25 Nisan 2010 Pazar

Suzinak olur hüzünler!


(Yazıyı okumadan önce aşağı müziği dinlemeye başlamanız tavsiye edilir)


Ağaçların soyunmasına inat giyinir insanlar. Bir ayıbı kapatmak ister gibi sımsıkı sarılır elbiselere. Oysa eldivenler hissetmez sıcaklığını tenin.


Soğuk, en çok yaraları dağlar! Bir bir kapanır yaralar kardan merhemlerle. Kış uykusuna uzanır ayrılık, uzundur kül rengi geceler, uzun ve derin.

Yağmur, derin hıçkırıkları bastırmak için tıkırdatır çatıları, pencereleri. Camlarda hüzün buğuları.

Ve derken, güneş ovar ateşten gözlerini, balkonda sarkan gözyaşıyla ıslanmış mendiller kurur birer birer. Bahar uyanış demek, bahar hüzünlerin geri gelmesi. Açılır çekmeceler sırayla; yapılır bahar temizliği. Ne varsa safra kışa dair kurtulunur onlardan. Sonra camlar açılır sonuna kadar... Serin bir titreme sarar tüm eşyaları. Renkler tablolardan boşanır dört nala; tabiatta tablolaşır çiçekler, nar çiçekleri, kiraz çiçekleri...

Dalların yeşilliğine inat gri bir iç çekiş esir alır dimağları.

Çekmecelerde, keskin bir virajdan fırlar gibi çıkar karşımıza hatıralar. Bazen sararmış bir suret, durmuş bir saat kimi zaman. Eski bir not defteri ya da sayfalarından; 


Ne müşkülmüş seni sevmek, sana yar olmak!
Dilşad olmak isterken perişan olmak.
Reva mıdır yar olanın kalbi zar olmak.
Dilşad olmak isterken perişan olmak.

Oysa biliriz, umutsuzluk yakışmaz inancı olana. Ki o inançtır diri tutan hoşnutsuzluğun kışında bile!

Ama...

"Bahçemde açan goncaların hepsi dökülsün" der bahara özlem duyan, baharda özlem duyan!



 "Aşkolsunlar" ile iç çeker ve mırıldanır derinden: Mihnet çekecek hali mi var, kalbi harabın!

Sonra sesler mesela... Sair zamanda bir armoni, rahmani bir mızıka gibi gelen o sesler...

Yalnızlığı hançerleyen hain birer ıslık gibi yaralar gözleri ufukta iç çekeni. Teskin edilmez bir hüzündür bu, teselli kabul etmez bir ızdırab: "Ne merhem kâr eder ne de teselli. 



Bulunmaz derdime çare bulunmaz!" Meriç'in ifadesiyle "her teselli ihanet gibi gelir" hatta.

Hicaz ile hicazkâr arasında bir yere yerleşir hüzün ve yakar eli, ayağı, dili, dudağı, kulağı: "Bu şehrin en tenha yeri kalbimdir şimdi..."

İliğine kadar sızar sonra, segâhtan alır hayalleri rasta kadar indirir. Erimiş bir mızrap, hırpalanmış bir "yükzük" gibi titretir telleri. Hayaller acıtır her bahar hasret çekeni. Belki, sadece şarkılar teselli verir bir nebze. Artık ne mene bir teselliyse, kana kana su içip daha çok susamak gibi bir anafor işte!

Balkonda kurumuş mendiller, açık camdan içeri sızan serin rüzgâr, çekmecede sararmış kâğıtlar...

Gözler gölgelerden sıyrılır usulca ve suzinak bir hüzün yayılır gramofondan.

Zeki Müren seslenir taş plaktan: Şimdi uzaklardasın... 





20 Nisan 2010 Salı

İşte Türk medyasının hali!

Böbürlenmeye, üflemeye, köpürtmeye geldi mi iş, mangalda kül bırakmayan yurdum medyası, aynı haberde 180 derecelik ters başlıklar çıkararak halini bir kez daha teşhir etti. Habertürk ve Vatan gazeteleri Real Madrid'in yıldızı Christiano Ronaldo ile röportaj yaptığını duyurdu. Vatan'dan Sanem Altan, Habertürk'ten Simge Fıstıkoğlu... Her ikisi de Ronaldo ile özel mülakat yaptığı iddiasında. İşin ilginç yanı başlıklar hariç neredeyse her iki röportaj da birebir aynı. Helal olsun, iki muhabir de aynı soruları sorup birebir aynı cevapları almışlar. Sadece çıkardıkları sonuç tamamen zıt. Habertük'e göre Ronaldo, 'En iyisi Messi' derken, Vatan'a göre, 'Ben Messi'den iyiyim' demiş.
Koy bir kepçe de suyundan misali Habertürk röportajın videosu diye saçma sapan bir gezi videosu koymuş sitesine.
Uy benim sevgili medyam!

Robin Hood geliyor!

Gladiator'un yönetmeni Ridley Scott gedikli oyuncusu Russel Crowe ile yine döktürüyor. 1912'den beri defalarca sinemaya uyarlanan Robin Hood bu kez Ridley Scott yorumuyla perdede. Ünlü oyuncuya yine Oscarlı aktrist Cate Blanchet eşlik ediyor.

Özellikle ekonomik kriz sonrası zengin/fakir ve gelir dağılımı adaletsizliğinin tekrar tartışılmaya başlandığı Amerika'da film sektörü yeniden adalet dağıtan kahramanlar öykülerine geri dönüyor. Yaklaşık 20 yıl önce Kevin Reynolds tarafından yönetilen ve Kevin Costner ve muhteşem oyunculuğuyla Morgan Freeman'ın oynadığı Robin Hood'dan sonraki bu ilk filmin senaristi de ilginç bir isim: Brain Helgeland. Norveçli bir anne ile Brooklynli bir babanın oğlu olan Helgeland tıpkı Sandra Bullock gibi aynı hafta içinde hem Oscar hem Razzie ödülü alan sanatçılardan. Sanatçı 1998 yılında The Postman ile Altın Ahududu ödülü alırken, L.A. Confidential ile Oscar'a uzanmıştı. Başta Mel Gibson'un ünlü Komplo Teorisi ve Bourne Identity serisinin sonuncusu olmak üzere bir çok sıkı aksiyon filminin senaristi de olan Helgeland Man On Fire ile Ridley'in kardeşi Tonny ile de çalışmıştı.


Ülkemizde 14 Mayıs'ta vizyona girecek olan Robin Hood'dan bazı lobiler şöyle:


Bu da fragman:

19 Nisan 2010 Pazartesi

Kosmos: Bir gün şehre bir deli gelir!

Anadolu’nun en beylik klişelerindendir: Delilik ile velilik arasında ince bir çizgi vardır. Abdallık ile aptallığın arasında olduğu gibi! Vaktiyle haber amaçlı ziyaret ettiğimiz bir deli; “Allah bir takım armağanlar verdikçe akıldan alır karşılığında’ demişti. Bir tür denge meselesiymiş. Hani bir takım ihsanların ağırlığını çekemezmiş akıl! Öyle dediydi deli…

A Ay (1998) ile keşfettiğim, Kaç Para Kaç’ını (1999) beğendiğim, Korkuyorum Annesi’ne (2004) epey güldüğüm, Beş Vakit’ine hasta olduğum, Hayat Var’ını (2008) tutmadığım yazar yönetmen Reha Erdem son filmi Kosmos’da Stephen King’in o meşhur The Green Mile – Yeşil Yolu’ndaki John Coffey tiplemesine benzer bir meczup-veli karışımı kahramanın peşine düşürüyor bizi. Ve bir Reha Erdem filmindeki her şey olması gereken yerde Kosmos’da. Tablo gibi resimler, iyi ve doğal oyunculuk, sıra dışı masalsı anlatım ve dozunda müzik. Bir tek ses kullanımı konusunda –sanırım- farklı düşünüyoruz sevgili Erdem ile. Eğer hayatı filmlerindeki gibi algılıyorsa epey acı çeken bir yönetmen olmalı Reha Erdem. Zira seslerin kaotik birlikteliği çoğu zaman dehşetengiz bir kakofoni olarak yansıyor bana. Derinlemesine analiz etmeden önce hikayeyi size aktarayım izninizle: Orhan Pamuk romanındaki gibi bembeyaz bir kış günü Kars’ın dağlarından deli gibi koşturan tuhaf bir adam iner dere kenarına. Ayakkabısının içinden çıkardığı paradan anlarız ki, çok tekin bir adam değildir. Hırlı mıdır, hırsız mıdır tam anlayamadan biz, derede cansız bir şekilde kapılıp giden bir çocuğu kurtarır bu adam. İsminin Battal olduğunu söyler sonra kahvedekilere. En az kendisi kadar tekinsiz bir tip olan, kurtardığı çocuğun ablası ismini ‘Neptün’ olarak söyleyince o da ‘Ben de Kosmos’um’ deyiverir. Fonda askeri tatbikat gürültülerinin olduğu küçük çaplı bu Anadolu kentinde o andan itibaren tuhaf şeyler yaşanmaya başlar. Bir yandan mucizeler yaşanırken, diğer yandan adi suçlarda da patlama yaşanır. Kimdir peki bu Kosmos, melek midir yoksa şeytani bir dolandırıcı mı?

Hemen ifade edeyim; sakın afişine aldanıp da uzak doğu, Kaplan ve Ejderha tarzı bir film zannetmeyiniz. Mekan tasarımı, karakterleri, olay örgüsü ile hasından bir yerli film. Erdem’in tercih ettiği parçalı anlatım tarzı zaman zaman zorlasa da izleyiciyi bolca merak unsuru içeren, çoğu zaman masal tadı barındırıyor Kosmos. Filmin giriş sekansını izlerken aklıma Neil Jordan’ın o şahane filmi ‘We’re No Angels-Biz Melek değiliz’ geldi. Hani iki adi mahkum sınırdan geçmek isterken, kasabalılar onları değerli iki din adamı zannediyor ve istenmeden yaşanan mucizelere tanık oluyorlardı!Ancak film ilerledikçe bambaşka bir formata büründü öykü. Yine Hollywood’dan örneklemek gerekirse Nora Ephron’un Michael filmine benzer bir tema oluşmaya başladı. John Travolta’nın Sermet Yeşil’den farkı kanatlarıydı!


Kosmos başlangıcı ve bitimiyle neredeyse dört başı mamur bir Türk filmi. Son dönemde dramaturgisi bu kadar sağlam yerli filme rastlamak çok zor açıkçası. Ancak bambaşka alanda bir takım sıkıntılar taşıyor Erdem’in filmi. Bunların başında hikayenin ruhu geliyor. Şükür ki, iğreti ve sentetik köylü tiplemelerini Faruk Kenç döneminde bıraktık. Dolayısıyla Kosmos’daki tiplemeler, mekanlar, diksiyonlar, aksiyonlar alabildiğince yerel. Lakin diyaloglarla ilgili çok ciddi bir sıkıntı gördüm şahsen. Belli ki yönetmen başta başkarakteri olmak üzere, önemli karakterlerin repliklerine iyice kafa yormuş, epey araştırmış. Ancak çoğu kez rahatsızlık veren bir yapaylık sızdırıyordu diyaloglar. O kadar ki bir ara Recep İvedik’in nenesine söylediği, ‘Ekinler boy vermeden kör buzağı topallamazmış’ türü bir boşluk hissine kapıldım şahsen. ‘Sağ köpek ölü aslandan iyidir’ filan türü metinler belli ki bir derinliğin derdiyle eklemlenmiş senaryoya ama öylesine sallanıyor havada.

Bununla beraber sağlam bir Kars peyniri gibi ‘Makta’ndan bakınca epey oylum ve katman da içeriyor Kosmos. Keşke biraz daha derinlikli metin çalışması ve terminoloji araştırmasına girişseymiş yönetmen. Zira ‘Şifacılık’ gibi kültürlere ve inançlara göre değişkenlik arz eden hassas bir alanda at oynatmak kolay değil. Meslenin zahir/batın ilişkisine batı kültürel kodlarıyla bakmak ayrı bir şeydir, doğu erdemiyle bakıp, hikmet peşinde olmak apayrı. O kadar ki, film ortalarında bir yerde Doğu hikayesi olmaktan çıkıp ciddi ciddi Western tadı vermeye başlıyor.

Bir de hikayenin bazı yönleriyle ziyadesiyle eklektik olması rahatsız edici… Toparlarsak; Kosmos, Türk sinemasında kolay yakalanmayacak bir iksiri başarıyla tutturuyor ve evrensel bir sinema diliyle seyircisine yansıtıyor. Vizyona giren diğer yerli yapımları görüp kırılan umutlarımız bir nebze olsun şifa buluyor.

10 Nisan 2010 Cumartesi

Bal: Ulvi olan sükûttur


Bal bir yönüyle ‘Ahsenûl Kısas’a sırtını yaslarken güncelden ve yerellikten taviz vermediği gibi derinlikli referansları da kendi katmanlarında sağlam şekilde muhafaza ediyor.

Yusuf ilkokula başlamış, okuma yazma öğrenmektedir. Babası Yakup ürkütücü bir ormanın derinliklerinde, yüksek ağaçların üzerine kurulmuş el yapımı kovanlarda üretilen karakovan balcılığıyla uğraşmaktadır. Babasıyla sık sık gittiği orman, Yusuf için gizemli bir yerdir...

Yusuf bir sabah gördüğü rüyayı babasına anlatır. Bu rüya ikisi arasında sonsuza dek kalacak bir sırdır. Aynı gün Yusuf sınıfın önünde öğretmenin verdiği okuma metnini okurken aniden kekelemeye başlar ve arkadaşlarının alay konusu olur. Yakup, anlaşılmaz bir nedenle soyu hızla tükenen Kafkas arılarının peşinden uzak bir ormana gider. Babasının gidişiyle Yusuf iyice sessizliğe gömülür. Yusuf'un bu hali çay tarlasında çalışan annesi Zehra'yı üzmektedir. Ne kadar uğraşsa da Yusuf'u konuşturamaz. Günler geçer, Yakup'un gecikmesi Zehra'yı ve Yusuf'u tedirgin eder. Zehra Miraç Kandil'i gecesi için Yusuf'u köyden uzaktaki anneannesine gönderir. Yusuf, orada dinlediği hikayelerdeki peygambere benzettiği babasının mutlaka geri döneceğine inanmaktadır. Ertesi gün Sis Dağı şenliğinde de Yakup'a rastlayamazlar... Babasını aramak için ormanın derinliklerine dalan Yusuf'un gördüğü rüya gerçekleşecek midir?

Olay örgüsü birebir benzemese de size bir şeyler hatırlatıyor değil mi bu öykü? Yıllar önce ‘Birer sinopsis kaynağı olarak kutsal metinler’ başlıklı bir yazı yazmış ve sinemanın bidayetinden beri inanç ile araya mesafe koymasında kaybedenin başta 7. Sanat olmak üzere tüm insanlık olduğunu ifade etmeye çalışmıştım. Daha önce de belirttim; kanaatime Tarkovsky ‘Sinema bir nasihat aracıdır’ derken bunu kastediyordu!

Meseleyi dağıtmayayım. Yukarıda özetini okuduğunuz öykü, Semih Kaplanoğlu’nun yazıp yönettiği ‘Yusuf Üçlemesi’nin son ve Altın Ayı ödüllü Bal filmine ait. ‘Üç Yusuf’ şemsiyesi altında ‘geçmiş/bugün ve yarın’ üç bakış atan sinemacı serisini tam bir şaheserle taçlandırıyor. Bilindiği üzere bir önceki film olan Süt bugünü, Yumurta ise geleceği ele alıyordu. Bal öyle bir film ki, insan izledikten sonra ister istemez, konudan filan çok daha önemli olarak kavramsal yaklaşımlarda bulunmak istiyor. Samimi olarak itiraf edeyim entelektüel tat olarak çok ender filmde var bu lezzet!



Bir sefer referans noktası inanılmaz sağlam ve itiraz edilmez: Maneviyata yaslanan ama diyalektiği de ıskalamayan bir ecza. Merhum Meriç; sıhhatli olan klasiktir, hasta olan romantik’ der bir keresinde. Marazi bir romantizm yok üçlemede, gerçekliğin şiirselliği var. Sıhhat var buram buram. Bakın bu cümlelerde yönetmenin bir söyleşisinden: “İnsanın kendini keşfi nefsin faydasızlığını fark etmesiyle başlıyor. Fıtri keşfe giden yol; insanın dünyada nedensiz bir şekilde olmadığını anlaması, öğrenmesi, tecrübe etmesi ve buna inanmasıyla ilerliyor. İnanmakla, hatırlamakla, anlamakla, düşünmekle, en önemlisi tefekkür etmekle... Sonuçta bütün uğraş sevgili olmak için. O'na olan sevgiyi, bağlılığı göstermek ve O'nun mevcudiyetini başkalarına da hissettirmek için...”

Bal bir yönüyle ‘Ahsenûl Kısas’a sırtını yaslarken güncelden ve yerellikten taviz vermediği gibi derinlikli referansları da kendi katmanlarında sağlam şekilde muhafaza ediyor. Semih Kaplanoğlu’nun sinemetografik menkıbesi ve mesleki serüveni onu öyle bir noktaya getirmiş ki, filmin her karesinde şair Alfred De Vigny’nin ‘Ulvi olan sükuttur, gayrısı zaaftır’ cümlesi geliyor akla! Keza Necip Fazıl’ın ‘uskun Deniz’indeki; “Gittim, gittim, denizin/ sınır yerine vardım/ Halin bana da geçsin /diye ona yalvardım/ Bir çılgın vesvesede/ içim didiklense de,/Olaydım o cüssede/ O’nun gibi susardım.” dizeleri hayat buluyor Kaplanoğlu’nun filmlerinde. Zira susmak büyük denizlerin işi! Sanatçı söyleşisinde şöyle aktarıyor tercihini: “Şiirde kelimelerden oluşmuş bir ahenk vardır ve o kelimeler aslında dile karşıdır. Çünkü dil, konuşmak demek; yani bizi birbirimizden ve kendimizden ayıran şey. Dilin mahkûmiyetinden kurtulmak önemli. Resim, dilin mahkûmiyetinden bizi kurtarır; sinema ve şiir de keza... Sayfalarca yazıyı üç satırlık şiir karşılar. Sadeleşme, benim sinemayla ilişkimde şiirden edindiğim yegâne disiplindir.”




Öte yandan Bal (serinin diğerlerinde olduğu gibi) birçok alt metin eşliğinde akıyor. Yönetmenin üzerine titreyerek pratize ettiği şiirsel gerçeklik, sayamayacağım kadar çok metafor, sosyal kontak, vurgu ve ezoterik gönderme içeriyor. Şüphesiz popüler sinema izleyicisi için son derece riskli bir tercih bu, lakin sinema; bir şey söyleme sanatı ise, sinema; şiir gibi, bitirildikten sonra bir tek virgülü bile kaldıramayan bir sanat ise, bunu yapması gerekiyordu Semih Kaplanoğlu’nun. Öyle zengin bir bakıştan, öylesine sıra dışı ve geniş bir perspektiften besleniyor ki, yerel ve evrensel referanslar birer şiir mısraı gibi yan yana ve alt alta görsel olarak diziliveriyor.

Filmin çekim mekanı da son derece doğru ve muhteşem. Kaplanoğlu Bal’ı Karadeniz/Çamlıhemşin’de çekmiş. Muhteşem bir mavilik ve yeşilliğin ahengi ile ‘Şenlik’ sekansında zirveye tırmanan anlatım ve görsellik! Sahneleri daha fazla tasvir edip tadını kaçırmak istemem izlememiş olanların…

Oyunculuklara gelince, minik oyuncu Bora Altaş şaşırtıcı bir performans sergilerken, diğer oyuncular filmin ruhuna uygun, abartısız oyunlarıyla öykünün diline ve anlatımına katkıda bulunuyorlar.

Okurlarım bilir ve hatta çoğu zaman ‘Sen de hiçbir filmi beğenmiyorsun’ diye eleştirirler. Ondan mıdır bilmem ama benim ruh ve estetik dünyama yakın bir sinema filmi görmek heyecanlandırıyor ve belki abartıyorum biraz. Ancak şunu içten söylüyorum ki, Semih Kaplanoğlu Türk Sineması için kolay rastlanmayacak değerde bir sinemacı. Bal için ise belki şunu söylemek lazım: Bazı şeyler vardır sözlükte bir kavramın karşısına onu koymak yeterli olabiliyor. Britannica, Larousse gibi sözlüklerin Türkiye edisyonunda sinema maddesinin karşısına Bal yazılsa olur.

Ödül aldığı için değil ‘iyi ve farklı’ olduğu için mutlaka izlenmesi gereken bir film Bal.

8 Nisan 2010 Perşembe

Turkcell’inin gücü! Turkcell’in çekim gücü!

Holding ve Ergenekon Medyası balıklama atladı. İşin içinde bir şekilde marka haline getirilmiş Rıdvan da olmasına rağmen kimsenin gözünün yaşına bakmadılar. Oysa mesela farklıyken genelde kulaklarının üzerine yatarlardı biliyorsunuz. Son ‘Telekulak’ işini epey magazine bandırarak vermeyi tercih ettiler. Oysa meselenin özü çok farklı noktalara uzanıyor. Evet, son olay göstermiştir ki, bu dinleme olayı özel çetelere dönüşmüş. Eh ne yapsınlar, birazdan alıntılayıp hatırlatacağımız haberlerden sonra, ‘Bizim neyimiz eksik’ diye düşünmüş olabilirler elbette. Bakınız altta uzun haber Taraf’ta Mehmet Baransu imzasıyla yayınlandı. Bakalım:


Yer Jandarma Genel Komutanlığı, yıl 2003. Darbe hazırlığı yapan Eruygurun adamları Ersöz ve Uğur, Karamehmete talimat verip söz aldılar.

Ergenekon tutuklusu Levent Ersözün mahkemedeki ifadesine bir kısmı yansıyan 17 aralıktaki görüşme Jandarma İstihbarat Başkanlığında kayda alındı. İşadamı-asker-çete işbirliğinin ibret verici tutanaklarının tam metnini yayımlıyoruz.

Buna göre, Çukurova Holdingin patronu Karamehmet, dönemin Jandarma İstihbarat Başkanı Ersöz ile İstihbarat Teknik Takip Daire Başkanı Atilla Uğur’a önce bankacılık, petrol, cep telefonu işlerindeki durum ve sıkıntıları hakkında mütalaa verdi. Ersöz ve Uğur sonra, Ergenekon zanlısı ve dönemin Jandarma Genel Komutanı Eruygurun talimatlarıyla Show TV ve Akşam Gazetesinden somut taleplerini aktarıp kendilerine Komutanım diyen Karamehmet’ten İçiniz rahat olsun güvencesi aldılar

Tarih 17 Aralık 2003. Kıbrıs'ta çözüm tartışmalarının gerdiği Ankara'da Türkiye'nin daha sonra öğreneceği Ayışığı ve Sarıkız darbe planları yapılırken Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı ilginç bir buluşmaya sahne oluyor.

Karargâha çağrılan isim Çukurova Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Emin Karamehmet.

O gün Dönemin Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur adına Karamehmet'le görüşenler ise Ergenekon operasyonda bugün tutuklu olan iki isim: Dönemin Jandarma İstihbarat Başkanı Tuğgeneral Levent Ersöz ve Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı Teknik Takip Daire Başkanı Albay Atilla Uğur.

Levent Ersöz tarafından kayda alınan görüşmenin dökümü on sayfadan oluşuyor. Konuşmalardan Karamehmet - Jandarma arasındaki diyalogun yeni olmadığı, iki senedir sürdüğü ve Karamehmet'in daha önce de Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur ile görüştüğünü öğreniyoruz.

Görüşmede konu Tuncay Özkan'ın işten çıkarılmasına geldiğinde Ersöz ve Uğur'un Karamehmet'e karşı Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur adına kullandıkları tehditvari dil dikkat çekici: Komutanımız hassas bir insan. Hakikaten kırılmış. Kendisini bu konuda rahatlatmamız lazım.

Aşağıda ilk kez yayınlanan ve Türkiye'nin bir dönemine ışık tutacak bu görüşmenin tam metnini okuyacaksınız.

17 Aralık 2003 tarihinde Jandarma Genel Komutanlığında Mehmet Emin Karamehmet ile yapılan görüşmenin tam metni:

Levent Ersöz- Hoşgeldiniz.

K.Mehmet- Sağolun.

L. Ersöz- Ne yapıyorsunuz, ne var ne yok. Keyfiniz nasıl?

K.Mehmet- Uğraşıyoruz efendim, üç senedir. Şimdi işte borcumuzu ödemek için müracaat ettik, hepsini birden. Onun kararının çıkmasını bekliyoruz.

L. Ersöz- Nasıl ümit var mı sizce?

K.Mehmet- Şey çok direniyor tabi. Bürokrasi kısmı. Yukarısı istiyor, ne de olsa 14 senelik borç yedi ayda ödenecek. 5,1 milyon dolar ödenecek. Her halde geçeceğiz, uğraşıyoruz. Zaman sıkıntımız var, çünkü bizim aldığımız kredi belli bir zamana bağlı bir şey. İşte onunla yarışıyoruz.

L. Ersöz- Gazetelere yansıdığı gibi mi?

K.Mehmet- Hangisi?

L. Ersöz- Bu, North Petroleum'dan aldığınız lisans desteği.

K. Mehmet- North Petroleum'un arkasında onlar var, o kadar büyük bir şirket değil onların kurduğu bir şirket, sekiz ay içinde kurulmuş. İşte arkasındaki şeyleri son ana kadar gizlemek için. Uzun müddet son haftalarda başta şey yaptık, tarafların teklifini alalım diye. Ama daha sonra da razı ettik. Kendisi açıklayacaklar, ama son anda açıklamak istiyorlar. İşler taksitler halinde geliyor.

L. Ersöz- Peki, siz kendinizi sıkıntıya sokmuyor musunuz bu durumda?

K.Mehmet- Neden?

L. Ersöz-Yani, gazetelere yansıdığı kadarıyla bir takım hisselerin bu şirketlere devredilmesi gerekebilir.

K.Mehmet- Devir değil efendim, rehin ediliyor. Hisse devirlerinin geçeli olabilmesi için BDDK'nın onay vermesi lazım. Hisselerimizin hepsi Türkiye'de kalıyor, yurt dışına çıkmıyor. Herhangi bir ödememe durumu olduğu takdirde, aynen tekrar Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na dönüyor. Bir kısmı dört senelik, bir kısmı 10 senelik bir kredi. Sadece faizlerini bekleyeceğiz, senelik o da. O tarihe kadar da zaten bizim epeyce başka işlerimiz var. Onlarla biz özel ilgileniyoruz. Mesela Irak'ta bizim bir petrol sahamız var. Hafta da bir milyar varil rezervi var. Gerçi yüzde 51'i şeye ait ama. 18 dolardan saysak, 30 dolar civarında, 40-45 milyar dolar ediyor tamamı.

Iraktaki petrol sahamızı kapattık

L. Ersöz- Şu anda petrol çıkartılıyor mu?

K. Mehmet- Petrol çıktı. Üç tane kuyumuz var. Fakat satacağımız yer olmadığı için orayı kapattık.

L. Ersöz- Türkiye'ye peki pazarlama niyetiniz var mı?

K. Mehmet- Zaten Türkiye alacak, fakat Amerikalılardan ihracat iznini almaya çalışıyoruz. Tabii başka yere de gidemez zaten. Bu Kerkük'e 40 km kuş uçuşu. Başta işte kamyonlarla taşınacak günde 40 000 varil kadar. Ondan sonra büyük yatırım yapmam lazım. İşte 16 tane hat yapmamız lazım. Kerkük'ten yaparsan 90 km. Fakat kalitesi 47 gravite üzerinden, dolayısıyla ayrı bir hat yapıp İskenderun'a indirmek lazım. İsrailliler geldi bize Hayfa'ya çekelim diye. Hatta ortak olmak istediler. Fakat yüzde 25 ortaklığın karşılığında bütün idari her türlü alt yapıyı istedikleri için biz kabul etmedik, ortaklığın yüzde 25 idari alt yapısını biz yapalım dediler.

Dışişleri Bakanlığı ilk başta biraz şey davrandı, telefon içinde gitmiştik, durun bakalım falan, filan diye davrandı. Bunda da öyle davrandı. Sonra müsaade verdiler, zannedersem Genelkurmayın da haber var. Çok büyük bir rezerv daha fazla da çıkabilir. Karadeniz'de de bir boru hattı var. Enerji Bakanlığı'na, Yeniköy ve Saros'a da boğazlardan transit öyle bir şeyimiz var. Gaz teklif ettik, zannedersem çağıracaklar. Ukrayna'da mobil telefon şirketi salın aldık. Gürcistan, Azerbaycan, Moldavya oralarda da yapacağız. Irak' ta bakan söz verdi. Biz birinci geldik yedi günde kurarız dedik, alan adam kuramıyor. Lisansını vermedik. Bizim santrallerimiz var.

Fakat ne oldu Mısır şirketi Uraskum Mısır ve Cezayir de var. Cezayir deki taksitlerini ödeyemiyorlar. Tunus'taki hisselerini Vatanya diye bir şirkete sattılar. Onun taksiti ocakta gelecek. Biz oraya girmedik. 421 milyon dolardı. Birinci olmamıza dair. Belli başlı bir strateji olarak, asker gelmesin diye her halde Washington araştırma yapmış, çünkü Amerika'dan da bize baskı geldi. Onayı alamazsak. Pakistan da bir şirkete giren yüzde 30 hissesini satıyormuş. Oraya teklif vereceğiz, İran'a teklif vereceğiz sekiz tane şirket var. İlk dörde gireriz zannediyorum. Ondan sonra Dubai'de apartman yapılması işimiz var. İşimiz bu kadar.

Görüldüğü üzere bir iletişim şirketi sahibinin asla düşmemesi gerektiği durumlar. Sadece üzülmek yetmiyor, endişelenmek de lazım! Üstelik tablo sadece bu kadar da vahim değil. Fenası ve beteri var, kendi kariyerleri için Ergenekoncuları taşeron olarak kullanan gazeteciler, kendi menfaati için cuntacıların önünde iki büklüm eğilen medya patronları var. Biraz daha okuma yapalım isterseniz…

“Aynen devam komutanım…”

Eruygur’un Sarıkız ve Ayışığı darbelerini hazırladığı dönemde gerçekleşen görüşmede Atilla Uğur, “Milli duruşa ihtiyaç olan çok kritik bir dönemdeyiz. Adam gibi medya lazım” diyerek Akşam ve Show TV’den memnuniyet bildirdi

Görüşmede askerler Show Tv ve Akşam'ın yayınlarını hatırlatarak "Milli duruşa ihtiyaç duyulan çok kritik bir dönemden geçildini, Kıbrıs, Kuzey Irak'taki yapılanmanın çok önemli olduğunu" hatırlatıyor ve Karamehmet'in AKP hükümetinin etkisinde kalıp kalmadığını sorguluyor. Karamehmet de askerlere "Televizyonu ve gazetesinin devleti rahatsız edecek bir şey yapmayacağı" konusunda güvence veriyor.

Özkan ve irtibat gazetecileri

Levent Ersöz ise Eruygur’un “Bu yerine gelsin” sözünü aktarıp Tuncay Özkan’ın Karamehmet Medya Grubu’na döndürülmesini istedi. Uğur, özel irtibat için gruptan iki gazetecinin isim ve telefonlarını patronlarından aldı.

Levent Ersöz- İki yıllık süre içerisinde karşılıklı olarak paylaştığımız bir çok değer var, karşılıklı ilişkilerdeki hassasiyetler var. Dolayısıyla bütün bunları tekrar bir kez daha gözden geçirirseniz, bunun bu ülke için önemini çok daha net olarak ortaya koyabiliriz.

K.Mehmet- Komutanım hassasiyeti biliyoruz ama sorun, kendisine biz en ufak bir şey söylememişizdir. Ama devletin aleyhine bir yayın falan, onlara da müsaade etmeyiz tabi.

Levent Ersöz- Kesinlikle, kesinlikle.

K.Mehmet- Ben bir daha konuşayım.

Levent Ersöz- İyi olur. Ben Komutanıma sizinle görüştüğümüzü ifade edeceğim. Kendisini bu konuda rahatlatmamız lazım. Komutanım sizin söylediğinize çok üzüldü, bir anda böyle bir şey söyleyince. Komutanımız hassas bir insan, tanıyorsunuz değil mi?

K.Mehmet- Ama biz Devletin aleyhine hiçbir şey yapmayız, orada içiniz rahat olsun, hiçbir şey yapmayız.

Albay Atilla Uğur- Ama Mehmet bey tabi bu arada şu da var. Komutanım bana bunu İlettiği zaman Genel Komutanımızla birlikte, ben sizin samimiyetinizi bildiğim ve sizi herkesten daha iyi tanıdığım için rahatlıkla şunu söyledim. Komutanım, çağırırız Mehmet bey gelir oturur konuşuruz ve açıklıkla konuşacak bir insandır dedim. Hakikaten de öyle oldu. Komutanımız hakikaten kırılmış, hassas bir insan, tekrar çağırıp da Tuncay bey ile konuşursanız kendisini de mutlu edersiniz.

K.Mehmet- Ama komutanım. Tabi bazı yapamayacağım şeyler de var.

A. Uğur- Bir dinlerseniz en azından kendisini.

K.Mehmet- Biz zaten kendisiyle konuşmak için pazar günü sözleşmiştik. Kendisini arayacaktım ama işte Ankara'ya geldiğim için görüşemedik. Ama arkadaşımız Osman bey her gün görüşüyor. Kırgınlığımız yok.

L.Ersöz- Tabi yansıyan başka türlü. Bu şekilde yansıması, dışardan bakıldığında sizler içindesiniz tabi ama patlayan bir bomba gibi.

K.Mehmet- Şimdi tabi ama komutanım, adam medya başkanı ertesi gün ayrıldı deniyor. Orada tabi herkesin aklına acaba baskıyla mı ayrıldı sorusu geliyor.

L. Ersöz- Bazı şahıslar, bazı kuruluşlar kasıtlı olarak reyting yapmak için bu konuları başka türlü yansıtıyorlar, sıkıntı oradan kaynaklanıyor.

K.Mehmet- Ben iki şey söyleyebilirim Komutan'a. Bir tanesi hiç kimseden, ama hiç kimseden en ufak bir şey gelmedi bir. İki, onunla konuşan, o gruba bakan arkadaşımız, "yahu çok erkek adammış, iki dakikada ben ayrılıyorum dedi" şeklinde takdirlerini de söyledi. Hatta bu ayın sonu diye söylenmişti, sonra 01 Ocak diye kendisi düzeltti. Ama benim bunun dışında da söyleyecek bir şeyim var. Benim hiç haberim olmadı.

A.Uğur- Bir de ben şunu eklemek istiyorum izin verirseniz. Mehmet bey'in Çukurova Grubu'nun kuruluşunda hükümetler değişse de sizin açınızdan bir değişiklik olmadı. Show TV, Akşam Gazetesi. Şu anda milli duruşa ihtiyaç olan çok kritik bir dönemden geçiyoruz, siz de biliyorsunuz. Kıbrıs meselesi, Kuzey Irak'taki yapılanma, devlet hadisesi, içinde bulunduğumuz ortam çok önemli. Bu durumda adam gibi bir medya, adam gibi bir basın lazım. Şimdi biz bu güne kadar Akşam Gazetesi ve Show TV 'de hep bunu gördük. Aynı şeyleri yine göreceğimizden şüphemiz yok, ama tabi bir takım baskılardan atıldı gibi şeyler bize yansıyınca.

K.Mehmet- Hayır, en ufak bir şey ne Bakandan ne Başbakandan, ne de başka bir kimseden en ufak bir baskı gelmedi. Gelse ne yapardık onu da bitmiyorum ama. Şimdi bize daha önce gelen baskılara biz hiç itibar etmedik. Ama tavır koyuyorlar tabi.

A.Uğur- Böyle şeyler önemli değil, önemli olan devlet.

Bilemiyorum dünyanın başka bir ülkesinde milyonlarca abonesi olan bir iletişim şirketi bu kadar yasadışı işe karışsa durumu ne olur? Görünen o ki, patronlarının yıllar önce yaptığı işi kendilerine göre durumdan vazife çıkaran daha alta duran üst düzey yöneticiler var. Bunlar da yasadışı bir oluşum içine girmişler. Eh nasıl olsa şirketleri kurumsal olarak reklamları döndürüyor gece gündüz; Turkcellinin gücü, Turkcell’in çekim gücü! Yaşasınnnnnn…

Bahar ve güneş


Her şey fıtratı icabı olduğu yerde mi güzel, yoksa biz olması gerekeni olduğu yerde görmediğimizde mi panikliyoruz? Biliyorum karışık oldu biraz, hemen örnek vereyim:


'Mevsim normalleri' diye bir meteorolojik terim var biliyorsunuz. Yazın sıcağı, kışın soğuğu mevsim normallerinde oldu mu umursamıyor insanlık. Ne zaman ki dünyanın fabrika ayarlarıyla oynamaya başladı insanoğlu, homurtular yükseldi önce bilim çevrelerinden. 'Mevsim normallerinin altında (ya da üstünde)' diyerek uyardılar tüm insanlığı. Yazın havanın soğuması, kışın ısınması, yazın yağış, kışın kuraklık endişe verici olur hep.



Oysa geçtiğimiz gün sohbet ettiğim bir uzman, 'yeryüzündeki çevre dengesi belki de tarih boyunca en uyumlu dönemini yaşıyor' demişti ve ben şaşırmıştım.



Uzun ve soğuk bir kışın ardından güneşin kendini kararlı bir şekilde gösterdiği günler -ki onlar da bugünler oluyor- şahane oluyor sevgili okur. Bir gün önce yağmurun ıslattığı asfaltlar bir yılan derisi gibi parlayıp alıyor gözlerimizi. Güneş önce yansımasıyla gözleri alıyor sabahları. Evlerin camları, ağaçların yaprakları, kaldırımların taşları...



Pencereler aylar boyu yaşadıkları içe kapanıklığa inat odaları sabahın serin havasıyla buluşturuyorlar bugünlerde.



En çok da parklardaki cıvıltı müjdeliyor baharı.



Dört bir yan çocuk cıvıltısı, koşuşturması.



İlle de park bankları. Anneler, teyzeler, nineler dizi dizi diziliyorlar banklara... Ne tuhaf, insan çocukken de bu dönemlerde güneşlendiriliyor, yaşlandığında da!



Böyle bir sabah gördüm işte onu bir parkın köşesindeki bankta. Hemen yanında kontörü bitecek olan kız telaşla bağırıyordu birine. Üzerindeki üniformanın lakaytlığı belli ediyordu aslında dünyasını. Belli ki geç kalmıştı birileri buluşmaya. Kulak misafiri olmamak için özellikle gayret sarf etmek gerekiyordu bu durumda.



Yaşlı amca bütün desibel yüksekliğine rağmen sanki başka bir âleme dikmişti gözlerini. Güneş yapraklardan sekerek iniyordu parkın metal/plastik karışımı salıncaklarına. İkide bir saatini kontrol etmesinden belliydi ki, o da biri-ler-ini bekliyordu. Hışımla telefonu kapatan kız, yanından geçerken oralı bile olmadı.



Epey sonra 'dede' çığlığıyla inledi evlerin ortasında kıstırılmış şekilde duran park alanı. Çocuklar umursamadı ama yetişkinler başını yaşlı adama doğru çevirince tuhaf bir utangaçlık belirdi yüz ifadesinde. Bıcır bıcır bir çocuk koşarak geldi ve boynuna sarıldı. Hemen arkasında somurtuk yüzlü genç bir kadın belirdi. Adamın olanca yumuşaklığına inat, kadın sert ve tavizsizdi. 'Çabuk' dedi azarlar gibi, 'Çabuk bir yere yetişmem lazım, beş dakka dursun, gideriz!' Çocukla dedesi ise değil kadını, dünyayı unutmuş gibi birbiriyle sarmaş dolaş olmuşlardı.



Kadın aksi ve sert, dede şefkatli ve yumuşacıktı. Yaşlı elleri torununun yüzünde gezdikçe damarlarındaki kan daha hızlı akıyordu adeta. Aptalca bir dalgınlıkla izliyordum tabloyu. Neden sonra kadın izlendiklerini fark ettiği an bankın ucuna yerleşip yapmacık bir fedakârlığa soyundu. 'İyi hadi beş dakika daha sevişin dedenle.'



Piyango çıkmış talihli gibi gülümsedi yaşlı adam... Sonra çocuğun elinden tutup salıncağa doğru götürdü. Çocuğu ittikçe hayata olan bağı sanki daha güçleniyordu. Salıncaktaki çocuk ona her yaklaştığında bedeninden beklenmeyecek bir maharetle saçlarını okşamaya çabalıyordu dede.



Bu muhteşem baharda aşk tablosunu kadının bitiş haykırması yıkıverdi. 'Tamam artık yeter!' dedi panikle. Çok önemli ihaleye yetişen birinin tavırları vardı kadında. Yaşlı adam peşin bir suçluluk ve zar zor duyulacak kısık bir sesle 'haftaya da getirir misin?' diye soracak oldu ama kadın cevap bile vermeden çocuğu çekercesine alıp gitti.



Torunuyla gelini gözden kaybolana kadar arkalarından baktı yaşlı adam. Neler yaşadığı belli olmayan ihtiyar gözlerinde bir tutam yaş belirmişti.



Güneş ise bu kez yaşlı adamın sevgi gözyaşlarından yansıyarak müjdeliyordu baharı....

Messi:İşin sırrı nerede?

Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final rövanşında Arsenal'i 4 golle yıkan Messi futbol medyamızı derinden sarstı. Şampiyonlar Ligi yayın hakkını elinde tutan Star Televizyonu maçı canlı yayınlamak yerine tırışkadan yerli dizi yayınlamayı tercih etmişti. Futbolseverler Messi'nin gala gecesini izleyebilmek için gece yarısını beklemek zorunda kaldı. Zaman gazetesi ise şaşkınlığı, Arsen Wenger'in söylediği 'Sanki Play Station karakteri' başlığıyla yorumladı.

Oysa durum o kadar da gerçeküstü değil. Elbette Lionel Messi'nin hayatı (Benjamin Button'unki kadar tuhaf olmasa da) ilginç ve hatta sinematografik. Lakin işin sırrı orada değil.


Nasıl mı?
 
Anlatayım...

Messi; 1987 yılının 24 Haziran günü dünyaya gelmiş. Babası 1958 doğumlu fabrika işçisi Jorge Horacio Messi, annesi ise yarı zamanlı temizlikçi Celia Maria Cuccittini'dir. Yani bizdeki futbolcuların yüzde doksanının geldiği bir hayat katmanından geliyor ünlü oyuncu. Babasının ailesi İtalyan şehri Ancona kökenli. Messi ailesinden Angelo Messi 1883'te Arjantin'e göçmüş. Lionel Messi'nin, Rodrigo ve Matias adlı iki ağabeyi, Maria Sol adlı da bir kız kardeşi var. 4 kardeşler anlayacağınız.


Messi 5 yaşında, babasının antrenörlüğünü yaptığı Grandoli futbol takımında forma giymeye başladı. Yanlış okumadınız yaş 5! 1995'te, doğduğu şehir Rosairo'nun takımı Newell's Old Boys'a geçti. 11 yaşında büyüme hormonu eksikliği teşhisi kondu. Arjantin 1. Ligi Primera División Argentina takımı River Plate, Messi'nin tedavisine yardım etmek istedi ancak, aylık $900'lık tedavi masrafını karşılayacak paraları olmadığını söylediler. Barcelona'nın spor direktörü Carles Rexach, Messi'nin Katalunya, Lleida'daki akrabaları sayesinde, kendisinin yeteneğinden haberdardı. Messi'ye bir deneme süreci önerdi. Messi'nin deneme süresinden sonra, FC Barcelona, Messi ile sözleşme imzaladı ve İspanya'ya taşınmak isterse, sağlık masraflarını karşılayacağını açıkladı. Ailesi Avrupa'ya taşındı ve Messi de kulübün genç takımında oynamaya başladı. Kader ağlarını örüyordu…



Barça'la Messi!

Messi, resmi olmayan ilk maçına 16 yaşında, 16 Kasım 2003'te FC Porto ile oynanan hazırlık maçında çıktı. Bir yıldan kısa bir zaman sonra Frank Rijkaard, (Evet evet bugün yüce otoritelerimizin beğenmeyip şutlamak istediği teknik adam!) 16 Ekim 2004'te RCD Espanyol maçında Messi'ye forma verdi ve Messi 17 yaşında ilk lig maçına çıktı. Messi, Barcelona'da forma giyen en genç 3. futbolcu ve La Liga maçına çıkan en genç Barcelona'lı futbolcu oldu. (Bu rekor Eylül 2007'de Bojan Krkic tarafından kırılacaktı.) İlk golünü de 1 Mayıs 2005'te Albacete'ye attı. Messi bu golle La Liga'da gol atan en genç Barcelona'lı rekorunu da kırdı. (Bu rekor da yine Bojan Krkic tarafından, Messi'nin asistiyle atılan bir gol ile 2007'de kırıldı.)

16 Eylül 2005'te, 3 ay içinde ikinci kez, Barcelona, Messi'nin kontratını uzattığını açıkladı. Bu sefer Messi'nin maaşı, normal bir ilk 11 oyuncusu kadar oldu ve kontrat, 2014 Haziran'ına kadar uzatıldı. Messi, 26 Eylül 2005'te İspanya vatandaşlığı hakkını kazandı. 27 Eylül'de İtalyan klüp Udinese Calcio'ya karşı oynadığı ilk Şampiyonlar Ligi maçına kendi evinde çıktı. Messi, oyundan alınırken, topla soğukkanlı oyunu ve Ronaldinho ile pas trafiğinin getirdiği galibiyeti nedeniyle alkış yağmuruna tutuldu.

2005-06 sezonunda 17 lig maçında 6 gol attı ve 6 Şampiyonlar Ligi maçında 1 gol attı 7 Mart 2006'da oynanan Şampiyonlar Ligi iki turda Chelsea'ya karşı oynadıkları maçta yaşadığı kas yırtılması nedeniyle sezonu erken kapamak zorunda kaldı. Sezon sonunda Rijkaard'ın Barcelona'sı İspanya ve Avrupa şampiyonu oluyordu.


Boynuz kulağı geçiyor mu?

2006-07 seonunda, Messi, düzenli bir ilk 11 oyuncusu oldu ve 26 maçta 14 gol attı. 12 Kasım'da Real Zaragoza'ya karşı oynadıkları maçta, ayak tarak kemiği kırılması nedeniyle, 3 ay forma giyemedi. Messi, Arjantin'de tedavi gördükten sonra, 11 Şubat'ta Racing Santander maçında ikinci yarıda oyuna girdi. 11 Mart'ta, Messi en iyi performansını gösterdi ve Real Madrid derbisinde 10 kişi kalmış Barcelona'nın 3-3 berabere kaldığı maçta, 3 golü de atarak hat-trick yaptı. Üç gol de beraberliği sağlayan goldü ve son golü uzatma dakikalarında atmıştı. Böylece 1994-95 sezonunda Real Madridli Ivan Zamorano'dan sonra "El Clasico"da ilk kez hat-trick yapan futbolcu oldu. Messi ayrıca, sezon içinde gol atan en genç futbolcu oldu. Sezon sonuna doğru daha çok gol bulmaya başlamıştı; 14 lig golünün 11'ini, son 13 maçta atmıştı.

Messi, "yeni Maradona" lakabının gerçek olduğunu, bir sezon içinde Maradona'nın en ünlü gollerinin neredeyse aynısını kaydederek gösterdi. 18 Nisan 2007'de Copa del Rey yarı final maçında Getafe'ye karşı iki gol atarken bunlardan biri, Diego Armando Maradona'nın İngiltere'ye 1986 Dünya Kupası'nda attığı ve "Yüzyılın golü" adı verilen golünün çok benzeriydi. Dünyanın en önemli spor gazeteleri Messi ve Maradona karşılaştırmaları yapıyordu ve İspanyol basını Messi'yi "Messidona" olarak tanımlıyorlardı. Maradona'nın Meksika'da 21 yıl önce yaptığı gibi 62 metre koştu, kaleci dahil olmak üzere 6 futbolcuyu çalımladı, çok benzer bir yerde şutunu çekti ve golden sonra Maradona gibi yine korner direğine koştu. Maçtan sonraki basın toplantısında Messi'nin takım arkadaşı Deco "Hayatımda gördüğüm en iyi goldü" açıklamasını yaptı. Espanyol karşısında, Maradona'nın yine İngiltere'ye karşı attığı golün bir benzerini attı. Messi topa çıkarken, eliyle topa dokunarak kaleci Carlos Kameni'nin yanından geçmesine sebep oldu. Espanyol oyuncularının itirazlarına ve tekrarların açıkca elle oynama olduğunu göstermesine rağmen, gol geçerli sayıldı.

2007-08 sezonunda, Messi, bir haftada 5 gol atarak, Barcelona'nın La Liga'da ilk dörde girmesine yardım etti. 19 Eylül'de, Şampiyonlar Ligi'nde Olympique Lyonnais'u evinde 3-0 yenerken bir gol kaydetti. 22 Eylül'de Sevilla karşısında iki gol buldu ve 26 Eylül'de de Real Zaragoza karşısındaki 4-1'lik galibiyette 2 gol daha attı. 27 Şubat'ta Valencia maçında Barcelona'da resmi olarak 100. kez forma giymiş oldu.



Acıların ve ödüllerin topçusu!

Forvet oyuncuları arasında "FIFPro Dünyanın En İyi 11 Futbolcusu" adayı oldu. İspanyol gazetesi Marca'nın sitesinde yapılan bir online ankette, %77 oy oranıyla dünyanın en iyi futbolcusu olarak oylandı. Barcelona yanlısı gazeteler tarafından Ballon d'Or ödülünün Messi'ye verilmesi istendi ve Franz Beckenbauer da bunu destekledi. Francesco Totti gibi futbol yıldızları da Messi'yi dünyanın en iyi futbolcusu olarak gördüğünü açıklamıştı…

Messi, 4 Mart'ta Celtic ile oynanan Şampiyonlar Ligi maçında geçirdiği bir adele kopması nedeniyle 6 hafta sahalardan uzak kaldı. Messi, bu sakatlığı 3 sezonda 4. kez yaşıyordu.

Ronaldinho'nun takımdan ayrılması ile Messi, 10 numaraları formayı giymeye başladı. 1 Ekim 2008'de, Shakhtar Donetsk'e karşı oynanan Şampiyonlar Ligi maçında, Thierry Henry'nin yerine girerek, 0-1 giden maçı son 7 dakikada attığı iki golle 2-1 galibiyete çevirdi. Sonraki lig maçı Messi ile çok yakın arkadaşı Sergio Agüero'nun karşı karşıya geldiği Barcelona-Atletico Madrid maçıydı. Messi, bir frikik golü ve bir asist yaparak, Barça'nın maçı 6-1 kazanmasına yardım etti. Messi, Sevilla maçında da 23 metreden attığı vole golü ve sonra kaleciyi çalımlayıp, dar açından attığı golle dikkat çekti. 13 Aralık 2008'deki ilk el Clasico'da, Barcelona, Real Madrid'i 2-0 yenerken, Messi ikinci golü kaydetti. Ayrıca 2008 FIFA Dünya'da Yılın Oyuncusu Ödülü ikincisi olup, 678 puan topladı.

Messi 2009'un ilk hat-trick'ini Copa del Rey maçında Atletico Madrid'i 3-1 yenerlerken kaydetti. Messi, önemli gollerinden ikisini 1 Şubat 2009'da Racing Santander karşısında Barcelona 1-0 yenik durumdayken, ikinci yarı oyuna girerek kaydetti ve maçı 2-1 kazandılar. Bu gollerden ikincisi, Barcelona'nın 5000. lig golüydü. La Liga'nın 28. haftasında Messi, Malaga'yı 6-0 yenerlerken sezon içindeki 30. golünü attı. 8 Nisan 2009'da Şampiyonlar Ligi'nde Bayern Münih'e iki gol atarken, bu turnuvada 8 gol atarak, kendi rekorunu kırdı. 18 Nisan'da Getafe'ye 1-0 yenerlerken, 20. lig golünü atmış oldu.


Barcelona, Real Madrid'in Santiago Bernabéu stadında oynadıkları El Clasico'yu 6-2 kazandı ve 1930'dan beri Real Madrid'in aldığı en büyük yenilgi oldu. Bu maçta Messi, 2 tane de gol kaydetti. Her golünden sonra, kameralara giden Messi, formasını kaldırıp, "Sindrome X Fragil" (Katalanca: Frajil X sendromu) yazan t-shirtünü gösterdi ve bu hastalığa sahip çocuklara desteğini gösterdi. Messi, Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Andrés Iniesta'nın duraklama dakikalarında attığı golün hazırlanışında yer aldı ve Chelsea'yi geçen Barcelona, finalde Manchester United'ın rakibi oldu. 13 Mayıs'ta, Copa del Rey finalinde Athletic Bilbao'yu 4-1 yenerlerken, Messi, bir gol iki asist yaptı ve ilk Copa del Rey'ini kazandı. Daha sonra La Liga'yı kazanıp, double yaptılar. Barcelona UEFA Şampiyonlar Ligi 2008-09 Finali'nde 2-0'lık galibiyetle, 3. kupasını kazandı. Messi, 70. dakikada ikinci golü kaydetti ve 9 golle Şampiyonlar Ligi gol kralı oldu. Böylece en genç gol kralı ünvanını da kazandı. Bu muhteşem sezon sonra Messi, UEFA Yılın Forveti ve UEFA Yılın Futbolcusu ödüllerini kazandı. Bu Şampiyonlar Ligi galibiyetiyle, Barcelona Copa del Rey, La Liga ve Şampiyonlar Ligi'ni bir sezonda kazanarak, "üçleme" yapan ilk İspanyol kulübü oldu.

UEFA Süper Kupası'nı 2009'da kazanan Barcelona'nın teknik direktörü Josep Guardiola, Messi'nin gördüğü en iyi futbolcu olduğunu söyledi. 18 Eylül'de Messi, Barcelona ile yeni bir sözleşme imzaladı. 2016'ya kadar uzatılan sözleşmeye göre, Messi'nin satış fiyatı 250 milyon € olarak belirlendi. Yıllık 9,5 milyon €'luk kazanması ile birlikte Messi, Zlatan Ibrahimovic ile birlikte La Liga'nın en pahalı futbolcusu oldu. 4 gün sonra, 22 Eylül'de, Messi 4-1'lik Racing Santander maçında 2 gol bir asist yaptı. İlk Avrupa golünü 29 Eylül'de Dinamo Kiev'e karşı kaydetti. 1 Aralık 2009'da, Messi Avrupa Yılın Futbolcusu Ödülü'nü kazandı. İkinci gelen Cristiano Ronaldo 233 puan alırken, Messi 473 oy almıştı. Bu fark, tarihin en büyük farkı oldu. France Football dergisine yaptığı açıklamada, Messi ödülü ailesine ithaf ettiğini söyledi ve "Ne zaman onlara ihtiyacım olsa benimleydiler ve hatta bazen duygularını benden daha çok gösterdiler" dedi.

19 Aralık'ta Messi, FIFA Dünya Kulüpler Kupası finalinde Abu Dhabi'de Estudiantes'e galibiyet golünü attı ve bu kupayı da kazandılar. 2 gün sonra, FIFA Dünya'da Yılın Oyuncusu Ödülü'nü C. Ronaldo, Xavi, Kaka ve Iniesta'yı geçerek aldı. Messi, bu ödülü ilk kez kazanırken, bu ödülü kazanan ilk Arjantin'li de oluyordu.

 
10 Ocak 2010'da, 2010'un ve sezonun ilk hat-trick'ini 5-0'lık Tenerife galibiyetinde kaydetti. 17 Ocak'ta Sevilla'yı 4-0 yenerlerken, Messi, kulüpteki 100. golünü kaydetti. Bundan sonra 5 maçta 11 gol attı. Malaga'yı 2-1 yenerlerken, 84. dakikada gol attı. Sonra 2-2'lik Almeria beraberliğinde 2 gol attı. Sonraki etkileyici hafta performansında 8 gol kaydetti. Evleride Valencia'yı 3-0 yenerlerken hat-trick yaptı. Daha sonra Şampiyonlar Ligi çeyrek finaline çıkmalarını sağlayan 4-0'lık Stuttgart maçında 2 gol attı ve en son olarak Zaragoza'yı 4-2 yendikleri maçta bir hat-trick daha yaptı. Bu performansla La Liga'da iki maç arka arkaya hat-trick yapan ilk Barcelona'lı futbolcu oldu. 24 Mart 2010'da Osasuna karşısında 200. resmi maçına çıktı.

6 Nisan 2010'da Messi, kariyerinde ilk kez bir maçta 4 gol kaydetti. Bu golleri Arsenal'e karşı Şampiyonlar Ligi çeyrek final ikinci maçlarında kendi evlerinde aldıkları 4-1'lik galibiyette kaydetti. Bu maç sonunda Şampiyonlar Ligi'nde en çok gol atan Barcelona'lı ünvanını Rivaldo'dan kaptı.


Milli takımlar kariyeri


Haziran 2004'te, Paraguay'a karşı oynadığı bir 20 Yaş altı hazırlık maçı ile birlikte Messi ilk kez Arjantin forması giydi. 2005'te Arjantin U-20 Milli takımı ile Hollanda'da FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nı kazandı. Bu turnuvada "Altın Top" ve "Altın Ayakkabı" ödüllerini de kazandı.

Arjantin Milli Futbol Takımı'nda ise ilk maçına 17 Ağustos 2005'te, 18 yaşında Macaristan'a karşı çıktı. 63. dakikada oyuna girdiği maçta, hakem Markus Merk tarafından Messi'nin formasını çeken Vilmos Vanczák'a attığı dirsek yüzünden 2 dakika içinde kırmızı kart gördü. Bu tartışmalı pozisyon sonrası Maradona, bu kartın önceden tasarlandığını iddia etti. Messi takıma 3 Eylül'de Paraguay'a 1-0 yenildiği maçta takıma geri döndü. 28 Mart 2009'da Venezuela ile oynanan Dünya Kupası eleme maçında Messi, ilk kez 10 numaralı Arjantin formasını giydi. Maç ayrıca Diego Maradona'nın Arjantin teknik direktörü olarak sahaya çıktığı ilk resmi maçtı. Arjantin maçı 4-0 kazanırken, Messi de ilk golü kaydetti.

2006 Dünya Kupası

2005-06 sezonunun sonunda sakatlığı nedeniyle iki ay futbol giyemeyen Messi'nin bu sakatlığı Dünya Kupası'na katılmasını tehlikeye sokmuştu. Yine de, Messi 15 Mayıs 2006'da turnuvaya gidecek futbolcular listesine girdi. Dünya Kupası öncesi son maçında Arjantin U-20 Milli Takım ile Angola karşısında oynanan maçta 64. dakikada oyuna da girmişti.

Fildiş Sahilleri ile oynanan ilk maçtaki galibiyete Messi, yedek kulübesinden tanıklık etti. İkinci maç olan Sırbistan maçında, Messi 74. dakikada Maxi Rodríguez'in yerine girerek, Dünya Kupalarında Arjantin'i temsil eden en geç futbolcu oldu. Oyuna girdiği dakika Hernán Crespo'nun golünün asistini yaptı ve 6-0'lık galibiyetin son golünü de kaydetti. Böylece turnuvanon en genç golcüsü oldu ve Dünya Kupası tarihinin en genç golcüleri listesine 6. sıradan girdi. Hollanda ile 0-0 berabere kaldıkları maçta ilk 11'de başladı. Sonraki Meksika maçında, Messi 84. dakikada oyuna girdi. Maç 1-1 berabere iken attığı bir gol, ofsayt olarak değerlendirildi. Çeyrek finalde Almanya ile oynadıkları maçta teknik adam José Pekerman tarafından yedek kulübesinde tutuldu. Maç sonunda penaltılarda 4-2 yenilerek, elendiler.

2007 Copa America

Messi turnuvadaki ilk maçına 29 Haziran 2007'de, ABD'ye 4-1 yendikleri ilk maçta çıktı. Maçta oyun kurucu olarak yeteneklerini sergiledi. Crespo'nun golüne asist yapıp, kaleyi birçok kez yokladı. 79. dakikada, maçta gol atacak Tevez'e yerini bıraktı. İkinci maçı olan Kolombiya maçında takıma bir penaltı kazandırdı ve Crespo'nun gole çevirdiği penaltıyla maç 1-1 oldu. Maç 4-2 biterken, Arjantin çeyrek finale çıkıyordu. Paraguay'la oynanan üçüncü maçta, çeyrek final garantilendiği için Messi dinlendirildi. 64. dakikada Esteban Cambiasso yerine oyuna giren Messi, 79. dakikada Javier Mascherano'nun golünü hazırladı. Çeyrek finalde Peru'yu 4-0 yenerlerken, Messi, Riquelme'nin asistiyle takımın 2. golünü kaydetti. Yarı finalde de Meksika karşısında 3-0 galibiyet alırlarken, Messi Oswaldo Sánchez'in üstünden aşırttığı topla golü buldu. Ancak finalde Brezilya'ya 3-0 yenildiler.

2008 Yaz Olimpiyatları

2008 Olimpiyatları için önce Messi'nin gitmesine izin vermeyen Barcelona, Josep Guardiola ile yapılan konuşmalar sonucu 2008 Yaz Olimpiyatları'na katıldı. Fildişi Sahilleri'ni 2-1 yendikleri maçta ilk golü attı. Hollanda'yı uzatlamalarda 2-1 yendikleri maçta ilk golü attı ve Ángel Di María'nın golünün asistini yaptı. Ezeli rakipleri Brezilya'yı 3-0 yenip finale çıktıkları maçta da forma giydi. Nijerya'ya karşı oynadıkları altın madalya maçında, Messi yine Di María'ya asist yapıp ve maçı bu golle 1-0 kazandılar.




Özel hayatı


Esas işin püf noktasına geliyor. Messi Türk basının sunmaya çabaladığı gibi insan üstü bir varlık olmadı hiç bir zaman. Sakatlıkları, dengesizlikleri, yaşadıklarıyla tam bir 'fani'ydi! Misal; Messi ilk olarak doğum yeri Rosario'dan Macarena Lemos ile aşk yaşadı. 2006 Dünya Kupası öncesi, Rosario'da tedavi gördüğü sıra, Lemos'un babası tarafından tanıştırıldığı söylendi. Eskiden Arjantinli model Luciana Salazar ile aşk yaşadığı söylentileri de çıktı. Söylenti diyoruz zira, 'Sevieli bir birliktelik' olarak Hürriyet gibi gazetelerin sürmanşetine hiç bir zaman konu olmadı. İspanya'da Hürriyet yok zira! Ocak 2009'da "Hat Trick Barça" adlı Canal 33 programında "Bir kız arkadaşım var ve Arjantin'de yaşıyor, rahat ve mutluyum" dedi. Kız arkadaşı Antonella Roccuzzo ile Barcelona-Espanyol derbisi sonrası Stiges'teki bir karnavalda görüldü. Roccuzzo da Rosario doğumluydu. 2010'un sonunda çift evlenmeyi planlamakta.

Messi, Pro Evolution Soccer 2009 oyununun kapağında yer aldı ve Fernando Torres ile oyunun reklamlarında rol aldı. Messi'nin sponsoru Alman firma Adidas'tır ve televizyon reklamlarında da oynamaktadır. İki kuzeni Maxi ve Emanuel Biancucchi da futbolcudur. 11 Mart 2010'da UNICEF tarafından iyi niyet elçisi olarak açıklandı.

Gelelim zurnanın zırt diyeceği noktaya. Şayet Messi Türkiye'de yaşasaydı asla böylesine bir futbol yıldızı olamazdı. Zira günü birlik kahraman ve hain üreten Türk -futbol- medyası daha 17 yaşında onu göklere çıkartıp, 17,5 yaşında bunun da bir tarafı kalktı manşetiyle kariyerini daha o gün bitirirlerdi. Anadolu'da Messi gibi bir çok yeteneğin olmadığını düşünüyorsak yanılıyoruz. Sayısız yıldız adayı sayabiliriz ki, futbol medyamızın gazıyla havalara girmiş, uçmuş ve yine aynı güruhun marifetiyle diklemesine çakılıp, yok olup gitmiştir. Lionel Messi'yi Messi yapan şey, elbette yetenekleri, kaderi vesairedir. Ancak en büyük şansı İspanya gibi Türk medyasının olmadığı olamayacağı bir ülkede spor yapmasıdır. yoksa Hıncal Uluç gibi bir allame iki haftada bitirirdi onu. Tıpkı son dönemde Arda'yı yedikleri gibi. Afiyet olsun!



ÇFHB: Yalapşap hareketler bunlar!





Önce hakkını teslim edelim: Yılmaz Erdoğan Türk mizahına büyük katkılarda bulunmuş bir sanatçı. Bir Demet Tiyatro’dan sonraki tek tutan projesi Çok Güzel Hareketler Bunlar başlarda farklı konseptiyle izleyiciden yoğun ilgi gördü. Ancak programın izleyici profili ve yaş düzeyi her geçen gün düşmekle birlikte genç tiyatrocuların tıkandıkça bel altına inmeleri formatın sonunun çok uzak olmadığını gösteriyor ne yazık ki!

BKM Mutfak ekibinin -her TV yapımcısı gibi- tutan bir konseptin sütünden, yününden yararlanma isteği de anlaşılmayacak bir durum değil kuşkusuz. Ancak ortada ‘sinema’ denen ciddi bir sektör var. Üstelik Yeşilçam gibi uzun yıllar nefes alamayacak, neredeyse ölecek duruma gelmiş bir sektörün tekrar ayağa kalkma çabalarının yaşandığı bir dönemde ÇFHB türü filmler belki bahsini ettiğimiz kitleyi salona çekmeyi başarır lakin sinema paydasında bir kıymet-i harbiyesi yok ne yazık ki! Nasıl olsun ki, doğru dürüst başı sonu, dahası hikâyesi olmayan; oyunculuktan ziyade karikatüre dönüşen abartılı tiplemelerin büyük perdeye taşınmasından başka bir şey olmamış ne yazık ki ortaya çıkan şey!

Yılmaz Erdoğan geçenlerde verdiği bir röportajda Robert McKee ile tanıştıktan sonra bazı şeyleri bu yaştan sonra yeni öğrendiğini söylemişti. Neşeli Hayat filmine bakınca oldukça inandırıcı gelmişti bu itiraf ama Çok Filim Hareketler Bunlar’da sanatın rotasının düz bir çizgide gitmediğini bir kez daha -üzülerek- fark ediyor insan. Uç uca eklenmiş ilkokul skeci düzeyindeki espriler ve -çoğunlukla yaptıkları gibi- klişe parodiler ile sinema yaptığını ileri sürmek sanırım bizim sinemacılara has bir durum. Hasılı zaman ve bütçe kaybı hareketler bunlar!

Ay: Astronotuz hepimiz!



Ay, yalnızlık metaforu üzerinden insanın kendindeki ‘ben’i sorguluyor. Devasa bir varoluşçuluk muhasebesini yedeğine alarak ‘varlık’ muvazenelerine girişiyor.



Dünyanın uydusu olarak bidayetinden beri gecelerimizi süsleyen Ay ne zaman ki gidilebilecek bir menzile dönüştü, insanlığın birtakım sıkıntıları da bu noktada başladı sevgili okur. 20. yüzyılın ortalarında dünyayı kasıp kavuran ideolojilerin -affedersiniz- sidik yarışı ‘soğuk savaş döneminde en çok da bu ‘Ay’ mevzusunda yaşanmıştı. ‘Önce biz çıktık, yok hayır sizinkisi numara, esas biz gittik’ kasılmalarının yerini artık Topkapı-Mecidiyeköy minibüs hattı gibi sıradanlaşan Ay seyahatleri aldı. Space Adventure adı altında çok yakın bir zamanda Ay’a sivil seyahatler de başlayacak haberiniz olsun. Fast food şirketleri başta olmak üzere, birtakım otellerin filan oralarda mekân kiraladıklarını duyuyor ve okuyoruz. Pek yakında Ay’da mehtaba karşı nişan, sünnet, düğün aktiviteleri tertiplenirse hiç şaşmayınız.


İnsanoğlunun bilinmeze olan merakı herkesin malumu. Bilim kurgu sektörü bu merakı gıdıklayarak ha bire rant elde etmeye devam ediyor nitekim. Edebiyat gibi sinema da bu sektöre kayıtsız kalamazdı elbette. Nitekim Kubrick’ten Tarkovsky’e kadar uzanan derinlikli sinema çizgisi bile özünde insanlığın peşine düşen senaryolar ile katılmışlardı bu kervana. Çok yıllar önce Kubrick Usta ‘2001 Uzay Macerası’, Tarkovsky Usta ise ‘Solyaris’ ile insan metaforuna dair sağlam vuruşlar yapmıştı. Yönetmenliğini Duncan Jones’un (Kendisi ünlü ecnebi türkücü ve 25-30 film yapmışlığı olan artist David Bowie’nin oğlu olurlar) yaptığı Moon - Ay, her ne kadar Kubrick ya da Tarkovsky’ninki kadar derinden vurmasa da darbeyi, modernizme ve insana dair sağlam çakışlarda bulunuyor.


Önce size konusundan biraz bahsedeyim: Astronot Sam Bell, Lunar Industries isimli bir bilim-teknoloji şirketi ile yaptığı üç yıllık bir anlaşma sonucu Dünya’nın önemli enerji kaynaklarından olan Helium-3’ü keşfetmek üzere Ay’ın uzak bir köşesine gönderilir. Yalnızlığa mahkûm olduğu bu işte, uydu bağlantısının da kopmasıyla tüm iletişimi kaybeden Sam’i zor zamanlar beklemektedir. Neyse ki Ay’da geçirmek zorunda olduğu sürenin sonlarına yaklaşmıştır ve evine dönüp karısına ve kızına kavuşmasına az bir zaman kalmıştır. Ne ki uzay merkezinde ona yarenlik edecek tek kişi bir robot olan Gerty’dir. Onun da dost mu düşman mı olduğu tam belli değildir. Dönüş vakti yaklaştıkça işler karışır. Önceleri Sam birtakım halüsinasyonlar görmeye başlar, ya da öyle zanneder. Hatta Ay’da yaptığı bir iş gezisinde bu sanrılardan biri onun kaza yapmasına yol açar. Esas macera bundan sonra başlayacaktır. Zira mesele tam olarak yalnız astronotumuzun bildiği gibi değildir. Meğer gizli bölmelerde bol miktarda aynı seriden başka uzay adamları da gizlidir ve icap ettikçe sahaya sürülmektedir. Sam bir yandan kişisel hayatı ile ilgili gerçekleri kurcalarken diğer yandan uğruna uzaya geldiği şirketin gerçek yüzünü algılamaya başlar. İşler karışır ve bomboş Ay üzerinde gerilim dolu bir zihinsel kedi fare macerası yaşanır.


Moon- Ay filmi neredeyse baştan sona tek oyuncuyla yürüyen, genelde suni ışık ve karanlık yüzeylerde ilerleyen bir bilim kurgu. İzlerken doğal olarak sıkılmamız bekleniyor ama filmin kendi iç dinamiği ve gerilimi o kadar dozunda ayarlanmış ki, merak duygusu film boyunca ritme katkıda bulunarak sona kadar götürüyor hikâyeyi. Öte yandan bu tür filmlerin en büyük sıkıntısı olan kaba bilim-kurgu şovları ya da mantık açmazları neredeyse hiç yok filmde. Öykü baştan sona sağlam bir şekilde oturtulmuş. Bir de teknik farklılık var türün diğer örneklerinden ayrılan. Görsel tasarımda CGI denen yapay teknoloji değil bizzat modelleme kullanılmış. Dolayısıyla insanı içine çeken bir inandırıcılığı var filmin.


Ve kanaatimce böylesi bir filmden pek beklenmeyen, hadi nadir olarak beklenen diyelim, bir şeyi yapıyor Ay. İnsana dair sağlam sorgulamalarda bulunuyor. Yalnızlık metaforu üzerinden insanın kendindeki ‘ben’i sorguluyor. Devasa bir varoluşçuluk muhasebesini yedeğine alarak çok az Amerikan filmine nasip olan ‘varlık’ muvazenelerine girişiyor.


Kısıtlı mekânlarda, -neredeyse- tek oyuncu ile çekilen Moon- Ay’ı şahsen beğendim.




Moon (Ay)


Yönetmen: Duncan Jones


Oyuncular: Sam Rockwell, Kaya Scodelario, Malcolm Stewart, Matt Berry, Dominique Mcelligott, Robin Chalk

Tür: Bilim Kurgu, Dram, Gerilim, Gizem


Süre: 97 dakika


2009, İngiltere