17 Ekim 2011 Pazartesi

Su susturur!


Biliyorum, ‘sus payı’ydı gülüşün!

Yağsa yağmur, diyorum, daha çok yağsa; şehir arınsa.

Ağlasa insan, diyorum, daha çok ağlasa; ruhlar arınsa.

Üşüdüğümde atıyorum bir kaç tebessümünü hayalime, ortalık kalorifer dairesi.

Ne zaman yağmur yağsa, hayalinle başım derde giriyor.

Bir titreme sarıyor benliğimi,

Bulutlar terliyor sonra…

Ve saçaklarından sulu sepken hıçkırıklar dökülüyor damların.

Sen yağıyorsun, şehir yalnızlaşıyor yine.

Üşüyorum gözlerini ört.

Üşüyen el kadardır kalbim.


Avuçlarına sığınıyorum.


Ne çok şey söyleyecektim, 
           
                      yağmur susturdu beni!

Zamanı bir bütün olarak taşıyamazsın!

Afiş tasarımı Halil Şeker'e ait. 

21 yaşımın son günlerini yaşıyordum Kadran isimli hikayeyi yazdığımda. Gerçi yayınlayabilmek için üç yıl daha bekleyecektim ama uzun kış geceleri zaman ile ciddi belaya girmekteydi başım. Akrep ve yelkovan bir tuhaf görünüyordu bana. 

Akrep vakur ve ağırbaşlıydı, yelkovanda ise bir seri katil soğukluğu vardı sanki. Saniye ise hırçın bir şahit gibi, üzerinden geçiyordu dakikaların ve saatlerin…
İnsanın bir iç saati olduğunu keşfetmem uzun sürmedi.

Yoktu tabii o dönem Google filan… Dolayısıyla sancılı bir keşfe giriştim uzun geceler boyu. Birçok duygu gibi, bu hissi de benden çok çok önce keşfedenler, sıkıntısını çekenler olmuştu…

Ve baba yadigarı durmuş mekanik saate bakıp Kadran’ı yazdım…

Okuyan vardır mutlaka (ne yazık ki baskısı yok şu anda bu hikayenin bulunduğu Leprom isimli kitabın) takıntılı bir adamın, kendi iç saatini keşfi, bunda derinleşmesi ve zaman/mekan düzleminde hayatı yeniden kurgulamaya çalışması vardı öyküde. Kısmen başarılı da oluyordu kahraman ama hayatımızın mutlak sahibi kendimiz olmadığını çok acı bir şekilde öğreniyordu nihayetinde.

Aradan neredeyse çeyrek asır geçmişti ve bir gün oğlum elinde bir metinle geldi…

Kadran’ı senaryoya adapte etmişti ama ciddi anlamda farklılaştırmıştı da…

Açıkçası pek beğenmedim mi, yoksa hoşuma mı gitmedi öykümün değiştirilmesi hala tam olarak emin değilim.

Ama başka bir boyut katmıştı benim oğlan. Dahası, benim asla tercih etmeyeceğim çok güncel bir dil kullanmıştı yazarken diyalogları…

Biraz bozulsam da sesimi çıkarmadım ve ‘nasıl olsa çekemez’ rahatlığı ile ‘fena değil’ filan gibi kırıcı olmayan, lakin çok da teşvik edici olmayan bir tavır takındım.

Ve fakat bir geçtiğimiz yaz başıma başka bir çorap ördü oğlum. Sadece öykümü değil paramı da aldı üstelik. Bu güne kadar pek çok filmin yapımında, çekiminde, setinde bulunmuştum ama hiç birinde yapımcı sıfatım olamamıştı. Kendi iradem dışında ve adım adım yapımcılığa soyundurdular beni.

Yapımcılık dediysem asla profesyonel anlamda değil. Her gün biraz soyuldum bahse konu filmin yapım ekibi tarafından.

Önce teknik malzemeler için soğana çevirdiler beni. Sonra prodüksiyon aşamasında gün be gün yolundum tabiri caizse.


Ben yokken gizlice ofisime girilip yapılan çekimlerden hiç bahsetmeyeyim bile...

Bir de şöyle oldu; bir ahbabımın lokantasına yemeğe gittim mesela. Hesabı öderken bir hesap daha uzatıldı önüme. ‘bu nedir?’ diye sorduğumda ise, “Sizin çocuklar geçen burada film çektiler, yemek filan yediler, babam ilgilenir’ dedi senin oğlan” diye bir fatura uzatıldı filan.

Adım adım sömürdüler beni; oğlum, yeğenim ve çetesi.

Açıkçası, kısa bir film bekliyordum ama neredeyse 90 dakikalık bir film çıkarmışlardı sonunda. İşin kötüsü, bitirdiler filmi ama her gün bir yerini kurcaladıkları için bir türlü son halini ver(e)miyorlar.

Bana da izlettirmiyorlar tamamını, ‘daha tam olarak bitmedi’ diye.
Bölük pörçük ve kısım kısım görebildim çektikleri filmi.

Ortaya çıkan şeyin çok tatmin edici bir sinema olacağını fazla düşünmüyorum ama oğlum 6 kiloya yakın kaybetti ağırlığından. İşin çilesini çektiğini fark edince saygı duydum ve filmin ‘post’ aşamasında da şirketimdeki ‘art director’ arkadaşlarımı sömürmesine bu yüzden ses çıkaramadım sanırım.

Dün benden gizlice yapılan afiş çalışmasını da gördüm ve intikam olarak da, izinsiz istedim arkadaşlarımdan çalışmayı.

Açıkçası merak da etmeye başladım filmi.

Şimdilik elime geçen malzeme bunlar ve paylaşmak istedim.

Filmin afişinde yapımcı olarak adım yer alıyor ama sanırım sinema tarihinin en ekonomik filmlerinden biri olduğunu hatırlatmama gerek yok. Sadece, benim öykümden adapte ettiklerini yazmamalarına biraz bozuldum.
İşte böyle…




15 Ekim 2011 Cumartesi

Statükonun tatlı kollarında!


Aslında başlığın devamı da var: Ve ideolojinin sığ suları…

Önce hafızalarımız tazeleyelim: 1997 yılının Mart ayı.  Ankara'daki tüm klasik müzik orkestra ve koroları bir araya gelecek ve 14. Ankara müzik festivali açılışında Beethoven'in 9. senfonisini seslendirecekler. Gergin siyasi ortam medyanın da körüklemesiyle toplumun yarısından daha büyük bir kısmını adeta ezmekte. Ankara Esenboğa yolunda açılışı  yeni yapılmış bir salonda toplanan yaklaşık 8 bin modern Türk var. Süleyman Demirel smokini ile konseri izlemeye geliyor. Ve ellerini iki yana açıp o meşhur söylevini irad ediyor: “İşte çağdaş Türkiye görüntüsü bu!”

Salon bir anda kendinden geçip çılgınlar gibi alkışlıyor bu cümleyi…
Beethoven eserlerini bestelerken, gün gelip bestelerinin bir tarz-ı hayatın simgesi olacağını düşündü mü bilinmez ama Türkiye neredeyse tarihi boyunca sanattan siyasete, hukuktan eğitime kadar hemen her alanda ideolojik bir etiketleme ile yaşamayı denedi.

Merhum Cemil Meriç, ‘Slogan, ilkelin ideolojisi.’ Der bir seferinde. Başka zaman ise ideolojinin şu şahane tanımını yapar: ‘İdeolojiler, uçurumları aydınlatan hırsız fenerleri.’ ‘İzm’lerin idraklere giydirilmiş deli gömlekleri olduğunu da söyler, başka seferinde.

Bu ülke, ideolojinin sığ sularında yıllarca çamura saplandı kaldı. Elbette ne tehlikeli ve hasar vereni de ‘devlet ideolojisi’ydi.

Hatırlarsınız, kısa süre öncesine kadar neredeyse her resmi devlet töreni bir tür tuhaf ideolojik ritüel gibi eda edilirdi. Adli yıl açılışında yan yana oturan yüksek yargı mensupları, koca koca adamların saatler boyu, ideolojik öfke ve kinini dinler, sonra avuçlarını patlatırcasına alkışlarlardı. Her resmi bayram halkın inancına yapılan aşağılama seansıydı.

Her akademik yıl açılışı, millet değerlerine küfür ve kinin boca edildiği laikçi rahatlama töreniydi aynı zamanda.

20 yılı aşkın bir süredir, sinema ile profesyonel anlamda içli dışlı olmuş biri olarak, yıllarca Antalya’da düzenlenen film festivalini takip ettim. Açıkça söylemek gerekirse bu festival ile olan ilişkimi yaklaşık on yıl önce tek taraflı feshettim. Bir film festivalinin ‘ahbap-yaren’ ilişkisi içinde ‘sen, ben, bizim oğlan’ için düzenlenen ‘geç kalmış tatil’ gibi algılanması vaktiyle beni rahatsız etmişti. Bir avuç sinemacının bir araya gelip, sinemadan başka her şeyi konuştuğu, salonlarda boş sıralara tartışmalar yapılırken, otel lobilerinde kadeh tokuşturup, havuza girdikten sonra, ‘ne şahane festival oldu’ aldatmacasıyla sonradan birbirine gaz veren bir zihniyet beni rahatsız etmişti.

Ne acıdır ki, bu zihniyet iktidar partisinin belediyesinde de aynen devam etmişti.

Ve fakat Antalya’nın CHP zihniyetine geçmesinden sonra, tam bir ‘beterin beteri var’ durumu ortaya çıktı. Tatilcilerin yerini, emekçi tatilciler aldı. Militer ruhlu hazcılar prim yapmaya başladı festivalde. Ki bu durumun böyle olacağı henüz jüri seçiminde bile kendini belli etmişti. Ki o jüriydi İsmail Güneş’in o üzelim Ateşin Düştüğü Yer filmini ‘bir’ puana ile layık görmeyerek eleyip, yarışmaya almamıştı. Üstelik temanın ve jürinin kadın olduğu bir yılda yapıldı bu. Zira Güneş’in filmi tam bir kadın ve şiddet eksenli filmdi…

Festival günlerinde ise durumun vahameti daha da ortaya çıktı. Yapılan her ödül töreni, düzenlenen her organizasyonda iktidardan yola çıkarak toplumun bir kesimi aşağılandı, hakaretler edildi.


Antalya Altın Portakal Film Festivali çerçevesinde düzenlenen ‘sanatta sosyal sorumluluk ödülü’ alan Rutkay Aziz’in, ‘‘Dünyanın en tehlikeli hali, cehaletin örgütlü eyleme geçme halidir’ cümlesi ulusalcı sinema tayfasının ne mene bir kin ve öfke bataklığına saplandığının apaçık göstergesiydi. Öyle ya, ‘cahil halk’ örgütlenmiş, eyleme geçmiş ve iktidara gelmişti ve bu çok çok tehlikeliydi!
En iyi müzik ödülünü alan Yürüyüş’ün ismini not edemediğim emekçisi ödülünü almaya geldiğinde ezberleri bozdu bir nebze. Şöyle dedi: “Bu ülkede Yıllarca bir dil, kültür, filmler, müzik yasaklandı, şimdi yavaş yavaş kabul ediliyor”, Bu tam anlamıyla salondakilere atılan bir hakikat şamarıydı… Demek ki ülke, demokrasinin, özgürlüklerin ferah feza kol gezdiği bir noktadan kasvetli bir noktaya gelmemişti, belki tam tersiydi. Ve belki de rahatsız eden şey buydu… 

Bilmiyorum başkası ne düşünür ama yıllar önce merhum Ahmet Kaya’yı çatal bıçakla kovan zihniyet ile Antalya’da 5 yıldızlı salonda elinde mikrofon hakaret yağdıran zihniyet arasında milim fark görmedim ben.

Neticede ‘en iyi film’ ödülünü ‘Güzel Günler Göreceğiz’ aldı ama biz Türk sineması adına, sanki daha ideolojik ve sığ günler göreceğiz gibi geldi bana.

Son bir şey; size ne olacağını söyleyeyim; yapımcılar, yönetmenler, senaristler festivallerde bu zihniyetin prim yaptığını gördükçe, her yıl daha fazla çıta aşağılara düşecek ve çok yakın zamanda yine o çok eleştirilen yıllar öncesinin politik ve ideolojik sığ sinema dönemine geri döneceğiz. Halkı ile uzaktan yakından ilgisi olmayan tuhaf bir sanat anlayışı yine yürürlüğe girdi ne yazık ki… CHP zihniyetinin bu ülkeye yaptığı en büyük kötülüklerden biri de bu sanırım. Yazık oluyor; ülkeye ve sanata…

9 Ekim 2011 Pazar

Ağlayan Başbakan


Bitmişti Eylül ve biz biliyorduk ki, Ekim ağlaktı birçok aydan daha fazla. Eylül sıkıntılıydı hep, biriktirirdi hüznü içinde ve bir türlü boşalamazdı ki bu yüzden bizleri kederden kedere vururdu günler boyu. Bir yağsa, rahatlayacaktı Eylül ama bulutlar dillerini çözdüğünde Eylül gitmiş oluyordu ne yazık ki!

Ekim yağmurlarla gelirdi hep… Yağmur ekerdi bulutlar toprağa bu günlerde…

Islanırdı şehirler; dallar yaz boyu kaybettikleri ıslaklığı ekim ile beraber biriktirmeye başlarlardı tekrar.

Sadece dallar mı?

Değil elbet…

Yollar, dağlar, yamaçlar…

“Dağlarda beyaz, kırmızı, koyu siyah değişik renklerde yollar, patikalar…” (Fâtır)

Yaz mevsimi tozdan bir nevresim sererdi dünyanın üzerine ve sonbahar yağmurla yıkamaya başlardı tüm kirleri…

Hüzün sahne alıyordu yağmurlardan önce…

Güneş çekiliyordu ilkin büyük bir sessizlikle…

Bulutlar yanyana saf tutuyor ve ‘sıkışıyor’du… (Nebe)

Tuhaf bir yalnızlık esir alıyordu yeryüzünü…

Sonra yağmur iniyordu gökyüzünden.

Bulutlar anne gözlerinde biriktirirler yağmurları. O yüzden normal gelir hep bize annelerin ağlaması.

Anneler ağlar ve biz yadırgamaz, şaşırmayız.

Annedir çünkü, gözyaşıyla besler hayatı.

Fakat insan en az bir kere ömründe annelere ağlar.

Vardır elbet ağlamayan bahtsızlar, onlar öte yana.

Fakat, anneye ağlarken evlat çocuklaşır, yaşı ne olursa olsun.

Tüm dünyevi kostümleri çıkarır atar, anneye dökülen gözyaşları.

Gözyaşları akıtır dünyanın üzerimize yapıştırdıklarını, ağır bir makyaj gibi akar yanaklarımızın oluklarından.

Gözyaşı bizi çocuklaştırır, içli bir bebeğe dönüşürüz makamımız mansıbımız ne olursa olsun!

Başbakan ağlıyor, çünkü bir evlat…

Daha önce de ağlamıştı Başbakan, çünkü insan…

Tıpkı daha önce öfkelendiği gibi…

Sahiciydi gözyaşı, öfkesi gibi.

Yaşanan acıları görüp, modern dünyanın umarsızlığına isyan etmişti öfkesiyle ve kor gibi yanan alnına dokunup minicik Somalili bebenin ağlamıştı çaresizlikle!

Öfkesinden kadar samimi ise, acısında da o kadar samimi başbakan. Ve sanırım acı ve merhamettir öfkeyi besleyen şey!

Ayrılıklar ağlatır bizi, hele bu annenin gidişiyse…

Anneden farkımız budur belki de, çünkü o kavuşurken de ağlar, ayrılırken de…

Sevinirken de ağlar analar, üzülürken de…

Belleğimizde annemizin son görüntüsü hep gözyaşı eşliğindedir.

Mevsim hazan, kalplerde hüzün…

İçini dökmeye başlıyordu bulutlar.

Başbakan ağlıyordu ve…

Yağmur yağıyordu mezarlıklara…

Aylardan ekimdi…

Biz anlıyorduk ki; anneye sadece evlatlar değil, gökler de ağlar!

5 Ekim 2011 Çarşamba

Edward Mordrake’in “kısa ve acılı” hikayesi


Bazı hayatlar vardır. İnsanların akıllarında kırıntı olarak yaşarlar. Üstelik bu kırıntılar bir akıl ya da hafızada değildir. Parçalanmış, un ufak olmuştur. Hayatı bir bütün olarak toparlayabilmek için, cam kırıklarını toplar gibi zahmetli ve stresli bir işe girişmeniz gerekir…

Isidore Ducasse öyleydi benim için. Vakta ki, Maldoror’un Şarkıları’nı okudum merak ettim ve düştüm yollara. Paris kimsesizler mezarlığına kadar gittim anlayacağınız.

Sonra o iki satırlık hayat, birkaç cümlelik bilgi kırıntısıyla ortaya çıktı ‘Bir şey söyle İsodore’ isimli kitabım.

Edward Mordrake de öyle…

Hiç beklemediğim, ummadığım, hatta hazır olmadığım anda karşılaştım. Aceleyle bir yere yetişmek isteyip, koşarcasına tam köşeyi dönerken yapıştı alnımın ortasına.

İnsan öyledir.

Bazen hazırlar kendini yeni tanışıklıklara, yeni ufuklara.

Bazen ise değildir. Dışa değil içe açmıştır kapılarını ardına kadar. Ve pencereleri de sıkı sıkıya kapalıdır.

Bilmez işte, girilen kapıdan çıkılır da…

Ya da tam tersi.

 Edward… Zavallı Edward, bahtsız Edward…

Böyle ismiyle hitap ettiğim için, sakın ola ki çok yakından tanışma imkanı bulduğumu ve samimiyete şurup kattığımızı düşünmeyin.

Dedemin dedesiyle akrandı belki de..

Bilemiyorum, zira doğum tarihi belli değil.

Onun hakkında yazılan üç beş cümleden biri de, 19. Yüzyılda yaşamış olduğu.


Başı mı, ortası mı, sonu mu kimse bilmiyor.

Ve sanırım daha da acısı, ilgilenmiyor da…

İstisnalar var tabi, bahsedeceğim az sabır.

Bir de yaşadığı yerden eminiz sanırım; İngiltere…

Ne tarafına düşer bilmiyorum, hani belki biraz daha izini sürsem çıkabilir…

Bundan sonra efsane başlıyor, ekleme ve çıkarmalar…

Kimi ‘sıradan biriydi’, diyor kimi ‘asilzade’…

Hem ne fark eder ki…

‘Bahtı güzel olsun’ derlermiş atalarımız biz doğduğumuzda!

Yoksa ha arşidük olmuşsun, ha sıradan çiftçi!

Hayat hikayesi o kadar gerçek üstüydü ki, çoğu kişi kısa süre sonra bunun gerçek olmadığını, masal olduğunu ileri sürmeye başlamıştı. Uyuyamayan çocuklara anlatılıyordu hepi topu 4 satırlık bu korkutucu masal.

Gelelim esas meseleye, nedir Edward’ı bahtsız ve acılı eden şey?

Edward iki yüzlü olarak dünyaya gelmiş.

Mecaz değil gerçek!

Tam kafasının arkasında bir yüzü daha var. Gözleri, burnu, ağzı, her şeyiyle tastamam bir yüz daha.

Yetişkin olana kadar, neyin ne olduğunun farkında bile değil zavallı Edward.
Bir süre sonra insanların kendisinden korkarak kaçtığını iyiden iyiye hissedince başlıyor acıları…

‘Lanetli’ olarak görüyor toplumu onu.

Belki buna katlanabilirdi, bilemiyorum.

Çünkü daha fenası var.

Ensesindeki yüzü, adeta bir şeytani ikizi onun.

Gündüzleri hep asık suratlı ve suskun.

Hava kararınca bir yılan gibi tıslayarak konuşuyor ve ödünü koparıyor Edward’ın.

Edward, bahtsız Edward…

Acılı Edward…

Bahtsızdı; erken gelmişti

Acılıydı, onu hiç kimse anlamamıştı.

Ve yalnızdı…

İki yüzü vardı ama yapayalnızdı…

Şeytani ikiz, tıslayarak konuşuyordu geceleri…

Cehennemden bahsediyordu en çok…

Siz hiç düşmanınızı ensenizde taşımayı düşündünüz mü?

Cidden sizden nefret eden, sizin de ondan nefret ettiğiniz birini her salise, her an ensenizde taşımaktan ve geceleri onunla uyumaktan!

Her gece kulağınıza cehennem tasvirleri tıslanmasını.

Düşündünüz mü?

Sanmam, çünkü ben hiç düşünmedim ve empati yapamıyorum bu konuda ne yazık ki!

Çaresiz şekilde yardım istiyor çevresinden ve elbette doktorlardan…

‘Bu bir lanet’ diyor halk ve ne yazık ki doktorlar da!

Nihayet gencecik bir yaşta..

23’ünde yani.

Canına kıyıyor.

Kimi ‘kendini zehirledi’ diyor, kimi bir balkon demirine astığını aktarıyor.
Kimine göre ikisini birden yapmış.

Belki önce zehri içti, baktı ensesindeki şeytan konuşmaya devam ediyor, geçirdi köhne bir urganı boynuna ve paslı bir balkon demirinden kendini boşluğa bıraktı.

Kendince son veriyor acılarına.

Tıp, o yaşarken elini bile uzatmadı ama ölümünden asır sonra mezarını aradı inceleyebilmek için.

Bilmem ki bulabilirler mi?

Bulup açsalar o mezarı…

Edward’ın ensesindeki o şeytani ikiz, mezarda da rahat bırakmıyor mudur o bahtsız ruhunu?






Bir de şarkısı var acıklı.... Tom Waits / Poor Edward

3 Ekim 2011 Pazartesi

Bu şehir


Hastayım… 

Sinsi bir ateş, kuru bir öksürük ile işbirliği içinde hücum ediyor soluğuma… Nefes alamıyorum adeta…

Ve pencereden görüyorum; dumanlar tütüyor evlerin çatısından, erken söndürülmüş bir yangından kalma gökyüzüne doğru. Kılcal damarları kabarmış, pörsümüş bir deri gibi geliyor bana şehrin yolları. Bir kocakarı ağzındaki dişler gibi seyrek, uzaktan evlerin ışıkları.

Şehir yorgun galiba.

Hayır!

Şehir de hasta sanırım…

Yaşlı ve yaralı bir dev gibi çökmüş bir yanına. İnleyerek soluyor sanki.
Nefes alamıyor şehir, ben yutkunamıyorum.

Ya insanlar kimliklerini verir yaşadıkları şehre, ya şehir sindirir dokusunu insanların içine. Gayrısı yok…

Şehir neyse biz oyuz!

Ben neysem şehir de o!

Biliyorum; sabahı zor ediyor bu şehir. Ve gündüzleri daha yalnız tahmin edilenin aksine…

Tersine bilinenin; her gece kollarında binlerce yaralı saklıyor. Ninni söylüyor nemli duvarları, yaraları açıp açıp temizliyor kendininkileri önemsemeden.

Yarası yarasına denk gelince anlaşıyorlar şehir ve insan.

Yağmur üşütüyor sonra uzun uzun. Titretiyor mazgallarını. Sokaklar alıyor ateşini kimsesizlerin, yağmur söndürüyor hararetini şehrin.

Her şehrin bir derdi var en az insanlarınki kadar.

Hoyratlıkla yaralanıyor bedenlerimiz, bilir misiniz; şehirler de kanar!

İhanetler iz bırakıyor belleklerimizde, biz farkında olmadan deruni feragatini, hırpalıyoruz şehrin ruhunu.

 Gözbebeklerine yaş oturmuş, kalbine kama saplanan yaşlı bir av hayvanı gibi vakur bir sessizlikle karşılıyor tüm bunları şehir.

Kırpmıyor gözlerini acıdan, bağırmıyor sancıdan; bunu da yalnız yaralılar anlar!
Sonra yanaklarını şişiriyor bulutlar ve bir serin rüzgâr üflüyor siluetlerin üzerine. Ne denirse densin, rüzgâr ruhani bir nefes şehirler için, bir merhem, küçükken annelerin yaralarımıza üflediği gibi.

Hırçınsa lodos, bunda şehrin suçu yok, yalnızların da, umarsızların kabahati bu öfke, bu çalkantı.

Anılar vuruyor belleğini şehrin, hatıraların bizi vurduğu kadar.

İnsan özler, şehirler de.

Gidenin peşinden içli bir ağıt yakar şehir, hele de çok seviyorsa. İnsan uzaktaysa şehrinden, kötü anılarını nasıl silerse hatırladıkça, öyle siler şehrin zalim yönlerini.

Evet, acımasızdır bazen şehirler. Ama insan da öyle değil mi?

Kabuk bağlamaktan sertleşmiştir şehrin dokusu. Derilerimiz gibi. Biz dokundukça teselli ettiğimizi zannederiz ama kanar kabuk bağlamış yaralar.
Ne ki bekler bizi şehir, vefalı bir dost gibi bıkmadan.

Ve unutmadan.

Unutmaz şehir, belki bu yönüyle insandan daha erdemlidir çoğu zaman.
Her giden, bir parçasını koparmasına rağmen, gönül koymaz, alınmaz, dert etmez aldığı yaraları.

Bu yüzden büyüktür şehirlerin sevdaları…

Kendinizi görmek istiyorsanız, aynanızdan şehrinizi seyredin…

İnsan aynasıdır çünkü yaşadığı şehirlerin…

Ne fazla, ne eksik…

Onun kadar kirli, onun kadar temiz…

Dedim ya; ben neysem şehrim de o…

Kış başlıyor işte.

Hoşnutsuzluğun kışı!

Mevsim soğuğa dönüyor ve bildiğimiz halde hazırlıksız yakalanıyoruz her seferinde.

Şehirler gibi.

Hastalanıyoruz…

Bu şehir gibi.




2 Ekim 2011 Pazar

Korkunun ‘Ev’veliyatına dair


Dikkatli okurlarımız hemen hatırlayacaklardır, bir İspanyol filmi olan Lanetli Miras dolayısıyla korku kültürü ile mekan ilişkisini analiz etmeye çalışmış ve sinemanın korku türündeki mekan kavramına ev metaforuyla bakmayı denemiştik. Bu hafta vizyona giren biri yerli üç film bu türe, yine ev merkezli bakıyor. Bu nedenle korkunun ve ev metaforunun biraz daha derinlerine inmeyi deneyelim isterseniz.

Lakin önce bahsini ettiğimiz üç film hakkında kısaca bilgi verelim.

Filmlerden ilki bugüne değin hiç de fena olmayan filmlere imza atmış (Babam İçin, Sol Ayağım, Boksör) İrlandalı usta Jim Sheridan’ın yönettiği ve Rachel Weisz, Naomi Watts, Daniel Craig ile Marton Csokas’ın oynadığı Korku Evi - Dream House… Hikaye şu: Will Atenton (D. Craig) New York'ta başarılı bir yayımcıdır. Ancak işini bırakır, karısı (R. Weisz) ve iki kızıyla New England'ın sessiz kasabasına yerleşir. Ancak yeni evlerine yerleştikten bir süre sonra bu evde bir anne ve çocuklarının öldürüldüğünü öğrenirler. Bütün kasaba katilin hayatta kalan baba olduğuna inanmaktadır. Will olayı araştırmaya başlar ve tek yardımcısı ölen anne ve çocuklara çok yakın olan, komşuları Ann Peterson (N. Watts) olur. Ancak Will ve Ann parçaları birleştirdikçe ortaya çıkan hikaye fazlasıyla ürkütücüdür...

Esasen Korku Evi, bir korku filmi için gerekli tüm unsurlara sahip. Fena olmayan bir hikaye, usta bir yönetmen, iyi oyuncular vs. Lakin neticede ortaya çıkan film bu türün meraklılarını çok da tatmin edecek bir şey olmamış ne yazık ki. Belki e büyük bahtsızlığı türün benzer örneklerinde çok daha iyi filmlerin önceden çekilmiş olması. Bu nedenle korku filmi sevenleri çok da tatmin edecek bir film yok karşımızda. Zaman zaman abartıya kaçsa da, müziği diğer vasat unsurlardan ayırmak lazım belki.

Haftanın yerli korku filmi olan Mühürlü Köşk içinse ne yazık ki çok olumlu şeyler söyleyemeyeceğiz. Aslında bu tür çalışmalara olumlu bakabilmek için her zaman kendimizi zorluyoruz ama filmin arkasında balta gibi duran yapımcıların ticari kurnazlığını görünce bazı şeyleri yazmak da borç oluyor. Senaryosundan, tekniğine, kurgusundan oyunculuklarına kadar tel tel dökülen bir film Mühürlü Köşk. Kurnaz yapımcılar, birkaç görsel efekt, bir iki çıplak sahne koyunca belki gişeden bir şeyler toplayabileceklerini umuyorlar ama muhtemelen büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaklar. Bence bu zihniyette olup da korku filmi çekmenin anlamı yok. Başka tarzda, hatta direkt video piyasasına çalışsalar daha ticari olabilir belki. Yoksa korku filminde işi elinize yüzünüze bulaştırınca, seyirci sadece kahkaha atıyor, o da bir yere kadar!

Korku filminde çocuk etkiyi artıran bir unsurdur.

Haftanın bir diğer filmi, Şeytanın İni – Red State ise benim açımdan epey şaşırtıcıydı. Gerçi her ne kadar Tarantino’nun bu film için ‘Bu lanet olası filmi çok sevdim!’ dediği rivayet ediliyorsa da, klasik anlamda korku filmi kalıplarına çok fazla uymuyor Şeytanın İni. Film, internette tanıştıkları bir kadınla beraber olmak için bilmedikleri bir yere giden gençlerin, tuhaf bir tarikatın tuzağına düşmesini anlatıyor. Belki Amerikan yaşam tarzı ve inanışlarına güçlü ve sarsıcı vuruşlar yapıyor ama açıkçası bizi çok fazla cezp edecek derecede değil.

The Others, korkunun doğal mekanı ev'i zirveye taşıyan bir başyapıt. 
Başta da söylediğimiz gibi bahsini ettiğimiz bu üç korku filminin de temelinde mekan var: Ev. Açıkçası insanlık tarihi boyunca evler, odalar korkunun vazgeçilmez unsurlarından biri olmuştur. Çocukluktan başlayan bilinç altımızdaki korku figürlerini oluşturmakta, evlerin, hassaten odaların rolü büyüktür. Bir kere, kendimizi güvende hissettiğimiz için en savunmasız kaldığımız mekanlardır evlerimiz. En zayıf hallerimizle dolaşırız odalarda ve uyuruz geceleri. Karanlık ile birleşince eşsiz bir korku ortamı oluşur evlerimizde. Gerçi bazı filmler, bizzat evin kendisine bilinç atfeder ama, daha ziyade orada yaşayan ya da dışarıdan gelen başka metafizik unsurların, varlıkların etkileşimiyle birer korku diyarına dönüşür evler.

Ki bu türün en iyi örneklerini sayacak olursak başta elbette ki Hitchcock’un Sapık’ı gelecektir. Hemen ardından –korku ile gerilim filmi arasında bir yerlerde duran- Alejandro Amenebar’ın muhteşem The Others – Diğerleri. Bunlara daha çok ekleme yapabiliriz, Stephen king’in romanından uyarlanan Red Rose Konağı, ünlü Ev serisi vs…


Vakit ve para israfı, başarısız bir kurnazlık girişimi: Mühürlü Köşk!
Açıkçası korku filmi tarihi aslında mekan ve ev filmi tarihidir de. Nosferatu’dan, Frenkeştayn’a kadar neredeyse tüm tarihi korku filmlerinin vazgeçilmez mekanıdır evler.

Buradaki temel espri zannedersem şudur, evler içinde yaşayan insanların kimliklerini alırlar bir süre sonra. Esasen tıpkı insanlar gibi, belli bir doğumları, büyüyüp serpilmeleri ve sonları vardır. Bu nedenle yeni olmayan bir eve taşındığınızda sizden önceki sakinlerin izlerini, kokularını, hayatlarını hissedersiniz ziyadesiyle. İşte sinema bu gerçeği fark ettiği günden beri korku türünde evleri merkeze oturtmayı hep denemiş, bazılarında büyük başarı yakalamış, bazılarında ise –maalesef- hayal kırıklığı yaşatmıştır izleyiciye.

Son bir tavsiye, bu tür filmleri evdeyken tek başınıza izlememeye dikkat edin, zira kendi evinizin de bir korku platosuna dönüştüğünü hissetmeniz imkan dahilindedir!



29 Eylül 2011 Perşembe

Gitmeli buralardan...




Umut kırıntılarını gagalıyor minik masal kuşları.

Bir martı, denizini arıyor…

Şakaklarımda zonkluyor hasretin.

“Yavaş”, dedi hayallerim, “yetişemedim.”

Ve usulca fısıldadı masaldaki büyücü:

Çıkar kalbindeki dikenleri…

Çıkar ve martılara at…


25 Eylül 2011 Pazar

Şiddetin şehveti ya da dün ben bir film seyrettim!


Başlarda çok şaşırıyordum ama artık vazgeçtim. Latin alfabesi kullanmadıklarından mıdır, yoksa ülkemizde vizyon bulamadıklarından mıdır bilemiyorum, ne zaman tuhaf afişli bir uzak Doğu filmi görsem, merak edip izliyorum. Ve çoğunlukla merakıma değiyor izlediğim film.

İlk başlarda memnuniyet ile beraber şaşkınlık veriyordu bu tür filmlerle karşılaşmak. Artık şaşırmıyorum nedense.

Biliyorum; son dönemde, ülkemizde özellikle genç kuşak hanımlarda ciddi bir Güney Kore film ve dizi hayranlığı trendi var. Bu dizi ve sinema filmleri o kadar etkili ki, Korece öğrenmekten tutun da, bu ülkeye ziyarete kadar birçok talep oluşturmuş durumda.

Üç ana hattan akıyor Uzak Doğu ve hassaten G. Kore yapımları.

Aşk film ve dizileri.
Korku filmleri.
Şiddet ve aksiyon filmleri.

Uzakdoğu korku filmleriyle ilgili vaktiyle Zafer ve Aksiyon dergilerinde yazdığım iki yazı mevcut. Merak edenler Google amcaya sorup bulabilirler.

Takashi Miike isimli arızalı şahsın, tuhaf ötesi Ichi The Killer, yani Koroshiya’sını tek oturuşta izleyebilecek babayiğit var mıdır bilmiyorum. Hem bırakalım Miike, Tarantino gibi sığ biçimcilere ilham kaynağı olsun.

Güney Kore sineması, sadece dünya sinemasından ayrışmaz bu anlamda, sair uzak doğu sinemalarından da sıyrılmayı başarmış, özellikle son 10 yıldır Hollywood’a ciddi derecede kaynaklık etmiş ve edecek olan bir sinemadır.

Sanırım en bariz farkı şu; ele aldığı konu ne olursa olsun, aşk, hayat, ölüm, şiddet ya da korku… Hiç farketmez, hepsinde bir yaklaşım farklılığı geliştirmeyi başarmış, sanatın o güne kadar çok dikkat etmediği unsurları ön plana çıkarmıştır.

Sanatın hassasiyetle üzerine gittiği kavramlara bakışı da ayrıksıdır G. Kore sinemasının. Masumiyet, ihanet, sadakat, korkaklık, cesaret gibi kavramlar bir dolu alt metin ve –genelde- sağlam bir görsellikle aktarılır perdeye. Elbette tüm bunlar belli bir çizgiyi aşmış eserleri için geçerlidir bu çekik gözlü sinemanın. Yoksa her ülkede olduğu gibi G. Kore’de de mebzul miktarda ‘trash’ ürün vardır!

Biliyorum bu satırları okuyan dostlarımdan hemen ‘mesela?’ sorusu gelecek ya da özel mesaj atarak, birkaç film tavsiyesi istenecektir. Hemen ilk aklıma gelenleri sıralayayım: Old Boy, A Moment To Remember, A Bittersweet Life, I Saw The Devil, The Chaser, The Man From Nowhere vs vs…

Sinemaya özel merak salanlar için bilinmeyen filmler değil bunlar ama şahsen 2006 Hong Kong yapımı Gau ngao gau yani Dog Bite Dog’u ayırıyor ve bir tür kırılma noktası sayıyorum birazdan anlatacağım filmin tarzı için.

Evet bu bir tarz. –dikkat buyurun klasik anlamda sinema akımı ya da sinema furyası demiyorum. Belki de ikisinin arasında bir yerde duruyor bu ‘tarz’ diye bahsini ettiğim şey- Bir kere 70’li yılların fantastik uzak doğu karate filmlerinden uzak, epey uzak. Sonra Bruce Lee ile başlayan uzak doğu felsefesini rasyonel etme çabası filmlerden de uzakta. Dramaturji açısından çok farklı.

Kendine ait bir gerçekliği, şiddet ve vahşet dozu ya da dozsuzluğu var. Sinopsisleri farklı, anlatım tekniği ve özellikle finalleriyle ayrışıyor klasik filmlerden. Ve şahsen benim için en büyük handikap, bu filmlerin içerdiği ayarsız şiddet, kan ve cinsellik sahneleri… Hani bazen bir çuval değil, bir kamyon keçiboynuzu koyuyor önümüze G. Kore filmleri. Bu işten ekmek yiyen biri olmasam, katlanır mıydım –hepsini- izlemeye emin değilim.

Gelelim bu yazının konusu olan filme. Efendim ismi Hwanghae… İngilizce anlamı Yellow Sea, yani Sarı Deniz. Lakin bazı ülkelerde Katil ismiyle de vizyon şansı bulmuş. Bizde ise enteresan bir şekilde Ölüm Denizi adıyla gösterime girdi. 


Hong-jin Na, henüz iki filme imza attı ama...
Önce yönetmeninden bahsedeyim. Genç sayılabilecek bir Koreli Hong-jin Na. Yaşı 35 civarı. Filmografisinde henüz iki film var. Zaten görüş alanıma ilk filmi Chugyeogja/The Chaser/Takipçi ile girmişti üç yıl önce. Chugyeogja, meslekten atılmış aşağılık bir polis memurunun merkezinde bulunduğu bir seri katil hikayesiydi.

Ne ki Hong-jin Na, Takipçi’de bize klasik bir ‘acaba katil kim?’ filmi sunmamıştı. Hatta, ‘Dakika bir gol bir’ dercesine daha ilk sahnede katili göstermiş, hatta kısa süre içinde enseletmişti. Film esasen, ‘Katilin katil olduğunu kanıtlamak’ kavramı üzerinden yürüyordu. Bunu yaparken de, temiz hayatların sefaleti, sefil hayatların saflığı üzerine hiç de küçümsenmeyecek vuruşlarda bulunuyor, suçu ve suçluyu övmeden anlamayı, alt tabakayı aşağılamadan üst tabaka ile karşılaştırmasını yapıyordu. O kadar bol imgelem ve alt metin içeriyordu ki film, hani bir noktada ‘inanç ve adanmışlık’ bile ıskalanmıyordu Takipçi’de..

Ve elbette bahsini ettiğim ‘tarz’ın olmazsa olmazları, şiddet, çok az da olsa rahatsız edici cinsellik ve şaşırtıcı final.

Adı geçen Hong-jin Na kardeşimizin ikinci filmi olan Hwanghae, yani Sarı Deniz, tıpkı ‘tarz’ın diğer örnekleri gibi, şaşırtıcı, sıra dışı ve zaman zaman rahatsız edici.

2010 yapımı olan filmi, belki ben biraz geç keşfettim. Ama normalin üzerinde bir süreye sahip olan film (157 dk) başlangıcı, gelişmesi ve finaliyle enteresan.
Her anlamda…

4 epizoda bölünmüş olan film giriş ve çıkış bölümünün finalinde olabildiğince sakin ve duru. Ancak, esas aksiyonun başladığı ikinci, üçüncü ve son bölümün epeyce kısmı aksiyonun, şiddetin dibine vuruyor adeta.

Anlatımdaki zeka ve sürprizler ile izleyiciyi 3 saat boyunca karşısında tutabiliyor Sarı Deniz. Hikaye öz itibarıyla klişe gibi gelebilir ama, sonraki kısımlar elbette ki orijinal:

Kuzey Koreli bir taksici olan Ku Nam(Jung-Woo), kuzey Kore - Çin sınırındaki tampon bölgede yaşayan kumar zaafı olan ayak takımı insanlardan biridir. Karısı çocuğunu üzerine atarak kaçarcasına gitmiştir. Çocuğunu annesine bırakmış, kendisi sefil bir hayat yaşamaktadır ama kumar borcu başına iş açar. Ödeyemeyeceği kadar borç birikince, kötü adamlar ona borcu ödemenin başka bir yolunu gösterirler. Güney Kore’ye yasal olmayan yollarla girip birini öldürüp gelirse, borcu sıfırlanacaktır. Hem kim bilir, belki bu esnada, kayıp karısını da bulma şansı doğar. Çünkü bir kadın uzun süre kocasını ve evladını aramıyorsa, mutlaka hayatında başka bir erkek vardır!

Teklifi yapan suç şebekesinin başı Myun Ga, filmin başında bize silik bir karakter gibi gelir ama film ilerledikçe anlarız ki, esas başroldeki adam odur. Kötüdür ama esas oğlandır!


Ve bizim kumarbaz taksici bin bir zorlukla Güney Kore’ye geçer. Bir yandan cinayet planı yaparken, diğer yandan karısının izini sürer. Ne var ki işler beklediği gibi gelişmez. Öyle bir batağa girer ki bir değil çok daha fazla insan öldürmek zorunda kalır, üstüne üstlük çetenin reisinin tek hedefi haline gelir.
Devamında izlemeyenler için seyir keyfini kaçırmadan hikayeyi anlatacak olursak. Belirttiğim gibi film 4 epizottan oluşuyor: Taksi Şoförü, Katil, Jaseon Klanı (Yasa dışı mülteci çetesi) ve Sarı Deniz. Giriş ve final alabildiğince duygusal ve pastoral. Orta kısımda kopuyor kızılca kıyamet.

Monoton bir hikaye bir anda dallanıp budaklanıyor. İhanet, sadakat, masumiyet alt metinler olarak üzerimize geliyor. Zalimliğin insanı nasıl canavarlaştırdığını görüyoruz Sarı Deniz’de.

Şunu söyleyeyim, kan görmeye dayanamayan, rahatsız olanların kesinlikle uzak durması gereken bir film Hwanghae. Filmdeki tüm cinayetler kesici ve delici aletlerle işleniyor zira. Öyle, aman ‘seyirciyi rahatsız etmeyelim’ diye bir kaygısı da yok filmin. Hatta tersi, sanki bizzat ‘rahatsız edelim’ diye bazı yemek sahneleri bile tuhaf.

Komik bir ayrıntı: Biz her uzak doğulu olmayan kişiler gibi, kahramanları tanıyabilmek için, daha dikkatli izlerken, (çünkü tüm çekik gözlüler birbirine benziyor bizim için) kahramana şöyle diyor kötü kahraman: “bir şapka bul da giy, buralı olmadığın belli!”

Biliyorum uzadı…

Yellow Sea, Amerikan film klişelerden sıkılanlar için çok sağlam olmasa da önemli bir sığınma limanı bence. Ama keşke böylesi hikaye üretebilen zekalara, böylesi estetik değer keşke ‘hikmet’ denen o kıyas kabul etmez derinlikle birleşebilse. İnanın o zaman harcadığınız 3 saate acımamış olursunuz. Yoksa, evet film dili açısından başarılı bir çalışma izliyorsunuz. Heyecan, adrenalin, duygu vs. şahane. Ama netice… Kekremsi bir burukluk kalıyor dimağınızda…

İşte böyle…