10 Ocak 2013 Perşembe

Oscar cephesinde yeni bir şey (pek) yok!



Endüstriyel sinemanın en popüler ödülleri olan Oscar’ın adayları belli oldu. Bu sene 85.’si düzenlenecek olan ödüllerde, Akademi genelde –birkaç istisna dışında- sürpriz olmayan adayları tercih etti, tahminler büyük oranda tuttu. Bunda en büyük etken artık Akademi’nin reflekslerinin iyi bilinmesi sanırım.

"Lincoln" 12, "Life of Pi" 11, "Silver Linings Playbook" 8, "Argo" 7, "Les Miserables" 7, "Amour" 5, "Django Unchained" 5 ve "Zero Dark Thirty" 5 dalda aday gösterilirken, ‘En İyi Yönetmen’ kategorisinde Quentin Tarantino, Benn Affleck ve Katryn Bigelow gibi isimlerin olmaması sürprizdi. Ve açıkçası bu satırların yazarını memnun eden sürprizlerdi bunlar. Listeye Paul Thomas Anderson da eklenseydi daha iyi olabilirdi.

Ödül vereceklerine çok ihtimal vermiyorum ama “The Master”daki rolüyle Joaquin Phoenix’in oyuncu kategorisinde adaylığı da iyi oldu. Kadın oyuncu kategorisinde Emmanuelle Riva (Amour) ve Quvenzhané Wallis’in (Beasts of The Southern Wild) olması bence enteresandı. Biri kariyerinin sonunda, diğeri başında olan iki oyuncunun, biri 86, diğeri 8 yaşında. Tahmin edileceği üzere Düşler Diyarı küçük oyuncu Quvenzhané Wallis’in ilk filmi. Wallis’in yaşı konusundaki kaynaklardaki tereddüt giderilirse, Justin Henry’nin  (8 yaşında iken “Kramer vs. Kramer” (1979) filmiyle aday gösterildiği En iyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü ile birlikte Oscar tarihindeki en genç ödüle aday olan isimdi) en genç adaylığa ortak olabilir. Bu arada, küçük yaşta ve ilk filmde gelen bu tür başarıların, sanatçıların kariyerini iyi etkilemediğini de belirtelim. Gerek Justin Henry, gerekse benzeri bir başarı yakalayan Enzo Staiola (De Sica'nın Bisiklet Hırsızları'nda oynamıştı) kariyerleri sönük geçti gitti. 

Her ne kadar adaylıklara Steven Spielberg ve filmi “Lincoln” damga vurmuş görünse de kanaatimce “Life Of Pi” de dikkat çekici sayıda adaylık kazandı. Keza ödüller nasıl dağıtılır bilmem ama Michael Haneke de bu senenin flaş isimlerinden bence. İhtimal ki Akademi üyeleri “Lincoln” ve “Argo” gibi daha lokal ve yakın filmler etrafında gezinecekler ama yabancı kategoride “Les Intouchables”in aday gösterilmemesine üzüldüm diyebilirim. Bununla beraber Taviani Kardeşler’in “Sezar Ölmeli - Cesare Deve Morire” filmini daha en başından bu kategoride görmek isterdim.

Bana göre bu seneki adayların en büyük sürprizi 'Yönetmen' dalında oldu. Düş
ler Diyarı'nın yönetmeni Benh Zeitlin; Tarantino, Affleck, Bigelow, Anderson gibi güçlü yönetmenleri saf dışı bırakarak bu dalda aday olmayı başardı.


Akademi siyasi konulara eskisi kadar pek yüz vermiyor gibi görünse de, Amerikan sistemine sağlam vuruşlar yapan Christopher Nolan’ın “The Dark Knight Rises”i görmezden geldi. Keza Avrupa’nın pek çok ülkesinde ödüllere boğulan, hem kadın hem ‘Holocaust’ filmi olan “Lore” bir önceki turda elenmişti. Katriyn Bigelow’un devlet projesi “Zero Dark Thirty” yönetmen dalında aday değil ama ‘En İyi Film’ de dahil 5 dalda adaylığı var.

Malum, Akademi Ödülleri, ‘iyi filmlere’ değil, Hollywood’un yazılı olmayan kıstas ve dengelerine göre dağıtılır. Bu sebeple, adaylıkların ‘sanat’ düzleminde çok anlamı yok ama endüstri için çok anlam ifade ediyor elbette. Ödül günü yaklaştıkça, umarım daha yakın ve geniş analizler yapma imkanımız olur.

Bu seneki sürprizlerden biri: Quvenzhané Wallis 


İşte kategoriler ve adaylar:

En İyi Film
Lincoln
Silver Lininings Playbook
Zero Dark Thirty
Les Misérables
Life of Pi
Amour
Django Unchained
Argo

En İyi Erkek Oyuncu
Daniel Day-Lewis (Lincoln)
Denzel Washington (Flight)
Hugh Jackman (Les Misérables)
Bradley Cooper (Silver Linings Playbook)
Joaquin Phoenix (The Master)

En İyi Kadın Oyuncu
Naomi Watts (The Impossible)
Jessica Chastain (Zero Dark Thirty)
Jennifer Lawrance (Silver Linings Playbook)
Emmanuelle Riva (Amour)
Quvenzhané Wallis (Beasts of The Southern Wild)

En İyi Yönetmen
Ang Lee (Life of Pi)
Steven Spielberg (Lincoln)
Michael  Haneke (Amour)
Benh Zeitlin (Beasts of the Southern Wild)
David O. Russell (Silver Linings Playbook)

En İyi Orijinal Senaryo
Amour (Michael Haneke)
Django Unchained (Quentin Tarantino)
Flight (John Gatis)
Moonrise Kingdom (Wes Anderson&Roman Coppola)
Zero Dark Thirty (Mark Boal)

En İyi Uyarlama Senaryo
Argo (Chris Terrio)
Beasts of the Southern Wild (Lucy Alibar&Benh Zeitlin)
Life of Pi (David Magee)
Lincoln (Tony Kushner)
Silver Linings Playbook (David O. Russell)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Philip Seymour Hoffman (The Master)
Robert De Niro (Silver Linings Playbook)
Alan Arkin (Argo)
Tommy Lee Jones (Lincoln)
Christopher Waltz (Django Unchained)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Anne Hathaway (Les Misérables)
Helen Hunt (The Sessions)
Amy Adams (The Master)
Sally Field (The Master)
Jacki Weaver (Silver Linings Playbook)

En İyi Yabancı Film
Amour
No
War Witch
A Royal Affair
Kon-Tiki

En İyi Animasyon
Brave
Frankweenie
ParaNorman
The Pirates! Band of Misfits
Wreck-It Ralph

En İyi Görüntü Yönetimi
Anna Karenina (Seamus McGarvey)
Django Unchained (Robert Richardson)
Life of Pi (Claudio Miranda)
Lincoln (Janusz Kaminski)
Skyfall (Roger Deakins)

En İyi Kurgu
Argo
Life of Pi
Lincoln
Silver Linings Playbook
Zero Dark Thirty

En İyi Belgesel
5 Broken Cameras
The Gatekeepers
How to Survive a Plague
The Invisible War
Searching for Sugar Man

En İyi Belgesel (Kısa)
Inocente
Kings Point
Mondays at Racine
Open Heart
Redemption

En İyi Müzik
Anna Karenina (Dario Marianelli)
Argo (Alexandre Desplat)
Life of Pi ( Mychael Danna)
Lincoln (John Williams)
Skyfall (Thomas Newman)

En İyi Şarkı
"Before My Time" (Chasing Ice)
"Suddenly" (Les Misérables)
"Pi's Lullaby" (Life of Pi)
"Skyfall" (Skyfall)
"Everybody Needs a Best Friend" (Ted)

En İyi Ses Kurgusu
Argo
Django Unchained
Life of Pi
Skyfall
Zero Dark Thirty

En İyi Ses Miksajı
Argo
Les Misérables
Lide of Pi
Lincoln
Skyfall

En İyi Görsel Efekt
The Hobbit: An Unexpected Journey
Life of Pi
Marvel's The Avengers
Prometheus

En İyi Sanat Yönetimi
Anna Karenina
The Hobbit: An Unexpected Journey
Les Misérables
Life of Pi
Lincoln


En İyi Makyaj
The Hobbit: An Unexpected Journey
Hitchcock
Les Misérables

En İyi Kostüm
Anna Karenina
Les Misérables
Lincoln
Mirror Mirror
Snow White and the Huntsman

En İyi Kısa Film
Asad
Buzkashi
Curfew
Dood van een Schaduw
Henry

En İyi Kısa Film (Animasyon)
Adam and Dog
Fresh Guacamole
Head Over Heels
Paperman
The Simpsons: The Longest Daycare

Daha ayrıntılı inceleme yapmak isterseniz şu adrese uğrayın. 

9 Ocak 2013 Çarşamba

BAFTA Adayları açıklandı



Sinema sektöründe heyecanlı bir sürece girmiş bulunuyoruz. Oscar Ödülleri’nden önceki en önemli ödüllendirme organizasyonlarından biri olan BAFTA (The British Academy of Film and Television Arts) adayları açıklandı. Oscar’ın Britanya versiyonu olarak kabul edilen BAFTA, Hollywood’a göre daha ciddi ve bir takım dolapların çevrilmediği ödül töreni olarak bilinse de, bu yılki adaylarla epey konuşulacak gibi.

Bu sene 66.’sı yapılacak olan BAFTA’da Steven Speilberg’in Lincoln’ü 10 dalda adaylıkla herkesi şaşırtmasa da, bu kadar çok dalda aday olan filmin yönetmeni Spielberg’ün yönetmen dalında aday olmaması gerçekten enteresan.


Lincoln’ü, 9’ar dalda adaylıklarıyla Life Of Pi ve Les Mirerables, 8 dalda Skyfall ve 7 dalda Argo takip ediyor. Tartışmalı film Zero Dark Thirty ise 5 dalda aday gösterildi. Keza başka bir tartışmalı film olan Tarantino’nun Django unchained’i ise 5 dalda aday. Film, En İyi Film dalında aday değil.

Bir diğer hayret verici adaylık ise oyunculuğu her zaman tartışmalı olan Ben Affleck’in En İyi Erkek Oyuncu dalında seçilmesi oldu. BAFTA Ödülleri, Oscar ödül töreninden iki hafta önce, 19 Şubat’ta sahiplerini bulacak.

Başlıca dallardaki adaylar şöyle

En İyi Film

Argo
Les Miserables
Life of Pi
Lincoln
Zero Dark Thirty

En İyi İngiliz Filmi

Anna Karenina
The Best Exotic Marigold Hotel
Seven Psychopaths
Les Miserables
Skyfall

En İyi Yönetmen

Ben Affleck, Argo
Michael Haneke, Amour
Quentin Tarantino, Django Unchained
Ang Lee, Life of Pi
Kathryn Bigelow, Zero Dark Thirty

En İyi Erkek Oyuncu

Ben Affleck, Argo
Bradley Cooper, Silver Linings Playbook
Daniel Day-Lewis, Lincoln
Hugh Jackman, Les Miserables
Joaquin Phoenix, The Master

En İyi Kadın Oyuncu

Jessica Chastain, Zero Dark Thirty
Marion Cotillard, Rust & Bone
Jennifer Lawrence, Silver Linings Playbook
Helen Mirren, Hitchcock
Emmanuelle Riva, Amour

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Alan Arkin, Argo
Christoph Waltz, Django Unchained
Javier Bardem, Skyfall
Philip Seymour Hoffman, The Master
Tommy Lee Jones, Lincoln

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

Amy Adams, The Master
Judi Dench, Skyfall
Sally Field, Lincoln
Helen Hunt, The Sessions
Anne Hathaway, Les Miserables

En İyi Özgün Senaryo

Amour, Michael Haneke
Django Unchained, Quentin Tarantino
The Master, Paul Thomas Anderson
Moonrise Kingdom, Wes Anderson ve Roman Coppola
Zero Dark Thirty, Mark Boal

En İyi Uyarlama Senaryo

Argo, Chris Terrio
Beasts of the Southern Wild, Lucy Alibar ve Benh Zeitlin
Life of Pi, David Magee
Lincoln, Tony Kushner
Silver Linings Playbook, David O. Russell

En İyi Kurgu

Argo, William Goldenberg
Django Unchained, Fred Raskin
Life of Pi, Tim Squyres
Skyfall, Stuart Baird
Zero Dark Thirty, Dylan Tichenor ve William Goldenberg

En İyi Görüntü Yönetimi

Anna Karenina, Seamus McGarvey
Les Miserables, Danny Cohen
Life of Pi, Claudio Miranda
Lincoln, Janusz Kaminski
Skyfall, Roger Deakins

En İyi Sanat Yönetimi

Anna Karenina, Sarah Greenwood ve Katie Spencer
Les Miserables, Eve Stewart ve Anna-Lynch Robinson
Life of Pi, David Gropman ve Anna Pinnock
Lincoln, Rick Carter ve Jim Erickson
Skyfall, Dennis Gassner ve Anna Pinnock

En İyi Özgün Müzik

Anna Karenina, Dario Marianelli
Argo, Alexandre Desplat
Life of Pi, Mychael Danna
Lincoln, John Williams
Skyfall, Thomas Newman

En İyi Görsel Efekt

The Avengers
The Dark Knight Rises
The Hobbit: An Unexpected Journey
Life of Pi
Prometheus

Yabancı Dilde En İyi Film

Amour
Headhunters
The Hunt
The Intouchables
Rust & Bone

En İyi Belgesel

The Imposter
Marley
McCullin
Searching for Sugar Man
West of Memphis

En İyi Animasyon

Brave
Frankenweenie
ParaNorman
En İyi Kısa Film

The Curse
Good Night
Swimmer
Tuwult

Adayların tam listesini şuradan indirebilirsiniz. 

Hollywood’un ‘Razzie’l-Rüsva adayları belli oldu!

Razzie Ödülünün sadece rengi 'Altın'. Piyasada 5 dolara satılıyor.

İlk olarak, 1980 yılında yazar John Jb. Wilson’un fikriyle dağıtılmaya başlanan ve Oscar’ın ‘negatifi’ sayılan orijinal ismi ‘The Golden Raspberry Awards” olan, sinema piyasasında ise kısaca “Razzie Awards” olarak bilinen ‘Amerikan Sinemasında Yılın En Kötüleri’ ödül adayları açıklandı. Ülkemizde ‘Ahududu Ödülleri’ olarak karşılık bulunan bu ödüllerde ‘Twillight’ serisinin son filmi olan 'Alacakaranlık Şafak Vakti Bölüm 2 (The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 2), 11 dalda aday olarak damgasını vurdu. Altın Ahududu’da rekor geçen yıl tüm ödülleri toplayan ‘Jack and Jill’de bulunuyor. Dolayısıyla The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 2, en fazla bu rekoru ‘egale’ edebilecek.

Bu ödüller hakkında şu ayrıntı çok önemli: ‘Ahududu Ödülleri”nde düşük bütçeli piyasa filmleri hedef alınmaz. Yani sektörün ‘B Movie’ dedikleri filmler değerlendirme dışıdır. Daha büyük bütçeli ve endüstrinin iddialı yapımları arasında değerlendirme yapılır.

Ülkemizde de birkaç yıldan beri, benzer mantıkla yılın ‘En Fena’ları seçiliyor ve adına da ‘Altın Kestane Ödülleri’ deniyor.

Her sene Oscar Ödülleri’nden bir gün önce verilen ödüller, geçen yıl ilk kez bu kuralını değiştirdi ve Oscar sonrası yaptı töreni. Bu sene ise tekrar eski tarihinde, Oscar’dan bir gece ödülleri dağıtacak.

32 yıllık ödül tarihinde ödülü almaya giden üç oyuncudan biri: Sandra Bullock.

 Genelde ödül adaylarının ve kazananların katılmadığı törene, bugüne Tom Green, Halle Berry ve Sandra Bullock giderek büyük özgüven gösterdiler. Ödülün ismi, verilen ödülün altın olmasından değil, altın rengi olmasından alıyor ve güncel fiyatı 4,95 (Yaklaşık 5) Amerikan Doları.

Ahududu Ödüllerinin diğer adayları arasında 'Battleship' ve 'The Oogieloves in the Big Balloon Adventure'ın yanı sıra geçen yılın ödül şampiyonu Adam Sandler'in 'That's My Boy' adlı filmi de yer alıyor.
  
Geçen yıl ünlü oyuncu Adam Sandler'in başrolünü oynadığı 'Jack and Jill' filmi, "Ahududu Ödülleri"nin hepsini kazanarak kırılması güç bir rekora imza atmıştı. Filmde hem aile babası Jack'i hem de Jack'in belalı ikiz kızkardeşi Jill'i canlandıran Sandler, en kötü erkek ve en kötü kadın oyuncu ödüllerinin yanı sıra en kötü çift ve en kötü senaryo yazarı ödüllerini de layık görülmüştü. 74 milyon gişe geliri getiren film, Razzie'nin 32 yıllık tarihinde bütün ödülleri toplayan tek film olmuştu.

'En Kötüler' yarışmasında 11 birincilik ile rekoru elinde tutan film. 

Oscar ödül töreninden bir gün önce 23 Şubat'ta sahiplerini bulacak Ahududu Ödülleri adayları şöyle:

En Kötü Film
Battleship
The Oogieloves in Big Balloon Adventure
That's My Boy
A Thousand Words
The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 2


En Kötü Yönetmen
Sean Anders (That's My Boy)
Peter Berg (Battleship)
Bill Condon (The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 2)
Tyler Perry (Good Deeds / Madea's Witness Protection)
John Putch (Atlas Shrugged Part II)

Bir 'akım' olarak gençliğe dayatılan 'Twilligiht' bakalım rekoru egale edecek mi? 

En Kötü kadın Oyuncu
Katherine Heigl (One For the Money)
Milla Jovovich (Resident Evil: Retribution)
Tyler Perry (Madea's Witness Protection)
Kristen Stewart (The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 2 / Snow White and the Huntsman)
Barbra Streisand (The Guilt Trip)


En Kötü Erkek Oyuncu
Nicolas Cage (Ghost Rider: Spirit of Vengeance / Seeking Justice)
Eddie Murphy (A Thousand Words)
Robert Pattinson (The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 2)
Tyler Perry (Alex Cross / Good Deeds)
Adam Sandler (That's My Boy)


En Kötü Kadın Yardımcı Oyuncu
Jessica Biel (Playing For Keeps / Total Recall)
Brooklyn Decker (Battleship / What to Expect When You're Expecting)
Ashley Greene (The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 2)
Jennifer Lopez (What to Expect When You're Expecting)
Rihanna (Battleship)


En Kötü Erkek Yardımcı Oyuncu
David Hasselhoff (Pirannha 3-DD)
Taylor Lautner (The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 2)
Liam Neeson (Battleship / Wrath of the Titans)
Nick Swardson (That's My Boy)
Vanilla Ice (That's My Boy)


En Kötü Senaryo
Atlas Shrugged Part II
Battleship
That's My Boy
A Thousand Words
The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 2."

7 Ocak 2013 Pazartesi

Son Fasıl acı verir!


  

Ünlü Rus usta Andrei Tarkovski’ye bir röportajında tarzının Steven Spielberg’e benzediğini söylüyor gazeteci. İnanılmaz rahatsız oluyor büyük usta. “Yanılıyorsunuz!” diyor ve ekliyor: “İki türlü yönetmen vardır: Sinemayı bir sanat görüp kişisel sorular soran; onu bir acı, armağan, zorunluluk olarak kabul eden yönetmen! Diğeriyse, sinemayı para kazanma aracı olarak gören yönetmen!”

Bazı sanatkarlar vardır cerrah gibidir. Hissiz zannederseniz ama iyi gelirler, iyi ederler insanı. Yöntemleri rahatsız edicidir belki, diğerleri gibi serotonin salgılatmazlar ama iyidirler işte. Yaraya şöyle bir bakar, dişlerini hafifçe sıkar ve deşmeye başlarlar. Canımızı yakar, konforumuzu bozarlar ama iyi gelirler bir şekilde.

Haneke meseleye hep en karanlık, kötü ve kerih noktasından baktı. İnsanın masumiyeti değil, mücrimliği esastı onun için. Belki de bu nedenle hep sert oldu, can yaktı, cerahat akıttı. Tabiri caizse, özellikle yeni tanışanlar için Haneke filmi izlemek, çivi yutmak gibi bir şeydir. Meşakkatlidir yani.

Sanırım Dexter’da duymuştum şu cümleyi ve ikinci kez kullanıyorum, ‘Sanırım kalbimiz bizim bilmediğimiz bir şeyleri biliyor’ diyordu kalplere keskin bıçak saplayan adam.

Stendhal meşhur kitabı Aşka Dair’de aşkın evrelerini yazarken dörde bölüyor meseleyi. Gerçek aşka : amour-passion diyor. Dilerseniz, başka bir ustadan okuyalım Standhal’i: “Abelard Ortaçağın en büyük fikir adamlarından biri. Ve tabii rahip. Talebesi Heloise'e tutulur. Genç kızın dayısı, Abelard'ı adamlarına yakalatıp korkunç bir ameliyata tâbi tutar. Ama Heloise'nin Abelard'a karşı sevgisi ölünceye kadar devam eder. Amour-passion bu.Bütün şartları yenen, fiziğe aldırış etmeyen bir nevi communion.

İkinci aşk, Amour-goût. 18. yüzyıl Fransa'sındaki aşk. Bu tabloda, gölgeler bile gül rengi. Nezaket, zerafet, kibarlık. Hırçınlık yok, fırtına yok, öfke yasak. Yapılacak her şey önceden bilinir. Soğuk ve cici bir minyatür. Amour-passion başımıza belalar açar, bizi tehlikelere sürükler, rüsva eder. Oysa Amour-goût menfaatlerimizle çok iyi uyuşur. Bu zavallı aşkın da başlıca desteği gurur. Koltuk değneklerine dayanarak yürüyen tuhaf bir aşk.

Üçüncü aşk, hayvani içgüdü. Yabaninin düşünceye vakti yok. Onun için, aşkı tanımaz. Çiftleşir ve geçer. Dişisi bir dişi hayvandır. Oysa hassas bir kadın bütünü ile sever ve ancak bütünü ile sevdiği zaman fiziki hâz duyar.

Dördüncü aşk bir övünme vesilesi. Amour-vanitê. Başkaları için sevilir, gösteriş için sevilir. Erkek, genç ve güzel sevgilisiyle fiyaka satacaktır. Kadın, meşhur bir hergeleye sahip olmanın gururu içindedir. Bu, aşka en az benzeyen aşktır. Hatta çok defa, fiziki bir zevkle de hallenmeyen garip bir fuhuş.” (Cemil Meriç – Jurnal II)


 Ve başka bir ayrıntı. Henüz birkaç gün önce okuduk medyadan. Fransa'nın kuzeyindeki Lille şehrinde yaşayan bir İspanyol ressamın ölümü 15 sene sonra komşusunun su sızıntısından belediyeye şikayet etmesi üzerine fark ediliyor. Haber şurada

Alman yönetmen Michael Haneke, Tarkovsky’nin anlattığı, ‘sinemayı acı bir armağan’ olarak gören yönetmenlerden. Her filmi can yakıcıdır, her filmi sıkıntılı. Son filmi ise bambaşka birden vuruyor insanı. Önce ismiyle tabii… Haneke bu, zengin züppe veletlerin ölümüne eğlencesine ‘Funny games” ismini koyar da, modern insanın can yakıcı tirajedisine ‘aşk’ demez mi? Yapar elbet.

Amour, her Haneke filminde olduğu gibi çok uzun bir giriş sahnesiyle açılıyor. Burjuva bir piyano konserindeyiz. Tek sahnede, kepçesini daldırdığı demografi hakkında fikir veriyor Haneke. Eğer bir Haneke filmine giriyorsanız iki temel handikabınız vardır: Uzun ve akışkan olmayan sahneler ve acaba ne anlatıyor?

O kadar yalın ve dolaysız bir hayatın içine sokuyor ki bizi, hem karakterleri, hem de bu karakterler arasındaki aşkı ziyadesiyle hissediyoruz. Sadece içerik olarak değil teknik olarak da öyle; Statik açılar, hareketsiz kamera. Nadiren kullanılan steady-cam… Hayata şahit kılıyor bizi, aşka şahit yazıyor. Aslında kırılma anına kadar aşkın tarifini yapıp duruyor Michael Haneke:

Yarım asırlık birlikteliğe rağmen, rafadan yumurtayı önüne koyduğunda, ona teşekkür edebilmektir aşk.  Gündelik bir ‘neyin var’ sorusunu bile sevgilinin başını iki elin arasına alıp sormaktır aşk. Ve biz en çok acı çekerken anlarız aşkı; büyüklüğünü, derinliğini.



Hikaye mi? Şöyle:

Aslında ilk bakışta alabildiğince klişe bir hikaye gibi duruyor Amour’n öyküsü; Mutludurlar, çiftin biri rahatsızlanır ve beraberce direnirler… Yine ‘tuzu kuru’ hayatların içindeyiz. Entelektüel hayat süren, orta sınıftan bir çifttir. Hayatlarının son demlerinde bile aşkları tükenmemiş, susarak anlaşabilmektedirler. Fakat ‘sınanma’ denen o girift süreç başlarına gelir ve biri fiziken, diğeri Ruhan değişmeye başlar. Kırılma yaşandıktan sonra artık ikisi de eski aşıklar değillerdir. Kadın geçirdiği beyin kanaması neticesinde felç ve yatağa mahkum oluyor. Adam ise, onu bırakmak niyetinde hiç değil. Ancak, öyle olmuyor ve zamanla her ikisi de değişmeye başlıyor; ruhen ve bedenen. Yaşlılık ile erimenin farkını muazzam gösteriyor Alman yönetmen.

Tek mekan filmi Amour, yaşayan mekan ama… Burjuva entelektüel çiftin, neredeyse yarısı boş, eski tip, tavanları yüksek, mutfağı minicik, duvarları kitaplarla dolu, yaşayan bir mekanındayız. Sahiplerine benzeyen bir ev. Bana göre sinema tarihinin en etkileyici aşk sahnelerinden birinin altına da imzayı atıyor.

Tekerlekli sandalyeye mahkum olduğu ilk zamanlarda, kocasından, kendisini ayağa kaldırmak için yönlendirme yapıyor kadın. Şöyle diyor: Az daha yaklaş, Dizlerini dizlerime daya, sağ kolunu sırtıma dola…” Güçlükle dikiliyor, yüzleri birbirine neredeyse değecek… Bir süre sessizce birbirlerine bakıyorlar, kımıldamadan dans etmek gibi. Vedanın hayatla valsi. Zaman sonsuzlaşıyor o anda. (Aşk budur)

Ve kadın bir talepte bulunuyor, vasiyet adeta: “Bana bir söz ver, bir daha hastaneye götürme!” İtiraz edecek gibi oluyor adam, kadın kararlı, “Nasihat verme bana, söz ver, hastaneye götürme artık.”


 Her şeye rağmen tek damla gözyaşı dökmüyorlar, en azından bunu bizim gözümüzün önünde yapmıyorlar, acziyet gösterisi yapıp merhamet dilenmiyorlar asla.

Zorla su içiriyor ve karısının inat ettiğini görünce, belki de hayatında ilk kez tokat aşkediyor yanağına. Hem de okkalı bir tane. (Aşk budur)

Adamın çaresizlik içinde çektiği acıyı, hoyrat davranan bakıcıya söylediği şu cümlede bulmak mümkün: “Can-ı gönülden dilerim ki günün birinde başkaları da size, hastalarınıza davrandığınız gibi davranır ve siz de onlara karşılık veremezsiniz!”

Haneke filmlerinde benim ‘lama etkisi’ dediğim bir durum var. Hayvanat bahçesinde lama kafesine yaklaştıysanız her an sürprize hazırlıklı olun, en olmadık anda yüzünüze tükürüverir. Usta yönetmen yine yapıyor yapacağını ve finale doğru öylesine okkalı bir yumruk indiriyor ki midemize, nefesimizi kesiyor. Her filminde olduğu gibi, Amour’da da sabır eden seyirciye sarsıcı bir hikaye vaat ediyor Haneke.

Seyirciye çok fena tuzaklar kuran bir adam Alman yönetmen. Başlarda verdiği doygunluk ve kusursuzluğu, ileride öylesine zedeliyor ki, hem seyirci büyük bir şoklama ile karşı karşıya kalıyor, hem de yaşattığı gerilimin altında tedirgin edip duran sebepsizlik hissi bir anda uçup gidiyor. Bunun tam olarak ne anlama geldiğini sormayın, filmi izlemeniz lazım. Ya da tüm çıplaklığıyla yazarsam seyir zevkinizi çöpten toplamak zorunda kalırsınız.



Fakat ‘amour-passion’a aşina zihinlerin film boyunca yaptığı tahminlerin tutması da mümkün. Zira gerekli azığı hem Stendhal, hem Meriç veriyor: “Karakter ne kadar kuvvetli ise, vefasızlığa o kadar az kabiliyetlidir!”

Neredeyse ‘iki kişilik’ film diyebileceğimiz ‘Amour’da,  her ikisi de 80’i aşkın olan yaşlarına rağmen büyük oyun çıkarıyorlar. Jean-Louis Trintignant'ın canlandırdığı George karakteri sahici. Lakin esas gösteriyi Anne karakteriyle Emmanuelle Riva yapıyor. Aşkı ve ızdırabı, yalın, abartısız oynaması yetmemiş gibi, felçli bir kadının yudum yudum tükenişini seyirciye zerkediyor. Elbette oyuncular usta ve genç nesile ders veren bir iş çıkarıyorlar ama Michael Haneke’nin oyuncu yönetimindeki ustalık, bazı sahnelerdeki sıkıntılı trafiği kusursuz yönetmesini unutmamak lazım. Eğer oyuncular ödül filan alacaklarsa bunda en büyük pay yine Haneke’nindir.

Filmde müzik yok denecek az. Doğrusu şu sanırım; filmin fon müziği yok ama yan rolde var müzik. Hem de az olmasına rağmen yeterince.

Acıyı paylaşmak istiyor ama kadın o kadar seviyor ki adamı, acısıyla ona azap vermek istemiyor, sürekli itiyor. Ve yıpratıyor her ikisini de bu durum. Aşkları onlara hasar veriyor. Biri bir şey yapamadığı için, diğeri sebep olduğu ızdıraptan dolayı.

Filmde beni şaşırtan unsurlardan ikisi; aslında tüm hikaye ölüm kavramının etrafından gezinmek üzerine kurulu olduğu halde, Haneke’nin bu meseleye hiç değinmemesi. İkincisi ise, aşık çiftin hayatın son deminde yaşadıkları hayatı, yani güzel günleri neredeyse yokmuş gibi saymaları. Tuhaf bir tatsızlık gibi geldi bana bu. Elbette, bir takım göndermeler, anıştırmalar var, lakin doğrudan bir değinmek yok.



 Belki, doku tipimiz o kültüre uzak olduğundan, benim şahsen anlayıp, yerli yerine koyamadığım bir sıkıntı daha var filmde. Çiftin evlatları olan Eva, nedense bir türlü müdahil olamıyor, olmuyor sürece. Oysa evlat sevgisi, üstelik ana-kız mevzu olduğunda, hiçbir beşeri aşkın bu sevginin kıyısına yaklaşamayacağını düşünüyorum. Amour’da evlat, nedense hep çevresinde geziniyor acının ve şefkatin. Gerçi bir noktada, baba, hakikati bütün ciddiyetiyle kızının yüzüne vuruyor ama nedensiz bir samimiyetsizlik etiketi kalıyor kızın üzerinde. Enteresan, çok enteresan…

Olaydan çok yine söze yükleniyor yönetmen, biraz önce ölüm ile ilgili –pek- bir şey yok demiştim ya, tam olarak doğru değil aslında; var. George bir cenazeye gidiyor ve eve gelip karısına cenazelerin sevimsizliğini anlatıyor ironik bir şekilde.

 Aslında batı dünyasının yitirdiği bir perspektif var ve ne yazık ki Haneke’nin opsiyonlarından biri değil bu: Bütün bunlar bir sınav. Ve seviyorsan, üstüne üstlük inanıyorsan en büyük acılar bile katlanılabilir, üstelik büyük bir zevkle. Bilmem Alman ya da Fransızca’da ‘tevekkül’ kelimesinin tam olarak karşılığı var mı?


Haneke’nin her filminde verdiği ders hep can yakıcı olmuştur. Amour da bir istisna olmuyor ve öylesi bir finalle bağlıyor ki işi, ‘yine yaptı yapacağını’ diyorsunuz sinemadan çıkarken.  Ve şöyle düşünüyorum ben: Allah bu Haneke'yi yaratmış ve 'Kulum git, diğer kullarımı rahatsız et' demiş sanki.

İzlemeyenlere bir tüyo vereyim; George’un not tutmasına ve finaldeki karışıklığa biraz dikkat kesilin. Bir de rüya ve uyanma sahnesine. Kim bilir, belki de hayat ve aşk başkaydı ve her şey zihinde yaşandı? Bir de, o müthiş güftenin bestesini dinleyin; Dönülmez akşamın ufkundayız…



5 Ocak 2013 Cumartesi

Armağan

Pht: Rupert Davis

    

      Bekliyorum

                   yağsın diye.

          Ve düşsün gölgem

                                    beyazlığa.

                       Yalnızlığa 
                                     
                                           hediye. 

Oscar'ın 'Yabancılar'ı İstanbul Modern'de.



Malum bu sene "Yabancı Dilde En İyi Film" dalında aday adayı 71 ülkenin filmleri vardı. Akadamedi, bu sayıyı 9'a indirdi. 10 Ocakta ise 5'e inecek sayı. İstanbul Modern sinema adına harika bir iş yapıyor ve aday adayı filmlerden 9 tanesini izleyici ile buluşturuyor. Programdaki filmler, Oscar adayı olmalarına rağmen aslında Hollywood kulvarının dışında, dünya festivallerinde hit olmuş, farklı diller ve kültürlerden filmlerin bir araya geldiği bir kategoriyi temsil ediyor. Gösterimler 10 Ocak Perşembe günü başlıyor.
Gösterilecek filmlere şöyle bir göz atalım:


Yukarıdaki Çocuk  (L’enfant D’en Haut)
İsviçre, 2012, 97’
Yönetmen: Ursula Meier
Oyuncular: Léa Seydoux, Kacey Mottet Klein, Martin Compston
Dil: Fransızca, İngilizce
Gösterim: 17 Ocak Perşembe 17:30, 20 Ocak Pazar 17:00
İsviçre’de lüks bir kayak merkezinde geçen bu dram işsiz ablasıyla beraber Alp Dağları’nın eteklerindeki sanayi kasabasında yaşayan on iki yaşındaki Simon’ı izliyor. Simon, her gün teleferikle yukarıya çıkarak, kayak tatiline gelmiş zengin turistlerden çaldığı ekipmanları aşağıda satarak kendisine ve ablasına bakmaktadır. Simon’ın işleri tanıştığı düzenbaz bir adam yüzünden değişir. Yukarıdaki Çocuk epik bir kar fonunda iyi kurgulanmış öyküsü ve güçlü oyunculuklarıyla önemli bir aday.


Yasak Aşk (En Kongelig Affære)
Danimarka, 2012, 137’
Yönetmen: Nikolaj Arcel
Oyuncular: Mads Mikkelsen, Alicia Vikander, Mikkel Boe Folsgaard
Dil: Danca, İngilizce, Almanca
Gösterim: 10 Ocak Perşembe 19:00, 13 Ocak Pazar 13:00, 19 Ocak Cumartesi 17:00
2012 yılında Berlin Film Festivali’nde ’En İyi Senaryo’ ve  ’En İyi Erkek Oyuncu’ dallarında Gümüş Ayı kazanan Yasak Aşk, romantik bir masal üzerinden idealizmin trajik çöküşünü destansı bir dilde anlatıyor. Film, Alman amatör filozof ve hekim Johann Friedrich Struensee’nin, Danimarka Krallığı arkasındaki büyük güce dönüşmesini gözler önüne seriyor. VII. Christian’ın özel hekimi olarak atandıktan sonra Johann, akıl sağlığını neredeyse tamamen kaybetmiş olan kral ile kurduğu yakın arkadaşlığı toplumsal değişime yol açmak ve her şeyden de önemlisi monarşiyi yok etmek için kullanır. Kısa bir süre sonra kanunların altına imza atacak yetkiye de kavuşan Johann’ın artık krala da ihtiyacı kalmaz. Elbette halk başkaldırır.



Barbara
Almanya, 2012, 105’
Yönetmen: Christian Petzold
Oyuncular: Nina Hoss, Ronald Zehrfeld, Rainer Bock
Dil: Almanca
Gösterim: 12 Ocak Cumartesi 13:00, 20 Ocak Pazar 13:00
Bu yılki Berlin Film Festivali’nden ’En İyi Yönetmen’ ödülüyle dönen Barbara, 80’li yıllarda Doğu Almanya’da geçiyor. Rejimle yaşadığı sorunlar nedeniyle önce tutuklanan, daha sonraysa taşraya sürgüne gönderilen doktor Barbara, her hareketi gözetlense de Batı’ya kaçmakta kararlıdır. Fakat bu küçük kasabada tanıştığı meslektaşı André, değer yargılarını tekrar gözden geçirmesine aracı olur. Ülkemizdeki ilk gösterimi bu yılki İstanbul Film Festivali’nde gerçekleşen Barbara, yakın dönem Alman sinemasının en önemli yönetmenlerinden Christian Petzold’un imzasını taşıyan soğukkanlı ve olgun bir drama.



Can Dostum (Les Intouchables)
Fransa, 2012, 112’
Yönetmen:  Olivier Nakache, Eric Toledano
Oyuncular:  François Cluzet, Omar Sy, Anne Le Ny, Audrey Fleurot, Clotilde Mollet
Dil:Fransızca
Gösterim: 10 Ocak Perşembe 15:00, 13 Ocak Pazar 17:15, 19 Ocak Cumartesi 15:00
Bu yılki Cesar ödüllerinde ’En İyi Film’ ve ’En İyi Erkek Oyuncu’ (François Cluzet) dahil toplam 9 adaylık kazanan Can Dostum, Fransa’da gişe rekoru kırarak "tüm zamanların en fazla izlenen Fransız filmi" unvanını kazandı. Gerçek olaylardan uyarlanan filmde, geçirdiği kazadan sonra felç olan zengin aristokrat Philippe, cezaevinden çıkmış banliyö delikanlısı Driss’i bakıcı olarak işe alır. Herkes Driss’in bu iş için uygun olmayacağını düşünürken, Philippe ona inanır ve bir şans verir. Normal koşullarda yan yana gelmesi neredeyse imkansız bu iki zıt dünya görüşünün çarpışmasının ve zamanla çılgın bir dostluğa dönüşmesinin hikayesini izleyen, ucundan sosyal meselelere değinen, sınıf eleştirisi yapan komik, duygusal ve insancıl bir film.



Pamuk Prenses (Blancanieves)

İspanya, 2012, 112’
Yönetmen:  Pablo Berger
Oyuncular: Maribel Verdú, Ángela Molina, Daniel Giménez Cacho, Inma Cuesta
Dil: Sessiz
Gösterim: 13 Ocak Pazar 15:30, 17 Ocak Perşembe 19:00
Görselliği de dramı da güçlü olan bu Oscar aday adayı, son günlerde televizyon ve sinemada çok kez uyarlanan Pamuk Prenses hikayesine yeni bir yorum getiriyor. Pablo Berger imzalı bu siyah-beyaz, sessiz film, Grimm Kardeşler’in masalını 1920′ler İspanyası ve boğa güreşiyle buluşturarak yeni ve iddialı bir uyarlama sunuyor. San Sebastián Uluslararası Film Festivali’nde ’En İyi Kadın Oyuncu’ ve ’Jüri Özel Ödülü’ kazanan film bir arenada başlıyor. Danteller içindeki kötü kraliçe, asil bir matador, zehirli elmalar, kızgın boğalar ve Flamenko eşliğinde cesur bir Pamuk Prenses… Büyüdüğünde babası gibi boğa güreşçisi olmak isteyen Carmencita’nın masalı, aynı zamanda çekilen The Artist gibi ilhamını sessiz sinemadan alıyor.



Sezar Ölmeli (Cesare Deve Morire)
İtalya, 2012, 76’
Yönetmen: Paolo Taviani, Vittorio Taviani
Oyuncular: Cosimo Rega, Giovanni Arcuri, Antonio Frasca, Juan Dario Bonetti,
Dil: İtalyanca
Gösterim: 10 Ocak Perşembe 13:00, 12 Ocak Cumartesi 15:00
Berlin’de Altın Ayı kazanan filmin tüm oyuncuları Yüksek Güvenlikli Rebibbia Hapishanesi’nin mahkûmlarından oluşuyor. Endişe, umut ve sanattan geçen bir yolu izleyen bu filmin kahramanları, hapishanede Shakespeare’in ’Julius Caesar’ oyununu sahneye koymaya karar verirler. İtalyan sinemasının usta yönetmenleri, Taviani Kardeşler oyunu gerçekleştirmek için bir araya gelen mahkumların günlük hapishane yaşamlarıyla performans sanatını, gerçekle kurmacayı birbirine geçiren bir kurguyla anlatıyorlar. Oyunun prodüksiyonu için hapishane mimarisini dramatize ederek yaratıcı bir dekora dönüştüren ve böylelikle mekan kavramını da araştıran, uğraştığı toplumsal meselesiyle de "eski kafalı", nostaljik bir film Sezar Ölmeli.


Tepelerin Ardında (Dupa Dealuri)
Romanya, 2012, 150’
Yönetmen: Cristian Mungiu
Oyuncular: Cosmina Stratan, Cristina Flutur, Valeriu Andriuta, Dana Tapalaga 
Dil: Rumence
Gösterim: 12 Ocak Cumartesi 17:00, 17 Ocak Perşembe 15:00
2012’de Cannes Film Festivali’nden ’En İyi Senaryo’ ve ’En İyi Kadın Oyuncu’ (C. Stratan & C. Flutur) ödülleri ile dönen film Romanya kırsalında bir Ortodoks manastırında geçiyor. Almanya’dan dönen Alina, çocukluk arkadaşı Voichita’yı almak üzere manastıra gelir. Voichita dünyada onu seven ve sevdiği tek insandır. Ne var ki, o artık rahibe olmuştur. 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün ile beş yıl önce Altın Palmiye’yi kazanan Romen yönetmen Cristian Mungiu, Romanya’nın Oscar adayı olan son filminde kendi sözleriyle "sevginin iyi ve kötü kavramlarını nasıl göreceli bir hale dönüştürdüğünü ve dünyadaki en büyük hataların nasıl inanç adına yapıldığını" anlatıyor.



Ateşin Düştüğü Yer
Türkiye, 2012, 105’
Yönetmen: İsmail Güneş
Oyuncular:Hakan Karahan, Elifcan Ongurlar, Yeşim Ceren Bozoğlu
Dil: Türkçe
Gösterim: 10 Ocak Perşembe 17:00, 19 Ocak Cumartesi 13:00
Kadına yönelik şiddet ve töre cinayetlerini gerçek bir hikayeye dayandırarak işleyen film, İsmail Güneş’in üçlemesinin sonuncusu.Montreal Film Festivali’nden büyük ödül olan ’En İyi Film’ ve Cannes’dan FIPRESCI ödülü ile dönen film şimdi Türkiye’nin Oscar adayı. Çiftçi bir ailenin 16 yaşındaki kızları Ayşe, beklenmeyen bir şekilde rahatsızlanır ve ameliyata alınır. Bu sırada küçük kızlarının hamile olduğunu öğrenen aile töreye boyun eğmek zorunda kalır. Kızlarını ’yaşatmak’ için büyük mücadele vermiş olan aile bu defa ’öldürmek’ için mücadeleye girişir. Öldürme işini üstlenen baba Osman, kızı Ayşe ile bir yolculuğa çıkar. Osman yol boyunca kızını zehirlemek için çaba gösterirken, kız öldürüleceğini bilmemektedir. Baba ve kızın bu yolculuğu ikisi için de birbirlerini yeniden tanıma, sevme şansını doğurur. Sevgi, töre ve pişmanlık duygusu üzerine dokunaklı bir film.


Savaşın Gölgesinde (Lore)
Avustralya, 2012, 108’
Yönetmen: Cate Shortland
Oyuncular: Saskia Rosendahl, Nele Trebs, André Frid, Mika Seidel, Kai Malina
Dil: Almanca
Gösterim: 17 Ocak Perşembe 13:00, 20 Ocak Pazar 15:00
Avustralya’nın 2013 Oscar adayı olan filmde, Nazilere mensup annesiyle babası 1945 yılında müttefikler tarafından tutuklanınca ortada kalan genç Lore, dört kardeşini de alıp, 900 kilometre ötedeki Hamburg’daki büyükannesine doğru yola koyulur. Savaşın bitişiyle hüküm süren kargaşa, yokluk ve acının ortasında, Thomas adında gizemli bir Yahudi mülteciyle karşılaşması Lore’un dünyasını alt üst eder. Lore, tehlikeli yolculuklarında hayatta kalabilmek için düşman bildiği, hep nefret etmesi gerektiği öğretilen birine güvenmek zorunda kalacaktır. Savaş sonrası acıları ve değişen dünyaya karşı büyümenin zorluklarını ele alan bir dram.

Tavsiye isteyen okurlara not: Özellikle Taviani Kardeşler'in filmi ilginç ve İtalyan sinema dilinde açtıkları çığırın tekrar hatırlatıcısı olabilir. Dolayısıyla 'Sezar Ölmeli'yi görün', diyebilirim. Eğer Can Dostum'u hala izleme imkanı bulamadıysanız, iyi bir fırsattır bence. Yukarıdaki Çocuk da enteresan bir film. Sürprizini finaline saklamayıp, izleyicinin seyir zevkini düşürmeyen kalbur üstü bir çalışma. Sesiz bir film Pamuk Prenses'i ise ben de çok merak ediyorum. The Artist'ten sonra yine sessiz bir filme ödül verirler mi bilmiyorum ama ilginç olduğu tartışılmaz. Ülkemizin adayı Ateşin Düştüğü Yer'i hala izlememiş olan varsa, onlar için de bir fırsat. 

Gösterimle ilgili programı şuradan indirebilirsiniz.

İstanbul Modern Sinema girişi 8 TL. Filmler, müze ziyaretçilerine ve üyelere ücretsiz olarak gösteriliyor.

Hançerledim, iyileşmedi!



Müziğe ve Fars kültürüne azıcık aşına olanlar için Mohsen Namjoo (Muhsin Namcu) bilinen bir isimdir. Bilinir bilinmesine de, ne kadar aykırı olduğunu da teslim eder herkes.

1976 Türbetül Cem doğumlu sanatçıyı 2006 yılına kadar pek kimse tanımıyordu. Ünü o kadar hızla duyuldu ki, NY Times onun için ‘İran’ın Bob Dylan’ı’ başlığını kullandı. Ve tabii ülkemize de NYT’den sekerek girdi doğal olarak! Bizde de kimileri ona ‘İran’ın Ahmet Kaya’sı’ dedi, kimileri ‘Cem Karaca’sı’…

Hiç unutmam o dönem yakın bir İranlı dostuma bu adamdan bahsettiğimde cevabı hayretle beraber, ‘sen nereden tanıyorsun?’ olmuştu.

Namjoo, Sitar’ın eline alıp, söylemeye başladığı vakit, bin anda bulutların irtifa kaybettiklerini görürsünüz. O güne değin tepenizden geçen bulutlar bir anda içinizden geçmeye başlar ve anlarsınız ki Namjoo’nun müziği sizi şeffaflaştırmış!


Gariptir Namjoo. Siması gariptir, kılık kıyafeti gariptir, enstrümanları gariptir, müziği gariptir, sözleri gariptir. İçinizde o güne değin bilmediğiniz bir teli ulur ve tınlatır aniden. Mevlana, Yunus, Firdevsi, Eflatun, Sokrates şarkı sözlerine garip şekilde saçılmıştır.

Hayat hikayesi kısaca şöyle:

Meşhed şehrinde geleneksel yapıdaki bir aile içerisinde büyüdü. Edebiyat ve müziğe olan ilgisi daha çocukluğunda başlamıştı. Okuldaki sanat etkinliklerinde aktif olarak rol alıyordu. Daha 12 yaşında iken babasını kaybedince annesi ve ağabeyleri onu müzik okuluna göndermeye karar verdiler. Burada Nasrullah Nasehpur tarafından eğitildi. Ailesinin karşı çıkmasına rağmen profesyonel olarak müzik yapmaya karar verdi ve müzik eğitimine Tahran Üniversitesi'nde devam etmek için Tahran'a taşındı. Giriş sınavını kazanmak için bir enstrüman çalmayı bilmesi gerekiyordu. Malî durumu nedeni ile gücü ancak bir Setar/Sitar almaya yetmişti.

1994 yılında üniversiteye girdi. Burada ağırlıklı olarak müzik ve tiyatro eğitimi aldı. Üniversitedeki klasik öğretim sisteminden memnun değildi. Klasik, geleneksel İran müziği ile yakından ilgilendikten sonra denemelere başladı ve bu geleneksel müziği modern yöntemlerle birleştirip sentez yaptı. Bu çalışmaları bazı kesimler tarafından kabul görmedi ve çok sık zorluklarla ve engellemelerle karşı karşıya kaldı.


İran müziğini alışılmamış bir şekilde uygulaması ve şarkılarının değişik tarzı nedeni ile, üçüncü yılında üniversiteden atıldı. Üniversiteden atıldıktan sonra Tahran'da üç konser verdi.

2000 yılından bu yana rock müzik ve caz onun için önemli hale geldi. Bu iki müzik türünü geleneksel İran müziği ile birleştirdi. Bu denemeler çok kötü bir teknik ile kayda alındı. Bu kayıtların bir kısmı kopyalandı ve tüm İran'da, bir çok insan tarafından sevilerek dinlendi.

2006 yılında özel konserler vermeye başladı ve aynı yıl Uluslararası Rotterdam Film Festivali'nde "Hotspot Teheran" konulu etkinlikte sahneye çıktı. Çok başarılı olan bu konser sonrası Hollanda radyosunda onunla bir söyleşi yapıldı ve konserden bazı eserler çalındı.

İran sınırları dışında Mohsen Namjoo özellikle "Sound of Silence" isimli belgeselle tanındı. Bu belgeselde Amir Hamz ve Mark Lazarz, Namjoo ile birlikte, İran'ın diğer öncü müzisyenleri O-Hum, Hich-Kas ve Emad Bonakdar'ı da göstererek, Tahran'daki underground müziği anlatıyorlardı.

Temmuz 2009 tarihinde Kuran'ı karalama suçlaması ile beş yıl hapse mahkum oldu. Yurt dışında olduğu için hapse girmekten kurtuldu. Namjoo ile ilgili ayrıntılı değerlendirmeleri burada ve şurada bulabilirsiniz. 

İşte belli periyotlarla dinlenilmesi gereken bir güzellemesi: 


Sözleri ise şöyle: 

bir gün ışığa gittim,
ışık havada dağıldı gitti
bir gün hangara gittim,
hangar yıkıldı ve geberdi.
bir gün hiçe gittim,
bayılıp, karnını tuttu ve gitti
bir gün sadakata gittim,
vay vay vavay nereye gitti,
hep canım sıkılıyor, hep tenim esirdir.
hançerledim, iyileşmedi,
can çekiştim (kanat çırptım) olmadı,
hint kadehi bizim, sarhoş raconu bizim,
ayrı düşme acısı bizim, aşk ve meşk bizim,
sır ifşa etmek bizim, serserilik yapmak bizim,
bakire olan hamile bizim, yaşayan şehit bizim,
cep telefonu olan molla bizim,
bilgisayar dosyası olan devrim muhafızları bizim,
hüseynin yolu bizim, Humeyni havalimanı bizim,
sufi rehberi bizim, kufi alfabesi bizim,
bakire olan hamile bizim, yaşayan şehit bizim
delikli asfalt bizim, ah sesinin lezzeti bizim,
bakire olan hamile bizim, yaşayan şehit bizim,
onlar bizi aşağı vurdu,
bang bang,
biz yere düştük,
bang bang,
o korkunç ses...

4 Ocak 2013 Cuma

Bir linç yaratmak!




Hep böyle oluyor nedense. Nicedir bilinen, vaktiyle tartışıla tartışıla suyu çıkarılmış bir takım hakikatler birilerinin keyfine göre ortaya atılıyor, başka birileri bundan yola çıkarak saçma sapan bir itibarsızlaştırma kampanyasına girişiyor. Merhum şair Necip Fazıl Kısakürek’in, Menderes döneminde örtülü ödenekten para aldığı haberiyle böyle bir süreç başlatıldı. İş kısa sürede, bir dergi sahibinin iktidardan para alması boyutundan çıkarak bambaşka bir haysiyet cellatlığına dönüştürülmeye çalışıldı. Kimi, ‘esrar çekiyor’ dedi, kimi ‘kokain’, kimi, ‘aslında tövbe filan de etmemişti’ dedi, kimi ‘Esasen şair filan da değildi, eserlerinde bir numara da yoktur’a getirdi lafı. Kumar oynadığı, içki içtiği, damardan tuzlama yediği filan yazıldı mı bilmem!

Aslında merhum kendi kitabında, bu tür olaylara nasıl bakılması gerektiğini şahane belirtmiş. Şu satırlar Reis Bey’den “Affı anlayınca, kendinizden başka bir insanı mazur göreceksiniz. Hepimiz, birbirimizi affetmeliyiz. Dağları kaydıran bir zelzele olursa, birbirine sarılmış çocukların haline dönmeli değil miyiz? Nedir bu zelzele arasında birbirimizin saçını yolduğumuz, ciğerini söktüğümüz?”

Var mı daha ötesi? Her neyse…

Halid Bin Velid büyük kumandan idi. Ancak müşrikti, İslam’ı bilmiyordu. Müslüman olmaya karar verdikten sonra Medine’ye, Hz. Peygamber’in huzuruna geldi ve ilk sorusu şu oldu: Pek çok Müslüman öldürdüm, içki içtim, zina yaptım, haksız yere kan döktüm. Fahr-i Kainat (S.A.V) o huzur veren tebessümüyle kalbine seslendi: “İslam kendinden öncekileri siler!”

Oysa uykuları kaçıyordu koca komutanın, geceleri kötü rüyalar görüyor, gündüzleri Müslümanların kendisine nasıl davranacaklarına dair vesveseler yaşıyordu. Efendiler efendisi tekrar söyledi: “Ey Allah’ım! Halid’in, kullarını senin yolundan çevirmek için gösterdiği çabalardan ileri gelen günahlarını bağışla!”

Necip Fazıl da ihtimal ki benzer halet-i ruhiyeyi çokça yaşadı. Pek çok eserinden bununla ilgili cümleleri okumak mümkün. Bir şiirinde şöyle der mesela;

“Tam otuz yıl, saatim işlemiş ben durmuşum
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum.”




Tıpkı Hz. Halid (RA) gibi, bir hayat geçirmişti Necip Fazıl. Kılıçla değil ama kalemle vermişti kavgasını. İçki, kadın, kumar vs. bin türlü günahtan ve malayanittan geçmişti. Ancak yaşadığı cinnet mustatili o kadar büyük ve derindi ki. ‘Yılanlı kuyu’ diyordu üstad ve ‘Gece bir hendeğe düşercesine’ düşmüştü hakikatin kucağına. İhtimal ki o da, geceleri uyuyamıyor, kötü rüyalar görüyordu. Bunu anlamak için, o dönem yazdığı şiirlere bakmak yeterli.

Ondaki dönüşüm şüphesiz öncelikle yakın çevresini rahatsız etti. Burun kıvırdılar önce. Sonra dışladılar, akabinde düşman olarak gördüler. ‘Mistik Şair’ dediler ona mesela. Sonrasında tuzaklar kuruldu, kumpaslar tertip edildi. Şiddetle, silahla işi olmayan bir münevveri doğrudan suçlayamayacakları için, ‘azmettirici’ olarak yargıladılar. ‘Süper Mürşit’ diyerek aşağılamaya kalkıştılar mesela. Bütün bu olan biteni ‘Kafa Kağıdı’, ‘O ve Ben’, ‘Babıali’ gibi kitaplarında tüm ayrıntılarıyla anlattı merhum şair. Yazdığı hikayelerde konu etti, konferanslarında söyledi.

Eski çevresinin kendisine kızdığı konu şuydu: “Madem Müslüman ve dindar oldun, bir köşene çekil. Hala şiir yazıyor, dergi çıkarıyor, konferans veriyorsun!” Onlara göre, tövbe eden bir Cizvit keşişi gibi manastıra kapansaydı hiç sorun olmazdı ama bu adam, durmuyordu bir türlü.

Sonra Büyük Doğu serüveni başlamıştı. Bir medeniyet tasavvuru vardı üstadın. Epey çileli ve dünya malı adına ne varsa uğruna döküp, akıtıp, bitirdiği. ‘Benim Gözümde Menderes’ isimli eserinde, maddi varlığını nasıl tükettiğini çok çarpıcı şekilde anlatır mesela. Yassıada Mahkemeleri onu örtülü ödenekten büyük paralar almakla suçlar. Gülümseyerek cevap verir Üstad. Almıştır, inkar etmez ama yaptıkları da bellidir. Kendisi devletten para aldığını söylerken, bugün birilerinin bu bilgiyi yeniymiş gibi anlatması enteresan geldi bana. Dahası da vardır, başta CHP yönetimi olmak üzere pek çok siyasi üstelik bir beklenti ile ona karşılıksız para vermiş ve ‘red’ cevabı almıştır. Babıali’de herkesin bildiği bu gerçekleri ne taraflar ne de basın hiçbir zaman reddetmez zaten.



Daha önce de devletten para almıştır üstelik. Onu da Babıali isimli kitabında tüm ayrıntılarıyla yazar. Devlet bursu ile gittiği Fransa’da bırakınız okumayı gündüzleri kaldığı otelden çıkamamış, gece sabahlara kadar içki ve kumara takılmıştır. Parası bitince de soluğu konsoloslukta alıp, para istemiştir. Hem de tehdit ederek. Parayı alıp yine kumara yatırmıştır. Gizli saklı şeyler değildir bunlar. Tüm ayrıntıları şuradan okuyabilirsiniz. 

Menderes Dönemi’nde Türk medyası enteresandır. Vaktiyle yaptığım bir çalışmada hayretler içinde öğrenmiştim. Salt güce ve paraya yakın olmak için Cumhur reisinin kızına talip olan gazeteciler vardır. Oradan ekmek çıkmayınca İnönü ailesine yönelip, bunda muvaffak olarak, siyasetin ve toplumsal tarihin en karanlık yayıncılık dönemini başlatan insanlar. Menderes asılana kadar görevlerini başarıyla yerine getirmişlerdir. Akis dergisinin serencamını okursanız ne demek istediğimi anlarsınız. Dergi, merhum Menderes daha yargılanmadan, ‘idam’ hükmünü vermişti bile. Enteresandır, Menderes devrinden hemen önce, bizzat İnönü ve CHP yaklaşmak istemiştir Necip Fazıl’a. Para da teklif etmiş, hatta vermiştir. Bazılarını kabul etmiştir rahmetli. Ama asla onların güdümüne girmemiştir. Bundan dolayıdır ki efsane ‘kulak’ kapağı yayınlanmıştır Büyük Doğu mecmuasında.

Aslında değişik dönemlerde değişik yöntemler ile benzeri girişimlerde hep bulunulmuştur. 50’li yıllarda ‘tekrar kumara başladı’ komplosu kuruluyor mesela. Bildiğimiz kumpas… Altan Öymen’in Öfkeli Yıllar isimli kitabında ayrıntılarıyla var. Amaç, hapse filan atmak değil, itibarsızlaştırmak. Başaramıyorlar tabii.



Bohem hayatında yaşadığı uç hayat ile ilgili Kitap bile yayınlandı. Kısmen hakikatı tahrip ederek de olsa, Necip Fazıl ve o dönemki arkadaşlarının marjinal hayatı anlatıldı. Fikret Adil’in ‘Asmalımescit 74’ kitabı, Türk medya ve aydınlarının bir dönem uğrak yeri olan bir dairede, Beyoğlu Asmalımescit sokak 74’numaralı evde yaşananları aktardı. Dönemin pek çok ünlüsü yaşadığı bohem hayatının ayrıntıları, bazı noktalarda gerçekler çarpıtılarak anlatılıyordu kitapta. Uyuşturucu kullanıldığı yazılıyordu örneğin, bunun yanlış ve çarpıtma olduğu bizzat kahramanların ifadesiyle kesinleşti sonra.

Kitapta Necip Fazıl’ın kumar zaafı da tüm ayrıntılarıyla var aslında. Arkadaşları, o kumara gitmesin diye elbiselerini zorla çıkartıp suya basıyorlar ve Necip Fazıl da eve gelen bir misafirin elbiselerini çıkarıp hemen kumar alemine akıyor.

Kaldı ki, bu tartışmaların hiçbiri yeni olmadığı gibi, gaybi şeyler de değildir. Allah aşkına, hikayelerinden bazılarının isimleri: “Hasta Kumarbazın Not Defteri, Matmazel Fofo, Namı Diğer Parmaksız Salih, Maça Kızının İntikamı” olan biri yazarın kumarbazlığını yeni mi keşfediyor medyamız? İhtimal ki, her fani gibi defalarca günah işlemiş, defalarca tövbe etmiş olmalı ki, hikayelerinden birinin adıdır ‘Son Tövbe!’

Üstelik tövbe etse bize ne, etmese…



İnancın günaha ve günah dolu geçmişe nasıl baktığını en başta verdim. Şüphesiz merhum Abdülhakim Arvasi de bu ve benzer pek çok konuda irşad etti Necip Fazıl’ı. Bunları da ‘O ve Ben’ ile ‘Tanrı Kulundan Dinlediklerim’ kitaplarında tafsilatlarıyla okumak mümkün.

Kaldı ki, içki, kumar, fuhuş bilmem ne, bütün bunların tövbe edilmemiş bile olsa verilen eserlerle ilgisi olamaz olmamalı.

Mozart’ı bilirsiniz. Vaktiyle bir kontun şatosuna konuk olur. Kadınlara zaafı vardır ünlü müzisyenin. Kont bir sabah gürültüyle uyanır ve mutfaktan sesler gelmektedir. Merakla koşarak gider ve Mozart’ın hizmetçi kadını taciz ettiğini hayretle görür ve bağırır, ‘Amadeus ne yapıyorsun?’ Suçüstü yakalanan Mozart gayet sakin şekilde düğmelerini iliklerken şöyle der; ‘Efendimiz, ben adi olabilirim ama eserlerim öyle değildir!”

Dediğim gibi, tövbe edip etmemesi, bir şair ya da yazarın şahsi tercihidir. Kişiliğini değerlendirmek ayrıdır, eserlerinin kıymetini bilmek ayrı. Bir insanın kişiliğiyle ilgili eleştiriden yola çıkılarak, yazdıkları ve mücadele hayatıyla rakip kaleye gol atmak artık modası geçmiş bir yöntem olsa gerek.

Kaldı ki Necip Fazıl’ın kapı gibi bir vasiyeti vardır elimizde. Kimseden tek satır itiraz olunmayan bir vasiyettir bu üstelik. Açık ve fesih bir şekilde kendisi hakkında genel ölçüleri de nihai olarak koyar üstad Necip Fazıl. Bir yerinde şöyle der mesela: “Büyük Doğu Yayınları" kitabevi kuruluncaya kadar şunun bunun neşrettiği eserlerim arasında mukaddes ölçülere karşı küçük ve hafif çapta laubali, dikkatsiz ve ciddiyetsiz, hürmet ve haşyetten mahrum ve ne varsa -isterse nokta veya virgül olsun-onları reddediyor, malım olmaktan çıkarıyor ve bütün sorumluluğumu, bundan böyle kendi idare, murakabe ve firmam altında çıkaracağım eserlere bağlıyorum.”

Vasiyetin tamamını buradan okuyabilirsiniz.


Para pul, geçmiş, günah meselesi böyle.

Esas başka bir fırsatçılıktan duyduğum rahatsızlığı ifade etmek için bu kadar uzun bir giriş yaptım. Hazır mevzu açılmışken, her anlamda itibarsızlaştırmak için çırpınanların olduğunu görmek, muhatap olduğumuz kitlenin kalite kumaşının da göstergesi. Bu meseleler tartışılmaya başlanınca, kendilerine sinemacı diyebilen bir takım zevat, hadleri ve bilgileri olmadığı halde ortaya atılıp, ‘Ne münasebet canım, Zaten Necip Fazıl sinema konusunda da beş kuruş etmez’ anlamına gelen saçmalıklara imza attılar. Ve Necip Fazıl gibi bir edebiyat dehasının sadece iki eserinin o da ‘kıytırıktan’ sinemaya aktarıldığını yazabildiler.

Elbette hakikat öyle değil. Necip Fazıl’a dair iyi bir okuma ve araştırma yapıldığında görülecektir ki, Muhsin Ertuğrul döneminden beri Necip Fazıl, sinema alanında pek çok entelektüelden daha çok kafa patlatmış bir düşünürüdür. Bunun yanında pek çok hikayesi filme alındığı gibi bizzat ‘Senaryo Romanlarım’ ismiyle kitabı var. Yani bizzat kaleme aldığı senaryolar var.

Necip Fazıl ve Sinema-Tiyatro

Aslında Necip Fazıl nezdinden tiyatro ile sinemaya net çizgilerle ayırmak mümkün değildir. Usta şair, oyun yazarlığı olarak başladığı dramatik metinlerine senaryo yazarı olarak devam etmiştir. Ve hakim olan algının aksine üstadın oyun yazarlığı İslam’i bilinçli olarak tercih etmesinden sonraki dönemine rastlar.

Tiyatroyu şu beliğ cümleler ile ifade eder Necip Fazıl: “Ön tarafı açılır- kapanır bir mikâp içinde hayatı yakalamak… Kapana kıstırır gibi… Tiyatro budur.”

Merhum Abdülhakim Arvasi’yle tanıştığı 1934 senesi Necip Fazıl’ın bir anlamda ikinci doğum tarihidir. Bir yandan yaşadığı geçmişe tabiri caizse ‘format’ atarken, diğer yandan çektiği fikir çilesine yön ve anlam katmış olur. Şair, düşünce ve sanat alanındaki mefkuresini inandığı istikamet çerçevesine bir platforma oturtmaya çabalayan, inanç eksenli, Müslümanca düşünceyi eyleme geçirerek bu yolda mücadele vermeyi misyon sayan ve bazı şeyleri idrak eder etmez, eskiye dair –aykırı- ne varsa ‘batıl’  sayacak kadar kesif bir –sanat- bakış açısına sahiptir. Misal, şiiri reddetmez asla ama ilahı olanla bağdaştıramadığını ‘boş ve anlamsız’ sayar. Bu nedenle ‘mistik’ damgası yer edebiyat çevrelerinden. Bunu bizzat şiirinde de açık ve beliğ şekilde ifade de eder esasen:
“Ver cüceye, onun olsun şairlik
 Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta!”




Elbette bir bedeli vardır bu duruş değişikliğinin. Daha düne kadar onu yere göğe sığdıramayıp memleketin en büyük şairi olarak görenler için bir anda büyü bozulmuş, işin tadı kaçmıştır. Mürtecidir artık o! Hızını alamayıp onu sanat anlamında ‘artık öldü’renler bile vardır. ‘Yok saymak’, bu ülke aydınlarının bidayetinden beri en güçlü ve işe yarar silahıdır zira. Ancak bu silah Necip Fazıl da bırakınız işlemeyi, adeta geri teper!

Buna rağmen büyük bedeller öder. Mahkemeden mahkemeye koşar, hapislerde yatar, tehdit görür, aşağılanır.

Onun ise, mücadele alanı ve silahı bellidir; yazı ve kalem. Kabul etmek lazımdır ki, tarih boyunca bu silahı bilinçli ve etkin kullanan nadir insanlardan biridir Necip Fazıl Kısakürek. Çıkardığı her yayın inanılmaz etkili olur, yazdığı her oyun bir derdi anlatır, her senaryonun bambaşka yönleri vardır. Kağıt, bir dava kürsüsüdür onun için.

Necip Fazıl’ın oyun yazarlığı Abdülhakim Arvasi’yle tanışmasından bir sene sonra, 1935 senesinde başlar. Bu sefer hayatında yine büyük rol oynayacak başka önemli bir isimle, Muhsin Ertuğrul’la tanışır. Rus Konsolosluğu’nda verilen bir davette sohbet ederlerken, Muhsin Ertuğrul  “Niçin tiyatro eseri yazmıyorsunuz? Neden bizi yerli eserden mahrum bırakıyorsunuz?” diyerek Necip Fazıl’ın tiyatroya adım atmasını sağlar.



Necip Fazıl başrolü Muhsin Ertuğrul’un oynaması koşuluyla oyun yazmayı kabul ederek, ilk oyunu olan ‘Tohum’u yazmaya koyulur. Yazdığı oyunu Muhsin Ertuğrul’a bizzat kendisi okuyunca, Necip Fazıl’ın deyişiyle “güzeli ve çarpıcıyı gördüğü her yerde kendisini teslim eden” Muhsin Ertuğrul gözyaşları içinde oyunu çok güzel bulduğunu söyler ve söz verdiği gibi başrolde kendisi oynayarak sahneye koyar. Ne var ki Bir Adam Yaratmak sonrasında Muhsin Ertuğrul da hakim zihniyetin baskısı altında pes eder ve Necip Fazıl’dan uzaklaşır.

Necip Fazıl’ın kalemiyle verdiği mücadelenin serencamı izlendiğinde tiyatro ve sinemanın bu mücadelenin önemli bir ayağını teşkil ettiğimi görmemek mümkün değildir. Genç bir şairken de, fikirleri olgunlaşıp, topyekün mücadeleye giriştiği dönemde bile, genel anlamıyla ‘sanat’ aklının ve kaleminin hep bir köşesinde olmuştur. Büyük Doğu Dergisi'nin 17.Eylül.1943 tarihli 1. sayısında "Beyaz Perde" ara başlığı ile yayınladığı bu yazısında merhum, sinema konusundaki görüşlerini şu şekilde özetler:

" Sinema, fikir ve ruhun emrine geçtiği taktirde şüphesiz ki azametli bir imkan ve inşa planı... Fakat bugün bu planı dolduran cevher, bütün hüneri, körkütük nefsleri lif lif cezbetmekten ibaret bacak ve vücut hazretleridir. Gerisi, sadece bu (hüdayı nabit) kıymetin etrafında, bir yüzüğün anataşını halkalayan kırıntı mücevherler gibi bir şey..."


Merhumun değişik zamanlarda, değişik mecralarda kaleme aldığı, anlattığı ‘sinema’ düşüncelerini “İdeolocya Örgüsü” isimli eserinde derli toplu görmek mümkündür. Kitap, ‘Adımız, davamız, manamız’ ile başlar, çok sıkı bir ‘Doğu-Batı’ mukayesesi yapar, akabinde ırk, din, tarih koridorundan ilerleyerek bir devrime ve medeniyet tasavvuruna ulaşır. Bu anlamda çok ağır ve hazmı zor metinler üzerinde dolaştırır okuru. ‘Devlet ve İdare Mefkuremiz’ başlığında sisteme dair ince işçilikle giriştiği analiz ve ütopya kısmında ‘Sinema’ bahsine gelir.

Her ne kadar çok katı bir devletçilik merceğiyle bakılsa da, batıya karşı bir duruş ve yerli sanat/sinema için bir seferberlik çağrısı vardır. Her alanda; senarist, oyuncu, yönetmen, teknik kadro… Batıya karşı katı bir koruyuculuk, yerliliğe karşı büyük bir tolerans ve yönlendirme vardır bu bölümde.
Elbette, bugün için çok ütopik, hatta mizahi bile gelebilecek tespitler ve istekler de içerir Büyük Doğu Sineması. Ancak, yazıldığı dönemi göz önünde bulundurursak, ciddi bir karşılık bulduğunu da söyleyebiliriz. Sadece bu kitapla değil tabi..


Milli Sinema’nın öncüsü sayılan Yücel Çakmaklı, hemen her fırsatta sinema yapmakla ilgili şevk ve teşviki Necip Fazıl’ın yazılarından ve sohbetlerinden edindiğini açıkça ifade etmiştir. Keza yine bu akıma yakın duran yönetmenlerden Mesut Uçakan, merhum şairin fikir ve sanat anlayışıyla beslediği sanatçılardan biri olmuştur.

Ne ki bir gerçeği açık yüreklilikle belirtmekte sayısız fayda vardır: Necip Fazıl’ın eserlerini kaleme alırken içinde bulunduğu ruh hali ve kaygılar, eserleri filme alınırken aynı hassasiyetle yapılamamıştır ne yazık ki! Bu nedenle merhum Üstad, herhangi bir edebi metninin perdeye aktarılmasına zamanla daha mesafeli yaklaşmış, yaşadığı birkaç bizatihi deneyimin açtığı yara kolay kapanmamıştır.

Tiyatro ve sinema eserlerinde geleneksel Türk drama ve anlatısından çok kopuk gibi görünmemesine rağmen, Necip Fazıl’ın eserlerinde insanımızın yaşadığı kültürel kırılma ve bu kırılmanın yol açtığı yaralar vardır. Sahip olduğu yeni düşünceyi muazzam bir ustalıkla hikayeye yıkmayı başaran Necip Fazıl metinlerinde kahramanların hepsi, hiçbir didaktik sakilliğe takılmadan bu krizin muvazenesini yapıp dururlar.



Geleneksel anlatıya bağlılık ve didaktizmden kaçış, paradigmaya getirdiği eleştirileri asla hafifletmez. Birçok edebi metinde sisteme doğrudan taarruz vardır, son derece belağatlı bir şekilde yapar bunu üstelik. Tarkistan’da gösterdiği üst zeka kıvraklığıyla hukukun mengenesinden ustalıkla kaçarken, Reis Bey’de insanın en derinlerine sağlam vuruşlar yapmayı başarır. Neredeyse boş bir tek cümlecik bile yoktur Reis Bey’de.

Ele aldığı hikayeler istenildiği kadar bildik ve tanıdık olsun, diyalog yazmadaki başarısı muazzamdır şairin.

Bugüne kadar filme alınan senaryoları ya da sahnelenen oyunlarında, eserlerdeki muhteviyatın ne derece başarıyla izleyiciye geçirildiği elbette tartışılır. Belki de bizzat Necip Fazıl’ın da yaşarken şikayet ettiği bu yetersizliğin, bir fırsat olabileceğini ve eserlerin bu anlamda hala bakir bir alan olarak durduğunu söylemek mümkün.

Filme aktarılan eserlerine bir göz atarsak.



Necip Fazıl Kısakürek’in sinemaya çekilen ilk hikayesi ‘Yangın Var’dır. Öykü, Yönetmenler Çağı’nın usta ismi Lütfi Ömer Akad tarafından senaryoya alınır ve filme çekilir. Ayhan Işık gibi bir yıldızın baş rolünü oynadığı film, eski İstanbul’daki tulumbacılar ve kabadayıları konu etmektedir.

1968 yapımı bir Turgut Demirağ filmi olan ‘Parmaksız Salih’, üstadın ‘Namı diğer Parmaksız Salih’ isimli hikayesinden Bülent Oran tarafından yazılmış bir uyarlamadır. Ve isminden de anlaşılacağı gibi, bir kumarbazın öyküsüdür.

1970 yılında Yücel Çakmaklı bir Necip Fazıl hikayesini filme almak ister. Gönlünde ‘Tarkistan’ vardır ama eser sisteme öylesine ağır şekilde yüklenmektedir ki, film yapımcıları çekinirler. Nihayetinde 1972 yılında Deprem adlı hikayesi Çile ismiyle Yücel Çakmaklı tarafından filme alınır. Başrollerde Türkan Şoray ve Ediz Hun vardır.



Çakmaklı, 1973’de, ‘Sen Beni Ölümden Döndürdün’ isimli senaryosunu ‘Zehra’ ismiyle sinemaya aktarır. Ediz Hun’a bu kez Hülya Koçyiğit eşlik eder. 1974 yapımı ‘Diriliş’te ise bu Hülya Koçyiğit ile Murat Soydan oynar. Aynı yıl, Oğlum Osman ise bizzat Necip Fazıl’a yazdırılır, Atilla Gökbörü’nün senaryoya yaptığı müdahaleler ile hikaye başka bir şeye dönüştüğü için ismi jenerikten çıkarılır.

En meşhur eserlerinden olan Bir Adam Yaratmak 1977 yılında üç bölümlük dizi olarak Yücel Çakmaklı tarafından çekilir.

1988 yılında Mesut Uçak filmografisinin belki de tepe noktası olan Reis Bey çekilir.

Reis Bey’den çokça esintiler taşıyan Mesut Uçakan’n 1978 yapımı ‘Lanet’  ve 1980 yapımı ‘Rahmet Ve Gazap’ı belki saymayabiliriz ama  1992 yılında İsmail Güneş, meşhur piyesi ‘Siyah Pelerinli Adam’ gibi oldukça zor bir eseri başarıyla sinemaya aktarır.  Aynı Yıl Yücel Çakmaklı bir başka çok zor eser olan ‘Mümin Ve Kafir’i çeker.



1994 yılında Mehmet Uyar’ın sıra dışı senaryosuyla çekilen ‘Yarasa’, Eflatun’un ‘Mağara’ hikayesi ve ‘Kaldırımlar’ şiirinden yola çıkılarak yazılmıştır.

Açıkça görüldüğü gibi, sinema, çok az şair ve yazara nasip olacak derecede verimli bir kaynaktır Necip Fazıl Kısakürek. Bu imkan ve fırsatlar doğru olarak kullanılmamış olabilir, burası tartışılır ama bunda merhum Necip Fazıl’ın kabahati hiç olmasa gerek. Sadece piyesleri, senaryoları değil, iki satırlık şiirlerinin bile çoğu beyazperdeye aktarılabilecek derinlik taşıyan bir yazarı itibarsızlaştırmaya çalışmak hem zalimlik, hem de düpedüz aptallık olsa gerek.

Son sözü merhumun vasiyetinin son cümleleriyle söyleyelim: “Allah’ı, Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını!. Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız! Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından bir takım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız!”