10 Kasım 2014 Pazartesi

Demir almak vakti gelmişse dünyadan!



Stanley Kubrick kült filmi 2001: Uzay Macerası’nı 1968 yılında çektiğinde ortaya çıkan şeyin sadece bir filmden ibaret olmadığını insanoğlu aya ayak bastıktan sonra anlayacaktı.  Zira astronotların çektiği belgesel görüntüler ile Kubrick’in görüntüleri şaşırtıcı derecede benzerlik içermekle kalmıyor, Kubrick’in kurduğu uzay/zaman uzamsal ilişkisi bir nevi artık bilimsel veri olarak kabul ediliyordu. Usta yönetmenin çeşitli itham ve suçlamalarla ömür boyu karşı karşıya kalmak bir yana, çok sonra çektiği The Shining ile bu iddialara cevap verir gibi pek çok alt metin kullansa da, The Shining-Cinnet çok daha büyük tartışmalara ve ithamlara sebep oldu. Bu anlamda uzay filmlerinin babası sayılan 2001: Uzay macerası, kendinden sonra gelen tüm filmlere tabii olarak ilham verdi. Bu filme yoğunlaşırsak yazının tamamını ayırmak bile yetmeyeceği için burada bırakalım.

Memento ve Inception gibi önemli filmlere imza atan sıra dışı yönetmen Christopher Nolan’ın Interstellar- Yıldızlararası projesi daha yapım öncesi aşamasında Kubrick’in Uzay macerası ile benzeştirilip karşılaştırılmaya başlanmıştı. Aslında projenin varlığı yaklaşık 8 yıldır biliniyordu. Jonathan  Nolan’ın (Christopher’in kardeşi) yazdığı metnin Spielberg tarafından çekilmesi bekleniyordu. Açıkçası, yazarın ağabeyinin kendi felsefesinden eklemeler yaparak çekmeye karar vermesi sinema sanatı açısından sevindiriciydi, zira Spielberg’in projeyi mısır patlağı malzemesine dönüştürme ihtimali yüksekti.

Ne ki Yıldızlararası henüz vizyona girmeden tuhaf bir fısıltı gazetesi yayını başladı. Kimi otoriteler filmi özel gösterimde izlemiş ve sinema tarihinin en iyi filmi payesini vermişti bile. Ünlü sinema sitelerinde aldığı puanlar dudak uçuklatacak cinstendi. Kimileri bunun yönetmenin bir tür PR çalışması olduğunu söylerken, kimi de kendi adına özel mail adresi bile almayan Nolan’ın buna tenezzül etmeyeceğini yazıp çizdi.



Aslında gerekçesiz bir durum değildi bu. Zira ‘Nolan Kredisi’ diye bir kavram oluşmuştu sinema sektöründe. Öyledir de, bazı yönetmenler isterlerse telefon rehberini senaryolaştırıp filme çekeceklerini söylesinler, kitleler üzerinde heyecan oluştururlar. Nolan da böylesi bir isimdi. Bu tür isimlerin en büyük talihsizlikleri ise, filmlerini görmeden yüceltenler olduğu gibi, izlemeden yerin dibine batıranların da varlığıydı!

İşte bu tartışmalar gölgesinde vizyona girdi Yıldızlararası. Film, uzak olmayan bir gelecekte insanlığın sonuna dair bir anti-ütopyayı anlatıyor. Hükümetlerin ve silahların dünyayı yaşanılmaz kılmasına ramak kala, insanlığın inisiyatif alıp tekrar fabrika ayarlarına dönme çabasını, ancak biraz da işin işten geçme döneminde kendine konu ediniyor Yıldızlararası. Tekrar tarıma dönen insanlık, mahvettiği çevrenin gazabından kurtulmak için çareler ararken, işi gücü olmadığından kendini mısır yetiştiriciliğine vermiş bir pilot ve kızının odağında bir grup araştırmacının dünyayı kurtarma çabasını izliyoruz Interstellar’da.

Film hakkında söylenebilecek en önemli şey, hem Kubrick’e hem de Nolan’a büyük haksızlık yapıldığı. Zira 2001: Uzay Macerası ile Yıldızlararası’nın türü dışında hiçbir benzerliği yok. Bu filmleri bir birine benzetmek İnce Memed ile Zapata’yı aynı kefeye koymak gibi bir şey. Bir kere Kubrick’in sinema dili ile Nolan’ınki arasında uçurum var. Öyle olması da doğal... Biri uzay hakkında neredeyse ‘hiç’ bilgi sahibi iken muazzam bir görü ve görsellikle bir dünya tasvir etmişti. Nolan ise, bilimin geldiği tüm verileri yedeğine alarak, adeta yüzyıl öncesinin atmosferini tekrar kurmuş ve gücünü görsellikten ziyade felsefe ve kelama dayayan, duygusal eğrisi muazzam bükümlü bir yapım ortaya çıkarmış.


Bilinmeyen bir dünyayı tek karede tasvir edip işin içinden çıkıveren Kubrick dehası ile, zamanı bir oyun hamuru gibi evirip çevirerek, üstelik buna duygusal gerilim ve aksiyon da eklemlemeyi başaran Nolan derinliğini mukayese etmek değil, tamamlayıcı olarak görmek lazım. 1968 yapımı filmdeki karadelik görselliği ile 2014 görselliğini karşılaştırmak zaten vicdansızlıktır.

Kubrick’in dış uzayı ile Nolan’ın iç uzayı ayrı ayrı lezzetler içeriyor. Hatırlayalım; Inception bir yönüyle ‘iç uzay’ filmiydi. İnsanın derinliğine ve bilinmezliğine yapılan ürpertici ve zihin karıştırıcı bir seyahat vardı o filmde.  Interstellar, kapkara bir gelecekte insana dair umut ekimleri yaparken, işin felsefesini, duygusunu ve zaman kavramındaki analitiğini sinema diliyle vermeyi deniyor. Tabii şahane bir görsellik ve Hans Zimmer’in acımasızca güzel olan müziği eşliğinde!


Esasen bu tür filmler ister istemez kendisinden öncekilerle bir şekilde irtibatlandırılabiliyor. Metinleri Malick’i hatırlatan Yıldızlararası, dramatik yapısıyla Zemeckis’in Mesaj’ını çağrıştırıyor da diyebiliriz.

Christopher Nolan sineması dediğimiz şey bir tür sinemasından ziyade, tarz sinemasına dönüşüyor her film ile biraz daha. Nolan anlattığı hikayenin türü ne olursa olsun mebzul miktarda epikleştirerek ve zaman kavramıyla ciddi şekilde oynayarak aktarıyor şeride.



Nolan’ın kadere bakışı elbette takdire şayan, bunu yaparken bir yükseltiye tırmanıp ‘ey insan’ didaktizmine saplanmaması da, ancak ‘boşuna bakışını başka yere çevirme, çare sensin’ materyalizmi de samimiyetindeki sıcaklığı zedeleyen yönlerden. Elbette ‘Çare Drogba’ vulgarizasyonu yapmıyoruz ama kainattaki o muhteşem manzumeyi görüp, bunu tasvir ederken bilimin soğuk yörüngesinde iki ayağın da sabit kalması , doğrusu, çok hazzetmediğimiz bir durum!

Açıkçası sinema tarihini değiştirecek ölçüde güçlü bir film değil Yıldızlararası, ancak ‘dağ fare doğurdu’ durumu da yok. C. Nolan tadı her karesine sinmiş, insanlığın geçmiş ve geleceğine dair sağlam şeyler söyleyen bir film.


31 Ekim 2014 Cuma

Biraz kül, Epey klişe!

Sahih mukaddes kitapların hepsinde olduğu gibi kitabımız Kur’an-ı Kerim’de de, kavimlerin yaşayışları ve yok oluşlarıyla ilgili pek çok ayet vardır.

Kuşkusuz bu anlatılanlar, üzerinde düşünülmesi gereken hakikatlerdir. Bahsi geçen kavimlerin büyük bölümü, kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlamış, hatta onlara düşmanlık göstermiş, yaşadıkları taşkınlıkların neticesinde büyük azaplarla karşı karşıya kalmış ve yeryüzünden silinmişlerdir. Kur’an, bütün bu anlatılanların boşuna olmadığını, gelecek kavimler için ibret alınması adına aktırıldığını nakleder. “And olsun ki, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Kur’an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin ‘çeşitli biçimlerde açıklaması’ ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir.” (Yusuf - 111)

Aslında sinema yapısı gereği alınacak ibret için şahane bir imkân ve alandır. Kutsal referanslı felaket filmlerinin ekserisi her ne kadar sahih kaynaklara yaslanmasa da bu anlamda nispeten sinemanın asli vazifesini eda etmeye yönelik örnekler sayılabilir. Vezüv Yanardağı’nın patlaması ile tarihten silinen Pompei kentinin durumu da yukarıda bahsini ettiğimiz konuya güzel bir örnektir.


Yönetmenliğini Paul W.S. Anderson’un yaptığı (Resident Evil serisinin yönetmeni) Pompei, ele aldığı konu, bütçesi ve hiç de fena olmayan oyuncu kadrosuyla ilk bakışta film iştahını açan bir yapıya sahip. Carrie-Anne Moss ve Kiefer Sutherland gibi usta oyunculara yeni neslin idolü Kit Harington ve Emily Browning eşlik ederken, Pompei güçlü görsel efektleriyle ön plana çıkan bir yapım olmuş. Herkesin bildiği ancak nedense Hollywood’un yaşanılanları epeyce sıradanlaştırarak aktardığı Pompei’nin hikâyesi şöyle:

Milattan önce 79 yılında, Vezüv volkanı şiddetli bir patlamaya sahne olur ve bulunduğu antik Pompei şehrini tehdit altına alır. Ailesi bir katliam sırasında yok edilen Milo, intikam yemini etmiş bir gladyatördür. Bir seyahat esnasında tesadüfen tanıştığı Cassia’ya âşık olur ama can derdine düşmüştür ve sevdaya ayıracak vakti pek bulunmaz. Öte yandan General Corvus, yaptığı zalimce katliamlardan sonra basamak zıplayarak Sezar derecesine kadar yükselmiş ve Pompei’yi demir yumrukla yönetmektedir. Niyeti göz diktiği genç Cassia’yı nikâhına alarak güçlü bir imparatorluk kurmak iken yanardağ hesapta olmayan bir şekilde aktifleşir ve günah şehri Pompei’ye felaket getirmeye başlar.

Bir tutam Gladiator, yanına biraz Spartacus, üzerine de az buçuk Titanic serpiştirilmiş bir senaryoya sahip Pompei. Ve ne yazık ki senaryodaki bu sakillik tüm filme sirayet ediyor. Pek çok klişe, filmi âdeta esir aldığı için oyunculuklar da, hikâye de bu klişelerin altında heba olup gidiyor. Geriye patlama sahnelerindeki güçlü görsel efektler ve bir iki oyunculuk kalıyor.


Örneğin; Kelt katliamını canlandırırken, genç kızın ‘Siz buna spor mu diyorsunuz?’ cümlesine General Corvus’un cevabı enteresan: “Hayır Leydi Cassia, bu spor değil. Buna politika denir.” Ancak aynı senaristin, kısa süre sonra yine aynı karaktere; “Severus, ben olayları böyle hatırlamıyorum.” şeklinde bir replik yazması inanılır gibi değil. Hatırlayalım Gladiator’ü... Benzer bir kanlı spor müsabakasında Kartaca canlandırılırken, iş çığırından çıkmış ve Sezar şöyle demişti: “Benim tarih bilgim biraz bulanık, Cassius, Kartaca’da barbarların yenik düşmesi gerekmiyor muydu?”

Aynı arena sekansının finalinde ‘Yaşat’ hareketi de birebir Gladiator’den alınırken pek de rahatsız olmuyor yönetmen. Daha pek çok trük ve diyalog hiçbir özgünlüğü olmadan uç uca ekleştirilerek serpiştirilmiş filme.


Anlamak ve anlatmak üzere değil, vakit geçirmek üzere çekilmiş, görsel estetiği dışında tutunacak dalı olmayan bir pop-corn filmi Pompei. Şüphesiz Amerikan sineması için anlaşılabilir bir durum lakin yine de üzülmemek elde değil tabii. Bütün sakillikleri, taklitçiliği ve basitliklerine rağmen yine de sıkılmadan izlenebilecek bir yapım. Tabii kulağınız gürültüden rahatsız olmayacaksa!


24 Ekim 2014 Cuma

Beklemek yormaz sevdalıyı!

Beklemek çileli bir süreç... Bir imtihan, beklenilenin önemine göre yücelen bir mukaddes eylem esasen. Sevdaya dayanabilecek mesafe ve zaman yoktur bu sebeple.

Muhteva ve keyfiyet belirliyor bu sürecin destanlaşabilmesini. Kimi bekleyişler var ki ibadete denk. Benim zihnimde beklemenin karşılığı hurma ağacına tırmanan Ensar belirir. Ellerini siper edip gözler kısık kızgın çölde Peygamber silueti gözetleyen o mübarek insanlar… Beklenilenin büyüklüğünü anlayabilmek için bekleyenin sabrı ve tevekkülüne de bakmak lazım. Sabır bu nedenle kutsal bir çile, insan ruhunu pişiren muazzam bir fırın.

Birleşen Gönüller bir bekleyiş filmi. Gideni, gidilmesi gereken yeri, bekleyeni ve beklenileni sinema diliyle ele alan, çile ve ıztırapla çepeçevre sarmalanmış kadim bir deryadan birkaç damlalık epik bir hikâye. Ve elbette sırtını gerçeklik, yaşanmışlıkla beraber adanmışlığa yaslıyor.

Yıllar önce sevgili Gürkan Vural bana bir hikâye anlatmıştı. Dinlerken şakakları zonklatan, genzi tıkayan ve göz pınarlarını nemlendiren bir öykü. Sonra aynı öyküyü roman formunda okudum.

Ser Film, bu yaşanmış destanı, başka bir destan külliyatından sadece bir tane öyküyle birleştirerek filme aktarmış. Birleşen Gönüller, II. Dünya Savaşı döneminde yaşanan bir sevda, ayrılış, hasret, arayış ve bekleyiş hikâyesini yüksek sinema estetiğiyle ele alan bir yapım. Sovyetler’in dağılması ile ülkemizdeki adanmışların yıllardır baskı altında inleyen cumhuriyetlere bir avuç serin su yetiştirme misali koşmasıyla başlıyor film. Yunus öğretmen ve ailesi Kazakistan’daki okula gitmek üzere yola çıkıyorlar. Ki kendi dertleri var yeterince. Çocukları rahatsız, ebeveynler gayr-i memnun, evin hanımı tedirgin vs... Oraya vardıklarında istasyonda bir bekleyen buluyorlar karşılarında: Cennet Nine… Cennet, tam 50 yıldır gidip geliyor tren istasyonuna. Ağlamaktan kurumaya yüz tutan gözleri hep ufukta. Tren her durduğunda gözleri eşikte sevdiği insanın inmesini bekliyor. Sonradan anlıyoruz ki beklediği sadece ömründe bir gün beraber olabildiği eşi Niyaz değil, başkaları da var. Özenle örüp sakladığı bir çift minik eldivenin sahipleri de beklenenler arasında. İşte bu iki bekleyişin iç içe geçmesiyle bir tür hasret, çile ve kutsi mücadele hikâyesi filmin omurgasını oluşturuyor. Masal ile yaşanan dünya iç içe geçiyor, hayal ile hakikat…


Filmin yönetmenini televizyon filmlerinden tanıyoruz aslında: Hasan Kıraç. Özellikle Cennet ve Niyaz’ın hikâyelerini anlatırken oluşturduğu başarılı atmosfer ve dünya ile her türlü övgüyü hak eden bir film Birleşen Gönüller. Tamamı yurtdışında çekilen bu bölüm değme Hollywood yapımlarıyla yarışabilecek kadar başarılı. Müziklerini Eventhia’nın yaptığı filmdeki oyuncular belki çok bilinen değil ama hepsi rolünün hakkını ziyadesiyle veriyor. Niyaz’ın yaşlılığını canlandıran usta aktör Fikret Hakan oynamak için kelimeye bile ihtiyaç duymuyor!

Senaryosu Serkan Birlik tarafından yazılan film şüphesiz kusursuz değil. Ancak gönül erlerini anlatmayı deneyen yapımlar arasında en başarılı olanı diyebiliriz rahatlıkla.


Öte yandan belki de kurulan setlerin farklılığından olsa gerek, filmin geçmişi anlattığı bölümle 90’ları aktardığı bölüm arasında fark edilir bir renk, derinlik ve anlatım farkı var. Bu yönüyle Birleşen Gönüller ‘çift estetik’li bir yapıya sahip gibi duruyor. Üstelik bu ‘dual’ görüntü sadece işin estetik kısmında değil, hikâyesinde de belirgin. Yunus öğretmenin fedakârca kurmaya ve kurtarmaya çalıştığı okulun öyküsünde karşımıza çıkan Cennet Nine, bizlere bir masal anlatıyor. Ve yaklaşık bir saat süren bir geri dönüş ile beraber destansı bir aşk izliyoruz filmde. Sonra tekrar 90’lara dönüp hikmet ve hakikat derliyoruz. Keşke bunu yaparken eklektik görüntü, dil ve diyalog farklılığı üzerinde biraz daha çalışılabilseymiş.


Ancak ne gam! Bütün bu ayrıntılar filmin dokusuna hasar verecek ciddiyette değil. Birleşen Gönüller, bir adanmış destanını, destansı bir sevda hikâyesiyle aynı perdeye indirirken seyircinin yüreğine işlemeyi başarıyor.

Tam da böylesi sıkıntılı bir dönemde, yüreklere güçlü bir ağıt gibi çökerken, iyi hissettiren bir film Birleşen Gönüller.
                                                                                 



21 Ekim 2014 Salı

8. Gün: Akıldan kalbe giden yollarda

Bir çağ yaşıyoruz; rekabetin insanlık eşiğini her geçen gün biraz daha aşağı çektiği... Öyle bir çağ ki, acımasız kapitalizm zayıfa hayat hakkını vermemekle beraber, güçlünün de ayakta kalabilmek için daha da zalimleştiği. İşte böylesi bir çağda sıradışı insanların hikayesi 8. Gün. Filmin hikayesi ve anlatım dili oldukça sıradışı: Georges, Down sendromu olan ve bir mental klinikte hayatını sürdürmekte olan bir adamdır. Harry ise günlerini oldukça meşgul geçiren bir iş adamıdır. İş hayatında çok başarılıdır ancak karısının iki çocuğunu da yanına alarak kendisini terk etmesinden sonra bir türlü belini doğrultamamış ve sosyal hayata atılamamıştır. Bu iki apayrı insanın hayatı çeşitli tesadüflerin akabinde kesişmek üzeredir.

Filmin yönetmeni Belçikalı Jaco van Dormael, çok fazla film çeken biri değil. Ancak çektiği her film üstün sinema örneği olmasa da sıradışı ve etkileyici. Van Dormel, bu filmden önce kısa filmler ve belgesellerle adını duyurmuştu. Hassaten sinemanın babası sayılan Lumierre Kardeşleri anlattığı belgesel en özellerindendi. Yönetmen 8. Gün’den sonra Bay Hiçkimse ile yetenek ve başarısının tesadüfi olmadığını kanıtlamıştı.




8. Gün yani orijinal ismiyle “Le huitième jour” ya da uluslararası vizyon ismiyle The Eighth Day’in başrolünde gerçek down sendromlu bir oyuncu var; Pascal Duquenne… Belçikalı bu muhteşem çocuğu keşfeden yönetmen daha sonra başka projelerinde de (Örneğin Bay Hiçkimse) yer vermişti. Duquenne öylesine muazzam bir oyun çıkarıyor ki, cannes’da en iyi oyuncu ödülünü almıştı.
8. Gün etkileyici konusu, anlatımı, oyunculukları ve mesajıyla insan ruhuna işleyen filmlerden. İzlemek lazım…



8 Ekim 2014 Çarşamba

Leonardo'nun aynasından Türkiye


“Kendimi bildim bileli en iyi oyuncağım kameramdır”
Leonardo Dalesanndri

İtalya'nın güneyindeki, Moliterno isimli küçük bir kasabasında doğup büyüyor Leo. Moliterno’yu bilenler bağlı olduğu Basilicata’nın, sanki yüzyıl öncesinin zamanını yaşadığını söylüyorlar. Her şey otantik, orijinal ve dokunulmamış. Modernizm etkilememiş yani Moliterno’yu. Dalessandri’nin vizöründeki sepya renginde sanırım sırrı burada gizli.

Renkli bir dünyanın insanı değil Leonardo Dalessandri.. Ya da uçuk renkleri yok onun dünyasının. Ve hep bir sükunet, hüzün var sanki. Masumiyetin onun için çok anlam ifade ettiği de yine kurgusundan ortaya çıkıyor. Zamanın hızı onu ürkütüyor belli ki, o yüzden hep bir dinginlik ve ağır akış var çerçevelerinde. Kurgu ne kadar hızlı olsa da, sakin anlattığı hikayeler.

29 yaşındaki genç sanatçı, bir süre yerel vakıf ve dernekler için tanıtım, belgeseller yaptıktan sonra Parma’ya taşınmış. Önce küçük çaplı, ardından epeyce büyük projeler; reklam filmleri, müzik klipleri vs. 2008 yılından itibaren ise, çantasını toplayıp dünyayı gezmeye başlamış. Hem iş hem gezi… Hindistan, Amerika, Afrika, Türkiye… Sırtında lensleri, makinası, tripotu gezmeye başlamış dünyayı.

Kendisini ‘Hikaye toplayıcısı’ olarak görüyor genç yönetmen. Bu anlamda çok da şanslı olduğunu düşünüyor.

Onun farkında olmadığı bir şey ise, gidip gördü, çekerek şahit olduğu coğrafyalar için önyargısız, abartısız bir ayna oluşu…



Leonardo, geçtiğimiz ay ülkemizi gezmiş. 20 günde 3 bin 500 kilometre yol kat etmiş ve nihayetinde ortaya aşağıda film çıkmış. 

Filmin elbette eksik pek çok yönü vardır ama yıllardır bu işle iştigal eden biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; bakanlığın, tanıtım fonlarının, bilmem ikibin kaç yılı vakfının filan yaptırdığı milyonlarca dolarlık filmlerden çok daha etkili ve estetik. 

Teşekkürler Leo…

Buyurun 3 buçuk dakikalık aynamıza:



Watchtower of Turkey from Leonardo Dalessandri on Vimeo.

4 Ekim 2014 Cumartesi

Nerede o eski bayramlar!



Kabri pürnûr olsun Alvar İmamı Ne güzel söylemiş:

“Mevlâ bizi afvede

Gör ne güzel ıyd olur

Cürm ü hatalar gide

Bayram o bayram olur.”

Bayram dolayısıyla fotoğraf arşivimde gezinirken, bulduklarımı paylaşayım istedim. Herkese huzur dolu, nefretsiz, öfkesiz, kinsiz ve düşmansız bayramlar diliyorum.


Kutlu olsun…






























3 Ekim 2014 Cuma

Yeşilçam’a saygıyla…


Özellikle Yeşilçam’ın Altın Çağı’na şahit olanlar için 60-70’li yıllar ayrı bir güzel, farklı ve içli bir hayaldir. Televizyonun insan hayatını işgal etmediği, kendi yağıyla kavrulan sinemanın alt gelir gurubunun neredeyse tek eğlence olduğu dönemler… Yeşilçam, muazzam bir ince zeka ile el attığı her yabancı yapımı, bir şekilde yerelleştirmeyi başarmak gibi bir ustalığa sahipti. Batman, Spiderman gibi kültürümüzle en ufak bir alakası olmayan kahramanlar bile Yılmaz Atadeniz, Kunt Tulgar, Çetin İnanç, İrfan Atasoy gibi sinemacıların elinde birer yerli süper kahramana dönüşebiliyordu. Büyük kent salonlarını tapulayan eden melodram ve yıldızların oynadığı filmler, Yeşilçam’ın bu ucuz ve fantastik yapımlarına hayat hakkı tanımıyordu. Ne ki Anadolu seyircisi sahip çıkmıştı bu fantastik türe. Bu filmlerin de melodramlar kadar özgünleşme yönleri ve yetileri vardı. Flash Gordon devasız ince hastalıklara yakalanabiliyor, Kızılmaske bir kız uğruna yakıyordu şehri! Bu tür filmlerle ilgili incelemeyi şurada bulabilirsiniz.

Bırakınız belgesel sinemacılığımızın gelişmemişliğini, bizzat bu türe eser veren isimlerin bile arşiv defolu oluşları, maalesef dünya sinema tarihine geçecek bu enteresan dönem ve filmleri bugünkü neslin bilmesine engel teşkil ediyor.

Bazı isimlerin hayat ve hatıratlarını kaleme almasıyla sadece –o da çok kısıtlı- yazılı olarak nakil olunmuş günümüze. Bir de zaman zaman sinemayı konu alan filmler çok genel hatlarıyla aktarmış. Levent Kırca’nın Son filmi böyle bir örnekti. Ancak, TV skeci kalıplarına sıkışıp kaldığı için pek bir kıymet ifade etmedi ne yazık ki!




Cem Yılmaz’ın GORA, Yahşi Batı gibi sulu komedilerinin dışındaki filmlerinde (Her Şey Çok Güzel Olacak, Hokkabaz) özlenilen, yüceltilen bir tablodur aslında yukarıda bahsettiğimiz. Gerçi, parantez dışına taşıdığımız filmlerde bile saygı ve selam duruşu vardır. Misal Ofsayt Osman’ın mahkeme sahnesini uzaylılara izletir Yılmaz. Pek Yakında, Yılmaz’ın sinemaya, özellikle Yeşilçam’a duyduğu sevgiyi dolaysız olarak gösteren bir film. Elbette, yine Cem Yılmaz’a has zekice eleştirilerin, iğnelemelerin, buluş ve cinliklerin sıklıkla yer bulduğu bir yapım.

Aslında Yılmaz’ın sinema anlayışına uzak değiliz. Çektiği reklam filmleri birer sinema filmi tadında, çoğu kez ürünün önüne geçen bir drama içerir. Telekom’dan banka reklamlarına kadar neredeyse istisnasız tüm reklamlarında uygular kendi yöntemini ünlü komedyen.

Filmimizin kahramanı Zafer, doğrudan sinema sektöründen bir kişilik. Korsan piyasasında hisleriyle iş çeviren ve yanılmadan piyasanın nabzını tutup, sinemanın ruhundan anlayan bir tiplemedir Filmci Zafer. Devam etmeden önce konusunu detaylandıralım:


Korsancılık yapan Zafer, eşiyle sıkıntılar yaşamakta, boşanmanın sınırına gelmiş bir kaybedendir aslında. Karakter bu yönüyle gerek Her Şey Çok Güzel Olacak’ın Altan, gerekse Hokkabaz’ın İskender’iyle çok yakındır. Ve her tutunamayanın kaderidir, kendisi gibi olanlarla yolunun kesişmesi. Son korsan işini yapmaya zorlanan Zafer, bir grup ‘düşkün’ sinemacıyla yıllardır çekilemeyen bir filmin yapımcısı olur. Aslında onun niyeti, dizilerde küçük rollerde oynayan eşini başrol oynatarak tekrar evliliğini kurtarmaktır. Genelde iyilerin, nadiren kötülerin yer aldığı bir maceranın içine dalar Zafer…

Pek Yakında, literatürde ‘B Movie’ ya da ‘Trash Movie’ denen bir türün vaktiyle Yeşilçam’da da denendiğin gösteren, bu yönüyle belki de bir ilk olan eser olarak da sinema tarihimizde yerini alıyor. Filmin bir diğer özelliği, bu güne kadar yönetmenlik koltuğunu hep birileriyle paylaşan Yılmaz’ın ilk kez tek başına bir filmi yönetiyor olması. Bu anlamda Pek Yakında, ‘Yazan, oynayan ve yöneten Cem Yılmaz’ tabirini hak ediyor. Fantastik Türk sinemasının mutfağına dair fikir vermesi açısından ilginç olan film, sinemamızın asırlık idraki münasebetiyle de bence enteresan bir tarihe denk gelmiş.




Tib Burton’un güzeller güzeli filmi Ed Wood’u bana hatırlattı Pek Yakında. Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en yeteneksiz yönetmeni olarak kabul edilen Ed Wood’un filmi yapma tutkusunu, tekaüt sinemacılar, imkansızlık içinde yaptığı filmleri anlatır Burton, Ed Wood’da.

Pek Yakında Eşkıya filminin final sekansıyla açılıyor. (İlerleyen sahnelerde de saygı duruşu kabilinden parodisini eklemeyi ihmal etmemiş) Kahramanımız figürasyondan birini canlandırırken, birazdan izleyeceğimiz filmin duygusal dokusuna dair de epey ipucu veriyor. Evet, Pek Yakında pek çok yönüyle Yavuz Tuğrul hüznü de içeriyor. Cem Yılmaz’ın alemet-i farikası ise bu hüznü ustaca mizah ile harmanlayabilmesi. Daha sonra birkaç daha parodisini de yaparak bazı Yeşilçam klasiklerine gönderme yapıyor Yılmaz. Bununla beraber, Yılmaz Erdoğan, Sunay Akın ve Mazhar Alanson gibi isimleri gerçek kimlikleriyle filme koyarak bir tür ticari cinliği, klasik Cem Yılmaz esprisiyle de birleştirmeyi deniyor.


Estetik ve içeriğiyle uzun metrajlı Cem Yılmaz reklamlarını hatırlatan Pek Yakında, son derece basit bir hikayeyi yer yer dokunaklı işlemesine işliyor ama meseleyi bu kadar uzatmanın anlamı var mıydı emin değilim! 130 dakikalık film, sarkan yönlerinin budanmasıyla pekala yarım saat, belki daha fazla kısaltılabilirmiş esasen. Aslında bunu yapabilecek bir yetenek olduğunu da finaldeki ‘Şahikalar’ filminin fragmanıyla görüyoruz. Neredeyse geriye kalan 127 dakikaya denk bir güçlü anlatım ve derdini ifade edebilme estetiği var bahsettiğim klipin.

Klasik kadrosuna yeni yüzleri katarak zenginleştirdiği oyuncular fena bir iş çıkarmıyorlar. Ayşen Gruda biraz eklemlenmiş gibi dursa da, filmin yapısını bozacak bir oyuncu torpili yok kimsenin. Keza müziği de yerli yerinde, yer yer sözlerle destekleyerek duygusal etkiyi artırmayı başarıyor.




Filmin başka bir enteresan yönü ise psikianaliz ile bir tür alter-ego karakteri. Her ne kadar finalde tam bir yere bağlamıyorsa (Ki filmin temel zaaflarından biri de, bazı meselelerin ucunun açık bırakılması, kurşunlanan araba gibi) ilginç bir hayali karakter zaman zaman gelip muhasebe yapmasını sağlıyor kahramanın.

Toparlayacak olursak; klasik Yeşilçam melodram tadı içeren, konusuyla Türk sinemasına saygı duruşunda bulunan, Cem Yılmaz’dan beklenen nüktedanlık ve zeka oyunları içeren yönleriyle Pek Yakında, -popüler sinema izleyicisini ne kadar tatmin eder bilemiyorum ama- hoş bir seyirlik. Ama en iyi filmi değil şüphesiz.