Şarkı Bob Dylan'ın ama Elvis Presley başta olmak üzere (Joan Boaz'den, Nick Drake'e kadar) okumayan kalmadı. İsmini cismini bilmediğim bu 'cover' epey hoşuma gitti.
Mel Brooks'u bilirsiniz, hani şu güzelim 'Yükseklik Korkusu'
isimli komedi filmini yazıp, yönetip, oynayan adam. Brooks her ne kadar kaba
güldürü ve parodi filmlerinin adamı olarak küçümsenmeye çalışılsa da, önemli bir
sanatçıdır.
Sadece sinemacı da değil, aynı zamanda iyi bir müzisyendir de. Brooks'un hayata bakışı öyledir aslında. Bir yerde şöyle dediğini
okumuştum: "Parmağını kesersin, bu trajedidir. Ama bir adam kanalizasyona
düşer ölür, bu komedidir!"
Ömrü uzun olsun, bu işlerden elini eteğini çekeli epey oldu,
son olarak bir filmin prodüksiyonu ile uğraşmıştı ama yeterli enerjisi
kalmadığından olsa gerek, sesi sedası kesildi. Ama çocukları bu sektörde bir
şekilde var olmaya devam ediyor. Zannedilenin aksine Albert Brooks (Meşhur
Cennet Mahkemesi filminin yazarı, yönetmeni ve oyuncusu) ile genetik bir bağı
yoktur. Zaten Albert Brooks'un gerçek ismi Albert Lawrence Einstein'dır. Belki tarz olarak bir mirasın üzerine konma gayesi vardır ama Mel Brooks'un da gerçek
ismi Melvin James Kaminsky olduğu için bu şöhret aşırma çabası hakkında çok bir
şey yapmamıştır.
Mel'in gerçek çocuklarından olan Max, iyi bir TV yazarıdır.
2001'den 2003 yılına kadar Saturday Night Live'ın skeçlerinde onun imzası
vardır. Sürprizi ise daha sonra yazdığı
(Galiba 2003) The Zombie Survival Guide isimli kitapla yaptı. Daha sonra kitabı
aynı mevzuyu grafikler ile destekleyen edisyonuyla piyasa sürüldü.
Esas dikkati ise World War Z: An Oral History of the Zombie War
(Galiba 2006) kitabıyla yaptı. (Dünya Savaşı Z: Zombi Savaşı'nın sözlü tarihi)
Kitap yine bir post-apokaliptik korku romanı idi. Bu türün uzmanlarından
bazıları kitabın bakış açısını yere göğe sığdıramadılar. Dünyanın gidişatı ve
sos politik, dini yeni dengeler sonucunda bir tür sınıf savaşından bahseden
kitabı, yine bu tür ile ilgilenen kimi çevreler ise yerin dibine batırdı.
Bu ilginç kitap elbette hemen sinema dünyasının ilgisini
çekti ve film haklarını Paramount satın aldı. Ancak sıkıntı şuydu, Max kendini
film senaryosu için yeterli görmüyordu ya da öyle söyleniyordu. Dolayısıyla
kulislerde epeyce filmin senaryosunu Marvell'ın favori yazarı J. Michael
Straczynski'nin yazdığı konuşuldu.
Her neyse aradan geçen süre zarfında devreye Plan B isimli
şirket girdi (Şirket Brad Pitt'indir) ve işlere hız verildi. Bizzat Pitt
başrolde oynamak istedi. Ve proje hız kazandı, ünlü bir kalem taşın altına
elini koydu: ve Matthew Michael Carnahan... Yönetmen koltuğunda ise şaşırtıcı
bir isim vardı İsviçreli Marc Foster. Onu, Uçurtma Avcısı filminden hatırlarız.
Ancak en az üç kez yazılan senaryo bir türlü beğenilmiyordu ve kadroya Damon
Lindelof dahil edilince bu sıkınıt aşıldı. 125 milyon dolarlık filmin çekimleri
ha bire erteleniyordu. Aslında 2012 yılı için düşünülen film bu sıkıntılar
dolayısıyla bir yıl ertelendi.
Ve nihayet geçtiğimiz Eylül ve Ekim aylarında Malta'da
yapılan World War Z'nin çekimleri bitti. Film şimdi post-prodüksiyon aşamasında ama bir fragmanı
piyasaya sürdü film şirketi. Görünen o ki, ortaya çıkan iş bugüne kadar ki tüm
benzer filmleri ezerek geçecek gibi. Film gösterim tarihi ise şimdi artık
belli: 21 Haziran 2013! Son bir not Pitt'e bu filmde yabancısı olmadığımız bir
oyuncu eşlik ediyor. The Killing'den hatırlayacağımız Mireille Enos...
Modern psikoloji, büyük ruhsal çöküntülerin, depresyonların
en büyük nedenlerinden biri olarak 'amaçsızlık'ı gösterir. Büyük bir muamma
olan insanoğlunun içinde taşıdığı yüksek potansiyeli -doğru veya yanlış- bir
yere kanalize edememe durumunun büyük ruhsal yaralara sebep olacağını söyler. Dostoyevski,
'Ölüler Evinden Anılar'da "hiçbir insan belirli bir amacı olmadan ve bu
amaç için çaba sarf etmeden yaşayamaz. Eğer amaç ve umut bir kez kaybolursa, iç
sıkıntısı o insanı genellikle bir canavara dönüştürür." der.
Yaşadığımız çağ ise, bir tür 'yapay amaçlar üretme' çağı.
Hakikat, özünden uzağa fırlatıldıkça, amaçsızlaşan insanlığa tutunacak protez
kurtuluş dalları uzatılıp duruyor. Seküler ya da dini olduğunu iddia eden bin
türlü hareket, tarikat, oluşum; pagan devrin profesyonel ilah üretme
verimliliğine benzer bir dönemini yaşıyor.
Amerikan sinemasının sıra dışı yönetmeni Paul Thomas
Anderson, son filmi 'The Master - Usta'da nevzuhur bir tarikatın peşine
düşürüyor bizi.
Yönetmen P. T. Anderson 'There Will Be Blood'un setinde.
Önce biraz yönetmenden bahsedelim.
1970 yılında California'da doğumlu olan, dolayısıyla 'genç'
sayılabilecek bir kuşağın temsilcisi Anderson, TV sunucusu bir babanın oğlu.
Zaten ilk deneyimlerini de babasının şovlarında yaptığı çekimlerle kazanıyor.
Sonrasında müzik ve klip sektörü, derken (daha sonra uzun metrajını da
çekeceği) Dirk Diggler isimli kısa film. Yaşı henüz 17'yken, muhtemelen
konusunun da riskli olmasından dolayı (Amerikan porno sektörünü anlatıyordu
zira) çok fazla ciddiye alınmıyor. Esas dikkati ise 22 yaşında yaptığı "Cigarettes
& Coffee" filmiyle çekiyor ve Sundance Institute'ye kabul ediliyor. 26
yaşında ise Samuel Jackson, Philip Seymour Hoffman, Gwyneth Paltrow gibi
bilinen isimleri kadrosunda barındıran ama esas Philip Baker Hall gibi bir ustaya
belki de ömrünün en müstesna rolünü hediye eden Sydney'i çekti ve uzlaşılmaz
biri olduğunu henüz ilk filminden belli etti. Zira yapımcı şirket filmin adının
ısrarla Hard Eight olmasını istiyordu. Nitekim film iki isimle afişe çıkmıştı.
Filmin başarısı, genç yaşta onu usta yönetmenlerin arasına
katmaya yetti ve hemen ardından gelen Boogie Nights ve Magnolia sıra dışı
tarzını ve film dilini oturtmaya başladığı filmler oldu. There Will Be Blood
ise, hem baş rol oyuncusu Daniel Day-Lewis'in muhteşem oyunculuğu, hem de
Anderson'un sinema olarak nasıl farklı bir noktada olduğunun göstergesiydi.
Film ödüllere boğulurken Paul Thomas Anderson Sineması diye bir gerçek vardı
artık. Çok sağlam bir metinle, normalin üzerinde bir sürede akan, kendi içinde
ritim ve temposunu asla yitirmeyen, müziği, oyunculuğu ve görselliğiyle dört
başı mamur bir sineması vardı Anderson'un. Sonra epey süren bir suskunluk
dönemi ve nihayet The Master geldi.
Magnolia (1999)
The Master, Freddie Quell (Joaquin Phoenix) isimli marazi
olan bir savaş gazisi denizcinin hikayesiyle başlıyor.Kendini soyutladığı dünyasında, alkole
yaslanabilerek hayatta duran bir tutunamayandır Quell. Alkol sonucunda ortaya
çıkan sorunlar; öfke kontrolsüzlüğü, cinsel dengesizlikler ve bir dolu marazi
zaaf ile tipik bir 'primitif' model olan Quell, bir şekilde "The
Cause" (Amaç) adlı tarikatın kurucusu Lancaster Dodd (Philip Seymour
Hoffman) ile tanışıyor. Dodd'un kartviziti çok dolu; yazar, doktor, nükleer
fizik uzmanı, felsefeci vs... Fakat, Quell'in tam kontrastı bir karakter; insan
ve anlayışlı. İşte filmimiz bu iki zıt karakterin güçlü bir dostluğa yelken
açmasını anlatıyor.
Filmin en önemli özelliklerden belki de birincisi;
yaşadığımız çağın kendi bedenine sıkıştırdığı insanoğluna açtığı yapay
limanlara olan yaklaşımı. The Master, kahramanı ile bu sahte limanların
sorgulanmasının başkalarına da sorgulama hakkını vereceğini, dolayısıyla hiç
bir inancın diğerini sorgulama hak ve yetkisi -velev ki saçma olsalar bile-
olmadığını söylemek istiyor. Bunu yaparken, kendi mevkisini de net olarak
belirliyor; insanın yanı... Aslında kendi içinde muazzam bir çelişki de
barındıran bu zihinsel tasarruf epey tartışmaya açık olsa da, filmin dünyasında
sıkıntısız duruyor.
Özellikle Jaoquin Phoneix oyunculuğuyla göz dolduruyor. Oscar alırsa sürpriz olmaz.
Ve sonra ikinci adımı atıyor: Rehber kof, gemi derme çatma
olsa da, insanın kurtulma çabasının saygıyı hak edişi. Sıkışıp kalmış, çıkışsız
insanların ilk gördüğü limana demirlemesinin, belki ideal değil ama fena da
olmayabileceğini anlatmayı deniyor. İşte tam bu noktada Quell karakterini ve
ona ruh veren J. Phoenix'i hayranlıkla izlemeye başlıyoruz.
Hayranı olduğu liderin iltifatlarıyla kendini iyiden iyiye
farklı ve özel hisseden Quell, samimi olarak değişmeye çabalıyor ve belki de
hayatında ilk kez bir şeyi başarabilme azmini yakalıyor. Üstelik, peşinden
gittiği hareketin saçmalığını bilmesine rağmen. Bireyin samimiyeti, mantığın
reddiyesine galip geliyor. Filmin en hoş sahneleri de burada zaten. Ne ki, bir
katman daha açıyor yönetmen ve kamerayı daha derinlere batırıyor. Dodd'un eşi
çıkıyor karşımıza ve aslında onun kocasına tutunma gerekçesiyle, Quell'inkinin
arasında çok da fark olmadığını görüyoruz.
Bu adam (Philip Seymour Hoffman) iyi oyuncu.
The Master filmi henüz yapım aşamasındayken sürüyle dedikodu
üretildi. Bunlardan en meşhuru elbette filmdeki 'The Cause' isimli tarikatın
" Scientology"e olan aşırı benzerlikleri. Hatta bu tarikan sembol
ismi Tom Cruise gibi oyuncuların filmi iptal ettirmek için baskı filan
yaptırdığı bile söylendi. Ne var ki, başrol oyuncusu Cruise'un yakın arkadaşı
olduğundan herkesten önce ona izlettirip onayını alınca, sıkıntı kalmadı. Ancak,
filmde Anderson'ın kavramsal açıdan 'inancın kurumsallaşması' gibi bir
kaygısını görmek mümkün.
'Ne' anlattığınız kadar, 'nasıl' anlattığınız da önemlidir
sinemada. Çok sıradan bir hikayeyi çok farklı bir tarzda anlatabilmek
mümkünken, çok farklı bir hikayeyi çok klişe bir tarzda anlatarak batırmanız da
mümkündür.
İşte Anderson'un sineması, bir tür 'nasıl'ın sinemasıdır.
Olaydan ziyade karakterin üzerine titrer ve derinleştikçe keşfe çıkarır. Bütün
filmlerinde çektiği dönemi ve atmosferi öylesine başarıyla kurar ki, seyirci
konu hiç ilgisini çekmese bile karakterlerin peşinde sürüklenir.
Kolay unutulmayacak hücre sahnesi.
P. T. Anderson, karakterlerini derinlemesine ele alıp,
işlemeyi ve bunu izleyiciye geçirmeyi neredeyse kusursuz başarabilen nadir
yönetmenlerden. Gerek J. Phoenix'in, gerekse Seymour Hoffman'ın oynadığı
karakterler son derece sağlam ve güçlü oluşturulmuş, canlandıran oyuncuların da
randımanlı performansıyla kolay unutulmayacak iki karakter oluşmuş.
Kısıtlı filmografisinden de rahatlıkla anlaşılacağı gibi,
filminin yazım aşamasına epeyce süre ayırıp, meseleyi öncelikle kafasında
hallettikten sonra sinemaya aktaran bir sinemacı.
Yönetmenin özelliği bütün filmlerini kendinin yazması. Bu
anlamda çekeceği karakterleri kendisi oluşturuyor ve çok güçlü şekilde perdeye
yansıtabiliyor.
Öte yandan yönetmenin kurgu alanındaki kendine güveni ve
işin mantığına verdiği önem kimi zaman filmin aleyhine işleyebiliyor. Nitekim The
Master'daki 'senaryo matematiği'ne uymak adına yapılan müdahaleler, kimi zaman
filmin akışkanlığını ciddi derecede zedeliyor.
Film üst üste özenle yerleştirilmiş metinler arasından yol
alırken, yüzeyde iki zıt karakterin dostluğu ve dipten akan inanç, sevgi,
saplantı gibi kavramları görüyoruz.
The Master, ilk bakışta farkedilmeyebilecek bir 'karanlık'
yöne de sahip. Ustaca ve iç içe sarmalanmış öyküleri neredeyse 'kıl'
düzeyindeki ince ve keskin bir ironiyle ele alırken bunu üzerinde çok kafa
patlatılmış replikler ile yapıyor. Ve bu yönüyle önceki tüm filmlerinden çok
daha fazla cüretkar.
The Master, kesinlikle Anderson'u 'author' olarak niteleyebileceğimiz yapım olmuş.
Özellikle Amerika'da artık inancın da bir tür 'Show
Business'e çevrildiği dönemden bahsediyoruz. Ve The Master, kurgusal bir
tarikatın her şeye rağmen şaşırtan felsefesini ve ritüellerini güncel izleyici
algısına göre zerk ediyor.
Bunu yaparken duyarsız bir sanatçı hoyratlığı da yok.
Alabildiğince dikkatli bir dil ve özenli bir üslup kullanmaya çabalıyor
yönetmen. Ve elbette öznel bakış açısıyla, kendince bir 'varış' noktasından
hareketle baştan sarıyor meseleyi. Şüphesiz, yaslandığı temel ve bastığı
kültürel dokuya, birikime bakarak, teslimiyet öncesi sorgulama, faslını görmek
mümkün olmuyor filmde.
Sinema tarihindeki yeri belki tartışılabilir ama kendi
jenerasyonunun en iyilerinden biri Paul Thomas Anderson. The Master da, belki
derinliğinden dolayı hazmı zor ve debisi yüksek olmayan bir film ama kesinlikle
sıra dışı.
Nasıl bir moddur bilinmez. Bilinen; bitmeme isteğidir. Bitmesin, hep sürsün, uzasın, uzadıkça derinliğin boyu ve boyutu ürkütmekle beraber mutlu etsin. Keman çok içli ağlar, çello her tel darbesiyle kesikler atar hüzne. Kedere bu kadar yakışan bir tını zor bulunur. Şöyle bitiriyor filmini Kar Wai Wong :
"Kaybolan yılları hatırladı. Sanki tozlu bir pencereden bakar gibi, geçmiş görebildiği ama dokunamadığı bir şeydi. Ve gördüğü her şey bulanık ve belirsizdi."
O, güzeller güzeli In The Mood For Love (Fa yeung nin wa) filminin müziği: Yumeji's Theme
Ünlü Yazar Ian Fleming şayet yaşıyor olsaydı şu anda 110
yaşında filandı. Asker/Gazeteci kökenli yazar, bir casus romanı olan James Bond
karakteri üzerinden toplam 12 kitap yazdı ama sinemanın da cazibesiyle
yayıncısı bu efsaneyi yaşatmaya devam etti. Bu arada, seriye başladıktan sonra, ölene kadar Fleming’in her yıl bir
Bond romanı yazdığını da not olarak düşelim.
Fleming’in ölümüyle, John Gardner,
Raymond Benson, Sebastian Faulks gibi kalemlerin de katkısıyla serinin kitap
sayısı 30’u buldu sanırım. Vizyona giren son James Bond filmi Skyfall ise
perdeye aktarılan 23’üncü Bond filmi. Bir de ‘Genç Bond’ serisi ve yazarı
Charlie Higson var ki, artık onun yaptığı ‘etinden, sütünden’ bahsine girdiği
için fazla ayrıntı vermeyelim.
Şunu ekleyelim, James Bond yazarlarının
sonuncusu Sebastian Faulks bizce güzel bir şey yaptı ve kahramanı ait olduğu
yıllara, 1960’lara geri götürdü. 2008 yılında yazdığı Devil May Care’de hem
dönemin, hem de diğer James Bond romanlarının tadı ve göndermeleri bulunuyor. Geçtiğimiz
yıl yayınlanan ‘Carte Blance’de ise Sudan’a uzanıyor casus Bond.
Yazıldığı ilk döneme bakılırsa Bond serisinin kendi içinde
tutarlı ve belli bir konteksi vardı. Nihayetinde ‘Majesteleri’nin sistemi’
adına hizmet veren, dünyayı yok etmek isteyen kötülere karşı amansız mücadele
eden bir casusun maceraları. Ki genel itibarıyla bu kötülerin sağına soluna
serpiştirilen güzel hanımlar, akabinde ve detayında bu hatunların kahramanın
dayanılmaz cazibesine kendilerini kaptırmalarıyla son bulan maceralar!
Tekmili birden 007'ler.
Daniel Craig, Bond'un salon erkeği olmadığını ispata uğraşırken epey hırpalanıyor!
Ne ki zamanla köprünün altında çok sular aktı. İmparatorluk
sadece hoş bir “figür” olarak kaldı. Dolayısıyla kraliçeye sadakatin yerini
başka şeyler doldurdu. Tam da bu noktada kitaplardaki maceralar değişmeye
başladı. Bond, artık sömürge topraklarına gidip, acımasız kötüleri alt etmeye
başlar oldu. Tüm bunları yaparken Ajan Bond, dudak uçuklatan yeni teknolojiler
kullanır, pahalı ve donanımlı araçlara biner, marka marka içkiler tüketir oldu.
Bu noktada, yazarı Fleming’in günde 70 tane sigara içip, bir şişe 'cin' tüketen
epey ehli keyf biri olduğunu da hatırlatalım.
Sinemanın bu gözü pek ajanı keşfetmesi uzun sürmedi elbette.
Sean Connery’in başrolü oynadığı ilk Bond filmi Dr. No çekildiğinde sene 1962
idi. Sadece 1 milyon dolara mal olan film, dünya genelinde 60 milyon dolar gişe
yaparak bire altmış verince devamı geldi.
Fleming ilk iki Bond filmi olan 'Dr. No' ve 'From Russia with Love 'ı görecek kadar yaşadı. Otoriteler bu iki film aslına en sadık film
sayarlar. Sonra çekilen Bond filmleri, başlıkları haricinde romanlara pek de
sadık kalmadıkları gibi, konjonktürel olarak karakteristik değişime de tabi
tutuldular.
Filmin Adana çekimlerinde bir şekilde casuslar savaşının ortasında kalan Adanalı Teyze. Kapalıçarşı sahnesinde de, bir esnafın çocuğuna 'eşşek sıpası' şeklinde seslenme bonusu var!
Sean Connery ve Roger Moore’un canlandırdığı James Bond daha
karizmatik olmasına rağmen, daha yüzeysel karakterlerdi. Sonraki Bond’lar Timothy
Dalton ve Pierce Brosnan ise, derdi tasası‘hatun’ olan salon erkekleriydi.
Daniel Craig’de hem bu karakter açmazının özgül ağırlığı alındı, hem de
kitaplarda olup, filme konurken ihmal edilen ‘Ruh’ verilmeye çalışıldı. Tabiri
caizse James Bond, Jason Bourne gibi daha ‘insani’ bir karaktere dönüştürülmeye
çabalandı. Craig ile beraber alınan yol, sadece kahraman üzerinden olmadı, zamanla muhteva da epey değişime uğradı. Son derece cimri bir yöntemle yapılan bu
değişikliğin en tebarüz ettiği örnek oluyor Skyfall.
The World Is Not Enough'dan beri yazar koltuğunda oturan
Neal Purvis ve Robert Wade'e bu sefer 'The Last King of Scotland', 'The Other
Boleyn Girl', 'Frost/Nixon' ve 'The Damned United'in senaristi Peter Morgan'da katılınca
ortaya Skyfall çıkmış oldu.
Herbiri birbirinden enteresan olan Bond kötülerinden akılda kalanlar.
Biraz önce bahsini ettiğim ve Daniel Craig’in başrole
geçmesiyle başlayan değişim Skyfall’da kendini iyiden iyiye hissettiriyor.
Yalnız en önemli hususu asla ihmal etmiyor senaristler: Kötü kahramanın
karizması… Zira yazarlar da çok iyi biliyor ki; kötülük de filmi değerli kılan en önemli unsurlardandır. Bu nedenle en az Bond karakteri kadar üzerinde durulur serinin kötü
karakterlerinin. Kötü karakterimiz, sistemin kurbanı Silva, doğrudan öz yuvasını
hedef alıyor ve sembolik olarak da bunu başarıyor. Masa üzerinde bir türlü yok
olmayan, bir gözü kör köpek biblosu da ince göndermelerden sadece biri olarak
duruyor filmde. Kötü kahramanımızın sıklıkla verdiği 'Günahlarını düşün' mesajı da bir yönüyle 'adam haklı beyler' dedirtecek kadar kullanılmış.
Filmin ana kötü karakterinin adeta dişileştirilmesi tam bir
şaşırtıcı ayrıntı olmakla beraber, önceki Bond’larda karşımıza çıkan ‘çapkın
kahraman’ı da ‘dumur’ eden unsurlardan biri oluyor. Bence filmin en etkileyici sahnesi de burası.
Epeyce sakin geçen bir hesaplaşma ile eski ve ‘malul’ olmuş bir ajan, popüler
olan ajana hizmet ettiği sistemin kendisine yaptıklarını anlatıyor ve James
Bond’un dertsizliğini, cilveleştikten sonra ‘Her şeyin bir ilki vardır’
ahlaksız imasıyla yerle bir ediyor. Bu rolü canlandıran Javier Bardem oldukça
başarılı.
Sistemin kurbanı kötü adam, karizmatik yapısına 'efemine' sosu ekleyince, 'uçan sineği affetmeyen' Bond epey afallıyor. Javier Bardem, neredeyse kusursuz bir antogonist figürü çiziyor. Hafiften bir Hannibal Lecter durumu da var hani!
Öte yandan ciddi eksiklikler ve sair Bond (ve de casus)
filmlerine göre epey hasarlı ve dengesi kaçırılmış yönleri de var
Skyfall’ın. Espiyonaj varyantları, düğümler, sorular, merak oluşturmalar,
şaşırtmalar, sürprizler son derece yetersiz. Neticede Casusluk dozu az, aksiyon
dozu yüksek bir seyirliğe dönüşüyor Skyfall.
Şöyle bir ironi de var, malum; eski James Bond filmlerinde
akla ziyan teknolojik aletleri ilk olarak 007 kullanırdı. Skyfall’da ise,
neredeyse bu durumla dalga geçiliyor. Ajanımızın çaresiz kaldığı anda, eski aracını devreye sokması hoş bir ironi olarak çıkıyor karşımıza.
İzleyici profilinin yaş aralığını bilinçli olarak aşağıya
çekerken, daha önceki Bond’larda olmadığı kadar karizma yüklemesi yapmaya
kalkışmak biraz çelişkili gibi duruyor. Sizi bilmem ama SkyFall’da ben mebzul
miktarda son Nolan’ın çektiği son Batman (Kara Şövalye Yükseliyor) tadı aldım. Ki
tam da bu noktada yönetmeni olan Sam Mendes’ten bahis gerekiyor. Meşhur
Amerikan Güzeli ile övgü ve ödüllere gark olan bu İngiliz yönetmen, nazarımda "Azap Yolu" gibi son derece başarılı bir filmin yönetmeni olarak durur.
Mendes, tıpkı Nolan’ın Batman karakterine yaptığını yapıyor ve Bond’u epey
uzaklaştığı topraklarına geri çekiyor.
Hikaye Türkiye'de geçmiyor ama film Türkiye'nin içinden geçiyor. Tabii turistik bakış açısıyla...
Şüphesiz harcanılan emeğe nankörlük etmek istemem ama epey
özenildiği belli olan jenerik ve şarkı bana göre bir yama gibi duruyor filmde.
İstanbul’dan geçen her yabancı yapım gibi, turistik dokuya
heyecan eklenerek çekilen sahneler mevcut. Her şey bir tarafa, nedir bu ecnebi
sinemadan çektiğimiz? Ne zaman akıllarına İstanbul sahnesi gelse anında göbek
atma müziği ve Kapalıçarşı hinterlandı… Ecdat nasıl bir mimari yapmışsa, bir
türlü indiremedik eski yapıların damlarından.
Hâsılı kelam; casus film türünü sevenleri tatmin etmekte
yetersiz, Bond hayranlarına ise yeterli dozu verebilen bir çalışma var
karşımızda.
1979 Devrimi öncesinin İran’ındayız. Ünlü bir şair olan
Sahel Ferzan, sanatının ve şöhretin zirvesindedir. Şah ordusunun bir albayının
kızıyla da tutkulu bir aşk yaşamaktadır. Ne ki, sevgilisi Mina’nın şoförü de,
gizliden ve çok daha derin bir tutkuyla Mina’ya vurgundur. Biz bu aşk üçgeninin
etkileyici atmosferi içerisinde yuvarlanırken, birden devrim olur ve ayaklar
baş, başlar ayağa dönüşür. Mina’nın subay babası tutuklanır. Belki Mina
kurtaracaktır ama evlendiği kocası şair Sahel’in de tutuklanmasıyla o da hapse
atılır. Aşık şoför, bir şekilde devrimin önemli isimlerinden biri olur ve
Sahel’in hiç de politik olmayan şiirlerinin cezalandırılmasına ön ayak olarak
Sahel’i 30 yıl, Mina’yı 10 yıl cezaya çarptırır. Aradan zaman geçtikçe intikam
hissinin yerini reddedilmişliğin hırçınlığı alır ve olmadık tuzaklar ile
Mina’yı bir şekilde elde etmek ister tutkulu şoför. İğrenç bir şekilde emeline
ulaşır ve Mina hapiste hamile kalıp ikiz çocuk doğurur. Kocasının öldüğünü
söylerler, hatta bir mezar bile gösterirler. Hapisten çıkan Mina, İran’da
kalmaz ve İstanbul’a gelir. Ve tabii
aşık şoför de peşinden. Şair Sahel’in cezasını tamamlayıp karısının peşine
düşmesiyle bu ilginç hayatların final mevsimi İstanbul’da yaşanır.
Gergedan Mevsimi-Fasle Kargadan’ın konusu kısaca böyle.
İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi’nin fena halde ‘ödüllük proje’ kokan filmi,
yönetmenin önceki çalışmalarında gördüğümüz o enfes sadelikteki muazzam etkiden
oldukça uzak.
Gergedan Mevsimi, üçlü bir aşk öyküsü üzerinden mi, yoksa bir şairin özgürlük mücadelesi üzerinden mi yürüyeceğine tam olarak karar veremiyor.
Hatırlayalım; Ghobadi, daha önce “Sarhoş Atlar Zamanı” ve
“Kaplumbağalar da uçar” ile sıradan insanların, basit gibi görünen hayatlarından
şahane bir sefaletin damıtıldığı etkileyici hikayeler çıkarabilen bir yönetmendi.
Hele hele ülkemizde pek bilinmeyen filmi “Niwemang- Yarımay” var ki, kara mizah
ve müzik türünde –şahsen- sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri olduğunu
düşünürüm. Gergedan Mevsimi’nde yönetmen, nedense tuhaf bir kontrolsüzlük ile
filmini çığırından çıkarıp, adeta stilizasyonun dibine vurmuş.
Filme biraz daha yakından bakalım.
Mina hapisten çıkana
kadar gel-gitler ile iki dönemi anlatan Gergedan Mevsimi, odağına yerleştirdiği
‘aşk üçgenini’ hiç de fena olmayan bir derinlikle ele almayı başarmış aslında.
Özellikle filmin kahramanının dizeleriyle süslendiği geçiş kapakları küçümsenmeyecek
bir lirizm taşıyor. Ne var ki yönetmen, çoğu noktada bu derinleşmeyi yeterli
bulmuyor ve adeta dibini yakarcasına yüklenip, bu naifliği melodramın ağdalı ve
anlaşılması zor sularına gömüyor.
Makyaj harikası ile gençliğini de Yılmaz Erdoğan'ın canlandırdığı karakter muhteşem. Erdoğan on numara oyunculuk yapıyor.
Yakından takip edenler bilir; Ghobadi’nin en önemli özelliklerinden biri de
resimleridir. Daha önceki filmlerinde şiirsel bir görselliğin hakim olduğu
resimler, Gergedan Mevsimi’nde –ne yazık ki- zorlama bir estetiğe bırakıyor
yerini. Hele hele, görsel etkiyi yükseltme adına bir ‘color correction’
yapılmış ki evlerden ırak. Instagram tarzı bir yapaylık ve sıradanlaşma tadı
geliyor çoğu yerde.
Yarımay’ı izlerken ‘İran işi Selamsız Bandosu’ demiş ve
böylesi basit bir anlatımda nasıl olur da muazzam bir etkiyi yakalayabildiğini
hayretlerle çözememiştim. Kürt yönetmen, hiçbir metazoriye kalkışmaksızın
olayın geçtiği coğrafyayı, kültürü ve insanları o kadar doğal ve yalın
aktarıyordu ki, Niwemang anlatım diliyle günümüz sinemasının tıkandığı pek çok
noktaya bir çözüm sunar gibiydi.
Maalesef Gergedan Mevsimi bu anlamda çok gerilerde kalmış.
Benim gözümde esas üzücü olan ise yönetmenin bunu bilinçli bir şekilde yapması.
15 yıl önce böyle bir film çekmiş olsa daha mazur görür, tolere edebilirdik ama
‘Kaplumbağalar da uçar’ gibi bir başyapıta imza attıktan sonra, bir takım
görünmeyen beklentiler uğruna işin matematiğine yüklenildiğini hissetmek
hakikaten ıstırap verici. Tam da bu noktada devreye giren gereksiz metafor
yağmuru filme bir şey katmak bir yana çok şey alıp götürmüş.
Filmin oyunculukları çok başarılı.
Kimse filmin vermek istediği siyasi mesaja bir şey diyemez. Yönetmen
Ghobadi, İranlı kimliğinden çok daha fazla Kürt kimliğiyle yaşayan, bundan
dolayı acı çekmiş, sürgün yaşamış ve kendi kültürünün sıkıntılarını çok iyi
bilen bir yönetmen. Önceki filmlerinin başarısı da belki burada. Ve Gergedan
Mevsimi’nin de zaafları nedense yine burada başlıyor. Esasen başlarda çok
yerinde ve dengeli bir dil ile ilerliyor anlatım. Ancak ilerledikçe siyasi yönü
ile ele aldığı aşk üçgeni meselesinin giderek çorbaya dönüşmesi yönetmenin kafa
karışıklığının bir göstergesi gibi. Hele hele sonlara doğru ‘iki kadın’
üzerinde gereksiz ve geveze bir balans sıkıntısı yaşanıyor ki bu seviyedeki bir
yönetmene yakışmayacak nitelikte.
Oyunculuklar genelde iyi. Sahel rolünün gençlik bölümünü oynayan
Türk oyuncu Caner Cindoruk oldukça başarılı. Monica Belluci kendisinden
beklenileni ziyadesiyle veriyor. Beni esas etkileyen ise Yılmaz Erdoğan’ın
muhteşem performansı oldu. Sahel’i canlandıran ve devrim ile beraber ülkesinden
kaçarak sinema yapmayı bırakan İran’ın efsanevi oyuncusu Behrouz Vossoughi de
biraz senaryo kurbanı gibi duruyor. Belki de, dil problemi yüzünden zaman zaman
kartonlaşan bir karaktere dönüşüyor Vossoughi.
Hikayenin İstanbul kısmında senaryo kontrolden çıkıyor ve epey gereksiz karakter ile film yolundan sapıyor.
Mina’nın kızı rolündeki Beren Saat filmde niye bu kadar var,
pek anlaşılmıyor. İkizi olan erkeğin neden neredeyse hiç olmadığı da! Kadın
satıcısı rolü ise filme sonradan para bandıyla yapıştırılmış gibi duruyor.
Bunda oyuncu Belçim Bilgin’in hiç kabahati yok, onu da söyleyelim. Bu karakteri
filmden silseniz hiçbir eksiği olmaz Gergedan Mevsimi’nin.
Gerçeklikten çok daha fazla imgelere sığınmayı tercih eden
Gergedan Mevsimi, bu tercihi yaparken sıklıkla anlamsız bir kopuş yaşıyor ve
hiç de yabancısı olmadığımız (Bkz. Nuri Bilge Ceylan filmleri) metaforik bir
görselliğe başvuruyor. Elbette tek başına kötü bir şey değil bu durum, ancak
bunu yaparken diyeceğini bir türlü söyleyememesi ve imgelere yüklenerek işin
içinden çıkmaya kalkışması hem olmamış, hem de başka sekanslarda gördüğümüz
melodramatik yapıyla muazzam çelişmiş.
Filmin gerçek bir hikayeyi anlatması, inandırıcı olması
anlamına gelmiyor ne yazık ki. Bu yönüyle Gergedan Mevsimi, Bahman Ghobadi’nin
inandırıcılıktan en uzak filmi. Dahası, samimiyet sorunu var filmin.
BBC’ye verdiği demeçte, ‘İlk kez özgürce, kendi kendimi sansürlemeden
film yaptım’ mealinde demeç veren yönetmen Ghobadi, belli ki ‘özgür dünya’
kendisini sevsin ve okşasın diye yola çıkmış ama maalesef ayaklarını bastığı ve
daha önce durduğu dünyadan çok başkalaşarak çıkmış işin içinden.
İyisi mi, sinemanın bu usta isminin bir önceki filmi
‘Yarımay’ı bir yerlerden temin edip tekrar izlemek…