8 Nisan 2010 Perşembe

ÇFHB: Yalapşap hareketler bunlar!





Önce hakkını teslim edelim: Yılmaz Erdoğan Türk mizahına büyük katkılarda bulunmuş bir sanatçı. Bir Demet Tiyatro’dan sonraki tek tutan projesi Çok Güzel Hareketler Bunlar başlarda farklı konseptiyle izleyiciden yoğun ilgi gördü. Ancak programın izleyici profili ve yaş düzeyi her geçen gün düşmekle birlikte genç tiyatrocuların tıkandıkça bel altına inmeleri formatın sonunun çok uzak olmadığını gösteriyor ne yazık ki!

BKM Mutfak ekibinin -her TV yapımcısı gibi- tutan bir konseptin sütünden, yününden yararlanma isteği de anlaşılmayacak bir durum değil kuşkusuz. Ancak ortada ‘sinema’ denen ciddi bir sektör var. Üstelik Yeşilçam gibi uzun yıllar nefes alamayacak, neredeyse ölecek duruma gelmiş bir sektörün tekrar ayağa kalkma çabalarının yaşandığı bir dönemde ÇFHB türü filmler belki bahsini ettiğimiz kitleyi salona çekmeyi başarır lakin sinema paydasında bir kıymet-i harbiyesi yok ne yazık ki! Nasıl olsun ki, doğru dürüst başı sonu, dahası hikâyesi olmayan; oyunculuktan ziyade karikatüre dönüşen abartılı tiplemelerin büyük perdeye taşınmasından başka bir şey olmamış ne yazık ki ortaya çıkan şey!

Yılmaz Erdoğan geçenlerde verdiği bir röportajda Robert McKee ile tanıştıktan sonra bazı şeyleri bu yaştan sonra yeni öğrendiğini söylemişti. Neşeli Hayat filmine bakınca oldukça inandırıcı gelmişti bu itiraf ama Çok Filim Hareketler Bunlar’da sanatın rotasının düz bir çizgide gitmediğini bir kez daha -üzülerek- fark ediyor insan. Uç uca eklenmiş ilkokul skeci düzeyindeki espriler ve -çoğunlukla yaptıkları gibi- klişe parodiler ile sinema yaptığını ileri sürmek sanırım bizim sinemacılara has bir durum. Hasılı zaman ve bütçe kaybı hareketler bunlar!

Ay: Astronotuz hepimiz!



Ay, yalnızlık metaforu üzerinden insanın kendindeki ‘ben’i sorguluyor. Devasa bir varoluşçuluk muhasebesini yedeğine alarak ‘varlık’ muvazenelerine girişiyor.



Dünyanın uydusu olarak bidayetinden beri gecelerimizi süsleyen Ay ne zaman ki gidilebilecek bir menzile dönüştü, insanlığın birtakım sıkıntıları da bu noktada başladı sevgili okur. 20. yüzyılın ortalarında dünyayı kasıp kavuran ideolojilerin -affedersiniz- sidik yarışı ‘soğuk savaş döneminde en çok da bu ‘Ay’ mevzusunda yaşanmıştı. ‘Önce biz çıktık, yok hayır sizinkisi numara, esas biz gittik’ kasılmalarının yerini artık Topkapı-Mecidiyeköy minibüs hattı gibi sıradanlaşan Ay seyahatleri aldı. Space Adventure adı altında çok yakın bir zamanda Ay’a sivil seyahatler de başlayacak haberiniz olsun. Fast food şirketleri başta olmak üzere, birtakım otellerin filan oralarda mekân kiraladıklarını duyuyor ve okuyoruz. Pek yakında Ay’da mehtaba karşı nişan, sünnet, düğün aktiviteleri tertiplenirse hiç şaşmayınız.


İnsanoğlunun bilinmeze olan merakı herkesin malumu. Bilim kurgu sektörü bu merakı gıdıklayarak ha bire rant elde etmeye devam ediyor nitekim. Edebiyat gibi sinema da bu sektöre kayıtsız kalamazdı elbette. Nitekim Kubrick’ten Tarkovsky’e kadar uzanan derinlikli sinema çizgisi bile özünde insanlığın peşine düşen senaryolar ile katılmışlardı bu kervana. Çok yıllar önce Kubrick Usta ‘2001 Uzay Macerası’, Tarkovsky Usta ise ‘Solyaris’ ile insan metaforuna dair sağlam vuruşlar yapmıştı. Yönetmenliğini Duncan Jones’un (Kendisi ünlü ecnebi türkücü ve 25-30 film yapmışlığı olan artist David Bowie’nin oğlu olurlar) yaptığı Moon - Ay, her ne kadar Kubrick ya da Tarkovsky’ninki kadar derinden vurmasa da darbeyi, modernizme ve insana dair sağlam çakışlarda bulunuyor.


Önce size konusundan biraz bahsedeyim: Astronot Sam Bell, Lunar Industries isimli bir bilim-teknoloji şirketi ile yaptığı üç yıllık bir anlaşma sonucu Dünya’nın önemli enerji kaynaklarından olan Helium-3’ü keşfetmek üzere Ay’ın uzak bir köşesine gönderilir. Yalnızlığa mahkûm olduğu bu işte, uydu bağlantısının da kopmasıyla tüm iletişimi kaybeden Sam’i zor zamanlar beklemektedir. Neyse ki Ay’da geçirmek zorunda olduğu sürenin sonlarına yaklaşmıştır ve evine dönüp karısına ve kızına kavuşmasına az bir zaman kalmıştır. Ne ki uzay merkezinde ona yarenlik edecek tek kişi bir robot olan Gerty’dir. Onun da dost mu düşman mı olduğu tam belli değildir. Dönüş vakti yaklaştıkça işler karışır. Önceleri Sam birtakım halüsinasyonlar görmeye başlar, ya da öyle zanneder. Hatta Ay’da yaptığı bir iş gezisinde bu sanrılardan biri onun kaza yapmasına yol açar. Esas macera bundan sonra başlayacaktır. Zira mesele tam olarak yalnız astronotumuzun bildiği gibi değildir. Meğer gizli bölmelerde bol miktarda aynı seriden başka uzay adamları da gizlidir ve icap ettikçe sahaya sürülmektedir. Sam bir yandan kişisel hayatı ile ilgili gerçekleri kurcalarken diğer yandan uğruna uzaya geldiği şirketin gerçek yüzünü algılamaya başlar. İşler karışır ve bomboş Ay üzerinde gerilim dolu bir zihinsel kedi fare macerası yaşanır.


Moon- Ay filmi neredeyse baştan sona tek oyuncuyla yürüyen, genelde suni ışık ve karanlık yüzeylerde ilerleyen bir bilim kurgu. İzlerken doğal olarak sıkılmamız bekleniyor ama filmin kendi iç dinamiği ve gerilimi o kadar dozunda ayarlanmış ki, merak duygusu film boyunca ritme katkıda bulunarak sona kadar götürüyor hikâyeyi. Öte yandan bu tür filmlerin en büyük sıkıntısı olan kaba bilim-kurgu şovları ya da mantık açmazları neredeyse hiç yok filmde. Öykü baştan sona sağlam bir şekilde oturtulmuş. Bir de teknik farklılık var türün diğer örneklerinden ayrılan. Görsel tasarımda CGI denen yapay teknoloji değil bizzat modelleme kullanılmış. Dolayısıyla insanı içine çeken bir inandırıcılığı var filmin.


Ve kanaatimce böylesi bir filmden pek beklenmeyen, hadi nadir olarak beklenen diyelim, bir şeyi yapıyor Ay. İnsana dair sağlam sorgulamalarda bulunuyor. Yalnızlık metaforu üzerinden insanın kendindeki ‘ben’i sorguluyor. Devasa bir varoluşçuluk muhasebesini yedeğine alarak çok az Amerikan filmine nasip olan ‘varlık’ muvazenelerine girişiyor.


Kısıtlı mekânlarda, -neredeyse- tek oyuncu ile çekilen Moon- Ay’ı şahsen beğendim.




Moon (Ay)


Yönetmen: Duncan Jones


Oyuncular: Sam Rockwell, Kaya Scodelario, Malcolm Stewart, Matt Berry, Dominique Mcelligott, Robin Chalk

Tür: Bilim Kurgu, Dram, Gerilim, Gizem


Süre: 97 dakika


2009, İngiltere



Büşra: Kavanozu dıştan yalamak

Kâğıt üzerinde yakışıklı duran proje, filme alınınca kavanoz kapağı aşılamamış ne yazık ki! Tıpkı MFÖ’nün şarkısında dediği gibi: Teoride dersen zehir gibi, pratik dersen sallanmakta!

Gırgır ve Fırt jenerasyonundan sonra gelen Leman geleneğinin en parlak isimlerindendir Bahadır Boysal. Bu dergide yıllarca çizdiği ‘Teoride ve pratikte Bahadır Boysal’ köşesi ile 80 sonrası şehirli bir gencin güncel yaşamından gözlemleri kimi zaman baltayı taşa vurarak da olsa başarıyla aktardı okurlarına. Yine Leman’da ve yine Boysal’ın çizgisiyle okurlarla buluşan bir diğer çizgi karakter ise Büşra idi. Büşra bir tür ‘ötekini anlama’ çabasıydı ama çizgi dergi sayfalarında alabildiğince sert ve keskindi. Ve -maalesef- tüm diğer algılama ve anlama çabaları gibi ötekine kaba bir şarkiyatçı perspektifiyle bakmaktan öteye geçemedi. Ancak bu bile Leman’ın bulunduğu çevrenin ilgisine yetmiş ki Büşra karakteri sinema filmi olarak çekildi. Bahadır Boysal’ın kaleminden çıkan senaryoyu filme Alper Çağlar almış.


Sosyalleşme insanoğlunun gerçekte nasıl olduğuyla ilgili değildir nedense. Nasıl göründüğüyle ilgilidir. Başı örtülü kızların sosyal alanda varlık gösterme çabaları, her ne kadar iyi niyetle okunmaya çabalansa bile- nihayetinde nasıl göründükleriyle ilgili bir durum oluşturuyor. Dolayısıyla Büşra filmi öncelikli olarak ‘Örtülü Kızlar’ın toplumun bir kesimi tarafından nasıl algılandığı hakkında önemli ipuçları taşıyor bence. Ki Büşra karakteri şöyle bir şey: Muhafazakâr ve varlıklı bir ailenin üniversiteden yeni mezun olmuş, hayata atılmak üzere olan türbanlı kızı. Modern ve progresif arzuları ile ailesinin onu yetiştirdiği ve alışkın olduğu değerler kendi içinde bir çelişki hâlindedir. Zeki, maneviyata önem veren ve yaşından öte bir bilgeliğe sahip olmasına rağmen muhafazakâr veya liberal Türkiye arasında nereye ait olduğunu çözememektedir.

Bir de hikâyesi var tabii Büşra’nın: Ailesinin istediği ve klişe (hatta karikatür) bir damat adayına yüz vermeyip nihilist ve agresif bir yazara meyleder. Eh elbette bu karakter ‘karşı’ kamptandır! Kabul edelim ki, iliğine kadar klişe olan hikâye bu memlekette her zaman iş yapar sevgili okur. İş yapar yapmasına da, bu onu değerli kılmaz. Zira her kamp kendi vizörü ile algılar ve algılatır. Nihayetinde hikâye eğer sanatın evrensel kurallarına riayet ediyorsa kalıcı ve değerli olur. Yazar ve yönetmenin Büşra filminde alabildiğince hassas ve mesafeli olduğunu kabul etmek gerekir. Hatta objektiflikten ziyade bir iyi niyet sızıp duruyor filmden.

Lakin yeterli midir bu iyi niyet?

Cevaptan önce bir anımı sizinle paylaşmak isterim. Epey zaman oldu evde oturmuş TV izlerken Hülya Avşar’ın programına denk geldim. Avşar, karşısına aldığı ufak tefek bir örtülü kız ile konuşuyordu. Giyim kuşamıyla ‘ben aykırıyım’ diye vaveyla koparan bu kardeşimiz kendince bir şeyler izah ederken, derdini anlatmaktan ziyade, izleyeni utandıran bir eziklikle meşrulaşma çabası gösteriyor, gösterdikçe küçülüyordu. Öyle bir an geldi ki Avşar ‘hele bir ayağa kalksana’ deyiverdi. Normalde fikirleri için stüdyoya çağrılmış olan bir konuk, o anda robot gibi o emre itaat edip ayağa kalktı. Önümüzde marjinal kostümüyle örtülü bir ‘öteki’ vardı artık! Ne ki bu da kesmedi Avşar kızını. ‘Hele bir kendi etrafında dön bakalım’ deyiverdi. Kendi ekseninde dönen kız utançtan kamburunun içine saklandı âdeta ama denileni de yaptı. ‘Şimdi oturabilirsin’ direktifiyle yerine geçerken sanırım içinden ‘bu iş tamam’dır demiştir.


İşte Büşra da böylesi bir tip. Nadir de olsa aslında yaşayan bir karakter. Öğrenciliğimden beri tanırım ‘söylemde radikal, eylemde liberal’ bacılarımızı. Ki mevzu bahis bacımız hayatının büyük kısmını kendi çevresine çakarak karşı köşeye meşru ve kabul edilir olmaya harcıyor hâlâ! Dediğim gibi filmin karakterleri gerçek. Lakin filmin sorunu kahramanlarının gerçekliği değil, durduğu nokta!

Geçtiğimiz hafta Yeni Şafak gazetesinde yönetmen Mesut Uçakan ile yapılan bir söyleşi yayımlandı. Uçakan, Büşra filmini izledikten sonra Takva filmini de içine alarak kendi filmleri ile bu tür filmler arasındaki fark ve benzerlikleri anlatmış. Söyleşinin bir yerinde şöyle diyor: “Üstad Necip Fazıl, bu tür tipler için ‘Kavanozu dıştan yalayanlar’ diyor. Bunlar balı ne kadar tarif edebilirler ki. Büşra’da bu tür kafa karışıklığını çok gördüm. Film boyunca, ‘inançsız yazar’ ve ‘türbanlı Büşra’ tipleri üzerinden hoşgörü ve birlikte yaşama mesajları verilmeye çalışılırken, finalde beklenmedik bir şekilde Atatürk büstü önünde “türbanını at gel’ çağrısı yapılıyor. ‘Bize gelirsen yalnız kalmazsın’ gibi militan bir noktaya varılıyor.”

Harika bir tespit. Büşra filminin klişelerinden arta kalan en önemli kusuru da bu sanırım: Hani tamam farklısın sana saygı duyuyoruz ama ışıkları kapamadan önceki son tablo da bizim görmek istediğimiz tablo olmalı! Kaba görüntü her ne kadar “Yok aslında farkımız, tek farkımız örtünüz!” olsa da, ele aldığı karakterin iç dünyasına kavanozun dışından bakmaktan geri duramıyorlar. Yanlış anlaşılmasın, bundan dolayı bırakınız kınamayı, anlıyorum yazarı da yönetmeni de… Hatta biraz önce ifade ettiğim gibi çok çok dikkatli bir dil kullanıldığını bile düşünüyorum.

Ama ne yazık ki yeterli değil bu dikkat!

MFÖ’nün şahane bir şarkısı vardı yıllar önce: Ali Desidero... Hatırlarsınız, taksiye bindiği zaman kolunu dışarı sarkıtan Ali’yi... Recep İvedik’in bir sürüm eski modeli… Bu şarkıda geçen bir felsefe var: idiotloji… İşte Büşra’nın çizdiği karakter bu felsefi akımın bir ferdi gibi geliyor perdeden üzerimize. Ki söyledim de, sadece perdede de değil Büşra’lar. Sokaktalar, internetteler, radyodalar, televizyondalar... Yaman gibilere yanaştıkça meşrulaştıklarını düşünüyorlar ve sanıyorlar ki esas sorun baştaki bir metrekarelik bir bez parçasıdır!

Tekrar filme dönecek olursak, tıpkı Takva gibi iyi niyetle yola çıkılmış ama anlatmak istediği karakterin kartonluğundan başka bir şey yapamamış, ziyan olmuş bir film Büşra. Kâğıt üzerinde yakışıklı duran proje, filme alınınca kavanoz kapağı aşılamamış ne yazık ki! Tıpkı MFÖ’nün şarkısında dediği gibi: Teoride dersen zehir gibi, pratik dersen sallanmakta!

Büşra

Yönetmen: Alper Çağlar

Oyuncular: Mine Kılıç, Tayanç Ayaydın, Coşku Cem Akkaya, Çiğdem Batur, Kaan Urgancıoğlu

Tür: Dram

Süre: 105 dakika

2009, Türkiye

Anadolu’nun Kayıp Şarkıları: Sesin izinde


Kocaman sinema perdesi ve şahane ses düzeni ile izlediğimiz belgesel, gözümüz ve kulağımızla iş birliği yaparak kalp ve ruhumuza unutulmaz dokunuşlarda bulunuyor.

Esasen en kadim geleneklerden biridir sesin peşinden gitmek. Tarihin neredeyse her döneminde vardır ses takipçileri. Kimi yitik bir armoniyi aramanın derdindedir, kimi yeni bir ahengin izinde. Nezih Ünen bu geleneğin son temsilcisi belki de. Esasen bir müzisyen… Yıllardan beri kurguladığı projesini uygulama ve nihayet bu hafta vizyona koyma imkanı buldu bu müzisyen/yönetmen. Anadolu’nun Kayıp Şarkıları filmi sadece müzikal değeri yüksek bir film çalışması değil, çok daha fazlası var; birlikte yaşama kültürü denen, neredeyse artık unutmaya başladığımız birtakım kodların sinema perdesinde tekrar karşımıza çıkmış şekli…

En iyisi meseleyi en baştan ele almak…

Rahman Suresi şöyle başlar: “Rahman olan Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. O’na beyanı öğretti…” Kutsal metinden de anlaşılacağı üzere, anlıyoruz ki tarih kitapları bize kendi kökenimiz hakkında çok da sağlam bilgiler vermiyor. Nitekim 1990’lı yılların ortalarında Şanlıurfa’da çiftçilik yapan Mahmut Kılıç, tarlasını sabanla sürerken enteresan bir şey takıldı sabanına. Bir taştı bu ve görünüşe göre epey eskiydi. Taşı alıp müzeye götürdü çiftçi. Ve kısa süre sonra bu köylünün tarihin en eski mekanlarından birini keşfettiğini anladı ilgililer. Göbeklitepe kalıntıları böyle ortaya çıktı. Tamı tamına 11 bin yıllık bir mekandı burası. Uzmanlar araştırma yaptıkça tarihin insanlığın gelişimi hakkında bizleri yanılttığını bir kez daha fark ettiler. Görünüşe göre tarihçilerin bize anlattığı ‘göçebe toplulukların, tarımı öğrenerek yerleşik yaşama geçtiği’ iddiası çok doğru değildi. Oysa Göbeklitepe gösteriyordu ki, “yerleşik yaşama geçiş, avcı-toplayıcı toplulukların, dinsel törenlere katılmak için Göbeklitepe gibi dinî merkezlerde düzenli olarak bir araya gelmelerinin sonucu”ydu.

Anadolu’daki binlerce yıllık geçmişten sadece biriydi Göbeklitepe. İnsanlık tarihi boyunca Anadolu toprakları üzerinde binlerce medeniyet yaşamış ve her kültür damıtılarak kendinden sonraki kültürü oluşturmuştu. Böylesi bir zengin geçmişe sahipti topraklarımız. Esasen bu bile tek başına ülkemizi eşsiz derecede zengin yapıyordu. Ne yazık ki çoğumuz (devletiyle/milletiyle) bu zenginliğin farkında bile değildik.

Ses ise tarih boyunca tüm kültürlerin oluşturduğu temel normlardan biriydi. Nezih Ünen’in filmi bu nedenle çok önemli. Anadolu coğrafyasındaki (referans ayrımı yapmaksızın) tüm renklerin peşine düşmüş sanatçı. Sesin peşinden giderken sinema sanatının tüm güzelliklerini de kullanmış elbette. Ve sonuçta ortaya muhteşem bir ses ve görüntü armonisi çıkmış. Anadolu’nun Kayıp Sesleri bir arayış belgeseli esasen. Hem yitiğimiz olan hem de farkında olmadığımız birtakım zenginlikleri arayışın belgeseli. Kocaman sinema perdesi ve şahane ses düzeni ile izlediğimiz belgesel gözümüz ve kulağımızla iş birliği yaparak kalp ve ruhumuza unutulmaz dokunuşlarda bulunuyor. Film bir tür rehabilitasyon seansına dönüşüyor böylece.

Başta Nezih Ünen olmak üzere böylesi bir projeyi hazırlayanları kutlamak lazım. Zira çok zordur bilirim bu tür projeler. Her türlü imkansızlık ve zorluk karşınıza dikilir ve pes etmeden tamamlamak hem uzun hem meşakkatlidir. Bir tebrik de bu belgeseli vizyona sokan dağıtıcılara. Keşke popülizme inat bu tür filmlerin vizyonda kalması için çaba harcansa...

Anadolu’nun neresinden olursanız olun bu belgeseli izleyin ve sahip olduğumuz kültürel zenginliği film formatında görmüş olun.

Eşrefpaşalılar: Aç sineni açabildiğin kadar!

Allah aşkına en son ne zaman ailenizle beraber içiniz rahat bir şekilde sinemaya gittiniz? Yanınızda oturan çocuğunuzun, eşinizin ya da kardeşinizin yüzüne bakmaya utanmadan en son ne zaman film izlediniz?

Hokkabaz ile sinemacı yönünün hiç de boş olmadığını dost/düşman herkese gösteren Cem Yılmaz’ın fena hâlde yanıldığı bir nokta var. Ünlü komedyen mealen diyor ki; “Eğer mafya ve kirli dünyalar ile ilgili bir film yapacaksanız ve gerçekçi olmak gibi bir derdiniz varsa, küfrü de, argoyu da direkt olarak vereceksiniz, yoksa inandırıcılığınız kalmaz!” İlk bakışta mantıklı gibi gelse de, esasen dramanın temeline ters bir bakış açısıdır bu. Eğer birebir vermek gibi bir durum oluşursa ona drama denmez, o olsa olsa belgesel olur. Kaldı ki o tür bile tam olarak sevgili Cem Yılmaz’ın düşündüğü gibi değildir.


Hemen birtakım kavramların sinemada usta yönetmenlerin elinde nasıl işlendiğine bakalım. İhanet mesela… Mesleğin dervişlerinden sayılabilecek olan Andrei Tarkovsky Kurban filminde ihaneti o kadar enfes verir ki, hem seyirci muazzam haz alır, hem de sanatın nasıl bir anlatım yöntemi olduğu tarihe geçecek kadar mükemmel sergilenir. İhanet gibi tehlikeli bir kavramı bırakınız çıplaklık, cinsellik gibi öğelere tenezzül etmek, kadının ayak parmağını bile göstermeden yapar bunu Tarkovsky. Efendime söyleyeyim; Steven Spielberg mesela. Güneş İmparatorluğu’nda çocuğun ebeveyninin ihtilalciler tarafından götürüldüğünü görmeyiz bile. Yere dökülmüş beyaz tozlardaki direnme izlerinden anlarız meseleyi… Zaten usta yönetmen odur ki, anlatmak istediği şeyi ‘kör parmağım kör gözüne’ tekniğiyle anlatmasın!

Vizyona giren Eşrefpaşalılar filmini en büyük özelliği bence bu. Genel olarak Türk sinema ve televizyon sektöründe inanılmaz bir bayağılık ve düzeysizlik var bazı konularda. Şimdi isim vermeye gerek yok ama gişe rakamlarına bakıldığında en tepelerde duran filmlerin mizahının da kullandığı dilin de pespayeliğini herkes biliyor. Önemli olan şiddetin şehvetine düşmeden verebilmek sertliği, mühim olan küfre, argoya takılmadan anlatabilmek uzak olduğumuz dünyaları.

Aşkın, sevdanın içinin boşaltıldığı, sadece bedensel hazlar ile ifade edildiği bir düzlemde yalın ve duru anlatım ile aşkı anlatabilmektir hüner!

Bu nedenle yanılıyor Cem Yılmaz. Eğer birebir verecekseniz mafyanın pisliğini, adiliğini filme ne gerek var ki? Dayarsınız gizli kamerayı dökersiniz tüm kirli çamaşırları ortalık yere!

Bir de şöyle bir durum var. Şu ana kadar bahsini ettiğim konular bir tür ideoloji olarak algılandığı için, içinde küfür ve bayağılık olmayan sanat eserleri -ne yazık ki- bazı kesimler tarafından küçümsenmekte, aşağılanmakta yahut -en azından- görmezden gelinmektedir. Sanırım Eşrefpaşalılar filmini bekleyen ilk tehlike de burada. Aşk-ı Memnu’yu, Hanımın Çiftliği’ni, Binbir Gece’yi ‘aile dizi’si diye önümüze koyan zihniyetin Eşrefpaşalılar’a dudak bükmesi tabiidir.



Burada keserek filmimize geçelim. Konu şöyle: “İzmir Eşrefpaşa’dan gelip İstanbul’a yerleşmiş iki dosttan biri olan Tayyar (Hüseyin Soysalan), güç ve iktidar tutkusu ile büyük bir mafya lideri olurken; Davut (Turgay Tanülkü), küçük mahallesinde namusuyla kahvesini işletmektedir. İkisi de aynı kadını sevmiştir; fakat Madam Eleni (Sermin Hürmeriç) Davut’u sevmesine rağmen Tayyar ile evlenmek zorunda kalmıştır. Bir de kızı Duygu (Deniz Özpınar) dünyaya gelir. Fakat Tayyar, Madam’ın gönlünün Davut’ta olduğunu bildiğinden bunu sindiremeyip kızı ile birlikte Madam’ı ortada bırakır. Tayyar bir şekilde intikam alacaktır ve bunu Davut’un evlatlığı Nusret’i (Burak Tarık) kendi yoluna çekerek yapacaktır. Mahalle kabadayısı Nusret ise bir tarafta sevdiği kız, sevdiği insanlar; diğer tarafta ise para ve saltanat arasında kalır. Bu iki dünya arasında bocalarken mahallenin metruk camisine bir Hoca (Sinan Taymin Albayrak) tayin olur ve olayların seyri değişmeye başlar…”

Yılmaz Erdoğan’ın Çok Güzel Hareketler Bunlar’da diline doladığı bir cümle var; ‘Önermesi nedir?’ diye.

Eşrefpaşalılar’ın izleyene göre birçok önermesi çıkarılabilir belki ama şahsen benim çıkardığım en temel derdi, ‘Sevginin en sert metali bile oyun hamuru kıvamına getirebilirliği’dir. Öyle ya, bir dünya düşünün ki, kanlı, acımasız ve vicdansız… Bir gün bu dünyanın içine sevgi dilinden başka bir lisan bilmeyen birisi geliyor ve o kasavetli evreni bir anda bambaşka bir dünyaya dönüştürüyor.

Eşrefpaşalılar için ‘Çok iddialı’ bir sinema filmi demek doğru olmaz, zaten öyle bir iddiaları yok yapımcıların. Ancak eli yüzü düzgün, daha önemlisi sair Türk filmleriyle yan yana konulduğunda çok farklı bir yapıya sahip. Elbette her Türk yapımı gibi zaafları, kusurları var. Ancak filmin geneline sinmiş olan samimi hava ve neredeyse her sekansında seyirciye gülümseyen atmosferi tüm sıkıntılarını unutturuyor.

Allah aşkına en son ne zaman ailenizle beraber içiniz rahat bir şekilde sinemaya gittiniz? Tam orta yerinde yanınızda oturan çocuğunuzun, eşinizin, kardeşinizin yüzüne bakmaya utanmadan en son ne zaman film izlediniz?

Eşrefpaşalılar, Türk sineması için bir milat, bir yapı taşı değil şüphesiz. Ama Cem Yılmaz’ın yanıldığını gösteren şahane bir örnek. Ortalıkta ‘komedi filmi’ diye dolanan ‘trash’ filmlere ise iyi bir alternatif bence. Yıllardan beri ‘Yeşilçam tipi imam klişesiyle’ kendi inancından soğutulmaya çalışılan insanımıza gündelik yaşamdan samimi bir tablo sunması da cabası. İnanın bu bile az şey değil!


Eşrefpaşalılar

Yönetmen: Hüdaverdi Yavuz

Oyuncular: Ali Yaylı, Sermin Hürmeriç, Hüseyin Soyaslan, Burak Tarık, Sinan Taymin Albayrak, Turgay Tanülkü, Deniz Özpınar

Tür: Dram, Komedi

Süre: 100 dakika

2010, Türkiye

7 Nisan 2010 Çarşamba

İnvictus: Kaptanıyım ruhumun!

Mandela, tarihte nadir görülebilecek özgürlük kahramanlarından biri. Şahsen filmin en büyük avantajının kahramanının gerçek karakterinde gizli olduğunu düşünüyorum.


İyi bir sinemacı olabilir insan. Ne bileyim çok iyi senarist, şahane bir oyuncu, son derece yetenekli bir yönetmen vesaire… Bunların hepsinin bir insanda bulunması nadir bir durumdur; ancak bu da mümkün olabilir. Ne ki esas işin sırrı ne zaman hangi filmi çekeceğinizi bilmektir. İşte sinemanın yaşayan en büyük isimlerinden Clint Eastwood’un böylesi bir özelliği var. Usta sinemacı yaklaşık 8 yıldır hayranlık verici derecede doğru zamanda doğru filmleri müthiş bir ustalıkla gerçekleştiriyor. Gizemli Nehir ile başlayan bu sihirli dönüşümü anlayabilmek kolay değil. Milyon Dolarlık Bebek, Atalarımızın Bayrakları, Sahtekar, Gran Torino… Her biri başlı başına birer şaheser.


Bu ihtiyar sinemacı son filmi olan İnvictus - Yenilmez’de Milyon Dolarlık Bebek ile Gran Torino temalarını mezcediyor sanki! Ve sanki Eastwood amcanın gizli danışmanları var; konjonktür ile tema tartışması yapıyor, projeye öyle karar veriyor!



Morgan Freeman’ın Nelson Mandela’yı canlandırdığı Yenilmez, Mandela’nın ülkede yaşanan ırk ayrımcılığına son vermek amacıyla sporun birleştirici yanını kullanmasını konu alıyor. Biraz daha detaylandırırsak: 1995 Dünya Şampiyonası’nda tamamı beyazlardan oluşan rugby takımının hikâyesini Mandela’nın öyküsü üzerinden anlatan Eastwood’un bu son filminde, uzun ve çileli bir süreçten sonra hapisten çıkıp başkan seçilen Mandela, milletinin ırk ve ekonomik nedenlerden dolayı ayrımcılığa uğradığını bilmektedir. Sporun uluslararası dili sayesinde insanları birleştireceğine inandığı için, Dünya Kupası’nda beyazlardan oluşan ve inanılması güç bir çıkış yapan Güney Afrika futbol takımını destekler.

Latince ‘Fethedilememiş/Yenilmeyen’ anlamına gelen Invictus, aslında Mandela’nın hapisteyken güç aldığı bir şiirin başlığı. William Ernest Henley’in ezilen çoğunluğa büyük bir direniş gücü veren başkaldırıcı şiiri film boyunca genişleyerek daha derin ve ulvi anlamlara doğru açılıyor âdeta!

Bazı yönleriyle Milyon Dolarlık Bebek, kimi yönleriyle de Gran Torino’dan izler taşıyor Invictus. Anlaşılan kurt sinemacı tekrar Oscar’a göz dikmiş durumda!

Şüphesiz Clint Eastwood kahramanlık ve zafer öyküleri anlatmaya bayılıyor. Lakin, Yenilmez, klişe ‘spor ve başarı’ filmlerinin çok dışında bir tarza sahip. Bir yönüyle bakıldığında hem çok iyi bir spor filmi, diğer yönüyle harikulade bir politik film. Ama işin esas ‘giz’i bu iki temayı son derece haysiyetli bir tarzda bütünleştirebilmekte! Sporun sadece skordan ve sahadan ibaret olmadığını, politikanın -nadiren de olsa- insanların mutluluğu için iyi bir araç olabileceğini gösteren Yenilmez, usta yönetmenin kamerayı ders verircesine kullanmasının yanında özellikle Morgan Freeman’ın canlandırdığı Nelson Mandela tiplemesiyle oyunculuklarıyla da göz dolduruyor. Oscar heykelciğini hak edecek kadar hatta! Matt Damon bile kariyerinin en iyi oyununu çıkarmasa da, ödüllük gösteri yapıyor.

Şahsen filmin en büyük avantajının kahramanının gerçek karakterinde gizli olduğunu düşünüyorum. Nelson Mandela tarihte nadir görülebilecek özgürlük kahramanlarından biri. Yıllar boyu işkence, zulüm, hapis hayatına rağmen her şeyi geçmişinde bırakabilecek kadar feragat insanı. O kadar ki kendi kızının dahi öfkesini çekmişti. İşte Mandela’nın bu yönü Hollywood tarzı bir film için ele geçirilmez fırsata dönüşmüş. Yani karakterin tarihsel gerçekliğini bilmesek film inandırıcı olmaktan hayli uzaklaşacakmış.

Şu cümle size bir yerlerden tanıdık geliyor mu: ‘Geçmiş geçmişte kaldı. Şimdi geleceğe bakıyoruz.’ Filmde Mandela’nın hitabetinden bir bölüm bu. Eastwood 80 yaşında şahane bir ‘anlatıcı’ olarak bize beyazperdeden ibret ve hikmet manzaraları sunmaya devam ediyor…



Invictus (Yenilmez)

Yönetmen: Clint Eastwood

Oyuncular: Morgan Freeman, Matt Damon, Tony Kgoroge, Patrick Mofokeng, Scott Eastwood, Matt Stern, Langley Kirkwood,

Tür: Dram, Biyografi

Süre: 133 dakika

2009, ABD

VEDA: Resimli İnkılap Tarihi!



Aslında sevgili Zülfü Livaleni’yi de anlıyoruz. Hem ‘Atatürk’ gibi bir konuda film çekeceksiniz, hem de içinden geçtiğimiz bu hassas günlerde! Üstüne üstlük Can Dündar ‘insani yön’ gösterme gayretinden dolayı kısa süre önce neredeyse ipe çekilmeye kalkışılmışken! Ne gereği var değil mi?

Bir sanat eseri ‘sonuç odaklı’ olarak hazırlanınca ortaya çıkan şey ‘oturaklı’ bir film yerine sinema seyircisinin dışında bir profili hedefleyen ‘ürün’ oluyor maalesef. Açıkçası Zulfü Livaneli’nin yıllar sonra bir film için kolları sıvaması şahsen beni heyecanlandırmıştı. Çok değerli bir müzisyen ve entelektüelin -belki de- bir veda filmi olabilecek olan son çalışmasının daha yeni ve önemli şeyler söylemesi gibi yüksek bir beklenti içerisine girmiştim. (Livaneli’nin, kızının yazdığı senaryo ile ünlü sinemacı Elia Kazan’ın hikâyesini ‘Eli’nin Yolculuğu’ ismiyle çekmeye hazırlandığını sinema kaynaklarından bu vesileyle öğrenmiş oldum.)

Ve fakat ne yapmış sevgili Livaneli?

Açmış bildik tarih kitaplarını, toplamış cümle klişeleri ortaya Veda çıkmış. Aslına bakılırsa çekim öncesi epey emek harcanmış gibi görünen bir film Veda. 29 araç, 98 kişilik ekip, 2 bin kişilik figürasyon, 52 terzi, 6 ayakkabı ve lostra ustası, 3 şapka ustası vs. Ancak -ve ne yazık ki- sonuçta aceleye getirilmiş izlenimi veren, orta mektep düzeyinde bir resimli inkılap dersi atlası çıkmış. Sonuç böyle olunca kâğıt üzerinde ‘Efendim şu kadar yabancı makyöz, set adamı, teknik teferruat’ filan pek etkileyici olmuyor ne yazık ki!

Ne olmuş? Çıkamamış açık alınla; yazık olmuş!


Yer Demir Gök Bakır’ın umut vadeden yönetmeninin yerini neredeyse yeni hiçbir şey söylemeyen, klişenin dibine vurmuş acemi bir sanat adamı almış. İnsanın aklına o meşhur anekdot geliyor. Hani yazdığı şiirleri okuyup değerlendirmesi için ünlü yazar Shakespeare’e yollayan şemsiyecinin aldığı cevap: Dostum siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın.

Zulfü Bey siz şarkı yapın, hep şarkı yapın sadece şarkı yapın…

YÜREĞİNE SOR: Olan hep yumurtaya olur!


Alev Alatlı’nın 1995 yılında yayınladığı romanı ‘Yaseminler tüter mi, hâlâ?’ yayımlandığı dönemde pek de moda olmayan bir konuya sahipti: Kıbrıslı Türk ve Rumlar arasındaki insani ilişkiler. Rum olarak doğup, Türk kocasına dört çocuk verdikten sonra, Eskihisar’dan Yunanistan’a göç etmiş bir Rum ile evlenen Eleni Naciye’nin hikayesiydi roman. Ve o yıllarda yazar “Türkler Yunan yanlısı, Yunanlılar da Türk yanlısı buldu, kimse beğenmedi” demişti. Esasen aşkları efsaneleştiren kavramların başında geliyordu düşmanlık. Zira dramatik aksiyonun en temel taşlarından biriydi bu çatışma. Usta yönetmen Yusuf Kurçenli’nin son filminin kaynağı bu kitap mıdır bilemem ama yönetmen senaryoyu 5 yılda yazdığını ifade ediyor. Ve filmin ilk ismi de “Sevdaya Durmak”mış. Neden değiştirmiş tam olarak bilemiyoruz.


Esasen bu filmin Nezih Ünen’in müthiş belgeseli Anadolu’nun Kayıp Şarkıları ile aynı hafta vizyona girmesi hoş bir tevafuk. Zira belgeselde gördüğümüz insanların yakın geçmişine dair sahici (şahsen çok onaylamasam da) insani perspektiften bakmayı deneyen namuslu bir film Yüreğine Sor.

Hikaye şöyle: “19. yüzyılın sonunda, Karadeniz’de yaşayan Esma ile Mustafa birbirini çok sevmektedir. Ne var ki; bu aşkın bir engeli vardır: Mustafa gizli bir Hıristiyan’dır. Esma da dahil herkes onu Müslüman sanmaktadır. Osmanlı idaresi, yasal düzenlemelerle Hıristiyan tebaayı Müslümanlarla eşit duruma getirdiğinde kilise gizli Hıristiyanların dinlerini açıklamasını ister. Bu, Mustafa için zor bir durumdur. Müslüman bir kızın Hıristiyan erkekle evlenmesi ne toplumsal, ne de yasal olarak mümkündür. Bu imkansız aşka bir başka engel ise Esma’yı tutkuyla seven bey oğlu Mehmet’tir. Ve esasen ‘Farklılıklarımız zenginliğimizdir’ deyişinin bazı alanlarda çok da işe yaramadığını anlarız. Film şöyle bir tespitte bulunuyor: “Aslında bir orta yol bulunur ama doğum, ölüm bir de nikah çatallaştırıyor işi!”


Yusuf Kurçenli şahsen çok sevdiğim ve takdir ettiğim, entelektüel namusunu yakından bildiğim bir sanatçı. Ve Yüreğine Sor birçok açıdan son derece başarılı bir film. Lakin bir nokta var ki, yönetmen ile ciddi şekilde çatallaşıyor yolumuz: Aşk gibi -hele ki efsaneleşmeye müsaitse- patolojik bir durum için ne ilahi ne de beşeri kural-kaidelerin hiçbiri geçerli olmaz pek. Eğer bu manada bir çatışmaya sokarsanız insanı her halükarda olan hep insana olur. Ve insan sadece kalpten müteşekkil bir organizma değildir. Bu nedenle bu tür bir öyküyü aktarırken sair gerçekçi parametreleri basit ya da önemsiz gibi göstermek birazcık haksızlık olacaktır.

Öte yandan atmosferi, kurgusu, oyunculukları ve gerçekçiliği ile başarılı bir film Yüreğine Sor.

5 Nisan 2010 Pazartesi

The Book Of Eli: Affet onları!

Filmi izleyince gerçeğin etrafında dolanıp bir türlü esas meseleye giremeyen bahtsızların türbülansını görüyor, çarmıha gerildiği söylenen peygamberin dediğini diyorsunuz: Affet onları tanrım, bilmiyorlar!

Sanırım 1980’li yılların ortalarıydı. Bir münazara ustası olan Ahmet Deedat, Amerika’da Jimmy Swagart isimli bir misyoner yetkili ile ‘İncil Allah kelamı mı?’ başlıklı tartışma yapıyordu. Yanlış aktarmış olmayayım, ya Louisiana Üniversitesi ya da Madison Square Garden’da yapılan tartışmanın başında basın mensuplarından biri Deedat’a şunu sordu: “Bahsini ettiğiniz konularda uzman değilim. Ancak rakibinizin önünde onlarca İncil dururken sizin kafanızdaki takkeden başka bir şeyiniz yok. Neden kendi kaynaklarınızı getirmediniz?” Merhum Deedat şu sarsıcı cevabı vermişti: “Muhatabımın kaç tane farklı İncil ile tartışmaya katılacağını ben bilemem, sadece bu durum bile bir tahrifatın göstergesidir aslında. Benim kutsal kitabım ise şurada (Eliyle kafasını gösteriyor), hafızım ben ve bu bana yeterli…”

Sinemanın kardeş yönetmenleri Albert ve Allen Hughes, From Hell - Cehennemden Gelen’den sonra yine enteresan bir film ile karşımızda: The Book Of Eli - Tanrının Kitabı… Enteresandır Hughes Brothers bir önceki filmlerinde de, Karındeşen Jack mitinden yola çıkarak masonik birtakım aklamalar, temize çıkarmalar girişiminde bulunmuşlardı. Tanrının Kitabı filminde tüm macera Hıristiyan dünyasının en tartışmalı İncil versiyonu olan King James Edisyonu etrafında dolanıyor. Yine enteresandır bir süre önce Evangelistler bu edisyonun dışındaki tüm İncillerin yakılması gerektiğini (Üstelik Cadılar Bayramı’nda) açıklamışlardı.

Meseleyi çok fazla dallandırıp budaklandırmadan filmin konusuna bakmak gerekirse Tanrının Kitabı Amerikan sinemasının son dönemde pek bir haz ettiği “anti-ütopik sıfırlama” döneminde geçen bir macera-mistik film. Daha önce Waterworld, Mad Max (özellikle serinin ikinci örneği) ve I am Legend filmlerine benzer bir atmosferde geçiyor. Beklenen büyük felaketlerden biri yaşanmış ve tüm dünya neredeyse sıfırlanmıştır. Medeniyetler yerin altına girmiş, geride kalanlar büyük bir yokluk yaşamakta ve yeryüzünün her yanında bir kanunsuzluk ve kuralsızlık hâkim olmaktadır. Kahramanımız Eli (D. Washington) gizemli bir seyyahtır. Her ne kadar acımasız bir savaşçı gibi görünse de, yakından bakıldığında çok önemli bir kutsal emanet taşıyan bir ermiştir. Kendine vazife olarak taşıdığı kitabı batıya götürmeyi seçmiştir. Bu uğurda yoluna çıkan eşkıyalar, meraklılar ve küçük tiranlar ile mücadele etmektedir. Yolunun düştüğü bir kasabada karşısına çıkan acımasız Carnegie (G. Oldman) ne pahasına olursa olsun kitabı ele geçirmek ister. Kitabın kötü niyetli insanların eline geçmemesi için mücadele eden Eli, görünürde mücadeleyi kaybeder gibi olsa da, hayatı pahasına da olsa amacına ulaşır.



İslam tasavvufuna ve Risale-i Nur’a aşina olanlar için bambaşka anlamlar ifade edecek bir çalışma olmuş Tanrının Kitabı. Yalnızlık, emr-i bil ma’ruf, erdem, hikmet gibi kavramların etrafında dolanan Batılı bir hikâye olan film, özellikle Küçük Sözler’de tasvir edilen atmosfere inanılmaz derecede yaklaşmış.

Ancak Doğu-Batı kültürel kodlar arasında fark o kadar bariz ve üzücü ki, insan bu tür temaların çok minik müdahalelerle nasıl zaman/mekân aşabilen eserlere dönüşebileceğini düşündükçe içi acıyor.

Dekorundan kostümüne, oyunculuğundan sinematografisine kadar neredeyse kusursuz olan film içerdiği temanın yer yer tosladığı sığlık duvarından dolayı iki seksen uzanıyor. Film yeryüzünde iyiliğin kaynağı olarak konumlandırdığı bir kitabın etrafında dönen bunca maceraya dikkat çekerken, yaşanmış olan kıyamette de aynı kitabın zaten var olduğu gerçeğini ıskalıyor. Öyle ya, madem insanlara mutluluk verecek bir medeniyeti tesis için böylesi bir kitap olmazsa olmaz şarttır o hâlde bunca felaket niye olmuştur? Gerçi kurnaz yönetmenlerimiz finalde Kral James versiyonunun raftaki yerini gösterirken yanına Kur’an-ı Kerim ve Aht-i Atik’i de koyuyor ama şüphesiz yeterli değil bu altın vuruş çabası. İnsan başka bir kültürden olup böylesi filmleri izlediğinde kendi ermişleri ile perdedeki başka kültürün ermişlerini karşılaştırıyor ister istemez. Ve akla hemen bu nedenle Ahmet Deedat geliyor şüphesiz. Heybesinde bir yük olarak taşıdığı kitabın maddi varlığı için verilen kavgadan yola çıkarak çekilen filmde işin içine ‘hafızlık’ kavramı girmiş olsa bambaşka bir öykü çıkardı şüphesiz. İlahi kudretin yolladığı metinleri her anlamda içselleştiren bedenleri yok ederek bile o metinleri yok etmek mümkün olmayacaktır. Buyrun buradan da Ashab-ı Suffa’ya bir yol gidiyor işte!

Öte yandan yapımcılarımız tıpkı bir önceki filmlerinde olduğu gibi, Hıristiyanlar için tek kutsal referans olarak dayattıkları Kral James edisyonu için de iyi niyet görmek mümkün değil. En önemlisi kahramanımız, kitabı elinden gittikten sonra aklında kalanları kaleme aldırırken yönetmenler aslında bugünkü İncillerin temel kaynağını da meşrulaştırma gayretine girişmiş oluyorlar. İncil dediğimiz kitap nihayetinde havarilerin anlatılarından oluşan metinler değil mi yani? Ha Matta, Luka, Yuhanna; ha Aziz Eli! The Book Of Eli gibi filmleri izledikçe İslam dünyasının sanat konusundaki geri kalmışlığına bir kez daha yanıyor insan. Böylesine çarpıcı bir konu dramatik aksiyonu da yerli yerine oturtularak Doğu kültürüne yaslanılarak anlatılabilse tüm dünyada ilgi çekecek birer başyapıt çıkarmak işten bile olmayabilir!

Yoksa gerçeğin etrafında dolanıp bir türlü esas meseleye giremeyen bahtsızların türbülansını görüyor ve çarmıha gerildiği söylenen peygamberin dediği gibi diyorsunuz:

Affet onları tanrım, bilmiyorlar!



The Book Of Eli (Tanrının Kitabı)

Yönetmen: Allen Hughes, Albert Hughes

Oyuncular: Denzel Washington, Gary Oldman, Mila Kunis, Michael Gambon, Ray Stevenson

Tür: Bilim Kurgu, Gizem, Aksiyon, Dram, Gerilim, Macera

Süre: 118 dakika

2010, ABD

4 Nisan 2010 Pazar

Bican Efendi’den Recep İvedik’e nasıl geriledik?


Recep İvedik serisi sinema ve izleyici profili olarak Yeşilçam için bir ilerilik değil, gerilik sayılabilir. Ki serinin üçüncü ve son örneği bunun apaçık kanıtı olarak vizyondaki yerini aldı. Üzgünüm, artık ‘bir daha tövbe’ diyorum.

Mizah sanatın her alanında olduğu gibi, sinemanın da bidayetinden beri varlığını sürdüren bir tür. Lumierre Kardeşler’in ilk gösterimini yaptığı ‘Bir trenin gara girişi’ meşhurdur ama dönemin seyircilerinin en çok ilgi gösterdiği, sektör tabiriyle; en çok gişe yapan filmleri ‘Sulanan bahçıvan’ isimli bir komedileridir.

Özellikle sessiz sinema döneminde izleyiciden en ölçülebilir reaksiyon göstergesi kahkaha idi. Chaplin, Lylod gibi yedinci sanatın ilk starları da bu türden çıkmıştı.

Keza Türk sinemasının ilk dönemi her ne kadar -neredeyse- hiçbir orijinallik içermese de, Chaplin karakterinden yola çıkılarak türetilen ‘Bican Efendi’ tiplemesi de yine bir mizah karakteriydi. Ki bu karakterin tutması neticesinde seriye dönüştü Bican Efendi.

Sinema tarihine sakin bir bakış atıldığında özellikle komedi tiplemeleriyle starlığa ulaşan karakterin bilinçli bir etüt sonucu oluşmadığını görüyoruz. Feridun Karakaya’nın canlandırdığı ‘Cilalı İbo’ tiplemesi bir Zeki Müren filmindeki yan karakterdi mesela. Yine Türk insanının yıllar yılı benimseyip onun için sinemaya koştuğu Turist Ömer de başlangıçta bağımsız bir karakter olarak kurgulanmadı. Ayhan Işık’ın başrolünü oynadığı ‘Helal Olsun Ali Abi’ filminde komik ve baskın bir yan karakterdi Turist Ömer.


Şüphesiz Türk sineması ve mizah kelimeleri yan yana geldiğinde listenin tepesine oturacak tek isim Kemal Sunal’dır. Yeşilçam’ın ‘Şaban’ı da sinemaya bilinçli bir mizah figürü olarak girmedi. Hatta oynadığı ilk oyun olan Deli İbrahim’de üstlendiği celladın yardımcısı rolünde repliği bile yoktu. Ama tiyatro izleyicisi bu genç komik adama o kadar güldü ki, usta yönetmen Ertem Eğilmez bunu görüp Sunal’ı Tatlı Dillim ve Yalancı Yarim filmlerinde bir çeşit test figürü olarak denedi.

Sonuç muhteşem çıkmıştı ve Salako tiplemesi Kemal Sunal’ı Türk halkının gönül tahtına yerleştirdi. Gerisi zaten çorap söküğü gibi gelmişti. Malum başta Şaban ismi olmak üzere, mesele ne olursa olsun perdede katıksız bir komik adam vardı ve izleyiciyi yerlere yatırmayı başarıyordu. O kadar ki, Türk sineması ağır melodramlarla coştuğu dönemde de, erotik film furyasında yerlere yattığı dönemde de, siyasal sorunlar ve kadın sorunları konulu filmlerde darmadağın olduğu dönemde de Kemal Sunal filmleri hep ilgi gördü, beğenildi.


Aslında Chaplin’in yerelleştirilmiş karşılığı Bican Efendi’de de, Cilalı İbo’da da, Turist Ömer’de de gizli gibi duran aşikâr bir nokta, Şaban’da da vardı: Katıksız bir anti kahraman... Donanımsız, birikimsiz, eğitimsiz, aptallık derecesinde saf ama bir o kadar da yenilmez ve hazırcevap.

Bana sorarsanız Kemal Sunal filmlerinin sayısız kez tekrar tekrar izlenmesinde de bu gerçek gizli. Şaban filmlerinde bir tür masal tadı var ve seyirci tıpkı büyük annesinden aynı masalı bıkmadan defalarca dinlemesi gibi usanmadan izliyor Kemal Sunal komedilerini. Ve elbette en safımızın bile ‘yuh artık bu kadar da olmaz’ dediği inanılmaz saflıklar!

Toplumun ortalama bir bireyine karşılık düşen karakterin en olmadık kızların kalbini çalması, en yenilmez zalimleri alt etmesi, başta Keloğlan olmak üzere neredeyse tüm masallarımızda yok mudur?



Açıkçası Cem Yılmaz’ın G.O.R.A ve A.R.O.G’undaki Arif Işık tiplemesi bu saydığım karakterlerin günümüze uyarlanmasından başka bir şey değildi. Özünde saf, biraz aptal, ancak mücadeleci ve sonunda kazanan halk kahramanı Arif! Açıkçası Cem Yılmaz geçmişin bu tütsülü formülünü iyi çözmüş ve zekice güncellemeler ile izleyicinin kalbini kazanmıştı.

Üzülerek ifade etmek isterim ki Şahan Gökbakar’ın Recep İvedik’i birçok açıdan bu örneklerden ayrılıyor. Birincisi Recep bilinçli oluşturulmuş bir televizyon karakteriydi. İkincisi ve en önemlisi İvedik asla Turist Ömer gibi bir tip değildi, Cilalı İbo ise hiç olamazdı. Çıkarcı, kaba saba, mizah anlayışı ‘hırt’ olan bir zontadan başka bir şey değildi Recep İvedik. Bu perspektiften bakıldığında Recep İvedik serisi sinema ve izleyici profili olarak Yeşilçam için bir ilerilik değil, gerilik sayılabilir. Ki serinin üçüncü ve son örneği bunun apaçık kanıtı olarak vizyondaki yerini aldı. Naiflikten habersiz, kaba saba, palas pandıras, birçok yönüyle cazip olmayıp, hatta itici sayılabilecek bu tiplemenin nasıl olur da bu kadar ilgi gördüğünü salt sinema parametreleriyle çözümlemek zannımca mümkün değil. Epey miktarda bilimsel katkıya ihtiyaç duyuyor insan.


Tüm bu çerçeveden bakıldığında her ne kadar Şahan Gökbakar’ın hedef kitle yaşını bilinçli olarak düşürdüğü belli olsa da, daha ilk baştan ‘defolu üretim’ bir karakter Recep İvedik. Yine çok gişe yapar mı bilmem ama, zaten sinematografik bir ederi olmayan seriye, ahlaki, etik ve insani olarak da denizin bittiğini gösteriyor Recep İvedik 3... Sevememiştim, sevemedim ve son örnekte ise ‘bir daha tövbe’ dediğim bir film oldu Recep İvedik. Üzgünüm…



Recep İvedik 3

Yönetmen: Togan Gökbakar

Oyuncular: Şahan Gökbakar, Zeynep Çamcı, Mehmet Yumurtacı, Sevim Yatlılar, Deniz Bozkurt, Oktay Dener

Tür: Komedi

Süre: 107 dakika

2010, Türkiye