Hep böyle oluyor nedense. Nicedir bilinen, vaktiyle
tartışıla tartışıla suyu çıkarılmış bir takım hakikatler birilerinin keyfine
göre ortaya atılıyor, başka birileri bundan yola çıkarak saçma sapan bir
itibarsızlaştırma kampanyasına girişiyor. Merhum şair Necip Fazıl Kısakürek’in, Menderes döneminde örtülü ödenekten para aldığı haberiyle böyle bir süreç
başlatıldı. İş kısa sürede, bir dergi sahibinin iktidardan para alması
boyutundan çıkarak bambaşka bir haysiyet cellatlığına dönüştürülmeye çalışıldı.
Kimi, ‘esrar çekiyor’ dedi, kimi ‘kokain’, kimi, ‘aslında tövbe filan de etmemişti’
dedi, kimi ‘Esasen şair filan da değildi, eserlerinde bir numara da yoktur’a
getirdi lafı. Kumar oynadığı, içki içtiği, damardan tuzlama yediği filan
yazıldı mı bilmem!
Aslında merhum kendi kitabında, bu tür olaylara nasıl
bakılması gerektiğini şahane belirtmiş. Şu satırlar Reis Bey’den “Affı
anlayınca, kendinizden başka bir insanı mazur göreceksiniz. Hepimiz,
birbirimizi affetmeliyiz. Dağları kaydıran bir zelzele olursa, birbirine sarılmış
çocukların haline dönmeli değil miyiz? Nedir bu zelzele arasında birbirimizin
saçını yolduğumuz, ciğerini söktüğümüz?”
Var mı daha ötesi? Her neyse…
Halid Bin Velid büyük kumandan idi. Ancak müşrikti, İslam’ı
bilmiyordu. Müslüman olmaya karar verdikten sonra Medine’ye, Hz. Peygamber’in
huzuruna geldi ve ilk sorusu şu oldu: Pek çok Müslüman öldürdüm, içki içtim,
zina yaptım, haksız yere kan döktüm. Fahr-i Kainat (S.A.V) o huzur veren
tebessümüyle kalbine seslendi: “İslam kendinden öncekileri siler!”
Oysa uykuları kaçıyordu koca komutanın, geceleri kötü
rüyalar görüyor, gündüzleri Müslümanların kendisine nasıl davranacaklarına dair
vesveseler yaşıyordu. Efendiler efendisi tekrar söyledi: “Ey Allah’ım!
Halid’in, kullarını senin yolundan çevirmek için gösterdiği çabalardan ileri
gelen günahlarını bağışla!”
Necip Fazıl da ihtimal ki benzer halet-i ruhiyeyi çokça
yaşadı. Pek çok eserinden bununla ilgili cümleleri okumak mümkün. Bir şiirinde
şöyle der mesela;
“Tam otuz yıl, saatim işlemiş ben durmuşum
Gökyüzünden
habersiz, uçurtma uçurmuşum.”
Tıpkı Hz. Halid (RA) gibi, bir hayat geçirmişti Necip Fazıl.
Kılıçla değil ama kalemle vermişti kavgasını. İçki, kadın, kumar vs. bin türlü
günahtan ve malayanittan geçmişti. Ancak yaşadığı cinnet mustatili o kadar
büyük ve derindi ki. ‘Yılanlı kuyu’ diyordu üstad ve ‘Gece bir hendeğe
düşercesine’ düşmüştü hakikatin kucağına. İhtimal ki o da, geceleri uyuyamıyor,
kötü rüyalar görüyordu. Bunu anlamak için, o dönem yazdığı şiirlere bakmak
yeterli.
Ondaki dönüşüm şüphesiz öncelikle yakın çevresini rahatsız
etti. Burun kıvırdılar önce. Sonra dışladılar, akabinde düşman olarak gördüler.
‘Mistik Şair’ dediler ona mesela. Sonrasında tuzaklar kuruldu, kumpaslar tertip
edildi. Şiddetle, silahla işi olmayan bir münevveri doğrudan suçlayamayacakları
için, ‘azmettirici’ olarak yargıladılar. ‘Süper Mürşit’ diyerek aşağılamaya
kalkıştılar mesela. Bütün bu olan biteni ‘Kafa Kağıdı’, ‘O ve Ben’, ‘Babıali’
gibi kitaplarında tüm ayrıntılarıyla anlattı merhum şair. Yazdığı hikayelerde
konu etti, konferanslarında söyledi.
Eski çevresinin kendisine kızdığı konu şuydu: “Madem
Müslüman ve dindar oldun, bir köşene çekil. Hala şiir yazıyor, dergi çıkarıyor,
konferans veriyorsun!” Onlara göre, tövbe eden bir Cizvit keşişi gibi manastıra
kapansaydı hiç sorun olmazdı ama bu adam, durmuyordu bir türlü.
Sonra Büyük Doğu serüveni başlamıştı. Bir medeniyet
tasavvuru vardı üstadın. Epey çileli ve dünya malı adına ne varsa uğruna döküp,
akıtıp, bitirdiği. ‘Benim Gözümde Menderes’ isimli eserinde, maddi varlığını
nasıl tükettiğini çok çarpıcı şekilde anlatır mesela. Yassıada Mahkemeleri onu
örtülü ödenekten büyük paralar almakla suçlar. Gülümseyerek cevap verir Üstad.
Almıştır, inkar etmez ama yaptıkları da bellidir. Kendisi devletten para
aldığını söylerken, bugün birilerinin bu bilgiyi yeniymiş gibi anlatması
enteresan geldi bana. Dahası da vardır, başta CHP yönetimi olmak üzere pek çok
siyasi üstelik bir beklenti ile ona karşılıksız para vermiş ve ‘red’ cevabı almıştır.
Babıali’de herkesin bildiği bu gerçekleri ne taraflar ne de basın hiçbir zaman
reddetmez zaten.

Daha önce de devletten para almıştır üstelik. Onu da Babıali
isimli kitabında tüm ayrıntılarıyla yazar. Devlet bursu ile gittiği Fransa’da
bırakınız okumayı gündüzleri kaldığı otelden çıkamamış, gece sabahlara kadar
içki ve kumara takılmıştır. Parası bitince de soluğu konsoloslukta alıp, para
istemiştir. Hem de tehdit ederek. Parayı alıp yine kumara yatırmıştır. Gizli
saklı şeyler değildir bunlar. Tüm ayrıntıları
şuradan okuyabilirsiniz.
Menderes Dönemi’nde Türk medyası enteresandır. Vaktiyle
yaptığım bir çalışmada hayretler içinde öğrenmiştim. Salt güce ve paraya yakın
olmak için Cumhur reisinin kızına talip olan gazeteciler vardır. Oradan ekmek
çıkmayınca İnönü ailesine yönelip, bunda muvaffak olarak, siyasetin ve
toplumsal tarihin en karanlık yayıncılık dönemini başlatan insanlar. Menderes
asılana kadar görevlerini başarıyla yerine getirmişlerdir. Akis dergisinin
serencamını okursanız ne demek istediğimi anlarsınız. Dergi, merhum Menderes
daha yargılanmadan, ‘idam’ hükmünü vermişti bile. Enteresandır, Menderes
devrinden hemen önce, bizzat İnönü ve CHP yaklaşmak istemiştir Necip Fazıl’a.
Para da teklif etmiş, hatta vermiştir. Bazılarını kabul etmiştir rahmetli. Ama
asla onların güdümüne girmemiştir. Bundan dolayıdır ki efsane ‘kulak’ kapağı
yayınlanmıştır Büyük Doğu mecmuasında.
Aslında değişik dönemlerde değişik yöntemler ile benzeri
girişimlerde hep bulunulmuştur. 50’li yıllarda ‘tekrar kumara başladı’ komplosu
kuruluyor mesela. Bildiğimiz kumpas… Altan Öymen’in Öfkeli Yıllar isimli kitabında
ayrıntılarıyla var. Amaç, hapse filan atmak değil, itibarsızlaştırmak. Başaramıyorlar
tabii.
Bohem hayatında yaşadığı uç hayat ile ilgili Kitap bile
yayınlandı. Kısmen hakikatı tahrip ederek de olsa, Necip Fazıl ve o dönemki
arkadaşlarının marjinal hayatı anlatıldı. Fikret Adil’in ‘Asmalımescit 74’
kitabı, Türk medya ve aydınlarının bir dönem uğrak yeri olan bir dairede,
Beyoğlu Asmalımescit sokak 74’numaralı evde yaşananları aktardı. Dönemin pek
çok ünlüsü yaşadığı bohem hayatının ayrıntıları, bazı noktalarda gerçekler
çarpıtılarak anlatılıyordu kitapta. Uyuşturucu kullanıldığı yazılıyordu
örneğin, bunun yanlış ve çarpıtma olduğu bizzat kahramanların ifadesiyle
kesinleşti sonra.
Kitapta Necip Fazıl’ın kumar zaafı da tüm ayrıntılarıyla var
aslında. Arkadaşları, o kumara gitmesin diye elbiselerini zorla çıkartıp suya
basıyorlar ve Necip Fazıl da eve gelen bir misafirin elbiselerini çıkarıp hemen
kumar alemine akıyor.
Kaldı ki, bu tartışmaların hiçbiri yeni olmadığı gibi, gaybi
şeyler de değildir. Allah aşkına, hikayelerinden bazılarının isimleri: “Hasta Kumarbazın Not Defteri, Matmazel Fofo, Namı Diğer Parmaksız Salih, Maça Kızının İntikamı” olan biri yazarın kumarbazlığını yeni mi keşfediyor medyamız? İhtimal
ki, her fani gibi defalarca günah işlemiş, defalarca tövbe etmiş olmalı ki,
hikayelerinden birinin adıdır ‘Son Tövbe!’
Üstelik tövbe etse bize ne, etmese…
İnancın günaha ve günah dolu geçmişe nasıl baktığını en
başta verdim. Şüphesiz merhum Abdülhakim Arvasi de bu ve benzer pek çok konuda
irşad etti Necip Fazıl’ı. Bunları da ‘O ve Ben’ ile ‘Tanrı Kulundan
Dinlediklerim’ kitaplarında tafsilatlarıyla okumak mümkün.
Kaldı ki, içki, kumar, fuhuş bilmem ne, bütün bunların tövbe
edilmemiş bile olsa verilen eserlerle ilgisi olamaz olmamalı.
Mozart’ı bilirsiniz. Vaktiyle bir kontun şatosuna konuk
olur. Kadınlara zaafı vardır ünlü müzisyenin. Kont bir sabah gürültüyle uyanır
ve mutfaktan sesler gelmektedir. Merakla koşarak gider ve Mozart’ın hizmetçi
kadını taciz ettiğini hayretle görür ve bağırır, ‘Amadeus ne yapıyorsun?’
Suçüstü yakalanan Mozart gayet sakin şekilde düğmelerini iliklerken şöyle der;
‘Efendimiz, ben adi olabilirim ama eserlerim öyle değildir!”
Dediğim gibi, tövbe edip etmemesi, bir şair ya da yazarın
şahsi tercihidir. Kişiliğini değerlendirmek ayrıdır, eserlerinin kıymetini
bilmek ayrı. Bir insanın kişiliğiyle ilgili eleştiriden yola çıkılarak,
yazdıkları ve mücadele hayatıyla rakip kaleye gol atmak artık modası geçmiş bir
yöntem olsa gerek.
Kaldı ki Necip Fazıl’ın kapı gibi bir vasiyeti vardır
elimizde. Kimseden tek satır itiraz olunmayan bir vasiyettir bu üstelik. Açık
ve fesih bir şekilde kendisi hakkında genel ölçüleri de nihai olarak koyar
üstad Necip Fazıl. Bir yerinde şöyle der mesela:
“Büyük Doğu Yayınları"
kitabevi kuruluncaya kadar şunun bunun neşrettiği eserlerim arasında mukaddes
ölçülere karşı küçük ve hafif çapta laubali, dikkatsiz ve ciddiyetsiz, hürmet
ve haşyetten mahrum ve ne varsa -isterse nokta veya virgül olsun-onları
reddediyor, malım olmaktan çıkarıyor ve bütün sorumluluğumu, bundan böyle kendi
idare, murakabe ve firmam altında çıkaracağım eserlere bağlıyorum.”
Vasiyetin
tamamını
buradan okuyabilirsiniz.
Para pul, geçmiş, günah meselesi böyle.
Esas başka bir fırsatçılıktan duyduğum rahatsızlığı ifade
etmek için bu kadar uzun bir giriş yaptım. Hazır mevzu açılmışken, her anlamda
itibarsızlaştırmak için çırpınanların olduğunu görmek, muhatap olduğumuz
kitlenin kalite kumaşının da göstergesi. Bu meseleler tartışılmaya başlanınca,
kendilerine sinemacı diyebilen bir takım zevat, hadleri ve bilgileri olmadığı
halde ortaya atılıp, ‘Ne münasebet canım, Zaten Necip Fazıl sinema konusunda da
beş kuruş etmez’ anlamına gelen saçmalıklara imza attılar. Ve Necip Fazıl gibi
bir edebiyat dehasının sadece iki eserinin o da ‘kıytırıktan’ sinemaya
aktarıldığını yazabildiler.
Elbette hakikat öyle değil. Necip Fazıl’a dair iyi bir okuma
ve araştırma yapıldığında görülecektir ki, Muhsin Ertuğrul döneminden beri
Necip Fazıl, sinema alanında pek çok entelektüelden daha çok kafa patlatmış bir
düşünürüdür. Bunun yanında pek çok hikayesi filme alındığı gibi bizzat ‘Senaryo
Romanlarım’ ismiyle kitabı var. Yani bizzat kaleme aldığı senaryolar var.
Necip Fazıl ve Sinema-Tiyatro
Aslında Necip Fazıl nezdinden tiyatro ile sinemaya net
çizgilerle ayırmak mümkün değildir. Usta şair, oyun yazarlığı olarak başladığı
dramatik metinlerine senaryo yazarı olarak devam etmiştir. Ve hakim olan
algının aksine üstadın oyun yazarlığı İslam’i bilinçli olarak tercih etmesinden
sonraki dönemine rastlar.
Tiyatroyu şu beliğ cümleler ile ifade eder Necip Fazıl: “Ön
tarafı açılır- kapanır bir mikâp içinde hayatı yakalamak… Kapana kıstırır gibi…
Tiyatro budur.”
Merhum Abdülhakim Arvasi’yle tanıştığı 1934 senesi Necip
Fazıl’ın bir anlamda ikinci doğum tarihidir. Bir yandan yaşadığı geçmişe tabiri
caizse ‘format’ atarken, diğer yandan çektiği fikir çilesine yön ve anlam
katmış olur. Şair, düşünce ve sanat alanındaki mefkuresini inandığı istikamet
çerçevesine bir platforma oturtmaya çabalayan, inanç eksenli, Müslümanca
düşünceyi eyleme geçirerek bu yolda mücadele vermeyi misyon sayan ve bazı
şeyleri idrak eder etmez, eskiye dair –aykırı- ne varsa ‘batıl’ sayacak kadar kesif bir –sanat- bakış açısına
sahiptir. Misal, şiiri reddetmez asla ama ilahı olanla bağdaştıramadığını ‘boş
ve anlamsız’ sayar. Bu nedenle ‘mistik’ damgası yer edebiyat çevrelerinden. Bunu
bizzat şiirinde de açık ve beliğ şekilde ifade de eder esasen:
“Ver cüceye,
onun olsun şairlik
Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta!”

Elbette bir bedeli vardır bu duruş değişikliğinin. Daha düne
kadar onu yere göğe sığdıramayıp memleketin en büyük şairi olarak görenler için
bir anda büyü bozulmuş, işin tadı kaçmıştır. Mürtecidir artık o! Hızını
alamayıp onu sanat anlamında ‘artık öldü’renler bile vardır. ‘Yok saymak’, bu
ülke aydınlarının bidayetinden beri en güçlü ve işe yarar silahıdır zira. Ancak
bu silah Necip Fazıl da bırakınız işlemeyi, adeta geri teper!
Buna rağmen büyük bedeller öder. Mahkemeden mahkemeye koşar,
hapislerde yatar, tehdit görür, aşağılanır.
Onun ise, mücadele alanı ve silahı bellidir; yazı ve kalem.
Kabul etmek lazımdır ki, tarih boyunca bu silahı bilinçli ve etkin kullanan
nadir insanlardan biridir Necip Fazıl Kısakürek. Çıkardığı her yayın inanılmaz
etkili olur, yazdığı her oyun bir derdi anlatır, her senaryonun bambaşka
yönleri vardır. Kağıt, bir dava kürsüsüdür onun için.
Necip Fazıl’ın oyun yazarlığı Abdülhakim Arvasi’yle
tanışmasından bir sene sonra, 1935 senesinde başlar. Bu sefer hayatında yine
büyük rol oynayacak başka önemli bir isimle, Muhsin Ertuğrul’la tanışır. Rus
Konsolosluğu’nda verilen bir davette sohbet ederlerken, Muhsin Ertuğrul “Niçin tiyatro eseri yazmıyorsunuz? Neden
bizi yerli eserden mahrum bırakıyorsunuz?” diyerek Necip Fazıl’ın tiyatroya
adım atmasını sağlar.
Necip Fazıl başrolü Muhsin Ertuğrul’un oynaması koşuluyla
oyun yazmayı kabul ederek, ilk oyunu olan ‘Tohum’u yazmaya koyulur. Yazdığı
oyunu Muhsin Ertuğrul’a bizzat kendisi okuyunca, Necip Fazıl’ın deyişiyle
“güzeli ve çarpıcıyı gördüğü her yerde kendisini teslim eden” Muhsin Ertuğrul
gözyaşları içinde oyunu çok güzel bulduğunu söyler ve söz verdiği gibi başrolde
kendisi oynayarak sahneye koyar. Ne var ki Bir Adam Yaratmak sonrasında Muhsin
Ertuğrul da hakim zihniyetin baskısı altında pes eder ve Necip Fazıl’dan uzaklaşır.
Necip Fazıl’ın kalemiyle verdiği mücadelenin serencamı
izlendiğinde tiyatro ve sinemanın bu mücadelenin önemli bir ayağını teşkil
ettiğimi görmemek mümkün değildir. Genç bir şairken de, fikirleri olgunlaşıp,
topyekün mücadeleye giriştiği dönemde bile, genel anlamıyla ‘sanat’ aklının ve
kaleminin hep bir köşesinde olmuştur. Büyük Doğu Dergisi'nin 17.Eylül.1943
tarihli 1. sayısında "Beyaz Perde" ara başlığı ile yayınladığı bu
yazısında merhum, sinema konusundaki görüşlerini şu şekilde özetler:
" Sinema, fikir ve ruhun emrine geçtiği taktirde
şüphesiz ki azametli bir imkan ve inşa planı... Fakat bugün bu planı dolduran
cevher, bütün hüneri, körkütük nefsleri lif lif cezbetmekten ibaret bacak ve
vücut hazretleridir. Gerisi, sadece bu (hüdayı nabit) kıymetin etrafında, bir
yüzüğün anataşını halkalayan kırıntı mücevherler gibi bir şey..."
Merhumun değişik zamanlarda, değişik mecralarda kaleme aldığı,
anlattığı ‘sinema’ düşüncelerini “İdeolocya Örgüsü” isimli eserinde derli toplu
görmek mümkündür. Kitap, ‘Adımız, davamız, manamız’ ile başlar, çok sıkı bir ‘Doğu-Batı’
mukayesesi yapar, akabinde ırk, din, tarih koridorundan ilerleyerek bir devrime
ve medeniyet tasavvuruna ulaşır. Bu anlamda çok ağır ve hazmı zor metinler
üzerinde dolaştırır okuru. ‘Devlet ve İdare Mefkuremiz’ başlığında sisteme dair
ince işçilikle giriştiği analiz ve ütopya kısmında ‘Sinema’ bahsine gelir.
Her ne kadar çok katı bir devletçilik merceğiyle bakılsa da,
batıya karşı bir duruş ve yerli sanat/sinema için bir seferberlik çağrısı
vardır. Her alanda; senarist, oyuncu, yönetmen, teknik kadro… Batıya karşı katı
bir koruyuculuk, yerliliğe karşı büyük bir tolerans ve yönlendirme vardır bu
bölümde.
Elbette, bugün için çok ütopik, hatta mizahi bile
gelebilecek tespitler ve istekler de içerir Büyük Doğu Sineması. Ancak,
yazıldığı dönemi göz önünde bulundurursak, ciddi bir karşılık bulduğunu da
söyleyebiliriz. Sadece bu kitapla değil tabi..
Milli Sinema’nın öncüsü sayılan Yücel Çakmaklı, hemen her
fırsatta sinema yapmakla ilgili şevk ve teşviki Necip Fazıl’ın yazılarından ve
sohbetlerinden edindiğini açıkça ifade etmiştir. Keza yine bu akıma yakın duran
yönetmenlerden Mesut Uçakan, merhum şairin fikir ve sanat anlayışıyla beslediği
sanatçılardan biri olmuştur.
Ne ki bir gerçeği açık yüreklilikle belirtmekte sayısız
fayda vardır: Necip Fazıl’ın eserlerini kaleme alırken içinde bulunduğu ruh
hali ve kaygılar, eserleri filme alınırken aynı hassasiyetle yapılamamıştır ne
yazık ki! Bu nedenle merhum Üstad, herhangi bir edebi metninin perdeye
aktarılmasına zamanla daha mesafeli yaklaşmış, yaşadığı birkaç bizatihi
deneyimin açtığı yara kolay kapanmamıştır.
Tiyatro ve sinema eserlerinde geleneksel Türk drama ve
anlatısından çok kopuk gibi görünmemesine rağmen, Necip Fazıl’ın eserlerinde
insanımızın yaşadığı kültürel kırılma ve bu kırılmanın yol açtığı yaralar
vardır. Sahip olduğu yeni düşünceyi muazzam bir ustalıkla hikayeye yıkmayı
başaran Necip Fazıl metinlerinde kahramanların hepsi, hiçbir didaktik sakilliğe
takılmadan bu krizin muvazenesini yapıp dururlar.
Geleneksel anlatıya bağlılık ve didaktizmden kaçış,
paradigmaya getirdiği eleştirileri asla hafifletmez. Birçok edebi metinde
sisteme doğrudan taarruz vardır, son derece belağatlı bir şekilde yapar bunu
üstelik. Tarkistan’da gösterdiği üst zeka kıvraklığıyla hukukun mengenesinden
ustalıkla kaçarken, Reis Bey’de insanın en derinlerine sağlam vuruşlar yapmayı
başarır. Neredeyse boş bir tek cümlecik bile yoktur Reis Bey’de.
Ele aldığı hikayeler istenildiği kadar bildik ve tanıdık
olsun, diyalog yazmadaki başarısı muazzamdır şairin.
Bugüne kadar filme alınan senaryoları ya da sahnelenen
oyunlarında, eserlerdeki muhteviyatın ne derece başarıyla izleyiciye
geçirildiği elbette tartışılır. Belki de bizzat Necip Fazıl’ın da yaşarken
şikayet ettiği bu yetersizliğin, bir fırsat olabileceğini ve eserlerin bu anlamda
hala bakir bir alan olarak durduğunu söylemek mümkün.
Filme aktarılan eserlerine bir göz atarsak.
Necip Fazıl Kısakürek’in sinemaya çekilen ilk hikayesi ‘Yangın
Var’dır. Öykü, Yönetmenler Çağı’nın usta ismi Lütfi Ömer Akad tarafından
senaryoya alınır ve filme çekilir. Ayhan Işık gibi bir yıldızın baş rolünü
oynadığı film, eski İstanbul’daki tulumbacılar ve kabadayıları konu etmektedir.
1968 yapımı bir Turgut Demirağ filmi olan ‘Parmaksız Salih’,
üstadın ‘Namı diğer Parmaksız Salih’ isimli hikayesinden Bülent Oran tarafından
yazılmış bir uyarlamadır. Ve isminden de anlaşılacağı gibi, bir kumarbazın
öyküsüdür.
1970 yılında Yücel Çakmaklı bir Necip Fazıl hikayesini filme
almak ister. Gönlünde ‘Tarkistan’ vardır ama eser sisteme öylesine ağır şekilde
yüklenmektedir ki, film yapımcıları çekinirler. Nihayetinde 1972 yılında Deprem
adlı hikayesi Çile ismiyle Yücel Çakmaklı tarafından filme alınır. Başrollerde
Türkan Şoray ve Ediz Hun vardır.
Çakmaklı, 1973’de, ‘Sen Beni
Ölümden Döndürdün’ isimli senaryosunu ‘Zehra’ ismiyle sinemaya aktarır. Ediz
Hun’a bu kez Hülya Koçyiğit eşlik eder. 1974 yapımı ‘Diriliş’te ise bu Hülya
Koçyiğit ile Murat Soydan oynar. Aynı yıl, Oğlum Osman ise bizzat Necip Fazıl’a
yazdırılır, Atilla Gökbörü’nün senaryoya yaptığı müdahaleler ile hikaye başka
bir şeye dönüştüğü için ismi jenerikten çıkarılır.
En meşhur eserlerinden olan Bir
Adam Yaratmak 1977 yılında üç bölümlük dizi olarak Yücel Çakmaklı tarafından
çekilir.
1988 yılında Mesut Uçak
filmografisinin belki de tepe noktası olan Reis Bey çekilir.
Reis Bey’den çokça esintiler
taşıyan Mesut Uçakan’n 1978 yapımı ‘Lanet’
ve 1980 yapımı ‘Rahmet Ve Gazap’ı belki saymayabiliriz ama 1992 yılında İsmail Güneş, meşhur piyesi ‘Siyah
Pelerinli Adam’ gibi oldukça zor bir eseri başarıyla sinemaya aktarır. Aynı Yıl Yücel Çakmaklı bir başka çok zor
eser olan ‘Mümin Ve Kafir’i çeker.
1994 yılında Mehmet Uyar’ın sıra
dışı senaryosuyla çekilen ‘Yarasa’, Eflatun’un ‘Mağara’ hikayesi ve ‘Kaldırımlar’
şiirinden yola çıkılarak yazılmıştır.
Açıkça görüldüğü gibi, sinema, çok
az şair ve yazara nasip olacak derecede verimli bir kaynaktır Necip Fazıl
Kısakürek. Bu imkan ve fırsatlar doğru olarak kullanılmamış olabilir, burası
tartışılır ama bunda merhum Necip Fazıl’ın kabahati hiç olmasa gerek. Sadece
piyesleri, senaryoları değil, iki satırlık şiirlerinin bile çoğu beyazperdeye
aktarılabilecek derinlik taşıyan bir yazarı itibarsızlaştırmaya çalışmak hem
zalimlik, hem de düpedüz aptallık olsa gerek.
Son sözü merhumun vasiyetinin son
cümleleriyle söyleyelim: “Allah’ı, Allah dostlarını ve düşmanlarını
unutmayınız! Hele düşmanlarını!. Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup
üzerinde toplayınız! Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve
ardından bir takım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız!”