3 Ekim 2014 Cuma

Yeşilçam’a saygıyla…


Özellikle Yeşilçam’ın Altın Çağı’na şahit olanlar için 60-70’li yıllar ayrı bir güzel, farklı ve içli bir hayaldir. Televizyonun insan hayatını işgal etmediği, kendi yağıyla kavrulan sinemanın alt gelir gurubunun neredeyse tek eğlence olduğu dönemler… Yeşilçam, muazzam bir ince zeka ile el attığı her yabancı yapımı, bir şekilde yerelleştirmeyi başarmak gibi bir ustalığa sahipti. Batman, Spiderman gibi kültürümüzle en ufak bir alakası olmayan kahramanlar bile Yılmaz Atadeniz, Kunt Tulgar, Çetin İnanç, İrfan Atasoy gibi sinemacıların elinde birer yerli süper kahramana dönüşebiliyordu. Büyük kent salonlarını tapulayan eden melodram ve yıldızların oynadığı filmler, Yeşilçam’ın bu ucuz ve fantastik yapımlarına hayat hakkı tanımıyordu. Ne ki Anadolu seyircisi sahip çıkmıştı bu fantastik türe. Bu filmlerin de melodramlar kadar özgünleşme yönleri ve yetileri vardı. Flash Gordon devasız ince hastalıklara yakalanabiliyor, Kızılmaske bir kız uğruna yakıyordu şehri! Bu tür filmlerle ilgili incelemeyi şurada bulabilirsiniz.

Bırakınız belgesel sinemacılığımızın gelişmemişliğini, bizzat bu türe eser veren isimlerin bile arşiv defolu oluşları, maalesef dünya sinema tarihine geçecek bu enteresan dönem ve filmleri bugünkü neslin bilmesine engel teşkil ediyor.

Bazı isimlerin hayat ve hatıratlarını kaleme almasıyla sadece –o da çok kısıtlı- yazılı olarak nakil olunmuş günümüze. Bir de zaman zaman sinemayı konu alan filmler çok genel hatlarıyla aktarmış. Levent Kırca’nın Son filmi böyle bir örnekti. Ancak, TV skeci kalıplarına sıkışıp kaldığı için pek bir kıymet ifade etmedi ne yazık ki!




Cem Yılmaz’ın GORA, Yahşi Batı gibi sulu komedilerinin dışındaki filmlerinde (Her Şey Çok Güzel Olacak, Hokkabaz) özlenilen, yüceltilen bir tablodur aslında yukarıda bahsettiğimiz. Gerçi, parantez dışına taşıdığımız filmlerde bile saygı ve selam duruşu vardır. Misal Ofsayt Osman’ın mahkeme sahnesini uzaylılara izletir Yılmaz. Pek Yakında, Yılmaz’ın sinemaya, özellikle Yeşilçam’a duyduğu sevgiyi dolaysız olarak gösteren bir film. Elbette, yine Cem Yılmaz’a has zekice eleştirilerin, iğnelemelerin, buluş ve cinliklerin sıklıkla yer bulduğu bir yapım.

Aslında Yılmaz’ın sinema anlayışına uzak değiliz. Çektiği reklam filmleri birer sinema filmi tadında, çoğu kez ürünün önüne geçen bir drama içerir. Telekom’dan banka reklamlarına kadar neredeyse istisnasız tüm reklamlarında uygular kendi yöntemini ünlü komedyen.

Filmimizin kahramanı Zafer, doğrudan sinema sektöründen bir kişilik. Korsan piyasasında hisleriyle iş çeviren ve yanılmadan piyasanın nabzını tutup, sinemanın ruhundan anlayan bir tiplemedir Filmci Zafer. Devam etmeden önce konusunu detaylandıralım:


Korsancılık yapan Zafer, eşiyle sıkıntılar yaşamakta, boşanmanın sınırına gelmiş bir kaybedendir aslında. Karakter bu yönüyle gerek Her Şey Çok Güzel Olacak’ın Altan, gerekse Hokkabaz’ın İskender’iyle çok yakındır. Ve her tutunamayanın kaderidir, kendisi gibi olanlarla yolunun kesişmesi. Son korsan işini yapmaya zorlanan Zafer, bir grup ‘düşkün’ sinemacıyla yıllardır çekilemeyen bir filmin yapımcısı olur. Aslında onun niyeti, dizilerde küçük rollerde oynayan eşini başrol oynatarak tekrar evliliğini kurtarmaktır. Genelde iyilerin, nadiren kötülerin yer aldığı bir maceranın içine dalar Zafer…

Pek Yakında, literatürde ‘B Movie’ ya da ‘Trash Movie’ denen bir türün vaktiyle Yeşilçam’da da denendiğin gösteren, bu yönüyle belki de bir ilk olan eser olarak da sinema tarihimizde yerini alıyor. Filmin bir diğer özelliği, bu güne kadar yönetmenlik koltuğunu hep birileriyle paylaşan Yılmaz’ın ilk kez tek başına bir filmi yönetiyor olması. Bu anlamda Pek Yakında, ‘Yazan, oynayan ve yöneten Cem Yılmaz’ tabirini hak ediyor. Fantastik Türk sinemasının mutfağına dair fikir vermesi açısından ilginç olan film, sinemamızın asırlık idraki münasebetiyle de bence enteresan bir tarihe denk gelmiş.




Tib Burton’un güzeller güzeli filmi Ed Wood’u bana hatırlattı Pek Yakında. Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en yeteneksiz yönetmeni olarak kabul edilen Ed Wood’un filmi yapma tutkusunu, tekaüt sinemacılar, imkansızlık içinde yaptığı filmleri anlatır Burton, Ed Wood’da.

Pek Yakında Eşkıya filminin final sekansıyla açılıyor. (İlerleyen sahnelerde de saygı duruşu kabilinden parodisini eklemeyi ihmal etmemiş) Kahramanımız figürasyondan birini canlandırırken, birazdan izleyeceğimiz filmin duygusal dokusuna dair de epey ipucu veriyor. Evet, Pek Yakında pek çok yönüyle Yavuz Tuğrul hüznü de içeriyor. Cem Yılmaz’ın alemet-i farikası ise bu hüznü ustaca mizah ile harmanlayabilmesi. Daha sonra birkaç daha parodisini de yaparak bazı Yeşilçam klasiklerine gönderme yapıyor Yılmaz. Bununla beraber, Yılmaz Erdoğan, Sunay Akın ve Mazhar Alanson gibi isimleri gerçek kimlikleriyle filme koyarak bir tür ticari cinliği, klasik Cem Yılmaz esprisiyle de birleştirmeyi deniyor.


Estetik ve içeriğiyle uzun metrajlı Cem Yılmaz reklamlarını hatırlatan Pek Yakında, son derece basit bir hikayeyi yer yer dokunaklı işlemesine işliyor ama meseleyi bu kadar uzatmanın anlamı var mıydı emin değilim! 130 dakikalık film, sarkan yönlerinin budanmasıyla pekala yarım saat, belki daha fazla kısaltılabilirmiş esasen. Aslında bunu yapabilecek bir yetenek olduğunu da finaldeki ‘Şahikalar’ filminin fragmanıyla görüyoruz. Neredeyse geriye kalan 127 dakikaya denk bir güçlü anlatım ve derdini ifade edebilme estetiği var bahsettiğim klipin.

Klasik kadrosuna yeni yüzleri katarak zenginleştirdiği oyuncular fena bir iş çıkarmıyorlar. Ayşen Gruda biraz eklemlenmiş gibi dursa da, filmin yapısını bozacak bir oyuncu torpili yok kimsenin. Keza müziği de yerli yerinde, yer yer sözlerle destekleyerek duygusal etkiyi artırmayı başarıyor.




Filmin başka bir enteresan yönü ise psikianaliz ile bir tür alter-ego karakteri. Her ne kadar finalde tam bir yere bağlamıyorsa (Ki filmin temel zaaflarından biri de, bazı meselelerin ucunun açık bırakılması, kurşunlanan araba gibi) ilginç bir hayali karakter zaman zaman gelip muhasebe yapmasını sağlıyor kahramanın.

Toparlayacak olursak; klasik Yeşilçam melodram tadı içeren, konusuyla Türk sinemasına saygı duruşunda bulunan, Cem Yılmaz’dan beklenen nüktedanlık ve zeka oyunları içeren yönleriyle Pek Yakında, -popüler sinema izleyicisini ne kadar tatmin eder bilemiyorum ama- hoş bir seyirlik. Ama en iyi filmi değil şüphesiz.


Fantastik Türk Sineması'na genel bir bakış



1939'da tarım mühendisliği eğitimi için ABD'ye giden Turgut Demirağ, orada kararını değiştirip sinema eğitimi almıştı. Bir süre Hollywood’da staj gören Demirağ, Türkiye’ye döndükten sonra 1947 yılında Bir dağ Masalı’nı çekerek sinema kariyerine start verdi. Aynı zamanda filmlerinin yapımcısı da olan Demirağ, hem yazıyor, kamerayı kullanıyor ve yönetiyordu. 1952′de fantastik bir film uyarlaması çekti: Drakula İstanbul’da. Çığır açıcı bu yapımın senaryosu Ali Rıza Seyfioğlu’nun Kazıklı Voyvoda adlı romanı temel alınarak yazılmıştı. Yer, yer Bram Stoker’ın Dracula’sının serbest bir uyarlamasına benzeyen filmde pek çok yerel unsur eklenerek adeta millileştirilmişti.

1953 yapımı Balıkçı Güzeli filminde devasa bir örümcek kullanmıştı Yeşilçam. Aynı yıl çekilen Üç bba Torik’te ise halı uçuyordu. Tamamıyla fantastik film olan Uçan daireler İstanbul’da ise 1955 yılında çekildi ama en ilginci ünlü ünlü usta Ö. Lütfi Akad’ınkiydi…


1955 yılında o dönem Kemal Film adına iş yapan Lütfi Ömer Akad, Herbert George Wells’in klasik romanı “The Invisible Man –Görünmez Adam”ı çekmek istediğini Osman Fahir Seden’e anlattı. Görüntü yönetmeni Kriton İlyadis ile oturup uzun uzun filmi nasıl çekecekleri üzerine ciddi anlamda kafa yormuştur usta yönetmen. Romanın kahramanını alıp İstanbul’a getirecek ve ‘Görünmeyen Adam’ metaforunda insanı arayacaktı Akad. Proje Seden’in aklına yatmasa da, filmin yapımcılığını üstenir Kemal Film. “Görünmeyen Adam İstanbul’da” adıyla çekilen film, karısı tarafından aldatılan asistan bir kimyagerin intikam hikayesiydi. Akad uğraşmasına uğraşmış, o yılların imkanlarına göre teknik ve görsel efektte sınırları zorlamış ve filmin geneline melodram kalıbı yerleştirmişti ama seyircinin hoşuna gitmemişti bu fantastik deneme. Aynı yıl çekilen Uçan Daireler İstanbul’da da benzer bir akıbete uğramıştı.

Yaklaşık 10 yıl sonra Tarık Dursun K’nın katkısıyla Nuran Şener’in yazıp yönettiği “Aydedeye Gidiyoruz” hem eğitici, hem de eğlendirici bir çocuk filmi olarak nispeten ilgi gördü.


1967 yapımı “Baytekin Fezada Çarpışanlar” artık fantastik sinemayı Yeşilçam türleri arasına koyacak yapım oldu. Batılı karakter Flash Gordon’un alabildiğince yerli versiyonu olan Baytekin Fezada Çarpışanlar en az içeriği kadar çekim macerasıyla da sıkıntılar yaşadı. B Sineması’da denecek olan bu türün en büyük handikabı ekonomik yetersizliklerdi. Yoksa tüm dünyaya yetebilecek kadar hayali vardı Yeşilçam’ın. Aynı sene Fantoma İstanbul’da Buluşalım ile bu kez karşımıza Batman çıkacaktı.

1951de ağabeyi Orhan Atadeniz'in teşvikiyle tekniker olarak sinemaya giren Yılmaz Atadeniz, şahane bir kurgucu olarak ün salmıştı.  Faruk Kenç, Atıf Yılmaz, Nejat Saydam ve Sırrı Gültekin gibi ustalarla çalışarak kamera arkasını da öğrendi. İtalyan yapımı fantastik film Kriminal’in çekimlerini ve post prodüksiyon aşamasını bizzat takip eden Atadeniz, kafasında nicedir planını yaptığı fantastik filmler yerli yerine oturmuştu. 1967′de kendi şirketini kurdu ve üç haftadan kısa bir sürede Killing İstanbul’da ortaya çıktı. Kurukafa maskesi ve iskelet benzeri giysisiyle bu önemli karakter, kapalı mekanlarla kayıtlı kalmıyor sokağa da çıkıyordu! İstanbul sokaklarında maskeli bir süper kahraman! Çok yapımcıya saçma gelen bu keşfe seyirci bayıldı. Film ticari açıdan büyük bir başarı yakaladı ve bir ay içinde masrafının üç misli gişe elde etmişti!


Yeşilçam’ın en şahane yaptığı şeylerden biri, tutan bir işi anında furyaya dönüştürmesidir. Açıkgöz yapımcılar paranın kokusunu aldılar ve ortalık fantastik filmlerden geçilmez oldu!

1967 yılı bu tür açısından inanılmaz bereketlidir. Frankenstein’ın canavarıyla karşılaştığı ‘Killing Frankenstein’a Karşı’ ve Sihirbaz Mandrake ile karşılaştığı ‘Mandrake Killinge KarsıDişi Killing’  ve Franco Nero’nun ünlü karakteri Django’yla bir araya geldiği bir Western uyarlaması - Cango ölüm Süvarisi bu yıl çekilir ve büyük ilgi görür. Batıda tanınmamasına rağmen Killing’in Türkiye’deki kariyeri yedi filmle kırılması zor bir seri rekora imza atar.  Atadeniz, hazinenin üzerinde oturduğunun farkındadır ve başka kahraman üretmeye başlar. Bu sebeple  başka maskeli Atadeniz kahramanı olana 1968 yapımı Kızıl Maske karşımıza çıkar. Bu filmde bir başka önemli olacak olan isim, Çetin inanç, Atadeniz’e asistanlık yapmıştır. Aynı yıl Süpermen Fantomaya Karşı vizyona çıkar ve artık birden fazla kahraman tek filmde kullanılmaya başlanmıştır.
Furya öylesine almış başını gitmiştir ki, aynı yıl içinde aynı isimli farklı yönetmenlerin filmleri vizyona girer. Bunlardan ilki Kızılmaske’dir. Kızılmaske, Cavit Yörüklü’nün dokunuşuyla başka bir 1971 yapımı Kızıl Maskenin İntikamı filminde işin içine düşük dozlu erotizm de katar…


Belki de Yeşilçam kendi kendini zehirlemeye bu tür filmlerle başlar! Yörüklü, Enteresan bir ayrıntı aynı sene aynı isimli bir başka film daha gösterime girer; Cavit Yörüklü’nün yönetmenliğini yaptığı

1972 yapımı bir Yılmaz Atadeniz filmi olan Yılmayan Şeytan, fantastik filmlerin ilk şartını ortaya koyan bir film olur adeta: Sıradan bir adam olan Bakırbaş karakteri kafaya maskeyi geçirdikten sonra oradan oraya zıplayan son derece enerjik bir süper kahramana dönüştürür ve kötülere gününü gösterir. İlk şart bellidir artık: Maskesiz süper kahraman olmaz!

Yılmayan Şeytan telif yasalarının uygulanmayıp, sansürün by-pass edildiği bir ülkede Türk yapımcıların maruz kaldığı tuzaklara örnek oluşturması açısından ilginçtir. Filmin yapımcı ve yönetmeni Yılmaz Atadeniz’in hiçbir ilgisi olmadan bir İtalyan şirketine satılan film, orada L’invicible Bedman  “Görünmez Batman” adını alır. Sonra İtalyanlar, aynı filmi Ölümsüz Şeytan adıyla ve Amerikan filmi diye tekrar Türklere satmaya kalkışır. Esas enteresanlık ise filmin afiş ve jeneriğinde yaşanır. Filmin yönetmeni Robert Gordon’dur. Başrollerde Ruth Taylor ve Jack London vardır. Ne yazık ki iş Kunt Tulgar’ı adlandırmaya geldiğinde İtalyanların yaratıcılıkları iflas etmiş ve ortaya Kunt Brix adı çıkmıştır!
Zorro, Fantoma, Demir Pençe, Maskeli 3ler, Maskeli Beşler,  Casus Kıran, Yarasa Adam, Maskeli Şeytan, Demir Yumruk, Kilink, Kızıl Maske, Uçan Adam Bedmen…
Yeşilçam’ın zirvedeki son dönemini yakalamıştır fantastik sinemacılar ancak, büyük şehirlerin önemli salonlarında gösterim imkanı bulamadıkları gibi, dönemin medyası onları görmezden geliyordur. Çok kısıtlı bütçelerine rağmen inanılmaz hayal güçleri ve inandırıcı olmak gibi bir sıkıntıları yoktur.


Çetin İnanç, İrfan Atasoy, Kunt Tulgar, Yılmaz Atadeniz gibi isimlerin başını çektiği sinemacılar görmezden gelinmiştir ama taşra sahip çıkmıştır bu tür sinemaya. Tarihi macera hikayelerinden çizgi film kahramanlarına, bilim kurgu temalarından klasik masallara kadar her konu giriyordur bu türün ilgi alanına.
Süperman iki kankasıyla kötülere haddini bildirmek üzere İstanbul semalarına geliyor, Zagor Çiko ile beraber Şile sahillerinde korsanların hazinelerini arıyordur. Sadri Alışık Red Kit olup atını seviyor, Salih Güney Kaptan Swing olup Gamlı Baykuş Süleyman Turan’ı kurtarıyordur.

Öyle bir yaratıcılık dönemidir ki bu, Yeşilçam Hollywood ve Hong Kong sinemasından çok önce İskambil kâğıtlarını silah olarak kullanabiliyordur!
Bir de dişi yönü vardı bu fantastik dünyanın. Gülgün Erdem, Feri Cansel, Figen Han, Eva Bender, Mine Sun, Melek Görgün,Yeşim Yükselen, Suzan Avcı ve Mine Soley gibi 'Vamp' oyuncular, başlarda masum görünürken, deri giysilere bürünüp eline kırbacını aldığı anda ölümcül ve kötücül bir kahramana dönüştüğünü de gösteriyordu Fantastik Yeşilçam filmleri. Nebahat Çehre’nin ve Safiye Yankı gibi akrobatik hareketleri çok iyi uygulayabilen birinin, Nur-Ay gibi strip-tease ustalarının adları ön plana çıkıyordu bu filmlerde.


Her türlü maddi imkansızlık ve sosyal çalkantılara rağmen yoluna devam eden fantastik Türk Sineması 1980 sonrası türün zirve örneğini verdikten sonra usulca vizyondan çekilmeye başlayacaktı.

Yıl 1982… Yaşanan askeri darbe sonrası Türkiye büyük sıkıntılar içinde. Demokrasi askıya alınmış, ekonomik kriz had safhada. Fantastik sinemacılar artık tüketilmeyen karakter, alan, alt tür bırakmadığı için dünyada gelişen trendi inceliyor ve ünlü Star Wars-Yıldız Savaşları filmine takılıyorlardı. Usta aktör Cüneyt Arkın kalemi eline alıp ülkenin içinde bulunduğu durumu önemsemeden Dünyayı kurtaran Adam’ı yazıyordu.

Dünyayı Kurtaran Adam; yazılma, çekilme ve gösterim esnasında gayet ciddiye alınan, hiçbir ironi içermeyen film olarak değerlendiriliyordu. Ancak imkansızlıkların getirdiği tuhaflıklar da vardı: El yapımı derme çatma robotlar, ilginç kostümler, enteresan mekanlar tekmili birden Dünyayı Kurtaran Adam’da yer alıyordu.


Muhip Arcıman’ın anlatımıyla film, İki Türk uzay pilotunun, rutin bir görev esnasında bilinmeyen bir gücün çekim alanına girmesinden sonra, uzay araçlarının bilmedikleri bir gezegene düşmesi ve bu gezegende dünyayı bekleyen büyük tehlikeyi öğrenmesiyle yaşanan macerayı anlatıyordu.

Yapıldığı ve gösterildiği yıllarda pek farkına varılamayan film yıllar sonra Boğaziçi Üniversitesi’ndeki sinema kulübünün ısrarlı gösterimleri sonucu fark ediliyor ve ünü tüm dünyaya yayılıyordu. Senarist, yönetmen ve oyuncularının bilim/kurgu türünde bir film yapmak niyetiyle yola çıkan Dünyayı Kurtaran Adam, teknik ve maddi yetersizliklere Cüneyt Arkın’ın karizmasının eklenmesiyle bir ‘kült’e dönüşecekti.


Dünyayı Kurtaran Adam Yeşilçam’ın fantastik dünyası için bir zirve olarak tarihteki yerini alacaktı.

Sonraki yıllarda birkaç absürt deneme ile tür yeniden canlandırmak istense de, bir daha asla o eski tada ulaşılamadı maalesef. 


Bu konuda yapılmış ender çalışmalardan bir belgesel:

26 Eylül 2014 Cuma

Temmuz Soğuğu: Geçmiş zaman, yanlış insan!


80’li yıllar... Doğu Teksas taşrasında küçük bir kasaba.Yanları kısa, ensesi omzuna kadar uzanan saçları, bol kesim pileli, paçası kısa pantolonuyla kendi hâlinde bir resim çerçevecisi olan Richard Dane, küçük oğlu ve eşiyle sıradan ama mutlu bir hayat yaşarken, bir gece yarısı evin salonundan gelen tıkırtı ile uyanır. Yadigâr altıpatlarını alıp sesin geldiği odaya yöneldiğinde, yüzü maskeli bir hırsızı görür ve biraz tereddütle de olsa (hafiften ‘tırsak’ gibidir zira!) hırsızı öldürür. Polis kayıtlarına ‘meşru müdafaa’ olarak geçer bu cinayet. Ancak o günden sonra Dane ailesinde huzur kalmaz, zira ölen çocuğun babası hapisten yeni çıkmış belalı biridir. Ya da polis öyle anlatmaktadır. Deneyimli suçlu Russel, Richard ve ailesinin başına bela olacakken, meselenin hiç de göründüğü gibi olmadığı, Richard ve Russel’ın da bu olayda kurban oldukları ortaya çıkar. Peki, gerçek nedir? Richard kimi öldürmüştür? Öldürdüğünü zannettiği kişi, söylenilen kişi değilse kimdir? Dahası, polisin ölü olarak göstermek istediği kişi nerededir?

Yönetmenliğini Jim Mickle’in (Daha önce Kan Kokusu ve Vampir Cehennemi filmlerini çekmişti) yaptığı Cold in July-Temmuz Soğuğu’nun konusu kısaca yukarıdaki gibi. Film gücünü şüphesiz usta oyuncu kadrosundan alıyor. Teksaslı taşralı esnafı canlandıran Michael C. Hall, seyircinin aklındaki Dexter tiplemesini yıkmayı başardığı gibi, güçlü oyunculuğu ile filmin inandırıcılığına büyük katkı sağlıyor. Hırsızın suçlu babası rolüyle Sam Shepard ise oyunculuğun sadece replik ve tirat demek olmadığını uygulamalı olarak gösteriyor. Yaşı müsait olanların göz ağrısı Miami Vice’ın yakışıklı ve gözü pek polisi Don Johnson da 70’e merdiven dayamış yaşına rağmen karizmatik ve usta. Hikâye bu üç karakterin üzerinde yükseliyor zaten…


Ancak Temmuz Soğuğu, sadece bundan ibaret değil, epey yan öykü ve alt metni de barındırıyor. Son dönem Hollywood’unun aranan yazarlarından olan (Batman çizgi serilerinden Superman’a kadar epey dizi yazmış) Joe R. Lansdale’ın hikâyesinden geliştirilen senaryoyu, yönetmenin daha önce de beraber çalıştığı Nick Damici (Vampir Cehennemi, Kan Kokusu) yazmış.

Jim Mickle, Temmuz Soğuğu’nda dönemin atmosferini son derece başarıyla kurmaya muvaffak olmuş. Üstelik bunu yaparken eğreti ve kurnaz kamera açı ve hilelerine başvurmuyor. Kadrajlar ve hareketleri özgür ve sırıtmıyor. Bunları yaparken Black Noir’e yer yer yaklaşıyor, hatta burun buruna gelip sınır ihlaline bile girişiyor. Ne ki, kendine çizdiği hududu da şuurla yaptığı için, bu sınır taşmalarına fazla devam etmeden popülerliği elden bırakmıyor.


Filmin en kritik noktası sanırım burası; film çekim tarzı, müziği ve ritmiyle son derece sert bir kara film olabilecekken yönetmen bunu tercih etmiyor. Suç dramının sınırlarını zorlayan noktaya kadar taşıyıp, orada bir miktar durarak dozu tekrar aşağı çekiyor. Bu yönüyle Temmuz Soğuğu (daha önce benzer temayı izlediğimiz 8 MM’den geriye düşüyor) kaliteli bir gerilim ve aksiyon olarak kalmayı seçiyor.

İnsanın adalet hissi, sistemin kirliliği, sahipsizlik ve pornografi dünyasının sefaletine dair, yüksek sesle olmasa da iyi vurgular yapan ve tasvip edilmeyecek çözümler seslendiren Temmuz Soğuğu, tematik kablolu kanallarda yayımlanan Crime & Investigation türü docu-dramaların sağlam prodüksiyon ve oyunculu versiyonu gibi duruyor. Hikâye, bildik şekilde açılıyor, sonra sürprizlerle ilerliyor ve seyircinin hislerini gıdıklayan ‘pay-off’lar ile hitama erdiriliyor.



Kara film sınırında gezinen, ancak yönetmenin bilinçli tercihi ile sadece gerilim ve aksiyon olarak kalan Temmuz Soğuğu, hem Dexter sevenleri, hem de son dönemlerde pek az denk geldiğimiz sağlam suç filmi arayanları tatmin edecek nitelikte.

19 Eylül 2014 Cuma

Labirent: Ölümcül Kaçış


Yeni kuşak gençliğin aranan yazarlarından  James Dashner’in üçlemesi olan Labirent, yayımlandığı yıldan itibaren büyük ilgi gördü. Kitap, her ne kadar belli bir derinlikten ziyade aksiyon üzerine ilerlese de, karakter inşasında yazarın epey kafa yorduğu belli olan tiplemeler içeriyordu.
                                                                                                             
Bir tür ‘Çıkışsızlık’ üzerine kurgulanmış hikayede, kullanılan malzeme gerek okurun, gerekse izleyicinin hiç de yabancısı olmadığı şeylerdi. Bir asansörde kendine gelen kahraman, daha sonra buradan labirent türü gerçeküstü bir mekana çıkıyor ve bir yandan kıstırıldığı kapandan kurtulmaya çabalarken, diğer yandan kendi geçmişiyle yüzleşiyor. Dashner’in kurguladığı bu post apokaliptik ortam, esasen tanıdık. Küp, Sineklerin Tanrısı, Lost, Açlık Oyunları ve hatta Testere atmosferinden esintiler taşıyan hikaye ve mekan, aksiyon kozunu cömertçe kullanıp günümüz gençliğine hitap ediyordu.


Serinin ilk kitabının sinemaya uyarlanması gecikmedi. ‘Labirent: Ölümcül Kaçış- The Maze Runner’, daha ziyade televizyon ve efekt işleriyle meşgul olan Wes Ball’ın ilk uzun metraj denemesi. Ball, bugüne kadar sinema olarak pek bir şey yapmamış ama, kalemi de güçlü, görsel efekt alanındaki uzmanlığı da. Mesleki kariyerinde epeyce belgesel de var. Kamera da kullanıyor, animasyon işinde de mahir… Filmin en büyük kozu ise, yine televizyon dünyasından tanınan genç yıldız: Dylan O’Brien… Teen Wolf dizisinden bildiğimiz genç aktör, geçen sene ilk uzun metraj denemesinden sonra ilk kez büyük bir rolün altına giriyor. Öte yandan gizemli kız Teresa rolünde Kaya Scodelario (Skins’ten hatırlayanlar olacaktır), Newt rolünde Game of Thrones’un Jojen Reed’i Thomas Brodie-Sangster, Chuck’ı ise genç oyuncu ise Blake Cooper canlandırıyor. Popüler bir kitabın sinema versiyonu için çok cazip bir kadro var anlayacağınız.

Kısaca öyküsünden bahsedelim Labirent: Ölümcül Kaçış’ın: Bir anda şuuru açılan genç Thomas, kendini yukarı doğru hareket halindeki bir asansörün içinde bulmuştur. Hafızası adeta boşaltılan genç adam, ne olduğunu anlamadan asansörün kapıları açılır ve karşısında kendi yaşlarında bir grup genci görür. Koloni gibi görünen bu grup onu bir kayranda karşılamıştır. Devasa büyüklükteki duvarlarla çevrelenen bu geniş alanda Thomas ne kendisini, ne ailesini ne de geçmişini hatırlayamaz. Dahası karşısındaki “Kayranlılar” da tıpkı kendisi gibi buraya nasıl ve neden getirildiklerini bilmemektedirler.  Tek bildikleri şey ise her sabah labirente gidilen dev bir kapının açıldığıdır. Güneş batarken ise her akşam kapı kapanır. Üstelik her 30 günde bir asansörle gruba yeni bir genç gelmektedir. Thomas’ın ardındansa beklenmedik bir şekilde, bir hafta sonra asansör labirente Teresa adında bir genç kızı bırakır. Thomas şimdi hem kayran sakinlerinin hem de geçmişte bir yerlerden hatırladığı bu labirentin sırrını çözmeye çalışacaktır…


Yönetmen Wes Ball, aslında filmin neredeyse her şeyi. Ancak Labirent’in esas başarısı burada değil… Film, karakter (elbette kitabın sağladığı bir avantaj bu) derinliklerini ve çatışmalarını iyi ve dozunda yapabilmeyi başarıyor. Ancak meselenin ‘sinema’ kısmı genellikle aksiyon ve hedef kitle algısına kurban edilerek, belki de başyapıt derecesinde bir çalışma kolaylıkla harcanıyor ne yazık ki!

Labirent:  Ölümcül Kaçış’ın benzer içerikteki kitap ve filmlere çok benzeyen bir zaafı daha var. Hayata ve varoluşa dair kocaman soruları sormayı başaran ve seyirciye de bunu ustalıkla geçiren film, cevap kısmında cılız kalıyor ve tökezliyor. Bu yönüyle bana Lost’u hatırlattı diyebilirim.

Şüphe, güven, sadakat, endişe gibi kavramların üzerinde pervasızca gezinen film, dişe dokunacak pek bir şey söylemiyor ne yazık ki! Sanırım bu seri olan kitapların tamamında yaşanan bir sıkıntı ama bahse mevzu film olduğunda ciddi bir handikaba dönüşüyor.


Tüm bunlara rağmen, Çilek’li, Böcek’li bir haftanın en dikkate değer filmi.

12 Eylül 2014 Cuma

Dabbe-5: Zehr-i Cin


Sinema çevrelerinden gelen tüm olumsuz eleştiriler, görmezden gelmeler ve küçümsemelere rağmen Hasan Karacadağ’ın Türk korku türüne getirdiği yeni bir bakış ve anlayış kendi seyrinde yol alıyor.

Karacadağ, 2006 yılında başladığı ‘Dabbe’ serisini hem sinematografisini, hem de görsel efekt alanındaki hakimiyetini güçlendirerek devam ettiriyor.

Korku, sinema türleri arasındaki en riskli ve zor olanların başında gelir. Çoğu kez gerilim türü ile karıştırıldığı için, türün temel öğelerine dair pek fikriyatı olmayanlar tarafından ya küçümsenir ya da hepten görmezden gelinir. Hele hele Türk sineması için korku türü uzun yıllar taklitten ileri gidememiş, kültürel parametreleri Batı doku tipinden çok farklı ve çoğu kez taban tabana zıt olan Türk izleyicisine basit taklit filmler sunulmuş. Hakkını teslim etmek lazım, Hasan Karacadağ, Dabbe ile başladığı korku sineması yolculuğuna kendine has bir dil ve anlatım ile devam ediyor. Şahsen bu ısrarlı yolculuğu bile tak başına saygıya değer buluyorum.

Elbette, çektiği filmlerde birtakım sıkıntılar, ekonomik ya da sair yetersizlikler sebebiyle olmamışlıkları mevcut. Ancak, serinin beşinci filmiyle artık çok rahatlıkla bir Hasan Karacadağ sinemasından bahsetmek mümkün.


Geçtiğimiz yıl ‘Dabbe: Bir Cin Çarpması’ ile -bana göre- filmografisinin en iyi örneğini veren Karacadağ, kamera kullanımı ve perspektif arayışlarında da aldığı mesafe ve vardığı nokta açısından takdiri hak ediyor. Şüphesiz yönetmenin en usta olduğu alan, yeteneğini sergilediği filmlerinin fragmanları. Adeta bir kartvizit gibi fragman kurgulayan Karacadağ, her ne kadar kişisel anlamda hazzetmediğim türden fragmanlar hazırlasa da, (Bu fragman meselesiyle ilgili uzunca bir yazı kaleme almıştık. Maalesef Türk sinemasının genelinde bu konuda yanlış bir algı söz konusu) 3 dakikadan çok daha kısa süre içerisinde filmi izleyebilecek kadar merak oluşturabilmeyi başarıyor.

Aynı ismi vererek (2008 yapımı Semum hariç) belli bir algı birikimini yitirmek istemediği anlaşılan yönetmen, son filminde Dabbe serisine devam ediyor ve “Zehr-i Cin” alt başlığını kullanıyor. Dolayısıyla filmin ne hakkında olduğu daha ilk bakışta ortaya çıkıyor zaten. Tema olarak bilinen halk söylencelerini alıp, zekice trüklerle izleyiciyi sadece efektlerle değil, hikaye olarak da şaşırtarak ilerletmeyi başaran Karacadağ sinemasında Zehr-i Cin öncekilerden geri kalır durumda değil. Keza, bu türün klasik unsurları olan, eskiye dair anılar, eşyalar ve mekanın başarılı kullanıldığı filmin konusuna kısaca bakacak olursak: Muhtemelen bir yörede ‘yaşandığına’ inanılan hikayeye göre, mutlu bir hayat süren sıradan bir ailenin hayatı, görülen bir rüya ile bir anda cehenneme dönüyor. Bu rüyada belirsiz suretler; şeytana dair birtakım sırları Dilek’in kulağına fısıldadıktan sonra ona musallat oluyorlar. Kocası Ömer, rüyayı Dilek’in birkaç gün önce yaşadığı bir hırsızlık olayının psikolojik yansıması olarak görse de, Dilek kendisine gitgide yaklaşan ve habis fısıltılarla onu bilinmez bir âleme doğru sürükleyerek sır fısıldayan bu “cinnî”leri artık hissetmeye başlıyor. Korku iktidarı ele alınca, şiddet ve paranoya doğal sonuç oluyor ve kontrol insandan çıkıyor. Tam da bu noktada devreye klişe hocaların aksine, Cinler âlemiyle ilgili ilim sahibi bir kişi olan Bitlisli Belkıs Hoca giriyor. Kendine has yöntemlerle cinlerle temas kurabilen Belkıs Hoca, meselenin kendi sınırlarını da aşabilecek boyutta olduğunu anlayınca işler daha da girift hâle geliyor.


Karacadağ’ın efekt konusundaki yetkinliği her geçen gün artarken, karakter inşasındaki sıkıntılar devam ediyor maalesef. Buna bir de yer yer çiğleşen oyunculuklar eklenince Dabbe 5, kimi anlarda izleyici üzerindeki inandırıcılık hakimiyetini yitirme noktasına geliyor. Buna rağmen yönetmen Hasan Karacadağ, daha önce keşfedilmemiş bir tepeye kurduğu sineması için yeni keşifler ve tatlarla ilerletmeye devam ediyor.


Dabbe 5, birtakım handikaplarına rağmen ilgisiz kalınmayacak bir Karacadağ sineması.

18 Temmuz 2014 Cuma

Türk sinema tarihine kısa bir bakış


Genel hatlarıyla Türk sinemasının serencamı şöyle gelişti: 

Önce çok genel hatlarıyla meselenin başlangıç noktasına gitmek iyi olacak sanırım. 1839’da fotoğrafın keşfinden sonra, hareketi eşit ve çok kısa aralarla sabit fotoğraflar olarak saptayan yöntemler Amerika ve Avrupa’da birbirinden habersiz olarak gelişti.

Edward Muybridge, arkadaşlarıyla girdiği bir iddia sonucunda yan yana dizdiği fotoğraf makineleriyle koşan bir atın görüntülerini saptadı ve dönen bir disk içine yerleştirdiği bu fotoğraflarla hareketli bir görüntü oluşturmayı 1877’de başardı.


Kazanan sadece, atların aynı anda 4 ayağının birden yerden kesildiği iddiasında olan bilim adamı değildi, insanlıktı... Zira bu adım yeni bir sanat dalının da ilk adımı olacaktı.

Thomas Alva Edison ile yardımcısı W.K.L. Dickson’ın yaptıkları ‘Kinetograf’, kameranın ilk biçimi olarak ortaya çıktı. Hareketi filme kaydedebilen bu aygıt ileride devasa bir endüstriye dönecek bir sanat dalının çıkış noktasını oluşturacaktı. Ancak sadece kaydetmek yeterli değildi elbette, bir de izlenmesi gerekiyordu çekilenlerin! Edison ‘Kinetoskop’ adını verdiği bir gösterim aygıtı aracılığıyla da bu görüntüleri hareketli bir biçimde düz bir zemine yansıtmayı başardı. Sıkıntı şuydu; bu aygıt, gözlerini iki küçük deliğe dayayan tek bir izleyici tarafından kullanılabiliyordu! Muhtemelen ilk sinema izleyicisi Edison’du…



Kinetoskop’ların ticarî olarak satışa sunulmasıyla birlikte Edison, kitlesel film çekimi yapılabilen ve güneşin durumuna göre tekerlekler üzerinde döndürülen ilk film stüdyosu Black Maria’yı inşa etti.

Kinetoskop’u Paris’te bir sergide gören Auguste ve Louis Lumiere kardeşler, ‘Cinematograph’ adı verilen aygıtı geliştirdiler. Elle çalıştırılabilen bu aygıt film çekimi ve gösterimi yapabiliyor ve 10 kg dolayındaki ağırlığı sayesinde de, istenen yere taşınabiliyordu.


Aynı zamanda çok iyi birer tüccar olan bu meraklı iki kardeş bu yeni cihazı ellerine alıp, kendi gündelik hayatları olmak üzere, önlerine gelen her şeyi çekmeye başladılar.

‘Bir trenin istasyona girişi’, ‘Paydos saati’ gibi gündelik olayları belgesel formunda çektikleri filme benzer, ufak çaplı kurgusal çalışmaları de denediler. ‘Sulanan Bahçıvan’ komedisi böyledir. İlk film türü ‘Belgesel’ken, ikincisi de ‘Komedi’ olmuştu.


Lumiere Kardeşler ilk gösterilerini 28 Aralık 1895’te Paris Grand Cafe’de gerçekleştirdiler ve bu gösteri sinemanın başlangıcı olarak kabul edildi. Perdeden trenin üzerlerine gelmesiyle biraz ürkerek da olsa bu yeni eğlenceyi seyreden 33 izleyici de sinema tarihine ilk sinema salon seyircileri olarak geçti.

20. yüzyıla girilmek ve dünya çapında köklü değişimler yaşanmak üzereydi. Devletler muvazenesinde önemli bir yer tutan Osmanlı Devleti, çatırdayıp çökme sinyalleri veriyordu.


Ancak yeni ve büyülü icadın etkisine girmeye de başlanmıştı. Kulaktan kulağa yayılıyor, yeni girişimciler özel gösteriler düzenleyerek özellikle aristokrasinin ilgisini çekmeyi başarıyordu. İlk gösteriminden başlayarak geniş kitlelerin ilgisini çeken bu yeni icat, kısa sürede bir sanata dönüştü ve âdeta bir salgın gibi tüm dünyaya yayıldı…

Ve tabii bir ayağı Avrupa’nın göbeğinde, diğeri Asya sınırında olan Osmanlı Devleti’nde…


19. yüzyıl sonlarında dünya sosyal olarak büyük patlamalara gebeydi. Toplumsal gerilimi ve uluslararası arenadaki sıkıntıları en fazla yaşayan ülkelerin başında Osmanlı Devleti geliyordu.

Ancak yaşadığı tüm sıkıntılara rağmen Saray yüzyılların verdiği alışkanlıkları gereği her yıl yabancı yetenekleri kabul ediyor ve onların keşiflerini merakla takip ediyordu. Lumiere Kardeşler sinema sanatçısı olmaktan ziyade iyi birer işletmeciydiler. Kurdukları dağıtım ağıyla operatörleri tüm dünyayı geziyor, bir yandan gösteriler düzenlerken diğer yandan yeni filmler çekiyorlardı.


2. Abdulhamid’in kızlarından Ayşe Osmanoğlu anılarında sarayda yapılan bir film gösterisinden bahseder. Fransız taklitçi ve hokkabaz olan Bernard isimli biri her yıl olduğu gibi yine saraya uğramış ve bu kez kurduğu sistem ile kısa bir film gösterisi düzenlemiştir!

Öte yandan İstanbul aristokrasisinin de sinema ile tanışması uzun sürmedi. Lumiere Kardeşler’in Grand Cafe gösterisinden iki yıl gibi kısa bir süre sonra Pera’da film gösterileri başlamıştı bile!

İstanbul’daki film gösterisine dair en net bilgiyi yazar Ercüment Ekrem Talu’nun bir yazısından öğreniyoruz. Talu 1897 yılında Galatasaray’daki Sponek Birahanesi’nde gerçekleşen bir gösteriden bahseder: “Avrupa’nın bir yerinde bir istasyon, bacasından fosur fosur dumanlar savuran bir lokomotif, peşine takılı vagonlar duruyor. Rıhtım üzerinde telaşlı insanlar gidip geliyor. Ama ne gidiş geliş! Hepsi sara nöbetine tutulmuş sanırsınız. Hareketler o kadar hızlı, ölçüsüz ve acayip ki...


Tren kalktı, bittabi sessiz sedasız... Aman ya Rabbi! Üstümüze doğru geliyor. Zindan gibi salonun içinde kımıldamalar oldu. Trenin perdeden fırlayıp seyircileri çiğnemesinden korkanlar ihtiyaten yerlerini terk ettiler galiba! Hani ya ben de korkmadım değil; lakin merak galip gelip beni iskemleye mıhladı. Bereket versin tren geçip gitti...”

Bu yeni eğlence kısa sürede çok ilgi gördü ve bir Polonyalı olan Sigmund Weinberg’in başını çektiği birçok kişinin sinema salonu denemeyecek derecede küçük odalarda film gösterim işine başlaması bu tarihlere denk gelir.


1901 yılında Sigmund Weinberg Beyoğlu’ndaki Concordia  salonunda, 1902’de Cambon   isimli bir Fransız Varyete Tiyatrosu’nda yaptıkları gösterileri Yıldız Sarayı’nda da tekrarladılar. Daha sonra bu listeye Dolmabahçe Sarayı’nda Sultan Mehmet Reşat ve misafiri Şeyh Sinüsi’ye gösterim yapan Cemil Filmer de eklendi. Weinberg, daha sonraki tarihlerde Şehzadebaşı’ndaki Ferah Tiyatrosu ve Osmanbey’deki Bülbül Bahçe Gazinosu’nda yaptığı gösterilerle sinemayı Muhafazakâr İstanbul kesimine de tanıttı.

İlk yerleşik sinema ise Tepebaşı’nda açılan Pathe Sineması’ydı. Bunu Beyoğlu’nda Eclair, Oriental, Central, Orientaux, Gaumont, Lion ve Magic gibi salonlar izledi. Sigmund Weinberg tarafından işletilen Pathe daha sonraki yıllarda değişik semtlerde aynı isimle açıldı. En uzun ömürlü salonlar olan Alkazar, Elektra gibi salonlar ise yine Beyoğlu civarında izleyicilerini ağırladı.



O tarihe kadar Şehzadebaşı’nda Feyziye Kıraathanesi’nde Katip Salih’in Karagöz-Hacivat oyunlarıyla halkı eğlendiren Murat ve Cevat Boyer Kardeşler, bu yeni icadın bir iki gösteriminden sonra kıraathanelerini sinema salonu haline getirip ismini ‘Milli Sinema’ koyduklarında tarih 19 Mart 1914’ü gösteriyordu.

Bu salon ilk Türk sinema salonu olma özelliğini taşır. Ardından, Şakir Seden’le Fuat Uzkınay, Sirkeci’de lokantacılık yapan Ali Efendi’yi (Öztuna) ikna ederek ikinci Türk sinema salonunun açılmasını sağladılar. Sinemaya yerin sahibi olan amcaları Ali Efendi adı verildi.

Sinema, başlangıç yıllarında hızla kabul görmesine rağmen tüm ülkeye yayılamıyordu. Bundaki en önemli etken, ‘cereyan’ın, yani elektriğin Anadolu ile henüz tam olarak tanışmamasıydı!


İlk sinemalar yalnız erkeklere mahsustu. Sonra kadınlar matinesi yapılmaya başlandı. Daha sonra ise salonlar perdeye doğru perde yahut ahşap paravanlarla dikey olarak ikiye bölünüp haremlik-selamlık uygulamasına geçilmişti.

Askeri Müze Sineması’nda ise bu durum biraz farklı uygulanıyordu; ön tarafta erkekler, arka sıralarda hanımlar, arada ise ahşap parmaklıklar vardı.

Kasım 1914’e kadar, Türkiye’de hep yabancıların çektiği filmler gösterildi. Bunların büyük çoğunluğunu Lumière’lerin çektiği filmlerdi.

Kısa sürede sosyete aktivitesinden çıkıp, halk eğlencesine dönüşen film gösterileri için hızla salonlar açılmaya başlandı. İlk sinemaların çoğu eski tiyatro binalarında açılıyordu. Sinema salonu olarak inşa edilen ilk binalar ise Taksim’deki Majik, Beyoğlu’ndaki Etual, Elektra, Sine Palas ve Elhamra ile Kadıköy’deki Süreyya sinemalarıydı.


    Savaşın başlamasıyla beraber doğal olarak sinema savaşa ve ordulara hizmet vermeye başladı. Her ülke kendi sinemacılarına belgesel içerikli filmler çektiriyor ve kitleleri etkilemek için toplu gösterilerle bir tür propaganda sineması geliştiriyordu.

1915’te ilk sinema kuruluşumuz açıldı:  Merkez Ordu Sinema Dairesi (MOSD). Bu kurumun başına, Türkiye’de halka açık ilk film gösterimini yapan Sigmund Weinberg getirildi.

Bu birimde görev alanlardan bazıları şunlardı: Fuat Uzkınay (Weinberg’in yardımcısı), Mazhar Kınay ve Cemil Filmer. MOSD, ilk başta belge filmler çekti ama bunlar Padişah’ın ve Enver Paşa’nın özel yaşamıyla ilgili filmlerdi.

Sigmund Weinberg’in çektiği, Leblebici Horhor Ağa, ilk konulu Türk filmi idi. MOSD’un yapımcısı olduğu bu film başrol oyunculardan birinin ölümüyle yarım kalacaktı.


1920’lerin başında ilk işletmeci Ali Efendi, yeğenleri Şakir ve Kemal Seden kardeşlerle bir “aile ortaklığı” girişimi “Sinema İşçileri Şirketi”ni kurdu. Yabancı filmlerin dış alımını da yapmak amacıyla kurulan şirket, çalışmalarını 1928li yıllara kadar sürdüreceği gibi, ilk Türk yapımevi olma özelliğini de taşıyacaktı.

Kemal Film, Eyüp’te vaktiyle dikimevi atölyesi olarak kullanılan Feshane Fabrikası’nın bir bölümünü kiralayarak yerli film yapımı işine girmeye karar verince, oyuncu ve yönetmen olarak Almanya’da filmler yapmış Muhsin Ertuğrul’u birlikte çalışmaya davet etti.

Esasen bir tiyatrocu olan Muhsin Ertuğrul, Türk sinemasında 1922’den 1939’a kadar tek başına etkin olacaktı. Dolayısıyla bu süreç yönetmenlik, senaristlik, oyuncu kadrosu Dârülbedayi’nin egemenliğiyle geçti.

Tiyatrocular Çağı olarak adlandırılan bu dönemde, Türk sineması içerik anlamında pek bir şey yapamazken, film izleme alışkanlığı bağlamında epey mesafe aldı. Bir kere klasik tiyatro izleyicisi aynı zamanda sinema izleyicisi olmuştu. Özellikle büyük kentlerde hiç de fena olmayan bir seyirci kitlesi oluşunca, sinema dergileri, yapım evleri, oyuncu şirketleri gibi yan kuruluşlar kendiliğinden açıldı.


Türk filmi örneklerinden, sinemamızda tiyatrocuların egemenliğinin iyiden iyiye azaldığı 1940’a kadar, çekilen filmlerin çoğu tiyatro eseri ya da batı filmlerinin uyarlamasıydı.  20 yıla yakın Türk sinemasının kaderini tek başına elinde tutan Muhsin Ertuğrul doğal olarak tiyatrodan besleniyordu ancak sinema onun için önemli bir yan uğraş ve ticari kapıydı.

Sinemanın kazançlı bir yatırım aracı olarak tanınması yapımcıları daha fazla film yapmaya; gösterimcileri de daha fazla seyirci toplamanın yollarını araştırmaya yöneltmişti. Bunlardan ilki ve en cazip olanı bu yeni sanat dalı için yeni starların keşfiydi. Özellikle Amerika’da Charlie Chaplin, Harry Langdon, Fatty Arbuckle, Mabel Normand ve Harold Lloyd gibi yetenekler çok kısa sürede keşfedildi ve tüm dünyada tanındılar.


Sinema salonlarının açılıp film sayısı arttıkça, seyirciler filmler üzerine daha çok bilgi sahibi olmak istiyor ve ilk dergiler bu bilgi açlığını bastırmak amacıyla yayın hayatına atılıyordu...

1920’lerin başlarında haftada 40 milyon ABD’li sinemaya gidiyordu. Amerikan sinemasının çok kısa sürede endüstriye dönmesinin en önemli sebebi, sinemayı destekleyen yan sektörleri hemen oluşturabilmesiydi.

Sinema dergileri, oyuncu yetiştirilmesi, teknik malzeme üretimi vs…


Yapımcı ve gösterimcilerin kazançlarını daha da arttırmak amacıyla bir dizi “tanıtım” faaliyetlerinin içine girmesi, halkın sinemaya gösterdiği müthiş ilginin de yardımıyla sinema yayıncılığına giden yol açılmıştı. Sinema salonlarının açılıp film sayısı arttıkça, seyirciler filmler üzerine daha çok bilgi sahibi olmak istiyor ve ilk dergiler bu bilgi açlığını bastırmak amacıyla yayın hayatına atılıyordu.

1918’de sektörün ilk yayını sayılabilecek olan Temaşa dergisiydi. Bunu 1923 yılında Hikmet Nazım’ın Sinema Postası ve bir yıl sonra Mehmet Rauf’un Sinema Yıldızı takip etti. Salon ve film sayısı arttıkça dergiler de hızla çoğalıyordu; Film Mecmuası, Artistik Sinema Dergisi, Ekran, Sinema Gazetesi, Glorya Sineması dergisi, Haftalık sinema gazetesi, Sinema ve Tiyatro Heveskârı Dergisi, Holivut Dergisi, Artist, Yeni Film, Sinema Mecmuası, Temaşa Âlemi, Cine Journal, Film Gazetesi, Yeni Film gibi uzun ömürlü olmayan dergiler takip etti.

Pek çoğu bir sinema işletmesi, salonu ya da bir film acentasına bağlı yayımlanan bu dergilerin görsel tasarımları birbirine çok benziyordu. Her derginin çıkış amacı birbirinden çok az farklılık gösterse de hepsinde okuyucu bilgilendirme kaygısı görülüyordu.



Belli sabit sayfaları vardı; okuyucu sualleri, gösterime giren film tanıtımları ve Yeni Filmler gibi yabancı sinema dergilerinden yapılan çeviriler. Bu dönem sinema dergilerinde film konuları, hülasa (özet) başlığıyla uzun uzadıya hikâye ediliyor, dönemin en popüler Amerikan aktör ve aktrislerinin hayat hikâyeleri magazinel yönleriyle de ele alınarak anlatılıyordu.

Bir diğer önemli ortak özellik de gelenekselleşmiş “Sinema Romanları”ydı. Bu romanlar bir filmin, hikâyeleştirilerek uzun uzun anlatılmasından oluşmaktaydı. Ayrıca, o dönemde de her dergi tirajını arttırmak amacıyla birtakım promosyon uygulamaları yapıyordu. Çekilişle dağıtılan sinema biletleri ve indirim kuponları gibi…


Muhsin Ertuğrul da, yakından takip ettiği Batı sinemasının etkisiyle yeni yıldızlar bulması gerektiğini iyi biliyordu. 1932 Eylülünün sonunda gazeteye verdiği ilanda Şehir Tiyatroları’nın konservatuar için öğrenci aradığını duyurdu. Seçilecek olanlar hem okuyacak hem de çalışacaktı. Ertuğrul, müracaat eden 50 aday arasında, sarıya yakın bukleli saçlarıyla, bir omzu diğerinden biraz yukarıda, mahcup şekilde duran 16 yaşındaki bir kızı beğenmişti. İsmi Cahide olan bu genç kız, 135 kuruş yevmiyeyle figüran olarak işe girdi. Ertuğrul’un rejisörlüğünü yaptığı ‘Söz Bir Allah Bir’ adlı filmle başladığı kariyeri, ‘Aysel Bataklı Damın Kızı” filmiyle zirve yaptı.

Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Bir Millet Uyanıyor hem büyük gişe başarısı yakalamış, hem de sıradan insanların o güne kadar çok fazla bilmediği Ferdi Tayfur, Mahmut Moralı, Hadi Ün, Hazım Körmükçü, Sait Köknar, Ercüment Behzat Lav, Vasfi Rıza Zobu gibi isimleri meşhur etmişti.


Yıldız Mecmuası, 1951’de ‘en beğenilen kadın sanatçı’ olarak Cahide Sonku’yu seçmişti. Aynı dergi sinema yıldızı yarışması düzenlemiş ve birinci olarak erkeklerde Ayhan Işıyan ve Mahir Özerdem, kadınlarda ise Belgin Doruk gelmişti. Sonraki yıllarda Ekrem Bora, sonraki yıllarda Fatma Girik, Çolpan İlhan, Göksel Arsoy, Salih Güney, İzzet Günay, Tamer Yiğit, Tanju Gürsu, Tarık Akan, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit gibi yıldızlar hep Artist, Ses, Hayat ve Yıldız gibi dergilerin yarışmalarından sonra kapakta yer alarak ünlü oldular.

Türk sinemasının dergi yayıncılığı ve yıldız sistemi 1970’li yılların başlarına kadar devam etti. Televizyonun gelişmesi, sinemanın erotizme yenik düşmesi ile aileler sinemadan uzaklaşınca dergiler kapandı, yıldızlarımız kendi kabuklarına çekildi.

28 Aralık 1895’te Paris Grand Cafe’de ‘Bir Trenin Gara Girişi’ni izleyen 33 kişi muhtemelen ilk salon izleyicisiydi. Ülkemizde ise özel gösterimlerin dışında (ilk özel gösterimlerden birinin Sultan 2. Abdülhamid’e yapıldığını daha önce yazmıştık)

1897 yılında Beyoğlu’nda bir birahanede yapıldığını ve Grand Cafe’de gösterilen filmin izlendiğini biliyoruz.

Sinemaya ilk ilgi duyanlar şüphesiz tiyatro sanatçıları ve sirk gösterileri yapanlar olmuştu. Bir filmi çekmek kadar gösterimini yapmanın da önemini kavrayan bu yeni icadın ilgilileri, ilk iş olarak hazır mekânlara rağbet ettiler. Dolayısıyla ilk sinema salonları tiyatrolardı. Ancak, sinemaya olan ilginin arttığını görenler özellikle büyük kentlerde sadece film gösterimi yapan mekânlar da açmaya başladılar.


Başlangıçta ‘zengin eğlencesi’ gibi görülen sinemanın, salonların ardı ardına açılmasıyla halk eğlencesine dönüşmesi uzun sürmedi. Ancak, geçen yüzyılın başlarında özellikle Anadolu’da elektriğin yaygın olmaması, bu sanatın yayılmasını önlüyordu. Sıkıntı sadece bu değildi. Gösterilen filmler genelde yabancıydı ve halk mesafeli duruyordu. İlk sinemacılarımızın çektikleri filmlerin özgün olmaktan ziyade Batı uyarlaması hikâyeler olması işin tuzu biberi oluyor, bir türlü Anadolu insanı ile sinema arasındaki makas kapanmıyordu. Muhsin Ertuğrul’un sinemaya el atmasıyla tamamen özgün ve arzu edilen seviyede olmasa da, Türk sineması belli bir rotada hareket etmeye başlamıştı. Ertuğrul’dan hemen sonra sinemanın lokomotifliğini alan Faruk Kenç, şehirli hikâyelere taşra öyküleri eklemeyi düşündü. Ancak çektiği filmler içerik açısından topluma yabancı olduğundan ‘Köy filmleri’ hiçbir zaman halktan beklenen kabulü görmemişti.

Bu esnada çok ilginç bir şey oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vereceği anlarda Amerikan ve Rus filmleri Avrupa üzerinden ülkemize girmekte zorlanmaya başladılar. Amerikalılar yeni bir rota belirledi: Mısır. Mısır ise gelen Amerikan film paketlerine kendi filmlerini ekleyerek pazarlamaya başlamıştı. İstanbul ve Anadolu’da gösterime giren Mısır filmleri muazzam ilgi gördü. Özellikle Abdülvahab’ın ‘Aşkın Gözyaşları’ isimli filmi haftalarca kapalı gişe oynayınca, piyasalarda Mısır egemenliği hâkim oldu. Kültür olarak Türk halkına çok yakın olan Mısır filmleri izleyicinin büyük ilgisini çekince, bir süre sonra devlet duruma müdahale etti. Mısır filmlerindeki şarkıların bile tercümesi olmadan vizyon şansı kalmayınca, sinema Münir Nureddin Selçuk’u keşfetti.


Anadolu insanı ise bu çatışmadan memnundu zira melodram ve arabesk türü izlemeye başlamıştı. Zeki Müren’in piyasaya girişi işte tam bu döneme rastlar. Yaşanan büyük iç göç, Tek Parti döneminin tarihe karışması sinemayı olumlu etkileyen faktörlerdi ama ciddi anlamda sansür ve kısıtlamalar da vardı. 1954 yapımı bir Zeki Müren filmi olan ‘Beklenen Şarkı’, piyasalardaki Mısır hâkimiyetine tamamen son verdi. Seyirci artık kendi sanatçılarımızı, kendi şarkılarımızı tercih ediyordu.

Sinema yayıncılığı, yeni yıldızların keşfi ile her yıl çekilen film sayısı hızla artıyordu. Yıllık çekilen film 10 iken, önce 50 sınırını zorladı, sonra 100… 1970’li yıllara gelindiğinde ulaşılan rakam bugün bile etkileyicidir; yıllık 300 film. Yeşilçam ‘Altın Çağı’nı yaşıyordu…

Hikâyelerin yerli oluşu, yerli yıldızlar, artan yapım şirketi sayısı seyirci patlaması yapmış ve ‘sinemaya gitmek’ artık bir Anadolu aile geleneği olmuştu. Benzer bir zenginlik film türlerinde de yaşanıyordu. Tarihî fantastik filmlerden dinî içeriklisine, melodramdan polisiye-gerilim türüne kadar hemen her türden yüzlerce film çekiliyordu.


Ancak ülkenin bir yandan siyasi ve ekonomik buhrana doğru hızla yol alması, diğer yandan yapımcıların sinemadan kazandıklarını başka alanlara yatırması bu gösterişli dönemin sonunu da hazırlamaya başlamıştı.

31 Ocak 1968 akşamı ekranlarını açan TRT, haftada üç gün sadece Ankara ve çevresine yayın yapmaya başlamıştı.

Bir süre günde sadece 80 dakika yayın yaptı. Muhtıra sonrası; Temmuz 1971’de Genel Müdürlüğüne getirilen emekli General Musa Öğün’ün çabalarıyla kurulmaya başlanan verici ağları, TV yayınlarını giderek yurdun büyük bölümüne yayarken, yayınlar etkisini ilk olarak sinema salonlarındaki seyirci sayısı üzerinde göstermeye başladı.


Yeşilçam ‘Altın Çağı’nı yaşıyordu. Yıllık 300’ü aşan film üretimi, Türk halkında ciddi anlamda sinemaya gitme alışkanlığı oluşturmuştu. Aileler, haftada en az bir gün toplanıp sinemaya gidiyor, Türk filmlerini izliyorlardı. TRT bir yandan yayın ağını ve saatini genişletirken, diğer yandan içeriğini güçlendiriyor ve Türk halkı ‘Beyazcam’ı yavaş yavaş evlerine almaya başlıyordu.

1950’de 22 olan yıllık film sayısı, 60’ta 78’e, 65’te 213’e, 72’de 299’a fırlamıştı. Türk sineması, başka hiçbir ülkede görülemeyecek bir yapıya ulaşmıştı. Filmlerin yapımında, yapım şirketlerinden daha çok dağıtım şirketleri söz sahibi olmuştu. Çünkü para onlardan geliyordu. Türkiye, 5 dağıtım bölgesine ayrılmış, bu bölgeler bütün sinema salonlarını elinde tuttukları için, istedikleri filmi gösteriyor, arzu etmediklerini göstermiyorlardı. Dolayısıyla bir film henüz proje aşamasındayken senaryosundan oyuncu tercihine kadar müdahale edebiliyorlardı. Seyircinin tercih ve ilgisini de çok iyi bildikleri için neredeyse hiç yanılmıyorlardı. Bu çark öylesine büyüyüp acımasızlaştı ki, yapımcılar artık içerik ve esere bile bakmıyor, sadece kendilerinden talep edileni yerine getirmek için dağıtıcılardan gelen senetleri tahsil etmekle uğraşıyorlardı!


TRT, salı akşamlarına “Türk Sineması” saati koyarak Yeşilçam’a ilk öldürücü darbeyi vurmuştu. Aileler artık, toplanıp sinemaya gitmek yerine, yine toplanıp televizyonu olan komşuya film izlemeye gidiyordu. Üstelik paraları ceplerinde kalıyordu!

Seyirci sayısındaki bu düşüş, yapımcıları film türlerini değiştirerek ilgiyi diri tutmaya yöneltti. İtalyan sinemasından uyarlamalarla, ‘erotik güldürüler’ çekilmeye başlandı. Bu tercih, önce Metin Erksan, Lütfi Akad, Halit Refiğ gibi usta yönetmenleri sinemadan kaçırdı. Ardından Yeşilçam yıldızları birer birer sinemadan ellerini ayaklarını çekmeye başladılar. Bunun yerine sahneye çıkan yıldız sayısı da az değildi.

Çekilen yeni türdeki filmler, sinema izleyici profilinde de ciddi değişiklik yapmaya başlamıştı. Sinema salonlarına artık, aileler yerine 16-35 yaş arası erkekler gidiyordu. Tam bu esnada Ertem Eğilmez’in Yeşilçam’a umut veren dokunuşu gerçekleşti. O güne kadar köklü bir güldürü geleneği olmayan Yeşilçam’a Hababam Sınıfı serisiyle beraber yüz ağartan örnekler verdi. Kemal Sunal, Zeki Alasya, Metin Akpınar, İlyas Salman gibi isimler can çekişen Türk sinemasının ömrünü birkaç yıl uzatmak için âdeta savaş veriyordu.


TRT’nin politikalarındaki katılığı halkın muazzam ilgi gösterdiği arabesk müziği sektörüne sinemadan başka kendini gösterme alanı bırakmıyordu. Ferdi Tayfur, Orhan Gencebay, Müslüm Gürses, İbrahim Tatlıses gibi isimler yeni çıkan her albümüne klip niyetine birer film çekiyor ve gösterime sokuyordu. Daha sonra bu furyaya Ercan Turgut, Vahdet Vural, Küçük Emrah gibi isimler eklendi.

Yıllık çekilen film sayısı 300’lerden 60’lara kadar gerilemiş ve bunların 30’a yakını arabesk türünden filmler olmuştu.

Öte yandan erotik sinema sansürü kendi yöntemleriyle aşmayı da keşfetmişti. Bakanlığın heyetine gönderilen kopyalarda sakıncalı sahneler kesiliyor, gösterimde tekrar ekleniyordu. Ve giderek ‘soft’, hatta ‘hard’ pornografik filmler de çekmeye başlamıştı Yeşilçam. Sadece bir oyuncu yılda 30’dan fazla ‘seks’ filmi çekmeye başlamıştı.

Artık aileler bırakın sinema salonuna gitmeyi, salonların bulundukları sokaktan bile geçmeyi terk etmişti. Türk sinema yapısı doku değiştirmişti, sinema sanat olmaktan çıkmaya başlamıştı. 1980 darbesi Türk sinemasına öldürücü darbeyi vurdu ve âdeta bıçak gibi kesip attı.


70’li yıllarda sinemamızın gelişimi kendi iç dinamikleri kadar dış faktörlerin de etkisinde kalmıştı.

Siyaset ve ekonomi toplumu köklü şekilde etkiliyor ve tüketim alışkanlıklarını değiştirdiği gibi, sanat ve estetik algısıyla ilgili yeni ve daha önce pek bilmediği alışkanlıklar ediniyordu. Şüphesiz TRT bu etkenlerin en başındaydı. TV’ye artan ilgi, her eve bir televizyon girmesi sinemanın nefesini kesiyor ve onu sanat dışı yollara zorluyordu. Bunun en zehirlisi ise şüphesiz ‘seks’ filmleri furyasıydı. 1979 yılında çekilen 204 filmin 120 tanesi erotik türündendi. Sorun sadece bu da değildi, toplumun aşırı politize edilmesi sanatı da vuruyor, sanat üretimini ideolojinin kof ve kaba kollarına terk ediliyordu.

1978 yılında, dönemin Kültür Bakanı Ahmet Taner Kışlalı’nın sinemaya özel bir ilgi gösterip bakanlık bünyesinde Sinema Dairesi kurdurması şüphesiz sevindirici bir gelişmeydi.


Senaryosunu Yılmaz Güney’in yazdığı ve Zeki Ökten’in yönettiği Sürü, Erden Kıral’ın çeltik ağalarına karşı savaş veren bir kaymakamın anılarını anlattığı Kanal, Yavuz Özkan’ın bir maden ocağındaki sömürüye başkaldıran işçiler üzerine kurulu filmi Maden, dönemin politik sinemasının en çarpıcı örnekleriydi. Elbette ideoloji skalasının sağ kesimi de boş durmuyor, filmler üretiyordu. Salih Diriklik’in Gençlik Köprüsü, Mesut Uçakan’ın Lanet’inden sonra, yönetmenliğini Mehmet Kılıç’ın yaptığı Cüneyt Arkın, Oya Aydoğan ve Baki Tamer’in başrolleri paylaştığı Güneş Ne Zaman Doğacak, Türk sinemasının ülke tarihinde nasıl etkin bir rol oynayacağının örneği olacaktı.

Sansür Alt Kurulu’nda iki kez reddedilen Güneş Ne Zaman Doğacak, uzun uğraşlar sonucunda gösterim izni alabilmişti. Beyoğlu Emek Sineması’nda yapılan gala gecesinde çıkan tatsızlıklar, ileride yaşanacak acı gelişmelerin işaret fişeği gibiydi. İstanbul’da 9 sinemada birden gösterime giren film, Beşiktaş Yumurcak Sineması’nda sahneye atılan bir bomba neticesinde İstanbul’da vizyondan kalkacaktı. Ancak Anadolu gösterileri devam ediyordu…

Türkiye 1980 yılına girerken ekonomik ve sosyal buhran zirve yapmıştı. İç göç inanılmaz hızlanmış, enflasyon dudak uçuklatıcı boyutlara ulaşmış, karaborsacılık başını alıp yürümüş, terör her gün onlarca can almaya başlamıştı. Elektrik parasını tahsil edemeyen Bulgaristan şalteri indirmiş, elektrik kesintisi günde 10 saati bulmuştu. Benzin kuyrukları kilometreleri buluyor, tüp gaz bulunamıyor, şeker, et, yağ gibi temel gıdalar karaborsacıların depolarında bekletiliyordu. Ülke tam anlamıyla yolunu şaşırmışken arabesk furyası milyonların ilgisine mazhar oluyor, sinema salonları ise artık neredeyse tamamen seks filmlerinin esiri oluyordu.


Maraş’ta Güneş Ne Zaman Doğacak filminin gösterimi sırasında patlatılan bir ses bombası, karanlık odakların ‘İç Savaş’ planını hayata geçiriyor ve 104 kişinin ölümü, yüzlerce insanın yaralanmasıyla neticelenecek olan kanlı bir sayfa daha açılıyordu.

Bu kaotik sarmal her geçen gün ülkeyi daha da boğarken ordu bir müdahale ile yönetime el koyduğunda tarih Eylül 1980’di.

Askerî darbe sadece siyaseti askıya almamıştı Türkiye’de. Bir süreden beri pusulasını iyiden iyiye şaşırmış olan Türk sineması da bir fetret dönemine girmiş oldu. O yıl düzenlenecek olan 17. Antalya Film Şenliği yapılamamış, birçok sinema adamı meslekten soğumuş ve uzaklaşmıştı. Seks filmleri furyası kesin olarak sona ermiş, sinema salonlarını ürpertici bir ıssızlık esir almıştı. Başlarda bu rahatlık Yeşilçam’ı olumlu etkiler gibi görünürken, yanlış tercihler ve geçmişten ders almama huyu yeni sıkıntıların çok da uzak olmadığının sinyalini vermeye başladı. Yıllık film sayısı bir anda 50’ler düzeyine inmişti.


Ülkenin yaşadığı askerî darbe birçok yapımcıyı da sektörden uzaklaştırmıştı. Atıf Yılmaz; Necati Cumalı uyarlaması Mine’yle “kadın sorunları”na eğilince “kadın filmleri dönemi” başlamış oldu.

Önce televizyon, sonra avantür ve erotik filmler, ardından askerî müdahale ve akabinde sektörden çekilen yapımcılar ile ciddi anlamda bir darboğaz yaşayan Türk sinemasına esas öldürücü darbeyi ise kadim dostu teknoloji vuracaktı.

Ülkemizde ilk defa 1974 yılında İstanbul ve Ankara’daki iki büyük otelde yapılan kapalı devre yayın ile  tanınmaya başlayan video teknolojisi, Almanya’da çalışan Türk işçilerin tatillerinde yanlarında getirdikleri cihazlar ile halk arasında yaygınlaşmaya başlamıştı. Ancak ilk dönemlerde gerek cihaz, gerekse gösterilecek yapım sayısı çok kısıtlıydı.


Asıl artış, altı ay yurtdışında kalan herkesin gümrük vergisi ödeyerek yurda video cihazı sokabileceğine ilişkin Kararname’nin Şubat 1982’de yayımlanmasıyla oldu. 1983 başında Gümrük Mevzuatı’nda yapılan yeni bir değişiklikle, yurtdışından boş videokaset ithali de serbest bırakılınca, hem video kulüpleri mantar gibi çoğaldı, hem de renkli televizyon satışlarında büyük artışlar olmaya başladı. Artık toplumun önüne yeni bir tüketim alanı açılmış, tıpkı sinemanın ilk keşif yıllarındaki gibi, öncelikle özel mekânlarda, ardından kahve, pastane, birahane gibi yerlerde video film gösterileri yayılmaya başlamıştı. Sinema âdeta başladığı yıllara geri dönmüştü.

Kısa bir süre sonra düzenlenen uluslararası video teknolojileri fuarı, artık videoyu ciddi bir sektör olarak Türk halkının hayatına sokacaktı. Ve yine tıpkı sinemanın başlangıç yıllarında olduğu gibi video dergileri geldi: Video- TV, Film Market, Video Magazin, Video-Sinema, Gelişim Sinema…


Eski ve yeni filmlerin telesine yapılarak videokaset hâline dönüştürülmesiyle Türkiye ve Almanya’da yeni bir pazar meydana gelmesi çok sürmedi. Bunun üzerine Yeşilçam’daki bazı küçük firmalar filmlerini artık negatife değil, daha ucuz olan videokaset üzerine kaydetmeye başlayınca, film yapmak hem daha kolay, hem de çok daha ucuza mal olacaktı. Ancak video asla negatif filmin kalitesinde olmadığı gibi, küçük beyaz camda seyredilen bir film ile kocaman perdede izlenen film arasında ciddi bir estetik tat farkı vardı.

Sonraki yıllarda büyük yaygınlık kazanacak olan bu video film çekimlerinin ilk örneğini de Hitit Video Fatih Sultan Mehmet adlı tarihî film ile verecekti. Kısa süre sonra video sektörü Yeşilçam için televizyondan çok daha büyük bir rakibe dönüştü. Ve özel TV kanallarının da devreye girmesiyle tekrar bir duraksama dönemine girdi Yeşilçam.

Elbette istisnai olarak kaliteli filmler de çekiliyordu ancak doğru düzgün vizyon şansı bulamayan bahtsız bir kuşağın eseri oluyorlardı. Muhsin Bey, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni bunlardan sadece ikisiydi.


1990’lara doğru çekilen film sayısı maliyetlerin yüksekliği nedeniyle giderek düşmüştü. 1990’lı yıllar, ‘büyük çöküşü’ 1980’lerde yaşayan Türk sinemasının, tekrar eski günlerine dönemese de küllerinden yeniden doğmasını sağlayacaktı.

Nitekim 1996’da vizyona giren ‘Eşkıya’nın 2,5 milyon kişilik hâsılata ulaşmasıyla Türk sineması için umut doğdu. Bu rakam, o dönem için büyük bir izleyici rekoruydu.

1990’lı yılların en fazla film üretilen dönemi 1993-1994 dönemi oldu. En az film de 20 film ile 1997’de çekildi. Bu dönem, Türk sinemasının yurtdışında çok sayıda ödül almasıyla da dikkati çekti. Memduh Ün ‘Zıkkımın Kökü’ adlı filmi ile 1993 yılında İspanya Sinema Festivali’nde ‘En İyi Yönetmen’ ödülünü aldı. Yine, ‘Tabutta Rövaşata’ Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Derneği Jüri Ödülü’nü aldı.

Yerli yapımlar, Amerikan filmlerinin neredeyse tümüne hâkim olan pazar payını 2000’li yıllardan itibaren düşürmeye başlamıştı.


2000 yılında vizyona giren 15 yerli film arasından ‘Kahpe Bizans’ yaklaşık 2 milyon izleyiciye ulaşırken, ‘Vizontele’, 2001’de 3 milyonu geçen izlenirlikle ‘Eşkıya’yı geride bıraktı.

Bu tırmanış, ilk yıllarda seyirci sayısına çok fazla yansımadı. 1997 yılında başlayan sayısal tırmanış kademeli olarak arttı.

Türk filmleri için asıl dönüm noktası 2004 yılı oldu. ‘G.O.R.A’ ve ‘Vizontele Tuuba’ ciddi rakamlarda seyirci topladı. Aynı yıl yerli filmleri izleyen toplam seyirci sayısı 6 milyon 657 bine çıktı.

Yeşilçam bir yandan geçmiş ile kurulu olan köprüleri atıyor, teknik altyapıdan yapım firmalarına kadar bambaşka bir sistem devreye giriyordu.


2005’te vizyona giren 27 yerli yapımı toplam 6 milyon 795 bin kişi izlerken, Türk sineması 2006’da rekor yılını yaşadı. Gösterilen 33 yerli filme 10 milyon 838 bin kişi talep gösterdi.  Türk sinemasında 2006 ve 2007 yılları gişe başarıları ve ödüllerin geldiği yıllar oldu.

Büyük badireler atlatan Türk sineması yıllar sonra tekrar yabancı filmlerle yarışır, hatta onları geçer hâle gelmişti. Bu nedenle Türk halkı ‘kendi sinemasını en fazla izleyen halk’ oldu. 31 hafta gösterimde kalarak, 4 milyon 301 bin izleyici ile en yüksek izleyici rekorunu alan ‘Recep İvedik’ aynı zamanda o güne kadar tüm zamanların en çok izlenen Türk filmi unvanını da taşıyacaktı.

Bu filmi sırasıyla 4 milyon 256 bin izleyici ile 2005 yapımı ‘Kurtlar Vadisi: Irak’ ve 4 milyon izleyici ile 2003 yapımı ‘G.O.R.A’ izledi. 2004 yılında, 5224 sayılı “Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılması ile Desteklenmesi Hakkında Kanun” çıkarıldı ve bu yasa Türk sineması için bir dönüm noktası oldu. Yasa ile uluslararası değerlendirme ve sınıflandırma sistemine geçilmiş oldu.

2008 Türk sineması açısından tekrar ‘altın’ kavramını hak eden yıl oldu. Cannes Film Festivali’nde Nuri Bilge Ceylan’a ‘En İyi Yönetmen’ ödülünü getiren ‘Üç Maymun’, Oscar’da ilk 9 film arasına girerek ‘aday adayı’ oldu.  Can Dündar’ın yönetmenliğini ve senaryo yazarlığını üstlendiği ‘Mustafa’ adlı belgesel de 1 milyon seyirciyi aştı.


Yönetmenliğini Mahsun Kırmızıgül’ün yaptığı ‘Beyaz Melek’, 41. Houston Film Festivali’nde, ‘En İyi Uluslararası Yabancı Film’ ve ‘Jüri Özel En İyi Yönetmen Ödülü’ aldı. Ayrıca film, vizyona girdiği 2007 yılında 2 milyondan fazla seyirciyi sinema salonlarına çekti.

2012 yılında Fetih 1453’ün şaşırtıcı başarısı sektör adına cesaret vericiydi. Film, 6,5 milyon seyirci sayısıyla o döneme kadarki tüm listeleri altüst etmişti. Ancak rekoru elde tutması uzun sürmedi; 2013’te Düğün Dernek 7 milyon sınırını zorladı, 2014’te ise tartışmalı film Recep İvedik-4, 7,5 milyon kişiyle rekoru hâlen elinde bulunduruyor.

Uluslararası arenada da yüz ağartan örnekler çıkmaya devam etti. 2012 yapımı bir İsmail Güneş filmi Ateşin Düştüğü Yer dünyanın en prestijli yarışmalarından Montreal’den çifte ödülle döndü. Bu yıl ise Nuri Bilge Ceylan’ın uzun filmi Kış Uykusu, Cannes’da Altın Palmiye alarak Türk sinemasının adını tüm dünyaya bir kez daha duyurdu.


Bir dönem 2 milyon rakamına kadar düşen seyirci sayısı da hızla artmaya devam etti. Sinema salonlarında gösterime giren yabancı filmlerle rekabet etmeye başlayan Türk sineması, gişe üstünlüğünü son birkaç yıldır elinde tutuyor. Geçen yıl 29 milyon insanımız, yerli filmler için 270 milyon lira ödedi.

Bir dönem kapanan, yıkılan sinema salonları eski görkemleriyle yeniden açılamasa da, bugün ülke genelinde 620 sinema binası ve 2 bin 170 sinema perdesi bulunuyor. İnternet ve korsan film sektörü gibi tüm zamanların en yaman rakibiyle mücadele eden sinema, her ne kadar devlet yardımıyla yürüyor gibi dursa da, tekrar ayağa kalkıp koşmaya başlayacak gibi görünüyor...