7 Ocak 2013 Pazartesi

Son Fasıl acı verir!


  

Ünlü Rus usta Andrei Tarkovski’ye bir röportajında tarzının Steven Spielberg’e benzediğini söylüyor gazeteci. İnanılmaz rahatsız oluyor büyük usta. “Yanılıyorsunuz!” diyor ve ekliyor: “İki türlü yönetmen vardır: Sinemayı bir sanat görüp kişisel sorular soran; onu bir acı, armağan, zorunluluk olarak kabul eden yönetmen! Diğeriyse, sinemayı para kazanma aracı olarak gören yönetmen!”

Bazı sanatkarlar vardır cerrah gibidir. Hissiz zannederseniz ama iyi gelirler, iyi ederler insanı. Yöntemleri rahatsız edicidir belki, diğerleri gibi serotonin salgılatmazlar ama iyidirler işte. Yaraya şöyle bir bakar, dişlerini hafifçe sıkar ve deşmeye başlarlar. Canımızı yakar, konforumuzu bozarlar ama iyi gelirler bir şekilde.

Haneke meseleye hep en karanlık, kötü ve kerih noktasından baktı. İnsanın masumiyeti değil, mücrimliği esastı onun için. Belki de bu nedenle hep sert oldu, can yaktı, cerahat akıttı. Tabiri caizse, özellikle yeni tanışanlar için Haneke filmi izlemek, çivi yutmak gibi bir şeydir. Meşakkatlidir yani.

Sanırım Dexter’da duymuştum şu cümleyi ve ikinci kez kullanıyorum, ‘Sanırım kalbimiz bizim bilmediğimiz bir şeyleri biliyor’ diyordu kalplere keskin bıçak saplayan adam.

Stendhal meşhur kitabı Aşka Dair’de aşkın evrelerini yazarken dörde bölüyor meseleyi. Gerçek aşka : amour-passion diyor. Dilerseniz, başka bir ustadan okuyalım Standhal’i: “Abelard Ortaçağın en büyük fikir adamlarından biri. Ve tabii rahip. Talebesi Heloise'e tutulur. Genç kızın dayısı, Abelard'ı adamlarına yakalatıp korkunç bir ameliyata tâbi tutar. Ama Heloise'nin Abelard'a karşı sevgisi ölünceye kadar devam eder. Amour-passion bu.Bütün şartları yenen, fiziğe aldırış etmeyen bir nevi communion.

İkinci aşk, Amour-goût. 18. yüzyıl Fransa'sındaki aşk. Bu tabloda, gölgeler bile gül rengi. Nezaket, zerafet, kibarlık. Hırçınlık yok, fırtına yok, öfke yasak. Yapılacak her şey önceden bilinir. Soğuk ve cici bir minyatür. Amour-passion başımıza belalar açar, bizi tehlikelere sürükler, rüsva eder. Oysa Amour-goût menfaatlerimizle çok iyi uyuşur. Bu zavallı aşkın da başlıca desteği gurur. Koltuk değneklerine dayanarak yürüyen tuhaf bir aşk.

Üçüncü aşk, hayvani içgüdü. Yabaninin düşünceye vakti yok. Onun için, aşkı tanımaz. Çiftleşir ve geçer. Dişisi bir dişi hayvandır. Oysa hassas bir kadın bütünü ile sever ve ancak bütünü ile sevdiği zaman fiziki hâz duyar.

Dördüncü aşk bir övünme vesilesi. Amour-vanitê. Başkaları için sevilir, gösteriş için sevilir. Erkek, genç ve güzel sevgilisiyle fiyaka satacaktır. Kadın, meşhur bir hergeleye sahip olmanın gururu içindedir. Bu, aşka en az benzeyen aşktır. Hatta çok defa, fiziki bir zevkle de hallenmeyen garip bir fuhuş.” (Cemil Meriç – Jurnal II)


 Ve başka bir ayrıntı. Henüz birkaç gün önce okuduk medyadan. Fransa'nın kuzeyindeki Lille şehrinde yaşayan bir İspanyol ressamın ölümü 15 sene sonra komşusunun su sızıntısından belediyeye şikayet etmesi üzerine fark ediliyor. Haber şurada

Alman yönetmen Michael Haneke, Tarkovsky’nin anlattığı, ‘sinemayı acı bir armağan’ olarak gören yönetmenlerden. Her filmi can yakıcıdır, her filmi sıkıntılı. Son filmi ise bambaşka birden vuruyor insanı. Önce ismiyle tabii… Haneke bu, zengin züppe veletlerin ölümüne eğlencesine ‘Funny games” ismini koyar da, modern insanın can yakıcı tirajedisine ‘aşk’ demez mi? Yapar elbet.

Amour, her Haneke filminde olduğu gibi çok uzun bir giriş sahnesiyle açılıyor. Burjuva bir piyano konserindeyiz. Tek sahnede, kepçesini daldırdığı demografi hakkında fikir veriyor Haneke. Eğer bir Haneke filmine giriyorsanız iki temel handikabınız vardır: Uzun ve akışkan olmayan sahneler ve acaba ne anlatıyor?

O kadar yalın ve dolaysız bir hayatın içine sokuyor ki bizi, hem karakterleri, hem de bu karakterler arasındaki aşkı ziyadesiyle hissediyoruz. Sadece içerik olarak değil teknik olarak da öyle; Statik açılar, hareketsiz kamera. Nadiren kullanılan steady-cam… Hayata şahit kılıyor bizi, aşka şahit yazıyor. Aslında kırılma anına kadar aşkın tarifini yapıp duruyor Michael Haneke:

Yarım asırlık birlikteliğe rağmen, rafadan yumurtayı önüne koyduğunda, ona teşekkür edebilmektir aşk.  Gündelik bir ‘neyin var’ sorusunu bile sevgilinin başını iki elin arasına alıp sormaktır aşk. Ve biz en çok acı çekerken anlarız aşkı; büyüklüğünü, derinliğini.



Hikaye mi? Şöyle:

Aslında ilk bakışta alabildiğince klişe bir hikaye gibi duruyor Amour’n öyküsü; Mutludurlar, çiftin biri rahatsızlanır ve beraberce direnirler… Yine ‘tuzu kuru’ hayatların içindeyiz. Entelektüel hayat süren, orta sınıftan bir çifttir. Hayatlarının son demlerinde bile aşkları tükenmemiş, susarak anlaşabilmektedirler. Fakat ‘sınanma’ denen o girift süreç başlarına gelir ve biri fiziken, diğeri Ruhan değişmeye başlar. Kırılma yaşandıktan sonra artık ikisi de eski aşıklar değillerdir. Kadın geçirdiği beyin kanaması neticesinde felç ve yatağa mahkum oluyor. Adam ise, onu bırakmak niyetinde hiç değil. Ancak, öyle olmuyor ve zamanla her ikisi de değişmeye başlıyor; ruhen ve bedenen. Yaşlılık ile erimenin farkını muazzam gösteriyor Alman yönetmen.

Tek mekan filmi Amour, yaşayan mekan ama… Burjuva entelektüel çiftin, neredeyse yarısı boş, eski tip, tavanları yüksek, mutfağı minicik, duvarları kitaplarla dolu, yaşayan bir mekanındayız. Sahiplerine benzeyen bir ev. Bana göre sinema tarihinin en etkileyici aşk sahnelerinden birinin altına da imzayı atıyor.

Tekerlekli sandalyeye mahkum olduğu ilk zamanlarda, kocasından, kendisini ayağa kaldırmak için yönlendirme yapıyor kadın. Şöyle diyor: Az daha yaklaş, Dizlerini dizlerime daya, sağ kolunu sırtıma dola…” Güçlükle dikiliyor, yüzleri birbirine neredeyse değecek… Bir süre sessizce birbirlerine bakıyorlar, kımıldamadan dans etmek gibi. Vedanın hayatla valsi. Zaman sonsuzlaşıyor o anda. (Aşk budur)

Ve kadın bir talepte bulunuyor, vasiyet adeta: “Bana bir söz ver, bir daha hastaneye götürme!” İtiraz edecek gibi oluyor adam, kadın kararlı, “Nasihat verme bana, söz ver, hastaneye götürme artık.”


 Her şeye rağmen tek damla gözyaşı dökmüyorlar, en azından bunu bizim gözümüzün önünde yapmıyorlar, acziyet gösterisi yapıp merhamet dilenmiyorlar asla.

Zorla su içiriyor ve karısının inat ettiğini görünce, belki de hayatında ilk kez tokat aşkediyor yanağına. Hem de okkalı bir tane. (Aşk budur)

Adamın çaresizlik içinde çektiği acıyı, hoyrat davranan bakıcıya söylediği şu cümlede bulmak mümkün: “Can-ı gönülden dilerim ki günün birinde başkaları da size, hastalarınıza davrandığınız gibi davranır ve siz de onlara karşılık veremezsiniz!”

Haneke filmlerinde benim ‘lama etkisi’ dediğim bir durum var. Hayvanat bahçesinde lama kafesine yaklaştıysanız her an sürprize hazırlıklı olun, en olmadık anda yüzünüze tükürüverir. Usta yönetmen yine yapıyor yapacağını ve finale doğru öylesine okkalı bir yumruk indiriyor ki midemize, nefesimizi kesiyor. Her filminde olduğu gibi, Amour’da da sabır eden seyirciye sarsıcı bir hikaye vaat ediyor Haneke.

Seyirciye çok fena tuzaklar kuran bir adam Alman yönetmen. Başlarda verdiği doygunluk ve kusursuzluğu, ileride öylesine zedeliyor ki, hem seyirci büyük bir şoklama ile karşı karşıya kalıyor, hem de yaşattığı gerilimin altında tedirgin edip duran sebepsizlik hissi bir anda uçup gidiyor. Bunun tam olarak ne anlama geldiğini sormayın, filmi izlemeniz lazım. Ya da tüm çıplaklığıyla yazarsam seyir zevkinizi çöpten toplamak zorunda kalırsınız.



Fakat ‘amour-passion’a aşina zihinlerin film boyunca yaptığı tahminlerin tutması da mümkün. Zira gerekli azığı hem Stendhal, hem Meriç veriyor: “Karakter ne kadar kuvvetli ise, vefasızlığa o kadar az kabiliyetlidir!”

Neredeyse ‘iki kişilik’ film diyebileceğimiz ‘Amour’da,  her ikisi de 80’i aşkın olan yaşlarına rağmen büyük oyun çıkarıyorlar. Jean-Louis Trintignant'ın canlandırdığı George karakteri sahici. Lakin esas gösteriyi Anne karakteriyle Emmanuelle Riva yapıyor. Aşkı ve ızdırabı, yalın, abartısız oynaması yetmemiş gibi, felçli bir kadının yudum yudum tükenişini seyirciye zerkediyor. Elbette oyuncular usta ve genç nesile ders veren bir iş çıkarıyorlar ama Michael Haneke’nin oyuncu yönetimindeki ustalık, bazı sahnelerdeki sıkıntılı trafiği kusursuz yönetmesini unutmamak lazım. Eğer oyuncular ödül filan alacaklarsa bunda en büyük pay yine Haneke’nindir.

Filmde müzik yok denecek az. Doğrusu şu sanırım; filmin fon müziği yok ama yan rolde var müzik. Hem de az olmasına rağmen yeterince.

Acıyı paylaşmak istiyor ama kadın o kadar seviyor ki adamı, acısıyla ona azap vermek istemiyor, sürekli itiyor. Ve yıpratıyor her ikisini de bu durum. Aşkları onlara hasar veriyor. Biri bir şey yapamadığı için, diğeri sebep olduğu ızdıraptan dolayı.

Filmde beni şaşırtan unsurlardan ikisi; aslında tüm hikaye ölüm kavramının etrafından gezinmek üzerine kurulu olduğu halde, Haneke’nin bu meseleye hiç değinmemesi. İkincisi ise, aşık çiftin hayatın son deminde yaşadıkları hayatı, yani güzel günleri neredeyse yokmuş gibi saymaları. Tuhaf bir tatsızlık gibi geldi bana bu. Elbette, bir takım göndermeler, anıştırmalar var, lakin doğrudan bir değinmek yok.



 Belki, doku tipimiz o kültüre uzak olduğundan, benim şahsen anlayıp, yerli yerine koyamadığım bir sıkıntı daha var filmde. Çiftin evlatları olan Eva, nedense bir türlü müdahil olamıyor, olmuyor sürece. Oysa evlat sevgisi, üstelik ana-kız mevzu olduğunda, hiçbir beşeri aşkın bu sevginin kıyısına yaklaşamayacağını düşünüyorum. Amour’da evlat, nedense hep çevresinde geziniyor acının ve şefkatin. Gerçi bir noktada, baba, hakikati bütün ciddiyetiyle kızının yüzüne vuruyor ama nedensiz bir samimiyetsizlik etiketi kalıyor kızın üzerinde. Enteresan, çok enteresan…

Olaydan çok yine söze yükleniyor yönetmen, biraz önce ölüm ile ilgili –pek- bir şey yok demiştim ya, tam olarak doğru değil aslında; var. George bir cenazeye gidiyor ve eve gelip karısına cenazelerin sevimsizliğini anlatıyor ironik bir şekilde.

 Aslında batı dünyasının yitirdiği bir perspektif var ve ne yazık ki Haneke’nin opsiyonlarından biri değil bu: Bütün bunlar bir sınav. Ve seviyorsan, üstüne üstlük inanıyorsan en büyük acılar bile katlanılabilir, üstelik büyük bir zevkle. Bilmem Alman ya da Fransızca’da ‘tevekkül’ kelimesinin tam olarak karşılığı var mı?


Haneke’nin her filminde verdiği ders hep can yakıcı olmuştur. Amour da bir istisna olmuyor ve öylesi bir finalle bağlıyor ki işi, ‘yine yaptı yapacağını’ diyorsunuz sinemadan çıkarken.  Ve şöyle düşünüyorum ben: Allah bu Haneke'yi yaratmış ve 'Kulum git, diğer kullarımı rahatsız et' demiş sanki.

İzlemeyenlere bir tüyo vereyim; George’un not tutmasına ve finaldeki karışıklığa biraz dikkat kesilin. Bir de rüya ve uyanma sahnesine. Kim bilir, belki de hayat ve aşk başkaydı ve her şey zihinde yaşandı? Bir de, o müthiş güftenin bestesini dinleyin; Dönülmez akşamın ufkundayız…



5 Ocak 2013 Cumartesi

Armağan

Pht: Rupert Davis

    

      Bekliyorum

                   yağsın diye.

          Ve düşsün gölgem

                                    beyazlığa.

                       Yalnızlığa 
                                     
                                           hediye. 

Oscar'ın 'Yabancılar'ı İstanbul Modern'de.



Malum bu sene "Yabancı Dilde En İyi Film" dalında aday adayı 71 ülkenin filmleri vardı. Akadamedi, bu sayıyı 9'a indirdi. 10 Ocakta ise 5'e inecek sayı. İstanbul Modern sinema adına harika bir iş yapıyor ve aday adayı filmlerden 9 tanesini izleyici ile buluşturuyor. Programdaki filmler, Oscar adayı olmalarına rağmen aslında Hollywood kulvarının dışında, dünya festivallerinde hit olmuş, farklı diller ve kültürlerden filmlerin bir araya geldiği bir kategoriyi temsil ediyor. Gösterimler 10 Ocak Perşembe günü başlıyor.
Gösterilecek filmlere şöyle bir göz atalım:


Yukarıdaki Çocuk  (L’enfant D’en Haut)
İsviçre, 2012, 97’
Yönetmen: Ursula Meier
Oyuncular: Léa Seydoux, Kacey Mottet Klein, Martin Compston
Dil: Fransızca, İngilizce
Gösterim: 17 Ocak Perşembe 17:30, 20 Ocak Pazar 17:00
İsviçre’de lüks bir kayak merkezinde geçen bu dram işsiz ablasıyla beraber Alp Dağları’nın eteklerindeki sanayi kasabasında yaşayan on iki yaşındaki Simon’ı izliyor. Simon, her gün teleferikle yukarıya çıkarak, kayak tatiline gelmiş zengin turistlerden çaldığı ekipmanları aşağıda satarak kendisine ve ablasına bakmaktadır. Simon’ın işleri tanıştığı düzenbaz bir adam yüzünden değişir. Yukarıdaki Çocuk epik bir kar fonunda iyi kurgulanmış öyküsü ve güçlü oyunculuklarıyla önemli bir aday.


Yasak Aşk (En Kongelig Affære)
Danimarka, 2012, 137’
Yönetmen: Nikolaj Arcel
Oyuncular: Mads Mikkelsen, Alicia Vikander, Mikkel Boe Folsgaard
Dil: Danca, İngilizce, Almanca
Gösterim: 10 Ocak Perşembe 19:00, 13 Ocak Pazar 13:00, 19 Ocak Cumartesi 17:00
2012 yılında Berlin Film Festivali’nde ’En İyi Senaryo’ ve  ’En İyi Erkek Oyuncu’ dallarında Gümüş Ayı kazanan Yasak Aşk, romantik bir masal üzerinden idealizmin trajik çöküşünü destansı bir dilde anlatıyor. Film, Alman amatör filozof ve hekim Johann Friedrich Struensee’nin, Danimarka Krallığı arkasındaki büyük güce dönüşmesini gözler önüne seriyor. VII. Christian’ın özel hekimi olarak atandıktan sonra Johann, akıl sağlığını neredeyse tamamen kaybetmiş olan kral ile kurduğu yakın arkadaşlığı toplumsal değişime yol açmak ve her şeyden de önemlisi monarşiyi yok etmek için kullanır. Kısa bir süre sonra kanunların altına imza atacak yetkiye de kavuşan Johann’ın artık krala da ihtiyacı kalmaz. Elbette halk başkaldırır.



Barbara
Almanya, 2012, 105’
Yönetmen: Christian Petzold
Oyuncular: Nina Hoss, Ronald Zehrfeld, Rainer Bock
Dil: Almanca
Gösterim: 12 Ocak Cumartesi 13:00, 20 Ocak Pazar 13:00
Bu yılki Berlin Film Festivali’nden ’En İyi Yönetmen’ ödülüyle dönen Barbara, 80’li yıllarda Doğu Almanya’da geçiyor. Rejimle yaşadığı sorunlar nedeniyle önce tutuklanan, daha sonraysa taşraya sürgüne gönderilen doktor Barbara, her hareketi gözetlense de Batı’ya kaçmakta kararlıdır. Fakat bu küçük kasabada tanıştığı meslektaşı André, değer yargılarını tekrar gözden geçirmesine aracı olur. Ülkemizdeki ilk gösterimi bu yılki İstanbul Film Festivali’nde gerçekleşen Barbara, yakın dönem Alman sinemasının en önemli yönetmenlerinden Christian Petzold’un imzasını taşıyan soğukkanlı ve olgun bir drama.



Can Dostum (Les Intouchables)
Fransa, 2012, 112’
Yönetmen:  Olivier Nakache, Eric Toledano
Oyuncular:  François Cluzet, Omar Sy, Anne Le Ny, Audrey Fleurot, Clotilde Mollet
Dil:Fransızca
Gösterim: 10 Ocak Perşembe 15:00, 13 Ocak Pazar 17:15, 19 Ocak Cumartesi 15:00
Bu yılki Cesar ödüllerinde ’En İyi Film’ ve ’En İyi Erkek Oyuncu’ (François Cluzet) dahil toplam 9 adaylık kazanan Can Dostum, Fransa’da gişe rekoru kırarak "tüm zamanların en fazla izlenen Fransız filmi" unvanını kazandı. Gerçek olaylardan uyarlanan filmde, geçirdiği kazadan sonra felç olan zengin aristokrat Philippe, cezaevinden çıkmış banliyö delikanlısı Driss’i bakıcı olarak işe alır. Herkes Driss’in bu iş için uygun olmayacağını düşünürken, Philippe ona inanır ve bir şans verir. Normal koşullarda yan yana gelmesi neredeyse imkansız bu iki zıt dünya görüşünün çarpışmasının ve zamanla çılgın bir dostluğa dönüşmesinin hikayesini izleyen, ucundan sosyal meselelere değinen, sınıf eleştirisi yapan komik, duygusal ve insancıl bir film.



Pamuk Prenses (Blancanieves)

İspanya, 2012, 112’
Yönetmen:  Pablo Berger
Oyuncular: Maribel Verdú, Ángela Molina, Daniel Giménez Cacho, Inma Cuesta
Dil: Sessiz
Gösterim: 13 Ocak Pazar 15:30, 17 Ocak Perşembe 19:00
Görselliği de dramı da güçlü olan bu Oscar aday adayı, son günlerde televizyon ve sinemada çok kez uyarlanan Pamuk Prenses hikayesine yeni bir yorum getiriyor. Pablo Berger imzalı bu siyah-beyaz, sessiz film, Grimm Kardeşler’in masalını 1920′ler İspanyası ve boğa güreşiyle buluşturarak yeni ve iddialı bir uyarlama sunuyor. San Sebastián Uluslararası Film Festivali’nde ’En İyi Kadın Oyuncu’ ve ’Jüri Özel Ödülü’ kazanan film bir arenada başlıyor. Danteller içindeki kötü kraliçe, asil bir matador, zehirli elmalar, kızgın boğalar ve Flamenko eşliğinde cesur bir Pamuk Prenses… Büyüdüğünde babası gibi boğa güreşçisi olmak isteyen Carmencita’nın masalı, aynı zamanda çekilen The Artist gibi ilhamını sessiz sinemadan alıyor.



Sezar Ölmeli (Cesare Deve Morire)
İtalya, 2012, 76’
Yönetmen: Paolo Taviani, Vittorio Taviani
Oyuncular: Cosimo Rega, Giovanni Arcuri, Antonio Frasca, Juan Dario Bonetti,
Dil: İtalyanca
Gösterim: 10 Ocak Perşembe 13:00, 12 Ocak Cumartesi 15:00
Berlin’de Altın Ayı kazanan filmin tüm oyuncuları Yüksek Güvenlikli Rebibbia Hapishanesi’nin mahkûmlarından oluşuyor. Endişe, umut ve sanattan geçen bir yolu izleyen bu filmin kahramanları, hapishanede Shakespeare’in ’Julius Caesar’ oyununu sahneye koymaya karar verirler. İtalyan sinemasının usta yönetmenleri, Taviani Kardeşler oyunu gerçekleştirmek için bir araya gelen mahkumların günlük hapishane yaşamlarıyla performans sanatını, gerçekle kurmacayı birbirine geçiren bir kurguyla anlatıyorlar. Oyunun prodüksiyonu için hapishane mimarisini dramatize ederek yaratıcı bir dekora dönüştüren ve böylelikle mekan kavramını da araştıran, uğraştığı toplumsal meselesiyle de "eski kafalı", nostaljik bir film Sezar Ölmeli.


Tepelerin Ardında (Dupa Dealuri)
Romanya, 2012, 150’
Yönetmen: Cristian Mungiu
Oyuncular: Cosmina Stratan, Cristina Flutur, Valeriu Andriuta, Dana Tapalaga 
Dil: Rumence
Gösterim: 12 Ocak Cumartesi 17:00, 17 Ocak Perşembe 15:00
2012’de Cannes Film Festivali’nden ’En İyi Senaryo’ ve ’En İyi Kadın Oyuncu’ (C. Stratan & C. Flutur) ödülleri ile dönen film Romanya kırsalında bir Ortodoks manastırında geçiyor. Almanya’dan dönen Alina, çocukluk arkadaşı Voichita’yı almak üzere manastıra gelir. Voichita dünyada onu seven ve sevdiği tek insandır. Ne var ki, o artık rahibe olmuştur. 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün ile beş yıl önce Altın Palmiye’yi kazanan Romen yönetmen Cristian Mungiu, Romanya’nın Oscar adayı olan son filminde kendi sözleriyle "sevginin iyi ve kötü kavramlarını nasıl göreceli bir hale dönüştürdüğünü ve dünyadaki en büyük hataların nasıl inanç adına yapıldığını" anlatıyor.



Ateşin Düştüğü Yer
Türkiye, 2012, 105’
Yönetmen: İsmail Güneş
Oyuncular:Hakan Karahan, Elifcan Ongurlar, Yeşim Ceren Bozoğlu
Dil: Türkçe
Gösterim: 10 Ocak Perşembe 17:00, 19 Ocak Cumartesi 13:00
Kadına yönelik şiddet ve töre cinayetlerini gerçek bir hikayeye dayandırarak işleyen film, İsmail Güneş’in üçlemesinin sonuncusu.Montreal Film Festivali’nden büyük ödül olan ’En İyi Film’ ve Cannes’dan FIPRESCI ödülü ile dönen film şimdi Türkiye’nin Oscar adayı. Çiftçi bir ailenin 16 yaşındaki kızları Ayşe, beklenmeyen bir şekilde rahatsızlanır ve ameliyata alınır. Bu sırada küçük kızlarının hamile olduğunu öğrenen aile töreye boyun eğmek zorunda kalır. Kızlarını ’yaşatmak’ için büyük mücadele vermiş olan aile bu defa ’öldürmek’ için mücadeleye girişir. Öldürme işini üstlenen baba Osman, kızı Ayşe ile bir yolculuğa çıkar. Osman yol boyunca kızını zehirlemek için çaba gösterirken, kız öldürüleceğini bilmemektedir. Baba ve kızın bu yolculuğu ikisi için de birbirlerini yeniden tanıma, sevme şansını doğurur. Sevgi, töre ve pişmanlık duygusu üzerine dokunaklı bir film.


Savaşın Gölgesinde (Lore)
Avustralya, 2012, 108’
Yönetmen: Cate Shortland
Oyuncular: Saskia Rosendahl, Nele Trebs, André Frid, Mika Seidel, Kai Malina
Dil: Almanca
Gösterim: 17 Ocak Perşembe 13:00, 20 Ocak Pazar 15:00
Avustralya’nın 2013 Oscar adayı olan filmde, Nazilere mensup annesiyle babası 1945 yılında müttefikler tarafından tutuklanınca ortada kalan genç Lore, dört kardeşini de alıp, 900 kilometre ötedeki Hamburg’daki büyükannesine doğru yola koyulur. Savaşın bitişiyle hüküm süren kargaşa, yokluk ve acının ortasında, Thomas adında gizemli bir Yahudi mülteciyle karşılaşması Lore’un dünyasını alt üst eder. Lore, tehlikeli yolculuklarında hayatta kalabilmek için düşman bildiği, hep nefret etmesi gerektiği öğretilen birine güvenmek zorunda kalacaktır. Savaş sonrası acıları ve değişen dünyaya karşı büyümenin zorluklarını ele alan bir dram.

Tavsiye isteyen okurlara not: Özellikle Taviani Kardeşler'in filmi ilginç ve İtalyan sinema dilinde açtıkları çığırın tekrar hatırlatıcısı olabilir. Dolayısıyla 'Sezar Ölmeli'yi görün', diyebilirim. Eğer Can Dostum'u hala izleme imkanı bulamadıysanız, iyi bir fırsattır bence. Yukarıdaki Çocuk da enteresan bir film. Sürprizini finaline saklamayıp, izleyicinin seyir zevkini düşürmeyen kalbur üstü bir çalışma. Sesiz bir film Pamuk Prenses'i ise ben de çok merak ediyorum. The Artist'ten sonra yine sessiz bir filme ödül verirler mi bilmiyorum ama ilginç olduğu tartışılmaz. Ülkemizin adayı Ateşin Düştüğü Yer'i hala izlememiş olan varsa, onlar için de bir fırsat. 

Gösterimle ilgili programı şuradan indirebilirsiniz.

İstanbul Modern Sinema girişi 8 TL. Filmler, müze ziyaretçilerine ve üyelere ücretsiz olarak gösteriliyor.

Hançerledim, iyileşmedi!



Müziğe ve Fars kültürüne azıcık aşına olanlar için Mohsen Namjoo (Muhsin Namcu) bilinen bir isimdir. Bilinir bilinmesine de, ne kadar aykırı olduğunu da teslim eder herkes.

1976 Türbetül Cem doğumlu sanatçıyı 2006 yılına kadar pek kimse tanımıyordu. Ünü o kadar hızla duyuldu ki, NY Times onun için ‘İran’ın Bob Dylan’ı’ başlığını kullandı. Ve tabii ülkemize de NYT’den sekerek girdi doğal olarak! Bizde de kimileri ona ‘İran’ın Ahmet Kaya’sı’ dedi, kimileri ‘Cem Karaca’sı’…

Hiç unutmam o dönem yakın bir İranlı dostuma bu adamdan bahsettiğimde cevabı hayretle beraber, ‘sen nereden tanıyorsun?’ olmuştu.

Namjoo, Sitar’ın eline alıp, söylemeye başladığı vakit, bin anda bulutların irtifa kaybettiklerini görürsünüz. O güne değin tepenizden geçen bulutlar bir anda içinizden geçmeye başlar ve anlarsınız ki Namjoo’nun müziği sizi şeffaflaştırmış!


Gariptir Namjoo. Siması gariptir, kılık kıyafeti gariptir, enstrümanları gariptir, müziği gariptir, sözleri gariptir. İçinizde o güne değin bilmediğiniz bir teli ulur ve tınlatır aniden. Mevlana, Yunus, Firdevsi, Eflatun, Sokrates şarkı sözlerine garip şekilde saçılmıştır.

Hayat hikayesi kısaca şöyle:

Meşhed şehrinde geleneksel yapıdaki bir aile içerisinde büyüdü. Edebiyat ve müziğe olan ilgisi daha çocukluğunda başlamıştı. Okuldaki sanat etkinliklerinde aktif olarak rol alıyordu. Daha 12 yaşında iken babasını kaybedince annesi ve ağabeyleri onu müzik okuluna göndermeye karar verdiler. Burada Nasrullah Nasehpur tarafından eğitildi. Ailesinin karşı çıkmasına rağmen profesyonel olarak müzik yapmaya karar verdi ve müzik eğitimine Tahran Üniversitesi'nde devam etmek için Tahran'a taşındı. Giriş sınavını kazanmak için bir enstrüman çalmayı bilmesi gerekiyordu. Malî durumu nedeni ile gücü ancak bir Setar/Sitar almaya yetmişti.

1994 yılında üniversiteye girdi. Burada ağırlıklı olarak müzik ve tiyatro eğitimi aldı. Üniversitedeki klasik öğretim sisteminden memnun değildi. Klasik, geleneksel İran müziği ile yakından ilgilendikten sonra denemelere başladı ve bu geleneksel müziği modern yöntemlerle birleştirip sentez yaptı. Bu çalışmaları bazı kesimler tarafından kabul görmedi ve çok sık zorluklarla ve engellemelerle karşı karşıya kaldı.


İran müziğini alışılmamış bir şekilde uygulaması ve şarkılarının değişik tarzı nedeni ile, üçüncü yılında üniversiteden atıldı. Üniversiteden atıldıktan sonra Tahran'da üç konser verdi.

2000 yılından bu yana rock müzik ve caz onun için önemli hale geldi. Bu iki müzik türünü geleneksel İran müziği ile birleştirdi. Bu denemeler çok kötü bir teknik ile kayda alındı. Bu kayıtların bir kısmı kopyalandı ve tüm İran'da, bir çok insan tarafından sevilerek dinlendi.

2006 yılında özel konserler vermeye başladı ve aynı yıl Uluslararası Rotterdam Film Festivali'nde "Hotspot Teheran" konulu etkinlikte sahneye çıktı. Çok başarılı olan bu konser sonrası Hollanda radyosunda onunla bir söyleşi yapıldı ve konserden bazı eserler çalındı.

İran sınırları dışında Mohsen Namjoo özellikle "Sound of Silence" isimli belgeselle tanındı. Bu belgeselde Amir Hamz ve Mark Lazarz, Namjoo ile birlikte, İran'ın diğer öncü müzisyenleri O-Hum, Hich-Kas ve Emad Bonakdar'ı da göstererek, Tahran'daki underground müziği anlatıyorlardı.

Temmuz 2009 tarihinde Kuran'ı karalama suçlaması ile beş yıl hapse mahkum oldu. Yurt dışında olduğu için hapse girmekten kurtuldu. Namjoo ile ilgili ayrıntılı değerlendirmeleri burada ve şurada bulabilirsiniz. 

İşte belli periyotlarla dinlenilmesi gereken bir güzellemesi: 


Sözleri ise şöyle: 

bir gün ışığa gittim,
ışık havada dağıldı gitti
bir gün hangara gittim,
hangar yıkıldı ve geberdi.
bir gün hiçe gittim,
bayılıp, karnını tuttu ve gitti
bir gün sadakata gittim,
vay vay vavay nereye gitti,
hep canım sıkılıyor, hep tenim esirdir.
hançerledim, iyileşmedi,
can çekiştim (kanat çırptım) olmadı,
hint kadehi bizim, sarhoş raconu bizim,
ayrı düşme acısı bizim, aşk ve meşk bizim,
sır ifşa etmek bizim, serserilik yapmak bizim,
bakire olan hamile bizim, yaşayan şehit bizim,
cep telefonu olan molla bizim,
bilgisayar dosyası olan devrim muhafızları bizim,
hüseynin yolu bizim, Humeyni havalimanı bizim,
sufi rehberi bizim, kufi alfabesi bizim,
bakire olan hamile bizim, yaşayan şehit bizim
delikli asfalt bizim, ah sesinin lezzeti bizim,
bakire olan hamile bizim, yaşayan şehit bizim,
onlar bizi aşağı vurdu,
bang bang,
biz yere düştük,
bang bang,
o korkunç ses...

4 Ocak 2013 Cuma

Bir linç yaratmak!




Hep böyle oluyor nedense. Nicedir bilinen, vaktiyle tartışıla tartışıla suyu çıkarılmış bir takım hakikatler birilerinin keyfine göre ortaya atılıyor, başka birileri bundan yola çıkarak saçma sapan bir itibarsızlaştırma kampanyasına girişiyor. Merhum şair Necip Fazıl Kısakürek’in, Menderes döneminde örtülü ödenekten para aldığı haberiyle böyle bir süreç başlatıldı. İş kısa sürede, bir dergi sahibinin iktidardan para alması boyutundan çıkarak bambaşka bir haysiyet cellatlığına dönüştürülmeye çalışıldı. Kimi, ‘esrar çekiyor’ dedi, kimi ‘kokain’, kimi, ‘aslında tövbe filan de etmemişti’ dedi, kimi ‘Esasen şair filan da değildi, eserlerinde bir numara da yoktur’a getirdi lafı. Kumar oynadığı, içki içtiği, damardan tuzlama yediği filan yazıldı mı bilmem!

Aslında merhum kendi kitabında, bu tür olaylara nasıl bakılması gerektiğini şahane belirtmiş. Şu satırlar Reis Bey’den “Affı anlayınca, kendinizden başka bir insanı mazur göreceksiniz. Hepimiz, birbirimizi affetmeliyiz. Dağları kaydıran bir zelzele olursa, birbirine sarılmış çocukların haline dönmeli değil miyiz? Nedir bu zelzele arasında birbirimizin saçını yolduğumuz, ciğerini söktüğümüz?”

Var mı daha ötesi? Her neyse…

Halid Bin Velid büyük kumandan idi. Ancak müşrikti, İslam’ı bilmiyordu. Müslüman olmaya karar verdikten sonra Medine’ye, Hz. Peygamber’in huzuruna geldi ve ilk sorusu şu oldu: Pek çok Müslüman öldürdüm, içki içtim, zina yaptım, haksız yere kan döktüm. Fahr-i Kainat (S.A.V) o huzur veren tebessümüyle kalbine seslendi: “İslam kendinden öncekileri siler!”

Oysa uykuları kaçıyordu koca komutanın, geceleri kötü rüyalar görüyor, gündüzleri Müslümanların kendisine nasıl davranacaklarına dair vesveseler yaşıyordu. Efendiler efendisi tekrar söyledi: “Ey Allah’ım! Halid’in, kullarını senin yolundan çevirmek için gösterdiği çabalardan ileri gelen günahlarını bağışla!”

Necip Fazıl da ihtimal ki benzer halet-i ruhiyeyi çokça yaşadı. Pek çok eserinden bununla ilgili cümleleri okumak mümkün. Bir şiirinde şöyle der mesela;

“Tam otuz yıl, saatim işlemiş ben durmuşum
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum.”




Tıpkı Hz. Halid (RA) gibi, bir hayat geçirmişti Necip Fazıl. Kılıçla değil ama kalemle vermişti kavgasını. İçki, kadın, kumar vs. bin türlü günahtan ve malayanittan geçmişti. Ancak yaşadığı cinnet mustatili o kadar büyük ve derindi ki. ‘Yılanlı kuyu’ diyordu üstad ve ‘Gece bir hendeğe düşercesine’ düşmüştü hakikatin kucağına. İhtimal ki o da, geceleri uyuyamıyor, kötü rüyalar görüyordu. Bunu anlamak için, o dönem yazdığı şiirlere bakmak yeterli.

Ondaki dönüşüm şüphesiz öncelikle yakın çevresini rahatsız etti. Burun kıvırdılar önce. Sonra dışladılar, akabinde düşman olarak gördüler. ‘Mistik Şair’ dediler ona mesela. Sonrasında tuzaklar kuruldu, kumpaslar tertip edildi. Şiddetle, silahla işi olmayan bir münevveri doğrudan suçlayamayacakları için, ‘azmettirici’ olarak yargıladılar. ‘Süper Mürşit’ diyerek aşağılamaya kalkıştılar mesela. Bütün bu olan biteni ‘Kafa Kağıdı’, ‘O ve Ben’, ‘Babıali’ gibi kitaplarında tüm ayrıntılarıyla anlattı merhum şair. Yazdığı hikayelerde konu etti, konferanslarında söyledi.

Eski çevresinin kendisine kızdığı konu şuydu: “Madem Müslüman ve dindar oldun, bir köşene çekil. Hala şiir yazıyor, dergi çıkarıyor, konferans veriyorsun!” Onlara göre, tövbe eden bir Cizvit keşişi gibi manastıra kapansaydı hiç sorun olmazdı ama bu adam, durmuyordu bir türlü.

Sonra Büyük Doğu serüveni başlamıştı. Bir medeniyet tasavvuru vardı üstadın. Epey çileli ve dünya malı adına ne varsa uğruna döküp, akıtıp, bitirdiği. ‘Benim Gözümde Menderes’ isimli eserinde, maddi varlığını nasıl tükettiğini çok çarpıcı şekilde anlatır mesela. Yassıada Mahkemeleri onu örtülü ödenekten büyük paralar almakla suçlar. Gülümseyerek cevap verir Üstad. Almıştır, inkar etmez ama yaptıkları da bellidir. Kendisi devletten para aldığını söylerken, bugün birilerinin bu bilgiyi yeniymiş gibi anlatması enteresan geldi bana. Dahası da vardır, başta CHP yönetimi olmak üzere pek çok siyasi üstelik bir beklenti ile ona karşılıksız para vermiş ve ‘red’ cevabı almıştır. Babıali’de herkesin bildiği bu gerçekleri ne taraflar ne de basın hiçbir zaman reddetmez zaten.



Daha önce de devletten para almıştır üstelik. Onu da Babıali isimli kitabında tüm ayrıntılarıyla yazar. Devlet bursu ile gittiği Fransa’da bırakınız okumayı gündüzleri kaldığı otelden çıkamamış, gece sabahlara kadar içki ve kumara takılmıştır. Parası bitince de soluğu konsoloslukta alıp, para istemiştir. Hem de tehdit ederek. Parayı alıp yine kumara yatırmıştır. Gizli saklı şeyler değildir bunlar. Tüm ayrıntıları şuradan okuyabilirsiniz. 

Menderes Dönemi’nde Türk medyası enteresandır. Vaktiyle yaptığım bir çalışmada hayretler içinde öğrenmiştim. Salt güce ve paraya yakın olmak için Cumhur reisinin kızına talip olan gazeteciler vardır. Oradan ekmek çıkmayınca İnönü ailesine yönelip, bunda muvaffak olarak, siyasetin ve toplumsal tarihin en karanlık yayıncılık dönemini başlatan insanlar. Menderes asılana kadar görevlerini başarıyla yerine getirmişlerdir. Akis dergisinin serencamını okursanız ne demek istediğimi anlarsınız. Dergi, merhum Menderes daha yargılanmadan, ‘idam’ hükmünü vermişti bile. Enteresandır, Menderes devrinden hemen önce, bizzat İnönü ve CHP yaklaşmak istemiştir Necip Fazıl’a. Para da teklif etmiş, hatta vermiştir. Bazılarını kabul etmiştir rahmetli. Ama asla onların güdümüne girmemiştir. Bundan dolayıdır ki efsane ‘kulak’ kapağı yayınlanmıştır Büyük Doğu mecmuasında.

Aslında değişik dönemlerde değişik yöntemler ile benzeri girişimlerde hep bulunulmuştur. 50’li yıllarda ‘tekrar kumara başladı’ komplosu kuruluyor mesela. Bildiğimiz kumpas… Altan Öymen’in Öfkeli Yıllar isimli kitabında ayrıntılarıyla var. Amaç, hapse filan atmak değil, itibarsızlaştırmak. Başaramıyorlar tabii.



Bohem hayatında yaşadığı uç hayat ile ilgili Kitap bile yayınlandı. Kısmen hakikatı tahrip ederek de olsa, Necip Fazıl ve o dönemki arkadaşlarının marjinal hayatı anlatıldı. Fikret Adil’in ‘Asmalımescit 74’ kitabı, Türk medya ve aydınlarının bir dönem uğrak yeri olan bir dairede, Beyoğlu Asmalımescit sokak 74’numaralı evde yaşananları aktardı. Dönemin pek çok ünlüsü yaşadığı bohem hayatının ayrıntıları, bazı noktalarda gerçekler çarpıtılarak anlatılıyordu kitapta. Uyuşturucu kullanıldığı yazılıyordu örneğin, bunun yanlış ve çarpıtma olduğu bizzat kahramanların ifadesiyle kesinleşti sonra.

Kitapta Necip Fazıl’ın kumar zaafı da tüm ayrıntılarıyla var aslında. Arkadaşları, o kumara gitmesin diye elbiselerini zorla çıkartıp suya basıyorlar ve Necip Fazıl da eve gelen bir misafirin elbiselerini çıkarıp hemen kumar alemine akıyor.

Kaldı ki, bu tartışmaların hiçbiri yeni olmadığı gibi, gaybi şeyler de değildir. Allah aşkına, hikayelerinden bazılarının isimleri: “Hasta Kumarbazın Not Defteri, Matmazel Fofo, Namı Diğer Parmaksız Salih, Maça Kızının İntikamı” olan biri yazarın kumarbazlığını yeni mi keşfediyor medyamız? İhtimal ki, her fani gibi defalarca günah işlemiş, defalarca tövbe etmiş olmalı ki, hikayelerinden birinin adıdır ‘Son Tövbe!’

Üstelik tövbe etse bize ne, etmese…



İnancın günaha ve günah dolu geçmişe nasıl baktığını en başta verdim. Şüphesiz merhum Abdülhakim Arvasi de bu ve benzer pek çok konuda irşad etti Necip Fazıl’ı. Bunları da ‘O ve Ben’ ile ‘Tanrı Kulundan Dinlediklerim’ kitaplarında tafsilatlarıyla okumak mümkün.

Kaldı ki, içki, kumar, fuhuş bilmem ne, bütün bunların tövbe edilmemiş bile olsa verilen eserlerle ilgisi olamaz olmamalı.

Mozart’ı bilirsiniz. Vaktiyle bir kontun şatosuna konuk olur. Kadınlara zaafı vardır ünlü müzisyenin. Kont bir sabah gürültüyle uyanır ve mutfaktan sesler gelmektedir. Merakla koşarak gider ve Mozart’ın hizmetçi kadını taciz ettiğini hayretle görür ve bağırır, ‘Amadeus ne yapıyorsun?’ Suçüstü yakalanan Mozart gayet sakin şekilde düğmelerini iliklerken şöyle der; ‘Efendimiz, ben adi olabilirim ama eserlerim öyle değildir!”

Dediğim gibi, tövbe edip etmemesi, bir şair ya da yazarın şahsi tercihidir. Kişiliğini değerlendirmek ayrıdır, eserlerinin kıymetini bilmek ayrı. Bir insanın kişiliğiyle ilgili eleştiriden yola çıkılarak, yazdıkları ve mücadele hayatıyla rakip kaleye gol atmak artık modası geçmiş bir yöntem olsa gerek.

Kaldı ki Necip Fazıl’ın kapı gibi bir vasiyeti vardır elimizde. Kimseden tek satır itiraz olunmayan bir vasiyettir bu üstelik. Açık ve fesih bir şekilde kendisi hakkında genel ölçüleri de nihai olarak koyar üstad Necip Fazıl. Bir yerinde şöyle der mesela: “Büyük Doğu Yayınları" kitabevi kuruluncaya kadar şunun bunun neşrettiği eserlerim arasında mukaddes ölçülere karşı küçük ve hafif çapta laubali, dikkatsiz ve ciddiyetsiz, hürmet ve haşyetten mahrum ve ne varsa -isterse nokta veya virgül olsun-onları reddediyor, malım olmaktan çıkarıyor ve bütün sorumluluğumu, bundan böyle kendi idare, murakabe ve firmam altında çıkaracağım eserlere bağlıyorum.”

Vasiyetin tamamını buradan okuyabilirsiniz.


Para pul, geçmiş, günah meselesi böyle.

Esas başka bir fırsatçılıktan duyduğum rahatsızlığı ifade etmek için bu kadar uzun bir giriş yaptım. Hazır mevzu açılmışken, her anlamda itibarsızlaştırmak için çırpınanların olduğunu görmek, muhatap olduğumuz kitlenin kalite kumaşının da göstergesi. Bu meseleler tartışılmaya başlanınca, kendilerine sinemacı diyebilen bir takım zevat, hadleri ve bilgileri olmadığı halde ortaya atılıp, ‘Ne münasebet canım, Zaten Necip Fazıl sinema konusunda da beş kuruş etmez’ anlamına gelen saçmalıklara imza attılar. Ve Necip Fazıl gibi bir edebiyat dehasının sadece iki eserinin o da ‘kıytırıktan’ sinemaya aktarıldığını yazabildiler.

Elbette hakikat öyle değil. Necip Fazıl’a dair iyi bir okuma ve araştırma yapıldığında görülecektir ki, Muhsin Ertuğrul döneminden beri Necip Fazıl, sinema alanında pek çok entelektüelden daha çok kafa patlatmış bir düşünürüdür. Bunun yanında pek çok hikayesi filme alındığı gibi bizzat ‘Senaryo Romanlarım’ ismiyle kitabı var. Yani bizzat kaleme aldığı senaryolar var.

Necip Fazıl ve Sinema-Tiyatro

Aslında Necip Fazıl nezdinden tiyatro ile sinemaya net çizgilerle ayırmak mümkün değildir. Usta şair, oyun yazarlığı olarak başladığı dramatik metinlerine senaryo yazarı olarak devam etmiştir. Ve hakim olan algının aksine üstadın oyun yazarlığı İslam’i bilinçli olarak tercih etmesinden sonraki dönemine rastlar.

Tiyatroyu şu beliğ cümleler ile ifade eder Necip Fazıl: “Ön tarafı açılır- kapanır bir mikâp içinde hayatı yakalamak… Kapana kıstırır gibi… Tiyatro budur.”

Merhum Abdülhakim Arvasi’yle tanıştığı 1934 senesi Necip Fazıl’ın bir anlamda ikinci doğum tarihidir. Bir yandan yaşadığı geçmişe tabiri caizse ‘format’ atarken, diğer yandan çektiği fikir çilesine yön ve anlam katmış olur. Şair, düşünce ve sanat alanındaki mefkuresini inandığı istikamet çerçevesine bir platforma oturtmaya çabalayan, inanç eksenli, Müslümanca düşünceyi eyleme geçirerek bu yolda mücadele vermeyi misyon sayan ve bazı şeyleri idrak eder etmez, eskiye dair –aykırı- ne varsa ‘batıl’  sayacak kadar kesif bir –sanat- bakış açısına sahiptir. Misal, şiiri reddetmez asla ama ilahı olanla bağdaştıramadığını ‘boş ve anlamsız’ sayar. Bu nedenle ‘mistik’ damgası yer edebiyat çevrelerinden. Bunu bizzat şiirinde de açık ve beliğ şekilde ifade de eder esasen:
“Ver cüceye, onun olsun şairlik
 Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta!”




Elbette bir bedeli vardır bu duruş değişikliğinin. Daha düne kadar onu yere göğe sığdıramayıp memleketin en büyük şairi olarak görenler için bir anda büyü bozulmuş, işin tadı kaçmıştır. Mürtecidir artık o! Hızını alamayıp onu sanat anlamında ‘artık öldü’renler bile vardır. ‘Yok saymak’, bu ülke aydınlarının bidayetinden beri en güçlü ve işe yarar silahıdır zira. Ancak bu silah Necip Fazıl da bırakınız işlemeyi, adeta geri teper!

Buna rağmen büyük bedeller öder. Mahkemeden mahkemeye koşar, hapislerde yatar, tehdit görür, aşağılanır.

Onun ise, mücadele alanı ve silahı bellidir; yazı ve kalem. Kabul etmek lazımdır ki, tarih boyunca bu silahı bilinçli ve etkin kullanan nadir insanlardan biridir Necip Fazıl Kısakürek. Çıkardığı her yayın inanılmaz etkili olur, yazdığı her oyun bir derdi anlatır, her senaryonun bambaşka yönleri vardır. Kağıt, bir dava kürsüsüdür onun için.

Necip Fazıl’ın oyun yazarlığı Abdülhakim Arvasi’yle tanışmasından bir sene sonra, 1935 senesinde başlar. Bu sefer hayatında yine büyük rol oynayacak başka önemli bir isimle, Muhsin Ertuğrul’la tanışır. Rus Konsolosluğu’nda verilen bir davette sohbet ederlerken, Muhsin Ertuğrul  “Niçin tiyatro eseri yazmıyorsunuz? Neden bizi yerli eserden mahrum bırakıyorsunuz?” diyerek Necip Fazıl’ın tiyatroya adım atmasını sağlar.



Necip Fazıl başrolü Muhsin Ertuğrul’un oynaması koşuluyla oyun yazmayı kabul ederek, ilk oyunu olan ‘Tohum’u yazmaya koyulur. Yazdığı oyunu Muhsin Ertuğrul’a bizzat kendisi okuyunca, Necip Fazıl’ın deyişiyle “güzeli ve çarpıcıyı gördüğü her yerde kendisini teslim eden” Muhsin Ertuğrul gözyaşları içinde oyunu çok güzel bulduğunu söyler ve söz verdiği gibi başrolde kendisi oynayarak sahneye koyar. Ne var ki Bir Adam Yaratmak sonrasında Muhsin Ertuğrul da hakim zihniyetin baskısı altında pes eder ve Necip Fazıl’dan uzaklaşır.

Necip Fazıl’ın kalemiyle verdiği mücadelenin serencamı izlendiğinde tiyatro ve sinemanın bu mücadelenin önemli bir ayağını teşkil ettiğimi görmemek mümkün değildir. Genç bir şairken de, fikirleri olgunlaşıp, topyekün mücadeleye giriştiği dönemde bile, genel anlamıyla ‘sanat’ aklının ve kaleminin hep bir köşesinde olmuştur. Büyük Doğu Dergisi'nin 17.Eylül.1943 tarihli 1. sayısında "Beyaz Perde" ara başlığı ile yayınladığı bu yazısında merhum, sinema konusundaki görüşlerini şu şekilde özetler:

" Sinema, fikir ve ruhun emrine geçtiği taktirde şüphesiz ki azametli bir imkan ve inşa planı... Fakat bugün bu planı dolduran cevher, bütün hüneri, körkütük nefsleri lif lif cezbetmekten ibaret bacak ve vücut hazretleridir. Gerisi, sadece bu (hüdayı nabit) kıymetin etrafında, bir yüzüğün anataşını halkalayan kırıntı mücevherler gibi bir şey..."


Merhumun değişik zamanlarda, değişik mecralarda kaleme aldığı, anlattığı ‘sinema’ düşüncelerini “İdeolocya Örgüsü” isimli eserinde derli toplu görmek mümkündür. Kitap, ‘Adımız, davamız, manamız’ ile başlar, çok sıkı bir ‘Doğu-Batı’ mukayesesi yapar, akabinde ırk, din, tarih koridorundan ilerleyerek bir devrime ve medeniyet tasavvuruna ulaşır. Bu anlamda çok ağır ve hazmı zor metinler üzerinde dolaştırır okuru. ‘Devlet ve İdare Mefkuremiz’ başlığında sisteme dair ince işçilikle giriştiği analiz ve ütopya kısmında ‘Sinema’ bahsine gelir.

Her ne kadar çok katı bir devletçilik merceğiyle bakılsa da, batıya karşı bir duruş ve yerli sanat/sinema için bir seferberlik çağrısı vardır. Her alanda; senarist, oyuncu, yönetmen, teknik kadro… Batıya karşı katı bir koruyuculuk, yerliliğe karşı büyük bir tolerans ve yönlendirme vardır bu bölümde.
Elbette, bugün için çok ütopik, hatta mizahi bile gelebilecek tespitler ve istekler de içerir Büyük Doğu Sineması. Ancak, yazıldığı dönemi göz önünde bulundurursak, ciddi bir karşılık bulduğunu da söyleyebiliriz. Sadece bu kitapla değil tabi..


Milli Sinema’nın öncüsü sayılan Yücel Çakmaklı, hemen her fırsatta sinema yapmakla ilgili şevk ve teşviki Necip Fazıl’ın yazılarından ve sohbetlerinden edindiğini açıkça ifade etmiştir. Keza yine bu akıma yakın duran yönetmenlerden Mesut Uçakan, merhum şairin fikir ve sanat anlayışıyla beslediği sanatçılardan biri olmuştur.

Ne ki bir gerçeği açık yüreklilikle belirtmekte sayısız fayda vardır: Necip Fazıl’ın eserlerini kaleme alırken içinde bulunduğu ruh hali ve kaygılar, eserleri filme alınırken aynı hassasiyetle yapılamamıştır ne yazık ki! Bu nedenle merhum Üstad, herhangi bir edebi metninin perdeye aktarılmasına zamanla daha mesafeli yaklaşmış, yaşadığı birkaç bizatihi deneyimin açtığı yara kolay kapanmamıştır.

Tiyatro ve sinema eserlerinde geleneksel Türk drama ve anlatısından çok kopuk gibi görünmemesine rağmen, Necip Fazıl’ın eserlerinde insanımızın yaşadığı kültürel kırılma ve bu kırılmanın yol açtığı yaralar vardır. Sahip olduğu yeni düşünceyi muazzam bir ustalıkla hikayeye yıkmayı başaran Necip Fazıl metinlerinde kahramanların hepsi, hiçbir didaktik sakilliğe takılmadan bu krizin muvazenesini yapıp dururlar.



Geleneksel anlatıya bağlılık ve didaktizmden kaçış, paradigmaya getirdiği eleştirileri asla hafifletmez. Birçok edebi metinde sisteme doğrudan taarruz vardır, son derece belağatlı bir şekilde yapar bunu üstelik. Tarkistan’da gösterdiği üst zeka kıvraklığıyla hukukun mengenesinden ustalıkla kaçarken, Reis Bey’de insanın en derinlerine sağlam vuruşlar yapmayı başarır. Neredeyse boş bir tek cümlecik bile yoktur Reis Bey’de.

Ele aldığı hikayeler istenildiği kadar bildik ve tanıdık olsun, diyalog yazmadaki başarısı muazzamdır şairin.

Bugüne kadar filme alınan senaryoları ya da sahnelenen oyunlarında, eserlerdeki muhteviyatın ne derece başarıyla izleyiciye geçirildiği elbette tartışılır. Belki de bizzat Necip Fazıl’ın da yaşarken şikayet ettiği bu yetersizliğin, bir fırsat olabileceğini ve eserlerin bu anlamda hala bakir bir alan olarak durduğunu söylemek mümkün.

Filme aktarılan eserlerine bir göz atarsak.



Necip Fazıl Kısakürek’in sinemaya çekilen ilk hikayesi ‘Yangın Var’dır. Öykü, Yönetmenler Çağı’nın usta ismi Lütfi Ömer Akad tarafından senaryoya alınır ve filme çekilir. Ayhan Işık gibi bir yıldızın baş rolünü oynadığı film, eski İstanbul’daki tulumbacılar ve kabadayıları konu etmektedir.

1968 yapımı bir Turgut Demirağ filmi olan ‘Parmaksız Salih’, üstadın ‘Namı diğer Parmaksız Salih’ isimli hikayesinden Bülent Oran tarafından yazılmış bir uyarlamadır. Ve isminden de anlaşılacağı gibi, bir kumarbazın öyküsüdür.

1970 yılında Yücel Çakmaklı bir Necip Fazıl hikayesini filme almak ister. Gönlünde ‘Tarkistan’ vardır ama eser sisteme öylesine ağır şekilde yüklenmektedir ki, film yapımcıları çekinirler. Nihayetinde 1972 yılında Deprem adlı hikayesi Çile ismiyle Yücel Çakmaklı tarafından filme alınır. Başrollerde Türkan Şoray ve Ediz Hun vardır.



Çakmaklı, 1973’de, ‘Sen Beni Ölümden Döndürdün’ isimli senaryosunu ‘Zehra’ ismiyle sinemaya aktarır. Ediz Hun’a bu kez Hülya Koçyiğit eşlik eder. 1974 yapımı ‘Diriliş’te ise bu Hülya Koçyiğit ile Murat Soydan oynar. Aynı yıl, Oğlum Osman ise bizzat Necip Fazıl’a yazdırılır, Atilla Gökbörü’nün senaryoya yaptığı müdahaleler ile hikaye başka bir şeye dönüştüğü için ismi jenerikten çıkarılır.

En meşhur eserlerinden olan Bir Adam Yaratmak 1977 yılında üç bölümlük dizi olarak Yücel Çakmaklı tarafından çekilir.

1988 yılında Mesut Uçak filmografisinin belki de tepe noktası olan Reis Bey çekilir.

Reis Bey’den çokça esintiler taşıyan Mesut Uçakan’n 1978 yapımı ‘Lanet’  ve 1980 yapımı ‘Rahmet Ve Gazap’ı belki saymayabiliriz ama  1992 yılında İsmail Güneş, meşhur piyesi ‘Siyah Pelerinli Adam’ gibi oldukça zor bir eseri başarıyla sinemaya aktarır.  Aynı Yıl Yücel Çakmaklı bir başka çok zor eser olan ‘Mümin Ve Kafir’i çeker.



1994 yılında Mehmet Uyar’ın sıra dışı senaryosuyla çekilen ‘Yarasa’, Eflatun’un ‘Mağara’ hikayesi ve ‘Kaldırımlar’ şiirinden yola çıkılarak yazılmıştır.

Açıkça görüldüğü gibi, sinema, çok az şair ve yazara nasip olacak derecede verimli bir kaynaktır Necip Fazıl Kısakürek. Bu imkan ve fırsatlar doğru olarak kullanılmamış olabilir, burası tartışılır ama bunda merhum Necip Fazıl’ın kabahati hiç olmasa gerek. Sadece piyesleri, senaryoları değil, iki satırlık şiirlerinin bile çoğu beyazperdeye aktarılabilecek derinlik taşıyan bir yazarı itibarsızlaştırmaya çalışmak hem zalimlik, hem de düpedüz aptallık olsa gerek.

Son sözü merhumun vasiyetinin son cümleleriyle söyleyelim: “Allah’ı, Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını!. Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız! Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından bir takım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız!”



Fransa’da yaşanmış bir kumar ve para hikayesi



Necip Fazıl Kısakürek'in Babıali kitabı hayatıyla ilgili pek çok ayrıntıyı aktarırken, özellikle Fransa'da yaşadıkları ve kumar bağımlılığıyla ilgili ilginç maceralarla doludur.:

Genç Sair, babasının ölüm haberini aldığı halde mirasına konmuş olmaktan mesut bir hissiz...  Hiçbir şey sormadı, hiçbir müdafaaya kalkışmadı. Parayı, parmaklarının sekline dikkat ettiği vahşi bir eda ile çekip aldı ve odadan çıktı. Halı döşeli merdivenlerden bası önünde, iniyor.
Cebinde bir iki bin frank var... Bununla kumar sermayesi yapacak, tahsilini devam ettirecek, Paris'teki fikir ve sanat muhitlerini fethedecek ve bir koca (Metropolis)i satın alabilecek bir servet kazanacak!..
Bu hayal şimşeği altında otel kapısından çıkarken kaskatı bir vakıa ile karşılaştı. Bardaktan boşanırcasına yağmur... Yanaklarından seller akan mareşal (Ney)in heykeline bakıp bir an düşündü:
- Acaba mesut muyum, bedbaht mıyım? O müthiş anı asla unutamaz.
Burhan Ümit ile karsı karsıya... Burhan ağlamaklı:
- Bırak su kuman, kuzum; derslerine sarıl!.. Yeni ihtiraslar ara kendine!.. Seninle, tiyatro, sanat sergileri, müze, konferans, konser, kütüphane, bohem kahveleri, serseri meyhaneleri, dansing, kabare, bütün Paris'i delik deşik edelim... Ama su öldürücü illeti silk, at üzerinden!.. Kendine acımıyor musun?..
- Kendime acımak için böyle yapıyorum!
- Öyleyse?..
- Eğer benim o dipsiz uçuruma düşmemdeki sırrı buseydin yakamı bırakırdın!
-Neymiş o sır!
Söylemedi. Sırrını dile getirmekten kaçındı. Bunu sırrına bir nevi ihanet saydı. Talebe müfettişiyle macerasını da tam anlatmadı. Bastı, kulübe doğru uçup gitti. Kime karsı olduğu meçhul, öyle bir hınç içindeydi ki, kulüpte ve bir defada cebindeki paraya eşit bir kâğıt çekebilmek için, ayakta, saatlerce bekledi. (Krupye) denilen kumar idarecisi tam da onun parası kadar bir miktarı ilân edince haykırdı: - Banko!
Masadakiler hayretle "müthiş oyuncu" diye lâkaplandırdıkları Genç Şaire döndüler. Bu sefil delikanlının cebinde böyle bir para bulunabilir miydi? (Krupye) Genç Sairden (deklârasyon) istedi. Yani para göstermesini... O, bir tomar yüzlük frangı masaya attı. Paralar masa üstünde yelpazevâri yaygın... Paletle kendisine uzatılan çift kâğıdı aldı:
- Kâğıt almaz!
Parayı satan pişkin Fransız kâğıtlarını açtı:
- Bankoda 9...
Yeşil çuha üstünde bir yürek kızıyla bir ispati dokuzlusu...
Aynı paletle parasını çekip aldılar. O da arkasını döndü, hiçbir şey olmamış gibi kapıdan süzülüp çıktı. Pırıl pırıl cadde... Paris kaynıyor... O, Genç Sair, şehrin kapkara çatıları, esrarlı bacaları ve her an göz kırpan ışıkları ortasında, kaybolmuş bir çocuk gibi kimsesiz ve on parasız... Ve "Işık Beldesi" diye anılan Paris'te, hiçbir yerden hiçbir ümit kıvılcımı göstermez bir karanlıkta... Gözleri kaldırımlarda, "Kaldırımlar" şiirini içinde biriktire biriktire saatlerce, yayan, oteline gitti. Odasına çıktı, aynanın karsısına geçti, uçları simsiyah tırnaklarıyla yanaklarını kanatırcasına tarayarak ağlamaya başladı:
 - Allah’ım beni kendi kendimden kurtar!
MARSİLYA treninde... Bileti üçüncü mevki... Cebinde de, birkaç gün sonra Marsilya'dan İstanbul'a kalkacak lüks bir vapurun ikinci mevki kamara bileti... Biletleri kendisine arkadaşları sağlamış ve gara kadar gelerek tren kalkıncaya dek beklemişlerdir. Çünkü ne olur, ne olmaz; tren kalkmadan fikir değiştirip atlayabilir ve yine eski uçuruma düşebilir o... Bu şüphe, arkadaşlarının hallerinden okunmaktadır.
Tahsisatının kesildiği ay üstüne aylar geçtiği halde yerinden kıpırdamamış, İstanbul'daki dayısından gelen paraları hep aynı sadakatle yürek kızına yedirmiş ve isin tuhafı, Burhan Ümit de dahil, bütün Türk arkadaşlarından büsbütün kopmuştur. Onlar, topyekûn, nazarında bozulmasından korktukları cüce muvazeneleri içinde suların sürüklediği çöpler... Hiçbirinde, kötü yolda da olsa, kendi kendisini asma hasreti yok... Başlangıçta, Burhan Ümit ile Paris'in sanat ve kültür çevrelerinde boy gösterirken bile Türklere, yeni Türkiye'ye, Tanzimat’tan beri basını almış giden maymun makyajlarına, hatta topyekûn insanlığa (aforizm)ler savurduğunu, bütün oluşları sahte kabul ettiğini bilen arkadaşları, bir gün onu yatağında bastılar ve:
- Haydi İstanbul, her sey hazır! Diyerek trene bindirdiler.
Yine bir gün, (Türketi) kahvesinde geniş bir talebe halkasına söyle demişti:
- İnsanlık derin bir buhran yasıyor ve ruhunu, kurtarıcısını arıyor. Elbette zamanı gelecek ve büyük bir zuhur doğacak... Büyük bir zuhur... Köse baslarını tutacak bir heyula şahsiyet, kollarını açarak "mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye haykıracak!
Arkadaşları, karınca kararınca, boşluklarım ve tesellilerini içki ve kadında ararken, o, bunlardan hiçbirinde ıstırabının merhemini bulamamış ve yürek kızıyla ispatı dokuzlusunda karar kılmıştı. Bu işte bir sır vardı ama neydi?..
Onu biraz sonraya bırakalım...
İlâve katar olduğu için bomboş trende, bir uçtan öbür uca gidip geldi; sonra en uygun yer olarak, ışıkları pörsük bir vagonun tahta sıralarından birine çöktü. Tren o kadar bos ki, kendisini devlet reislerine mahsus hususî bir katarda hayal edebilir. (Dostoyevski)yi düşünüyor. O da kumar hastası... Berlin'de saatini satıp kumara giden, öz nefsine hakaret ihtiyacında bu (mujik) ruhlu romancının cesareti bütün Avrupa (b'urjuva)larını hayret ve dehşete düşürmüş ve dehasına, ukdeli seciyesine dair kasideler söyletmişti.
Hey gidi, hey, dedi kendi kendisine; eğer benim yaptıklarımı, nefsime ettiklerimi bilselerdi o ahmak burjuvaların çeneleri dizlerine düşerdi. Eza... O, ezayı seviyordu, nefse ezayı... Ve bunu şeytanî yolda, hep nefsine inanarak, çalışarak ve aldanarak arıyordu.
Bu dava çetinlerin çetini...
Paris'te pek az gördüğü bir sahne olarak, Marsilya'ya sabahın is saatlerinde indi. Kumarsız uyanık geçen bir geceden sonra... Doğru, biletini cebinde taşıdığı vapur kumpanyasının bürosuna...
- Vapur ne zaman hareket ediyor?
- Bilette yazılı...
- Bakmadım.
- Üç gün sonra...
Bak sen simdi ise! Marsilya'da üç gün kalmaya mecbur... Hâlbuki cebinde, arkadaşlarının tren kalkarken uzattıkları zarf içindeki para pek az bir şey... Marsilya, her dilin konuşulduğu bir Bâbil kulesidir. Dört beş arsın genişliğinde veya darlığındaki pis sokaklardan en şatafatlı caddelere kadar her renkten örnekler...
Parasına göre, çöp deresi en pis bir sokakta en pis bir otel buldu. Burada üç gün kalabilir ve pazardan alınma kuru yemeklerle idare edebilir. Genç Saire, ancak (Bodler) gibi mücerret pise âşık bir sanatkârın hoşlanabileceği bir oda gösterdiler. Ölü, ölünün son nefesi kokan bir oda... Teneşire benzer bir yatak ve bir kösede yarı açık çekmecesi şişmiş ve çarpılmış bir konsol.... Bir koltuk mumyası ve kan izlerine benzeyen lekelerle benekli sararmış, patiska perdeler... Yarı açık çekmecede, belki 19'uncu asırdan kalma, betonlaşmış bir francalanın uç kısmı...
Bağırsakları paslı yaylar halinde dışarıya fırlamış koltuk ölüsünün dizlerine oturdu. Şeytanın kulağına kadar eğilmiş, fısıldadığını işitir gibi:
- İnsan bu hale gelince mutlaka kumarda kazanır. Senin şu andaki şartlarına göre sansın büyük!.. Ne yap yap, bir çare ara! Şans böyle anları gözler.
Ürperdi. Fısıltı devamda:
- Acenteye gider, kamara biletini güverteyle değiştirebilir, farkı olan parayı alabilirsin!.. Olmadı; konsolosluk da var... Çarene bak, biraz para bul! Durma!
Geceliğini peşin aldıkları otelden çıktı; kumpanyaya gitti ve şeytanın dediğini kolayca yerine getirdi. Birkaç yüz frankla Marsilya'yı hoplatacak... Ne kadar mutlu!.. Telefon rehberi... Kulüp isimleri... Paris'te azası olduğu kulübün kartıyla giriş, yolunuş ve 10 parasız çıkış... Ertesi günü otelde kalacak parası bile yok..
Türk Konsolosluğunun adresini öğrendi. (Avenü Prado) dedikleri şahane cadde üzerinde... Gitti. Bütün konsolosluklar orada ve önleri bahçeli şirin villâlar içinde... Bir hayli arandı. Baktı; içinde ısırganların türediği bakımsız bir bahçe... İçeriden de cızbız köfte kokusu geliyor... Basını kaldırdı: Türk Konsolosluğu...
Konsolos feleğin çemberinden geçmiş, gayet pişkin bir kırnata... Hemen ziyaretin gayesini anladı ve dedi:
- Vatana iade tahsisatımız bitmiştir. Size yardım edemem!
- Fakat ben hükümet talebesiyim: (Röpatriyaj - vatana iade)sini isteyen herhangi bir serseri değilim.
- Bir şey yapamam!
- Ya ben ne yaparım?
- İsterseniz intihar edin! Biz alışığız böyle manzaralara... Bu kadar!..
Çıktı. Akşam oluyor. Karnı da aç... Konsolosa, kokusu gelen köftelerden küçük bir ikramda bulunmasını rica edemezdi. Haydi, açlık çekilsin; ya geceleyeceği yer?. Yürüdü. Bir meydanlık... At yarısı sahası... Bir tarafta, iri ağaçlardan sonbaharın silkelediği yapraklarla kabarık bir şilte...
Uzanıp yattı ve sinir yorgunluğundan hemen sızdı. Yüzünde bir sıcaklık... Gözlerini açtı. Güneş... Kalktı, silkelendi. Biraz ileride bir kumsal... Ayakkaplarını çıkararak dizlerine kadar suya girdi. İleride ağ atan balıkçılar ve kıyıda karaya çekilmiş kayıklar... Bu kayıklardan karaya çekilmiş birinin önünde, kumlara dökülmüş kara kara şeyler... Bunlar keçiboynuzu, kayık da keçiboynuzu yüklü bir mavna... Oturdu, zil çalan karnını kumlardan topladığı keçiboynuzlarıyla tıka basa doldurdu; balıkçıların şarkılarını dinledi ve güneş orta yere yaklaşırken doğruldu, yarış yeri istikametinde yürüdü. Meydanlıkta bir bankoya oturdu ve güneş altında biraz kestirdi. Uyanınca gördü ki, yarış sahası insanlarla dolu... En cicili bicili kılıklarıyla, tahta bir parmaklığın sınırladığı dış yol üzerinde cevelân halindeler... Aman! Aralarında, silindir şapkalı, dolama ipek kravatlı, göğsü dürbünlü, bizim konsolos cenapları!.. Parmaklığa koştu. Konsolos tam önünde... Elini uzattı ve konsolosu omuz basından kavradı. Konsolos dehşetle:
- Siz misiniz?.. Ne yapıyorsunuz?.. Yabancılardan çekinmiyor musunuz?
- İsterseniz beni polise teslim edin! Sizi asla bırakmam!
- Ne istiyorsunuz?
-Para!
- Çekiniz elinizi yakamdan!..
- Çekmem! Para!
- Aksama doğru konsolosluğa gelin de görüselim: Konsoloslukta bir makbuz, imza ve 1000 frank... O da gitti, o da kumar vergisine yatırıldı ve üçüncü geceyi mahut otelde geçirdikten sonra vapur... Vapurda, su bir aralık Dışişleri Bakanlığı yapan Feridun Cemal (Erkin)... O da talebe ama hali vakti iyi olanlardan... Birinci mevki kamarasında seyahat ediyor ve lüks düşkünü yolcular arasında, daha o zamandan bir "sefir-i kebir" edasıyla boy göstermeyi biliyor. Genç Sair, geceleri kamarasına çekiliyormuş gibi yaparak güverteye iniyor da gündüzleri onun yanından ayrılmıyor; böylece kendisini birinci mevki yolcusu diye gösterebiliyor.
İkinci gece miydi, neydi, güvertede, iyi kalpli bir Türkün şiltesinde bulduğu sığınakta fena halde üşüdü, kalktı, lüks kamaraların bulunduğu hususî güverteye çıktı, dışarıdan görülmemesi için camları beyaz boyalı bir kamara gördü. Kapısında "banyo salonu" levhası... Girdi, kapıyı kilitledi, banyoyu sıcak suyla doldurdu ve sabaha kadar orada kaldı.
Bir gece de, yine aynı hususî güverteden geçerken garip bir hadise... Battaniyelere sarılı başı kukuletalı bir adam, iki yanında iki ızbandut, denize doğru işaretler çakıyor, yumruk sallıyor ve anlaşılmaz homurtularla söyleniyor. Saldırgan deli halinde bir adam... Şezlongdan doğrulur gibi olunca iki yanındaki ızbandutlar onu kavrıyor ve şezlonguna yatırıyorlar... Tevekkeli değil; iki gün önce vapur, gayet yakından takip ettiği Fransa kıyılarından geçerken birdenbire durmuş ve bir motorla gemiye dört yanı kapalı bir sedye getirilmişti... Yolculara karsı bahane su olmuştu:
- Geminin doktoru hastalandı ama telsizle yeni doktor ve hastayı nakletmek için sedye ve bakıcı istedik...
Derken geminin lüks kamaralar salonunda "Feridun Paşa" adlı, Mısır Kral ailesi yakınlarından (lord)vârî bir insan... Etrafında da koca bir maiyet...  Genç Sair, çok geçmeden öğrendi ki, kimsecikler görmesin diye gece yarıları güverteye çıkarılan mecnun halli adam, meşhur Mısırlı Prens Seyfeddin’dir; deli olmadığının ispatı için İstanbul'a götürülmektedir, zira Prensin akıllılığı ispat edilecek olursa muazzam bir mirasa konacaktır ve miras dışı bırakılması maksadıyla İngiltere'de bir akıl hastanesine yerleştirilmiş, deli olduğu iddia edilmiş ve işte taraflılarından Feridun Pasa eliyle kaçırılmıştır.  
O zaman, dünyayı birbirine katan hadise... Bütün nesir vasıtaları bu isle, bu Mısır saray entrikasıyla meşgul ve Prensi kimin ve nasıl kaçırdığı, nereye götürdüğü, ne halde olduğu meçhul... Hattâ meşhur (Tayms) gazetesi Prensi bulacak, yerini haber verecek ve röportaj yapacak ilk gazeteciye 1000 İngiliz lirası vereceğini ilân etmiş...
Genç Sair bu son ikramiye vaadinden habersiz; fakat isin gazetecilik kıymetini biliyor ve İstanbul'a varır varmaz, Darülfünun talebeliği boyunca kadrosunda çalıştığı "Vakit" gazetesine bu mevzuda parlak bir röportaj hazırlamayı düşünüyor. Öyle ya; bundan sonra hayatı ne olacaktır?... Babıâli'den başka çimleneceği bir yer var mıdır?..
İleride, yine Babıâli'den bir deli doktorunun kim bilir kaç para karşılığında akıllı raporu vereceği zır deli, nefis bir fırsat...
(Babıali / Sayfa 31-38)

Vasiyet




1- Bu vasiyet çoluk-çocuğumun ve şahsi yakınlarımın dar ve hususi kadrosundan ziyade, onların da içinde olduğu geniş ve umumi zümreyi muhatap tutuyor.

Başta gerçek Türk´ün ruh köküne bağlı yeni gençlik, şu kadar yıllık mücadele hayatımda beni okumuş veya dinlemiş her fert, kısaca Allah ve Resulüne perçinli herkes.

Onlara hitap ediyorum ve dileklerimin yerine getirilmesi için gerekli çalışmayı işte bu yeni gençliğe ısmarlıyorum! Eğer üzerilerinde bir hakkım varsa, Hesap Gününde tek tek sorumludurlar. Emanetim, beni seven ve İslam davasında bir hak sahibi olduğumu kabul eden herkese.

2- Fikir ve duyguda vasiyete lüzum görmüyorum. Bu bahiste bütün eserlerim,her kelime,cümle,mısra ve topyekün ifade tarzım vasiyettir. Eğer bu kamusluk bütünü tek ve minicik bir daire içinde toplamak gerekirse söylenecek söz "Allah ve Resulü; başka her şey hiç ve batıl"demekten ibarettir.

3- "Büyük Doğu Yayınları" kitabevi kuruluncaya kadar şunun bunun neşrettiği eserlerim arasında mukaddes ölçülere karşı küçük ve hafif çapta laubali, dikkatsiz ve ciddiyetsiz,hürmet ve haşyetten mahrum ve ne varsa -isterse nokta veya virgül olsun-onları reddediyor, malım olmaktan çıkarıyor ve bütün sorumluluğumu,bundan böyle kendi idare, murakabe ve firmam altında çıkaracağım eserlere bağlıyorum.İnşallah Hak bana onları dünya gözüyle bütünleşmiş ve tamamlanmış gösterir, arkamdan gelecekler de bu örneklere göre devam ederler,virgül oynatmaktan bile çekinirler. İslam’a pazarlıksız ve sımsıkı bağlanmadan önceki şiirlerim ve yazılarım arasında hatta küfre kadar gidenler ise, çoktan beri eser çerçevem dışına çıkarıldığı, her birinden ayrı ayrı istiğfar edildiği ve çöp tenekesine atıldığı için nereden nereye geldiğimi göstermekte bile kullanılmamalı ve onlarla müminleri benden çevirmek isteyeceklere -çok denenmiştir- şu cevap verilmelidir: "Koca Hz. Ömer bile Allah'ın Resulünü öldürmeye davranmış ve peşinden bütün sahabelerin, derecede ikincisi olmak gibi bir şerefe ermiştir. Hiç ona bu ilk davranışından ötürü sonradan dil uzatan olmuş mudur? Belki o noktadan bu noktaya gelmekte faziletlerin en büyüğü vardır."

Eserlerim mevzuunda vasiyetim kısaca şu: İlk yazılarımdan birkaçı asla benim değil;sonrakiler de en dakik şeriat mihengine vurulduktan,yani nasip olursa tarafımdan bütünleştirildikten sonra benim.Bir kısmını şimdiden tamamlamış bulunduğum eserlerim üzerinde bu ölçüyü devam ettirmek ve en titiz murakabeyi sürdürmek borcu ise, mirasçılarımın ve manevi mirasçım gençliğin. Ben öldükten sonra kim ve ne suretle eserlerimin üzerinde gizli bir tasarrufa kalkar da ölçüyü hafifçe bile olsa örselerse, tezgahını başına yıkınız!

En büyük korkularımdan biri, nice müellifin başına geldiği gibi,ölümümden sonraki tahriflerdir.

4- Beni, ayrıca hususi vasiyetimde gösterdiğim gibi, İslami usullerin en incelerine riayetle gömünüz! Burada, umumi vasiyette de belirtilmesi gereken bir noktaya dokunmalıyım:

1935 yılında, Mürşidim ve Kurtarıcım Esseyyid Abdülhakim Efendi Hazretlerine, bir yazımı okumuştum. Bu yazı, kendilerini tanıdıktan sonraki dünya görüşüme ait olarak, zamanenin bize aykırı, meşhur bir gazetesinde çıkmıştı ve Türkün tarih muhasebesini İslami tefekkür noktası etrafında çerçeveliyordu. Yazıyı ellerine aldılar, kalem istediler ve üstüne öz elleriyle "altın ile yazılacak yazı"buyurdular. İşte hususi zarfında duran bu kesilmiş makaleyi, bütün eserlerimin tasdiknamesi olarak kefenime iliştirsinler.

5- Nasıl, nerede ve ne şekilde öleceğimi Allah bilir. Fakat imkan aleminde en küçük pay bulundukça, biricik dileğim Ankara´da Bağlum nahiyesindeki yalçın mezarlıkta, Şeyhimin civarına defnedilmektir. Elden gelen yapılsın.

6- Cenazeme çiçek ve bando muzika gönderecek makam ve şahıslara uzaklığımız ve kimsenin böyle bir zahmete girişmeyeceği malum. Fakat bu hususta bir muziplik zuhur edecek olursa, ne yapılmak gerektiği de beni sevenlerce malum. Çiçekler çamura ve bando yüzgeri koğuşuna.

7-Cenazemde, namazıma durmayacaklardan hiç kimseyi istemiyorum! Nede, kim olursa olsun, kadın. Ve bilhassa, ölü simsarı cinsinden imam! Ve "bid´at" belirtici hiçbir şey! Başucumda ne nutuk, ne şamata, ne medh, ne şu, ne bu. Sadece Fatiha ve Kur´an.

8-Mezarımda ilahi ve ulvi isim ve sıfatlardan ve benim beşeri ve süfli isim ve sıfatlarımdan hiçbir iz bulunmayacak. Mevlid de istemem! Onu, uhrevi rüşvet vasıtası yapanlara bırakınız! Sadece Kur´an.

9-Şimdi sıra en büyük dileğim de. Müslümanlardan, Eğer bu davada hizmetim geçtiğine inanan varsa, şunları istiyorum: Her ferdin, herhangi bir kifayet hesabına yanaşmaksızın, benim için "Necip Fazıl´ın kaza borcuna karşılık" niyeti ile bir günlük (Beş vakit) namaz kılması ve yine bir gün oruç tutması. Mevtanın ardından, onun için kaza namazı Şafii içtihadında caizdir ve aynı içtihat Hanefilerce de rahmettir.

Her ferdin, en aşağı yüz Tevhid kelimesi okuyup sevabının mislini bana hediye etmesi. 70 bine dolması lazım. Bir de, üzerimde hakkı olanların bunu Allah rızası için helal etmeleri.

Ölünceye dek, üzerimdeki Allah ve kul haklarından mümkün olanını ödeyebilmek için elimden geldiği kadar cehdetmek azmindeysem de ne olacağını, nereye, hangi noktaya varabileceğimi bilmiyorum ve yardımı Müslümanlardan bekliyorum. "Şey´en lillah" tabiriyle bana Allah için bir şey veriniz! Yardımınızı esirgemeyiniz!

10- Allah’ı, Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını! Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız!

11-Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından bir takım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız!