kazanan bir tefeci olan Bart, borç verdiği insanlar geri ödemekte zorluk çektiklerinde ya da geciktiklerinde Danny'yi devreye sokar.



Nike - AMANSIZ OL - Click here for more amazing videos

Onu bir köpek gibi yetiştirmiştir ve her fırsatta silahı olarak kullanmaktadır. Ta ki Bart bir gün kin tutan müşterilerinden biri tarafından tuzağa düşürülene dek. Danny, bu olaydan sonra kendisini sahiplenen sanatçı Sam ve üvey kızı Victoria'nın yanında sevginin ne olduğunu öğrenirken, Bart'ın öldüğüne inanmaktadır. Fakat Bart ölmemiştir; 'köpeğini' geri almak için döndüğünde Danny'nin eski ve yeni hayatı birbirine girer.

Yaşadığımız olayları doğru olarak okuduğumuzda gerek seyirci olarak bizlerin, gerek futbolcuların, gerek medyanın bir şekilde şartlı refletksler ile hareket eden deney kobayı gibi olduğumuzu düşünüyorum. Futbolun sinsi bir virüs gibi damarlarımıza girip beyin ve ruhumuzun en ücra köşelerine sirayet etmesinden sonra, refleks olarak midemiz safra, ağzımız salya salgılıyor, dişlerimiz sivriliyor, pençelerimiz keskinleşiyor, hırlamaya ve en yakınımız olanı bile ısırmaya başlıyoruz.

Bir meşin topun bir topluma yaptıklarına bakılırsa bu korkunç bir tablo açıkçası…
Ve ürkütüyo insanı!

"Just do it"meyin abiler, itmeyin!

Soğuk demirlerin en soğuğu!

Clinton-Monica Skandalı’nın zirve yaptığı günlerde, en enteresan yorumlardan biri şu an ismini hatırlamadığım bir NYT yazarından gelmişti. Yazar, -şahsen bana göre- asla küçümsenmemesi gereken bu olayı başka ve daha kötü nedenlerle küçümser bir tavıra giriyor ve şöyle diyordu: “Rica ederim, Oval Ofis’te savaş kararları alınıp, insanların ölümlerine yol açan gizli işler çevrileceğine bırakınız, aşk yaşansın, şehvet yaşansın…”

Dediğim gibi, gayrı meşruluğu hafifletmek değil amacım, lakin yazarın tuttuğu noktalardan biriin doğru olduğuna inanmıştım o gün…


Yazının konusuyla çok ilgili değil ama Necmettin Erbakan’ın cezasının tamamlanmasından sonra tekrar siyasete döndüğünü öğrendik bugünlerde.
Rahmetli Ecevit’in son demlerinde de yazmıştım; ne büyük bir tirajedidir bir insan için bu durum! Ömrünü siysetin, sert, katı ve soğuk ortamlarında tüketeceksin ve tıpkı atların ayakta ölmesi gibi ölüme dahi siyasi kostümlerinle gideceksin.




Bana göre çok hazindi bu tablo…

Allah selamet versin Süleyman Demirel’i de nerede görsem aynı hisse kapılırım…
Yaşı bilmem kaç olmuş, hala kravat, hala takım elbise, hala asık bir yüz ifadesi, hala siyaset, hala memleketi kurtarma histerisi…

Sayın Hoca’da da farklı bir durum yok. Neredeyse iki büklüm olmuş bir sırt, perişan bir yorgunluk hali ama hala memleketin kurtarılmaya ihtiyacını olduğunu ima etmeler filan…


‘Yahu bırakınız biraz da başkaları memleketi kurtarsın’ diye geçiriyor insan içinden. Siz sırtınızın kamburunu bir ağaca yaslayınız, paçalarınızı kıvırıp ayaklarınızı serin bir suya daldırınız, sarkık gıdılarınızı sıkmaktan morartan gömleğinizin en üst düğmelerini açınız, kravatınızı çıkarıp ceket cebinize tıkınız, gömleğinizin eteğini pantolonunuzdan çıkarıp dışarı sarkıtınız…


Siyasetin büyüsü müdür yoksa laneti midir bilemem ama, ideolojisi, görüşü ne olursa olsun, siyaset düzleminin hangi cenahında olursa olsun, politika yapma hırsı hep aynı oluyor sanırım. Siyasi hırs ve beklenti baz alındığında, sayın Erbakan ile Sayın Demirel’in milim farkı kalmıyor. Rahmetli Ecevit ile rahmetli Türkeş’in de bir farkı olmadığ gibi.


Nietzsche, devleti tarif ederken enteresan ve ürkütücü bir cümle kullanır: “Soğuk demirlerin en soğuğuna devlet denir.”

Bu tarif bağlamında baktığımızda biz türklerin devletin hasına sahip olduğunu düşünmemiz abartı olmayacaktır.

Ama bir de başkaları var tabi…

1999 yılında Danimarka’ya gitmiştim. Yanımda benimle beraber gezen oralı bir dostum, biraz ileride; yolda bisiketiyle giden bir adamı gösterdi, “Başbakanımız” dedi. Şaka yapıyor sanmıştım. Gerçekten de öyleymiş, başbakan bisiklet ile işe gidiyormuş!

Monica Skandalı sonrasında, görev süresini tamamlayan Bill Clinton’un Beyaz Saray’dan ayrılırken bir klip çektiğini biliyor muydunuz? Bildiğiniz film klibi. Üstelik mizah dozu epey yüksek. Clinton o filminde Beyaz Saray’da çamaşır yıkıyor ve bisiklekte koridorlarda geziyordu!

Recep Tayyip Erdoğan da benzeri hislerle bir ata binmeyi denemiş, düşme sonrasında yapılan insafsız eleştiriler ile şimdi o tür bir şeye tevessül dahi etmiyor. Yani kimse bisiklete binmeyecek bunu biliyoruz!

Hadi diyelim siyasi liderler kontrol edemez bir şekilde hayatlarını bu soğuk demirlerin en soğuna fena halde bağlıyor ve kolay kolay kopamıyorlar. Peki bunu dengeleyecek unsurlar yok mu?

Bakalım…

Kal Penn ismini duydunuz mu hiç?

Kendisi bir artist, oyuncu yani. Öyle ahım şahım filmleri yok. Hindistan kökenli, iyi eğitimli ve daha çok Amerikan dizilerinde oynayan bir oyuncu. En son House M.D. dizisinde Dr. Lawrence Kutner rolüyle izliyorduk onu…

Popüler dizinin 5. Sezonunda 20. Bölüme gelinmişti ki, ani bir şekilde Dr. Kutner intihar etti! İzleyiciye ilk başta anlamsız ve şaşırtıcı gelen bu gelişmenin ardında çok enteresan bir gerçek yatıyordu. Kal Penn, yeni başkan Obama’ya yardım etmek üzere Beyaz Saray’a transfer olmuştu. Başkan Obama, kadrosunu kurarken sadece siyasetçilerden, diplomatlardan yardım almamıştı. NBA liginde ter döken basketçilerden oyunculara kadar son derece zengin bir kadro kurmuştu. Kal Penn’in bu transferini anlayışla karşılayan House M.D. ekibi, yaratıcı zekasını mükemmel kullanmış ve önemli bir karakterin ani ayrılışını müthiş bir intihar mı-cinayet mi? Düğümü ile reytinge çevirmeyi başarmıştı!

Yanlış anlaşılmasın, devlet erkanının zaman zaman sanatçıları, bilim adamlarını davet edip onlarla vakit geçirmeleri elbette küçümsenecek bir şey değil. Ama bulundukları mekana, her gün soludukları ortama sürekli katkı sağlayacak sanatçı ve renkli simaları dahil etmeleri, ilk başta çizdiğim o koyu, katı, soğuk ve bunaltıcı tabloyu en azından yumuşatacaktır.

Biliyorum; Ne Demirel, ne Erbakan, ne Erdoğan, ne Gül, ne Bahçeli, ne de Baykal bu saatten sonra şort ya da çizgili pijama giyip, mesire yerde tek kale maç yapacak durumda değil.

Ama küçük bir fırça darbesi yeter o kasvetli ortamlarını renklendirmeye…

14 Nisan 2009 Salı

Her kadında yalnız seni aradım!



Türk düşünce hayatının en önemli kilometre taşlarından biriydi kuşkusuz. Kasvetli bir maziyi, muhteşem bir istikbale bağlayan köprü olmak isteyen; bu köprüyü de tılsımlı kelimelerden ve sevgiden kurmayı murad eden bir mütefekkirdi.

O, “Kimim ben?” sorusuna, “Hayatını Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis (meraklı) bir fikir işçisi” diyerek cevaplamıştı. Ömrünün zahiren karanlık otuz yılını, eserlerine ışık dolu harflerle satır satır işleyen ve görmemenin ateşini, ilmin nuruna çevirerek teselli bulan sevgi dolu bir insandı.

Kızı Ümit Meriç Yazan’ın ifadesi ile ‘Cemil Meriç bir isyandı, tarihten gelen, coğrafyadan gelen haklarımızın yok sayılmasına karşı bir isyan; az gelişmişlik yaftasını bir nişan-ı zîşân gibi Osmanlı Devleti’nin ve Türk insanının göğsüne yapıştıran Avrupa’ya karşı bir insan’dı.

Büyük dedesi Hafız İdris Efendi, Meriç Nehri’nin hemen öte yakasında yer alan Dimetoka şehrinin müftüsüydü. Hafız İdris Efendi’nin oğlu Mahmut Niyazi Bey’in, Zeynep Ziynet Hanım’la mutlu bir evliliği vardı. Ancak Devlet-i Âliyye’nin sancılı yılları, savaşlar, isyanlar, istilalar aileyi topraklarını terk etmeye mecbur bıraktı.Edirne’den Tırnova’ya, oradan da trenle İstanbul’a geldiler. İstanbul’da bir ay kaldıktan sonra Mahmut Niyazi Bey’e Suriye’nin Kefertharim kazasında mahkeme azalığı teklif edildi. Mahmut Niyazi Bey, mahkeme reisi olarak göreve başladı; fakat bir müddet sonra kendine eşraftan bir zatı kayırması teklif edilince, yaklaşan emeklilik maaşını reddederek istifa etti. Kefertharim’i terk ederek Ziraat Bankası müdürü olarak Reyhaniye’ye yerleşti. Evleri ise kasabanın tanınmış simalarından Osman Ağa’nın konağının selamlık kısmıydı. İşte Hüseyin Cemil Meriç 12 Aralık 1916 günü bu evde dünyaya geldi.Daha çocukken sıradışı bir insan olduğunun ilk sinyallerini vermişti. Okumaya başladığında 4 yaşındaydı ve 4 derece miyop gözlükle bu yaşta tanışmıştı.

Antakya Sultanisi’ni bitiren Meriç’in gözleri, okul yıllarında 6 dereceye kadar ilerledi. Hatay’ın Cumhuriyet Türkiyesi’ne katılmasının ardından 3,5 ay hapis yattı. Gerekçe ise, evinde komünizm propagandası yapılan kitapların bulunmasıydı. Kendisi bu arayış dönemini ‘Mağaradakiler’ isimli eserinde şöyle anlatacaktı: “...Mahkemede Marksist olduğunu haykırdığı zaman tek işçinin bile elini sıkmış değildi. Sadece namuslu olmak, ‘korktuğu için sustu’ dedirtmemek istiyordu. Zaten yaşanılmaz bir dünyada idi artık, cinsî buhran, ruhî buhran... En küçük bir pırıltı yoktu hayatında. Bir sığınaktı Marksizm, bir kaçıştı, bir yaşama gerekçesiydi, belki de inanıyordu Marksizm’e, eziliyordu ve ezilenlerin yanındaydı... Kitaplardan tanımıştı sosyalizmi. Ne kadar anlamıştı, anlayabilir miydi? Sınıf kavgası yoktu Hatay’da, çünkü sınıf şuuru yoktu. Marksizm, gerçekten meçhule, yani rüyaya kaçıştı. İnsanları seviyordu. Ama sığındığı her kale, insanlardan biraz daha uzaklaştırıyordu onu. Beraat etti. Ne varki bütün dostları, bütün tanıdıkları selamı sabahı kestiler. Yirmi yıl bir Jan Valjan hayatı...”

Cemil Meriç bu olaydan sonra Hatay’ı terkederek, hayatının sonuna kadar –Elazığ yılları hariç– yaşayacağı İstanbul’a hicret etti. Bir Ermeni kadının Tarlabaşı’ndaki pansiyonunda kalıyordu. Yabancı Diller Yüksek Okulu’na kayıt yaptırmıştı.

İlk aşkı Lübnanlı hayat kadını olan Linda’dan sonra, ömrünün ikinci büyük aşkıyla İstanbul’da tanıştı. Sınıf arkadaşı Rayegân’a vurulmuştu. Linda aşkına cevap vermiş, onun davetini kabul edip babasının evine gelmiş, bu olay çevrede ve ailede büyük bir skandala yol açmıştı. Oysa bu beyaz tenli, kara gözlü, kara saçlı kız, ömrünün sonuna kadar genç Cemil’de uyandırdığı duyguları bilmemiş, ismini uzun zaman bir nağme gibi mırıldanan delikanlının belki varlığını bile farketmemişti. Nitekim karşılık bulamayan bu aşk, platonik bir aşk olarak kalacaktı.Hayal kırıklıkları art arda geliyordu. Okulda da aradığını bulamadığı için, günlerini Sahaflar’da ve üniversite kütüphanesinde geçiriyordu. “Koca şehirde yalnız ve aç bir adam” diye anlatacaktı bu yılları daha sonra. Artık 25 yaşındaydı ve evlenmek; okurken, yazarken kendisini kaprisleriyle oyalamayacak bir hayat arkadaşı istemekteydi. Rayegân, onu tanımamış, anlamamış, belki de küçümsemişti. Evlenme teklif ettiği iki ilkokul öğretmeni de bu parasız ve yarınsız taşra delikanlısını reddetmişti.Cemil Meriç, o sırada yüksek okuldan arkadaşı Kerim Sadi’nin sözünü ettiği orta yaşlı, kibar, sakin bir lise coğrafya öğretmeninin, kısa bir süre sonra aynı yastığa baş koyacağı müstakbel eşi olacağını hiç aklından geçirmemişti.

Adı Fevziye Menteş olan bu öğretmene ilişkin teklifte ilginç bir nokta vardı: Fevziye Hanım, Cemil Meriç’ten 11 yaş büyüktü. “Hayatımı bir şeytanla birleştirecek kadar yalnızdım.” diyen Meriç, bu durumu bir engel olarak görmedi ve görüşmeyi kabul etti. Sevmeye ve sevilmeye ihtiyacı vardı. Bir kış günü ağabeyi Reşit Bey’le Caddebostan plajında oturmakta olan Fevziye Hanım’la tanışmak üzere yola çıktı. Meriç’i o görüşmeye götüren ıstıraplar, şu satırlarda kendini ele verecekti:

“13 İkinci kanun (Ocak) 1942. Genç bir adam bir kapıyı çalıyor, şefkate susuz, hayata susuz. Hapishane, dostların ihaneti, kopuşlar, yuvarlanışlar... Tenin açlığı, ruhun açlığı ve anlaşılamayan bir kalp ve anlaşılamayan bir kafa. Ve anlaşılamayan bir vücut. Bir pansiyon odasındadır, koca şehirde yapayalnız. Dehasıyla yalnız, kültürüyle yalnız, ıstıraplarıyla yalnız. 13 İkinci Kanun 1942 ve tahta kapıyı yumruklayan eller. Soğuk bir kış günü. Sırtında palto var mıydı, hatırlamıyor. Belki bir dosta, bir kadeh rakı ısmarlamak için satmıştır. Bütün hayatı vermekle geçti; bilgisini, zamanını, kalbini. Başkalarında yaşadı, başkaları için yaşadı. Kendisinin olmayan bir dava yüzünden damgalandı ve uğrunda çarmıha gerdikleri onu taşladılar. Hayatı bir delinin yazdığı hikâye. O çakalların bile içmediği bir kaynak...”

O kaynak billur gibi akarak, bir gül bahçesine ulaşmıştı şimdi. Fevziye Hanım o güne kadar kimsenin şefkat göstermediği bu dehaya, bu münzevi adama, anlayış ve cesaretle eğilen; bukle saçlı, ince kaşlı, bir zümrüd ü anka kuşu oldu.

İlk buluşmayı pastanelerdeki sıcak çikolatalı günler takip etti. Cemil Meriç, her görüşmeye parasızlık nedeniyle, kütüphanesindeki 3-5 kitabını satarak gidebiliyordu. Fevziye Hanım, yıllar sonra bu durumu öğrendiğinde buğulu gözlerle eşine sımsıkı sarılmaktan kendini alıkoyamayacaktı. Meriç’in evlenme teklifi de kendine has bir üslupta olmuştu.

“İçki içtim, fahişelerle düşüp kalktım, hapse girdim çıktım. Ne dersiniz? Benimle evlenir misiniz?” diye sorması üzerine Fevziye Hanım, bu kadar açık sözlü birinin kötü bir insan olmayacağına kanaat getirdi ve gülerek Meriç’in yüzene baktı. Dudaklarından şu kısacık cümle döküldü: “Cesaretimi takdir edersiniz.”

Ocak 1942’deki nişandan iki ay sonra da hayatlarını birleştirdiler. Cemil Meriç, Yabancı Diller Yüksek Okulu’nu 1942 Haziranı’nda tamamladı. Sırada mecburi hizmeti vardı. Eşi de öğretmen olduğu için aynı şehre tayin istedi. Sonbaharda Cemil Meriç’in Elazığ Lisesi’ne tayini çıktı.

Meriç’in öğretmenlikteki asaleti bir türlü tasdik edilmediği gibi Fevziye Hanım’a da coğrafya öğretmenliği kadrosu verilmedi. Bu yüzden Fevziye Hanım Kız Orta Okulu’nda yedek Fransızca öğretmenliği ile yetinmek zorunda kaldı. Zorluklara uyum gösteremeyen bünyesi iki bebeği kısa aralarla düşürmesine sebep oldu. Gaz lambası ışığında yapılan bu kürtajlar hem Cemil Bey’i hem de Fevziye Hanım’ı fazlasıyla üzmüştü. Meriç, idarecilerin izahta güçlük çektiği tavırlarından duyduğu rahatsızlık giderek artınca acı bir mektupla durumu Vekalet’e arzedip istifa etmek zorunda kaldı.

İstanbul’a geldi. 1945’te ilk defa baba oldu. Doğan çocuğa Mahmut Ali adı verildi. 1946’da da kızı Ümit dünyaya geldi. Aynı sene 30 yıllık memuriyet hayatını dolduracağı Fransızca okutmanlığına da fiilen başladı. 1954 yılının ilkbahar ayları Meriç için karanlık günlerin başlangıcıydı. 38 yaşındaydı ve gözlerini kaybetmişti.

Bir akşamüstü merdivenlerden inerken kapanmıştı perde. Dudaklarında acıyan bir ses tonuyla “Fevziye ışıklar mı söndü?” cümlesi dökülmüştü. Bu durum onu derinden sarstı, intiharı bile aklından geçirir olmuştu. Kimbilir kaç kez, bir daha okuyamayacağı için kütüphanesindeki kitapları gözyaşları içinde okşamıştı... Ama zaman içinde bu gerçeği kabullenerek hayata yeniden sarıldı. Cemil Meriç’in 1965’ten sonra gönül dünyasında yeni bir bahar mevsimi başlıyordu.

Lamia Hanım’a aşık olmuştu.

1965 yılında ablasını ziyarete gittiği Hatay’da başlamıştı bu aşk Antakya’da Ata Oteli’nin alt katındaki lokantada yemek yerken tanıştığı Lamia Çataloğlu, Antakya Lisesi’nin İngilizce öğretmeniydi. Eşi Muhittin Sarısözen ise Sivas Lisesi’nden Fevziye Hanım’ın talebesiydi. O da o yıllarda aynı lisede tarih hocalığı yapmaktaydı. Bu tanışma daha sonraki yıllarda gelişmiş, İngilizce’yi çok iyi bilen Lamia Hanım’ın tayini İstanbul’a çıkıp Feneryolu’na yerleştikten sonra Cemil Meriç’in İngilizce ile ilgili çalışmalarında sağ kolu olmuştu.

Lamia Hanım, daha sonraki yıllarda Cemil Meriç felç olup yatağa düştüğünde ona olan dostluğunu bir kere daha ispat edecek ve hiçbir karşılık beklemeden senelerce evine gidip gelip onun hastabakıcılığını da yapacaktı. Lamia Hanım’ı tanıdığı 1965 yılının ardından yaşamakla birileri adına yaşamak arasında gel-gitlere maruz kalıyordu Cemil Meriç. 1966 ve 1967 yıllarına ait mektuplarında bambaşka bir Cemil Meriç çıkıyordu karşımıza.

Sanki yeniden başlamıştı hayata. Lamia Hanım’a duyduğu aşkı 5 Ekim 1966 tarihli mektubunda şöyle ifade edecekti:

“...Her kadında yalnız seni aradım, kiminde saçların vardı, kiminde tenin, kiminde kahkahanın bir parçası. Bütün yazdıklarım bir davetti, bir arayıştı. Sana açılan bir kucaktı her kitabım. Ders verirken senin için konuşuyordum. Seni seviyorum dediğim her kadında sevdiğim sendin. Ve yoktun ortada.”

Mektuplar, mektuplar...

Cemil Meriç’in a’mâ olan gözleri hayatına bir anda giriveren bu kadınla birlikte sanki açılıvermişti. Kendi de hayatında yepyeni bir perde açıldığını kalp gözüyle görüyor, sevinçli bir telaşa kapılıyordu:

“Hayatım bir trajedidir. Birinci perde evleninceye kadar geçen zaman. Yıldızsız, Allahsız, cıvıltısız, katran gibi bir gece. Vıcık vıcık ıstırap. Birkaç şehri fethe yeten bir enerji yeldeğirmenlerine saldırmakla harcanır. İkinci perde izdivaçla başlar, daha büyük, daha derin, daha uzun acılar. Fakata vahaları olan bir çöl bu. Ve göğü yıldızlarla dolu: Çocuklarım, kitaplarım. Nihayet trajedinin son perdesi seninle başlar. Bakalım nasıl bitecek?”

Meriç’in Lamia Hanım’a yazdığı mektuplarında kullandığı ifadeler, bu aşkın karşılıklı olup olmadığı hakkında yeterli bilgileri ortaya koymaz gibi görünse de yer yer Lamia Hanım’a ait iktibaslar da yapıyordu.

20 Kasım 1966 tarihli mektubunda Lamia Hanım’a yalnızca divâne bir âşıkın yazabileceği terennümlere yer veriyordu:

“Mektuplarını üzülerek okudum. Sen ki son liman, son ümit, son dost, ilk ve son sevgilisin. Sen ki yıldızım, sen ki annem, sen ki çocuğumsun... Acılarımla hırçınlaştığına üzüldüm. Istıraplarım çok mu çirkin, çok mu çocukça? Onları senden de mi gizleyeceğim? Sahneye maskeyle çıkmak! Ben aktör değilim. Sesinin tonunda minnacık bir soğuyuş hissetttiğim anda yokum. Acılarımın kaynağı sensin, evet ama hayatımın kaynağı da sensin. Senin için ve seninle yaşıyorum. Sen uçuruma yuvarlanılırken tutulan dal, sen vaha, sen bütün hayal kırıklıklarımın dudaklarında ümitleştiği kadın...”

Kaleminden dökülen bu mektuplarda Cemil Meriç’in kişiliği değişirdi sanki. O artık hem18 yaşın çılgınlığı, hem de 48 yaşın susuzluğu ile seviyordu. Herkesten kaçıyor, yalnız sevgilisinin olmak istiyordu.

Lamia Hanım onun tek kadını, tek insanıydı. Son limanı, son ümidi, ilk ve son sevgilisiydi. Belki de o güne dek her kadında yalnız onu aramıştı. Ruh haletindeki bu değişimi mektuplarında yakalamak mümkündü. En duru ve içten satırlarla yüklü bu zarif mektuplar, İngilizce öğretmeni Lamia Hanım’a yazılmıştı ve her satırında, yılları, aşınmış bir libas gibi üzerinden atan bir Meriç beliriyordu:

“ Biliyorum ki Benimsin
6 Ekim 1966...
Dışarıda yağmur çiseliyor. Yine şuh bir bahar sabahı. Kaçta kaçın benim? Kanımda, kafamda sen varsın. Sesin yetmiyor bana. Seni bütün olarak seviyorum, etinle, iskeletinle, rüyalarınla bütün. Ve yalnız benim olarak. Mazini kıskanıyorum. Halini kıskanıyorum. Kendini rahat hissetmen ben kudurtuyor. Anlarsan anla, ben anlamıyorum. Acı duymaman için derimi yüzdürtürüm, ama ayrılığın seni üzmediğini, yaralamadığını düşünmek kanımı tepeme çıkartıyor. Üstelik buna imkân olmadığını da biliyorum. Biliyorum ki benimsin, yalnız benim, ebediyen benim. Dudaklarım, dudaklarına, tenim tenine, ruhum ruhuna, alevden harflerle damgasını vurmuştur. Bu damgayı ancak ölüm silebilir. Biliyorum ki mustaripsin. Ekim, kasım, aralık, ocak.. O zamana kadar yaşayacak mıyım? Vaham benim. Yine susuzum, eskisinden daha susuzum. Belki uzviyetin isyanı bu, korkunç isyan. Tepeden tırnağa öperek ...”

“Aşka Giden Yol Dikenli
11 Ekim 1966Sesin yine Hint ormanları gibi. Esrarlı cıvıltılarla dolu. Kalbinin derinliklerinden geliyor. Kalbinin yani kalbimin. Rüyada mıyım diyorum. Kendi kendimle mi konuşmaktayım? Daha içli, daha kadın, bir bakıma daha cesur bir ben. Dün akşama kadar seninle doluydum. Ağzıma kadar seninle doluydum. Kadehle mey kaynaşmıştılar. Oturduğun koltuğu perestişle okşadım Ve eski sevgilerime, eski hayal kırıklıklarıma, eski hatıralarıma sığındım. Belki senden kaçmak, belki seni bulmak için. Jurnalimde hep sen vardın. 62’de sen, 63’te sen, 64’te sen....Benim bütün kadınları kendinde toplayan kadınım. Bana layık ol. Bana layık kal. Diriyim, kuvvetliyim, ümitle, ihtirasla doluyum. Yalnız seninim. Ve yalnız beni düşündüğün müddetçe aşkımızın ömrü ebedidir. Büyüyü ancak ihanetin bozar. Manevi ihanetin. Bir an için gözbebeklerinde raksedecek herhangi bir yabancı hayal, o zaman bu rüya kâbusa döner ve bir uçurumun kenarında uyanırsın. Seni bütün olarak istiyorum, günahlarınla, mazinle, rüyalarınla istiyorum. O mazi olmasa bugün bu kadar benim olamazdın. Bana susuzsun, bana yani sevgiye, temize ve hudutsuza.Bir akşamın için ruhumu Mefisto’ya verirdim. Fakat sen yalnız bir akşam değilsin. Keşke binlerce ruhum olsa, her akşamın için birini verebilsem. Seni, kadınların en güzeli, bütün ruhumla seviyorum. Nasıl istersen öyle seviyorum. Ve emrediyorum, sahibin olarak, kurtarıcın olarak, erkeğin olarak: yaşayacaksın, yaşayacaksın, kendine bakacaksın. Geceleri uykusuzluk yok, içki azaltılacak, sigara azaltılacak. Gerçekten seviyorsan fedakârlıklara alışmalısın. Aşk fedakârlık demek. En küçük hazlarını feda edemiyorsan, alışkanlıklar seni tehlikeden tehlikeye atabilir. O zaman ben yokum. Sevgilimden zalim bir riyazet istemiyorum. Kendine bak. Aşkımıza layık ol. Aşka layık ol. Bu akşam sesini duymağa çalışacağım. İçinde eriyerek.”


“Her Gün Bambaşka
20 Aralık 1966Tanrı’yı görsek, sonsuzu görsek, aşkı görsek, ne kadar küçülürlerdi. Gönül arştan büyük, gözler minnacık. Görmek taşlaştırır, katılaştırır. Görülen yaşamaz artık, hatıra olur, resim olur. Sen şafak gibisin sevgilim, her gün bambaşka doğan bir şafak. Ve saçların bir kucak ışık. Şimdi köpük köpük, şimdi masmavi, şimdi hain ışıltılarla dolu, sesin gibi. Bütün pencereleri kapa, mabedimi yalnız soluğun ısıtmalı, yıldızlar sevgilisi olmayanların göklerinde açsın. Benim yıldızım tenin. Yirmibeş yıl önce kapıyı çalsaydın, kül olurduk. Dayanamazdım sana canım benim.”

Hatay’da Müslüman Arapların ortasında Fransız kültürü ile yetişen bu mütefekkir, geçimini kitapları, Fransızca okutmanlığı ve Sosyoloji dersleri ile ikâme ediyordu.

Eşi Fevziye Hanım’ın 7 Mart 1983 günü aniden gripten vefat etmesi, Cemil Meriç’i derinden üzdü. Gözlerinden sonra vefakâr yol arkadaşını, sağ kolunu kaybetmişti. Lamia Hanım, bu zor günlerde de Meriç’in yanında oldu. Lamia Hanım haftada iki sabah, pazartesi ve perşembe, Cumhuriyet gazetesini koltuğunun altına alarak kapının zilini çalar, Cemil Meriç’e çok sevdiği bulgurlu ve etli yemeklerden pişirir, geceyi evde geçirip ertesi gün ikindiye doğru yeniden gelmek üzere Meriç’e veda ederdi.

Ta ki 1987’nin 12 Haziran’ını 13 Haziran’a bağlayan geceye dek günler böyle geçip gitmişti.

O gece saat yarıma beş kala otuz iki yıldır a’mâ olan gözlerini yeni bir dünyaya açmak üzere kapattı Cemil Meriç. Kendisini hep yalnız hissettiği ve düşüncenin vebalı köpekler gibi kovalandığı bu ülkenin kültür ve düşünce okyanusuna, hayatı boyunca kaleme aldığı ciltler dolusu eserle yol aldı. Bu eserler ki onun gözlerini kaybedecek kadar tutku ile bağlı olduğu okumalarının kâğıda aktarılmış haliydi.

Bu mütevazi fikir işçisini, son yolculuğuna, hayattayken çok uzağında da kalsalar, fakülte dekanları, profesörler, her kesimden birçok yazar, talebeleri, dostları uğurladı.

Meriç’e son görev sırasında imamın, “Ey cemaat! Hüseyin Cemil Meriç’i nasıl bilirsiniz?” nidası üzerine bütün cemaat tek bir yürek oldu ve, “İyi biliriz.” diye haykırdı. Arkasından, “Hakkınızı helal eder misiniz?” sorusuna karşılık cemaat, “Helal olsun.” cevabını verdi.

Bu arada saftan ayrılan biri şu cümleleri haykırır: “O hakkını Türkiye’ye helal etsin.”

Sahip olduğu zenginliklerin değerini, onları kaybetmeden anlayamayan bir milletin sanki af dilemesiydi bu haykırış...

Unutulmayan mektuplar

I am ready for love


India Arie - Ready For Love (Live) HQ
Yükleyen STARDUST72


I am ready for love
Why are you hiding from me
I'd quickly give my freedom
To be held in your captivity

I am ready for love
All of the joy and the pain
And all the time that it takes
Just to stay in your good grace
Lately I've been thinking
Maybe you're not ready for me
Maybe you think I need to learn maturity
They say watch what you ask for
Cause you might receive
But if you ask me tomorrow
I'll say the same thing

I am ready for love
Would you please lend me your ear?
I promise I won't complain
I just need you to acknowledge I am here

If you give me half a chance
I'll prove this to you
I will be patience, kind, faithful and true
To a man who loves music
A man who loves art
Respects the spirit world
And thinks with his heart

I am ready for love
If you'll take me in your hands
I will learn what you teach
And do the best that I can

I am ready for love
Here with a offering of
My voice
My Eyes
My soul
My mind
Tell me what is enough
To prove I am ready for love

I am ready

Uçurtma


En sevdiği renk mor olan kadın

En sevdiği kelime “asi”

En sevdiği oyun incitmek beni

Hıncı, çocukluktan kalma bir yara izi gibi


İpleri dolaşmış uçurtmalar misali

Ne beraber uçabildik, boşverip şu dünyayı

Ne gidebildik kendi yolumuza

Rüzgarda savruk, başına buyruk

Senle ben


Zamanı, yaralarla ölçen kadın

Geçmişiyle kavgalı

Gündüz isyankar

Geceleri Tanrı’ya sığınan kız çocuğu

Kırdığı kalpleri dizmiş ipe

Gene en büyük zararı kendine


En sevdiği ses, çocuk sesi

Güneşli, billur, neşeli

Oysa, yıllar var ki kendi

Anne olmayı istememiş

Çekip gidebilmek için bir gün

Geride ekmek kırıntıları bırakarak

Kuşlar yesin diye ayak izlerini

Kalmasın ne bir sızı ne kalp yarası


Sevişirken taşkın bir nehir

Öpüşürken kor bir alev

Uykusunda melek gibi masum

Bakmaya kıyamadığım

Kaç gece göğsünde uyuduğum

Ama beraber uyanamadığım kadın


İpleri dolaşmış uçurtmalar misali

Ne beraber uçabildik, boşverip şu dünyayı

Ne gidebildik kendi yolumuza

Rüzgarda savruk, başına buyruk

Senle ben


Her hasretten sonra

Başka başka sevdaların kollarında

Yemin etmişken bir daha konuşmamaya

Gene bulup birbirimizi

Sabahı olmayan gecelerde

Aldatma pahasına sevdiklerimizi

Ağlayarak seviştiğim kadın

Senle ben ipleri dolaşmış uçurtmalar misali


İpleri dolaşmış uçurtmalar misali

Ne beraber uçabildik, boş verip şu dünyayı

Ne gidebildik kendi yolumuza

Rüzgarda savruk, başına buyruk


Senle ben


Elif Şafak

11 Nisan 2009 Cumartesi

Oruç kamyonu



Çok uzundu Ramazan günleri ben çocukken.
Uzun ve sıcak...

Yılın en uzun günlerini, ülkenin en sıcak yerinde yaşayarak, ilk bilinçli Ramazan'ını karşılayan çocuklar anlayabilir ancak anlatmak istediklerimi.


İkram edenin ancak 'su kadar aziz' olduğu beldelerde aç ve -özellikle- susuz kalmak her babayiğidin harcı değilken, aklı daha yeni yeni bu işlere basmaya başlamış minik bedenlerin yaşayacağı tecrübenin cesameti karşısında şimdi bile ürperiyorum.


Çocuksundur, küçücük... Hayata dair dilimlemeler, günü kurgulamalar yoktur sende büyükler gibi. Bilirsiniz işte büyükler Ramazan'da iftara, teravihe, sahura göre düzenler günlerini. 'İftardan şu kadar vakit önce, teravihe yetişmek için şu zaman' falan filan... Çocuğun böyle bir lüksü de, açıkçası düşüncesi de yoktur. Çocuktur o, onun için deneyimlerin en heyecan verenidir ilk sahur.


Uykunun o en muhteşem haz veren anında, annenin şefkatle karışık dürtmeleriyle gelinir rüya ülkesinin kıyılarına ve tatlı bir düşüşle hayata inilir. Karmaşıktır ertesi gün hatırlanacaklar. Büyüklerin aferinli bakışları, şefkatle yoğrulmuş, 'Çocuğun uykusunu böldük, seneye mi tutmaya başlasaydı' serzenişleriyle oturulan sofralar.


Çay gündüz içilen çay değildir sanki, akşamdan kalma tekrar ısıtılan pilavda da bir tuhaflık, doğrusu hoşluk vardır. Rahmet meleğinin üflediği o mayhoşluk vardır pirinç tanelerinde. İmsak vaktine doğru büyüyen heyecan. 'Hadi oğlum bir lokma daha, biraz da su... İyi yemezsen zorlanırsın, hele suyu bol bol iç ki dayanabilesin!'


Öğlene kadar hissettirmez ki kendini oruç. Sonrası esas macera!
Hani bazı anlar vardır ya, vakit geçmez. Saniyeler, dakikalar daha uzun gelir insana. Akrep ile yelkovan vuslatı mümkün olmayan iki âşık gibi birbirinden uzaklaştıkça uzaklaşır. Bir süre sonra anlarsınız ki, zamanı hesapladıkça daha da ağırlaşıyor her şey. Vakit uzuyor, açlık-susuzluk 'ben buradayım, tam içinde' diye sesleniyor derinlerden.


En iyisi zamanı unutmak... Bir çocuk için zamanı unutmanın diğer adıdır oyun. Oyun oynamak lazım, vakti seyyar bir lunaparkta bozuk para gibi harcamak için!


Nedendir bilmem; sanki biz çocukken daha çok vardı oyun alanı. Belki de her yeri oyun alanına çevirmekte mahirdi bizim nesil. Hele de metruk binalar, viraneler. Üstü açık bir sinema vardı; iki bina arasında kalınca gösterim makinesini alıp gitmişti sanırım sahibi. Biz çocuklara bırakmıştı iktidarı. Futbol için şahane bir tesis, saklambaç için muhteşem odalar. Ya acelesi ya da paraya ihtiyacı yoktu ki sahibinin, o işlek yerdeki metruk açık hava sinemasında yıllar boyu oynadık.


Sonra yanmış ya da yaptığı bir kaza sonucu o hale gelmiş bir kamyon getirip bıraktılar o alana. Önceleri çok bozulduk; ama bir süre sonra kamyon olmuştu oyun alanımız.

Bakın anlatırken bile oyunu, orucu unuttum; varın yaşarkenki verdiği unutkanlığı siz hesaplayın.

Kamyon yıllarca orada kaldı. O eskidikçe biz büyüdük. Ve bizden biri oldu bir süre sonra. Onu alıp götürdüklerinde ise biz zaten onun farkına varamayacak kadar büyümüştük.

Çocuksu bir hırçınlık ve hoyratlıkla o demir yığınını kısa süre içinde iskelete çevirmeyi başarmıştık aslında. Göstergeleri olmayan ön paneli gözleri oyuk masal kahramanları gibi gösteriyordu onu. Vites kolu birkaç gün içinde uçtu gitti, yerine bir sopa koyardı sürüş zevki yerinde olanımız.

Ancak nasıl bir kamyonmuş ki, yıllarca direksiyonuna bir zarar veremedik. Biz çevirdikçe o döndü, biz zorladıkça o direndi.

Saat öğlenden sonra 3 dedi mi, tükeniş ve sabırsızlık başlıyordu çocuk bedenlerinde. Güneş, imtihanın şartlarını ağırlaştırdıkça ağırlaştırıyordu.
İşte bu en dayanılmaz, en tükenilen zamanlarda imdada o terk edilmiş yazlık sinema yetişirdi. Ve o çağla yeşili kamyon. Sıcağın olmayan camlarından daha bir merhametsizce yüzümüzü yalamasına inat, o hurda kamyonumuza atladığımız an zamanın hızla aktığı, serin rüzgarların saçlarımızı salladığı gölgeliklere giderdik.

Arsa metruk, kamyon köhne ve hurdaydı; ama zaman ve mekanı aşıp küçük çocukları ilk Ramazanlarında iftara yetiştiriyordu işte.

Mucize bu olsa gerek!