Ticari zeka ile şeytani zeka arasında bir fark olmalı diye düşünmüşümdür hep. Yeryüzündeki her gelişmeyi bir şekilde kazanca dönüştürmek, etik ve yasal olduğu sürece sadece saygı duyulması gereken bir zeka gösterisidir. Ancak, her gelişmeyi bir şekilde Ali Cengiz oyunları ile vurguna dönüştüren zekaya değil saygı göstermek, belki sadece kapıyı göstermek lazımdır.
Sevinçlerden, acılardan, zafer ve yenilgilerden rant elde etmeyi, türlü oyun ve yalanlar ile insanları dolandırmayı saygıdeğer bulmak mümkün değil.
Denilir ya, ‘Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır’ diye. Bu kaide asırlardan beri bilinir bilinmesine lakin yalancılar çok önemsemezler bu tarihsel realiteyi. Kim bilir, belki de onlar için esas mesele ‘zamanlama’dır. Yani gerçeğin ortaya çıkış tarihi, onların vurgunu yaptığı tarihten sonra olursa, sanırım bir sorun teşkil etmiyor.
Açık söyleyeyim, Türk medyasının Münevver Karabulut cinayetine yaklaşımını bu tür nedenler ile hep sıkıntılı bulmuşumdur. Manşetinde kanlı testere yayınlayan bir gazetenin tiraj dışında, bu olaya ne gibi katkısı vardı acaba? Dahası, bu elim olay neticesinde yaşananlara bakarak bizzat rahmetli Münevver’in ailesini eleştiren bir yazı da kaleme almıştım. Merak edenler
şuradan okuyabilir
Daha önce de birkaç kez söylemiştim. Bu konuda fikrimi sormak isteyen bir takım yayın organlarına da ifade etme imkanım oldu. Münevver Karabulut olayının bu kadar geniş çaplı yankı bulması tipik bir ‘zengin erkek, fakir kız aşkı’ ve akabinde yaşanan tragedya değildi. Esasen Türk medyası tragedyalardan çok hazzetmezdi! Bu olayın temelinde medyanın aidiyet sorunu ile ilgili bir takım kodlar gizliydi.
Bakın, bugün bir takım gazete ve televizyonlarda kocaman manşetler var. (Biri
şu mesela, diğeri de
şu) Zannetmeyelim ki sadece iki gazete yaptı bu tür haber, neredeyse gazete ve televizyonların tamamı girdi bu manşeti.
İlk bakışta, ‘20 milyonluk bir dünya kentinde böylesi bir durum oluyorsa, manşete çekmek normaldir’ denebilir. Fakat bir de şöyle bir durum var: Sadece 25 Ocak 2010 tarihinde kaç köy yolu kar dolayısıyla iletişim ve ulaşıma kapandı biliyor musunuz? Bilmiyorsunuzdur sanırım. Çünkü gazetelerde şöyle bir haberi manşette okuma imkanınız olmadı: “Bugün sabah itibariyle İl Özel İdaresi genel sekreterlikleri tarafından valiliklere gönderilen rapora göre Erzurum'da 528, Kars'ta 33, Ağrı'da 62, Ardahan'da 71 ve Van'da 94 köy yolu ulaşıma kapandı.” Çünkü haber sadece taşra baskılarında ya da iç sayfalarda kibrit kutusu kadar bir yerde yayınlandı. Köy yolunun kapandığını, o köye giden gazete nüshasına basmak da bize has bir yayıncılık anlayışı. Köylü zaten biliyor yolunun kapandığını yazmana gerek yok!
Her neyse anlatmak istediğim şey tam da bu. Bu ülkede her gün cinayet işleniyor ve –biliyorum ölümleri karşılaştırmak doğru değil ama- Münevver cinayetinden çok daha fenaları yapılıyor. Karabulut olayının bu kadar sahiplenilmesinin altında, olayın geçtiği meskenin etkisi var. Etiler! Yani medyaya yakın, belki kendilerinin oturduğu muhit. Birinci derece ilgililer çünkü. Hatırlayınız deprem haberlerini. Yaklaşan İstanbul Depremi olması medyanın bu kadar deprem uzmanı üretebileceğini aklınız kesiyor mu?
Neyse konudan uzaklaşmayayım…
Mesele şu: Münevver Karabulut Cinayeti sonrasında medya hem aidiyet hem de şark tipi kurnazlık ile trajediden rant elde etme kaygısıyla sürekli haber yapınca, şüphesiz bir takım parazit zihniyetler de olayın üzerinde uçuş yapmaya başladılar. Ticari zeka ve girişimle ilgisi olmayan, şahsen daha çok şeytani zeka ve medyanın yukarıda bahsini ettiğim zaafı iyi kullanmayı bilen bir güruhun işleridir, diye düşündüm hep. Ki Türk medyası sabıkalıydı bu konuda. Yıllar önce bir dergi olmayan bir yazardan, olmayan bir kitap üretmiş ve hazırladığı kısa tanıtım yazısıyla gazetelerin kültür sanat sayfalarına yollamıştı. Yine neredeyse tüm medya kullanmıştı o uydurma yazar ve kitap tanıtımını!
(Bu arada Türk medya tarihinin en meşhur olaylarından olan ‘Medya Maydanozları’ vakıası için
şu linke göz atabilirsiniz )
Dediğim gibi her bu tür olayda olduğu gibi bir takım ticari çakallar üşüşmeye başlamıştı Münevver Karabulut Cinayeti’nin üzerine. Kısa süre içinde bir haber başta devletin ajansı olmak üzere neredeyse tüm medya kanalları aracılığıyla üzerimize gelmeye başlamıştı: Münever Karabulut Cinayeti sinema filmi oluyor!

Adı sanı bilinmeyen bir yapımcı, medyanın bildik zaafını kullanarak habire haber yaptırıyor ve koca ülkeyi –aslında çekilmeyeceği ilk günden belli olan- bir proje üzerinden kandırarak rant elde etmeye çabalıyordu. Baştan sona ahmakça, baştan sona saçma sapan verilerle üzerimize boca edilen sözde projede, her bu tür entrikada olduğu gibi gerçek isimler üzerinden prim yapılmaya çalışılıyordu. Olayın künhüne varamayan isimler bizzat , haberdar olmayanlar ise ismen kullanılıyordu. Öyle ki yapımcı olduğunu iddia edilen şahıs oyuncu Yasemin Balık’ı da yanına alarak basın toplantısı yapabilecek cüreti buluyordu kendinde. Neyse ki Balık kısa sürede sergilenen ahlaksız oyunu fark ediyor ve kendini çekip alıyordu bu pis kurgudan.
Hiçbir tutarı olmayan bir proje olarak sunulan sözde film, yapımcılarının ısrarlı PR çabalarıyla sürekli gündemde tutulmaya çalışılıyor, ülkedeki popüler isimlerden kainat güzeline kadar hemen herkes projeye dahil ediliyordu. Oysa ortada ne bir senaryo, ne de adam gibi bütçe vardı. Ortaya atılan isimler, rakamlar o kadar akıl ve mantık dışıydı ki, değil sektörden birisi, zeka düzeyi normal herhangi bir vatandaş bile sergilenen pis oyunun farkına varabilirdi. Yapımcı filmin isminden bile emin değildi bir kere. Kah ‘Karabulut’ diyordu, kah ‘Münevver’. Ona göre rahmetli kızın bizzat ailesi bu projeyi destekliyordu ve yakında basın toplantısı ile bunu deklare edeceklerdi! Elbette böyle bir toplantı olmadı ve sözde yapımcı anında Baba Karabulut’u ‘kızının cenazesinden rant ede etmeye çalışmak’la suçladı! Cingözlük elbette bu kadarla sınırlı değildi. Bir yandan da olayın diğer tarafı, Garipoğulları ile ilgili gelişme vardı. Şu hale bakın, bir kesim yavrularını cinayete kurban vermiş onun acısıyla yanıp tutuşurken, diğeri ise –onayladığımdan değil- bir başka gencin elini kana bulayıp hayatını karartmasıyla yıkılmışken, bir başkası bu olaydan ‘canlı’ toplama derdine düşüyordu! Muhtemelen ‘katil’ gencin ailesine ulaşıldı ve para talep edildi ve muhtemelen ret cevabı alındı. Ki kısa süre sonra medyada şöyle bir açıklama yer aldı: “Karabulut Cinayeti’ni film yapmak isteyen yapımcı, Garipoğulları’ndan tehdit aldığını söyledi…”
Elbette böylesi cesur ve dürüst bir yapımcının pes etmesini kimse beklemezdi ve açıklama şöyle tamamlanacaktı: “Hiç kimse bizi yolumuzdan döndüremez, bu filmi çekeceğiz…”
Yalnız şöyle bir sıkıntı vardı, bir kere bütçe 600 bin dolar ile 20 trilyon (yeni parayla 20 milyon TL) arasında geziniyordu. Oyuncu listesi neredeyse sinema veri tabanlarına sığmayacak kadar genişti. Keza filmin çekileceği ülkelerde. Kim bilir belki de, işler yolunda gitse yapımcı o ülkeleri de gezip para toplayacaktı!
Neyse günahını almayalım, taşıyamayız!
Verilen bütün tarihler, yapılan bütün ertelemeler bir gün bitti. Yapımcının söyleyecek bahanesi, atacak yalanı kalmayınca vuruşarak çekildi ve hem katilin hem de maktulün ailesini suçlayıp projeden vazgeçtiğini açıkladı. Üstelik 200 bin TL’den fazla harcama yaptığın belirterek!
Bütün bu süreci elbette bir gazeteci olarak medyadan takip ediyor ve bu tür ciddiyetsiz, üçkağıt içeren bir kumpasın nasıl olur da en ciddi gazetelerde bile yayınlandığına hayret ediyordum.
İnternette gezinirken denk geldiğim bir video hm bu soruma cevap oldu, hem de küçük dilimi yutacak kadar beni şaşırttı. Meğer bu çakal takımı bana da teğet geçmişti. Yapımcı (artık ismini yazabilirim) Melih Göğebakan ünlü sanatçı Murat Göğebakan’ın da hastalığını kullanarak rant elde etmeyi denemişti. Sağda solda –ve tabii medyada- kendisinin Murat Göğebakan’ın kuzeni olduğunu söylüyor ve kan bulunma kampanyası düzenlediğini ifade ediyordu. Elbette baştan sona yalan ve sömürü amaçlı bir kurguydu bu. Ki Murat Göğebakan kısa süre içinde bir açıklama yapıp böyle bir akrabası olmadığını ve böyle bir kampanyadan haberdar olmadığını açıkladı.
Benimle teğet geçen hadise ise bir başka Göğebakan olan Savaş Göğebakan’ın mağduriyeti ile ilgili olanıydı.
Melih Göğebakan’ın marifetlerine dair araştırma yaparken, bir tarihte Kanal T televizyonundaki bir programa telefonla bağlandığını öğrendim. Olayın videosunu da buldum. (Merak edenler
buradan izleyebilir)
Stüdyoda sunucu Hürriyet Turnalı hanımefendi, artık hayatını neredeyse Melih Göğebakan’ın üçkağıtlarını, oyunlarını bozmaya adamış Tayfun Şahin, yönetmen Demir Keskin, vaktiyle bir reklam filminde beraber çalıştığım oyuncu Yasemin Balık ve Savaş vardı…
Savaş, bizim Savaş… Kardeşimin ev arkadaşı, dürüst, namuslu pırıl pırıl bir bilim adamı Savaş Göğebakan… Böylesi bir olayda ne işi olurdu Savaş’ın… Videoyu izledikçe elimi anlıma vurdum ve biraz da kendime kızdım…
Anlatayım…
Savaş Göğebakan bu ülkenin yetiştirdiği zihni açık, algısı berrak, zekası müthiş nadir insanlardan biridir. Bir mühendistir kendisi ve özellikle bilim kültürü, bilimin eğitim alanında kullanımı ile ilgili müthiş fikirleri vardır. Olmuştur bir yıl, Savaş bana geldi ve projelerini sabırla anlattı. Bazı televizyon projeleri vardı. Hepsi güzel şeylerdi lakin hiç biri ticari kanalların pek yanaşacağı şeyler değildi. Yemekteyiz programını baş tacı eden bir kanalın çocuk eğitimine yer vermesini bekleyebilir misiniz? Bugün tüm kanallar Barış Manço’yu yere göğe sığdıramaz ama rahmetli hayatta iken televizyon programlarını ya hafta sonuna ya da gecenin bir vaktine atmışlardı.
Her neyse, Savaş’a bu durumu izah etmeye çalıştım ama daha o zaman kendisi, ‘Bir takım girişimlerimiz oldu, projelerimiz olacak gibi’ türünden sözler söyledi. Açıkçası sevinmiştim, ne bileyim Melih Göğebakan’ın tuzağına düştüğünü!
İşte karşımdaydı, Melih Göğebakan’ın entrikalarının anlatıldığı bir programda mağdur olarak duruyordu. Bizim Savaş’ı bile dolandıran insan artık her şeyi yapardı eminim. O dönem başka bir vesile ile bu şahıs hakkında bir yazı kaleme aldım. (İsteyen
şuradan baksın)
Evet kabul ediyorum, belki Tayfun Şahin gibi ben de elimdeki imkanları kullanarak bu tür şeytani rant şebekelerinin foyalarını ortaya çıkarmalıydım. Ama öyle olmadı ne yazık ki ve ilgilenmedim pek.
Ne zaman kadar…
Geçtiğimiz gün bana yollanan bir Facebook linki beynime çivi gibi saplantı. Melih Göğebakan isimli şahıs bu kez sosyal paylaşım sitesi Facebook’a postu sermişti. Yalanın, üçkağıdın bini bir paraydı nasılsa. Kendisiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan oyuncuların, mankenlerin isimlerini kullanarak para toplamaya çabalıyordu. Üstelik bir de internet sitesi açmıştı.
Merak ettim siteye girdim.. Aman Allahım bu nasıl bir organizmaydı böyle! Nasıl bir cesaret, nasıl bir gözü dönmüşlük vardı da, bir insan en ufak bir utanma, sıkılma belirtisi göstermeden, bu kadar cesaretle sallayabiliyordu!
Ne yalanlar, ne atmasyonlar, ne kes/yapıştırlardı öyle yarabbi! İnternetten bulduğu bir takım resimleri kendi mankeniymiş gibi rahatlıkla kullanmasına bir şey diyemezdik. Nihayetinde Rus ve Arap kadınlardı bunlar. Ama yerli filmlerin afişlerini, konser broşürlerini koymuştu sitesine bu adam.
Ve esas bombanın kralı arkadaşımızın biyografisinde saklıydı. Bir kaç satırlık bir biyografiye bu kadar yalan, palavra nasıl sığabiliyordu? Akıl alır gibi değildi.
Artık üzerime farzdır bu kısa biyografideki yalanları ortaya çıkarmak...
Adana’da dünyaya geldiğini söyleyen melih Göğebakan nedense doğum tarihi hakkında bilgi vermiyor. Ancak resmine bakarak biz 30 ile 40 yaşları arasında olduğunu söyleyebiliriz. Biyografiden anlaşıldığı kadarıyla lise mezunu ve bir süre grafik, resim ve fotoğrafla ilgilenmiş. Ki normaldir bu. Ama sıkıntı buradan sonra başlıyor.
Göğebakan 2000 yılında Zeki Ökten’in yönetmenliğini yaptığı ve ismini yazmadığı bir filmde ‘Asistan’ olarak göre yaptığını söylüyor. Rahmetli Zeki Ökten’i geçtiğimiz yıl Aralık ayında kaybettik. Melih Efendi bunun bildiği için, ‘nasılsa kimse çıkıp tekzip etmez’ düşüncesiyle bu yalanı üflüyor. Oysa Ökten’in filmografisi bellidir ve 2000 yılında herhangi bir film hayata geçirmemiştir. Hadi diyelim ki Göğebakan tarihleri yanlış hatırlıyor. Merhum Ökten 1999 yılında Meşhur Güle Güle’yi 2002’de ise Gülüm’ü çekti. Üşenmedim baktım, her iki filmin de Role Caption’da bu arkadaşın ismi yok. Tamam, Ökten rahmetli olmuş olabilir ama bu filmleri çeken ekibin hemen hepsi hayatta. Sormadım ama sorarsam verecekleri cevabı adım gibi biliyorum.
Kaldı ki bu sektörü iğne ucu kadar bilen herkes çok iyi bilir ki ‘Asistan’ diye bir pozisyon yoktur. Nedir bu asistan? Yapım asistanı mı, reji mi, kostüm mü, nedir? Başlı başına bir asistanlık nereden çıkmıştır?
Biyografinin Zeki Ökten sonrasında devam cümlesi şu: “Usta yönetmenler Şerif Gören, Şahin Gök ve Atıf Yılmaz ile birlikte çalışma fırsatı da yakalayan Göğebakan, aynı yıl Baskın ve Halı Türküsü adlı belgeseller için kamera arkasına yeniden geçti.” Bu ‘yeniden’ vurgusuna birazdan değineceğim ama önce şu ismiler ve belgesele bir bakalım. Atıf Yılmaz rahmetli olduğu için ‘nasılsa yalanlayamaz’ mantığıyla iliştirildiği aşikar. Zira rahmetlinin 2000 yılından sonra sadece iki filmi yaptığını (Eylül Fırtınası ve Eğreti Gelin) biliyoruz. Yakından bildiğim bu iki projede de melih Bey’in alakası yok. Şerif Gören ise sinemayı yaklaşık yirmi yıl önce bıraktı. 2000 sonrası üç tane dizi yaptı. Esas nirengi noktası da burası, sanırım Melih Göğebakan bir şekilde Gold Film ile ilişkide bulundu. Zira Gören’in Kırık Ayna dizisinin yapımcısı Gold Film ve Faruk Turgut. Bunu unutmayın zira birazdan lazım olacak. Göğebakan’ın Gören’in dizilerinde olup olmadığını da sinema veritabanlarından kontrol etmek mümkün. Ama siz yorulmayın ben yaptım ve sonuç sıfır! Ha bu arada bu ünlü yapımcı ve yönetmen kardeşimizi eskaza ünlü sinema sitesi IMDB’de aratırsanız sonuç olarak size şöyle bir sayfa çıkacaktır: “No Matches.”!!! Türkçe tabanlı site olan Sinematürk’e ise kendi kendini kaydetmiş, üstelik ‘sanatçı’ olarak. Kaç çalışması var dersiniz? Evet, bildiniz: SIFIR! Şahin Gök kısmına ise hiç bakmayalım Şerif Gören/Melih Göğebakan ilişkisi ne ise Şahin Gök ilişkisi de odur, emin olunuz.
Gelelim ‘Aynı yıl’ geçtiği kamera arkasına ve belgesellerine. Bir kere bu ‘aynı yıl’ hangisidir bilmiyoruz. 2000 mi, sonrası mı? Üstelik madem Baskın ve Halı Türküsü diye iki tane belgeselin var niye koymadın Sinematürk’e? Ve niçin hiç kimse bilmiyor bu belgeselleri.
Pardon bildiğimiz böyle iki belgesel var. Evet, isimleri de Baskın ve Halı Türküsü… Yalnız yönetmeni Melih Göğebakan değil, zaten yılı da 2000 değil. Önce, çok daha önce tâa 1977 yılı. Yani Melih henüz bebekken çekmediyse o çekmiş olamaz. Zaten kaynaklar da bu iki belgeseli Sinan Çetin isimli birinin çektiğini söylüyor! Sinan Çetin canım, Melih Bey kadar meşhur olmasa da!
Melih Göğebakan’daki bu hırsızlık cesaretini takdir etmemek mümkün mü?
Sıkılmadıysanız devam edelim mi?
Şöyle akıyor biyografi metni: “Sonraki yıllarda bir çok dizide yardımcı oyuncu olarak görev yaptı.” Evet, belki de biyografisindeki tek doğru kısımla karşı karşıyayız. Şahsen Melih Bey’in birkaç saniyelik birkaç rolü olduğuna inanıyorum. Bir şekilde bulaşmasa da bu alanı asla bilemez ve entrikalar yapamazdı!
Sonrası ise tam bir palavra yığını. Casting hizmeti, sokak defileleri, menajerlik vs vs… Bir de ‘Adından söz ettirmiş!’…
2005 yılı sanırım ünlü yapımcımızın (!) artık cesaretinin zirve yaptığı yıl, zira hiçbir şey üretmeden bu kadar meşhur olan İstanbul Ajansına bir de prodüksiyon ekliyor. Bakın bu kendi ifadesi: “film ve sinema sektöründe ben de varım” dedi. Hani insanın Amerikan aksanıyla ‘Ovvv’ diyesi geliyor!
Ve hemen ardından bir palavra daha: “İstanbul Prodüksiyon olarak ilk işini TRT’ye Ödünç Hayatlar adında 13 bölümlük dizi film yapımıyla başladı.”
Bir cümlede bu kadar yalan olur mu kardeşim?
Birincisi , bir kere İstanbul Prodüksiyon henüz hiçbir dizi yapmadığı için, ilk işini henüz yapmış değil. Yani yalan bu!
İkincisi, türk dizi tarihinde Ödünç hayatlar diye bir çalışma yok. Pardon, var, küçük bir farkla var: Ödünç Hayat. Ve elbette TRT’de değil, Kanal D’de yayınlandı ve tutmadı. Ve evet, tüm bunlar 2005 yılında oldu. Yapımcı ise Gold Film Faruk Turgut. Tanıdık geldi değil mi? Eminim Turgut, Göğebakan ile ya bir kez karşılaşmıştır ya hiç! TRT yalan, 13 bölüm külliyen sıkma…
Gaza gelince duramıyor yapımcımız ve biyografisini şöyle süslemeye devam ediyor: “ATV, Kanal D, Star ve Shovv TV kanallarında dizi, program ve reklam filmleri yapan Göğebakan kendini kanıtladı. “ Bu süreçte bir şeylerin kanıtlandığını ancak bunun, sayın Göğebakan’ın kastını yaptırdığı şey olmadığını bugün çok iyi biliyoruz.
Ve bir ‘baba’ yalan daha: “2007 yılında sinemacılar emek ödül töreninde ödüle layık görülen Göğebakan, bu ödülü Türkiye’nin en genç yapımcısı olarak aldı…”
Sınır tanımayan bir yalan hazinesine oturmuş harami gibi sanki Göğebakan, o avuçluyor yalanlar çoğalıyor, o avuçladıkça cesareti yerine geliyor ve yalanda sınırlar kalkıyor, cüret alıp başını gidiyor. Nedir bu ‘Sinemacılar Emek Ödülü?’ kim veriyor kardeşim? Hangi yapımından dolayı vermişler, nerede vermişler?
Yoruldum şahsen…
İnsan bir yandan hayrete düşerken, diğer yandan düşünmeden edemiyor: Bu kadar yalanın, üçkağıdın tek nedeni ‘geçim derdi’ olamaz. Sadece para kazanmak için böylesine yalan bir dünya çatıp altına girilmez. Bir marazi durum söz konusu bence… Ve elbette bu tür karakterlerin palazlanıp semirmesine neden olanlar da yine bizleriz.