Yaklaşık 3 yıl önce başlayan bir projeydi Gelmeyen Bahar. Nihayet olgunlaştı, çekildi ve artık vizyon bekliyor. Filmi izlemedim ama Emrah Erdoğan'ın herkesi şaşırtacağından eminim. Fragmanı bugün internete verildi.
1 Şubat 2013 Cuma
"Gelmeyen Bahar" geliyor
Yaklaşık 3 yıl önce başlayan bir projeydi Gelmeyen Bahar. Nihayet olgunlaştı, çekildi ve artık vizyon bekliyor. Filmi izlemedim ama Emrah Erdoğan'ın herkesi şaşırtacağından eminim. Fragmanı bugün internete verildi.
31 Ocak 2013 Perşembe
Hayat mayat diyorlar!
Hayat dediğimiz şey, her odasında bir parçamızı bıraktığımız
kocaman bir bina değil midir?
Hayatı, anıların üzerine yığma bina şeklinde inşa ederek
yaşamıyor muyuz?
Japon animasyoncu Kunio Kato'nun yazıp, yönettiği 2008 yapımı Tsumiki no ie, kısacık süresi içinde, hayata ve geçmişe dair önemli şeyler söylüyor.
Japon animasyoncu Kunio Kato'nun yazıp, yönettiği 2008 yapımı Tsumiki no ie, kısacık süresi içinde, hayata ve geçmişe dair önemli şeyler söylüyor.
Denizin üzerinde bir kulübede tek başına yaşayan bir
ihtiyar. Bir sabah deniz yükselir ve çözüm olarak evine bir kat daha çıkar.
Derken piposu denize düşer ve piposunu almaya doğru bir yolculuğa çıkar. Geçmişiyle
yüzleşirken, hayatın dibine doğru da bir yolculuk yapacaktır.
İsterseniz küresel ısınma, kozmik kıyamet öncesi ya da post-apokaliptik
bir hatırlatma olarak bakın, isterseniz mekan-insan ilişkisi üzerine can yakan
bir hatırlatma olarak. ‘Küçük küplerden Oluşan Ev’ anlamına gelen ‘Tsumiki no ie’,
hikayenin ruhunu zedelemeyen çizgileri, duru anlatımı ile bir başyapıt olarak
duruyor.
Kenji Kondo’nun basit ama derin hüzün içeren müziğiyle
beraber bir vurguna dönüşen film, iddiasız görünümüne rağmen güçlü mesajlar
içeriyor.
Pek çok ödülle beraber, 2009 yılında Oscar almış, anılar ve
yalnızlaşma üzerine sarsıcı bir animasyon. 12 dakikaya sığdırılmış devasa bir
anlam.
Buyrun:
29 Ocak 2013 Salı
28 Ocak 2013 Pazartesi
Belki üstümüzden Zürafa geçer!
Sizi bilmem ama teknolojinin gelişmesiyle özellikle
animasyon sektörü -bir yönüyle alkışlıyoruz elbette- gittikçe insani
sıcaklıktan uzağa düşüyor. Fantastik hayvanların, oyuncakların, arabaların
insani hislerle bezenmiş hikayeleri, belki tek başına sıcak ve güzel
görünebilir ama 'fıtrî-doğal' olandan uzaklaştırdığını düşünüyorum. Hele bir de
buna 3D teknolojisi eklenince sadece ırklar, türler, cinsler birbirine
girmiyor, nevzuhur yaratık modelleri de arz-ı endam ediyor ve gerçeklik ile
fantastik olanın sınarları birbirine karışıyor.
İş bu nedenle, klasik iki boyutlu animasyonlara gün geçtikçe
daha çok hasret duyuyoruz. Bilvesile Aslan Kral'ı hasretle yad ederim.
Fransız yapımı 'Zarafa-Zürafa' teknik ve estetik olarak hasretini
duyduğumuz türden bir animasyon. Sadece
iki boyutlu ve klasik çizgi film formunda oluşuyla değil, içerdiği hisler ve
anlattığı hikayenin temelleri anlamında da klasik damaklara hitap ediyor.
Hikaye hiç yabancı değil aslında: 19. Asrın sonlarına doğru
Afrika'nın ücra köylerinden birinde köle tacirleri ve hırsızlar cirit
atmaktadır. Maki ve Soula esir olarak düştükleri köle tacirinin kampında
tanışırlar. Köyleri yakılmış, akrabaları katledilmiştir. Maki özgürlüğüne
düşkün bir çocuktur ve kamptan kaçar. Bir süre sonra bir zürafa kabilesiyle
yolu kesişir. Ama kötü kalpli tacir onu gelip bulur. Sürünün lideri olan
zürafayı da öldürür. Sıra tam Maki'ye gelmiştir ki, gizemli çöl tuaregi Hasan
girer devreye. Taciri kovar. Öldürülen zürafanın çocuğunu ise Mısır Paşası'na
götürmek üzere alı koyar. Maki ise ölen zürafanın ruhuna, çocuğunu koruyacağına
söz vermiştir ve Hasan'ın peşine takılır. Etkileyici bir yolculuk sonrasında İskenderiye'ye
ulaşan üç hayvan, iki insandan oluşan kafile burada başka bir görev üstlenirler;
zürafa Fransa Kralı'na, Mısır'ı Türkler'den kurtarmak karşılığında hediye
olarak götürülecektir. Marsilya'dan Alpler'e, oradan Paris'e uzanacak heyecanlı
yolculuk başlar. Bu esnada köle taciri ve sadık köpeği Hamok da
kahramanlarımızın peşini bırakmayacaktır.
Bir hikaye çölde geçiyorsa 'epik' olması kaçınılmaz oluyor,
ki Zürafa bu anlamda müzik tercihlerini de, hikayenin gelişimini de epik türe
uygun olarak seçmiş. Ve elbette bir yol filmi…
Temel karakter seçimleri yerli yerinde ve işin kuralına
uymaktan milim sapmıyor. Filmin biraz
kısa oluşunun nedeni, hedef kitle profili önemsenerek yan öyküleri fazla
derinlemesine ele almaması. Ki bu da akılcı bir tercih gibi görünüyor.
Format animasyon olunca temel karakterleri uçlara çekmenin
hiç bir mahzuru olmuyor. Zürafa da böyle yapıyor aynen. İyiler de, kötüler de
alabildiğince sivriltiliyor ve en uç noktalarına yerleştiriliyor arketiplerin.
Bu anlamda Köpek Hamok tiplemesi önemli bir yer işgal ediyor filmde.
Tema belli aslında; "insanın insana yapabileceği
kötülük ve hayvan-insan dostluğunun her türlü zorluğu aşabilmesi." Zürafa,
buna ilaveten, çocuksu bir Maki-Soula etkileşimi koyuyor ki, her kültürde bunun
karşılığı var. Doğru tercih yani.
Ne var ki, büsbütün tutarlı ve kusursuz değil film. Hatta
bazı önemli ve tehlikeli zaafları bile bulunuyor. İnanca yaklaşımında
gösterdiği tarafsızlık ve özeni, tarihe yaklaşımında görmüyoruz Zürafa
filminin.
Klasik bir çöl ve köle hikayesi izlerken, kendi içinde,
iyiler, kötüler ve kahramanlarla ilerliyoruz. İskenderiye'ye geldikten sonra
tekrar devreye giren anlatıcı, filmin rotasını değiştiriyor birdenbire. Tarihi
gerçekliği bükerek öykümüze hizmet etmesini istiyor yazarlarımız. Ve bunu
yaparken de klişenin dibine kadar iniyor; Mısır Paşası'nı Nasrettin Hoca prototipinde
görüyoruz mesela.
Bunda herhangi bir sakınca olmayabilir belki, ancak başka
bazı tarihi gerçekler tahrif edilerek veriliyor ki, özellikle çocuklara hitap
eden bir filmde böylesine doğru olmayan -çizgi film de olsa- ekimler, bir takım
sıkıntılara neden olabilir.
İşgalci olan Fransa değil de, Türklermiş, Fransızlar
kurtarıcı olarak gelmiş gibi anlatılıyor filmde. Bahsedilen zaman dilimi, İskenderiye'nin
Osmanlı'nın bir ili olduğu dönem. Kendi şehrini korsanlar ile kuşatan bir ülke
olarak Osmanlı hiç de sahici durmuyor açıkçası.
Neyse ki çok sürmüyor bu fasıl, tekrar eski matematiğine
geri dönüyor ama filmin tutarlılığına ciddi bir çizik atıyor bu durum. Burada
da Budizm'e şöyle bir uğrayıp yola devam ediyoruz. Geyik reenkarnasyon geçirip,
Alpler'de kelebek olarak geri dönüyor.
Çizgi de olsa hiç kan göstermemesi önemli bence.
Bir takdir edilecek yön ise, Kraliyete bakış açısı. Irkçı ve
kibirden patlayacak burjuvaya bir çizi film formunda yapılabilecek en sert
eleştiriyi yapıyor Zürafa. Mizahın keskin diliyle yapıyor bunu. Bunu gördükten
sonra Osmanlı'yı hırsız ve köle tacirleriyle ortak korsan gibi çizdiği için
fazla kızamıyoruz belki ama, nihayetinde animasyon da olsa tarihsel bir hikaye
anlatıyor Zürafa.
Stilizasyonu, estetik tercihleri, müziği ve anlatımıyla
şüphesiz güzel bir film, keşke içeriği için de aynı şeyi söyleyebilseydim.
Çocuklarınıza izletecekseniz, 'bir miktar tarih anlattıktan sonra yapın' derim.
24 Ocak 2013 Perşembe
Kişisel menkıbe (4): Bir top hikayesi
1970’lerin tam ortası...
Bahçelievler’de oturuyoruz. Üç katlı, tavanı yüksek, önünde orta boy, arkasında armut ve kiraz ağaçlarının süslediği kocaman bir bahçenin olduğu bir bina. Doğal oyun parkımız. Şehir küçük, epey hem de. Akaba çıkışında tabelada, ‘Nüfus: 133 Bin’ yazıyor.
Bahçelievler’de oturuyoruz. Üç katlı, tavanı yüksek, önünde orta boy, arkasında armut ve kiraz ağaçlarının süslediği kocaman bir bahçenin olduğu bir bina. Doğal oyun parkımız. Şehir küçük, epey hem de. Akaba çıkışında tabelada, ‘Nüfus: 133 Bin’ yazıyor.
Buraya Şehitlik’ten taşınmışız...
İpekyol’u yeni yapmışlar. Onla ilgili menkıbemi okumak isteyenler şuradan bakabilir. Yolun öte yanında, doğum hastanesiyle yol arasında bir arazi var. Öyle böyle değil, ferah feza bir alan. Gençler top oynuyor, biz çocuklar ise evden bir kovaya su doldurup içine bir kalıp buz atarak saha kenarına gidiyoruz o dönemde.
Bardağı bilmem kaç kuruş...
Terli bir topçu geliyor, bardağı boş verip kovayı tepesine dikiyor. Ağlamaklıyım. Cebinden çıkarıp (galiba) 2,5 Lira veriyor. Toptan satış hoşuma gidiyor ve arkadaşları maça çağırıyor genci; ‘Mahmut gel hadi.’ Adının Mahmut Tuncer olduğunu çok sonra öğreniyorum.
İpekyol’u yeni yapmışlar. Onla ilgili menkıbemi okumak isteyenler şuradan bakabilir. Yolun öte yanında, doğum hastanesiyle yol arasında bir arazi var. Öyle böyle değil, ferah feza bir alan. Gençler top oynuyor, biz çocuklar ise evden bir kovaya su doldurup içine bir kalıp buz atarak saha kenarına gidiyoruz o dönemde.
Bardağı bilmem kaç kuruş...
Terli bir topçu geliyor, bardağı boş verip kovayı tepesine dikiyor. Ağlamaklıyım. Cebinden çıkarıp (galiba) 2,5 Lira veriyor. Toptan satış hoşuma gidiyor ve arkadaşları maça çağırıyor genci; ‘Mahmut gel hadi.’ Adının Mahmut Tuncer olduğunu çok sonra öğreniyorum.
Bahçelievler biraz çarpık, biraz modern, en çok da yüksek.
Her taraf çok katlı bina, birinin adı Gökdelen!..
İsmi Bahçelievler ama artık bahçeli ev kalmamış gibi. Birkaç bahçeli istisna binadan biri de bizimkisi; Acar Apartmanı. Sağımızdaki bina Özen apartmanı... Çok yakında bir bayan berber
var; Kuaför Esin… Bayan kuaförü, yaşım küçük, yani müsait olduğu halde içini
hiç görmedim kuaförün. Hemen yanında boş bir arsa. Yıllar sonra üzerine devasa
bir beton yapı oturttular, her arsanın kaderini yaşadı anlayacağınız… Bu arsayı
kaydedin bir kenara…
Televizyon filan yok ya da yeni yeni yaygınlaşmaya başlamış.
En azından ‘paket yayın’ olduğunu hatırlıyorum mesela. Futbol ortak ilgi alanı.
Şehrin takımı, yani Urfaspor –galiba- üçüncü ligde. Vefaspor maçına götürdüğünü
hatırlıyorum babamın. İki de minik cep dürbünü getirmişti İstanbul’dan, sahanın
istediğimiz yerine anında zoom-in yapmanın ayrıcalığı. Emin değilim ama
spor-toto filan da -ya yoktu ya da haberim- yoktu o dönem sanırım. Tribünde
büyük bahislerin döndüğü kalmış zihnimin bir köşesinde.
Ve bir takım isimler...
Sadullah mesela, sonra Muammer, upuzun boylu, orta saha… Kalede Hüsnü var. (O zaman ne anlama geldiğini bilmiyorum) Dadaş Nurcan var sonra. Felaket bir şey. Turhan var bir de. Ben onu yıllarca ‘Turan’ olarak biliyorum. Komşumuz Kuaför Esin’in kocası. Sonradan yine aynı memleketten çıkan G. Saray’lı Suat’a benzetip dururdum nedense.
Sadullah mesela, sonra Muammer, upuzun boylu, orta saha… Kalede Hüsnü var. (O zaman ne anlama geldiğini bilmiyorum) Dadaş Nurcan var sonra. Felaket bir şey. Turhan var bir de. Ben onu yıllarca ‘Turan’ olarak biliyorum. Komşumuz Kuaför Esin’in kocası. Sonradan yine aynı memleketten çıkan G. Saray’lı Suat’a benzetip dururdum nedense.
![]() |
| Çocukluğumun efsane takımı. Turhan Hoca oturanlardan sol baştaki. Zemine dikkat, yeryüzünde başka hiç bir yerde bulunamayacak cinsten bir malzeme. |
Derken bir teknik direktör geldi; İlker Tolon. Yan binamız Özen apartmanının son katına taşındılar. Hayatımda ilk kez ‘39’ plaka bir araba gördüm. Lüleburgaz’dan gelmişler. Bir de kardeşi var futbolcu; Naci. Onu da getirmiş.‘Frikikçi’ Naci. Ceza sahası yakınlarında faul oldu mu affı yoktu. İlker Hoca’nın benim yaşımda bir oğlu var; Hikmet. Bir de küçük kız kardeşi var. Hayatımda bir ilk daha, ilk kez elektrogitar görüyorum Hikmet’lerin evinde. Fişe takılı olmayınca ses çıkmıyor, garip!
Barış Manço’nun ‘Nick The Chopper’ını ezbere biliyor
Hikmet’in kardeşi, garip!
Onların gitarı beni hayran bırakıyor, bizim arka bahçedeki
köpek de Hikmet’i. İkisi arasında mekik dokuyoruz gün boyu. Sonra Urfaspor’un
antrenman ve maçlarına gidiyoruz. Arkadaşım hocanın oğlu ya, torpilliyim artık.
Yok, şimdi hatırladım; televizyon var evimizde ve Vikingler var, zira Naci
antrenmanda eğlenceli bir adam. ‘Haydi Yallah hop hop hop’ diye Vikingler çizgi
dizisinin şarkısıyla ısınıyor.
Şehir stadyumunun zemini bir acayip…
Yıllar sonra orada oyuncu olarak oynamak imkanı da buldum, ondan söylüyorum. Her maç öncesi itfaiye kamyonu suluyor ama ‘jilet’ gibi bir zemin. Kumun hangi çeşidi böyledir hala aklım ermez. Kayarak yere düşen bir oyuncunun derisi soyuluyor istisnasız. Hikmet’in gelişiyle ayrıcalıklı statüsündeyim. Daha önceleri stat çevresine gidip, son 10 dakikada açılan kapıdan girerek, tel örgüler arasında maçı izleme imkanı bulan ben, bazı zamanlar yedek kulübesinden maç izleyebiliyorum.
Yıllar sonra orada oyuncu olarak oynamak imkanı da buldum, ondan söylüyorum. Her maç öncesi itfaiye kamyonu suluyor ama ‘jilet’ gibi bir zemin. Kumun hangi çeşidi böyledir hala aklım ermez. Kayarak yere düşen bir oyuncunun derisi soyuluyor istisnasız. Hikmet’in gelişiyle ayrıcalıklı statüsündeyim. Daha önceleri stat çevresine gidip, son 10 dakikada açılan kapıdan girerek, tel örgüler arasında maçı izleme imkanı bulan ben, bazı zamanlar yedek kulübesinden maç izleyebiliyorum.
Tribünler inanılmaz renkli. Bir yandan Urfaspor maçı
izlenirken, diğer yandan radyodan 1. Lig maçları dinleniyor.
Şimdiki gibi değil, iki top var, kimi zaman tek. Stadın
duvarları yüksek değil, bazen ‘Arap sallama’ vuruyor topçular ve hop arkadaki
Bamyasuyu’na uçuyor top. Yedek top giriyor devreye, o da caddeye kaçınca, hakem
maçı durdurup topu bekliyor tüm stadyum.
Hikmet’lerin oturduğu binanın alt katında Yusuf oturuyor.
Tüm muhabbetlerimiz, ‘Müfit Dayı’ üzerine Yusuf’la. ‘Müfit Dayım şöyle, Müfit
Dayım böyle vs.’ G. Saray’da forma giyen Müfit Erkasap’ın yeğeni Yusuf. Daha
yaşımız, Öğretmenler Apartmanının aşağısındaki boş arazide ‘mahle maçı’ yapmaya
müsait değil.
Turhan Erdem, babamla tanıştığı için biliyor beni. Bazen
gururumu okşama için, ‘geç kaleye şut atayım’ diyor. İnanılmaz derecede
gururlanıp kaleye geçiyorum. Kendimi yerlere atıyorum topu tutmak için. Top
dediğim, ‘meşin’ futbol topu değil, ‘plastik’ bile değil bildiğimiz ‘naylon’ (Biz 'laylon' diyoruz bittabi) top.
Bir süre sonra, mahallenin gençlerinin, ağabeylerimizin
yukarıda bahsettiğim arsada düzenli olarak antrenman yaptıklarını görüyoruz.
Arsayı çevreleyen boy hizasındaki duvara tırmanıp izliyoruz. Turhan, mahallenin
gençlerine futbol öğretiyor. Derme çatma da olsa, bir akademi gibi oluyor
burası. Sonradan resmileşiyor ve kulüp olarak amatör kümede mücadeleye başlıyor
bu arsanın topçuları. İsmi de çok fiyakalı; Doğan Yıldız 75.
Yaman topçuları var...
Bir Haluk var mesela enteresan. Türkiye penaltı yarışmasında üçüncü oluyor bir süre sonra. Birincinin ismi ise Tanju Çolak! Bir gün duvarın üzerinde gariban şekilde otururken, gençlerden biri yaradana sığınıp abanıyor topa, suratımın tam ortasına geliyor ve ters takla atarak duvardan aşağı düşüyorum. Turan Hoca gelip teselli ediyor, kanayan burnumu temizliyor ve ‘hadi geç kaleye’ diyor ve ekliyor, ‘Sert vurmayın kaleci küçük!’
Doğan yıldız 75 mahalli spora damgasını vuruyor adeta. Sadece futbol branşında değil, basketbol ve voleybolda da takım kuruyor. Boydan ve yaştan kaybediyoruz lisans almak için. Ama Turan Hoca’nın sözü var babama, bir gün gelecek bana lisans çıkaracak!
Bir Haluk var mesela enteresan. Türkiye penaltı yarışmasında üçüncü oluyor bir süre sonra. Birincinin ismi ise Tanju Çolak! Bir gün duvarın üzerinde gariban şekilde otururken, gençlerden biri yaradana sığınıp abanıyor topa, suratımın tam ortasına geliyor ve ters takla atarak duvardan aşağı düşüyorum. Turan Hoca gelip teselli ediyor, kanayan burnumu temizliyor ve ‘hadi geç kaleye’ diyor ve ekliyor, ‘Sert vurmayın kaleci küçük!’
![]() |
| Okul takımında da, amatör takımda da 8 numara giyiyorum. Olmazsa olmazım. |
Doğan yıldız 75 mahalli spora damgasını vuruyor adeta. Sadece futbol branşında değil, basketbol ve voleybolda da takım kuruyor. Boydan ve yaştan kaybediyoruz lisans almak için. Ama Turan Hoca’nın sözü var babama, bir gün gelecek bana lisans çıkaracak!
O sene acayipti. Şampiyon oldu takım. 2. Lige çıktı sanırım.
Memlekette bahar havası ile beraber değişimler de yaşanıyor maalesef.
Karışıyor ülke, siyasetçilerin asabi açıklamalar bugünkü
kadar olmasa da fena. Okullarda kavgalar başlıyor, ‘sağ-sol’ çatışması giderek
şiddetleniyor bir yandan.
Turhan Erdem hoca jübile yapıyor sonra, Esin ablanın dükkanını yıkıp, yerine bina yapıyorlar. Başka
yerde daha büyük bir kuaför açıyor çok uzak değil ama; Kütüphaneye giderken solda, Cengiz Topel İlkokulunun sol çapraz karşısında! Bilmiyorum aslen memleketleri neresi ama
gitmiyor Urfa’dan. Stada yakın bir yerde spor malzemeleri dükkanı açıyor Turan. Ve
kopuyorum Hoca’dan.
Yıllar geçiyor tabi...
Fiziksel olarak da gelişiyorum, Meslek Lisesi’ne başlamadan önce kapalı spor salonunun arkasındaki spor alanını keşfediyoruz. 4 pota ve zemini beton alanda. Ama top yok. Sabahları gidip topu olanların gelmesini bekliyoruz. Sonra da bizi seçip bir takıma alırlar diye. Akabinde tek pota maç. Arkadaş ediniyoruz epeyce. Sıcak yaz günlerinde burada geçiyor günlerimiz. Bitişikteki çay bahçesinin bekçisi su vermekten bıkmış bize.
Fiziksel olarak da gelişiyorum, Meslek Lisesi’ne başlamadan önce kapalı spor salonunun arkasındaki spor alanını keşfediyoruz. 4 pota ve zemini beton alanda. Ama top yok. Sabahları gidip topu olanların gelmesini bekliyoruz. Sonra da bizi seçip bir takıma alırlar diye. Akabinde tek pota maç. Arkadaş ediniyoruz epeyce. Sıcak yaz günlerinde burada geçiyor günlerimiz. Bitişikteki çay bahçesinin bekçisi su vermekten bıkmış bize.
Bir ayrıntı; çay bahçesi de enteresan, ismi; Emirgan. Parası
olanlar, saatlerce top oynayıp, ter akıttıktan sonra buz gibi ‘Şehir’
gazozlarına saldırıyor. İradesiz paralılar ise hem oynayıp, hem kenara yanaşan ‘frigocu’lardan
aldıkları 'eskimo'yu yalıyor. 'Portalin' belli bir sınıfa ait içecek gibi. En büyük
özellik ise şu; kapağı açıldığı andan itibaren şişenin boğazına doğru havanın
temas ettiği asitli içecek birden buzlanmaya başlıyor ve ilk yudum ‘karlamaç’
olarak geliyor ağızlara.
Liseye basketbolsever olarak başlıyorum. Sanat Okulu’nun
bahçesinde toprak zeminli iki basketbol sahası var. Ama basket topumuz yok.
Plastik top da bir yere kadar zevk veriyor. Bir gün pırıl pırıl bir çocuk
geliyor yanımıza, elindeki filede gıcır bir basketbol topu: Voit. ‘Mahmut Tacir’in
oğluyum’ diyor tanışırken, yanılmıyorsam ismi Emre bu delikanlının. Mahmut
Tacir; bir marka sağlık sektöründe. Urfa’nın en iyi doktoru olarak biliniyor.
Emre bizden epeyce küçük ama spor meraklısı. Onun topuyla oynuyoruz hafta sonu.
Sonra gelmemeye başlıyor nedense ve hayatımızın ilk ciddi kararını alıyoruz,
ortaklaşa bir basketbol topu almak.
![]() |
| Hayallerimizi süsleyen bu salon yok artık! |
Para biriktiriyoruz haftalarca. 5 kişiyiz, herkes bir miktar veriyor ve üç kişi basket topu almak üzere Turan Hoca’nın dükkanına gidiyoruz. Paramız yeterli gelmiyor, müthiş üzgünüz. Turan Hoca, beni göstererek, ‘bu arkadaş kefil olursa kalanını sonra verirsiniz’ diyerek topu uzatıyor bize. Sadece mutlu değilim, aynı zamanda tepenin kralıyım da!
Ve o basket topu, benim gibi pek çok gencin tek meşgalesi
oluyor. ‘Kapalı’nın arkası ve okulun bahçesi meskenimiz. Beyaz Gölge var
ekranlarda, etkisinde kalmışız, kolay mı? Her uzuna ‘Kuliç’ lakabı takıyoruz
mesela… Kötüler ‘Falkonetti’ ama o başka diziden.
Amatör lisans çıkarıyorum ama Doğan yıldız 75’den değil.
Okul takımındayım da. Ne ki, yerel amirler pek sıcak değil amatör sporlara.
Soyunma odalarını açmıyorlar mesela, ‘evde duş alın, kirleniyor buralar’
diyorlar. İki takıma tek soyunma odası veriyorlar bazen lütuf olarak. Hayatımda
ilk kez, ‘fileli’ potaya basket atmanın tarifsiz zevkini yaşıyorum. Amatör
maçlar, hakemler, seyirciler bambaşka bir yazı konusu. Kapalı Spor Salonu ile
duygusal bir bağımız oluşuyor doğal olarak. Çok sonra yıkıldığını öğrenince
içimde bir şeylerin burulduğunu hissediyorum.
Zemininin yenileme çalışmalarını hatırlıyorum. Vernik mi, cila mı neyse, o kadar fazla dökülmüş ki,
çıkılan ilk maçta basketbol değil buz pateni yapıyoruz. Ayakta durmak mümkün değil.
İsmini hatırlamadığım Urfa Lisesi’nden bir hoca (O dönem Doğan yıldız 75’te
oynuyor) akıl ediyor ve çoraplar çıkarılıp ayakkabıların üzerine giyiliyor. Çoraplar
kaymayı engelliyor ve o akşam kimse sakatlanmadan maçlar tamamlanıyor.
Okulumun toprak sahasının, halı saha yapıldığını görüyorum
sonraki gidişlerimde, galiba kapalı salon yapınca ihtiyaç kalmamış. Turan
Hoca’nın spor dükkanını da göremiyorum, açıkçası borcumuzu ödeyip ödemediğimizi
de tam hatırlamıyorum. Bir helallik, bir de teşekkür borcum var Turhan Erdem’e.
Bana, spora, memleketime çoğu kişinin farkında olmadığı katkılarından dolayı…
Şimdilerde düşünüyorum da, kent sportif olarak yitirdiği bir
ruhu arıyor. Geçmişin tozlu çekmecelerinde, bir yerlerde olan ruhu; fedakarlık,
dostluk, kardeşlik ruhu. Aslında orada duruyor ama pek göremiyorlar sanırım.
Turhan Hoca’nın gençlere yaklaşımında, beş arkadaşın bir araya gelip top
alışında… Hayat işte…
21 Ocak 2013 Pazartesi
Oscar’ın belgeselleri
Film yarışmalarında bazı dallar vardır, çok fazla dikkat
edilmez. Popüler değildir zira. Belgesel türü de bunlardan biri ne yazık ki.
Ancak işin değerini bilenler, Akademi Ödülleri’ni özellikle de kısa ve belgesel
türündeki adayları için beklerler. Zira, ‘celebrity’ sentetikliği yoktur bu
alanlarda. Emek ve gerçek vardır. Bir de ağır politik entrikalar. Bu seneki
Oscar Belgesel adayları bu anlamda tam bir örnek liste oluşturuyor. Epey renkli
aday tablosunda en dikkat çeken filmlerden biri, İsrail’in MİT’i sayılan Shin
Bet’in katı propagandasını yapan The Gatekeepers. İsminden de aşağı yukarı
anlaşılıyor ne olduğu. Bir diğeri ise, geçtiğimiz çağın ‘bela’sı olarak kabul
edilen AIDS vakasının başına giderek, mücadelesini anlatan How to Survive a
Plague… Bir de trajik bir insan öyküsü var adaylar arasında: Searching for
Sugar Man. Asıl adı Sixto Diaz Rodrigez olan ve 70’lerin başında iki albüm
çıkaran müzisyenin intihara gidiş hikayesini fondaki toplumsal gelişmelerle
veriyor belgesel. Ancak biz bu hafta iki önemli başka belgeseli inceleyeceğiz.
Kirby Dick ismi kamuoyumuza biraz yabancıdır. 1986 yılında
bir Amerikan belgesel dizisinde yaptığı tek bölümlük yönetmenlik neticesinde
işin tadını almış ve hayat felsefesi olan ‘şiddet karşıtlığı’ ile bunu
birleştirip, birbirinden fena işlere imza atmış bir sinemacı. Denebilir ki,
ahir ömrünü Amerika’daki ‘cinsel istismar’ ve ‘şiddet’ üzerine vakfetmiş bir
inatçı adamdır Kirby Dick. Bu inatçılığı ona 2004 yılında Twist of Faith isimli
filmiyle Oscar adaylığı getirmişti.
Bu yılki Oscar’larda ise çok daha sert bir belgesel ile yine
aday listesinde: The Invisible War. İsminde de anlaşılacağı üzere, Amerikan
ordusundaki üzeri örtülmeye çalışılan rezillikleri ele alıyor Dick. Dolayısıyla
izlenmesi zor olduğu kadar rahatsız edici de. Bu zorluk ve rahatsız edicilik
sadece içerikten kaynaklanmıyor, bir belgesele göre kat be kat fazla röportaj
var Görünmez Savaş’ta.
Tüm cesaretlerini toplayıp açık kimlikleriyle kamera
karşısına geçen kadınıyla erkeğiyle kurbanlar yaşadıklarını tüm çıplaklığıyla
aktarıyor seyirciye. Dünyaya kan kusturan modern ordunun halısını kaldırıyor ve
altındakileri gösteriveriyor.
Film, kadın askerlerin ABD ordusuna ilk kez kabul
edilişlerinin açıklandığı dönemden görüntülerle başlıyor belgesel. Geçmişte
yaşanmış tacizler ve kapanmış davalar ile beraber hala devam eden davalara ve
verilen mücadelelere şahit oluyoruz.
![]() |
| Searching for Sugar Man |
Çarpıcı rakamlar da var filmde. Belgesel, ABD ordusunun
kuruluşundan bu yana 500.000 taciz vakası olduğunun tahmin edildiğinin fakat
bunlardan yalnızca 3230'unun kurbanlar tarafından bildirildiğinin altını
çiziyor. Tecavüzcülerin %15'inin orduya girmeden önce tecavüz suçuyla
yargılandığını, bunun ise normal popülasyondaki tecavüzcü oranının iki katına
tekabül ettiğini öğreniyoruz.
En çarpıcı bölüm ise, bütün bu melanetin üzerinin
örtülmesinin neredeyse kurumsal bir reflekse dönüştüğüne şahit olmak. Tüm bu taciz ve tecavüz vakalarının üstlerinin
nasıl örtüldüğünün, ordunun kendi saygınlığını ve üst düzey elemanlarını korumak
için nasıl şekilden şekle büründüğünün, hatta ve hatta bürünmek zorunda
kalmayıp hiçbir açıklama yapmadan olaylardan nasıl sıyrılabilme hakkının
olduğunun açıklandığı bir belgesel The Invisible War.
Yetmiyor, çuvala sığmayan mızrak ordu dışına taşıyor ve
siyaset heç de sıkılmadan, bir üst yorgan örüyor bu rezilliklere, sıkı sıkıya
kapatıyor her şeyi.
Hiç de yabancı değil gibi…
Sundance Film Festivali'nde gösterilip seyirci ödülünü
kucakladıktan sonra gündeme bomba gibi düşmüştü The Invisible War.
Bir ‘Direniş’ belgeseli 5 Broken Cameras – 5 Kırık kamera.
Batı Şeria’nın küçük bir köyünde yaşayan Emad Burnat’ın dördüncü çocuğunun
doğumuyla açılıyor. Aslında hiç de yabancı olmadığımız bir gerçek hikaye bu;
İsrail askerlerinin işgal ve Filistinli köylüleri bezdirme taktikleri.
Gecenin bir vakti kapılar hır ve hızla vurulup, insanlar
evlerinden atılmak isteniyor, gerekçe malum; buralar İsrail toprağı! Direniyor
köylüler elbette. Silaha karşı öfke ve kararlılığın, hayata karşı ölümün duruşu
bu. Büyük siyasi sinsilikler, asimilasyon ve soykırım politikalarının
uygulanışının örneklerini izliyoruz sonra.
Gaz bombaları, gece baskınları, gözaltılar, işkenceler,
yaralanma ve katledilmeler… Buna karşı duran muazzam bir sivil direniş ve akan
hayat. Belgesel inceden bir olumlu İsrail örneğiyle, tersten vurur gibi görünse
de, her şey gerçek.
Filistin köyüne, direnişe destek için gelenleri görüyoruz
belgeselde. Bunların arasında bizzat İsrailliler de var. Ve bu direniş
esnasında bir İsrailli öldürülüyor, ailesinin aldığı yüksek tazminatı
görüyoruz. Bunun kontrastı olarak, katledilen bir Filistinlinin geride
bıraktığı perişan ve yoksul aile…
Katıldığı pek çok festivalde övgü alan, işgal altındaki
hayatları doğrudan perdeye yansıtan belgeselin yürüyüşü devam ediyor ve Filistin
hala direniyor!
17 Ocak 2013 Perşembe
Oscar’ın 'kısa'ları (1): Buzkashi Boys
Buzkashi; Orta Asya'da Afganistan, Kırgızistan ve
Tacikistan'da at sırtında takım halinde oynanan Polo benzeri bir spor. At
üzerindeki sporcular, başı kesilmiş keçi ölüsünü, rakiplerine vermeden,
yardımlaşma ile belli bir hedefe kadar taşımak zorunda. Güç, çeviklik, cesaret
ve yardımlaşma gerektiren keçi kapma yarışı, yüzyıllardır Orta Asya
bozkırlarında oynanıyor.
Film isminden de anlaşılacağı üzere bu spor çerçevesinde iki
iyi arkadaşın (Rafi ve Ahmed) hikayesini anlatıyor. Bunlardan biri, demircinin
oğlu, diğeri karizmatik bir sokak çocuğu. Savaşın paramparça ettiği hayatların tam
göbeğinde, kendi küçük dünyalarında yaşayan ama hayalleri büyük olan iki küçük
yürek.
Filmin önemli bir özelliği var. Bir süreden beri internetten
hizmet veren Kickstarter isimli platformun filmi olması. Bu platform mütevazı
bir adım olarak kuruldu ama bugüne kadar binlerce sanat çalışmasına kaynaklık
etti. Oscar’ın bu yıl ki kısa film adaylarında üç tane Kickstarter projesi var.
3 film Kickstarter’da 558 destekçiyle 90 bin dolar topladı.
‘Innocente’ ve ‘Kings Point’ en iyi kısa belgesel, ‘Buzkashi Boys’ ise en iyi
kısa film dalında Oscar’a aday gösterildi.
Bu üç yeni filmle birlikte Kickstarter kaynaklı Oscar
adaylarının sayısı altıya çıktı. Daha önce ‘Incident in New Baghdad’, ‘Sun Come
Up’ ve ‘The Barber of Birmingham’ filmleri de aday olmuştu. Ancak aralarında
henüz Oscar kazanan olmadı.
Filmlerine bütçe oluşturmak için Kickstarter’ı kullanan
sanatçılar, topladıkları para karşılığında destekçilerine filmin bir kopyasını
veya özel gösterim bileti hediye ediyorlar.
Kickstarter, bugüne kadar yaklaşık 892 bin destekçiyle 103
milyon dolar toplayarak 8 binden fazla film, belgesel ve video projesinin
yapımcılarını destekledi. Filmin jeneriği ve sitesinde, ne kadar katkıda
bulundukları önemsenmeksizin, tüm destekçilerin isim listesi yer alıyor.
Film ile ilgili ayrıntılı bilgi
Oscar’ın kısa adaylarının listesi
16 Ocak 2013 Çarşamba
Güzelliğini hatırlatmak isterdim, aynalardan evvel
Tiyatrocudur Yılmaz Erdoğan, şairdir, oyuncudur, komedyendir vs. Film çekti bir kaç tane bu sebeple de yönetmendir elbette. Kelebeğin Rüyası, Erdoğan'ın son filmi.
Yaşanmış bir hikayeden yola çıkılarak yazılan bir dönem öyküsü Kelebeğin rüyası; 40'lı yılların başında Zonguldak'ta yaşayan iki talihsiz genç şairin dokunaklı hikayesi var filmde.
Neşeli Hayat'ı kısmen ayırarak söyleyebiliriz ki, Erdoğan'ın önceki filmleri bir tür 'perde parodisi'ydi. Yılmaz Erdoğan kelebeğin rüyası ile sinemacı olduğunu gösteriyor artık. Rengiyle, dokusuyla, öyküsüyle... Fragmanına bakınca farklı ve güçlü bir filmle karşı karşıya olduğumuz hissini ediniyoruz. Her ne kadar biraz Amerikan tarzı olmuşsa da... Bahtı açık olsun.
Film, 22 Şubat'ta vizyona girecek.
İnternet sitesi ise şurası.
15 Ocak 2013 Salı
Gidişat hiçliğedir!
Yavuz Tuğrul’un Gönül Yarası filminde beni yüreğimden vuran
bir cümle vardı: ‘Hepimiz hayallerimizin kurbanıyız!’ Hepi topu 6 dakikalık,
diyalogsuz bir kısa film olan El Empleo - İstihdam ise bize hepimizin sahip
olduklarımızın kölesi olduğunu haykırıyor. Hem de öyle böyle değil; sakince,
usul usul akarak.
2008 yapımı animasyon filmi adeta modern bir menkıbe gibi
anlatıyor derdini. Film, en mütevazısından en devasasına kadar tüm yaşamların
büyük bir sistemin çarkından ibaret olduğunu çarpıcı bir şekilde ele alıyor ve
can yakan bir finalle bitiriyor.
Aslında en kestirmesinden özetleyecek olursak, hiçliğe
gidişin hikayesi El Empleo. Modernizmin insanı nasıl hiçleştirdiğini, hislerini
felç ederek sıradan birer aparata dönüştürdüğünü anlatıyor. Bu anlamda sıkı bir
‘Dönüşüm’ filmi aynı zamanda. (Kafka’ya selam olsun)
Hikaye çok basit aslında; bir adam uykudan uyanıp işe
gidiyor ama önce anlam veremediğimiz görüntüler eşliğinde izliyoruz olup
biteni. 6 dakikanın sonunda ise, ‘Vay be’ dedirtmeyi başarıyor yönetmen Santiago
Grasso. Hepi topu iki kısa filmi var yönetmenin. Zaten marifet film ve
tekniğinden ziyade metinde. Bunun da altında Patricio Plaza’nın imzası var.
Fikir de ondan çıkmış, metin de…
Tuhaf olan şey ise şu; kahramanımız uyandığı andan itibaren
sağı/solu, dört yanı insanlarla dolu olduğu halde fena halde bir mutlak
yalnızlık yaşıyor. Ve bu yalnızlığın getirdiği dumur olma durumu. Sayıların hiçbir
anlam ifade etmediği, zamanın ise sadece ‘zamanlama’ bağlamında bir değer ifade
ettiği dünyadan bahsediyor kısa film. Gidişat hakkında derin kaygıları çizgiye
dökerek, kocaman bir balyoz ile tepemize iniyor; gidişat hiçliğedir!
Not: Filmin yüksek çözünürlüklü izleme seçeneği var.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






















