4 Mart 2013 Pazartesi

Veda



Yanılmıyorsam Pablo Neruda’ya ait bir sözdür; ‘şiir, yazanın değil, ona ihtiyacı olanındır!’

Eğer, şiir böyle ise, şarkıda hiçbir mülkiyet hakkı söz konusu olamaz diye düşünüyorum. Çünkü şarkı daha fenadır ve (elbette her şarkı için söylemediğimi biliyorsunuz) neredeyse insana dair hiçbir şey yoktur ki, bir şarkı ile kesişmesin.

Sevdalar liste başı elbette. Ayrılık, özlem, vuslat…

Yaraları insanın sonra… Acıları, öfkeleri, hayal kırıklıkları. Hepsinin karşısına denk gelen bir şarkı, türkü, bozlak illa ki vardır.

Tanımak tuhaf şeydir, yan yana olmakla, uzun süre beraber kalmakla ilgili değildir sevgili okur. Hiç görmediği, görüşmediği halde tanışanların olduğunu en çok sizler bilirsiniz. Yaralar ve acılar en iyi tanışanlardır. Müslüm Gürses bu nedenle toplumu çok iyi tanıyordu. Acılarından biliyordu memleketini.

Bu nedenle beyaz adam çok bilmez ve anlayamaz bu tanışıklığı.

Siz bakmayın her şeyi hoyratça tüketim malzemesi yapabilen popüler kültürün son zamanlarda Müslüm Baba’yı da ele geçirdiğine. Reklamlarda, magazin programlarında boy göstermesine bile sevenlerinin ‘eyvallah’ diyebileceği kadar samimim ve yakın bir tanışıklıktı bu aslında. En derin acılara sahip olanların bile insanlara gösterdikleri bir yönü vardır. Yaralarını örterek yaparlar bunu. Kendisine uzak duranlara yaralarını gizleyerek, kendini göstermenin bir yolu olarak keşfetmişti belki tüketim düzlemini. Bilmediği için dudak bükenlere, ‘gülsünler ama bilsinler’ diyerek.

Hastalık sürecinde anladık bunun doğru olduğunu. Yıllar boyu küçümseyerek, horlayarak itenler bile bir başka yaklaşıyordu artık Müslüm Gürses’e. Müslüm baba’ya uzak durmak, bu toplumun acılarına uzak durmak demekti. Aradaki bu lanetli mesafeyi kendi aşmak istedi büyük sanatçı. Adımların hepsini kendi attı.

Çünkü sahici yaraları vardı Müslüm Gürses’in. Güzel ses herkeste olabilir. 
Görüyorsunuz işte, şarkı yarışmalarında onlarca ses beliriyor ve bir su baloncuğu kadar bile sürmüyor etkileri. Müslüm Gürses’in etkisinin uzun ve derinden olmasının en büyük nedeni, yaralarının, dinleyicilerinin yarasına denk gelmesindendir. Annesi öldürülmüştü ve katil babasıydı… Belki de bütün şarkıları, bu yaranın kabuk bağlamasını önlemek içindi Gürses’in. Sonrasında geçirdiği kaza ve mucizevi şekilde kurtuluş.

Bir ülkeyi acının prizmasından görebilmek herkese nasip olabilecek bir şey değil. O yüzden bu görüş ve paylaşıma sahici diyoruz. Kolay anlaşılabilecek bir denk geliş değildir bu.

Seneca, ‘Hafif acılar konuşabilir ama derin acılar dilsizdir’ diyor. Belli ki Müslüm Baba’yı tanımak nasip olmamış. Zira, derin acıları dile getirebildiği için farklı ve etkiliydi Gürses. Hangi türde olursa olsun, onun yorumladığı bir şarkı bambaşka bir dile dönüşürdü. Acının diline…

Ki bu sebeple bir Müslüm Gürses Ansiklopedisi vardır bilir misiniz?

Hayranlarının oluşturduğu sitelere girip bakın hemen göreceksiniz. Kelimeler bildiğimiz anlamlarının dışında bir yerlerde durur onun lügatinde. Ve sadece şarkı konuşur, kelimeler acının en yalın haliyle yan yana gelirler dizelerinde. Dilsiz kalabalıkların titreyen içli nağmeleridir dile gelen.

Bir tek şımarık cümle, bir tek fena kelam duymadı kimse onun ağzından. Her derin acı sahibi gibi konuşmazdı, ağzını ancak dertli bir şarkı söyleyeceği zaman açardı ve yarasından yakalardı insanları. Emin olun, çok nadirdir böyle bir şey. Çok istisnai bir durumdur. Sevinçleri de farklıydı, korkuları da… 

Gözyaşında gizlerdi sevinçlerini ve ‘unutursun diye’ çok korkardı mesela…

Anlamayanlar yine anlamayacaktır ama Müslüm Gürses bir ihtiyaçtı ve kendine ait bir şey değildi şarkıları. Çok kişinin, çok şeyine karşılık geliyordu. Belki de bu nedenle, bizim toplumu anlamak için Müslüm Gürses’in sesi ve tınısından yola çıkmak gerekiyordu.

Veda’ydı son albümünün adı ve şöyle diyordu:

“Dünyayı sevenler veli değildir.
Canı terkedenler deli değildir.
İnsanoğlu gamdan hali değildir
Her birini bir efkara yazmışlar 
.”

Mekanı cennet olsun…


Suç Çetesi: L.A. Vadisi!



Mickey Cohen Yahudi kökenli çete lideri. Amerika’nın sıkıntılı dönemi 1930’dan İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar etkili olmuş, devlete ve rakip çetelere kan kusturmuş bir mafyöz adam. Aslında sinema için son derece renkli ve verimli bir karakter. Bundan dolayıdır ki, daha önce birkaç kez karakter olarak beyaz perdede yerini aldı. Misal; 1991 yapımı bir Bary Levinson filmi olan Bugsy’de Harvey Keitel tarafından canlandırdı ve Oscar’a da aday gösterildi. Keza şaşaalı kadrosuyla 1997 yapımı ‘L.A. Confidential- L.A. Sırları’ filminde de Paul Guilfoyle tarafından canlandırıldı ama hikayede çok ağırlığı yoktu.

Daha çok televizyonlara iş yapan yönetmen (arada başarılı bir Zombieland var, haksızlık etmeyelim) Ruben Fleischer, son filmi ‘Gangster Squad-Suç Çetesi’nde hikayenin odağına Mickey Cohen’i koymuş. Tıpkı L.A. sırları filmindeki gibi oldukça kalabalık ve ünlü bir oyuncu kadrosu var filmin. Cohen’i ise usta oyuncu Sean Penn canlandırıyor.

Hikayesine bakalım: Sene 1949… Los Angeles tüm parıltılı yönüne rağmen, alttan alta suç kaynamaktadır. New York-Brooklyn kökenli, acımasız mafya babası Mickey Cohen (Sean Penn), uyuşturucu, silahlar, fuhuş ve –işler istediği gibi giderse- Chicago’da yapılan tüm büyük bahislerden kirli kazanç elde ederek bu şehirdeki şov alemini yönetmektedir. Elbette bunu yaparken sadece yanında beslediği silahlı çete üyelerine değil, beslediği polislere ve siyasetçilere de sırtını dayamaktadır.


Görünüşe göre, bütün şehir kontrolü altındadır ama işler bir gün istediği gibi gitmemeye başlar. Zira, kimsenin farkında olmadığı bir küçük grup, üstelik satın da alınamayan, kanun adamı ki başlarında çavuş John O’Mara (Josh Brolin) ve Çavuş Jerry Wooters’ın (Ryan Gosling) vardır, Cohen’in kurduğu bu kanlı iktidarı yıkmak için çalışmaya başlamıştır. Bu, sadece bir mafya liderini yok etme operasyonu değildir, bir şehri suçun kucağından geri alma mücadelesidir.

Görüldüğü üzere, hangi açıdan bakarsanız bakın Mickey Cohen’in gerçek hikayesi, sinema için son derece cazip duruyor. Ne var ki, her film aynı başarıyla anlatamıyor bu hikayeyi. Ruben Fleischer’ın filmi de, korkarım ki çok başarı olanların safında olamayacak.

Birkaç nedeni var elbette bu durumun.

Bir kere tür olarak çok şansız, zira bu türde çekilen her yeni film Brian De Palma’nın o güzeller güzeli ‘Untouchables – Dokunulmazlar’ını akla getiriyor. Şahsi kanaatime göre Yaralı Yüz ile beraber suç filmleri için önemli bir çıta olan bu iki film, kendilerinden sonrakilerin kaderini de belirliyor bir şekilde. Ancak Dokunulmazlar’ın yakaladığı en üst düzeydeki suç/kanun çatışmasına maalesef ulaşamıyor.


Dikkat buyurun, Dokunulmazlar ile kıyas edildiğinde, diyorum. Yoksa, Hollywood yapımcıları da çok iyi biliyor ki, suç filmlerinin her türlü ‘gideri’ vardır. Suç çetesi de bu kontenjan ve Sean Penn ve Ryan Gosling’in karizmasıyla (Oyun gücüyle değil!) ayakta duruyor.

Filmin senaryosuna dair mantığın sağlam çatılmaması, Suç Çetesi’ni en zayıf kılan yönlerden. Ancak buna tam anlamıyla zıt bir diyalog örgüsü var. Filme bütüncül bir tahlil ile bakıldığında, Suç Çetesi’nin arasına sıkıştırılmaya/yerleştirilmeye çalışılan aşk hikayesinin, ana hikayeyi epey zedelediği gibi, senaryoda ciddi zaaflar meydana getirdiği de aşikar.

Oyuncu yönetimi açısından da, küçümsenmeyecek zaaflar içeriyor film. Sanki oyuncular, yönetmenin ne istediğini bir türlü anlamamış, sonunda boş verip kendi deneyim ve birikimleriyle karakteri oluşturmaya çalışmışlar gibi duruyor. Açıkçası, sinema için bu çok ciddi bir zaaftır! Nitekim bu zayıflığın neticesinde, ipini tamamen eline alan Sean Penn, canlandırdığı karaktere hasar verecek kadar ileri gidiyor, oyunun yükseklik dozunu ayarlayamıyor. Bundan dolayı, epey itici de olabiliyor. Ryan Gosling, yine aynı sebeplerden ötürü, Drive’da bayıldığımız o ‘ebleh’ duruşuyla inandırıcılıktan fersah fersah uzaklaşıyor. Belki de yönetmen, anlattığı hikayenin dünyasına çok yabancı, bilemiyorum…


Suç Çetesi’nde hissedilir bir estetizasyon çabası var. Yönetmen, anlattığı dünyanın nasıl eril ve sert bir dünya olduğunun farkında. Bunu yumuşatıcı her darbe, filmin inandırıcılığını bir rende gibi inceltirken, bazen bunu dengelemek adına şirazeden çıkıyor. Dolayısıyla film, son derece dengesiz ve kararsız bir yapıyla ilerliyor. Çatışma anlarında yapılmaya çalışılan ağır çekimler, seyircide Dokunulmazlar tadı bırakmak istiyor ama nafile. Bunu dengelemek adına, vurulanları kevgire çevirmek yeterli olmuyor tabi!

Bütün bunlara rağmen, seyri zor olan bir film değil Suç Çetesi. Türün tüm istek ve vaatlerine bir karşılık içeriyor. Demek istediğim, mesele keyfiyet meselesi…

Mickey Cohen karakteri ise, öyle üç beş filmle tüketilecek gibi değil. Bundan dolayıdır ki, usta yönetmen Frank Darabont (Yeşil yol, Esaretin Bedeli) yeni dizisi Lost Angeles’ta bu sene onu yine kullanacak.

Suç Çetesi için son olarak şu söylenebilir; Crime & Investigiation kanalı için yapılan bir portre çalışmasından biraz daha  şatafat ve çatapatlı. O kadar…

Bize bu kadarı da yeterli, diyorsanız, kaçırmayın.

İşte bunlar hep aşk!


Bir yıl önceydi… Burnundan soluyordu yüzlercesi. Öfkeleri yine limiti aşmış, kontrol filan hak getire. Bilmedikleri muhite, tanımadıkları sokaklardan yürüyerek gelmişlerdi. Bir bahane arıyorlardı, içten içe nefesleriyle büyüttükleri öfkelerini dışa taşırmak için. Bir sebep; haklı ya da haksız.
Yetim gibi hissetmek tuhaftır, öksüz kalmanın ilk anları kolay kaldırılacak bir şey değildir. Açık söyleyeyim, daha fenasını bekliyordum manzaranın. Olmadı korktuğum gibi. Çok şükür. Fazla dayanamadılar zaten. Protokol filan, anladıkları şeyler değildi. Resmiyete saygı duyar, inceden tedirgin olurlardı ama ‘baba’ boylu boyunca tabutta yatıyordu ilerde ve yetişemiyorlardı.
Sonra nasıl olduysa, bir alev parladı ortalarda bir yerde. Tek şey diyorlardı, ‘Müslüm Baba!’ hançerelerini yırtarcasına bağırıyorlardı. Teşvikiye, Nişantaşı, buralar temiz yerler, çok temiz. Ürktü tabi, balkonlar, pencereler, perdeler… Cam kenarından içeriye çekildi kafedeki meraklı kitleler.
Müslüm Gürses'in Cenazesi
Bir zapt ediş gibiydi her şey. Cenaze, sahici sevenlerini çağırıyordu sanki. Yetimler ise, gözleri kan çanağı gideni daha fazla izlemeye razı olmadı uzaktan. Yüklendiler ve omuzladılar tabutu. Cep telefonlarının şaşkın bakışları altında gidiyordu cenaze.
Önce Cemal Reşit Rey konser salonunun önüne gittiler. ‘Baba’nın naaşı oradaymış diye duymuşlardı ama içeri alınmadılar. Acıları vardı, öfkeliydiler ama susmayı tercih ettiler. Arıza çıkarmadılar burada. Ardından ‘sosyete’ semtindeki camiin yolunu tuttular. Giderken ayrı ayrı yollardan gözleri yaşlı, dilleri suskundu yine. Kameralara konuşan siyah gözlüklü insanlara aldırış etmediler. Her ne kadar son dönemde sevdalılarının kendilerine tercih ettikleriyle yüz yüze gelmiş olsalar da, vakur bir sessizlik ve metin oluşu yüklenebildiler hep.
Sonra omuzlara alındı cenaze. Bilirsiniz; her şeyi eşitleyen tek taştır musalla taşı. Hiçbir maddi güç, dünyevi kudret makam farkı oluşturamaz orada. Ve omuzladılar Müslüm Baba’nın cenazesini. Birer birer döküldü rengi beyaz olanlar, bir onlar kaldılar. Ve tertemiz beyaz adam sokaklarında yürürken tabutla, artık daha fazla tutamadılar. Camlardan kendilerine sarkan ürkek bakışlara bastılar sloganı; ‘Sosyete uyuma, Müslüm Baba geçiyor!” Sonra hızlandı tabut, yeşil araba arkasında yeşil örtülü tabut…
müslüm baba cenazeBir koşu şekli vardır bilir misiniz?
Kollar dik şekilde ceketin iki yan cebini tutar. Eller sabit şekilde yapılır koşu. Ambulansın peşinden koştular öylece. Bir feryad ü figan; nereye Müslüm Baba?
Bir aşktı bu aslında… Neredeyse bir yılın geçtiği bugün bile hayran sayfası simsiyah. Ve bir zaman sayacı konulmuş. Değil günler, saatler, dakikalar, saniyeler tutuluyor; şu kadar zamandır yastayız, özlüyoruz, diye.
Aslına bakılırsa mesele sadece müzik değildi, ses hiç değildi. Şu cümleler hayranlarının ortak hissiyatı: Dostumuz, canımız, ciğerimiz, sırdaşımız, dert ortağımız, kederimiz, hüznümüz, Müslüm Babamızı kaybettik! Hasret rüzgarları çok erken esti, doyamadık sana; sesine, nefesine, şefkatine, sevgine Müslüm Baba! Acımızda, göz yaşımızda, sevincimizde yanımızdaydın. Bir evlat gibi sevdin bizi. Şimdi öksüzüz, gönlün gönlümüzdür, rahat uyu…
Çok az sanatçıya nasip olacak bir samimi karşılık, ender görülecek bir yakınlık.
Peki bu işin sırrı neredeydi? Nereden geliyordu bu benzeri zor bulunacak muhabbetin kökeni? Birkaç örnek ile okuma yapmak en iyisi sanırım.
1979.. Urfa… Memleket karışık. Siyaset kardeşi kardeşe vurdurma işlevinde zirve yapıyor. Yokluk dönemi. Gelen elektronik parçaların hemen hepsi ‘Hicaz’dan geliyor. Ama yetmiyor müziğin hasına vurgunlara. Şıh Müslüm adında bir çocuk, daha gençliğe yeni yeni adım atmakta. Bir araba teybi satın almış ve gidip Nacar (Marangoz) pazarında bir kasa yaptırmış teybe. Üzerine minik delikler açıp, küçük neonlar yerleştirmiş filan. Bir çift hoparlör koymuş iki yanına. Müzik seti değil canavar… Açtı mı sesini, yutuyor insanları adeta.
Şıh Müslüm, kalan parasıyla gidip yeni çıkan Müslüm Gürses kaseti almış. Long Play’den (LP) kayıt değil orijinal. Şeffaf ambalajını açması bile törenle… Nadirattandır… Kaseti teybe takmadan, kapak resmini ezberliyor. Bağrıyanık. Bir de kupür var cüzdanında. Filmi de çekiliyor; Bağrıyanık Ömer…
Bütün sevdiklerim gitmiş
Bütün ümitlerim bitmiş
Yaşama hevesim bitmiş
olmuşum bir bağrıyanık…
Müslüm Gürses'in Cenazesi1982… İzmir… Yaz sonu ama fena sıcak… Babasıyla gurbette çalışan bir genç. Kamyonla kum taşıyorlar. Sonra arızalanıyor kamyon. Tamir için İzmir sanayisine çekiliyor. Ve genç uzaktan bir afiş görüyor, kocaman bir poster: İzmir Fuarı’nda Müslüm Gürses… İlk kez görecek Müslüm Baba’yı, dönüp memlekette anlatmak var… Soluğu fuarda alıyor. Arka sandalyelerden birinde bekliyor.  Akşam 9 suları ama bir türlü çıkmıyor Baba. Geç kalıyor çocuk ama inat. Vasıta bulması zor o saatten sonra. Boş veriyor her şeye bekliyor. Saat gece yarısına yakın sahne kararıyor. Bir sürü insan ucuz plastik sandalyelerde ama minderler var enteresan şekilde. Önce orkestranın sesi duyuluyor. Tanrı İstemezse’yi çalıyor gönül telini sızlatarak. İki adam, aralarına aldıkları bir başka adamı sahnenin ortasına getiriyorlar. Müslüm Baba ayakta bile duramıyor neredeyse. Ne o orkestraya uyuyor, ne orkestra onu yakalayabiliyor. Müzik ayrı, Baba ayrı tellerden sürüyor konser. Minderlerin hikmetini anlıyor. Sahneye tespih ve minder yağıyor. Bir de sahne ile seyirci arasında minik bir havuz var. Fanatikler, arada gaza gelip, şatoya saldıran şövalyeler gibi atlıyorlar havuza. Diz boyundaki suda boğulma tehlikesi atlatanlar oluyor.
Etraftaki ızbandutların hikmetini kavrıyor; tek elleriyle çıkarıyorlar Müslümcüleri. Çıkarıp çıkarıp kenara bırakıyorlar. Müzikten bambaşka bir şey bu… Gece yarısı vesait değiştire değiştire Ödemiş’e dönüyor.
1984… Urfa… Gong Plak diye bir yer var. Her yeni Müslüm albümünde evinin önemli bir eksiğini tamamlıyor plakçı. Adı ne? Müslüm… Müslüm Böke…
Hemen yanında fotoğraf malzemeleri satan bir dükkan var. Film tab etmek Urfa’da mümkün değil, Antep’e yollanıyor. Şehrin garnizonunda fotoğrafçılık yapan Zafer isimli bir asker, her hafta çektiği resimleri buraya getiriyor. Çarşı izninde çarşıyı dolaşmıyor izin gününde, oturup Müslüm kaseti dinliyor. ‘bu var va, bu!’ diyor her seferinde, ‘benim milli marşım bu!’ şarkının adı Sev Yeter!
1985… İstanbul… Esenyurt’tan bile ötelerde, neredeyse Tekirdağ denecek yerde bir iş almış elektrik malzemeleri satan adam: Halil Elektrik; Her türlü malzeme, tesisat! Bir arabası var Ford, belki 40 yaşında. Bir gün enteresan bir şey oluyor. Tam, Avcılar Büyük çekmece arasındaki yokuştan aşağı inerken, bir otomobil görüyor takla atmış ve ters duruyor. Yanında bir adam ve oğlu. Kazazedeler. Adam sinirli oğluna basıyor küfrü sürekli. Derken, milletin yardımıyla arabayı düzeltmeye çalışıyor yardıma gelenler. Araba yerinden oynadığı an, duran oto teybi harekete geçiyor ve dertli bir Müslüm parçası fethediyor otoyolu: Güldür Yüzümü… Adam aniden fırlıyor ve ‘kımıldatmayın arabayı, teybi durduranın’ deyip saydırıyor.
Müslüm Gürses cenaze töreni2002…  Amerika… ‘Düşeş’ bir Plymouth düşürmüş iki Türk genci, kırkıncı elden. Yeni icat bir CD çalar almışlar arabaya. Şöyle Müslüm Gürses türkülerinden bir karışık yapıyorlar internetten ve yazdırıyorlar CD’ye. Pocono dağlarında geziye çıkıyorlar sonra. Kayboluyorlar… Gecenin bir yarısı bilmem hangi virajdan hemen sonra bir pizzacı görüyorlar. GPS filan yok henüz… Hem adres sormak hem de bir şeyler yemek üzere içeri giriyorlar. Şok oluyorlar tabi. Önce Orhan, hemen akabinde Müslüm Baba çalıyor pizzacıda. ‘Türk müsün?’ diye soruyorlar pizzacıya ama adam Bulgar. Fakat ‘Resul’ diyor içeri bakarak. Resul, hamurcusu… 10 yıla yakındır Amerika’da ama ‘yes-no’dan başka kelime bilmiyor. ‘Amerikalıları da Müslüm hastası yaptım’ diye anlatıyor övünerek. Müşteriler bazen Müslüm dinlemeye geliyorlarmış. O tarihe kadar çıkmış tüm kasetleri var Resul’de. Yeni albümlerin olduğunu duyduğunda gözlerinin içi gülüyor. ‘Bir gün getirir misin?’ diyor yalvararak. ‘Hayır’ diyorlar sırıtarak, ‘çünkü yanımızda, şimdi verebiliriz!’
Uçarak arabaya gidiyor Resul. CD’yi alıyor. Bir metrelik bir kaşarlı pide yapıyor teşekkür hediyesi olarak… ‘Yaranamadım’ı dinle, diyorlar nasihat olarak…
Şurada ve burada, bu ve benzeri yüzlerle olay yaşanırken durmaksızın üretiyor Müslüm baba.
Suskun olduğu için anlatmıyor bir şey, sadece şarkı söylüyor yanık yanık. Susuyor şarkı söylemediği anlarda. O kadar suskun ki, konuşturmak için kendi eşi bile çileden çıkıyor.
Müslüm Gürses’in boşanma hikayesini bilir misiniz?
1999… İstanbul… Dehşet bir dedikodu düşüyor magazin basınına: yılların çifti Müslüm Gürses ve Muhterem Nur boşanıyorlar!
İnanılır gibi değil. Gazeteciler Müslüm Baba’yı arıyor, buldukları yerde soruyorlar ama cevap yok… Muhterem Nur doğruluyor haberi… Ama işin aslı çok başka. Muhterem hanım, kimi zaman günlerce evde konuşmayan Gürses’i biraz da provoke etmek için zorluyor. ‘Benden sıkıldın mı?’ diyor, ‘Başka biri mi var?’ diye numaradan ‘kıtır’ atıyor. Hiç tepki yok babadan. ‘O halde boşanalım’ diyor öfkeyle. Baba bu, altında kalır mı, ‘nasıl istersen!’ diyor. Şaka yollu başlayan restleşme Muhterem Hanım’ın sükunetiyle tatlıya bağlanıyor…
Kelimenin tam anlamıyla nev-i şahsına münhasır bir kişilik…
Siz bana bir şarkıcı gösterin ki, kendi evinde bile günlerce sussun!
Siz bana suskun bir şarkıcı gösterin ki albüm sayısını kendisi bile bilmesin?
Dile kolay; 80’e yakın albüm…
Siz bana bir sanatçı gösterin ki tam 47 tane korsan albümü yayınlansın. Dikkat buyurun korsan klip, şarkı değil albüm, albüm!
Siz bana bir ses sanatçısı söyleyin ki adına ansiklopedi açılsın…
Siz hiç fan sayfasında; ‘24 yaşındayım, 24 yıldır dinliyorum’ diye yazan bir şarkıcı gördünüz mü?
İş bu nedenle, ceketinin ceplerini avuçlarına kıstırarak koşanlar vardı cenaze arabasının ardından.
İş bu nedenle, ürkütecekti bu sahipsiz kalış, marazi sevdayı anlayamayanları.
İş bu nedenle vefatının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen, hüznü ve acıyı aynı şiddette hisseden ve özleyen bir kitle bıraktı ardında.
Çünkü…
İşte bunlar hep aşk…

Şuradan alınmıştır

3 Mart 2013 Pazar

Radyo günleri

Yeni nesil pek bilmez, eski nesil radyoyu sinema gibi kullanırdı. Ses, bir şekilde efektleri de yedeğine alarak, hayale gerilen perdede hikayeyi harekete geçirirdi. İşte öyle bir radyo hikayesinin hikayesi. Sabırla izleyelim...




Yaralarımın bedeli olacak!


İzlerken, asla 'işte bu' dedirtmeyen, ama iyiliğin etrafında dolanıp duran bir filmdi Trade. Kafayı kırmış bir yönetmen, çok fazla mantık istemeyen bir metin ile açıkçası ürküten bir filme imza atmıştı. Çok büyük bir film olmasa da bağımsız bir yapımdı nihayetinde. Filmden geriye, çocuk ticaretinin acımasızlığı ile Bebe'nin etkileyici şarkısı Malo kaldı. Şöyle:



1 Mart 2013 Cuma

Jean Rouch: Gerçeğin rahatsız edici şahidi!



Sinemanın keşfi ile başlayan ilk sinema türü ‘belgesel sinema’dır. Her ne kadar mukallid George Melies’in işin içine, panayır, sirk, sihirbazlık faktörünü ekleştirmeye çabalamasıyla, izleyici kitlesini genişletmeye yönelik hamleler yapılsa da, başta Lumierre Kardeşler olmak üzere, ilk sinemacıların çoğu, olanı perdeye yansıtmayı yeterli buldular. Sinemada kurgunun keşfi ve drama ile bütünleşmesi, yedinci sanatın seyrini epey farklı noktalara evriltse de, belgesel sinema kimi zaman dramayı da, arkasına alarak bu koşudan asla mahrum kalmadı. Kurgu ve dramanın etkisiyle bildik sinemanın temelleri atılmaya başlandığı anda kopan Birinci Cihan Harbi, dramanın duraksamasına yol açmasa da, küçümsenmeyecek boyutta sekte vurdu. Ülkemiz de dahil, pek çok ülke sinemasında yetki ve otorite askerlerin eline geçince, belgesel sinema (gerçekliğin yerini alacak boyutta) tekrar altın günlerini yaşadı. Bu dönemde bir tür balayı yaşayan militarizm/sanat birlikteliği, propaganda sinemasını çok iptidai boyutta kullandı.

Savaş sonrası, herkes kendi mevzisine çekilirken, patlayan İkinci Cihan Harbi, sinemaya neredeyse silah kadar önem veren asker sinemacıların peydahlanmasına da vesile olmuştu. Bu dönemde en büyük yapımcılar ve film üreticileri ordular olmuştu.

Sinemada sesin daha pratik ve meşakkatsiz kullanılır hale gelmesi, 16 mm’nin keşfi, belgesel sinemacılar için büyük bir sıçrama vesilesi oldu. Tam da bu dönemde Fransa’da başlayan bir akımdan bahsedebiliriz: Cinema Verite!


Kaba genelleme ile ‘Gerçeklik Sineması’ diyebileceğimiz bu kavramın iki büyük ismi vardı: Chris Maker ve Jean Rouch…

Bu yazıda bizim muhatabımız olan Jean Rouch, Cinema Verite’i, “Cinema Verite, gerçeğin filmi değil; filmin gerçeğidir.” Diye tanımlıyor.

Çok ilginç bir adam aslında Rouch. Esasen bir antropolog olan bu Fransız, etno-sinema kavramını bize hediye etmiştir.

Aslında bir araştırmacı olan Rouch, başlarda kamerayı sadece araştırmaları için bir araç olarak görüyordu. Afrika’da yaptığı araştırmaları filme alırken, tıpkı kalemle bir kağıda not etmek gibi kabul ediyordu.

Kendisinden önce, tam olarak etnografik sinema diye adlandırılmasa da, benzer gayeler ile film işi yapanlardan farkı ise, bilinçli şekilde filmedilen kişileri, kendi filmlerini çeken hissiyle projeye katmak oluyordu. Yani, insan hem oyuncusu, hem izleyicisi, hem de yönetmeni olduğu bir filmde, sadece oyuncu olduğu filmlere nazaran çok farklı olabiliyordu!


Mesela Rouch, Sovyet sinemacı Dziga Vertov’dan ciddi anlamda etkilenmişti. Vertov’un “Sinema- Göz/Kino-Glaz” ve “sinema-Gerçek/Kino-Pravda” film deneylerini, alıcıyı sokağa çıkarmasını, bir baş oyuncu yapmasını heyecan farklı ve etkileyici buluyordu.

Fakat bazı eksiklikleri vardı Vertov’un. Lakin bu yeteneksizlik ya da başka şeyden değildi, O’na göre Vertov’u kısıtlayan şey dönemin kameralarının ağır ve hantal olması, diğer yandan sesli çekim olanağının henüz o vakit bilinmemesidir.
Rouch, bu açığı daha sonra 16 mm’lik kameralar ile kapatmakla kalmayacak, Vertov’un  “sinema- Göz” e bir de ses  yani ‘Sinema-Kulak” ekleyecekti. Bu teknik gelişme kamerayı da daha özgürleştirdi. Artık ufak bir gizleme numarası ile sokak, metroda, tramvayda da çekim yapabiliyordu.

Biliyorum karışık biraz…

Sinemayla ilgili fikirleri çok değişiktir Rouch’un. Kamerayı bir tür ruhu özgürleştirme aracı olarak görür. Ve ona göre, perde kağıttan çok daha derindir. Yazmak ile çekmek arasındaki farkı çektiği belgesellerle son derece sarih bir şekilde gösteren Jean Rouch, gerçekçi sinemanın hem çekileni, hem de çekeni değiştirdiğini düşünür.


Rouch’a göre “gözlemlemek kadar, elde edilen belgeyi gözlene kimselere göstermek ve davranışlarını onlarla birlikte görüntü üzerinde incelemek.” Çok önemlidir.

Haklı mıdır ya da ne haklıdır bilmem ama filmlerinde bir şekilde, hikayeye müdahil olur ve çektiği konu ne ise, hem sonuçlarını hem de filme çekilen insanlardaki değişimi, başkalaşmayı yansıtır. Keza Rouch’a göre bu tür bir sinema terapiye eşdeğerdir.

Aslında bir sinema adamı kaygısından ziyade, bilim adamı kaygısıyla kaydedilen bu gelişmeler, başta Fransa sineması olmak üzere, sinemayı derinden etkiledi zamanla. Enteresandır, bunun nedeni, kuramsal ya da bilimsel değil, aksine çok basit bir gerekçeydi: Filmi daha ucuza mal etmek.


Rouch, sistemini tamamlayıp, kendi sinema ürünlerini oluşturmaya başladığında ortaya çarpıcı neticeler çıktı.

1955 yılında çektiği “Les maîtres fous/ Çılgın Efendiler” ilginç bir filmdir mesela. 1954 yılında, Accra'da yaşayan küçük bir grup Hausa Jean Rouch'u, yıllık dini ritüellerini görüntülemek üzere Batı Afrika'ya davet etmişti. Bu ayin sırasında Hausalar, trans benzeri bir duruma geçiyor ve Batılı sömürgecileri temsil eden ruhların (mühendis, doktorun karısı, genel vali, zalim binbaşı, vb.) etkisi altına giriyorlardı.

Sadece 36 dakika sürse de Les Maîtres fous (Çılgın Efendiler), son derece çarpıcıdır ve kimi bölümleri dehşet vericidir: Gözleri fırıl fırıl dönen, ağızlarından köpükler saçan, meşalelerle vücutlarını yakan, ruhları ele geçirilmiş insanlar…


Filmde yer alan görüntüler o kadar etkileyiciydi ki, Peter Brook, 1966 yapımı filmi Marat-Sade'da, Rouch'un kaydettiği bu teatral gösteriyi ve uydurma dili referans almıştı.

1961 yılında çektiği Bir Yaz Öyküsü’nde (Chronique D’un Ete); 1960 yazında Paris’te yapılan bir anketle yoldan geçenlere “Mutlu musunuz?” sorusu soruluyordu. Sonuçta ortaya çok ilginç ve etkileyici bir film çıkmıştı. Film Cannes’da ödül aldı. Netice, Rouch’un tezini destekler şekilde olmuştu. Film, insanları habersiz değil, aksine bir filmin içinde olduklarını uyararak çekiliyor ve yaptıklarının farkında olan insanlardaki değişimi veriyordu.

Filmografisi şurada. 



26 Şubat 2013 Salı

Bunlar da geçen yılın kötüleri!



Hiç bir zaman inceliğinden taviz vermeyen ve kötülerken bile, acıtmayan sinema ödülleri olan Altın Ahududu, her sene olduğu gibi bu yıl da yine Oscar'dan bir gece önce dağıtıldı ve bittabi büyük organizasyonunun gölgesinde kaldı.

Adaylar ile ilgili küçük bir haberi şurada vermiştik.


Sinema sektörü her ne kadar önemsemiyor gibi görünse de, gizliden gizliye merak ettiği bu ödüllerde de, tıpkı Oscar gibi sürpriz çıkmadı. Yılların kronik kötülerine, konjonktürel kötüler eklendi ve -klişe tabirle- bu senenin en kötü performansları belli oldu.


Kimi otoriteye göre Oscar'dan bile eğlenceli ve keyifli olan Razzie Ödülleri'nde bu yıl baş köşe Alacakaranlık serisinin son filmi olan The Twilight Saga: Breaking Dawn – Part 2'nin oldu. Neredeyse her dalda almadık ödül bırakmayın yılın kötüsü filmin oyuncusu Kristen Stewart da 2 filmle birden ödül alarak tarihe geçti.

Daimi berbat olarak nitelenen Adam Sandler ise That's My Boy ile beklentileri boşa çıkarmayıp yine kötü olmayı başardı.

Uzun lafın kısası, Hollywood'un son kötüler listesi şöyle:

En Kötü Film: The Twilight Saga: Breaking Dawn – Part 2
En Kötü Yönetmen: Bill Condon / The Twilight Saga: Breaking Dawn – Part 2
En Kötü Erkek Oyuncu: Adam Sandler / That’s My Boy
En Kötü Kadın Oyuncu: Kristen Stewart / Breaking Dawn – Part 2 ve Snow White and the Huntsman
En Kötü Yardımcı Erkek Oyuncu: Taylor Lautner / The Twilight Saga: Breaking Dawn – Part 2
En Kötü Yardımcı Kadın Oyuncu: Rihanna / Battleship
En Kötü Toplu Performans: The Twilight Saga: Breaking Dawn – Part 2
En Kötü Senaryo: That’s My Boy
En Kötü Ekran Çifti: Mackenzie Foy ve Taylor Lautner / The Twilight Saga: Breaking Dawn – Part 2
En Kötü Devam Filmi: The Twilight Saga: Breaking Dawn – Part 2

25 Şubat 2013 Pazartesi

Önümüzdeki Oscar'lara bakalım!



Önce spotu yerleştirelim: 85. Oscar Ödülleri sahiplerini buldu. Argo, En İyi Film seçilirken En İyi Yönetmen ödülünü Ang Lee kazandı. Gecede En İyi Erkek Oyuncu Daniel-Day Lewis ve En İyi Kadın Oyuncu ise Jennifer Lawrence seçildi. Life of Pi 4, Argo 3, Lincoln 2, Django Unchained 2, Les Miserables 2, Skyfall 2 ödül aldı...

Her sene böyle olur. Ben de dahil, sinemayla bir şekilde uğraşan herkes, aleni olarak Oscar'a dudak büküp, inceden aşağılarken, içten içe merak ve takip ederiz. Sadece bizimle ilgili bir durum da değil bu. Geçmişte bu organizasyonu küçümseyen, dikkate almayan sektör profesyonellerinde de 'ne seninle ne sensiz' durumu vardır aslında. Oscar'a prensip olarak karşı çıktığını söyleyen oyuncu/yönetmenler, aday olduğu halde geceye katılmayan ünlülerin, bir bara takılıp, televizyondan töreni izlediklerini duymuşuzdur mesela...


İster kraldan çok kralcı, iflah olmaz bir Oscar'cı, ister, hem dudak büküp hem kayıtsız kalmayanlardan olalım, sinema endüstrisinin en mühim organizasyonu Oscar. Ha, vahşi kapitalizm ve adı batasıca popülizm organizasyonu 'vıcık vıcık' bir hal getirmiştir, o ayrı. Töreni izlemek maksimum iki saat olurken, tören öncesi halı, çul, çaput faslı 4 saati geçiyor.

Sizi bilmem ama hadi oyuncuları, sektör çalışanlarını, yönetmenleri, yapımcıları filan anlarım... Bu tür geceler, ayrı zamanda 'podyum'dur, ilişki kurulacak ortamlardır ve dolayısıyla bir yıl boyunca bu gece için hazırlanan emekçiler bile vardır. Ancak, yayıncı kuruluşun her milimetrekaresinden sentetiklik akan sunucularına asla tahammül edemiyorum gerçekten. Eline mikrofonu alan, iğrenç bir sırıtışla yanaştığı oyunculara, kal-u beladan beri kanka gibi davranmak, tahammül edilebilir bir şey değil.

Keza profesyonllik adına, bizim ekranlarımıza kurulup, moda gurusu gibi sallayan ve işin magazin boyutunu gargara yapa yapa çürüten giyim-kuşam eleştirmenlerimiz de aynı hissi uyandırıyor bende.


Tuğrul Eryılmaz ustaya diyecek bir şeyimiz yok elbette. Bizim nazarımızda bir Bülent Özveren kadar mühimdir ve gereklidir. Eurovision için Özveren ne ise Oscar gecelerimiz için Eryılmaz öyledir. ve -tabiri caizse- 'Kuyruğu dik tutma' triplerine de bayılırız. yani hem popüler kültür ve Hollywood aforizmaları yapıp, hem de ciddi ciddi, 'şu şöyleydi, bu böyleydi, şu alsın, bu almasın' samimiyetleri de artık alışık olduğumuz yıllık tablolardan. Malum, Yekta Kopan da kendi kendini seslendirir böyle gecelerde!

Açıkçası, bizim TV kanalımızdan bu töreni takip ediyorsanız, ödüller dağıtılana kadar uyumanız işten bile değildir. Zira hem tahammülü zor, hem de sıkıcılıkla eziklik arasındaki kulak memesi kıvamında yastığa dönüşür TV ekranı.

Hasılı kelam, onların sunucularının samimiyetsiz yapaylıkları, bizimkilerin ezik ama 'uzman' tripleri ile birleşince 'Kırmızı Halı' faslına sonuna kadar kimler katlandı bilemiyorum.


Tabiatıyla, biz giriş faslının bu kadarıyla yetinerek sinemayla doğrudan alakalı meselelere bir göz atalım isterseniz.

Oscar ödüllerini kimin sunacağını seçmek, filmleri seçmekten bile zor bir meseledir. Zira kötü seçim, sadece salondakilere berbat saatler geçirtmez, aynı zamanda büyük bir marka olan organizasyona da ciddi darbe vurur. dolayısıyla Akademi bu ayrıntıya çok dikkat eder.

Bob Hope'un 4 yıl üst üste yaptığı (65-68) sunum o kadar başarılıydı ki, ondan sonra iki yıl, bu vazifeyi daha iyi ifa edecek kişi bulunamadığı için sunucusuz tören yapılmıştı. Sonraki bir kaç yıl, kalabalık sunucu tercih edilerek risk minimize edildi. 74 yılındaki sunucu kadrosuna bir bakın: John Huston, David Niven, Burt Reynolds, Diana Ross...

Billy Crystal de başarılı sunuculardandı ve 90'dan başlayarak 4 yıl üst üste o sundu töreni. Whoopi Goldberg zekası ve esprileriyle akılda kalan sunuculardan biri oldu. Akademi sıkıştığı an Billy Crystal seçeneğine yöneliyordu. Chris Rock cıvıklıklarıyla epey sıkıntı oluşturunca, 2006'da Jon Stewart dillere destan bir sunum yaptı. Sektöre, Yahudi hassasiyetlerine ve milliyetçiliğe yaptığı ince vuruşlarla akılda kalmıştı Stewart. Aktör Hugh Jackman'ın da gecenin ciddiyetine ve kalitesine uygun sunum yaptığı söylenir.


Vaktiyle Emmy ödülleri için yaptığı şov ile akıllarda kalan Seth MacFarlane'den çok büyük bir beklenti olmadığı gibi, tören salonunun adı gibi, törenin içeriği de usul usul değişiyordu. Aslında MacFarlane, Hollywood'da pek hazzedilen bir isim değildi, belki de bu nedenle esprileri pek rağbet görmedi hatta bu nedenle gecenin heyecanı biraz azaldı. Şarkı söyleyerek bir tür arayı soğuttu, buna bir de, dakka başı eklenen 'şuna saygı, buna saygı' seremonileri eklenince salondakiler, tavandaki işlemeleri, ekran başındakiler de, diğer kanallarda neler olup bittiğini incelemeye başladılar.

Mesela ben, o saatte Flash TV'yi açtım ve yayınlanan 'Turist Ömer Yamyamlar Arasında' isimli filmi bir gönderme olarak kabul ettim!

Kodak Tiyatrosu geç yapılan ama kısa sürede ismi Oscar ile bütünleşik algılanan bir salon. İçi kadar dışı da önemli, zira hemen önündeki Walk To Fame'de yıldızların isimleri var. Bir kişi hariç. Hatırlayacaksınız; Muhammed Ali 'Peygamberimin adını ayakların altına koydurmam' diyerek bu isteğe karşı çıkmış ve bu nedenle, Muhammed Ali ismi tiyatronun yukarısına asılmıştı.

Hey gidi Kodak. Yüz yıldan fazla bir geçmişe sahip olması bir yana, fotoğraf ve sinema alanındaki yenilikleriyle meşhur bir markaydı. Kodak bu, özellikle fotoğraf sektörünün öncüsü ve lideriydi. Yenilikçiydi, büyüktü, kaliteliydi.



Ancak gözü kör olmasın dijital teknoloji, geldi ve acımasızca tepeledi konvansiyonel görsel sanatları. Önce üretimi yavaşladı Kodak'ın, direndi ama bir yere kadar. nihayetinde peliküle son verdi dijital teknoloji ve iflasını istedi Kodak. Tarih; 2012 Ocak ayıydı.

Sinema oldukça vefasızdı ve yıllardır Oscar ödül töreni yapılan salonun adı değiştirildi. Hem de insafsızca: Dolby Tiyatrosu. Eski yenildiği gibi, yeni hiç de sıkılmadan eskinin tahtına keyfince kuruldu ve Oscar bundan rahatsız bile olmadı. Sair zamanda 17 dolara gezebileceğiniz bu salon ve civarı için, Oscar gecesi orada (salon dışında) bulunan 700 şanslı insanın kaç lira ödediği net olarak bilemiyoruz!



Gelelim ödüllere...

Aslında burayı takip edebilenler için - çok da- sürpriz bir durum olmadı. Akademi üyeleri, bir yandan  yavaş yavaş değişmeye başladıkları mesajını verirken, diğer yandan bildik refleksleriyle ödülleri dağıtmaya devam ettiler. (Oscar öncesi yapmaya çalıştığımız tahminleri şuradabulabilirsiniz)


Pek çok kişi Zero Dark Thirthy ile ilgili beklentilere girerken biz buna karşı çıkmış ve Amerikan kamuoyunda bile tartışılmaya başlanılan işkence, yargısız infaz, çarpıtılmış tarih tartışmalarından sonra bu filmin bir doz düşüğü Argo'nun bu ödülü alabileceğini yazmış ve bu filmle ilgili analizi şöyle noktalamıştık: "Hasıl-ı kelam, Affleck, iyi bir sinema ile, hakikatin peşine düşmektense, Amerikalı izleyicilerin vatanseverlik hislerini okşayan ve ‘Bahsi geçen film Oscar için emir ve görüşlerinize hazırdır!’ içerikli bir filme imza atmış." (Argo filminin eleştirisi için şuraya bakabilirsiniz) 



Belki bazı okuyucular, Zero Dark Thirty'i bu kadar paçavraya çevirmemizden rahatsız bile olmuşlardı ama, son Oscar ödülleri gösterdi ki, artık bizzat Amerikan devleti bile bu kadar kaba propagandadan hazzetmiyor. (Zero Dark Thirty eleştirisi için şuraya) 

Gecenin benim adıma en sevindirici yönü Life Of Pi'nin genelin beklentilerinin üzerinde ödül almasıydı. Pi'nin Yaşamı, En İyi Yönetmen dahil 4 dalda ödül alarak beni mutlu etti. (Filmin eleştirisine bakmak isterseniz buraya) 

Akademi ile Quentin Tarantino arasında gizli bir gerilim var. Oscar tayfası sıradışı yönetmene, 'Sen yaz, böyle iyi' demeye devam ediyor. Enteresan olan şey ise Tarantino bundan pek rahatsız değil gibi görülüyor. biz de olsa, yönetmen 'Bir daha da Oscar'a katılmam' açıklamasını çoktan yapmıştı bile. Django Unchained, tüm olumsuz tartışmalara rağmen iki ödül aldı. Karizmatik oyuncu Christoph Waltz bunu zaten hak ediyordu. senaryo ödülü ise, bir film karesi baldan başka bir şey anlamına gelmiyor. (Django Unchained analizi için şuraya bakabilirsiniz) 



Michael Haneke'nin nasıl yaman ve can yakan bir yönetmen olduğunu daha önce defaatle belirtmiştik. Amour ele aldığı yaşam katmanı ve kültürel ortamı muazzam yansıtabilen ve şok finaliyle seyirciyi adeta zıpkınlayan bir filmdi. Ama bu demek değildi ki, film Akademi'nin hoşuna gidecek. Oscar öncesi yapılan pek çok yarışmada Haneke'nin ödül alması belirli bir beklenti oluşturdu evet ve korkarım ki, bu beklenti sair filmlerin şansını bitirdi ve Amour'u Yabancı Film dalında ödülle buluşturdu. Oysa, Amour'un ödülü alacağını tahmin ettiğim halde mesela Beasts Of The Southern Wild'in ödül alması beni çok mutlu edebilirdi! (Amour için şuraya,Beasts Of The Southern Wild için buraya bakabilirsiniz.)


Daha önce de belirtmişimdir, Daniel Day-Lewis yaşayan en büyük aktör bence. Lincoln filmi, onsuz nasıl bir çalışma olurdu tahmin bile etmek istemiyorum. Diğer oyuncuların vebalini almak doğru değil belki ama bir film Day-Lewis oynuyorsa o filmin kötü olma ihtimali çok zayıftır. Filmin zor bir film olması ve yönetmeninin Spielberg olması jürinin Lincoln'e 'hayır' demesini güçlendirdi. Ama Daniel Day-Lewis'in görmezden gelinmesi film dilinde cinayetle eşdeğerdi bence. (Lincoln eleştirisi için buraya bakabilirsiniz) Bu arada, 'şu şunu dedi, bu ona laf soktu' şeklinde tören değerlendirmesinden hazzetmem ama Day-Lewis'in ödül alırken 'Bana daha önce Margaret Thatcher rolü teklif edildi' ironisi gecenin en iyi esprilerindendi.



Müdavim okurlar hatırlayacaklardır, Oscar belgeselleriyle ilgili özel bir çalışma yapmıştık (şurada) Akademi bu konuda bizi yanılttı ve seçeceklerini düşündüğümüz çalışmayı değil, 1970'li yıllar mantığıyla karar verdiklerine düşündüğüm, başka bir belgeseli seçtiler. Yaş ortalamalarını bir an için unutup, marjinalitenin her daim geçer akça olduğunu hesaba katmamanın yanılgısını yaşadık anlayacağınız. Ancak yine de, özellikle belgesel bölümündeki tüm filmleri izlemenizi hararetle tavsiye ediyorum.

Yazımızı 85. Oscar Ödülleri'nin listesiyle tamamlayalım:

En İyi Film
Operasyon: Argo (Argo)

En İyi Yönetmen
Ang Lee, Pi'nin Yaşamı (Life of Pi)

En İyi Erkek Oyuncu
Daniel Day-Lewis - Lincoln

En İyi Kadın Oyuncu
Jennifer Lawrence -  Umut Işığım (Silver Linings Playbook)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Christoph Waltz - Zincirsiz

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Anne Hathaway - Sefiller (Les Misérables)

En İyi Uyarlama Senaryo
Argo

En İyi Özgün Senaryo
Zincirsiz (Django Unchained)

En İyi Animasyon Film
Cesur (Brave)

Yabancı Dildeki En iyi Film
Aşk (Amour) Michael Haneke, Avusturya

En İyi Şarkı
"Skyfall" - Skyfall

En İyi Müzik
Pi'nin Yaşamı (Life of Pi)

En İyi Yapım Tasarımı/Sanat Yönetimi
Lincoln

En İyi Görüntü Yönetimi
Pi'nin Yaşamı (Life of Pi)

En İyi Belgesel
Searching for Sugar Man

En İyi Kurgu
Argo

En İyi Kısa Belgesel
Inocente

En İyi Kısa  Film
Curfew

En İyi Kostüm Tasarımı
Anna Karenina

En İyi Makyaj ve Saç
Sefiller (Les Misérables)

En İyi Kısa Animasyon
Paperman

En İyi Ses Kurgusu
Zero Dark Thirty
Skyfall

En İyi Ses Miksajı
Sefiller (Les Misérables)

En İyi Görsel Efekt
Pi'nin Yaşamı (Life of Pi)

Tam listeyi istiyorsanız, şurada. 


23 Şubat 2013 Cumartesi

Andrei Zvyagintsev sinemasına giriş: Dönüş



Takipçilerimiz, nicedir tökezleyen Rus sinemasını bir ucundan yakalayıp yükselten Andrei Zvyagintsev filmleriyle ilgili epey mesaj yollayınca, bu genç ustanın filmlerini teker teker ele alma ihtiyacı doğdu. (ilk yazıyı şuradan okuyabilirsiniz) Özellikle sinema dervişi Tarkovsky'nin ayak sesi olarak görmemiz epey heyecan oluşturmuşa benziyor. Bu nedenle yönetmenin ilk filmi 2003 yapımı “Vozvrashchenie- The Return- Dönüş” ile başlıyoruz.

Evvelen altını kalın hatlarla çizmek gerekiyor ki, Dönüş, bir yönüyle klasik/popüler film sınıfına girmemekle beraber, içerdiği enteresan ‘harman’ ile popüler izleyici profilini de memnun edebilecek bir yapıya sahip. Yönetmen Andrei Zvyagintsev, ne kadarı bilinçli, ne kadarı bilinç dışı bilinmez ama tutturduğu gizemli bir ‘doz’ ile hem metaforik/psikanalitik bir dili, hem de görsel/(yeryer) epik bir sinemayı bir şekilde başarıyor.

Hikayenin ana temasının yönetmenin bizzat kendi yaşam hikayesiyle kesişmesi ve geçmişinde yaşaması, oyuncu denetimi filminin kahramanlarının iç dünyasına son derece başarıyla girişini sağlıyor Zvyagintsev’in…

Küçük oğlanın odanın İvan oluşu bile boşuna değil. Tarkovsky'nin akıllara gelmesi tabii.

Girizgahı çok uzun tutma niyetinde değilim, zira baş döndürecek kadar çok metafor barındıran filmin hangi ucundan tutsak bir paragraf ekleyerek bu yazıyı sayfalarca uzatmak mümkün olacak. Bir sinema filminin analizinde, okunması en az onun süresi kadar uzun olacak bir yazıya imza atmayı hiç tercih etmiyorum açıkçası.

Andrey ve İvan, her taşra insanının geçmişinde yaşadığı bir çocukluk geçirmektedir. Yüksek yerlerden suya atlamak, boş binalarda oyun oynayarak geçirmektedirler günlerini. Anne ve büyükanneleriyle yaşamaktadırlar. İvan, her ne kadar inatçı ve cesur biri gibi görünse de yükseklik korkusu dolayısıyla ağabeyi ve arkadaş çevresi tarafından dışlanır gibi olduğu bir anda, babaları eve döner. Sadece çocuklar değil, ketum anne de babanın bu ani dönüşü şaşkındır ama sır vermez.

12 yıl sonra babalarıyla tanışan çocuklar, anne ve büyük annelerini evde bırakıp, babalarıyla gizemli bir yolculuğa çıkarlar. Otoriter baba, her ne kadar çocuklarına olan sevgisini göstermese de, belli ki 12 yıllık arayı kapamaya uğraşmaktadır. Ne ki, hayat, kimseye tam planladığı gibi bir yolculuk vaat etmez.

Filmin etkileyici görselliğinin finalde fotoğraflarla desteklenmesi de çok önemli. 
Görünen gerekçe ‘beraberce vakit geçirmek’ olsa da, aslında çocuklar için bir tür eğitim, baba için bir tür sınavdır bu yolculuk. Ve belki de, serüven bittiğinde çocuklar artık çocuk olmayacaklardır!

Bütün mitolojik paradigmalarda ‘baba-oğul’ mücadelesine dair olaylar ve sonuçlar barınır. Bir tür ‘Kozmos-Kaos’ zıtlığı sayılabilecek bu gerilimli kontrast, esasen iktidar mücadelesidir. Dönüş, ana hikayesini bu mücadelenin üzerine kuruyor gibi görünse de, içten içe odun atıp harladığı merak ateşi, filmin finaline kadar taşıyor izleyiciyi.

Yaşları en fazla 13-14 olan iki çocuğun 12 yıldır görmedikleri babalarıyla ilgili herhangi bir anılarının olamaması çok tabii. Belki bu nedenle yönetmen, ismini seyirciden sakladığı babayı adeta beklenmeyen gizemli bir elçi gibi sunuyor. Film ilerledikçe önce başındaki hare, ardından kanatları söküp alınan baba karakteri, yatakta sadece mahrem yerleri kapatılmış bir ruhani kurtarıcı gibi resmediliyor. Her çocuk belli yaşa kadar, babasını kahraman olarak tanır. Hatta ona fantastik ve masal gücünde değer atfederiz ergenleşene kadar. Baba, kahramandır çocuklar için. Babasızlık ise çok büyük bir gediktir ruhta. Ruhumuzun bütün hastalıkları, kırıklıkları ve çatlaklar belki de bu eksiklikten dolayı oluşmuştur. Babasını bilmeyen bir çocuğun, aniden eve dönene babası, ihtimal ki çok gerçek üstü gelecek, inanmakta zorlayacaktır.
Hristiyan kaynaklara göre çarmıhtan indirilen İsa. 

Dönüş (2003) Andrei Zvyagintsev 
Solaris (1972) Andrei Tarkovsky
İçin için yanan bir fırının önünde, adeta bir azize gibi sessizce durup hiç tepki vermeyen büyükanne figürü ise bu mistik tasviri tamamlıyor sadece. Kadın ve şehvete meyletmeden, sadece yolu düşünen, bu garip adam, film ilerledikçe önce ete kemiğe bürünüyor, ardından hiç de öyle mesihvari bir temizliğe sahip olmadığına kanaat getirmemiz sağlanıyor.

Dönüş (2003) Andrei Zvyagintsev 

Ayna (1975) Andrei Tarkovsky 
Saat, Dönüş filminin en önemli metaforlarından. Otorite adeta 'zamanı yöneten' kişi. Dolayısıyla baba, hep mühlet veriyor çocuklara. ve neticede saat otoriterliğin mirası olarak kalıyor büyük oğlana. Şöyle diyor baba; 'Saat kimdeydi?'

Giriş sekansından hemen sonraki anneye olan uzun koşu, İvan’ın kendi dünyası ve sığınağına dönüştür. Ve yaşanan onca şeyden sonra tekrar tamamlanır bu döngü.

Babanın resminin saklandığı kitabın malum sayfası; İbrahim'e indirilen koç!

Kendi karısına göstermediği ilgiyi sokakta yürüyen ya da restoranda servis yapan kadınlara göstermesi, kusursuzluk ikonuna vurulan sağlam darbelerden sadece birisi. Kahramanların sürekli bir şeyleri itmesi; bozulan arabayı, kayığı ve cesedi… Hepsi ikonografik anlatımı güçlendiren ögeler.
Kayık, Dönüş için önemli bir metafor.
Böyle onlarca farklı metaforun üzerinde, muazzam bir görsellikle ilerliyor Dönüş. Kasvetli hava, neredeyse hiç görmediğimiz güneş, karanlık sular, yeşilin bile karamsar tonları gerçeklikten çok uzaklaşmadan anlamı destekleyen görünür unsurlardır. Yer yer hikayeye eşlik eden müzik, girişteki gücünün üzerine ancak finalde çıkacaktır. Dramanın temel kalıplarını, fazla zorlamadan yapılan bu müdahaleler (Görüntü, ses, efekt) filmin izleyici skalasını epeyce geniş tutmasına yarıyor. Zihnini fazla zorlamak istemeyen seyirci, en öne kurulan hazır sofraya kurulup, merak ve bir miktar gerilim içinde finale kadar yürüyor ve nihayetinde istediğini de alıyor.

Diyalogların arasına yerleştirilen ipuçları, sıradan bir sinema filmine göre oldukça ağır ve zor; kabul. Ancak Dönüş’ü basit bir yol filmi olarak görmek isteyenleri ikna edecek kadar merak unsuru da içermiyor değil. Babanın saklı geçmişi ve neyin peşinde olduğuna dair merak sonlara kadar diri tutuluyor ve hatta ucu açık bırakılıyor; acaba o kutunun içinde ne vardı?
Baba-Oğul çatışmasında mutlaka kazanan oğul (!) olur. 
Kayıp olduğu onca yıl tuzlu balıktan başka bir şey yemediğini söyleyen, sürekli bir yerlere telefon açıp, tekinsiz insanlarla görüşürken uzaktan izlenen baba, kendi çocuklarına karşı neden bu kadar otoriter? Sevgisini zor gösteren, sert bir eğitim anlayışıyla çocuklarını da sertleştirerek hayata hazırlayabileceğini düşünen babanın, arabasının güneşliğinde aile resmi çıkınca, izleyicinin fikri ne kadar değişiyor?

Dahası, sevmese o kuleye dışarıdan tırmanmayı göze alır mı?
Son yemek?
Filmin diyaloglarında en çok dikkat çeken kelimelerden biri ‘Baba’. İsimsiz baba oğullarının kendisine baba demesini ısrarla istiyor. Ki, son derece etkileyici final klimaksında kendisi ‘oğlum’ diye bağırıyor ve ondan itibaren iki kardeş birden, ‘baba’ diye diye ortalığı inletiyorlar.

Son tahlilde, Rusça’da tam karşılığı nedir bilmiyorum ama ‘Dönüş’ aslında sadece fiziki manevrayla anlam karşılığını bulmuyor filmde. Babanın dönüşme isteği, tüm karşı çıkışlarına rağmen çocukların dönüşü/dönüşümü ve Dönüş’te.

En önemli merak unsuru: O sandukada ne var? 

Şok eden bir ayrıntı, başta bulunan resimde baba varken, arabadakinden baba figürü yok!

Hasılı kelam, sinematografik inceliği, hikayeciliğe dair dehası ve mebzul miktarda metaforuyla bir ‘ilk film’ için ziyadesiyle iyi “Vozvrashchenie- The Return- Dönüş” Aldığı ödüller de bunun kanıtı. Ne kadar dikkatli izlersek, o kadar sert çarpıyor film. Bizim için önemli olan şeylerden biri de, nicedir perdede göremediğimiz bir hikaye anlatma ustasıyla yeni tanışmak. Zihinlerimize hoş geldin Andrei Zvyagintsev!