5 Mayıs 2011 Perşembe

Görüntülerini siliyorum şehrin


Gece ince ve ıslak bir tül gibi iniyor şehrin üstüne. Gündüz anne sözü dinleyen uysal çocuklar gibi güneş altında boynu bükük duran yapraklar, şimdi gergin bir ipin tepesinde rüzgârla çarpışan uçurtmalar gibi ses çıkarıyor...

Şehirden ses geliyor. Duyanı sağır edebilecek kadar güçlü bir ses bu. Otobanda mekanik kalabalığı yararak ilerlemeye çalışan ambulansın vaveylası, arka sokakta müezzinin yanık sesini bastırmaya çalışan köpeğin ulumasına karışıyor...

İnsanlar geceye akıyorlar buharın serine akması gibi. Kulağımı şehre dayamış dinliyorum. Duyanı sağır edebilecek kadar güçlü bir ses bu. Başındaki ıslak bezi minik eliyle çekiştirmeye çalışan ateş içindeki bebek, annesinin ayaklarından tavana doğru basıyor çığlığı...

Annenin ninni sesi dinlendiriyor karanlık duvarda asılı resimdeki azgın denizi... Neon ışıklarının sırt verdiği dar bir arka sokakta üç bitirim birbirlerine sustalı bıçaklarını gösteriyorlar... Yaylı mekanizma, suç işlemek hazzıyla fırlatıyor minik keskin çelik parçasını ileriye. Kırmızı ışıkta cam silen pasaklı çocuk, çamurlu suyla dolu kovasını kirli yosun kokulu denize boca ediyor. Yenikapı açıklarından şilep sirenleri hücum ediyor Kumkapı meyhanelerine.

Aldığı haftalığı günahta eritecek olmanın telaşlı heyecanıyla koşan tamirci genç, namazı kaçırmamak için adımlarını sıklaştıran bir mümine çarpıyor ansızın. İkisi de geriye dönüp bakmıyorlar bile. Günah da çağırıyor insanları, rahmet de... İkisinin de acelesi var... İkisi de lezzetli... İki saat sonra belki yine karşılaşacak bu iki insan. Birinin gözlerinden uyuşuk bir zevk, anlamsız bir şehvet akacak, diğerinden haz ve şevk. Siyah parke taşları tokurdatan bir çift ökçenin üzerinde salınarak yürüyen üç günlük sakallı sarhoşun narasını, evde ateşli çocuğunu uyutmaya çalışan uykulu anne duymuyor bile.

Şehrin sokaklarına, caddelerine, binalarına dayalı kulağım. Şehir konuşuyor, sokaklar konuşuyor, binalar konuşuyor. Duyanı sağır edebilecek bir ses bu. Rüzgâr kâh etrafında tilmizlerine ders veren bir bilgenin cümle sonlarında aldığı nefes gibi hırıltılı ve tok, kâh boşlukta sallanan bir kamçı gibi keskin ve hırçın.

Ve gece ıslak ve ince bir tül gibi indi şehrin üstüne.

Mazbut ayaklar eşikten geriye çekilip, iki dolam atıyorlar güveni kilitlerine. Sonra anlamsız bir güvenle ışıltılı bir camın karşısına geçip, saatlerce bilmedikleri yabancıları evlerine alıyorlar... İnsan girmesin diye kapılarını kilitleyen insanlar, tanımadıkları insanları ta yatak odalarına alıyorlar. O yabancılarla gülüp, onlarla ağlıyorlar...

Sesler geliyor evlerden, duyabileni delirtecek kadar güçlü ve anlamlı sesler bunlar. Tinerci çocuklar, attıkları naylon parçalarında kalmış olması muhtemel Bally kırıntılarını soluyarak arıyorlar burunlarıyla. Kırışık eprimiş naylon parçacığı tıkıyor, kılcal damarları çatlak minicik burunları. Kaymış gözler yarım hazla daha da kayıyor. Otoyolda iki cins arasında bir yerde duran zavallı insanların günaha duruşlarının haberini veriyor yerli marka araba klaksonları. Ani bir fren yapıyor beyaz bir Tofaş. Geri geri geliyor günaha doğru. Kart bir ses, günahın bedelini ve yerini tayin ediyor panik içinde bir taraftan sağa sola bakıp, diğer yandan şehvetin teslim alışıyla, günaha gözü kapalı giden adamla beraber.
Görüntülerini siliyorum şehrin.

Sesler... Sadece sesler anlatıyor bu şehri bana... Rüzgâr, kornalar, sirenler, insanlar... Müminler, günahkârlar, mazbutlar, sarhoşlar... Kulağını dayayan herkese şehri anlatıyorlar ve zamanı...

Gece ince ve ıslak bir tül gibi iniyor şehrin üstüne ve ben şehri dinliyorum. 

1 Mayıs 2011 Pazar

Onlar; toplumun ödediği son bedeldi!

Taslak Afiş

Otobüs; yıllarca yanlış pusulalar, yanlış kaptanlar, yanlış güzergahlar ile muazzam bir enerji, zaman ve en önemlisi insan kaybı yaşayan bir toplumun girdiği keskin kavşaktaki son savrulma hikayesidir.


Teaser için tıkla 

30 Nisan 2011 Cumartesi

Bir artı bir kaç eder?






İki soru ile başlamak isterim.

İnsanın öyküsü nerede başlar? Doğumunda mı? Ebeveyninin doğumunda mı? Yoksa geçmişe, en başa mı gitmek lazım her birimizin kişisel öyküsünün başlangıcı için?

Acı.. Çeker misiniz sıklıkla? Bedensel yaraların yol açtığı ağrılı acılardan bahsetmiyorum, ruha açılan yaraların verdiği acılardan söz ediyorum. Peki ne kadar büyük olursa olsun acınız, daha büyüğünün olabileceğini düşünür müsünüz hiç?

Bazı filmler vardır, afişleriyle, ismiyle, oyunculuklarıyla ketumdur. Eğer özel bir ilginiz yoksa ele vermezler kendilerini. Ve biz gömülü hazine üzerinden yürüyüp giden defineci bahtsızlığıyla geçer gideriz yanlarından.

Denis Villeneuve imzalı Incendies- İçimdeki Yangın tam da böylesi bir film. İddiasız afişi, bilinmeyen oyuncuları ve neredeyse sıfıra yakın tanıtımıyla ıskalanması çok yüksek olan bir başyapıt. Film bir göç sanatçısı olan Wajdi Mouawad’ın oyunundan uyarlama. Beyrut kökenli olan yazar, kendi çocukluk döneminde her yerinden kan, barut ve acı fışkıran anavatanına dair muazzam bir post-modern tragedyaya imza atmış.

İçimdeki Yangın genel anlamda bir ‘yol’ filmi aslında. Hikayesi ise pek sık rastlanan cinsten değil: Kanada’da yaşayan Lübnan kökenli Nawal Marwan ölümünden sonra bir vasiyet bırakır. Vasiyetinde ikiz çocukları Jeanne ve Simon’dan  anavatanlarına gidip, o güne kadar habersiz oldukları ağabeylerini ve babalarını bulmalarını ve açılmasını istemediği mektupları onlara vermelerini ister. Nawal, çok dokunaklı bir veda mektubu da bırakmıştır evlatlarına. Çok açıklayıcı olmasa da, geçmişinde büyük günah ve kabahatler işlediğini, bu nedenle gerçek ortaya çıkana kadar mezar taşının dahi olmaması gerektiğini yazmıştır.

Aynı zamanda ikiz olan kardeşler yola çıkarlar. Bu arada film bizi paralel kurgu ile Nawal’in hikayesine de götürür. Daha gencecik bir kız iken bir Müslüman’a gönül vermiş ve ondan hamile kalmıştır. Ağabeyleri çocuğunun babasını öldürürler. Babaannesi ise doğurduğu gayrımeşru bebeğini bilinmeyen bir yetimhaneye bırakır. Aslında bu durum Nawal’ın hayatındaki en yüzeysel acıdır. Çok daha beterini yaşayacaktır genç Hıristiyan kadın.  Önce dayısının barışçıl gazetesinde çalışır. Lübnan karışıktır. Faşizm ve komünizm her ülkeyi böldüğü gibi, kendi ülkesini de bölmüştür. Müslümanlardan da, Hıristiyanlardan da aşırı milliyetçiler vardır ve adı konulmamış bir iç savaş yaşanmaktadır. Nawal öğretmenliğini yaptığı evde aşırı milliyetçi Hıristiyan milislerin liderini silahla öldürür.

İnsani şartların berbat olduğu bir hapishanede 15 yıl geçirir. İşkence, tecavüz ve bilumum insanlıkdışı muamelenin yapıldığı 15 yıl.

Nawal’in çocukları günümüz Lübnan’ına annelerinin izini aramak için gittiklerinde, 35 yıl öncesiyle bugün arasında çok da fazla şeyin değişmediğini, acıların öfkeyi taze tutmaya yaradığını yaşayarak görürler. Ne var ki, bir ülkenin kendi trajedisinden bireysel bir dram damıtılmaktadır.

İçimdeki Yangın finale doğru ilerledikçe, insanı düğüm düğüm eden acılara da gömüyor. Bir yandan çocuklar kendi gerçeklikleriyle yüzleşirken diğer yandan, nasıl bir kötü kaderin kurbanı olduklarını fark ediyorlar.

Aslında anne Nawal’in mantığı basittir: Hayatın bana öğrettiklerini ben de düşmanlarıma öğreteceğim… Fakat son tahlilde öğrenen ve iki büküm olan düşmanları değil, kendi çocukları da olacaktır.

Film her ne kadar ana tema olarak kendine ‘barış ekseni’ni seçip, ‘Önemli olan barış, inancın önemi yok’ dese de, inançların, ideolojilerin öncelikli olarak kendi insanlarını nasıl kurbana dönüştürebildiklerini şahane anlatıyor. Filmin en kötü karakteri bile, bir noktadan sonra ‘kurban’ konumuna itiliyor.

İçimdeki Yangın, anlatımıyla da, popüler sinema formatının epey dışında. Her bir epizot bambaşka bir acıyı yakınlaştırıyor izleyiciye. Müziği, kamera kullanımı, resimleri ve ille de oyunculuğu muazzam bir film. Anlattığı mekanların gerçekliği çok sarsıcı, hikayedeki buluşlar inanılmaz etkileyici ve yalın. Muhteva o kadar derinden etkiliyor ki insanı, bir süre sonra tüm diğer faktörler önemsizleşiyor. Ve bir yerlerinde şöyle diyor replik: Gerçeklerin karşısında herkesin susması gerekir!


Filmin zaaflarından birincisi, anlattığı hikayenin genel siyasi tablosu hakkında cimri davranması. Bölgeye ve tarihe hakim olmayan biri için hikayeden kopmaya neden olabilecek ciddi bir tehlike bu aslında.

İçimdeki Yangın, tutucu bir bakış açısıyla bakıldığında bu kadar rahatsız edici gerçeği anlattığı için pek makbul sayılmayabilir. Ama şahsen öyle düşünmüyorum, yeryüzündeki neredeyse tüm kötülükleri yapaylığa kaçmadan tek hikaye içinde eritebilmeyi başarıyor. İhanetten, intikamdan, tecavüzden, sadakatten, şeytanilikten, saflıktan ve daha bin türlü şeyden bahsediyor. Her katmanda bir başka acı çıkıyor karşımıza ve bunu izleyiciye yadırgatmadan veriyor film.

"Çocukluk, insanın boğazına oturan yumru gibidir kolay kolay yutulmaz” diyor İçimdeki Yangın… Film bittiğinde boğazınızda kocaman bir yumruğun sıkıştığını hissediyorsunuz ve ruhunuz okkalı bir tokat ile sarsılmış şekilde akıyor filmin son jeneriği.

Değişik festivallerden toplam 11 ödül almış olan İçimdeki Yangın’ın İstanbul Film Festivali kapsamında da gösterildiğini hatırlatalım. 


29 Nisan 2011 Cuma

Hayat cidal değildir cancağızım!


‘Büyüyünce ne olacaksın?’ diye çocuğuna sorar baba, aldığı cevap karşısında ise dumur olur; ‘Emin değilim, sen küçükken neydin ki?’ Çocuk zihni, büyüklerden çok daha hesapsız bir şekilde kodlar dünyayı. Çocuk algısı bazen saf olmasına rağmen tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Ve bilir misiniz, bazen büyükler himmet peşindeyken, kendileri himmete muhtaç olduklarını çok fena hissederler.

Sağlam rakiplerin arasından sıyrılarak Oscar heykelciğini kucaklayan Danimarka/İsveç ortak yapımı Hævnen-Daha iyi Bir dünyada, kendi himmete muhtaç haline bakmadan Afrika’ya, merhametin iğdiş edildiği bir coğrafyada merhamet dağıtmaya kalkışan bir doktor ve ailesinin çevresinde gelişen olayları anlatıyor.

Afrika… Cennet misali bir coğrafyanın, akılsızlıkların, merhametsizliğin sonucunda dünyasını da, ahiretini de –ne acı ki- kaybetme noktasına gelmiş bahtsızlar ülkeleri… Varlıklarıyla batılıların zihin konforunu bozan, vicdanlarını rahatsız eden kara kaderli coğrafya.

Önce filmin öyküsünü aktarayım, sonra uzunca bir alıntı yapacağım izninizle: Anton Danimarka’da sıkıntısız ve elit insanların yaşadığı bir bölgede ikamet eden doktordur. Ne var ki, ailevi sorunları ona kaçış yolu olarak ‘Kara Kıta’yı göstermiştir. Geldiği Afrika’da bir göçmen kampında mesleğini icra etmeye başlar. Yokluk, imkansızlık, insafsızlık günü birlik trajediler çıkarır bu Avrupalı doktorun karşısına. Çaresizlik içinde, insanlara yardım etmek adına çırpınıp durur.

Oysa kendi ülkesinde, kendi ailesinde neredeyse Afrika’dakine eş bir dram vardır hayatında. Eşiyle arası bozuk, sorunlu çocuklarıyla mesafelidir. Büyük oğlu Elias sürekli okuldaki fırlama tipler tarafından taciz edilmekte, şiddete maruz kalmaktadır. Elias’ın imdadına ise marazi bir tip yetişir; sınıf arkadaşı Christian. Bu arıza çocuk kısa süre önce annesini kaybetmiştir ve bu nedenle babasına karşı öfke doludur. Şiddete meyilli olan Christian, Elias’ı kötü çocukların tacizinden kurtarmakla kalmaz, psikopat hali tüm okulda meşhur olur, herkes onlardan uzak durur. Ne var ki, kontrolsüz güç güç değildir ve bir süre sonra bu iki kanka, boylarının çok çok üstünde bir faciaya doğru hızla yol almaya başlar.

Anton ise Afrika halkına zulüm eden, milislerden biriyle imtihan edilmektedir. Tek kelime İncil, tek kare Kilise geçmese de (ya da geçtiği halde hatırlamasak da) Anton’un şahsında post-modern bir Mesih tipolojisi vardır karşımızda. Vardır ancak, makas yanlış yerden tutulmakta, Batı’nın çözüm önerisi de problem içermektedir. Anton’un oğlu ve arkadaşı şeytani bir plan üzerinde çalışırken, doktorumuzda paralel kurgu ile kanlı bir katili tedavi etmenin gel gitlerini yaşamaktadır.

Şimdi bir an için, filmin atmosferinden çıkıp şöyle bir düşünelim: Kainat, kocaman bir mekanizma. Her şey diğeriyle bir şekilde ilgili ve bağlantılı. Bir şeyin arızalanması, sekteye uğraması, neredeyse her şeyi etkiliyor. Olumlu ya da olumsuz bir gelişme tüm kainatta zincirleme bir tetiklemeye neden oluyor. Batı felsefesi her ne kadar, bardağın dola yerine değil, boş tarafına bakıp, hayatı bir savaş ve çatışma olarak algılasa da gerçek asla öyle değil. Bakın bu konuda Bediüzzaman’a kulak verelim: “"Ve Hâlık-ı Kerim’in kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta kemal-i itaatla imtisal edilen düstur-u teavünle, nebatat hayvanatın imdadına ve hayvanat insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumî kanunun rahîmane, kerimane cilvelerini cidal zannedip, "Hayat bir cidaldir" diye ahmakane hükmetmişsin.” "Acaba o düstur-u teavünün cilvesinden olan zerrat-ı taamiyenin, kemal-i şevk ile beden hüceyrelerinin gıdalandırılması için koşmaları nasıl cidaldir? " (Lem’alar) Biliyorum ağır ifadeler ama lütfen dikkatli okuyalım.

Ya da şöyle açıklamaya çalışalım. Hayatı bir tür çarpışma ve savaş olarak görenlerin en büyük dayanağı ‘hayvanlar alemindeki savaş’tır. Bediüzzaman 30. Lema’da bu konuya harikulade yaklaşım getirir. Merak eden oradan okur, ancak Afrika’nın genelde hayvan belgeselleriyle Batı dünyasında yer ettiğini de hatırlatalım.

Daha İyi Bir Dünya’da çözülmüş aile kurumu, dibe vurmaya mahkum eğitim sistemi ile, kendi haline bakmadan başkasına akıl vermeye kalkışan Batının taşlaması bir nevi. Elbette her şey bu kadar keskin değil filmde. Özellikle de sonunda. Filmi bize (ve dolayısıyla tüm batı âlemine) sempatik gösteren en önemli unsur ise, finalindeki insani yaklaşımı olsa gerek.

Son bir not, bu filmi daha iyi anlayabilmek adına 2008 Hollanda yapımı Wit Licht - Vahşetin Çocukları’nı illa ki izleyin, derim. 


26 Nisan 2011 Salı

Press: Bomba ile tekzip!



Bağcılar medyasının büyük bir âlay-ı vâlâ ile getirttiği sarışın liderimiz Tansu Çiller’in meşhur bir sözü vardı: “Devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de şereflidir.” Sayın Çiller’in bu cümlesinin öznesindeki muradının ne olduğunu hemen herkes biliyor sanırım. Konuşma diliniz bu olduğu vakit, beylik ifade ile ‘elinizdeki tek malzeme çekiç olduğu vakit, her sorun size çivi olarak görünür’dü… Nitekim öyle de oldu. En masum istek, en basit haberleşme özgürlüğü bile ‘terör’ eylemi sayıldı ve sayın başbakanın ‘şeref’ ile taltif ettiği makama ulaşmak için kurşunlandı, bombalandı. Bir gazete düşünün ki sadece 2 yılda 27 personeli öldürüldü. İster teröre yardım, yataklık yapsın, ister başka şey. Eğer kanun ve hukuk devleti iseniz, cezayı siz kesemezsiniz. Yani hukuk devletinde, demokrasilerde devlet adına şereflenmek gibi bir paye yoktur.


İsterseniz size bir öykü aktarayım.


Özgür Gündem gazetesi, 30 Mayıs 1992’de “Egemenlik kayıtsız şartsız DGM’nindir” manşetiyle yayınına başladı. Yayın yönetmeni Ragıp Duran’dı. Gazete başlarda çok önemsenmese de tirajı 30 bini bulduğu anda enteresan şeyler olmaya başladı. Henüz çiçeği burnunda, 1 haftalık bir yayın geçmişi olan gazetenin Diyarbakır bürosu muhabirlerinden Hafız Akdemir, 8 Haziran 1992’de büroya gitmek için evinden çıktıktan sonra silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi. Akdemir, doğu illerindeki Hizbullah ya da Hizbulkontra olarak anılan JİTEM ile işbirliği yapan kişilerin bizzat askerî yerlerde askerlerce eğitildiğine ilişkin haberler yapıyordu. Olaylar bununla kalmadı elbette. Gazetenin Gercüş muhabiri Yahya Orhan, 31 Temmuz 1992 günü evine giderken ilçe merkezinde öldürüldü. Orhan da öldürülmeden önce bizzat dönemin Gercüş Kaymakamı tarafından yaptığı haberler nedeniyle tehdit edilmişti. Orhan’ın vurulduğu yer, Gercüş hükümet konağı ile bitişiğindeki Gercüş Jandarma Karakolu’na yaklaşık 150 metre mesafedeydi. Olay günü, ilçenin belediye hoparlöründen, ‘Akşam saat 20.00’den itibaren tatbikat yapılacak’ anonsu yapılmış, vatandaşların dikkatli olmaları istenmişti. Duyurudan da anlaşılacağı gibi, Yahya Orhan’ın vurulduğu saatte ilçenin her yanında asker, polis ve özel tim elemanları dolaşıyordu. Fakat katiller bir türlü yakalanamadı. Çok geçmedi ve gazete bizzat kendi personeline yapılan saldırılara dikkat çekmek için ‘Durdurun bu cinayetleri’ manşetini attı. Ama ortada bir ‘şeref’ meselesi vardı ve şereflenmek için birileri yarışa girmişti. 5 Ağustos 1992 günü sabah gazetenin genç muhabirlerinden Burhan Karadeniz de uğradığı silahlı saldırı sonucu felç oldu. İşte tam da bu zamanda, yeryüzünün hiçbir yerinde olmayan bir şey yaşandı. Özgür Gündem, Diyarbakır büroda nöbet uygulaması kararı aldı. Yönetim, bir grup muhabir ve yazarı, nöbet için İstanbul ve İzmir’den Diyarbakır’a gönderdi.


Nöbet uygulamasına katılmak için 8 Ağustos 1992’de evinden çıkan gazetenin yazarı ve muhabiri Hüseyin Deniz, uğradığı silahlı saldırı sonucu ağır yaralandı ve 28 saat sonra yaşamını kaybetti. Gazetecilerin art arda katledilmesi üzerine Uluslararası Af Örgütü başta olmak üzere Gazetecileri Koruma Komitesi, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti gibi örgüt ve kurumlar saldırılara tepki göstermeye başladı. Ancak gazetenin dağıtımcılarına ve muhabirlerine yönelik saldırı ve baskılar bitmedi. Olağanüstü Hal Bölge (OHAL) Valiliği, gazetenin OHAL Bölgesi’nde satışını yasakladı.


Gazetenin Urfa temsilcisi ve İnsan Hakları Derneği Urfa Şubesi yönetim kurulu üyesi Kemal Kılıç ise 18 Şubat 1993 günü akşam saatlerinde evine giderken uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü.


Bu gelişmeler sonrasında gazete bir süre yayına ara verdi, zaten dağıtımı da yasaklanmıştı! Bir süre sonra, 26 Nisan 1993 tarihinde Gurbetelli Ersöz’ün genel yayın yönetmenliğinde yeniden yayına başladı. Ve doğal olarak (!) yayına tekrar başlanması saldırıları da kaldığı yerden devam ettirdi. Gazetenin Bitlis muhabiri Ferhat Tepe gözaltına alındıktan sonra 4 Ağustos 1993’te Elazığ’a bağlı Sivrice’de ölü bulundu. Gazetenin en genç muhabirlerinden 17 yaşındaki Nazım Babaoğlu ise 12 Mart 1994 günü bir haber için gittiği Urfa’nın Siverek ilçesinde kayboldu ve yaklaşık 18 yıldır haber alınamıyor.


2 yıl gibi kısa bir sürede 8 muhabir ve yazarı ile 19 dağıtımcısı öldürülen Özgür Gündem gazetesinin İstanbul Kadırga’daki merkez bürosu, çok enteresan bir tarihte; Dünya İnsan Hakları günü olan 10 Aralık 1993’te yüzlerce polis tarafından basıldı. Gazetenin merkezinde çalışan herkes gözaltına alındı ve gazete Nisan 1994 tarihinde mahkeme kararıyla kapatıldı. Gazetenin yayımlanan toplam 580 sayısının 486’sı hakkında dava açılırken, gazeteci ve editörleri de toplam 147 yıl hapis ve 21 milyar lira para cezasına çarptırıldı. Gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü Işık Yurtçu ise 8 ay görev yaptığı gazetedeki yazılar nedeniyle toplam 20 yıl hapis cezası aldı. Gazetenin kullandığı barışçıl dili nedeniyle tüm ülkede sevilen ve sayılan bilge yazarlarından Musa Anter ise 20 Eylül 1992 günü Diyarbakır’da pusuya düşürülerek öldürüldü. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel, gazetecilerin art arda öldürülmeleriyle ilgili gazeteci yazar Hasan Cemal’in kendisine sorduğu bir soruyu o günlerde şöyle cevapladı: “Onlar gazeteci kılığına girmiş militanlar, birbirlerini öldürüyorlar.”


İçeriğine katılırsınız ya da katılmazsınız, beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, haberciliği doğrudur ya da yanlıştır… Bunlar apayrı konular. Gerçek olan şuydu: 20. yüzyılın sonlarına doğru, demokrat olduğu iddia edilen bir ülkede, bir basın kuruluşu haberlerine karşılık mermi ve bomba ile tekzip ediliyordu.


İşte vizyondaki Press isimli film, bu hikâyeyi film diliyle perdeye yansıtıyor. Elbette tıpkı gazete gibi filmin de dilinde birtakım sıkıntılar olsa da, özellikle günümüz ulusalcı tayfasının bugünlerde pek kullandığı ‘özgürlük’ taleplerine karşı tarihin mutlak bir tekzibi gibi duruyor Press filmi.






Press


Yönetmen: Sedat Yılmaz Oyuncular: Aram Dilbar, Engin Emer Değer, Kadim Yaşar, Sezgin Cengiz, Asiye Dinçsoy, Bilal Bulut


Tür: Dram, Politik


Süre: 100 dakika


2010, Türkiye

AKÇSK: Ergenekon-İsveç





İsveçli Stieg Larsson’un "Millennium Üçlemesi", 50’ye yakın ülkede on milyonlarca satış rakamı ve aldığı edebiyat ödülleri ile kitap sektöründe fenomen olmuştu. Kitap serisi epey gecikme ile ülkemize geldi. Seri şu kitaplardan oluşuyordu: "Ejderha Dövmeli Kız", "Ateşle Oynamayı Seven Kız" ve son kitap "Arı Kovanına Çomak Sokan Kız". Bu tür romanların sinemaya uyarlanması çok vakit almıyor. Nitekim Hollywood anında uyandı ama İsveç sineması elini daha çabuk tuttu bu sefer ve serinin son filmi de bu hafta vizyona girdi. Filme geçmeden önce yazarıyla ilgili kısa bir hatırlatma yapmak isterim.


Gazeteci kökenli bir yazar olan Stieg Larsson, mesleği aktif olarak yaparken, işi dışındaki zamanlarında biraz da hoşça vakit geçirmek için, gazetecilik mesleğinde edindiği tecrübelerden yararlanarak yazmış romanlarını. 1997 yılında başladığı üçlemenin ilk iki cildini tamamlamasına rağmen, yayımlatmak için 2003 yılına kadar hiçbir girişimde bulunmamış. 50 yaşında geçirdiği kalp krizi sonucu hayata veda ettiği için romanlarının kazandığı başarıyı göremeden bu dünyadan göçmüştü.


Milenyum Üçlemesi gerek içinden çıktığı kültür, gerekse bizim gibi kültürler için inanılmaz ibretlik içerik taşıyan bir seri roman (dolayısıyla film) oldu. Şüphesiz bu tür anti-ütopik eserler mebzul miktarda kurgu içerir ancak, Larsson’un mesleğe dayanan gözlemcilik yeteneği, sıradan olaylardan bile toplumsal eleştiri çıkarabileceğini gösterdi. Üçleme, İsveç gibi her alanda örnek gösterilen steril görünümlü, gerek politik gerek ekonomik anlamda "gelişmiş" bir ülkenin karanlık yüzüne yapılan şaşırtıcı bir yolculuktu aynı zamanda. Larsson, sosyal devlet yapısının oturaklı göründüğü toplumlarda yaşanan içten çürümeyi çarpıcı bir dil ve freni olmayan bir betimleme ile okurun/izleyicinin önüne serdi.


Bu nedenle hem roman hem de film, yetişkinleri bile rahatsız edecek derecede şiddet ve cinsellik içeren sahnelere sahip. Okurları bu anlamda uyarmak boynumuzun borcu.


Serinin son filmine gelince. Kahramanımız Lisbeth Salander kafasında bir kurşunla bir hastanenin yoğun bakım ünitesinde yatmaktadır. İyileşir iyileşmez de kendisini doğrudan hapse yollayacak, üç cinayetten yargılanacağı duruşmaya götürülecektir. Davasını hayatı pahasına savunan Salander, gazeteci Mikael Blomkvist’in de yardımıyla masumiyetini kanıtlamaya ve kendine acı çektiren sistemin mimarı olan derin devletin sırlarını ortaya çıkarmaya çalışacaktır. Ancak gerçeğin peşine düşmenin faturası temiz ve acısız olmayacaktır. Salander bir yandan kendi hayatıyla dramatik bir şekilde yüzleşirken, diğer yandan mücadele ettiği yapının, sandığından çok daha derinde ve tehlikeli olduğunu görecektir.


Milenyum Üçlemesi, her ne kadar roman ile filmi arasında karakter ve olay filtrelemesi yapılarak perdeye taşınsa da kitap ile filmin dili birbirine çok yakın. Ritmi ve atmosferi de.


AKÇSK (Arı Kovanına Çomak Sokan Kız), serinin ilk ikisinde yüzeysel olarak gördüğümüz perde arkasındaki karanlık ele seyirciyi daha da yaklaştırıyor. Ve anlıyoruz ki, oynanan oyun tesadüf ya da basit kişisel çıkar hesaplarına dayanmıyor. Çok daha derin ve tehlikeli bir oluşum var. Tam da bu noktada ülkemizdeki Ergenekon yapısıyla örtüşüyor AKÇSK. Karanlık oyunlar, faili meçhuller, çeşit çeşit sapkınlıklar, gizli organizasyonlar, fişlemeler, tezgâhlar, suikastlar, planlar ve dahası… Birkaç yıldan beri ülke olarak tartıştığımız yapının Batılı ve daha kusursuz örneği çıkıyor karşımıza.


Senaryo, bu tür filmlerde oluşabilecek iki kolaycılık tuzağına düşmüyor: Sistem yalakalığı ya da sistem düşmanlığı. Polisler, gizli polisler, hâkimler, mahkemeler, siyasetçiler, doktorlar, gazeteciler, iş adamları… Kocaman bir çürümüşlüğü ve günümüz sisteminin putlaştırdığı devlet ve kapitalist finans çevreleri, borsa, medya, polis teşkilatı, hükümetler, vb. kurumlar karşısındaki çaresizliğini, kuşkularını, tiksintisini polisiye bir kurguyla toplumsal eleştiriye çeviriyor.


Biz ekranda Behzat Ç. ile Kirli Harry ihtiyacımızı giderirken, polisiye film ile sistem eleştirisinin nasıl yapılacağını göstermeye şahane bir örnek Arı Kovanına Çomak Sokan Kız… Keşke şiddeti ve cinselliği bu kadar olağan görmeseydi İsveç sineması… Son olarak David Fincher’in de konuya el attığını ve Daniel Craig’in başrolünü oynadığı filmin yakında vizyona gireceğini belirtelim. Bir de aynı kitaplardan yola çıkılarak çekilen 6 bölümlük dizi var.






Arı Kovanına Çomak Sokan Kız 
(The Girl Who Kicked The Hornet’s Nest)


Yönetmen: Daniel Alfredson Oyuncular: Noomi Rapace, Michael Nygvist, Anders Ahlbom, Lena Endre, Jacob Ericksson


Tür: Dram, Gerilim, Suç


Süre: 147 dakika


2009, İsveç, Danimarka, Almanya

En affedilmez günahları devlet işler!


Ali, Danimarka’da yaşayan bir Müslüman gençtir. Okulu bırakıp atölyede esnaf olmaya karar vermiş ve kız arkadaşıyla evlilik planları yapmaktadır. Derken kapısını bir gün Danimarka ordusundan bir subay çalar ve Farsça-Arapça bilen Ali’ye Irak’ta savaşan Danimarkalı askerler için tercümanlık yapma işi teklif eder.

Savaşın acımasız yönü Ali’nin kırılgan ruhunda onulmaz yaralar açar. Tuttuğu günlüğü ve elde ettiği insanlık dışı işkence resimleri ile kısa süre sonra memleketine döner. Ordunun tüm sıkı denetimine rağmen günlüğü ve resimleri sivil hayatına kaçırmayı başarır.

Bir senarist olan Falk ise üretim güçlüğü çekmektedir. Genelde can acıtan hikâyeler yazan bu senarist yaşadığı tıkanmayı biraz da ailevi sorunlarına bağlamaktadır. Çek kökenli karısı ile her şey güzeldir ancak çocuklarının olmaması başlarda önemsiz bir mesele gibi durur ve bir evlat edinerek bu hasreti gidermeyi planlarlar.

Ve bir gece yarısı Falk’ın arabası Ali’ye çarpar. Ağır yaralı durumdaki genç, Falk’tan çantasına sahip çıkmasını ister. Panik içindeki yazar olay yerinden kaçar. Kazazedenin çantasını açtığında ise karşısına savaşın görünmeyen yüzü çıkar.

O andan itibaren hayatındaki her şey altüst olmaya başlar senaristin. Danimarka tam da genel seçimlere gitmeye hazırlanırken, senarist ele geçirdiği belgeleri kamuoyuyla paylaşmak için hamle yapar. Meseleyi deştikçe giderek yalnızlaşır ve paranoyaklaşır. Sanki görünmeyen bir el hayatına müdahale etmiş ve her şeyi kötüye çevirmeye başlamıştır…

Bu tür politik dram filmlerin en büyük sıkıntısı olan diyaloğa dayalı ağır aksak ilerleme sıkıntısı taşımıyor Her Şey Çok Güzel Olacak. Aksine, yönetmen zaman zaman filmin akış hızını bilinçli olarak yavaşlatıp seyirciyi filme daha çok yaklaştırmak istiyor. Bu anlamda oldukça başarılı ve Avrupa sinemasının klasik ‘sıkıcılık’ çemberini ziyadesiyle kırıyor.

Öte yandan çizdiği tehlikeli politik tablo ve devletin gizli ayak oyunlarının yanında bireysel dramı da enfes yediriyor filmine yönetmen Boe. Filmin kahramanı senarist Falk’ın giderek paranoyaya dönüşen vesveselerinin ulaştığı boyutun, ailesini parçalayacak kadar derinleşmesini bir anda değil, usulca aktarıyor bize.

Bu anlamda, anlattığı konu kadar derin ve etkileyici bir film.

Her Şey Güzel Olacak, rahat içindeki Batı’nın tüm konforunu bozup Ortadoğu’ya demokrasi adına götürdüğü kan ve vahşeti muazzam bir sükunet ve etkiyle aktarıyor izleyiciye. Hiç acele etmeden, abartıya kaçmadan, provokatif bir dil kullanmadan.

Önemser misiniz bilmem ama Ali’nin kız arkadaşını daha önce Dövüşçü filminden de izlediğimiz Türk oyuncu Özlem Sağlanmak canlandırıyor. Etkisi sadeliğinde gizli bir film Her Şey Güzel Olacak.


Her Şey Güzel Olacak
(Alting bliver godt igen)
Yönetmen: Christoffer Boe
Oyuncular: Jens Albinus, Benjamin Boe Rasmussen, Igor Radosavljevic, Paprika Steen, Marijana Jankovic, Özlem Sağlanmak
Tür: Dram, Gerilim
Süre: 90 dakika
2010, Danimarka, Fransa, İsveç



24 Nisan 2011 Pazar

Kişisel Menkıbe (2): Zenci adam, sarı balık ve oltada tavuk!



Rüzgar gökyüzünü bir bebeğin kundağı gibi saran, içine tonlarca kül dökülmüş gibi duran bulut kümelerini önüne katıp uzaklara götürünce, güneş olanca şirinliğiyle gülümsedi yüzüme. Bu topraklara geldiğimden beri ilk defa kanımın ısındığını hissettim. Çok tuhaf bir ülke burası; sanki hiç kimsenin umurunda değilsiniz ve varlığınız umursanmıyor. Oysa ben her kırmızı ışıkta duruşumda, sağıma soluma yanaşan arabaları izlemeyi gizli bir zevk edinmişim.

Güneş hiç acelesi olmayan emekli orman bekçileri gibi, ağaçların tepelerini ışığıyla yalayarak parlatıyor. Sıcak, en az soğuk kadar titretici olduğunu göstermek istercesine iliklerimizden sızarak ter çıkartıyor. Üzerine ne giyerse giysin, altına beyaz çorap giyerek Amerikalı olmamayı tam 20 yıldır başarmış dostum, eliyle 'Kalk hadi' işareti yapıyor.  


Bilmem ki; bilir misiniz?


Yabancı ülkelere ya da topraklara ilk giden, tuhaf bir evsahiplik hissine yakalanır. Oranın çirkinlikleri de, güzellikleri de onun hanesine yazılır gibi tuhaf bir peşin kabulleniş vardı Ziya'da. Bazen onu kızdırmak için 'Yanki' diye Hollywood filmi diksiyonuyla seslenmeme bile tebessüm ederdi Ziya. 


-Ne oldu Yanki?


Eliyle, çok acelemiz varmış da bir yere yetişmemiz gerekiyormuş gibi hareketler yaptı dostum. Ev sahibi olmanın buyurganlığı vardı tavırlarında. Kalktım elbette. Ne de olsa bu topraklara benden neredeyse çeyrek yüzyıl önce ayak basmıştı. 


Eskiler, yolu bilmek ile yolda gitmek farklı şeylerdir, demişler.


O gün akşama kadar bu sözü nereden duyduğumu hatırlamaya çalıştım ama başarılı olamadım. Hayatımın büyük bir kısmını her tarafı denizlerle çevrili bir kentte geçirdiğim halde balık tutmakla ilgili en ufak bir pratiğim yoktu. Arabaya binmiş, balık tutacağımız yere giderken, koltukların altından uzatılmış iki oltadan anlamıştım nereye gittiğimizi. 


Bir şeyi itiraf etmeliyim:


Av ve avcılık hakkında hiç de sıcak hisler besleyen biri değilim. Doğduğum şehirdeki bir çocukluk arkadaşımla üniversite yıllarımda tekrar dost olmuştuk. Muazzam bir avcı gibi abartmayı severdi. Ava, av tüfeklerine, av köpeklerine ve atıcılığa büyük merakı vardı. Zaten onu görmediğim iki yıl içerisinde avcılar ve atıcılar derneğine yönetici olduğunu öğrendiğimde şaşırmamıştım. Onunla çok tartışırdık av ve merhamet üzerine. 


İnsanoğlunun merhamet odacıklarının en gizli çekmecesinde saklanan acımasızlığı olarak görürüm avcılığı. Tüfekle falan ava çıkabilmem mümkün değil . Tüfeğin yanında çok daha masum ve yalın görünen olta, hem daha entelektüel bir görüntü oluşturuyor, hem de ailecek yapılabilecek bir av ritüeline imkan sağlyordu. Belki de bu yüzden Ziya, üç çocuğunu ve yeğenini yanımıza aldı.


Buralarda yollar, yemyeşil bir çayırın ortasından tıslayarak sürünen kapkara yılanlar gibidir. Sabahki yağmurun derisini gıcır gıcır parlattığı simsiyah bir yılan gibi kıvranarak akan yolda, av bölgemize gidiyorduk işte. Lisanssız balık avcıları için özel olarak düzenlenmiş bir mesire yere girerken, kapıda giriş parası ödememizi yadırgamıyorum ama duvardaki yazı nasıl bir tirajikomedinin tam göbeğine indiğimizi müjdeliyor:
Tuttuğunuz her üç balık için 1 dolar ödemek zorundasınız!


-Yanki! Ne saçmalıyor bu pano? Hem girerken para vereceğiz, hem de avladığımız balığa mı ödeyeceğiz?


Aynı panoyu akşam eve dönerken görünce, girişteki kadar yadırgamadığımı da itiraf etmeliyim. 


İnsanın inerken hızlı adımlarla, postacılar gibi; koşmak ile hızlı yürümek arası bir tempo ile inmek zorunda kaldığı yemyeşil bir bayırdan göllerin bulunduğu alana inerken, avcılığın ruhumda açacağı o büyük deliğe doğru indiğimin farkında değildim.


Durum şöyle; 
İki oltamız var ve biz 6 kişiyiz. Hadi iki çocuğu saymayalım ama, geriye kalan bir büyükçe çocuk ve üç yetişkine 2 olta az. En azından bir tane daha kiralama fikrinde birleşiyoruz.


Bu Amerikalılar tuhaf insanlar. Bunu her fırsatta tekrarlama yemini ettim ben.


Tuhaf insanlar...


Lokantalarında içecekleri değil bardağını satıyorlar size. O bardakla içebildiğiniz kadar kola ya da meyve suyu içersiniz. Bardagın fiyatı ise 3 litre kola fiyatına.


Bir insan kaç litre kola içebilir ki?


Olta kiralarında da böylesi bir denge söz konusu. Bir oltanın bir günlük kirası, yeni bir oltanın iki misli fayatına yakın. Ama arabaya binip, yeni bir olta almak için alış-veriş merkezine de giderseniz, vakit ile yakıtın toplamı, kiralık oltadan pahalıya geliyor.


Gel de işin içinden çık!


Amerikan sisteminin kurbanı olarak bir olta kiralayıp, tipik bir Türk refleksi olan 'kendine en yakın eylem yerine iliş' kuralını uyguladık. Ortadaki, orta boylu gölete yanaşıp oltaları hazırlarken, Ziya'nın küçük oğlunun gölden ne kadar korktuğunu anladım. Çocuğu göle yaklastırmak için, oltalara takacağımız solucanların bulunduğu kutuyu çıkarmamız gerekti. Bacaksız, beyaz kutudaki kirli toprağın içinden kıvranarak dışarı çıkmaya çalışan talihsiz solucanı görünce az daha gölün içine düşüyordu. 


3 tane acemi balık avcısı Türk'ün Amerika'nın ortalarında bir yerde, acemisi oldukları oltalarla içinde ne olduğunu bilmedikleri bir gölde balık avlamaya çalıştıklarını hayal etmenizi istiyorum. Ve olayın komedi boyutunu. 


İlk şaşkınlığı üzerimizden atar atmaz, çevreyi kolaçan etmeye başladık. Sol tarafımızdaki çok daha büyük olan göl, ıssızdı. Bizim bulunduğumuz gölde, tam karşımızda sandalyesinin üzerinde oturan ve bulunduğumuz yerden sadece kocaman hasır şapkasını gördüğümüz bir adam balık avlıyordu. Sol tarafımızda oltasıyla kung-fu yapar gibi kavga eden japon ve kızından başka çok sonra gelen ve bir derviş sabrıyla balık avına girişen zenci ana-oğul vardı.
Meğer ne kadar teknik ayrıntıları varmış balık avlamanın. 


Teorik anlamda çok basit gibi görünen balık avı, insanın sakatlanmasına, hatta hayatına mal olabilecek kadar tehlikeli bir eylem. 


Kutudaki solucanları ikiye bölüp, oltanın ucuna parmağınıza batıra batıra geçirdiniz diyelim, oltanın ipinin gerginliğini ayarlamaktan, suya atarken savurduğunuz açı çok önemli. Patavatsız bir hareketiniz yakınlarınızda birinin gözünün çıkmasına sebep olabilir. 


Nitekim oluyordu da...


Elindeki herhangi masum bir aleti bile zaman zaman konvansiyonel silah kadar tehlikeli duruma sokan ben, oltayı gölün en uzak noktasına atacağım telaşıyla savururken, önce bir ağaç avladım, ardından başımın 5 metre üstünden geçen elektrik telini! 


Balık tutmak asla maymun iştahlılara göre değil. Sabır ve metanet gerektiriyor. Oltanızı salladıktan sonra, anlamsız anlamsız peşinden bakarsanız, sabırsız reflekslerle ha balık takıldı, ha takılacak, paranoyalarına düşerseniz asla bir tek balık bile yakalayamazsınız. Oltayı sallayıp, unutacaksınız. Attığınız kanca suyun icindeki taşlardan biriymiş gibi olana dek. Ancak o zaman balıklar gelip takılabilirler kancanıza.


Ben kendi içimden balık, sabır, saçmalık problematiğini çözmeye çalışırken, Ziya, hemen solumuzda bulunan ve bizimkine oranla biraz daha küçük olan göl parçacağına gitti. Aslında dikkatle bakıldığında her üç gölün de sun'i olduğunu anlamak zor değildi. Ziya'nın heyecanlı bir dönüşü vardı ki sormayın!


-Orası balık kaynıyor, dedi heyecanla. 


Hemen kovaları, oltaları, solucanları ve solucandan korkup sandalyenin arkasına saklanan küçük canavar Mehmet'i toparladık. 


Gerçekten de, gittiğimiz son göl parçacığı resmen balık madeniydi. Kısa süre sonra başımıza örülen çorabı anladım.


Bu tesisleri kuranlar, belli ki insanların avlanma hissini tatmin etmek amacı taşıyorlarmış. Elbette para kazanmak da...


En büyük gölde, sabrı ve ustalığı olanların avlanmasını istiyorlar. Oradaki balık ucuz olmasına rağmen, göl büyük ve balık sayısı azdı. Ortadaki gölet, balık avlamayı alışkanlık haline getirmiş hobi meraklısı insanlar için tasarlanmıştı. Buraya gelen herkes önce ortadaki gölde şansını deneyip, bir süre sonra acemilerin yerine geliyordu.


Tıpkı bizim yaptığımız gibi!


Bizim şu an başında bulunduğumuz, en baştaki ve en küçük gölde, balıklar bir çarşı camiinin sık saflarında Cuma namazına durmuş mütevekkil müminler gibi yanyana duruyorlardı. Hele araya özenle serpiştirilmiş gibi duran ve sapsarı renkleriyle altına batırılmış hissi veren pırıl pırıl parlayan bazı balıklar vardı ki, insanın hiç niyeti yokken bile oltayı sallaması geliyordu içinden! 


Binlerce balığın, yanyana bile zor sığdığı küçücük göle oltalarımızı bir sallayışımız vardı ki görmeliydiniz! Kuzeyden sıcak denizlere inip, bakir bir ada keşfetmiş Viking savaşçıları gibi gizli naralar atarak saldırdık balıklara. Balıklar o kadar sayıca fazla, yakın ve kolay avlanıyor ki, bir süre sonra işin zevki kalmadığı gibi, iğrenmeye başladım. Ve aklıma avcı arkadaşım Murat geldi. 


Bir kaymakamdan bahsetmişti Murat. Yeteneksiz ama av meraklısı bir kaymakamdan… Köylerine gelip avlanmak istediğini söylermiş hep. Ama o kadar yeteneksiz ki, aylarca tek bir av hayvanı bile avlayamamış.


Ortadaki ve büyük göldeki halimiz tıpkı kaymakamın ruh hali gibiydi. 
Defalarca oltayı büyük bir gayretle gölün orta yerine savurmamıza rağmen, en ufak bir yakalama belirtisi görünmemişti hiçbirimizin oltasında.


Ortadaki gölde ne kadar aciz göründüysek, başlangıç göletinde o kadar mağrur ve kibirliydik. Aslına bakılırsa burada balık tutmamak için özel yeteneksizlik dersleri almış olmak gerekiyordu. Kısa süre sonra farkettiğim zenci bir adamı uzun uzun süzünce, Amerika’da bu tür kursların verildiği bir yerler olduğundan şüphe etmeye başladım.


Zenci adam, narin eşi ve saçları lüle lüle kızı, öğlen vaktini biraz geçe, güneşin ağaç gölgelerinin boylarını  uzatmaya başladığı vakit geldiler balık avlama sahasına. Zenci, tipik bir amerikalı babanın tatildeki prototipi gibiydi. Kısa pantolon, bembeyaz çorap, aynı beyazlıkta kocaman bir bayrağın süslüdeği tişört ve kalın tabanlı spor ayakkabı. 


Bir ibadet aşkıyla sallıyordu oltasını küçük gölete siyah derili bu adam. Eşi ne göl ne de balıklarla ilgileniyordu. Eline aldığı haftalık bir magazin dergisinin sayfaları arasında gezinip duruyordu. Aslında ensemizi ısıtan solgun güneş olmasa, oraya zorla getirilmiş diye kanaat getirecektim. Ama iki de bir başını kaldırıp güneşe bakarak, orada bulunmaktan mutlu olduğunu belli ediyordu. Küçük zenci kız da öyle. Heyecanla bir o köşesine koşuyordu göletin, bir bu köşesine. Bir ara oltalarımız birbirine girdi ama kısa sürede çözdük sorunu.
Bütün aksesuarları eksiksiz yerinde olan zenci adam tıpkı yeteneksiz kaymakam gibi, neredeyse balık avlayamamanın imkansız olduğu yerde belki saatlerce balık avlayamadı. Küçük kızı yakaladığı her balığı ellemeye korktuğu için ona getirirken babasını komplekse soktuğunun farkında değildi belki de. 


Bir insan gülünecek duruma düşünce çevredekiler önce aleni kahkaharlar atıyorlar. Ancak bir süre daha devam edilince mizah durumu, etraftakilerde tuhaf bir utangaçlık ve gizli tebessümler beliriyor. Ve bir süre sonra acıyorsunuz komik duruma düşen kişiye. Ben de aynen öyle hissettim. Artık gülmeyi falan bıraktığım gibi, yani sıkılmasam gidip adama taktik vermeye başlayacaktım. Ama elbette siyah bir öfke ile karşılaşma ihtimalim çok çok büyüktü. 


Salladığımız her olta, biz otuza kadar saymadan sarsılıyor ve çenesindeki çelik telin verdiği acıyla, balıklar kurşun yemiş savaş askerleri gibi sarsılma nöbetleriyle kıvranıyorlardı oltaların ucunda. Tuttuğunuz her balık için para ödeyeceğiniz için, bir süre sonra tutmamaya çalışmak ekonomik açından bir menfaat oluyor. 


Tuttuğum bir balık nasıl bir iştahla saldırmışsa yeme, oltanın ucu ta midesine kadar inmiş. Çıkaramadım oltayı. Etrafta gezinen yeni yetme veletler, tesiste çalışan haftalıkçılardı. Birini yardıma çağırdığımda, onun balığa yaptıklarından sonra bir daha ömrüm boyunca balık tutmayacağımdan emin oldum. Saçları biryantinili, elinin üstünde korsan dövmesi olan velet, gelir gelmez sorunu anladı ve elini dar kot pantolonun arka cebine atıp penseye benzer bir alet çıkardı. Kargaburnu denilen alete benzeyen bu nesnenin ucunu balığın ağzına soktu ve takılmış oltayı, o yaşta nasıl böylesi bir acımasızlığa sahip oluşuna inanmayan bakışlarımın şahitliğinde var gücüyle, balığın tüm iç organlarını yırtarak çekti çelikten iğneyi. Olta çıkmasına çıkmıştı ama, yırtılan sadece balığın boğazı, midesi ve solungaçları değildi. Sanki ben bir balıktım ve solungaçlarım kopmuş gibi oksijen alamıyordum. 


Birden zenci adamın yerinde olmak istedim. Elimde bir kova dolusu vicdan azabıyla tesislerden çıkarken, midem bulanıyordu. Ve o akşam rastladığım her insana balıkları hediye etmeme rağmen kimse beni bu suç dosyamdan kurtarmadı. Öldürdüğü kurbanını bagajında taşıyan cani ruhlu katiller gibi hissettim kendimi tüm yol boyunca. Eve vardığımda Ziya durumu anlamış olacak ki, beni vicdan azabından kurtardı, bütün balıkları elimden aldı. Gece boyunca parmak aralarımda perdelerin çıkacağının boynumda solungaçların belireceği paranoyasıyla tuhaf bir yakaza karabasanı içinde debelenip durdum. Sonra avcı arkadaşım Murat ile kaymakamın yaşadıklarının finali geldi. 


Murat, yeteneksiz kaymakamın aylarca komik duruma düşmesine içi elvermediği ve ev sahipliği imajının zedelenmesine daha fazla tahammül edemediği için, kendince dahiyane bir fikir bulmuş: Kümesten aldığı bir kaç tavuğu, çalılıkların arasına saklayıp, onları yırtıcı av hayvanları diye avlatmak istemiş. Ancak kaymakam o tavukları bile vuramamış. Sabırla nişan alıyor, her denileni teorik anlamda yaptığı halde, bir türlü tutturamıyormuş hedefi. Kaymakamın her karavanası, bir köy ağasının oğlu olan Murat için bir ayıp, bir kusur gibi olmaya başlamış. Murat ne yaparsa yapsın kaymakam asla isabet kaydedememiş. 


Bir feodal karizmanın sarsılmasının anlamını bilemezsiniz. Murat kendince üzerine yapışan bu lekeyi yıkamak için çözümün en dahiyanesini bulmuş. Çalılıkların arasına yerleştirdiği bir elemanına, kaymakamın ateş ettiği tavuğa ateş etmesini söylemiş. Kaymakam, keklik zannettiği tavuğa ateş ederken, bir başka çiftenin patladığını farketmeyecek zannetmişler. Ama ilk tatbikattan sonra, çalılıkların arasından kanlar içinde barut kokan ölü hayvanla sevinç çığlıkları atarak gelen Murat’I görünce kaymakam sarsılmış. Gözlerinden boşanan yaşı önce anlayamamış arkadaşım. İşin rengi biraz sonra anlaşılmış. 
Meğer, herkesin inanılmaz yeteneksiz biri olarak gördüğü kaymakam, her hafta sadece ava bilinçle çıkıyormuş. Bulunduğu makamın gücünü, savunmasız kişilere karşı kullanmamak için, bir nevi bilinçli ıskalama antremanları yapıyormuş. Her nişan alıp, tetiğe basarken, vicdanına ve merhametine telkinde bulunup, namlunun ucunu son anda başka hedefe çevirip ıskalıyormuş. 


Murat, bu tuhaf ve vicdani boyutu çok derinlere inen kitle yönetim tatbikatını asla anlamlandıramadığını söylemişti ama, ben anlamıştım. 


Benim esas şu yandığım nokta; yeteneksiz zenci adamı gördüğümde, aklıma vicdan sahibi kaymakamın gelmemesiydi!


(Bu hikaye Turuncu Hüznün Kokusu kitabımda yayınlanmıştır)

22 Nisan 2011 Cuma

Kişisel Menkıbe (1): Dünya Nimeti

Mendegüme (Hamamköy)


Yazarlığımın hikayesi ilginçtir… 


Sanırım 12 Eylül darbesinin hemen sonrası… Ya 81 ya 82 senesi… Yaş 14-15… Güneş her daim cömert davrandığı coğrafyaya o yıl birkaç kat fazla ısı ve ışık yollamakta. Henüz Hacc kafileleri kente uğramaya başlamamış. Urfa, öğlen sıcağında terk edilmiş bir ruhani kent gibi. Okullar yeni tatil olmuş ya da olmak üzere...

Zıpırım ve fırlamalıkta sınırları zorluyorum. Her gün bir kavga döğüş, küfür kıyamet. Babam devletin kurumunda şoförlüğü bırakmış, 10 yıllık otobüs deneyiminden sonra damperli kamyon almış, kum çekiyor Fırat’tan sağa sola. Mesleğinden başka hiçbir şey bilmeyen adam için en büyük yenilik, ya çalıştığı kurumu ya da araç modelini, türünü değiştirmektir.

Sanırım verdiğim sıkıntı o kadar artmış ki, ‘Yok' dedi, 'sen benimle geleceksin…’ ‘Nereye?’ diye sormadım bile. Gaziantepli çakal mı çakal bir müteahit girmiş kafasına babam ve birkaç arkadaşının, gurbete, çalışmaya gidecekler.

Başlarda biraz hoşuma da gitti ama 14-15 yaşındaki bir çocuğun hafriyat sektöründe yapabilecekleri şey sınırlı tabi…

Yola çıktık 8-10 damperli kamyon kafile halinde. Mola yerlerinde sohbetin konusu gidilecek yer; abartıldıkça abartılıyor, hayallerin üzerine gökdelenler dikiliyordu. Pek ilgimi çektiğini söyleyemem, gidilecek yerin özellikleri, kazanılması düşünülen parayla ilgili hayaller girmiyor alaka alanıma.

Afyon’u hatırlıyorum mesela o mevsimde. O müthiş serinlik, komyonun arkasında, açık havada uyuyan bedenime Sibirya etkisi yapmıştı. Takır takır dişlerimin birbirine vurduğunu hatırlıyorum ayrıntı olarak.

Afyon Şeker Fabrikası’nda birkaç günlük iş ayarlamışlar her nasılsa. Yaptığım iş düpedüz muavinlik ama ben taşıdığımız şeker pancarı posası yerine şekerin nasıl yapıldığını merak edip, gizlice fabrikaya giriyorum. İşçilerin şefi yakalıyor ve tutup kulağımdan, ‘ne ayaksın’ gibisinden laflarla beni alıp fabrika müdürüne götürüyor. O da babamı çağırıyor. Rahmetlinin ‘burda da mı?’ bakışını hiç unutamam.

Sonra İzmir’de bir gün ve Tire…

Allahım çöl ikliminden gelen biri için, bu kadar yeşillik insanı zehirler! Hazırlıksızım çünkü. Şırıl şırıl akan sular, yemyeşil ağaçlıklar ve mentollü bir serinlik. Yıllar sonra Allah kısmet etti yazar olarak aynı yöreye konferans için gitmek nasip oldu, birazdan anlatacağım onu da…

Tire tren istasyonunun hemen yanına park etmiş 8-10 tane damperli kamyon ve birinin içinde bir çocuk. Beni kamyonları bekleyeyim diye nöbetçi olarak dikip yemeğe gitmiş herkes. Önce tren istasyonuna doğru keşfe çıkıyorum. Hemen karşıdaki benzin istasyonu sonra ve bitişiğindeki bakkal.

Şimdi düşündükçe hala tebessüm ediyorum, ‘Sakız mı, ciklet mi?’ ikilemini yaşadığımı hatırlıyorum cebimdeki birkaç kuruşla alışveriş yaparken. “Ciklet” dedikçe ben, yüzüme tuhaf bakan kasabalı bakkal kadın benden daha şaşkın.

Sonra Ödemiş… 


Ege’nin terası adeta… Gelecek birkaç ay boyunca neredeyse her hafta gelip, yeni bir keşifte bulunacağım bir yeryüzü cenneti. Mezopotamyalı ezik bir çocuk, ne kadar varlığını hissettirebilirse o kadar varım maddeten bu ilçede. Bende mitolojik bir etkisi vardır bu beldenin. 

Sonra tırmanışa geçiş. Toprak yolda haldır huldur yol alan kamyonların çıkardığı tozlar vadi boyunca dizili ağaçları duman rengine boyuyor. 


Ve bir göl. 


Çam ağaçları arasında muazzam bir dinginlik. Nisan sonu ya da mayıs başı, tam bilemiyorum yağmur yağıyor inceden. Sonra sulu sepken bir hışımla iniyor halı gibi serili gölün üzerine. Kapkaranlık bulutlar gelip çöküyor gölün tepesine.

Bahsettiğim günlerden neredeyse yirmi yıl sonra, aynı gölün çevresindeki bir evde konuk olduğumda pencereden gölü izlerken, o tanıdık kara bulutlar yine geliyor ve yine boşaltıyor damlalarını tepeme. Tuhaf bir ürperti ile inanılmaz mutlu oluyorum, sene 1999… 

Sonra yine aşağılara iniyoruz ve gizli bir cennet bahçesi gibi duran köy; Mendegüme… Babam ve arkadaşları hep 'Mendegüme' diyor ama tabelasında 'Hamamköy' yazıyor nedense. Çocuk kafam karışıyor, devlet ile milletin farkını o yaşlarda ayırt edebilecek durumda değilim.

Kestane ağaçlarının, kekik kokularının arasında peri evi gibi dağınık gizlenmiş evler. Yol kıvrılarak iniyor köyün meydanına. Köy kahvesine giriyoruz. Kısa süre önce, Afyon’da bir yol restoranında gördüğüm video denen teknolojiyi burada tekrar görüyorum. Sanırım bir gurbetçi gelirken yanında getirmiş cihazı. Birkaç arabesk şarkıcının Almanya turnesinin görüntülerini daha sonra ezberleyeceğimi bilmeden merakla izliyorum. Bir de Vahdet Vural filmi. Jenerikten, Çetin Gürtop kalıyor aklımda. Kahve sahibinin arşivi toplam 3 adet kasetten ibaret. Sonuncusunu önemli günlere ayırıyor hep; İbrahim Tatlıses/Perihan Savaş filmi. Diğerleri günde 5 fasıl takılıp seyredilmekten deforme olmuş durumda. 

İlk günkü keşif bittikten sonra akşama yatacak yer ayarlanıyor. Boş bir bina pansiyon yapılıyor ve sonrası arasına karbon kağıdı sıkıştırılmış günler. Sabah ezanı okunurken uyanıp, kum ocağına gitmek ve İzmir/Aydın arasında dağları yararak açılan yollara hafriyat taşımak.Ve akşam karanlığında Ferdi Tayfur eşliğinde yemek!

Bir köy düğünü oluyor o hafta Hamamköy’de. Tıpkı doğduğum topraklarda olduğu gibi havaya ateş ediyor köylüler çifteleriyle. Hepsinin ayağında gıcır gıcır çizmeler. Aşık oluyorum adeta simsiyah çizmelere.

Bir sonraki hafta keşfediyorum siparişle ayakkabı yapan yaşlı amcayı. Minicik bir kulübe ve asılı çizmeler sıra sıra; yesyeni ve eski…

Utangaçlığımı yeniyorum birkaç gün sonra ve fiyat soruyorum. Bana bakıyor, gülümsüyor ve bir fiyat söylüyor. Çok para ama benim kazanamayacağım kadar değil. Babam haftalık veriyor bana ve çizme yaptırmak için biriktiriyorum. Her hafta uğrayıp kaç lira biriktirdiğimi söylüyorum çizmeci amcaya. Bir hafta bana bakıp yine gülüyor ve ayağımın ölçüsünü alıyor. İşin yarısı tamam, diyorum içimden.

Günler birbirini kovaladıkça düzgün yol ilerliyor. 


Tarkan Ahmet denilen bir şoför var. Tuhaf adam. Lakabının Tarkan olmasının nedeni, daha önce sahibi olduğu "Havalı Margırus" otobüsün arka kapısına Tarkan ve kurdunun resimlerini çizdirmesi. Kamyonunun arka tamponunda da kötü bir el yazısıyla yazıyor: TARKAN


Bende ise Muhammed Ali resimli soluk sarı renkli tişört var, altında bir de afili  yazı: Kelebek gibi uçar, arı gibi sokarım!

Komik bir adam bu Tarkan, her istenilen insana kurt taklidi yapıyor. Yaşına bakmadan, dilini çıkarıyor, uluyor, patisiyle kaşını kaşıyor. Ve ben gülüyorum sesli sesli, babam ters ters bakıyor. 


Onun bir kayınbiraderi var, yani Tarkan Ahmet’in. O da 35-40 yaşlarında. Lakabı 'Hoca', vekil öğretmenlik yapıyormuş, kadro alamayınca şoförlük yapıyor ama okuyan bir adam. Dünya Nimeti’ni okuyor kamyonla hafriyat taşıdığı gündüzün geceleri. Kitabı merak ediyorum ve gizli gizli ben de okumaya başlıyorum. Sonra enseliyor beni ve kitabı hediye ediyor.


Kitap, ömrümün önceki döneminde hiç bir kitapta olmadığı kadar yakınlaşıyor bana ve bir kalem bulup romanın kenarına ben de bir şeyler karalamaya başlıyorum. Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları’nın kitaplarında punto insanı kör edecek kadar küçük oluyor ama bu benim işime yarıyor. Kenarlarında boşluk çok ve karınca duası gibi yazıyorum habire. İgner’e alternatif karakter üretiyorum tavşan dudaklı. Knut Hamsun’a hayran oluyorum her geçen gün.

Kamyonlar kum taşıyor ve ben (kavun taşımıyor) kitap okuyup, yazıyorum her gün. Babam kızıyor bir süre sonra. Müteahit bunu görüyor ama dert etmiyor; baba/oğul arasına girmemek lazım.

(Karşıda çizgi gibi duran yolda emeğim vardır az da olsa)


Çalışma sistematiği şöyle: Ödemiş yakınlarında bir toprak ocağı var, oraya gidip kepçelerle kamyonlara toprak yükletiyoruz ve Hamamköy’ün içinden geçip, karşı dağın böğrüne kıvrımlı bir hançer gibi saplanan yola döküyoruz. Dev silindirler döktüğümüz toprakları düzlüyor. Asfalt yapılacak mı, bilmiyorum ama dümdüz ve sert bildiğimiz ‘Şose Yol’ çıkıyor ortaya.

Ödemiş’e hamama gidiyoruz hafta sonları, ben erkenden kaçıyor ve ilçeyi geziyorum tek başıma. Bir okul çıkıyor karşıma bir gün. Camlarında bir film afişi. Ki 9 yaşından beri film hastasıyım. Komşu evin avlusuna kurulan projeksiyonla seyretmediğim Yeşilçam melodramı kalmamış.

Hangi liseydi şimdi ismini hatırlamıyorum ama demir parmaklıklı okul penceresine yaklaşıp afişi inceliyorum: Öğretmen Kemal… Cüneyt Arkın filmi. Okul ile alakasını kuramıyorum ilk başta. Sinema salonları her yerde olduğu gibi oralarda da erotik filmlerin esiri olduktan sonra terkedilmiş gibi. Aileler uzak sinema salonlarına.

İçeri giriyorum büyük bir cesaretle. Kağıt parçalarında film gösteriminin salonda yapılacağı yazılıyor. İlk kez bir okulda kapalı spor salonu görüyorum hayranlıkla.  İnsanlar toplanmış, benim elim cebimde bilet almayı beklerken kimse bir şey demiyor ve kalabalığın arasına sessizce karışıp bekliyorum. Önce ışıklar kapanıyor, sonra tekrar açılıyor. Belli ki bir problem var. Gösterim geciktikçe halk homurdanıyor. Öğrenci kızlar kikirdeyerek birbirini itiyorlar. Ayağa kalkıp arkaya, projeksiyon cihazına doğru bakıyorum. Seyyar bir makine bu, çocukluğumda komşumuzun avlusuna kurulanın aynısından. Makinist kan-ter içinde kopan filmi tekrar hazneden çevirip kömürlü okuyucunun önünden geçirmesi lazım ama beceremiyor bir türlü.

Artık nasıl bir cesaret ilham ediliyorsa kalbime, yerimden kalkıp o tarafa yöneliyorum. Kötü giyimli, saçları güneş yanığı bir veledi önce ciddiye almıyor terli makinist. Sonra çaresizlikten olsa gerek, ‘al bakalım, hadi görelim yapabilecek misin?’ dercesine bana yer açıyor. Gözüm kapalı, iki saniye bile sürmeden yerleştiriyorum şeridi hazneye. Bir alkış kıyamet kopuyor, ben afallıyorum. Bir anda kahraman oluyorum salonda. Kızarmış yanaklı kasaba kızları takdirle bakıyorlar bana ve ben ezildikçe eziliyorum. Ödül olarak hemen yanına bir sandalye koyuyor makinist ve beraber filmi izliyoruz.

Darbeden hemen önce Güneş Ne Zaman Doğacak ile sağcılara, Vatandaş Rıza ile solculara şirin görünmeye çalışan Cüneyt Arkın’ın, darbe sonrasında Öğretmen Kemal ile bu kez cuntacılara şirin görünmeye çalışma çabasını izliyorum hayretle. Turgut Sunalp çok popüler oralarda. (Hatta bir sohbetine denk geliyorum kahve ortamında, yıllar sonra gazeteci iken hatırlatıyorum ama... Neyse başka yazıya anlatırım, enteresan çünkü) Tipik bir Vurun Kahpeye versiyonu olan bu film, bol bol alkışlarla kesilerek izleniyor. Yapışkanlı sinek kağıdı gibi olan genç çocuk zihnim de etkileniyor herkes gibi.

Film bitip dışarı çıkınca acı gerçekle karşılaşıyorum. Hamamdan çıkan babam, beni fazla aramamış ve çekip gitmiş. Komyonların yerinde yeller esiyor. Hangi akla hizmet bilmiyorum, kestane ağaçları arasından Hamamköy’e doğru yaya olarak yola çıkıyorum. Otostop yapmak gibi bir kavramı bilir her kamyoncu, elimi kaldırıyorum utanarak, gelen geçen araçlar selektör yapıp yanımdan savuşuyor. Sonra eski püskü bir Toros duruyor yanımda. ‘Evlat yaban domuzu olur buralarda hangi akla hizmet bu saatte yola düşüyorsun’ diye fırça atıp Hamamköy’e bırakıyor beni bir köylü.

Babam bana çok öfkeli ve ceza olarak kitabımı elimden alıp kamyonun torpido gözüne sokuyor. Suçlu bir kızgınlık duyuyorum babama.

Ertesi gün, öğlen sıcağında, kum ocağında dargınız baba/oğul...

Biz brandadan yapılmış gölgelikte sıra beklerken, babam beklenmedik şekilde, kepçenin yüklediği kamyonu gösteriyor ve ‘git getir’ diyor kamyonu. O güne kadar, boş alanda sadece ileri/geri egzersizleri yapmış olan ben, beni neyin beklediğini bilmeden fırlıyorum yerimden. Babamın gönlünü hoş edersem kitabımı geri alacağım zira.

On tondan fazla yükün altındaki kamyon benim minik bedenimi adamdan saymadığından olsa gerek, yerinden kımıldamıyor ilk başta. Vitesi takviyeye alıp tekrar yükleniyorum gaza. Ensemden belime doğru soğuk sular iniyor bu esnada. Camı buhar kaplıyor terden. Kendimi biraz öne verip, gaza en dibine kadar yükleniyorum. Tam da bu esnada hayatım boyu unutamayacağım o mekanik kırılma sesini duyuyorum.

Kamyonun arkasından canhıraş bir metalik kopma sesi geliyor. Önce aksı, sonra kovanı kırılıyor koca kamyonun. Babam koşarak geliyor. Kamyonun arkasına eğilip yere dökülen kovan yağlarını görünce, gelip kapıyı açıp bana okkalı bir tokadı yapıştırıyor.

Benim için her şey bulanık bundan sonra ve dünya kayıyor ayaklarımın altında. Düştüm, düşeceğim… Babam çok sinirli tam bana girişecekten, müteahit gelip elini tutuyor babamın, ‘daha çocuk o’ diyerek sakinleştirmeye çalışıyor. Topridodan bijon başını istiyor babam. Kapıyı açamayacak derecede titriyorum. Müteahit gelip kendisi açıyor kapıyı ve torpidonun kapağını indirince kitabı görüyor. Bijon başı ile kitabı beraber alıyor. Sayfaları çevirirken attığı ıslığı unutamam. 


“fiuuuu” diyor kocaman dudaklarını büzerek. “Ulan bunları sen mi yazdın?”
Hiçbir şey diyemiyorum, babam akan yağı durdurabilme telaşında ama yapacağı çok şey yok artık. “it oğlu it” diyor bana. Müteahit, “usta bu çocuk edebiyatçı olacak, ne demeye zorluyorsun buralarda heder ediyorsun” diye karşı duruyor.

Sonrası bir kabusun sonu gibi; hem bitiyor diye sevindiriyor, hem de aylardır kazandığımız nafakanın epey bir kısmını heba etmenin utancını yaşatıyor.

Tam hatırlamıyorum, Ramazan ya da Kurban Bayramı arifesi. Muhtemelen Kurban öncesi. Herkes kamyonuyla bayram için geri dönerken, bizim kamyon kum ocağında kalıyor. Devasa kovanı alıp İzmir’e götürüyoruz, tamiri bir haftayı geçecek, üstelik bayramdan sonrasına...

O günden sonra -eve gidene kadar- hiç ama hiç konuşmadığımı hatırlıyorum. Otobüs şirketlerinde bilet arıyoruz memlekete dönmek için ama ne gezer. Otobüslerin çoğu Hacı taşımak için kiralanmış. Zar zor bir otobüste yer buluyoruz. Babam hostes koltuğunda, ben buzdolabının üstüne tünüyorum. Sevindirici olan tek şey kitabıma yeniden kavuştum ve yaklaşık 22 saat süren yolculukta, sadece okumak ve yazmakla ilgilendim.

Arafe gününün akşamı ulaşıyoruz Urfa’ya… Uykuya dalmışım, babam uyandırıyor ve eve doğru yol alıyoruz. Kapıdan içeri girer girmez dank ediyor kafama; kitabı otobüste unutmuşum! Otobüs Mardin’e transit gittiği için tekrar bulmak da mümkün değil. İnanılmaz bir yıkım yaşıyorum. Ama babam o günden sonra, bir daha kamyona yaklaştırmıyor beni, ‘git yazıyor musun, çiziyor musun, ne istersen yap, zayıf getirme yeter’  diyor.

Yıllar sonra, babam hasta yatağındayken, elime bir Dünya Nimeti alıyorum ve babama özet geçiyorum. ‘Ne güzel ve ibretli bir hikaye’ diyor.

Ve ayak ölçülerim kalıyor o yaşlı çizme ustasında.

İşte böyle bir macerayla başladı benim yazarlığım…