24 Ocak 2015 Cumartesi
23 Ocak 2015 Cuma
16 Ocak 2015 Cuma
Beklemek acı veriyor
Ne şahane bir filmdi öyle... Milcho Manchevski'nin tek atımlık barutuydu belki. Girişinde "üç bölümlük hikaye" diyordu ama "çember yuvarlak değildir" de diyordu. Tek hikayeyi anlatıyordu aslında. Yağmur öncesi sıkıştıran, bunaltan havayı, kasaveti ve insanların tahammülsüzlüğünü anlatıyordu Manchevski. Belki Makedonya'yı, bosna'yı anlatıyor gibi görünüyordu ama neredeyse her toplumda yaşananlardı. insana, insanlığa dair bir gergef gibiydi Yağmurdan Önce (before The Rain) filmi.
Filmin güzelliği bir yana. Çünkü can yakan hikayesinin aksine, tablo gibi resimler ile bir görsel şölen de sunuyordu Yağmurdan Önce. Ancak ille de müziği. Anastasia'nın yaptığı ve her tınısı insan yüreğinin en ince telini titreten, bize hiç de uzak olmayan o melodiler. İmkanınız olursa filmi de izleyin...
Filmin linki şurada.
Uzattım, buyrun...
Kusursuzluğun dayanılmaz Faşizmi
Ocakbaşı kültürüne dair entelektüel görüşleri olan, ‘ateş ve
et’ ile ilgili biz fanilerin algı düzleminin çok dışında bakış perspektifi olan
bir ahbabım var. Onun şöyle bir felsefesi vardır: Yemeğin en lezzetli
lokmalarını sona sakla ki, aldığın haz ve lezzet daha uzun süre kalıcı olsun. Kolay
rastlanmayacak derece iyi ve kaliteli bir ‘müzik filmi’ olan Whipslah’i
izlerken aklıma bu felsefe geldi. Bir filmin finali en leziz sahne ve
diyaloglarından oluşmalı. Genç yönetmen (henüz 30’unda bile değil) Damien
Chazelle’in bir öğretmen/öğrenci ilişkisi/gerilimi üzerine kurulu gibi görünen
sert filmi Whiplash, her katmanında insanın varoluş ve bidayetine dair esaslı
göndermelerde bulunan; baskı, otorite, hırs, yenilgi ve faşizm gibi pek çok
meseleye dokunan son dönemlerin en önemli filmlerinden biri.
Arzu ederseniz hikayesine bir göz atıp, değerlendirmeye
sonra devam edelim. İki kahraman üzerinde yükseliyor film. Biri otoriter
tavırlarıyla öğrencilerinin korkulu rüyası, buna eklenen mükemmeliyetçiliğiyle
okulda adeta bir tür ‘yarı/tanrı’ muamelesi gören müzik öğretmeni Terrence
Fletcher (J. K. Simmons). Diğeri ise, iyi bir müzisyen olmayı henüz çocuk yaşta
kafasına koymuş, amacına ulaşmak için hayatındaki değerli olan her şeyi feda
etmeyi göze almış bir öğrenci; Andrew Neyman (Miles Teller). Bu iki sert
çekirdek, başlarda yetenek ve hırslarını birleştirir gibi görünürken giderek
çatışan ve birbiriyle mücadeleyi gaye-i hayal yapan, her çarpışmada olduğu
gibi, neticede birinin kırılıp tuz/buz olacağı bir süreci yaşamaya başlarlar.
Bateri çalmaktan bedeni ter, elleri kan içinde kalabilecek kadar bıkmayan bir
hırsa sahip öğrencinin, en ufak bir aykırı notada bile öğrencisini aşağılayarak
kapı dışarı eden acımasız öğretmenin hükmetmeden faşizme ulaşan mücadelesi, adeta
mekanik bir saat zembereği gibi kurula kurula yükselen bir gerilimle finale
kadar gidiyor. Tavizsiz öğretmen ile yenilgiyi kabul etmeyen öğrencisinin
giriştiği bu müzikal düello öyle bir noktaya geliyor ki, yıkım kaçınılmaz bir
noktaya ulaşıyor.
En klişe ifadeyle, hiç de romantik olmayan bir başarı
hikayesi, diyebiliriz Whiplash için. “İngilizcede
‘aferin’den daha zararlı bir kelime yoktur.” diyor filmin bir yerinde. Aslında
ana temayı anlatan şahane bir cümle bu. Kusursuzluğun zalim bir kutsiyetle
hedefe konduğu kariyer yolculuğunda, kişilikler, insani olan tüm hasletler
paramparça edilebiliyor. Bu yönüyle alakasız gibi görünse de Kubrick’in Full
Metal Jacket’i kadar sert ve acımasız bir film Whiplash. Prova salonunu
gladyatörlerin birbirini ölümüne hırpaladığı bir arenaya dönüştürüyor Damien
Chazelle. Film sanat ve inceliklerin tüm klişelerini doğrudan ve sert
darbelerle yerle bir ediyor… Bir noktadan sonra acımasız efendi ile hedefe
varmak için her yolu mubah gören kölenin öyküsüne dönüşürken, korku ve hırs
motivasyonu üzerinden yürünen kariyer yolunda ne kadar gayr-i insani savrulma
varsa hepsine dair çentikler atarak ilerliyor film.
Kavramsal açıdan filmin üzerine çıkıp, evrensel şemsiye
altına topladığımızda, otorite ile ezilen sınıf arasında yaşanan mücadeleden
muazzam bir isyan alegorisi üretiyor. Kusursuzluğu talep eden faşizmin
bireylerde oluşturduğu kırılma ve bu dağılışın ortalığa saçtığı kanatıcı
parçacıklar oluşturuyor filmin karelerini. Her ne kadar Whiplash, kusursuzluk
için acımasızlığı olumlar bir yapıda görünüp, bu konuda eleştirel bir konum
tercih etmiyorsa da, seyirciye geçirdiği hissiyat ile iktifa ediyor.
Gerilim perspektifiyle baktığımızda, tür olarak her ne kadar
alakasız gibi görünse de, giderek yükselen gerilim ile kusursuz bir film var
karşımızda.
Özellikle zalim/tavizsiz öğretmen Fletcher rolüyle J. K.
Simmons çok başarılı. Yeri gelmişken filmin karakterlerine biraz yakından
bakmakta yarar var. Whiplash, her ne kadar genç karakterin (Neyman) öyküsünü
ana hikaye olarak (Spine) olarak merkeze alsa da, Fletcher baskın tipoloji
olarak bir adım öne çıkıyor. Aslında karakterin ruhuna da uygun bir durum bu.
Fletcher’in barındırdığı gizem, portresinin temel unsurlarından zira. Dramada
bir karakterin özellikle ruhi portresini inşa ederken, diyalog ile derinleşme
en son tercih edilmesi gereken yöntemdir. Bu sebeple, hikayeye ya ‘geçiyordum
uğradım’ türünden bir yan karakter monte edilip, esas karakterin bilinmesi
istenen yönü su yüzüne çıkarılır yahut omurga öyküye çok fazla katkı
sağlamayacak bir olay ile bu netleşme sağlanır. Fletcher’in fresk sertliğindeki
karakteri antogonist çizgide salınıp dururken, aldığı telefon ile bambaşka
(hüzünlü) yönü açık ediliyor. Doğrusu bu şahane ve üzerinde düşünülmüş bir buluştur.
Keza bunun simetrisi olarak, masumiyetin temsilcisi noktasında hikayeye başlayan
Neyman, filmin minik yan öykülerinden olan gönül ilişkisi kullanılarak ruhi
portresi netleştiriliyor. Genç kız ile restoranda yaptığı görüşme
karakterimizin katıksız protogonist yönünü rendeliyor ve sahicileştirerek Fletcher
karakterine alan açıyor. Ancak film esas gücünü, bir tür yarı/tanrı modelinden
şeytana dönüşmeye başlayan ‘kötü’ karakterinden alıyor. İşte tam bu noktada Whiplash’in
öğretmeni Fletcher ile Full Metal Jacket’in Çavuş Hartman’ı arasında tipolojik
ve felsefi bir ilişki mevcut. Ancak pek çok açıdan Fletcher daha derinlikli bir
portre çiziyor. Muhataplarını ezmesi, aşağılaması, icap ettiğinde buruşturup
bir kenara atması, arketip olarak tipik diktatör şemasına uygun. Korosu için
her şeyi göze alıp, acımasızlaşan şef ile ulusu için dünyayı ateşe veren Führer
arasında bu bağlamda milim fark kalmıyor. Senarist (aynı zamanda yönetmen) kötü
karakterin zaaf ve hırslarını, ruhi, fiziki ve sosyal portresini o kadar
başarılı inşa ediyor ki, Whiplash sırf bu karakter için izlenmeyi hak ediyor.
Ve elbette müzik... Benim gibi sadece dinleyici bağlamında caz ile ilişkili olan seyirciyi bile etkileyebilecek güzellikte müziğe sahip
Whiplash. Bunu bizatihi icra edilen müzik olarak yapması ise filmi daha değerli
kılıyor. Film, fon müziğine çok az ihtiyaç duyuyor, zira zaten prova ve konser
sahneleri yeterince doyurucu. Yönetmen, gerilim ihtiyacını kahramanın bagetleri
ve eliyle ilişkilendirerek hem plastik bir kazanım elde ediyor, hem de izlenirliliği
kolaylaştırıyor. Bu bağlamda filmin açı ve kadrajları devreye giriyor.
Sinemada kaliteli müziğe doyurması bir yana prova ve konser
sahnelerindeki dekupajıyla görüntü yönetmeni Sharone Meir, estetik aksiyonu
zirveye taşıyor. Film boyunca tercih edilen POV’lar (Point Of View) izleyiciyi
kahraman ile yakınlaştıracak bir beceriye sahip. Çerçeve sıklıkla öznel açı
kullanarak hem epey yabancı olduğumuz dünyaya bizi de eklemliyor, hem de
kahramanın iç gerilim ve hissiyatını perdeye aktarıyor. Bu nedenle, Whiplash çok iyi dekupaj ve kamera hareketlerine sahip bir film.
İşin sinema kısmını toparlayacak olursak: Psikolojik ve
fiziki şiddetin körüklediği hırsın, geliştiriciliği, ardından ulaşacağı başarı
ve bedelleri konusunda benzersiz ve kaçırılmaması gereken bir deneyim sunarken
pek çok dalda Oscar’a göz kırpıyor Whiplash.
İsterseniz biraz da mutfağına ve bizi ilgilendiren yüzüne de
göz atalım. Filmde kullanılan bateri zilleri bir planda o kadar ne şekilde
görülüyor ki, ‘İstanbul’ logosunu görmemek mümkün değil. Dünyanın en önemli
bateri zili markası İstanbul Zilleri filmin en önemli aksesuarlarından... İstanbul
Cymbals'ın ürünleri olan bu ziller, Osmanlı'da Ermeni ustaların el yapımı olan
ve dünyaca meşhur olan ziller. Günümüzde de bu kültürü devam ettiren ve dünyada
bir numara diyebileceğimiz el yapımı zil üreticileri hala ülkemizde bulunuyor. Buraya
bu kadarını alalım ama Zilciyan Ailesi’nin hikayesini öğrenmenizi tavsiye
edelim.
Whiplash, daha önce aynı yönetmen tarafından (parasızlıktan)
kısa film olarak çekildiği için çekim ve post-prodüksiyon aşaması son derece
kısa süren filmlerden. Kısa filmde, genç oyuncu yok ama sert öğretmen Fletcher
yine var. 19 gün gibi kısa bir sürede bitmiş çekimler. Yapım öncesi ve
sonrasıyla toplam 10 haftalık bir sürede bitirilmiş film. Elbette bunda
yönetmenin eserini Sundance festivaline yetiştirme çabasının da katkısı büyük.
Filmin en gerçekçi ve en çok can yakan sahnelerinden olan ‘tokatlama
sahnesi’nin hikayesi de ilginç. Birkaç çekimde kurmaca tokadı deneyen Miles
Teller ve J.K Simmons ikilisi daha etkili sonuç almak için işi gerçek
tokatlamaya kadar götürmüşler. Pek çok kez çekilen sahnenin filmde kullanılanı
ise sonuncu deneme olmuş.
Genç bateristin kendini kaptırıp davul çalıştığı sahnelerin
bazılarında yönetmen oyuncu yorulsun diye 'kes' diye bağırmamış, sahneyi devam
ettirmiş. Neticede gerçekçi anlar ortaya çıkmış. Bateristin kimi anlarda
ellerinin kanadığını görüyoruz filmde. Bunların bazılarında gerçekten oyuncunun
elleri çalmaktan kanamış. Yani kanlı el planlarının hepsi kurmaca değil.
Filmde bateristi canlandıran oyuncu Miles Teller
çocukluğundan beri zaten davul çalmayı biliyormuş. Ancak bu film için de
haftalar boyu günde üç-dört saat davul çalma dersi almış.
Bu kadar…
14 Ocak 2015 Çarşamba
11 Ocak 2015 Pazar
10 Ocak 2015 Cumartesi
7 Ocak 2015 Çarşamba
Umudun tükendiği yerde!
Not: Ey okur, birazdan okumaya başlayacağın yazı fena halde
ipucu ve açıklama içermektedir. Dolayısıyla eğer bahsi geçen filmi izlemeden
okursan, seyir zevkini düşürebilir. Tavsiyem, önce git filmi izle sonra bu
satırlarda tekrar buluşalım.
Kaderin enteresan bir cilvesi olsa gerek: Geçtiğimiz hafta
vizyona giren ve yönetmenliğini Russel Crowe’un yaptığı Son Umut’un mottosu;
“Nefretin bittiği yerde umut başlar” idi. Bu hafta vizyona giren Mahsun
Kırmızıgül’ün Mucize’sinin afişinde ise şöyle yazıyor: “Umudun bittiği yerde
mucize başlar.”
Önce hak teslimi yapmak boynumuzun borcu: Mahsun Kırmızıgül,
sinema kariyerine başladığı Beyaz Melek, pek çok kişi tarafından burun
kıvrılarak karşılandığı için, vizyona girdiği anda perdedeki başarısı büyük bir
şaşkınlığa sebebiyet vermişti. Kırmızıgül şaşırtıcı derecede yetkin olarak
kullandığı kamera ile hiç de fena olmayan bir hikaye anlatıcısı olduğu ilk
filminde dost/düşman herkese göstermişti. Üstelik kamerayı odakladığı nokta da
çok önemliydi. Kalbe yakın bir yerlerde konuşlandırdığı vizör ile bardağın dolu
kısmını görmeyi tercih ediyor, can yakıcı ve sıkıcı gerçekliğe çok fazla
bulaşmadan dimağlarda masalsı bir tat bırakmayı tercih ediyordu müzik kökenli
sinemacı.
Sinemasında bir sıkıntıdan söz edilecekse o da şuydu:
Kırmızıgül ilk üç filminin her birinde birkaç filme yetecek kadar çok malzemeyi
işlemeyi deniyor, bu sebeple hem esas hikaye zedelenebiliyor, hem de yan
öyküler havada kalıyordu. İşin bir de, alakası olsun/olmasın her üç filmine de
bir şekilde girmeyi başaran Doğu/Batı simetrisinden yola çıkarak ‘yapmayın siz
kardeşsiniz’ metazorisi vardı. En alakasız görünen filmi New York’ta Beş
Minare’de bile ‘hah bu sefer yapmamış galiba’ dediğimiz anda finalde eline sopa
alarak başımıza vura vura anlatmayı denedi denemesine ve filmin o ana kadar
elde ettiği pek çok kazanımı harcayıverdi!
Tahlilini yapacağımız filmin hikayesine bir göz atmakta
fayda var. Mucize, 60 İhtilali esnasında mecburi şark görevi vesilesiyle
doğunun kuş uçmaz kervan geçmez bir mezrasına gitmek zorunda kalan Mahir
öğretmenin hikayesi gibi görünmekle beraber, ortalarından itibaren –spastik
demek lazım sanırım- engelli bir köylü olan Aziz’in öyküsüne dönüşüyor. Evin 6
erkekten büyüğü olan Aziz, anne ve babası tarafından ‘özürlü’ olması dolayısıyla
el üstünde tutulmaktadır tutulmasına ama başta çocuklar olmak üzere öz
kardeşleri bile hastalığını ‘delilik’ olarak görüp ona göre davranmaktadır.
Üstelik zamanın çok yavaş aktığı bu beldelerde hayatı hızlandıran en önemli
gelişme evliliktir ve Aziz kardeşlerinden büyük olmasına rağmen, onun özel
durumundan dolayı sırayı kardeşleri kapmıştır!
Ne ki, Mahir öğretmen hem köyün, hem de Aziz’in kaderini etkileyebilecek
dokunuşlarda bulunur buradaki hayatlara. Yokluk, sahipsizlik, unutulmuşluğun
kader olduğu bir yerdeki sıradan insanları anlatan Mucize, küçük bir
topluluktaki insan tiplemeleriyle öne çıkan bir yapıya sahip.
Daha ilk planıyla ‘Bu bir Mahsun Kırmızıgül filmidir’
dedirten Mucize, nedense bana birkaç yıl önce izlediğimiz belgesel/drama İki
Dil Bir Bavul’u hatırlattı. Her ne kadar okulsuz köye öğretmen olarak atanan
Mahir ile kütüphanesiz nahiyeye kütüphane müdürü olarak sürgün edilen
Güner’in hikayesi örtüşse de, Vizontele
Tuuba ile Mucize arasında çok ciddi bir sosyolojik ve tür farklılığı mevcut
olduğu için onunla karşılaştırmak haksızlık olacaktır.
Mucize, bir yönüyle önceki Kırmızıgül filmleriyle
benzerlikler içerse de, yapısal olarak epey farklı. Ancak korkarım ki, bu
farklılık filmin aleyhine bir durum. Zira, önceki filmlerinde 2 saate birkaç
filmlik hikaye sıkıştırmayı çabalayan yönetmen, bu kez neredeyse 1,5 saat
boyunca ne anlatacağına karar veremeyen bir mütereddit bir görüntü sergiliyor.
Film uzun dakikalar boyunca resimlerine ve karakterlerin birbiri peşi sıra
patlattığı espri ve durum komedileriyle vaziyeti idare ediyor. Aziz’in öyküsüne
odaklanmaya başladığımız anda dram başlıyor başlamasına ama filmin ortasını
çoktan geçmiş bulunuyoruz.
Bir de yönetmenlik açısından ciddi bir tehlike bekliyor
Mahsun Kırmızıgül’ü, şöyle ki; Bir yönetmenin filmlerinde ‘kendini tekrar’
hissedilmeye başlandıysa, tehlike sinyalleri veriliyor demektir. Mucize bu
bağlamda, Kırmızıgül sineması için bir tür tekrar, hatta kimi anlarda ‘patinaj’
hissi veriyor maalesef.
Kimi zaman absürtlüğe kaçan mizahi yapısı, kimi zaman
gözleri doldurabilecek düzeye ulaşan dramasıyla Mucize, kendini seyrettirmeyi
başarsa da, senaryosundan kaynaklanan mühim sıkıntılara sahip. 2 saati aşkın
süren filmde, öylesine boşluklar var ki, 4. filmini çeken bir sinemacıya
yakışmayacak türden. Bu yönüyle Mucize bir ilk film acemiliklerini taşımakla
beraber, bazı yönleriyle Kırmızıgül sineması için çıtayı bir ‘tık’ daha
yukarıya taşımayı da başarıyor. Bunlardan ilki şüphesiz Kırmızıgül’ün yöreyi
çok iyi bilmesi. Sadece mekan, kostüm, dekor anlamında değil sosyolojik dil
olarak da meseleye çok hakim bir isim Mahsun Kırmızıgül. Ne ki, sinematografik olarak kendini tekrar
etmekten de kaçamamış.
Güçlü sinematografi
Mucize’de, film boyunca her biri birer tablo hükmünde
sayısız resim yapmış görüntü yönetmeni. Anlık ekran görüntüsünü al, herhangi
bir galeride sergile! O kadar başarılı yani… Ancak bu güzellikler özellikle
filmin başlarında dramaya katkı sağlamaktan ziyade folklorik ve turistik
güzellikler olarak duruyor. Birer ‘footage’ naifliğindeki resimler kadar
senaryoya da yoğunlaşabilinseymiş keşke!
Dönem filmi çekmek her zaman zordur, ancak zamanın çok yavaş
aktığı otantik yerler için geçerli değil bu durum. Hele ki bahsini ettiğimiz
tarih uzak değil, yakın bir geçmişi anlatıyorsa. Filmin esas mekanı olan mezra,
zamanın çok ağır aktığı bir yöre olduğu için doğal mekan/dekor ihtiyacını
ziyadesiyle karşılıyor. Son derece başarılı kostüm ve aksesuar, yani sanat
yönetimi mevcut. Allah’tan köyde geçiyor film, yoksa Mucize de diğer dönem
filmlerimizde olduğu gibi, iki eski model araba, birkaç eski tabela ve kostüm
ile dönemi verme kolaycılığına kaçmıyor değil.
Çiğ senaryo
Mahsun Kırmızıgül sinemasının takdir edilip, yüceltilecek
pek çok yönü olduğu muhakkak. Ancak, artık dördüncü filmini çekmiş yönetmene
‘acemi toleransı’ da pek doğru değil. Dolayısıyla Mucize’nin yer yer tel tel
dökülen, yer yere bir acemi sinema öğrencisinin bile yapmaması gereken hata ve
eksikliklerle bezeli, sinemanın tabiatına hiç uymadığı gibi, kendi içinde tutarlılığı
da bulunmayan senaryosuna biraz daha yakından bakalım.
Özensiz diyaloglar, ortalarına kadar ne yapacağına karar
veremeyen yapısı ve derinliksiz karakterleriyle maalesef en çiğ Mahsun
Kırmızıgül senaryosuyla karşı karşıyayız. Bir kere film öğretmen Mahir’in mi,
yoksa spastik Aziz’in mi hikayesini omurga olarak alıyor, kararsız. Mahir
karakteri sadece şiveyle sahicileştirilmeye çalışılırken, filmin hikayelediği
bir yıl içerisinde Mahir’in iç dünyasının kıyısına bile yaklaşamıyor. Ailesiyle
yaşadığı sıkıntıları filan pek önemsemiyor senaryo. Hatta unutuveriyor… En can
alıcı nokta ise, Mahir’in tüm olumsuzluğa rağmen, üstelik ailesi batıda bir
şehirdeyken ve devlet ‘dönebilirsin’ demesine rağmen ‘neden’ kaldığı konusunda
bizi ikna edemiyor Mucize…
Ve pek çok köksüz, eğreti duran karakter geçidiyle adeta
‘dakkaya oynuyor’… Onlarca önemsenmiş ama silik kalmış, olsa da olur olmasa da
olur karakter resmi geçidi gibi… Mahir’in kayınpederini bir ara görüyoruz asık
suratı, gayr-ı memnun bakışıyla üstelik hiç de fena olmayan bir isme görev
verilmiş ama birkaç saniyelik plan ile bitip gidiyor bu karakter. Mahir’in
ailesi yapay ve hikayeye zarar verecek derecede silik işlenmiş.
Yapısal sorunları olan senaryo (böylesi bir profesyonel
metin, hiçbir uzman isme okutulmaz mı, enteresan!) yüklüce anakronik unsurlar
da içeriyor. Eşkiyalar romantik bir bakış açısıyla yüceltiliyor. Şüphesiz
olabilir, eşkıyadan inşaat ustası da çıkarabilirsiniz ancak, seyirciye
sunuldukları sahneyi görkemli gösterme adına Beyaz Melek’tekinin neredeyse
birebir tekrarını koymanın anlamı nedir?
Eşkıya Cemilo ayrı bir muamma. Kağıt üzerinde iyi düşünülmüş
gibi duruyor, sürekli dağlara bakan eşi, yetim gibi duran çocuğu filan
eyvallah. Ancak, Cemilo’nun karşı durduğu, uğruna adam öldürdüğü feodalite
nereye kaybolmuş ki?
Oyunculuklar
Çok güçlü oyunculara sahip bir film Mucize. Kırmızıgül bence
önemli bir tercih yaparak kendi karakterini epey geri planda tutmuş. Sadece
fiziksel bir arızî durum ile kimi anlarda bir adım ileri çıkmasa, olsa da
olurmuş olmasa da, diyebileceğimiz bir karakteri canlandırıyor. Keza diğer pek
çok karakter temelsiz ve yapay duruyor.
Muhtar ve karısı (her iki karakteri canlandıran oyuncular da
muazzam oynamışlar) dışında ruh dünyalarına girebildiğimiz kimse yok. Son
birkaç dakika olmasa filmin ana karakterine bile mesafeli yaklaşıyor senaryo
yapısıyla ancak anlık abartılı oyunlar ile karakterler ön plana çıkmaya
uğraşıyor. Bazı karakterler ise anlamsız şekilde ortadan kayboluveriyor ya da
silikleşiyor. Yine rolü neredeyse Beyaz melek filmindeki rolüyle birebir aynı
olan Ali Sürmeli çok güzel oyun çıkarmasına rağmen, ortalardan itibaren giderek
buharlaşıyor adeta.
Yanlış müzik tercihi
Mahsun Kırmızıgül bir müzisyen. Doğal olarak filmlerinde
müziği ciddi anlamda ön plana çıkarıyor. Daha önceki filmlerinde yaptığı
senfonik müzik tercihini Mucize’de de değiştirmiyor yönetmen. Kalabalık
yaylılar ile görkemli resimlere daha da görkem katıyor ama bu durum filmin
ruhunu ne kadar uygun emin değilim açıkçası. Nihayetinde bir yöre filmi
izliyoruz ve insan istemez, ruhuna uygun bir tını duyma ihtiyacı hissediyor.
Nedense finalde bir şarkı ile bir parmak bal çalarak bunu gidermeyi tercih
ediyor, o kadar.
Zaten iliğine kadar insan odaklı bir hayatı betimlemeye
çalışan bir filme müziğe bu kadar abanmanın mantığını kavramakta zorlanıyor
insan. Tabiatın kendi melodisi, sesi varken bunu vermek yerine ha bire batı
senfonik ezgisiyle ihtişamı artırmaya çabalamak filmin ruhuna zarar veren en
önemli yönlerden.
Gereğinden fazla sarkan film, esas hikayesini anlatmaya
başlıyor başlamasına ama iki saati buluyor geçen süre. Dolayısıyla meselenin
esas dramatik yönünü geçiştirmek zorunda kalıyor. Aziz’in kriz ve karar anı,
ödediği bedel ve kazanımı bir çırpıda geçiveriyor maalesef. İşin garip tarafı,
seyircide bıkkınlık oluşturacak kadar uzayan film, finaline yakın sahnelerinde
bile slow motion tercihinden geri durmuyor nedense.
Gerçeklik meselesi
Evet, bir filmin başına ya da sonuna ‘yaşanmış hikaye’
yazmak şüphesiz etkiyi artırabilir ama daha önemli noktaları göz ardı ediyor
günümüz yönetmenleri. Bir filmde olup bitenlerin yaşanmışlığından çok daha
önemli bir olgu vardır; filmsel gerçeklik. Yani ister gerçek hayatta yaşanmış
olsun, ister olmasın, mesele sizin seyirciyi ikna etmenizdir. Mucize, bu
yönüyle kolaycılığı tercih ediyor ve esas kahramanın dönüştüğü kısmı bir yazı
ve tek cümlelik replik ile geçiştiriveriyor.
Ezcümle; Mucize, Mahsun Kırmızıgül’ün yine kalbe hitap eden,
masalsı tatlar içeren ve artık ustalaşması gerektiği noktalarda zaaflar
barındıran bir film.
5 Ocak 2015 Pazartesi
Film Tavsiyesi: Smilla ve Karlar
“Isaiah
yerde yatıyor. Bacakları kıvrılıp altında kalmış, yüzü karın içinde, kendini
üzerine düşen spot ışığından korumak istermiş gibi ellerini başının etrafına
dolamış. Sanki kar bir pencereymiş, o da bu pencereden bakıp dünyanın
derinliğinde bir görüntü yakalamış gibi... Karı tam önünde durduğumuz yerden
adımlamaya başlamış. Ayak izleri sınıra kadar bir eğri çizerek, çatı boyunca on
metre kadar devam ediyor. Oraya gelince durmuş. Sonra köşeye, binanın bitimine
kadar gitmiş. Yarım metre kadar kenardan yürümüş, diğer ambara en yakın olan
köşeye doğru. Oradan çatının ortasına yönelip üç metre geri gelmiş, koşmaya
başlamak için. Sonunda izler dosdoğru atladığı yere gidiyor.
Diğer çatı
cam gibi siyah karolarla kaplı, oluğa doğru dimdik bir açıyla iniyor, karlar
kayıp olukta birikmiş. Tutunacak hiç bir yer yok. Doğruca, boşluğa atlamış
olmalı. Isaiah'dan başka kimsenin ayak izi yok... Başından beri Isaiah'la her
durumda geçerli bir anlaşmamız vardı, onu zor durumda terk etmeyeceğime dair,
ne hiç bir zaman, ne de şimdi...”
Böyle tasvir
ediyor Danimarkalı yazar Peter Peter Hoeg, 1992’de yazdığı “Smillas fornemmelse for sen” isimli kitabında işin
başlangıcını.
1997 yılında ise Akademi ödüllü hemşerisi
yönetmen Bille August, “Smilla's Sense of Snow – Smilla ve Karlar” ismiyle
sinemaya aktardı bu enteresan hikayeyi. Devamı şöyle: Kendi halindeki genç bir
kadın olan Smilla ise olay hakkında yapılan açıklamaya akıl sır erdiremez.
Çocuğun kardaki ayak izlerinden başlayarak hükümetin bağırsaklarına kadar
uzanacak bir akıl zorlayıcı serüvende Smilla, hükümete ait birçok kirli
çamaşırı ortaya çıkaracaktır.
Smilla’s Sense of Snow bir kadının
arayışı üzerinden yol alan sarsıcı, insan yüreğini titreten bir gerilim öyküsü
anlatmaya soyunuyor. Film, gösterildiği 1997 senesinde Berlin’de Altın Ayı’ya
aday olmuş; ancak Almanya’dan ödülle dönememişti.
Usta işi yönetim, güçlü oyunculuklar ve şahane bir görsellikle, özellikle içinde kar olan filmleri sevenler
için nefes kesici gerilim ve gizem filmi Smilla ve Karlar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

























