20 Mayıs 2013 Pazartesi

Djeca: Bosna’nın yetimleri



Özellikle gecenin geç vakitlerinde karşımıza çıkar bazı siyah beyaz filmler. Belki film dili açısından iptidai, teknolojik açıdan yetersiz ve geridir ama harcanan emeği her karesinde hissederiz birçoğunun. Ve billur gibi berrak, dingin akan bir pınar gibi dinlendiricidir bazıları. Son dönem teknolojik gelişmeleriyle artık eskisi kadar zor değil film çekmek. Sadece bağımsız anlamda değil, endüstriyel anlamda da kolaylaştı ve ucuzladı aslında. Pelikül dönemi kapandı kapanacak. Eskiden bir fikrin, buluşun ya da hikayenin filme aktarılması için çok zorlu süreçler yaşanırken, şimdi basit bir cep telefonu bile yeterli oluyor ve global ölçekte paylaşılıp film endüstrisinin dikkati çekilebiliyor. Durum böyle olunca ‘fikir’ geri kalan tüm unsurlardan çok daha önem kazanıyor. İyi bir film için farklı ve sağlam bir fikir arıyor sinemacılar. Elbette son dönem sinemasındaki renkliliğin tek sebebi iletişimin artık kolay, küresel piyasaya ulaşmanın basitleşmesi değil. Yukarıda bahsini ettiğim imkanların ekonomikleşmesi de renkliliğin sebeplerinden. Film festivallerinde ismini bile bilmediğimiz ülkelerden, adını daha önce duymadığımız yetenekler boy gösteriyor ve hayran bırakabiliyor. Aida Begic böyle bir isim. Boşnak yönetmen Danis Tanoviç’in yanında ismini duyduk ilk olarak.

İlk filmi Kar (Snijeg), Avrupa’nın göbeğinde ama insanların neredeyse hiç görmediği, farkına bile varmadığı bir hiçliğin ortasında geçen, son derece sağlam bir hikayeydi. Kar’ı farklı kılan sadece öyküsünün yalınlığı ve taşıdığı ıstırap değildi, Begiç’in mevcut sinema algısında çok sık görmediğimiz anlatım tarzıydı. Begiç, Kar ile küçük ama evrensel bir damar yakalamayı başarmıştı. Ki bu nedenle dünyanın neredeyse her yerinden övgü ve ödül aldı.

Kar - Snijeg (2008)'deki Alma karakteri ile Çocuklar-Djeca (2012) Rahima karakteri arasında  bir illiyet ilişkisi var gibi. Aşağı yukarı benzer özelliklere sahip karakter, şehirde daha yalnız ve dolayısıyla daha içine kapanık ve sert. 
Yönetmenin son filmi Çocuklar (Djeca) ise aynı damar üzerinde ilerliyor ve nispeten şehir hikayesine dönüşüyor. Yönetmenin ilk ve son filmi arasında kopukluk olmadığı gibi, karakteristik bir devam ve döngü var.

Hikayesi şöyle Çocuklar’ın: Avrupa’nın göbeğinde bir savaştan ziyade, yıllar boyu süren katliamın her aile çıkardığı faturadan kaderlerine düşeni almış iki kişidir Rahime ile Nedim. Anne ve babaları şehit olmuştur. Rahime, savaş sonrası yaşanan tüm yozlaşma ve deformasyona inat ailesini bir arada tutmaya adamıştır kendini. Oğlu ve kardeşine gerdiği koruma kabuğu onu epey sertleştirmiş ve görünüş olarak duygusuzlaştırmış gibidir. Nedim ise çektiği şeker hastalığı sıkıntısını umursamadan okulda başını belaya sokup durur. Üstelik suç dünyasına girmek üzeredir. Nafakalarını orta sınıfa hitap eden bir lokantanın mutfağında çalışarak sağlayan Rahime’nin ise tek amacı kardeşini yetimhaneye göndermemektir.

Kar filmi 1997’de bitmişti. Aida Begic, bıraktığı yerden alıyor hikayeyi ve Saraybosna’nın bir köşesine taşıyor. Bu anlamda bir tür devam filmi bile denebilir Çocuklar’a. Kar’daki Alma, sanki gelen teklif kabul etmiş, topraklarını satıp şehre gelmiş ve karakter olarak ona inanılmaz benzeyen Rahime’ye dönüşmüştür. Hikayenin geçtiği mekanlara şehir de tam denemez aslında, savaştan geriye kalan tekinsiz izbelerle dolu madden ve manen bir tür harabat.

Bir açıyla bakıldığında aslında savaş da bitmemiş. ‘Büyük Cihad’a dönüşmüştür.

Begiç’in ilk filmindeki kamera hareketleri ve açıları şehirde daha devinimli ve vibrasyonlu bir hal alıyor. Ve yönetmen, özellikle mutfak gibi kalabalık sahnelerde planları uzun tutarak şaşırtıcı bir trafik başarısı kaydediyor. Ancak nedendir bilmem, belki yanlış lens seçimi, belki diyafram ayarından, sıklıkla (özellikle yaklaşık 5 dakika süren ilk sekans) netlik sorunu yaşanıyor. Burada kullanılan gündelik dilin, hikayenin elementlerine çok fazla hizmet etmemesi de seyircinin ilk başta filme intibakında sorun yaşatıyor. Ancak, dili ve atmosferi izleyiciye geçirmeyi başardıktan sonra, içten içe bir gerilim ve merakın da desteğiyle gittikçe yükseliyor film. Kameranın sürekli omuzda olması gerçeklik hissini güçlendiriyor. Ve Çocuklar, kolay rastlanılmayacak bir sadelikte minimal ama etkileyici bir hikayeye dönüşüyor.

İnsanlığın bitimsiz hayat arazisine sayısı belirsiz mayın döşüyor savaşlar. Ve savaşın açtığı yaralar kolay kapanmıyor. Zaman zaman aldığı yaraları unutsa da insan,  en ufak bir bahane ile tekrar kanıyor. Her günün bir ölümün yıldönümü olduğu bir ülkede acısız an olmuyor ne yazık ki.  Ve her ses, görüntü vuruyor bellekleri, henüz kabuk bile bağlamadan tekrar tekrar kanıyor yaralar.

Savaş insanı olgunlaştırdığını görüyoruz. Sadece güçlü görünen otoriter ablada değil, tüm bireysel defo ve risklerine rağmen Nedim’de de buna apaçık şahit oluyoruz. Yaşından çok büyük bir olgunluk ve sükunet içinde Nedim karakteri. Savaşın verdiği gerçek hasarı görüyoruz; ahlaki yozlaşma, menfaatçilik, kültürel deformasyon ve çürümüşlük…
Suçun etki almaya başladığı ergen karakterin bu sahnesi hangi filmi hatırlatıyor? 
Rahime karakteri şüphesiz çok etkileyici, inanca sarılmanın belki de kendisine mutluluk getireceğini düşünmüş ama imtihanı daha da büyümüş bir yaralı kadın. Mutluluğun değil huzurun peşinden koşan bir Bosnalı.

Begic, son derece naif bir üslupla yapıyor bunu. Naif ama kararlı, bu yönüyle ne dediğini çok iyi bilen bir film Çocuklar. Film, büyük bir trajedi ile sarsılan savaşın çocuklarına, savaştan sonra da düşmanların ve düşmanlığın bitmediğini kadife ile kaplı bir üslup ile söylüyor.

Hikayesini keskin ve büyük olaylar ile ilerletmiyor, gündelik hayatın olağan akışı gibi kayıyor kamera; titriyor, şaşırıyor sonra duruyor.

Kadın karakter tıpkı Kar'daki gibi yine eril duruyor; dirayetli, sert ve naiflikten epey uzak. Kolay kolay bırakmıyor kendisini.
Dar mekanda zor olanı kendine has bir sinematografi ile başarıyla gerçekleştiriyor Çocuklar.
Filmin anlatma yetersiz kaldığı epey bir alan da var. Bir kere izlediğimiz tablo salt savaş sonrasına ait değil. Çürüme, yozlaşma ve hemen her savaş sonrasında yaşanan sosyal ve psiko semptomlar net şekilde ayrıştırılmıyor. Ya buna ihtiyaç duyulmuyor ya da hikayenin genel akışı içinde ayıklanıp referans olarak ait olduğu yere monte edilmiyor nedense. Durum böyle olunca, ahlaken yoz küçük burjuva, hissiz, hatta gaddar paradigma, içselleştirilmiş olağan şiddet ve çürümeye başlamış eğitim sistemi… Pek çoğu özgür ve belleğinde taze acı olmayan gelişmiş ülkelerin de ortak paydasında bulunan bu semptomlar acıyı yaşamayan toplumlardan ayrıştırılmak için geri dönüşlere sığınılarak ve belgesel hatırlatmalara ihtiyaç duyuluyor. Acı, kolektif şuura defo verirken, hep olumsuzluğun kaynağı gibi gösteriliyor. Bunun karşısına erdemli bir görüntü ya da fikir koymaktan ziyade suskunluğu tercihle yetinen Kar filmi, bu anlamda hakikate belki biraz da haksızlık ediyor gibi geldi bana.

Bir algı hatasını düzelterek devam etmek isterim. Bir filmi komedi yapan şey filmdeki kahramanların gülmesi değildir. İzleyicinin gülmesidir. Hatta ustaların ustası Frank Capra şöyle bir şey söyler; “'Dramlarda bazı hatalar yaptığımı itiraf ediyorum. Ben, aktör ağladığında dram olduğunu düşünüyordum. Oysa izleyici ağladığında dram oluyor.” Çocuklar, tezgahına yerleştirdiği hislerin çoğunu seyirciye aktarmayı başarıyor. Gerilim ve dramı epey ‘yüksek’ düzeyde hissettiğimiz çok an var Begiç’in filminde.

Boşnak yönetmen, özü itibarıyla aslında çok sert bir dünyayı ve hikayeyi, muazzam bir naiflikle anlatmayı başarıyor. Savaşın lime lime ettiği bir toplumun, küçük bir parçasını alıyor ve güçlü bir metafor olarak önümüze koyuyor.

Çocuklar (Djeca), savaşın silahların susmasıyla bitmediğini, belki daha büyük bir savaşın startının verildiğini bağırıp çağırmadan, hamasete kapılmadan anlatan, geçtiğimiz yüzyılda acının en büyük merkezlerinden biri olan Bosna’nın iki yetiminin peşine takılarak çok büyük şeyler anlatıyor aslında. Filmi sinemada izlemek artık mümkün değil belki ama bir şekilde edinip izlemenizi tavsiye ederim. 

Oyun




Topu at,

topu tut,

diyordu öğretmen.

Hiç topumuz yoktu ki küçükken…

(İkinci defter)

Köpük



Dedem Teşvikiye'de uyurken,

cüzdanı Haliç'e sarkardı...

(dibace)

19 Mayıs 2013 Pazar

Bakış



Ben baktım;

O bakmadı.

Ben baktım/ İyi ki.

Aşık oldum.

O bakmadı/ İyi ki.

Ölürdüm. 

(Başlangıç)

Mesele



Çık aradan,

karışma, dedim

Saçlarınla benim aramda,

mesele…

(Üçüncü defter)

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Bernie: Taşralı bir havari


Küçük hayatları döndüren, kusursuz işleyen ama mütevazı olan çarklar vardır. Sistem kendi rutininde akışını bu çarklara borçludur ama bunlardan biri arıza yapmazsa varlıklarını kolay kolay fark edemeyeceğimiz sistemin parçalarıdır bunlar. Bernie Tiede böyle biriydi. Hikaye gerçekten yaşandığı için meselenin bir de sosyolojik boyutu var ama biz işin sanat kısmına bakacağız.

Houston, Texas’lı yönetmen Richard Linklater Amerikanın yetiştirdiği enteresan sinemacılardan biri.  Özellikle 90’lı yılların önemli sinemacılarından olan Linklater, klasik sinema algısını zorlayan sanatkarlardan. Şu söz ona atfedilir; “hikayeniz ne olursa olsun, ölçeğiniz doğru olmalı!” Sıra dışı animasyonu Waking Life’da sanat ile felsefeyi nasıl ustaca harmanladığını görmüş ve Before Sunrise ile klasik bir öyküyü nasıl görselleştirip, duygunun kökenine indiğine şahit olmuştuk. Linklater son filmi Bernie ile kamerasını Doğu Texas’ın izbe kasabalarından birine çeviriyor. WASP kültürünün hakim olduğu bu mikro dünyadan evrensel ölçekte bir öykü çıkarmayı başarıyor yönetmen.

Filmin hikayesini anlatmak bile riskli aslında. Bu nedenle öykü hakkında şunları söyleyebiliriz: Dış görünüşüyle tam bir zararsız, iyi insan gibi görünen Bernie Tiede (Tipoloji olarak bizim müftülük görevlilerini andırıyor) küçük bir kasabada (İsmi de ilginç; Carthage – Kartaca demek!) tahnitçilik yaparak yaşayan bir isimsiz kahramandır. Özellikle kasabanın yaşlı kadınlarının gözdesidir. Zira ölüm gibi zor vakıanın esnasında ve sonrasında ortaya çıkıp, ölenin yakınlarına yakınlık göstererek acılarını azaltmakta, bununla da yetinmeyip yakınlarını kaybeden ailelerle bağını koparmamaktadır. Bernie, kilisenin arayıp da bulamadığı bir tür post-modern havaridir. Neredeyse günün 24 saatini uhrevi ve teskin işlerine ayırmaktadır. Ancak bu sıradan ve mütevazi kahramanın hayatı bir gün değişmeye başlar. Marjorie Nugent isimli asabi mi asabi, itici ve ters bir kadının kocası ölünce, Bernie ona da diğerleri gibi yakınlık göstermek ister. Ancak marjorie başlarda bu ilgiyi reddeder ve mesafe koyar. Lakin Bernie kendine has aurasıyla bu mesafeyi aşar ve ihtiyar kadınla yakınlaşır. Fakat bu kez işler beklediği gibi gelişmez…
Kahraman karakterimiz bizdeki müftülük görevlilerini fena halde çağrıştırıyor. 
Bernie (uzun ismiyle ‘Bernie’nin suçu ne?’) Richard Linklater’in sair filmleri gibi; zorlamayan kısa planlar, seyirciyi zahmete sokmayacak bildik duygular ama her kareden taşan doğallık ve samimiyet… Hikayenin ‘yaşanmış’ olduğunu bilerek filmi izlemeye başlayan seyirci için etki katlanarak artıyor elbette. Film, yönetmenin diğer yapımları gibi belli bir dozda ‘kara mizah’ ve bağımsızlık emareleri taşıyor. Ancak, türün benzer örneklerinden çok farklı yönleri de var. Misal, oyuncu olmayan kasabalılara bizzat rol verip, sıklıkla röportaj eklemeleri yapması Bernie’yi bir tür Docu/drama havasına sokuyor. Buralarda yönetmen devreye girip ince fırça darbeleriyle karakterleri olağanlaştırıp insanileştirmesi filme değer katıyor.

Ölüm gibi özellikle batıda soğuk olarak algılanan bir kavramı olağanlaştırması bana Garip Bir Koleksiyoncu filmini hatırlattı. Ama Bernie esas olarak başka bir filme de selam çakıyor: Fargo… Coen Kardeşler’in soğuk nihilizmi kadar olmasa da, Barnie ile Fargo birbirine uzak filmler değil.
Anlatıldığı dünyanın küçüklüğü, kahramanların vasat karakterlerden oluşması, öyküyü yüceltmeye yarıyor Bernie’de. Biliyoruz ki, vasat küçüldükçe zeka da, hırslar da, mutlu eden şeyler de küçülür. Yaşanmış hikayenin içerdiği kriminoloji de filmi bir çeşit gerçek suç draması yapıyor.
Bernie baştan sona ölüm etrafında dönse de kavramsal açıdan derinleştirmeyi denemiyor. 
Bernie karakteri belli ki iyi çalışılmış. Kişisel kimliği, arzuları ve zaaflarıyla ilgili pek bir şey açığa çıkarmayan, onun hakkındaki kanaati çevresiyle olan ilişkisine bakarak oluşturduğumuz bir gerçek tip Barnie Tield. Herkesin kalbine gidecek bir yolu mutlaka bulan ve hakkında önyargı oluşturabilecek kadar naif, hatta yanlış anlaşılabilecek boyutta kırılgan biri.

Öte yandan filmin kötü karakterini de çok fazla ötelemeden çiziyor film. Bayan Nugent, aksi, insanlara karşı soğuk ve kinci biri. Düşünsenize izin gününde bermuda şort giydi diye rahibe uyuz olan bir kadın. Bundan dolayı kiliseye ve dine karşı mesafe koyabiliyor. Aşırı derecede maddiyata önem veren biri ve kendi çocuklarıyla dahi bu yüzden mahkemelik. Barnie ile yakınlaşması bile belli bir mesafe alıyor ve Barnie kimsenin bilmediği kapalı yolları açarak ulaşıyor ihtiyarın gönlüne.

Başroldeki Jack Black aşırı derecede inandırıcı, Shirley McLaine ise eski günlerdeki gibi döktürüyor.

Film, yaşanmış bir hikayeden perdeye aktarılıyor. Gerçek Bernie ve Marjoırie.
Tabii bizim gibi bu coğrafyaya çok uzak insanlar için çok fark etmiyor ama Doğu ile Batı Teksas arasında ciddi bir kültür ve insan tipolojisi farkı var. Batı Teksaslılar doğulular içen Gabby (yani geveze) derler. Konuşmaya bayılan küçük bir kasabada ise tarihi insanlık kadar etkileyici bir medya vardır: Fısıltı gazetesi. Yapılan bir iyilik ya da fenalık katlanarak büyür ve kısa süre sonra bir kanaate dönüşür.

Filmde birkaç iyi oyuncu dışında genelde kasabalıları kullanmak da bu yüzden işe yaramış ve dramanın etkisini azaltmak bir yana inandırıcılık dozunu yükseltmiş. Jenerik sonrası röportajlarda dendiği gibi; ‘Dünyanın Bernie’lere ihtiyacı var!’



9 Mayıs 2013 Perşembe

Mucize!





Masallarda kurbağalar, yılanlar vardır, birden çirkin derilerinden soyunur, peri padişahının kızı oluverirler. Başkaları için yine kurbağadırlar belki. Her kadın bir kişi için tekrarlar bu mucizeyi.

(Cemil Meriç - Jurnal)

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Iron Man 3: Kır kabuğunu burjuva!



Şurası kesin; şayet bir imajiner kahraman uzun ömürlü ise, karakter derinleşmesi, dört başı mamur bir geçmişe sahip olması ve konjonktürel bir kaderi yaşaması kaçınılmazdır. Özellikle çizgi kahramanlarda rastladığımız bu durum, -nadiren de olsa- sinemada da işleyen bir kaidedir. Iron Man, Amerikalı çocuklar için 1960’lı yılların başından beri yaşayan bir hayali kahramandır. Her süper kahraman gibi, yaşayabilmesi için kendini sürekli güncellemesi ve devrin algısına göre yeniden dizayn edilmesi gerekiyordu. Kabul edelim ki Marvel bu işi en iyi yapan şirketlerden biri. Özellikle 80 sonrası iyice coşan tüketim toplumunda pek çok yan sektörü de yedeğine alarak yaşadı ve kök saldı bu imajiner kahraman.

Daha önce iki yalnız, bir de kolektif maceraysa sinemaya dalan bu demir yığını adam, şimdi yeni macerası ve konsepti ile karşımızda. Ve tahmin edileceği üzere artık sadece macera yaşatmıyor, oyuncak tüketiminden, ulusal kaygılara kadar pek çok alt katmanıyla ateşliyor turbolarını. Serinin ilkinde ‘islamofobi’yi tepe tepe kullanan film, sonra hedef kuzeye çevirmişti. Şimdi ise, yön değil alan belirliyor ve alabildiğince geniş, global ölçekli bir kötüyü koyuyor hedefe. Ancak, Iron Man 3’ü diğer tüm maceralardan ayıran bir yön var ona birazdan değinelim. Önce hikaye:  Diğer tüm hayali kahramanlar gibi, halkın değil sistemin hizmetinde olan Iron Man, perdede yaşadığı üç maceradan (Biri grup halinde idi) sonra lüks yaşamına ve kendi küstah dünyasına yeniden dönmüştür. Görünürde hiçbir sorun yoktur ancak, alttan alta kişisel defoları patlak vermeye başlamış ve paranın pek de mutluluk getirmediğini ufaktan yaşadığı yüzleşmelerle görmektedir. Ancak bu süreç, vaktiyle önemsemediği bir düşmanın büyüyüp, semirmesiyle daha da karmaşıklaşır. Görünürde tüm dünyayı tehdit eden Mandarin, Tony Stark’ın meydan okumasıyla ne kadar acımasız olduğunu gösterir. Bir anda neredeyse tüm silahlarından mahrum kalan Iron Man, zırhsız ve yardımsız Amerikan izbelerinde hayata tutunmaya çabalarken de rahat bırakılmaz. Üstüne üstlük Amerikan Başkanı da bu zalim düşmanlar tarafından kaçırılınca yine ülkeyi kurtarmak ona kalacaktır.
İslamofobi'nin klasik sahneleriyle klişelendirirken bir anda tersten vuruyor Demir Adam 3. 
Ve en büyük şaşırtmacayı melez kötüsünü deşifre ederken yapıyor. 
Bu hikayenin senaristi aslında yabancı olmadığımız biri; Shane Black. Onu özellikle Long Kiss Goodnight filminden hatırlayacaksınız. İyi Geceler Öpücüğü, o kadar etkileyici bir senaryoya sahipti ki, merhum Erbakan’ın bile bir gün eline bu filmin kasetini alıp, ‘İşte Amerika’nın dünyadan sakladığı film’ diye basın toplantısı yaptığını hatırlıyorum. Black, adeta tarifle başlanan bir yemek gibi, baştan sona özenli ve zekice yazdığı senaryoda, bu tür bir filmde olması gereken tüm unsurları ustaca yerleştirmiş. Üstelik bir tür ‘hem nala, hem mıha’ durumuyla… Yani hikaye sadece Amerikan halkını tatmine yönelik bir seyir izlemiyor, kaba/ince alt metinleri okuyan hemen herkesi mutlu edebilecek profesyonel bir yapıya sahip. Hamaset aroması Amerikan halkına göre iyi ayarlanmış, ticari matematiği ve mühendisliği masabaşında sıkı yapılmış bir çalışma Iron Man 3.

Kötülerin masumları vurdukları aracıları kurbanlardan seçerek, hem film dışındaki Amerikan politik durumlarına atıfta bulunuyor hem de, savaş gazisi askerlerin iç terörde maşa olarak kullanılmasına bir yönüyle göz kırpıyor film. Irak/Afganistan gazisi asker ailelerine, yaptıkları terör eylemi ne olursa olsun, ‘üzülmeyin’ diyor, ‘Aslında onlar da masum kurbandılar, suçlu değiller!” Demir adam prototip üretim bandı da Wallmart oyuncak rafı gibi dizayn edilmiş. Filme, hedef kitleyi temsilen konulan çocuk ve patates tüfeği de yine film sonrası market çalışması için yapılan ustaca dokunuşlardan.
Demir Adam atölyesi oyuncak rafı gibi. 
Filmin ilk göze batan unsuru, piyasanın talep ettiği her unsuru özenle içermesi. Çocuk kahramandan vatanperverliğe, aptal ama samimi karakterden hatayı anlayıp pişman olan (dönüşen) karaktere kadar pek çok hikaye elemanı ustaca montajlanmış filme. Üstelik bunu ana öykünün bir parçası haline getirmekte de büyük bir başarı var Demir Adam 3’te. Guy Pearce’in başarıyla canlandırdığı Aldrich Killian karakteri, Notre Dame’in kamburu tadında başlayıp zalim bir düşmana dönüşürken, esas vurgunu görünür kötü olan Mandarin’de yapıyor film. Bu tür hamaset filmlerinin olmazsa olmazı, ‘doğu dünyası doğuştan kötüdür’ imgelemi neredeyse her karesinde var iken, birden bire eleştiri okunun yönünü değiştirip, Amerikan paradigmasına doğrudan giydiriyor Iron Man 3.

Beni esas şaşırtan sekans ise finale yakın yerde duran başkanın petrol rafinerisinde Hz. İsa gibi gerilmesi ve onu kurtarmaya gelen demir adamların adeta havari edasıyla sekansa dahil olmalarıydı. Finalin hemen öncesinde, ‘zırh dediğin nedir ki, esas güç başka yerde’ alt vurgusu kaş göz çıkarmadan ustaca yapılıyor Iron Man3’de. Üstelik söyleyeceği son sözün ucunu açık bırakarak hem serinin gelecek filmler için geniş manevra alanı bırakıyor hem de, küstah ve kibirli kahramanı daha da insanileştiriyor. Buna rağmen ‘Barış olsaydı işsiz kalırdım’ vurgusu ve ‘Amerika kendi iblislerini üretir’le karşıtlarına da göz kırpıyor.
Olmak ya da olmamak! 
Quasimodo gibi, çan kulesinde dışlanmışlığı hissedince kötü olunur!. 
Robert Downey Junior, ne derli bir usta oyuncu olduğunu, karakterdeki anlık değişimler ve incelikli rolüyle bir kez daha ispatlarken, daha önce Lawwless’ta kötü olarak izlediğimiz Guy Pearce, gerek kötü adam olmadan önceki ezik karakteri, gerekse karizmatik kötüyü başarıyla canlandırıyor.

Ancak bence esas övgüyü, kahraman ve zırh konusunda hakkediyor film. Malum; Iron Man’i diğer imajiner süper kahramanlardan ayıran şeyi zırhı. Çoğu süper kahraman maske ya da pelerin takarken, Iron Man için zırh olmazsa olmazdır. Ve aslında bir süre sonra şu soru soruyor; zırh mı kahramanı yüceltti, kahraman mı zırhı? Zırhı, bir kabuk metaforu gibi kullanmayı başaran film, ana öyküyü eksiksiz ve aksiyonu bol şekilde ilerletirken, mebzul miktarda ironiyi de yanına alarak kahramanın temel paradokslarına derinlemesine dalıyor. Zırhın sadece insanlığa hizmet için bir araç olmadığını, aynı zamanda kahramanın defolarını bastıran metal bir örtü de olabileceğine dair nitelikli vuruşlar yapıyor. Filmin bana göre en büyük eksiği, orta ölçekteki bu hesaplaşması, büyük hikayede neredeyse hiç önemsememesi ve paradigmayı temsil edenlerin tamamının iyi olması. İyi de, herkes bu kadar kusursuz ise, bunca fenalık nereden neş’et ediyor peki?


Elohi!
İbretlik bir plan daha. 
11 Eylül'den beri artık klasikleşen sömürü tablosu: haç, çiçek, mum ve gözyaşı...
Ve havariler, mesih başkanı kurtarmaya gelir!

Hepsini deşifre ederek seyir zevkini batırmak istemem elbette ama Victor Hugo’dan W. Shekespeare kadar bazı klasik ‘trük’leri de karelerin içine gömerek tatlandıran film, benim gibi bu türden uzak insanları bile sıkmamayı başarıyor.

Onca patırtı ve gürültü sonrasında ise bir final iç hesaplaşması yaptırarak bir parça ciddileşiyor da film; bizi biz yapan zırhlarımız mı, yoksa benliğimiz mi?

Çekilmişlerin içinde içi en fazla dolu olan ve bununla beraber karakterin konvansiyonel hayranlarını da tatmin eden bir film olmuş Iron Man 3.

  

Vecihi Hürkuş’un hazin hikayesi



Senaryosu Sadık Şendil tarafından yazılan, Ertem Eğilmez'in yönettiği 1977 yapımı Gülen Gözler filmini hepimiz en az bir kez izlemişizdir. Oradaki ‘çılgın damat adayı' tiplemesindeki Vecihi'yi Şener Şen başarıyla canlandırmıştı. Hani şu ‘pırpır'ıyla sevdiği kızın evinin üzerinde uçarken ortalığı birbirine katan sakar âşık! Esasen yaşamış, gerçek bir karakter ustalıkla eklemlenmişti hikâyeye. Vecihi, pek çok ilkleri yapmış çılgın bir havacımızdı. Dün, Kadıköy Kızıltoprak'ta Vecihi Hürkuş Anıtı açıldı.

Vecihi Hürkuş, hayatı macera ve enteresanlıklarla dolu muhteşem bir adam aslında. 73 yıllık ömründe, birden fazla hayata ancak sığabilecek serencamı var Hürkuş’un. İtiraf etmek gerekirse, Vecihi’nin hayatının başlı başına filme alınmasını yıllardan beri hep istemiş, bu işi yapabilecek dostlarımın her birine en az bir kere bundan bahsetmişimdir.

18 Ocak 1896'da Dersaadet'te doğan Vecihi, orta halli ama kalabalık bir ailenin mensubu. Üç yaşında iken gümrük memuru babasını kaybediyor ve çocukluğu amcalar, halalar, enişteler, yengeler, ağabeyler ve ablaların içinde geçiyor. 1912'de (16 yaşında) Balkan Harbi'ne eniştesi Kurmay Albay Kemal Bey'in yanında gönüllü olarak katılıyor ve harbin sonunda esir kampına kumandan oluyor. Ama çocukluktan beri içinde hep ‘Tayyareci' olmak var. Yaşı küçük olduğundan makinist mektebine alıyorlar Vecihi'yi, buradan Küçük Zabit (Gedikli/Astsubay) olarak mezun oluyor. Makinist olarak Birinci Dünya Savaşı'nda Bağdat cephesine gönderiliyor sonra. Orada 2 Şubat 1916 tarihinde bir uçak kazasında yaralanarak İstanbul'a dönüyor.


Yeşilköy'deki Tayyare Mektebi'ne girerek tayyareci hayallerini gerçekleştiriyor. 1917 sonbaharında Kafkas Cephesi'ne, 7. Tayyare Bölüğü'ne atanıyor ve bir Rus uçağı düşürerek Kafkas Cephesi'nde uçak düşüren ilk tayyareci oluyor. Ancak Ekim 1917'de Ruslar düşürüyor uçağını, teslim etmemek için kendi eliyle ateşe veriyor uçağını ve bu olay onda büyük acıya neden oluyor.

Esir olarak Hazar Denizi'ndeki Nargin Adası'na gönderilince, kısa süre sonra adadan yüzerek kaçıyor pilot Vecihi. İran'da karaya çıkıyor ve 2,5 ayda yaya olarak Süleymaniye üzerinden Musul'a geliyor. İstanbul'a ancak harbin sonlarında dönüyor ama yine cepheden cepheye koşup, İstiklal Harbi'ne hemen her cephede katılıyor. Sonrası film şeridi gibi… İlk sivil pilot oluyor, ilk uçağı yapma hikâyesi enteresan.

Ganimet olarak Yunanlılardan ellerine geçen pek çok motordan yararlanarak projesini hazırlayıp ilk uçağı Vecihi K VI'yı imal ediyor. Uçağı için uçuş müsaadesi isteyince, uçabilirlik sertifikası için bir teknik heyet oluşturuluyor, ancak teknik heyetin içerisinde tayyareyi uçuracak ve kontrol edecek personel bulunmadığından gecikiyor. Sonunda teknik heyetten birinin "Vecihi, biz sana bu lisansı veremeyiz, uçağına güveniyorsan atla, uç, bizi de kurtar" sözü üzerine Hürkuş,  28 Ocak 1925'de uçağı Vecihi K VI ile ilk uçuşunu yapıyor.

İlk Türk uçağını yapıyor ve kendi ismini koyuyor; Vecihi! İzin almadan uçtuğu için cezalandırılıyor ve başlıyor talihsizliği.

İzin almadan uçtuğu için cezalandırılınca, istifa ederek hava kuvvetlerinden ayrılıp Ankara'ya gidiyor ve kurulmakta olan Türk Tayyare Cemiyeti'ne (T.T.C.) katılıyor. Hürkuş, yaptığı uçağını geri alıp, T.T.C.'nin bağış toplama faaliyetlerinde kullanarak halka havacılık sevgisini aşılamak istiyor ama uçağını geri almayı başaramıyor.

Dahiyane bir fikir daha geliyor aklına, bağış toplamak için bir madalya tüzüğü hazırlıyor. Bağışa göre bronz, gümüş, altın ve elmaslı madalya verilecek, 10.000 TL bağışlayanın adı da alınacak uçağa ad olarak verilecek. Türk Tayyare Cemiyetine ilk yardım Ceyhan ilçesinden gelmiş, 10.000 TL telgrafla bağışlanmış, alınan ilk uçağa da Ceyhan adı veriliyor.

Film gibi bir hayat
Hürkuş'un uçakla yurtiçi bağış gezileri de bu uçakla başlıyor.

Yurtdışına eğitime ve savaş uçağı üretimi kurslarına gönderilince Avrupalıların uçaklarındaki eksiklikleri görüp bunu rapor ediyor. Devlet eli ayağı durmayan kıpır kıpır bu adamı bir türlü durduramayınca hep pasif görevler verir ama Vecihi iki ay ücretsiz olarak uzatıp Kadıköy'de bir keresteci dükkânını kiralayarak, üç ay içinde ilk Türk sivil uçağını, aslında ikinci uçağı Vecihi XIV uçağını yaptığında tarih 1930'dur.

Mütevazı cenaze namazı

Gösteri uçuşu devlet yetkilileri tarafından pek beğenilmesine rağmen Vecihi'ye uçuş izni verilmiyor nedense. İlk havayolu kargosunu, ilk havacılık reklamcılığını, ilk sivil hava taşımacılığını hep Vecihi yapar. Ancak takdir göreceği yerde, hep engelle karşılaşır, maddi/manevi davalarla karşı karşıya kalır ve perişan olur. Bunun üzerine 29 Ekim 1936'da yeğeni Eribe'nin paraşütünün açılmaması nedeniyle düşüp şehit olması onu tamamen yıkar. 1954'te kurduğu (ilk sivil) Hürkuş Hava Yolları sudan bahanelerle kapatılır, Ziraat Bankası'ndan çok büyük kredi aldığı için çok zor durumda kalır. Hayatının sonlarında çok sıkıntı çekmiş, borçlandırılmış, icra takipleri, davalar nedeniyle vatana hizmet tertibinden kendisine bağlanan çok yetersiz maaşına bile haciz konulmuştur.


16 Temmuz 1969'da, Apollo 11 Ay'a indiği gün, hüzün ve yokluk içinde hayata gözlerini yumar Vecihi Hürkuş. Mekânı cennet olsun.

30 Nisan 2013 Salı

Acı Reçete: Prospektüs niyetine!



Belgeseller enteresan oluyor ama en çok beyin ile ilgili belgeseller ilginç gelir bana. Sırf bu meseleyi anlatan bir dizi film vardı; 3 LBS. Başlı başına bir muamma olan ve modern bilimin tüm imkanlarına rağmen bütün sırları henüz çözülememiş olan beyin, bazı zamanlar insanın en büyük düşmanı sayılabiliyor. Ve beynin insanoğluna oynadığı oyunlar kimi zaman çok acımasız da olabiliyor.

Amerikalı yazar Scott Z. Burns ilginç biri. Onu The Bourne Ultimatum filminden hatırlayacaksınız. Ancak esas marifeti bu değil. Burns, bundan yaklaşık on yıl önce New York’taki bir hastanenin psikiyatri kliniğinde bulunmuş ve buradan yola çıkarak Wonderland dizisi için bölüm yazdı. Steven Soderbergh ile tanışmasından sonra son üç projeyi beraber yaptılar: Informant, Contagion ve Side Effects.

“Yan etki” anlamına gelen Side Effects, nedense ülkemizde “Acı Reçete” ismiyle gösterimde. Konusu ve türü itibarıyla pek bir yenilik içermeyen hikayeye sahip. Şöyle: New York’ta üst düzey bir yaşam süren Emily ve Martin çiftinin evliliği, Martin’in borsa yolsuzluğu yüzünden hapse girmesiyle sarsılır. Şatafatlı yaşamı bırakıp, mütevazı bir hayata geçmek zorunda kalan Emily, kocasını beklediği 4 yıl içinde, içten içe yaşadığı büyük sıkıntıyı hep bastırır. Martin’in tahliyesiyle ruhunda ve beyninde gizledikleri bir şekilde dışarı taşar ve intihara meyletmeye başlar. Pek sık görülmeyen bir yöntem ile hayatına son vermek isteyen genç kadına psikiyatrist Jonathan yardım eder. Doktorun telkini ile yeni denenmekte olan bir anti-depresanı kullanmayı kabul eden Emily, iyileşeceği yerde günden güne kötüye gider.


Acı Reçete, bu tür filmlerin temel olmazsa olmazı olan ‘tutuculuk’ mesajını hep bir kenarda bulundurmayı ihmal etmeyen bir film. Modern yaşamın ve tüketimin sarstığı ruhları, pek de provokatif olmayan bir dil ile olabildiğince ölçülü ve dengeli anlatan yönetmen Steven Soderbergh, en büyük koz olarak şaşırtmacayı kullanıyor. Bu nedenle klişe gibi görünen senaryo, sert virajlara giriyor.

Film, Emily’nin ilacın etkisiyle işlediği büyük bir suç sonrasında aniden istikamet değiştiriyor, başkalaşıyor. Görünen suç ve suçlunun arkasına bakmayı deneyerek, gerçek suçluyu sorgulamaya imkan arıyor. Finale doğru ise tekrar kırıyor direksiyonu. Tam da ‘Her şey iyi gidiyor’ derken klişenin sığ sularına tekrar dönüyor ve yeni bir sürprizle seyirciyi yine şaşırtarak koyuyor noktayı. Bunu yapmasının en önemli sebebi ise, film ürettiği toplumun en çok da bu konulardaki muhafazakarlığı. Kendini riske etmeyen yönetmen, adeta izleyiciye ‘ne yaparsan yap, tahmininde yanılacaksın’ testi uyguluyor.

Olaya eklenen ‘entrika’ dozu, bir ara esas meseleyi unutturacak boyuta kadar ulaşıyor. Filmin başlangıç argümanları ve seyircinin beklentilerine cevap vermek bir yana, bunları unutturmada tipik Hollywood klişelerine sığınıyor. İlaç endüstrisinin bidayetinden beri tartışmasının yaşadığı, paradoksa; ‘insanlığın iyiliği için birkaç insan feda edilebilir mi?’ kadim tartışmasına kendi hikayesi çerçevesinde yaklaşıp, bunu çok büyük bir etik ve epik mücadeleye çevirmeden yapan yönetmen Soderbergh, meseleye nokta koymak gibi bir derdi de taşımıyor. Film ‘insan beyni sağlam bir düşmandır’ tezinden, ‘doktor civanım’ basitliğine avdet ediyor.


Oysa Anti-Depresanlar çağdaş insanlın en önemli meselelerinden... Modern tıbbın sonradan keşfettiği pek çok yeni hastalığa dair bir şeyler söyleyebilme imkanı varken, bir noktadan sonra ‘ne haliniz varsa görün’ diyerek entrika havuzuna çivileme atlamak filmin en büyük hayal kırıklıklarından biri. Psikiyatri ve suç gibi birbirine çok yakışan iki başlığı ele almak gerçekten akıllıca olsa da, meseleyi yarı yolda bırakıp dümeni başka sulara kırmak –tercih meselesi olarak saygı duyulsa da- hiç de hoş durmamış.

Her ne kadar final kısmı ile hayal kırıklığı oluştursa da bir gerçek her zaman var: Steven Soderbergh yaşayan en iyi yönetmenlerden biri ve ele aldığı konu ne olursa olsun ortaya nev-i şahsına münhasır bir film çıkıyor.

Acı Reçete, yüklendiği diyaloglar ve karakter derinleşmelerinden dolayı sıklıkla mekandan kopuyor. Bu nedenle yer yer bir sinema filminden ziyade ‘oyun’ hissiyatı vererek orijinal metinle bağını koparmıyor, koparamıyor.

Filmin oyunculukları fena değil. Emily karakterini oynayan Rooney Maara, abartısız oyunculuğuyla göz doldururken kadroya ‘celebrity’ kontenjanından katılan Catherine Zeta-Jones oynamak için değil, bulunmak için gibi duruyor Acı Reçete’de.

Filmin bir de trajik alt mesajı var; Side Effects modern aileye diyor ki, eşinizle asla mutfakta tartışmayın, ikinizden birinin sırtına ekmek bıçağının saplanma ihtimali çok yüksektir. Ve şöyle sesleniyor adeta; beyninize iyi davranın, zira beyin hiç de iyi bir düşman değildir!

Son olarak iki not düşelim. Filmde adı geçen (Ablixa) ilacı ciddiye almayın, zira uydurmadır. Karşınıza çıkacak olan web sitesi de film yapımcıları tarafından oluşturulmuş sahte sitedir. Yönetmen Steven Soderbergh, Side Effects’in son filmi olacağını, yani bu mesleği bıraktığını söyledi. Gerçi zaten sanatçılara bu yönden pek güven olmaz ama Acı Reçete’nın hiç de iyi bir ‘son film’ olduğunu söyleyemeyiz!