![]() |
| Fırat Tanış çok az diyaloğu olmasına rağmen 'büyük' oynuyor. |
Neden koyduğunu anlamadığım, giriş sekansı dışında tıpkı Üç Maymun’daki gibi karalıkta, plonje bir yol planıyla açılıyor Bir Zamanlar Anadolu’da filmi. Biz, seyirciler olarak bir çeşmenin arkasına konuşlanmış farları yanarak gelen üç aracı bekliyoruz sabırla.
Nuri Bilge Ceylan kolay film yapmaz, bunu biliyoruz artık. Ama sanırım son filmi Bir Zamanlar Anadolu’da, seyirciye karşı en cimri olduğu film. Hikayeyi adeta cebinde akrep varmış gibi veriyor; hiç acele etmeden. Hani neredeyse bundan ‘haz’ aldığını bile düşünmeye başlıyor insan!
Belki şöyle başlamak lazımdı yazıya: Cannes Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü alan bir film (Recep İvedik’in yaklaşık 400 kopya ile vizyona girdiği) kendi ülkesinde –maalesef- 60 kopya ile gösterime sokuluyorsa, Türkiye’de sinemanın neden sanattan ziyade eğlence olarak algılandığına da cevap bulmuş oluyoruz.
Bir Zamanlar Anadolu’da uzun süre, bir yol ve gece filmi olarak devam ediyor. Toplam üç araçlık bir kriminal bir konvoyun peşine düşüyoruz. Komiser Naci, şoför Arap Ali, Katil zanlısı Kenan, polis memuru İzzet, doktor Cemal, savcı Nusret ve diğerleri… Kenan ve kardeşi, bir akşam içki masasında tartıştıkları arkadaşlarını öldürmüş ve bir yere gömmüşlerdir. İşte bu konvoy da, şüphelilerin yer göstermesi için yola düşen görevlilerdir.
Nuri Bilge Ceylan ilk olarak Yılmaz Erdoğan’ın canlandırdığı Naci karakterine yaklaştırıyor bizi. Sonra doktor Cemal’e, ardından savcıya yöneliyoruz…
Bir Zamanlar Anadolu’da birçok açıdan, -özellikle biçimsel- tam bir Nuri Bilge Ceylan filmi. Kullandığı lensler, objektifler, kamera hareketleri ve kadrajlar… Elbette ritm… Zaman ve mekana yüklediği anlamlar özel Ceylan’ın… Çeşme, tarla, ağaçlar, gökyüzü… Tipik bir Nuri Bilge Ceylan algısının yansımaları…
Yalnız çok önemli farklılıkları da var diğer filmlerinden. Bir kere eski filmleriyle karşılaştırdığımızda ziyadesiyle ‘geveze’ bir film Bir Zamanlar Anadolu’da.. ‘Geveze’ derken değersizleştirme adına demiyorum elbette. Bir de, yer yer zorlama hissi veren bir mizahi yönü var. Buna bir de Yılmaz Erdoğan’ın film dışında biz Türk izleyicilerinde oluşturmuş olduğu ‘komiklik’ algısı da eklenince, hiçbir filminde olmadığı kadar ‘komik’ bir film çekmiş Nuri Bilge Ceylan. ‘Clark Gable’ esprisi belki çok komik ama, Ceylan’ın sinemasında aniden ortaya çıkması seyirciyi güldürmekten çok, şaşırtıyor.
Savcının anlattığı öyküye odaklıyor bizi filmin bir noktadan sonra. Göstermediği şeyi anlattırıyor savcı ya ve doktor ile savcı arasında bir gerilim oluşturmayı başarıyor.
Diyaloglara bugüne değin hiç yapmadığı kadar asılıyor ama görsellikten de taviz vermiyor. Her karesi tablo niteliğinde sayısız plan mevcut filmde. İsmini benzettiği Sergio Leone’den dolayı mı, yoksa bizim bugüne kadar fark etmediğimiz bir gerçeği ‘vahşi Batı’ ile ‘taşra’mızın benzerliğini biçimsel açıdan örtüştürmeyi başarıyor. Öyle bir noktaya geliyor ki, karakterler ve betimlemeleriyle tipik bir western, hatta Spagetti Western filmine dönüşüyor film. Üstelik seyirci olarak biz, bunu yadırgamıyoruz da.
Oyunculuklara bakacak olursak: Doktor Cemal rolüyle Muhammet Uzuner oldukça başarılı, savcı rolündeki Taner Birsel ise bildiğimiz gibi; ne fazla, ne eksik, tam kıvamında. Yılmaz Erdoğan, sık sık kendi mizah tarzına kaçıp kaçıp durduğu oyunculuğunda, zaman zaman çok iyi noktalara ulaşıyor. Fırat Tanış ise, neredeyse hiç konuşmadan da çok büyük oynanabildiğini gösterdiği için tebriki hak ediyor.
Hikaye üzerine çok şey söylemeye gerek yok. Film bir yerinde, ‘insan başkasını cezalandırmak için kendine zarar verir mi?’ diyor. Burası önemli, çünkü savcının algıladığımız, doktorun ise algıla-ya-madığımız dramında böylesi bir unsur var. En önemli replik ise şüphesiz Komiser Naci’ye söyletilen: “Herkes yaptığının cezasını çekiyor, çocuklar ise büyüklerin günahlarını…”
![]() |
| Filmin katmanlarından birinin göstergesi: Savcı'nın yüzündeki lekeler! |
Dediğimiz gibi hikaye sıradan, lakin en sıradan hikayelerin bile büyük sanatçıların eline geçtiğinde nasıl bir sanata dönüştüğünün kanıtı Bir Zamanlar Anadolu’da. Şahsen, son jenerikte ‘Öykü: Müge Anlı’ yazsa şaşırmayacaktım. Zira her sabah benzeri öyküler izliyor TV ekranlarında. Bir de Cemile’nin içeri girerek herkesi darmadağın ettiği fantastik sahne var, unutulmayacak türden.
Bana soracak olursanız bu filmin ismi Bir zamanlar Taşrada olmalıydı… Ceylan, taşra öykülerine muazzam bir başarıyla anlatıyor zira.
Bir Zamanlar Anadolu’da’yı tek cümlede anlatmak istersek, filmin bir sahnesinde yamaçtan yuvarlanıp küçük bir pınara düşen elma var. Debisi düşük bir derede taşa, toprağa çarpa çarpa ilerliyor elma ve bir yerdeki çalılığa takılıp duruyor. Film de tıpkı böyle… Sakin ve zor akan bir pınardaki elma gibi yuvarlanıyor ve finaldeki otopsi sekansıyla bir çalıya takılıp kalıyor adeta: uzun, gereksiz ve aşırı detaycı… Ne ki, bu sahneye o kadar asıldığına göre, yönetmen için algıladığımızın üstünde bir anlam ifade ettiği açık.
Ne diyordu çocukluğumuzun şarkısı: billur ırmakları var, buzdan kaynakları var, ne hoş toprakları var, ne çok dramları var, gezsen Anadolu’yu!















