8 Aralık 2011 Perşembe

Şimdi canavar benim!


Sam Peckinpah’ın kült filmi Straw Dogs – Köpekler’in tekrar çevrildiğini ve önümüzdeki günlerde ülkemizde de vizyona gireceğini öğrenince, açıp tekrar izledim. Enteresandır, bu film bana bir başka İngiliz filmini hatırlattı: Dead Man’s Shoes…

Yönetmenliğini İngilizlerin popüler isimlerinden Shane Meadows’un yaptığı 2004 yapımı film, baş rol oyuncusunun elinden çıkma bir hikayenin senaryolaştırmasıyla çekilmiş.

Filme geçmeden önce, her toplumda, özellikle küçük yörelerde yaşanan trajik bir ortak hatıraya değinmek isterim. Bilirsiniz; bazı mahallelerde spastik ya da zeka açısından geri çocuklar vardır. Ve bu çocuklar, sair çocukların kurbanı olurlar ilk olarak. Belki bu engellilerin hastalıklarını bilmeden ilerletir bedenen ve ruhen sağlam çocuklar.

Öyle değil midir? Mahallenin delisine en büyük zulmü yine mahalleliler eder. Üstelik bunu eğlence olsun diye yaparlar. Çocukken yapılanlar belki bağışlanır; ne bileyim kedi köpeğe eziyet etmek, zihinsel engelli biriyle kafa bulmak, çocuksu masumiyet içinde bir yere kadar –onaylanmasa da- kabul edilebilir bir şey.
Yaş ilerleyip, kemale erince, vicdanın kalibrasyonuna göre acı çekeriz geçmişi hatırladıkça.

Ama ya tüm bu müptezelliği büyükler yapıyorsa?


Ölüler ağlamaz!

Dead Man’s Shoes böylesi bir öyküden yola çıkıyor. Kahramanımız (aynı zamanda kurban) Anthony spastik bir gençtir. Çok sevdiği ağabeyinin gönüllü olarak orduya katılmasıyla, küçük bir İngiliz kasabasında yapayalnız kalır. Ne yazık ki yeni ve yanlış bir çevreye girer. Girdiği bu çevre mafya özentisi, 7 kişilik bir ayak takımıdır. Günler boyu onların eğlencesi olur. Her türlü eziyeti reva görürken epey eğlenir bu ayak takımı. 7 kişilik bir mafya özentisi çete. Kötü insanlar ya da kötülüğe susarak/tepkisizlikle ortak olan kem ruhlar…

Ve derken bir gün ağabey çıkagelir. Sıradan bir geri dönüş değildir, başlarda sebebini çok iyi anlamadığımız bir intikam dönüşüdür. Ki basit kötülere, kötülüğün ne demek olduğunu bizzat yaşatarak öğretecektir. Öyle ki, bir yerde, ‘sen şeytan mısın?’ diye sorduklarında, ‘Olmak isterdim’ diye cevap verir.



Nüfus açısından küçük muhitlerin kolektif günahları vardır geçmişlerinde. Küçük yerler ortak suçlar işlerler ve utanç verici bir suskunluk ile üzerini örtüp, hiç yaşanmamış gibi yaşamaya devam ederler genellikle. Vakta ki, bu iki yüzlü oyunu bozan biri dahil olunca o minimal hayatlara, hakikatin sert çeliği kesip biçer hoyratça her şeyi. Bedenlerinin ve beyinlerinin kontrollerini ellerinden alır.
Yönetmen Dead Man’s Shoes’da öyküyü gün gün ilerletiyor. İyi de ediyor kanaatimce.

Konuya hemen hakim olmamızı istemiyor, hatta en büyük ve şaşırtıcı öğeyi finale kadar saklamayı başarıyor da… Tozlu bir hatıra defterini usul usul okurcasına ilerliyoruz. Büyük bir merak ve yükselen bir öfke grafiğiyle. Bir ağabey için ‘koruyamamış olmak’ ne büyük bir vicdan yarasıdır anlatıyor bize film boyunca. Bu anlamda, filmin kurgusu çok başarılı.

Geçmişe yapılan dönüşler ile hem hikayeyi çözüyoruz hem de, yapılacak şiddet gösterisine haklı gerekçelerle hazırlanıyoruz adeta.

Masumiyetin nasıl hoyratça imha edildiğini, sarsılarak izliyoruz filmde. Bir yerinde ‘neden o?’ sorusuna şu cevap veriliyor: “Çünkü zayıftı, çünkü özürlüydü…” İnsanın nasıl gaddarlaşabileceğine müthiş örnekler vererek bir yerlere gidiyor film.

Dead Man’s Shoes, küçük beldelerde nasıl büyük günahlar işlenebileceğini şahane anlatıyor ve sıradan hayatlardan nasıl büyük hikayeler çıkarılabileceğine de güzel bir örnek sunuyor.

Film başrol oyuncusu ve öykünün sahibi Paddy Considine’nin babası Martin Joseph Considine anısına adanmış. Büyük filmlerde orta karar rollerden aşina olduğumuz Considine, çok büyük olmasa da başarılı bir portre çiziyor film boyu. Ama alkışın büyük kısmını kardeşi Anthony rolündeki Toby Kebbell hak ediyor kanaatimce. O kadar başarılı ki, bir ara oyuncu olduğunu unutturup, cidden spastik bir engelli izliyormuş gibi içimiz acıyarak takip etmeye başlıyoruz filmi.

Bir başka takdir de, müzikler için. Sıradışı müzisyen Aphex Twin     yapmış müzikleri. Başarısı film için yaptığı bestelerden çok, seçtiği şarkılar ve yerleştirdiği yerler. Müzik kullanımı o kadar başarılı ki Dead Man’s Shoes’da, sesi kısık izlense etkisi hiç olmayacak gibi geliyor insana. Tabii Aphex Twin’in aralara serpiştirdiği tema müzikleri de enfes. Hele ki, son kurbanın merdivende eşine yaptığı itiraf esnasındaki. Filmin duygusal atmosferini zirveye taşıyor.

Şayet intikam filmlerine dair bir literatür oluşturulsa Dead Man’s Shoes’un en tepeyi zorlayacağı muhakkak. Sıradan bir intikam filmi değil, öfkeden yumrukları sıktıran, boğaza düğüm üstüne düğüm attıran mühim bir film. Tabii, filmde zaman zaman rahatsız edici şiddet ve cinsellik içeren bazı sahneler olduğunu da ifade etmeliyiz.



Paris’in orta yeri sinema


Sinema denen sanatı her ne kadar bilim adamları keşfetmişse de, bu buluşu halkla tanıştıranlar sirk sahipleri, gösteri dünyasının patronlarıydı. Charlie Chaplin’in ebeveyni kumpanyalarda çalışan halk sanatçılarıydı. Şarlo karakteri de bir komedyen tipolojisinden yola çıkarak geliştirilmiş bir tipti.

İlk sinemacılar gösteri sanatları tertip eden iş adamlarıydı. Bilim adamlarının ellerinden aldıkları bu müthiş buluşu, yaptıkları iş ile birleştirerek eğlence dünyasına yepyeni ufuklar açtılar. Sinemaya kurgu denen açılımı kazandıran D.W. Griffith de mesleğe tiyatrodan başlamış biriydi. Lakin esas şenlik Parisli bir ayakkabıcı ailenin oğlu olan hokkabaz Georges Méliès’nin sinemayı keşfetmesiyle başladı. Méliès, Kinetographe denen aleti görür görmez potansiyeli farketti ve yaptığı gösterileri kayda alarak, hem sihir işini geliştirdi, hem de şovlarını artık perdede yapmaya başladı. Sinema için Büyül Fener ismi kullanıyorsa, Georges Méliès’nin yaptıklarının zihinleri yönlendirmesi sonucudur bu.



Neler yapmıyordu ki Méliès… Sahneye oturttuğu mankeni kaybediyor, kendi kolunu koparıp yarım metre uzağa taşıyor, oturduğu sandalyeyi hokup pokusla uçurup havalarda geziniyordu. Sihir, sinema ile buluşunca daha da fantastik bir boyuta ulaşmıştı. O kadarki, bilim-kurgu türünün ilk örneği sayılabilecek (elbette bugün izlendiğinde bize komik gelen) filmleri de yine bu Fransız şovmen çekecekti.

Çocukluk yıllarımı hatırlıyorum. Komşunun avlusuna kurulan devasa sinema perdesinde Hudutların Kanunu’nu izlerken biz izleyenlerin verdiği tepki, sinemanın ilk örneği olan Bir Trenin Gara Girişi filmini Paris Grand Cafe’de izleyin seyircilerinkinden çok farklı değildi. Bütün kadınlar çığlık çığlığa elleriyle başlarını korumaya çalışmış, çocuklar annelerine sığınmışlardı. Eh kolay değildi tabi… O güne kadar sinema nedir bilmeyen bir topluluk için, bir grup atlının büyük bir gürültüyle perdeye doğru dört nala gelmesi korkutu olmayıp da ne olacaktı ki?

Büyülü bir şeydi sinema… Büyülü bir şeydi filmcilik. Bu nedenle usta sinemacıların çoğu ‘büyücü/sihirbaz’ olarak anıldılar çoğu zaman. A. Hitchcock’a Korkunun Sihirbazı deniliyordu bu yüzden. Spielberg’e de keza dahi/sihirbaz lakabı takıldı bir dönem.

Meseleyi fazla dallandırıp budaklandırmadan, bu uzun girizgahın sebebi olan filme geçelim.



Martin Scorsese… Hayat hikayesi olarak Chaplin’e benzeyen bir karakterdir Scorsese… Hastalıklı bir çocukluk, sonra klise, sonra suç çeteleriyle yakınlaşma ve sinema. Hayat deneyimi onun bu büyülü sanata bakış açısını farklı kılan özelliğin başındaydı. Nitekim bu yüzden ona, sinemanın mimarı ismini taktılar bir dönem. Bir biçim arayıcısı oldu Scorsese. Amerikan Yeni Dalga akımının en önemli temsilcilerinden biri oldu. Filmlerini hatırlayacak olursak; Taksi Şoförü, Köstebek, New York Gangsterleri vs… Neredeyse boş filmi yoktur büyük ustanın. Yoktur yok olmasına da, son dönemlerde yaptığı sinemadan pek hoşnut olmuyordu sinema çevreleri. Bir tür rölantiye alma durumu söz konusuydu büyük usta için.

Scorsese son filmiyle yine seyirciye şaşırtarak, tersten çakıyor tabiri caizse. Brian Selznick’in bol ödüllü ve bol satışlı romanı “The Invention of Hugo Cabret”den bir uyarlama olan Hugo ile karşımıza çıkıyor. Üstelik ilerlemiş yaşına rağmen üç boyut teknolojisini de kullanarak. Şahsen buna gerek var mıydı emin değilim ama özellikle, teknolojiye aşina nesil ve çocuklar için yerinde bir tercih olduğunu söylemek mümkün.

Oscar Ödüllü yönetmen, masal tadında üstelik sinemaseverlerin hiç de yabancı olmadığı bir öyküyle geliyor perdelerimize: Hikayemiz sinemanın keşif merkezi Paris’te geçiyor. Şehrin büyük tren garındaki devasa saatte tek başına yetim bir fırlama veledin hayatına konuk oluyoruz. İki Dünya savaşının tam ortalarında bir tarihteyizdir. Sinema Birinci Cihan harbi boyunca askerlerin elinde propaganda malzemesi olmaktan yeni kurtulmuş, burjuvazi de sıradan insanların eğlencesi olmasına izin vermiştir artık.

Bir yetim olan Hugo ve garın saatlerini ayarlayan alkolik amca Claude’un yanında, rahatsız edici kem gözlerden uzak zorlu fakat basit bir hayat sürmektedir. Beslenme ve giyimini hırsızlık yaparak temin eden bu cin gibi kurnaz çocuk, epey yalnızdır da… Üstelik, her an yakalanıp yetimhaneye yollanması da an meselesidir. En büyük ilgisi ise Georges adlı yaşlı bir adamın sahibi olduğu oyuncakçı dükkânınadır, zira mekanik olan her şeye babasından kalma miras olarak zaafı vardır. Bir de amacı vardır, babadan kalma hatıra olan bir tür ilkel robot niteliğindeki ‘Otomaton’u çalıştırabilmek… Bir kovalamaca esnasında tanıştığı İsabelle ile soluksuz bir maceraya dalarken, film biz insanlara önemli bir şey söyler: Amaçsız yaşanmaz… Makine bile olsanız…


Masalları tragedyalardan ayıran en önemli unsur, sonundaki mesajıdır. Karamsar ve kötücüldür tragedyalar, masallar ise hep mutlu biter. Bir tür iyimserlik işlemiştir her dokusuna. Bu anlamda Hugo, bir beyazperde masalıdır.

Film, bir yandan hayata dair umutlu şeyler söylerken, diğer yandan başta bahsettiğimiz Méliès’nin mazisiyle yapacağı muhasebeyi sağlar.

Açıkçası, ilk duyduğumda biraz endişe ettiğim, başladığında ön yargılarımın kırıldığı, bittiğinde ise, iyi ki seyretmişim, dediğim bir film oldu Hugo. Ecnebiler Şükran Günü için yapmışlar, vizyona da o tarihte girmiş ama çoluk çocuk beraberce izlenebilecek bir yapım Hugo. Méliès’ye de bir tür saygı duruşu niteliğinde…



Koleksiyon

,
Pht: Marl1

Bir şey söylemek istiyorsan,

konuşabilirsin az...

Çok şey anlatmaksa meramın,

susabilmelisin biraz.

Büyük acılar sessizdir.

Küçük yaraların dili uzun olur.

Ve geveze olursa ruhun.

Anlattıkların anlatamadıklarından,

çok daha az olur.

Sitemin bir dili var.

Suskunluğun binbir…

İşte bak geceye,

oda dolusu suskunluk biriktirmişim.

Bunca susuyorum da ve fakat,

                             hâlâ kanıyor kelimelerim…


5 Aralık 2011 Pazartesi

O ağacın altı




Göçmen bir melek getirdi kundağı.

                                 Leylek sandı meleği çocuk.

Dallarını büktü mahzun genç ağaç…

Bacalar, kurumdan bir kahkaha attılar.

Beyaz bir duman oldu uzun gagalı kuşlar.

Evlerden bahçelere kaçtı uçurtmalar.

Yaprak yerine, 


takıldı renkli balonlar dallara.

Bir çocuk,

 kalbini kazıdı tenine ağacın.

Yanmadı gövde ama

eğilip baktı dallar.

Bütün olup biteni gördü arsız yapraklar.

Homurdandı incecik parmakları köklerin.

Bir kayanın böğrüne saplandı çok derin.

Aşk olsun, dedi kaya, yarasını tutarak.

                                           Aşk oldu...

Ne kadar kuş, kelebek.

İşsiz güçsüz börtü böcek…

                          Hepsi şahit yazıldı…

Bir demet yeşil beyaz


çiçek savruldu gökyüzüne.

Önce dili çözüldü, kalp ikiye bölündü,

Ve yaşlandı bulutlar…

Bembeyaz ve ıslak…

                              Sevimsiz olmaz masal.

Sonra baston oldu dal.

Her şeyin tanığıydı, 


terli avucunda dedenin.

Bir tabut çektiler ağacın gövdesinden.

                             Toprağa armağan…

Yalnız bir dua yükseldi akabinde.

Balonlar patlamıştı…

Kül rengi uçurtmalar, tünemişti dallara.

                        Dallar çıplak.

Ebeden bir hediye gassala.

Yaşlanmış, buruşmuştu kabukları ağacın…

Kökleriyle,


taşa attığı imzayı gördü artta kalanlar.  

                                    Hüvel Baki…


4 Aralık 2011 Pazar

Yalnızlık baladı

PHT: Samanta Krivec

Derken;

Gece oldu…

Yıldızlar, gökyüzü, derin,

kuyu gibi bir karanlık.

Anladım ki; yalnızım.


Sonra;

Bir müezzin uykusunu gagaladı bir horoz,

yanık davet sürtündü kül yüzlü bulutlara,

yapraklar seyre daldı düşerken, ağaçları,

bir karınca kolonisi sardı tüm sokakları,

pencereden seyrediyor sokakları çocuklar,

camdaki çocuklar kadar,

yalnızım…


Fark etmiyor;

Gece, gündüz,

Siyah yahut beyaz,

Kalabalık ya da tek başıma,

Çok yalın bir şekilde, 

yalnızım...

1 Aralık 2011 Perşembe

Ben Sonra Ağlarım!

Karakutu Yayınları bütün hikayelerimi tek kitapta topladı. Biraz zor oldu ama oldu gibi... İlk eskizlerdir, eleştiri ve atış serbest... 


a

b 
c 
d

29 Kasım 2011 Salı

Dexter okumaları 2: Düşündüğünden çok fazlasıyım ben!


NOT: Bu yazı bir önceki Dexter değerlendirmesinin devamı niteliğinde olup, daha önce okumayanların işe buradan başlamaları tavsiye edilir.

Çıkan kısmın özeti: zorlu bir çocukluk geçiren Dexter Morgan isimli sempatik seri katilimiz, gündüzleri adli tıp analisti olarak polis merkezinde çalışmakta, geceleri ise yasa boşluklarını ya da delil yetersizliklerini fırsat bilip, adaletin elinden kaçan kötü insanlara ceza kesmektedir. Yaklaşık 6 yıldır izleyicinin ‘kötülük de hayır hasenat işlerinde kullanılabilir’ şeklindeki hislerine tercüman olan Dexter, 6. Sezon ile birlikte kendini, hayatı, karanlığı ve ışığı sorgulamaya başlar. Ve biz anlarız ki, en kötü ve değişmez denilen karakterler bile inceden bir iç hesaplaşma yaşayabilir.

Ki, Dexter’ı bu iç muhasebeye sevk eden kendisi gibi, içinde karanlığı besleyen ama verdiği mücadeleyi kazanarak efendi adam olmuş Peder Sam’den başkası değildir. Senaristler bakarlar ki, Sam’in diziye yaptığı olumlu katkı, filmin temel felsefesinin önüne geçmekte ve Dexter, bu adamdan hayli etkilenip, efendi, iyi aile çocuğuna dönmektedir, biletini keserler. Yüzde yüz teyit edilmese de, Peder Sam’in ölümüyle Dexter ilk kez ikinci bir yolun olduğunu idrak etmeye, buna inanmaya başlamıştır. Ancak gelin görün ki, Sam’in katili daha ilk anda, ‘dakika bir gol bir’ düsturuyla Dexter’a kontra şamarı patlatır.

Bu şamar hayli ağır geldiği için, Dexter ruhunun derinliklerinde yer açtığı babasının hayali kontenjanına, kendisinden daha kötü ve amaçsız ağabeyini oturtur.

Bu nasıl bir ifadedir böyle?
Beterin beteri var!

Karakter arketiplerine bakarsak, Dexter’in babası için ‘pasif kötü’ bir kişilik diyebiliriz. Ağabeyi ise düpedüz aktif bir kötüdür. Bütün cinayetlerinde, çok dikkatli olan, belli kural ve kaidelerle kendini sınırlayan Dexter için, ölçüsüz özgürlüğü enjekte etmeye çalışır. Ne var ki Dexter, kuralsız özgürlüğün özgürlük olmadığını ve asla uzun sürmeyeceğini çok iyi bilmektedir.

6x07 en azından koruyucu baba figürü yerine, çılgınlar gibi ortama akalım zihniyetindeki ağabey figürünün aldığı bölümdür. Dexter’in gözü gibi baktığı (fiyat bile biçtiler, dudak uçuklatacak cinsten: 10 bin dolar) kesip biçme (bıçak) takımını ve alet çantasını kaybetmesi, ağabey ile işlerin daha da zor olacağının göstergesi olur.

Kendi disiplini ve kurallarından koptukça daha da kötüleşir Dexter. Her ne kadar bir miktar tereddüt içerse de, yüzündeki o buzul kötülük, kısa sürede hazza dönüşüp durur.

Yaba’yı hasmının karnına saplandığında kötünün nasıl daha kötü olabileceğini gösterir bize. Ağabey konuşur: “Sonunda birisini öldürdük! Uzun incelemeler, takipler yok.” Şüphesiz bu durum Harry Kaideleri’ne aykırıdır.

Nitekim ağabeyle kapışma, kötünün kötüsüyle yaptığı sembolik savaştır. ‘En kötü, kötüye (senden güçlüyüm’ der. Doğru olabilir bu ama zayıf olmanın da farklı silahları vardır. Bağışlayıcı olmak gibi... Jonah’a kendi kendini affetmesini söyler ve ağabeyini çiğneyip gider Dexter…





Yine ters köşe

Dizinin senaristlerinin en hoşlandıkları şey, izleyiciyi ters köşeye yatırmak… Aşinaları bilirler, 3. Sezonda Christine Hill’i Arthur Mitchell’in kızı yapmışlardı bir anda. Henüz karakter yazılırken mi bu böyleydi, yoksa seyircinin şaşırma yüzdesini yükseltmek için mi yaptılar emin değilim. 6. Sezon’da Travis karakteri devreye girdiği anda belliydi ama bir hinlik peşinde oldukları. Bir önceki yazıyı okuyanlar hemen hatırlayacaktır, Travis-Gellar ilişkisiyle ilgili ciddi şüphelerimiz olduğunu belirtmiştik. Nitekim o yazıdan üç bölüm sonra, yani 09’un finalinde öylesi bir şoklama yaşıyorduk ki, Dexter bile kalakalıyordu.

Kardeş (Peder) Sam ölmüştür ölmesine ama her iyilik gibi, ölümle yok olmayacaktır anlayışı. Ve Dexter’a kanlı bir İncil bırakır. İşin rengi iyiden iyiye bir inanç sorgulamasına dönüşür Dexter için. Ağabeyinin aziz olmayan hatırası ve ruhunu da def ettiği için, içinde bir yerlerde ışığın varlığına dair şüpheleri vardır. Şöyle der hatta: “ Peder Sam, ışığın karanlığı bastıracağına inanırdı. Ama karanlığı ışık tanımladığına göre, karanlık kendi başına var olamaz. Bu bakış açısına göre bir yerlerde bulunmayı bekleyen bir ışık olmalı.”

Olay bilimsel çalışma boyutuna çoktan taşınmış durumda!

Ve fakat bu kez Debra farklı bir imtihan yaşamaya başlar: Makam sınavı. LaGuerta’nın yerine, cinayet masasına şef olur. Kıyafetleri değişir, tavır, hal ve hareketlerini değiştirmeye çabalar. İlle de konuşmasını. Başaramaz tabi, bir süre sonra her ne kadar kendisi gibi olmaya çabalasa da, Dexter’ın yaşadığı içsel seyahatten doğru içine girdiği yalnızlık sarmalı, onu tamamen kabuğunun içine çekmiştir. Debra’ya yapmacık da olsa, o güne kadar destek olan Dexter, bırakınız desteği, ciddi anlamda köstek bile olmaya başlar. Maria LaGuerta ise, geçmiş 5 sezon boyunca çizdiği orta şeker ‘iyice’ karakterine ters bir profile doğru yol almaya başlar.

Dexter dizisi, yalnızlık parantezine alıp okunduğunda, neredeyse tüm karakterlerin bu kümeye ait olduğunu görmek şaşırtıcıdır. Masuka bile yalnızdır!

Tabii en kanlı ve karanlık yalnızlık Dexter’inkidir: “Karanlık Yolcu'mla o kadar uzun süredir birlikteyim ki... Onsuz bir hayat nasıldı, hatırlamıyorum.”

Buna rağmen bağışlayıcı olmak da istemektedir. Sebebi de vardır aslında: oğlu Harrison. Masumiyet en karanlık kötülüğü bile eriten bir güçtür esasen. Ağabeyini tepeledikten sonra arabasına aldığı Baba Harry, ‘Ne yapıyorsun?’ diye sorduğunda cevap da hazırdır; ‘Sam in yapmamı istediğini…’ Artık cinayet kadar, merhamet de vasiyet olarak kalmıştır Dexter’a. Karizmatik Sam, ölümünden sonra bile aydınlık yola doğru kırmaya çalışır Dexter’ın rotasını…

Bu satırlar kaleme alınırken, sezonun bitmesine henüz üç bölüm vardı. Dolayısıyla yapımcı ve senaristler bizlere ne tür tuzaklar ve şoklar hazırladılar tam olarak bilmiyoruz. Bildiğimiz; özellikle 09’la birlikte artık Dexter’ın şahsında tam bir iyilik/kötülük çatışması vardır. Hatta daha da ilerisi… Kıyamet Günü Katili Gellar’ın kurbanlarından biri de, ateist bir yazardır. Yaradılış teorisine (masalları diyor esasen) karşı kitap yazan, küstah biridir de Prof. Casey. Yaradılış ile evrimi çarpıştırır dizi.. Tabii ringde evrimin köşesindedir kamera!  Mevzu artık tamamen bir iman/küfür muvazenesine dönüşmüştür. İncil’i çürüterek inancı yıpratmak, gibi en klasik yöntemi dener senaristler.



Kötülüğün müşahhaslaştırılması

Bu esnada küçük Harrison ile ilgili bir detay, ya bizi büyük bir şoka ya da Dexter’da yaşanması muhtemel bir değişime yönlendirmektedir. Harrison elindeki kurabiyelerin tamamını arkadaşlarıyla paylaşır. (Bizi kendileri paranoyak yaptıkları için, ilerleyen bölümlerde Harrison’a beklemediğimiz bir kötülük yaptırtırlarsa şaşmayacağımızı da belirtelim)

Bir noktadan sonra dizinin felsefesi de bir rende gibi çalışmaya başlar. Dexter kendi kötü yönünü karanlık ile özdeşleştirdikten sonra ona bir kimlik ve kişilik vermiştir. Travis’inkine de benzer bir profil vermeyi dener. Dexter’a göre Travis’in karanlığı çok da koyu değildir ama şüphesiz kahramanlar da yanılabilir!

Aslında garip ama, cinayet bir insanın kurtuluşu için yapılması gereken mutlak bir iyiliğe dönüşür Dexter’in hastalıklı mantığında. Baba Harry şöyle der: “Travis'in Karanlık Yolcusu'nu öldürmek senin için çok önemli bir hâle geldi.” Ve sonrasında acı gerçeği fısıldar oğluna: “Ben seninkinden kurtulmak için her şeyi yapardım…”
Bu esnada Debra, çareyi medikal destekte aramaktadır. Psikiyatristine ‘berbat’ hayatını anlatırken, içten içe kimi suçladığını da açıklar: “Tanrıya inanıp inanmadığımdan emin değilim ama benden nefret ettiğine eminim…”

Doktor, hastasına herkesi olduğu gibi kabul etmesini söyler. Bir sandalyeden masa olmasını beklersen, hayal kırıklığı yaşarsın elbette! Dexter da bir sandalyedir, ondan masa olmasını beklemek yerine olduğu gibi kabul etmek biz sıradan insanlar için de en iyisidir belki!

Prof. Casey vasıtasıyla inançsızlık ile inancı çatıştıran dizi, diğer yandan baba ile oğlu da büyük yüzleşmeye doğru koşar adım götürmektedir. Nitekim Dexter artık bazı gerçekleri ve isteğini gizlemez. Babasının bile ‘ o kadar da fedakâr olamazsın’ cümlesine şu cevabı yapıştırır: Düşündüğünden çok fazlasıyım ben!
Bütün bu çabaları, normalleşme sıkıntıları için gerekçesine de söyler: İyi bir baba olmak istiyorum…



Yeni ve en azılı psikopat mı?

Şu andan itibaren yazacaklarım tamamen sübjektif ve yanılabilir şeylerdir. Masuka’nın sarışın stajyer afetten sonra diziye dahil olan bir tür Hacker karakter Greene, sanki bir süre sonra daha ağırlıklı rol alacak gibi geliyor bana.

Daha da ileri gideyim… Nasıl olsa yanılmanın yaptırımı yok!

Yeni stajyer Louis Greene’i yeni ve belki gelmiş geçmiş en büyük katil olarak hazırlıyor gibi bir his var içimde. Elbete kurmaca bu, hiç olmayabilir de ama sanki karakteri kahramanlaştırarak bir noktaya ulaştıracak ve seyirciyi yine ters köşeye yatıracaklar gibi. Kuvvetli şüphelerim var bunun için.

Evini gördük mesela Greeen’in… Üstelik sıradan bir ev değil, ciddi olarak üzerine düşülmüş, aksesuarlar ayrıntılı yerleştirilmiştir bu evde. Masklar, biblolar vs..




Tam anlamıyla bir koleksiyoner evi. Ne demiştik geçen yazıda; seri katiller koleksiyoner olur!

Küçük çaplı yaşadığımız şoklardan biri de, kayıp kesik kolun (Delillerden çalınmıştı) bir koleksiyon parçası gibi muhafaza altına alınmış olmasıydı. Kesik kol, ampute fetişi olduğuna da işaret ediyor olabilir. Üstelik asgari ücretten bile az (stajyer maaşı) almasına rağmen lüks bir hayat yaşıyordur. Yasa dışı işler yaptığını öğrendik. Bir tuhaflık olmakla beraber, belli ki üzerinde çalışılan bir karakterdir Louis Greene. Ufaktan karizma bile verilmektedir birkaç bölümdür.

Bütün bunlardan daha önemlisi Dexter’a hayrandır, onu bir sanatçı olarak görmektedir. Nasıl olur elbette bilemiyoruz ama sanki ilerleyen bölümlerde gelmiş geçmiş en tehlikeli seri katillerden biri olmaya adaydır Greene. Ve elbette katilsen ve Dexter’ın çevresine yakınsan, onun mezbaha masasına yatmak kaderin olacaktır!

Ya da biz artık (en azından bu dizi için) paranoyaklıkta sınır tanımamaktayız ve herkesin içindeki potansiyel karanlığı abartmaktayızdır… Ne derler; bekleyip görelim…



28 Kasım 2011 Pazartesi

Sus Öyleyse!

Pht: Muin Haşimi



Bırak sustukça büyüsün bu yangın.


At içine at, biriksin kalbinde diyemediklerin.


Unutma, insan hazine taşır derinliklerinde!


Susarak kurtul yalancı hasretlerden…


Sus sus, bitmiyor diyeceklerim.


Susmaktan yoruluyorum çoğu zaman.


Konuşmak ortak olmak, susmak vakur ve asil.  


Bir suskunluk ninnisi büyütür yalnızlığı…  


En güzel suskunluk Yusuf’unki, kuyuda…


                                       Ahsen el sükut…


Sussaydık belki kurtulurduk…


Susmak güç verir, sevmek cesaret.


Suskunluğundan tanır birbirini sevdalar.


Bil ki, büyük acılar sessizdir…


Bak gönlünün astarına, ne suskunluklar göreceksin.


Hiçbir feryat, vakur bir suskunluk kadar uzaktan işitilemez.


Anlatma ki, bilesin…


Sus ki, sevesin…      
                                                          
Sus öyleyse!

27 Kasım 2011 Pazar

Gör üşüyoruz!

Pht: Viktor Baikovski

Yine yetim bırakıldı kelimelerim.

Görmek miydi işin sırrı, 


yoksa görmezden gelmek mi, 


nereden bilebilirdim?

Sızı gibi bir titreme bıraktın, 


üşümek hasret demek.

Gittin, 


bana suskun bir kabulleniş kaldı aynalarda.

Üzülme görüşürüz yine, demiştin.

Gör; üşürüz çok, demiştim ben de…

Gör bak nasıl üşüyoruz görüşmediğimizde…