Alçakça saldırı sonrasında hem kendini tüm dünyaya maymun eden, hem de ‘Dünyanın en son teknolojiyle donatılan askerleri’ masalının sonunu getiren İsrail, bir yandan 50 yıldan beri yapmaya alışageldiği, ‘Bizim saldırdığımız herkes teröristtir’ tezine sımsıkı sarılıp, büyük bir operasyondan başarıyla cıkmış gibi kendini avuturken, diğer yandan konuştukça batmaya devam ediyor.
“İki askerimizin eli uf oldu, üç askerimizin bileği burkuldu, beş askerimiz de moralmen fena durumda’ gibi evlere şenlik açıklamaların ardından, iki günlük hummalı araştırma sonucunda gemilerde bulunan ‘tahrip gücü yüksek’ (!) silahları da nihayet teşhir ettiler. Öyle bir komedi ki, insanın ağzıyla gülesi gelmiyor…
Yeşil ve üzerinde Arapça (Muhtemelen kelime-i Tevhid) yazının bulunduğu bir flamanın üzerine dizdiği ve hemen yanında yerini alan bir ‘poşu’ ile manzarayı desteklediği teşhir standında, mutfak bıçaklarının sağına soluna yerleştirdikleri malzemeler İsrail’in içine düştüğü acıklı durumun tarihi belgesi olarak raflardaki yerini aldı.
Neler yok ki sevgili okur?!!
İngiliz anahtarı mı istersin, lokma takımı mı, ‘13-14 Yıldız’ tabir edilen tamir takımları mı, 20 santimlik çekiç sapları mı, gemide 10 santim uzunluğun de buldularsa silah diye sergilediler… Geminin atölyesinde yapılan mühim ve hummalı araştırmalar sonucunda elde edilen, bil umum iş ve tamir alet edevatı ‘İzrayil’ devleti için terör silahına dönüşüverdi.
Terör devleti kendi büyük bir zekasızlık örneği göstererek teşhir ettiği bu malzemeler ile operasyonu yapan ve ülkelerinin en özel ve iyi eğitimli ‘Shayetet 6’ birliğinin çapını da göstermiş oldu. Anlamış olduk ki, bu çapulcu takımının gücü silahsız insanlar, masum bebeler ve kadınlara yetiyor.
Uzaktan bakınca gülünesi bir durum gibi görünüyor ama öyle değil kesinlikle. Klişe bir gazetecilik deyimidir aslında: "Böylesi sadece filmlerde olur" diye. Diyarbakır'dan gelen bir haber işte yine bu klişeyi akla getiriyor. Ancak bir de işin can yakan, acı mı acı bir yönü de var tabi; bu ülkede hayatın ne kadar ucuz olduğu!
Kutsal kitap; 'İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helak eder misin Allahım' buyurur. Haber sanki bu ayeti güncel olarak teyit ediyor:
Buyrun:
Diyarbakır'da meydana gelen silahlı kavgada 4 kişi öldü, 7 kişi de yaralandı.
Diyarbakır Valisi Hüseyin Avni Mutlu, ''Biri kadın 4 ölü, 7 yaralı var'' dedi.
Vali Mutlu, Diyarbakır'ın merkeze bağlı Köyrübaşı köyü Doğukarakoç mezrasında iki aile arasında çıkan kavgayla ilgili olarak AA muhabirine yaptığı açıklamada, ''Kavga 'bir ineğin tarlaya girmesi' meselesi yüzünden çıkmış. Av tüfeklerinin kullanıldığı kavgada biri kadın 4 ölü, 7 yaralı bulunuyor. Yaralılardan birinin durumu ağır''diye konuştu.
Olayda yaralanan 7 kişinin Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi ile Devlet Hastanesinde tedavi altına alındığı bildirildi.
Olayla ilgili soruşturma sürüyor.
5 kişinin öldüğü köy ablukaya alındı
Diyarbakır'da 4 kişinin hayatını kaybettiği 7 kişinin de yaralandığı Köprübaşı Köyü Doğukarakoç Mezrası'nı jandarma ablukaya aldı. İki aile arasında çatışmanın yaşandığı bölgede olay yeri inceleme çalışmasını başlatan jandarma köye giriş ve çıkışları yasakladı.
Diyarbakır - Silvan karayolunun 18. kilometresinde bulunan Doğukarakoç mezrasında iki aile arasında çıkan ve silahların kullanıldığı kavgada 4 kişi öldü, 7 kişi yaralandı. Kavganın bir ineğin tarlaya girmesi yüzünden çıktığı belirtiliyor. Tarlasını inek girenin sinirlenerek ineği taradığı bunun üzerine inek sahiplerinin de tarla sahibini taradığı öğrenildi. İki aile arasında çatışmanın yaşandığı alanda bir otomobilin bütün camları kırıldı, köy içinden geçen iki hayvan kurşunlara hedef olarak telef oldu. Çatışmada yaralanan Şaban, Sultan, Mustafa ve Emrah Ersin hayatını kaybetti. Kavgada yaralanan 7 kişi Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne tedavi altına alındı. Hayatını kaybedenlerin cenazesi morgda bekletiliyor. Yakınlarını kaybedenler Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi morgu önünde sinir krizleri geçirdi.
Köyde ise jandarma girişi ve çıkışları kapattı. Köyü ablukaya alan jandarma kimsenin giriş- çıkış yapmasına izin vermiyor. Olay yeri incelemesi yapana jandarma ekipleri çok sayıda boş kovan topladı. Jandarma kurşunların hedefi olan ve camları kırılan özel bir otomobildeki delileri özenle topladı. Basın mensupları da köy dışına çıkarıldı.
Olay ilgili soruşturma devam ediyor.
Hemen aklınıza gelmiştir, Şener Şen ile Kemal Sunal'ın başrolleri paylaştığı muhteşem bir Anadolu taşlaması olan Davaro filmini... Hani bir aşiretin inekleri diğerinin hıyar tarlasına girince başlayan kan davasını...
Bahsi Merhum Necip Fazıl'ın şiiri ile bitirmek lazım sanırım:
Her bahar gelir bu mısralar, gelir ve oturur zihnimin en tepe noktasına. Gencecik bir çocukken dinlemiştim kendi sesinden. Berbat bir teypten, cızırtılı parazitler eşiğinde. Çok sonra öğrendim şairinin ismini: Erdem Beyazıt. O nasıl harflerdi ki 'Harp düzeni' almışlardı. Pablo Neruda, "Şiir, onu yazana değil ihtiyacı olana aittir" der. Bu nedenle Beyazıt'a ait olduğu kadar benimdi de bu şiir. Billur akan bir ırmağın kenarında durur gibi bakıyorum hala satırlarına. Yine bir Mayıs sabahı, yine güneş nazlı bir kız gibi okşarken balkonun demirlerini, akıverdi içeri. Allah mekanını cennet etsin!
SANA, BANA, VATANIMA, ÜLKEMİN İNSANLARINA DAİR
''Telgrafın tellerini kurşunlamalı''
Öyle değildi bu türkü bilirim
Bir de içime
-Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-
Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek
Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen
Haberler bilirim mektuplar bilirim.
Gamdan dağlar kurmalıyım
Kayaları kelimeler olan
Kırk ikindi saymalıyım
Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma
Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından
Baştan ayağa ıslanmalıyım
Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.
İçimde kaynayan bir mahşer var
Bu mahşer birde annelerinin kalbinde kaynar
Çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde
Ya da çamaşır sererken bahçelerinde
Birden alıverirler kara haberini
Okul dönüşü bir trafik kazasında
Can veren oğullarının.
Bir de gencecik aşıkların yüreklerini bilirim
Bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş
Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine
Karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin
Beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan
Ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde
Örneğin Hint Okyanusu gibi derin
İsyanın kapkara sularına dalan.
Nice akşamlar bilirim ki
Karanlığını
Bir millet hastanesinde
Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda
Başını kalorifer borularına gömmüş
Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden
Haber sormaya korkan
Genç kızların yüreğinden almıştır.
Bir de baharlar bilirim
Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği
Anadolu bozkırlarında
İstanbul’dan çıkıp Diyarbekir’e doğru
Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen
Cesur otobüs pencerelerinden
Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen
Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında
Hollywood filmlerinden gına gelmiş zihnimize iki saatlik bir terapi oluyor El secreto de sus ojos / Gözlerindeki Sır. İçinde aşk ve suç gibi iki ortak global temayı barındırması da cabası.
Arjantin’de geçiyor öykümüz. İki farklı zaman diliminde yaşananlara şahit oluyoruz. Bir hukuk görevlisi olan Benjamin Esposito’nun (Ricardo Darin), 1999 yılında, bundan tam 25 yıl önce gerçekleşmiş ancak “tamamen” çözülememiş olan bir cinayeti ve başından geçen hikâyeyi bir roman hâlinde anlatmak istemesiyle başlıyor macera. 1974 yılında bir Federal görevli olan Benjamin Esposito kapanmamış bir dava dosyasına el atıyor. Tecavüze uğrayarak öldürülen genç bir kadının başına gelenleri çözmek için sadece karşısında olan esrarengiz olaylar ile değil, dönemin Arjantin’indeki katı bürokratik ve politik düzen ile de mücadele etmek zorunda kalıyor. Kolay kolay pes etmemesindeki en büyük etmen ise öldürülen genç hanım ile kocası arasındaki aşk ve bunun kendi hayatındaki yansımalarıdır. Kısacası bir ‘vazgeçmeyiş’ kıssasıdır anlatılan! Seyirci ise bir yandan gizemli bir olayın çözülme çabalarında iki dönem arasında öykü ve bağlantı sıçramaları yaşarken, diğer yandan bizzat öyküyü çözmeye çalışan Esposito’nun hikâyesine şahit oluyor.
Hikâyeyi burada keseyim, zira filmi izlememiş olanlar için işin tadını kaçırmak istemem. El secreto de sus ojos / Gözlerindeki Sır, Arjantinli yazar Eduardo Sacheri’nin bir romanından uyarlama. Yönetmen Juan José Campanella ile beraber yazmışlar senaryoyu. Yönetmen Campanella ise birçok Amerikan dizisinde yönetmenlik yapmış, Hollywood’a hiç de yabancı olmayan bir isim. Esasen ilk şaşırtıcı nokta da bu. Gözlerindeki Sır, karakter dengelemeleri, olay örgüsü, ritmi ve atmosferi ile Hollywood tarzının çok dışında, hatta tipik Amerikan filmi izleyici profilinin pek hazzetmeyeceği türden bir yapım. Dr. House, Six Degrees, Ed, Law&Order SVU gibi dizilerin yönetmeninden bambaşka tarzda bir eser görmek insanı şaşırtıyor. Bir diğer şaşırtıcı nokta ise filme verilen ‘En iyi yabancı film’ Oscar’ı. Ortalama bir Amerikan izleyicinin 5. dakikada terk edeceği bir film Gözlerindeki Sır. Sanırım bunun sırrı da filmin orta yerindeki ‘Stadyum Sekansı’nda!
Benim favorim olan Fransız yapımı “Un Prophete/Peygamber”i geçerek Oscar’a ulaşan Gözlerindeki Sır, iki ana hatta ilerliyor: suç ve aşk. Birçok yan unsur ile desteklenen bu ana hatta merak ve gizem hep yukarıda tutularak finale kadar taşınıyor izleyici.
Filmin en muhteşem yanı ise sadelikteki ihtişamı. Duru bir anlatıma ve tasvire sahip film, sadeliğiyle öylesine derinden vuruyor ki, suskunluğun en yüksek çığlık olduğunu bir kez daha hatırlatıyor insana. Marazi aşk hâllerini, bir türlü söylenemeyip genizde tıkanan cümleleri kulak zarı patlarcasına duyuyor insan. Bu anlarda Gözlerindeki Sır, kendi çağını aşmayı başarıp kült filmler kategorisine giriyor sanırım.
Nasıl bir formül bilmem ama yönetmen Juan José Campanella muhteşem bir ‘harman’ yakalamış. Aşk ve suç eşliğinde gizem sürekli diri tutuyor ilgimizi. Merak ise bir sonraki sahneye ulaştırıyor seyirciyi.
Konu Arjantin’de geçer de futbol olmaz mı? Üstelik filmin en muhteşem sekansı futbol ile ilgili olanı. Daha doğrusu tek plandan oluşan bir sekanstan bahsediyoruz. Öyle ki bir sinemacı izlerken hayretten hayrete düşüyor ve film hilesi arıyor stadyum sekansında. Belki 5 dakikayı bulan uzunlukta tek planlık bir çekim bu.
Önce ‘Flycam’ denen uçan kamera ile stada yaklaşıyoruz, sonra ‘Jimmy Jib’ denen kaldıraçlı kamera aparatı, arkasından ‘steadycam’ denen, titreşimi alan aktüel kamera. Hepsini birbirine nasıl bağlamış, hangi arada geçişleri başarmış akıl almıyor âdeta. Stadyum Sekansı sinema okullarında ders olarak okutulacak cinsten farklı ve başarı bir plan.
Hollywood filmlerinden gına gelmiş zihnimize iki saatlik bir Latin terapisi oluyor Gözlerindeki Sır. İçinde aşk ve suç gibi iki ortak global temayı barındırması da cabası. Bana sorarsanız sezonun en iyi yabancı filmi.
El Secreto de Sus Ojos (Gözlerindeki Sır) Yönetmen: Juan José Campanella Oyuncular: Ricardo Darin, Soledad Villamil, Pablo Rago, Javier Godino, Guillermo Francella Tür: Dram, Gerilim, Suç, Romantik Süre: 127 dakika 2009 Arjantin, İspanya
arabanın lastiği en olmadık yerde patladı isidore; dağbaşında bir karton fabrikasının hemen yanında bir düşün hele; ben ve patlak lastik! kriko arabanın neresinde, yedek lastik sağlam mı hiç bir fikrim yok... lastikçi de yok görünür yakınlıkta. Tek çare fabrikadan medet ummak. pis bir durum isidore, balçık gibi, çam reçinesi gibi yapış yapış bir his!
genç bir erkek, 'sıkma canını abi hallederiz' dedi. İnanılmaz mutlu ve sırıtkandı. fazla tutamadı mutluluk baklasını ağzında, arabanın sol arka kısmı metal körükle yükselirken kademe kademe yukarı, 'abi dün varya dün; vurgun yedim. dün aşık oldum abiiii' deyip nefes almadan devam etti, 'nasıl manyak bir hoşluk, ne deli bir sarhoşluk bu ya!'
gülümsedim, çünkü vurgun yemenin bilinçsiz ve uyuşuk olur ilk anları. önce ısı açığa çıkar, beden yanar, kavrulur ardından. sonra gelir acı ile karışık felç. ve bedel hemen ardından sırasını bekler ödetmek için verdiklerinin... bunları diyemedim, lastiği değiştirip civataları sıkan mor tişörtlü mutlu çocuğa.
tekrar yola koyulduğumda aklıma insan ile meleğin aşkı geldi isidore. beraber olabilmek, sevgilinin tenine dokunabilmek için ölümlü olmayı göze alan ölüm meleği ile aşkı için kolları iki yana açık, bisiklet üzerinde ölüme pedal çeviren, hemen sonra bir kamyonun tekerleri altında ölüme giden doktorun aşkı...
city of angels'da göğüs kafesini yardığı hastanın ölüme direnişine yardım için kalbini avuçlarına alarak baskı yapan kadın doktora en sıkıntılı ve çaresiz anında görünmüştü ölüm meleği. ve bir ölümlü ile ölümsüz arasındaki sevdanın kıvılcımı çakmıştı bu kalp masajı seansından. meleğin şeffaf dokunulmaz parmakları sanki girip okşamıştı genç kadının merhamet yumağı kalbini...
anılar denizinin dalgaları arasında buldum sonra kendimi benim suskun dostum. ankara, kızılay, kırmızı ışık, nehir gibi hırçın akan trafik, göl gibi dingin ve dalgın kız, dikkatsiz ve tedbirsiz sürücü, uzanan bir kol, tutulan bir el! ve vurgun!... vuruluşum. mutluluk, uyuşukluk ve acı; mutlak son! besbelli haklıydı aragon!
hangi filmiydi şu an anımsamıyorum ama rus yönetmen tarkovsky'nindi eminim. şu, dizlerinin üzerinden tren geçtikten sonra, kesik bacaklarına bakan insanlardan utanıp, ağlayıp bağırmak yerine, cebinden çıkardığı beyaz mendili sinirleri kesiğinden sarkan kopmuş dizlerine örten adam sahnesinin olduğu film. genç çocuk -ki bu trenin biçtiği kişi değildir- kan ter içinde eve gelir. sağ eliyle kalbini kapatmaktadır. anne anlar bir tuhaflık olduğunu. acıdan karışık ve kırışık anlında biriken ter damlacıklarını siler sol eliyle delikanlı, diğer elini ise kalbinin üzerinden çeker. bembeyaz gömleğinin tam da göğüs cebinine kırmızının kahveye kaçan tonunda kan sızmaya başlar bıçak yarasından. bıçaklanmıştır... annesine merhamet dilenen gözlerle mırıldar, kimseyi rahatsız etmemek istercesine;
beni vurdular anne!
işte böyle bir şey hissetmiştim o gün kızılay'da isidore! kahretsin ki eve elim kalbimin üzerinde gelmedim. ve fısıldayamadım anneme bir iç haykırışıyla;
(Yazıyı okumadan önce aşağı müziği dinlemeye başlamanız tavsiye edilir)
Ağaçların soyunmasına inat giyinir insanlar. Bir ayıbı kapatmak ister gibi sımsıkı sarılır elbiselere. Oysa eldivenler hissetmez sıcaklığını tenin.
Soğuk, en çok yaraları dağlar! Bir bir kapanır yaralar kardan merhemlerle. Kış uykusuna uzanır ayrılık, uzundur kül rengi geceler, uzun ve derin.
Yağmur, derin hıçkırıkları bastırmak için tıkırdatır çatıları, pencereleri. Camlarda hüzün buğuları.
Ve derken, güneş ovar ateşten gözlerini, balkonda sarkan gözyaşıyla ıslanmış mendiller kurur birer birer. Bahar uyanış demek, bahar hüzünlerin geri gelmesi. Açılır çekmeceler sırayla; yapılır bahar temizliği. Ne varsa safra kışa dair kurtulunur onlardan. Sonra camlar açılır sonuna kadar... Serin bir titreme sarar tüm eşyaları. Renkler tablolardan boşanır dört nala; tabiatta tablolaşır çiçekler, nar çiçekleri, kiraz çiçekleri...
Dalların yeşilliğine inat gri bir iç çekiş esir alır dimağları.
Çekmecelerde, keskin bir virajdan fırlar gibi çıkar karşımıza hatıralar. Bazen sararmış bir suret, durmuş bir saat kimi zaman. Eski bir not defteri ya da sayfalarından;
Ne müşkülmüş seni sevmek, sana yar olmak!
Dilşad olmak isterken perişan olmak.
Reva mıdır yar olanın kalbi zar olmak.
Dilşad olmak isterken perişan olmak.
Oysa biliriz, umutsuzluk yakışmaz inancı olana. Ki o inançtır diri tutan hoşnutsuzluğun kışında bile!
Ama...
"Bahçemde açan goncaların hepsi dökülsün" der bahara özlem duyan, baharda özlem duyan!
"Aşkolsunlar" ile iç çeker ve mırıldanır derinden: Mihnet çekecek hali mi var, kalbi harabın!
Sonra sesler mesela... Sair zamanda bir armoni, rahmani bir mızıka gibi gelen o sesler...
Yalnızlığı hançerleyen hain birer ıslık gibi yaralar gözleri ufukta iç çekeni. Teskin edilmez bir hüzündür bu, teselli kabul etmez bir ızdırab: "Ne merhem kâr eder ne de teselli.
Bulunmaz derdime çare bulunmaz!" Meriç'in ifadesiyle "her teselli ihanet gibi gelir" hatta.
Hicaz ile hicazkâr arasında bir yere yerleşir hüzün ve yakar eli, ayağı, dili, dudağı, kulağı: "Bu şehrin en tenha yeri kalbimdir şimdi..."
İliğine kadar sızar sonra, segâhtan alır hayalleri rasta kadar indirir. Erimiş bir mızrap, hırpalanmış bir "yükzük" gibi titretir telleri. Hayaller acıtır her bahar hasret çekeni. Belki, sadece şarkılar teselli verir bir nebze. Artık ne mene bir teselliyse, kana kana su içip daha çok susamak gibi bir anafor işte!
Böbürlenmeye, üflemeye, köpürtmeye geldi mi iş, mangalda kül bırakmayan yurdum medyası, aynı haberde 180 derecelik ters başlıklar çıkararak halini bir kez daha teşhir etti. Habertürk ve Vatan gazeteleri Real Madrid'in yıldızı Christiano Ronaldo ile röportaj yaptığını duyurdu. Vatan'dan Sanem Altan, Habertürk'ten Simge Fıstıkoğlu... Her ikisi de Ronaldo ile özel mülakat yaptığı iddiasında. İşin ilginç yanı başlıklar hariç neredeyse her iki röportaj da birebir aynı. Helal olsun, iki muhabir de aynı soruları sorup birebir aynı cevapları almışlar. Sadece çıkardıkları sonuç tamamen zıt. Habertük'e göre Ronaldo, 'En iyisi Messi' derken, Vatan'a göre, 'Ben Messi'den iyiyim' demiş.
Koy bir kepçe de suyundan misali Habertürk röportajın videosu diye saçma sapan bir gezi videosu koymuş sitesine.
Uy benim sevgili medyam!
Gladiator'un yönetmeni Ridley Scott gedikli oyuncusu Russel Crowe ile yine döktürüyor. 1912'den beri defalarca sinemaya uyarlanan Robin Hood bu kez Ridley Scott yorumuyla perdede. Ünlü oyuncuya yine Oscarlı aktrist Cate Blanchet eşlik ediyor.
Özellikle ekonomik kriz sonrası zengin/fakir ve gelir dağılımı adaletsizliğinin tekrar tartışılmaya başlandığı Amerika'da film sektörü yeniden adalet dağıtan kahramanlar öykülerine geri dönüyor. Yaklaşık 20 yıl önce Kevin Reynolds tarafından yönetilen ve Kevin Costner ve muhteşem oyunculuğuyla Morgan Freeman'ın oynadığı Robin Hood'dan sonraki bu ilk filmin senaristi de ilginç bir isim: Brain Helgeland. Norveçli bir anne ile Brooklynli bir babanın oğlu olan Helgeland tıpkı Sandra Bullock gibi aynı hafta içinde hem Oscar hem Razzie ödülü alan sanatçılardan. Sanatçı 1998 yılında The Postman ile Altın Ahududu ödülü alırken, L.A. Confidential ile Oscar'a uzanmıştı. Başta Mel Gibson'un ünlü Komplo Teorisi ve Bourne Identity serisinin sonuncusu olmak üzere bir çok sıkı aksiyon filminin senaristi de olan Helgeland Man On Fire ile Ridley'in kardeşi Tonny ile de çalışmıştı.
Ülkemizde 14 Mayıs'ta vizyona girecek olan Robin Hood'dan bazı lobiler şöyle:
Anadolu’nun en beylik klişelerindendir: Delilik ile velilik arasında ince bir çizgi vardır. Abdallık ile aptallığın arasında olduğu gibi! Vaktiyle haber amaçlı ziyaret ettiğimiz bir deli; “Allah bir takım armağanlar verdikçe akıldan alır karşılığında’ demişti. Bir tür denge meselesiymiş. Hani bir takım ihsanların ağırlığını çekemezmiş akıl! Öyle dediydi deli…
A Ay (1998) ile keşfettiğim, Kaç Para Kaç’ını (1999) beğendiğim, Korkuyorum Annesi’ne (2004) epey güldüğüm, Beş Vakit’ine hasta olduğum, Hayat Var’ını (2008) tutmadığım yazar yönetmen Reha Erdem son filmi Kosmos’da Stephen King’in o meşhur The Green Mile – Yeşil Yolu’ndaki John Coffey tiplemesine benzer bir meczup-veli karışımı kahramanın peşine düşürüyor bizi. Ve bir Reha Erdem filmindeki her şey olması gereken yerde Kosmos’da. Tablo gibi resimler, iyi ve doğal oyunculuk, sıra dışı masalsı anlatım ve dozunda müzik. Bir tek ses kullanımı konusunda –sanırım- farklı düşünüyoruz sevgili Erdem ile. Eğer hayatı filmlerindeki gibi algılıyorsa epey acı çeken bir yönetmen olmalı Reha Erdem. Zira seslerin kaotik birlikteliği çoğu zaman dehşetengiz bir kakofoni olarak yansıyor bana. Derinlemesine analiz etmeden önce hikayeyi size aktarayım izninizle: Orhan Pamuk romanındaki gibi bembeyaz bir kış günü Kars’ın dağlarından deli gibi koşturan tuhaf bir adam iner dere kenarına. Ayakkabısının içinden çıkardığı paradan anlarız ki, çok tekin bir adam değildir. Hırlı mıdır, hırsız mıdır tam anlayamadan biz, derede cansız bir şekilde kapılıp giden bir çocuğu kurtarır bu adam. İsminin Battal olduğunu söyler sonra kahvedekilere. En az kendisi kadar tekinsiz bir tip olan, kurtardığı çocuğun ablası ismini ‘Neptün’ olarak söyleyince o da ‘Ben de Kosmos’um’ deyiverir. Fonda askeri tatbikat gürültülerinin olduğu küçük çaplı bu Anadolu kentinde o andan itibaren tuhaf şeyler yaşanmaya başlar. Bir yandan mucizeler yaşanırken, diğer yandan adi suçlarda da patlama yaşanır. Kimdir peki bu Kosmos, melek midir yoksa şeytani bir dolandırıcı mı?
Hemen ifade edeyim; sakın afişine aldanıp da uzak doğu, Kaplan ve Ejderha tarzı bir film zannetmeyiniz. Mekan tasarımı, karakterleri, olay örgüsü ile hasından bir yerli film. Erdem’in tercih ettiği parçalı anlatım tarzı zaman zaman zorlasa da izleyiciyi bolca merak unsuru içeren, çoğu zaman masal tadı barındırıyor Kosmos. Filmin giriş sekansını izlerken aklıma Neil Jordan’ın o şahane filmi ‘We’re No Angels-Biz Melek değiliz’ geldi. Hani iki adi mahkum sınırdan geçmek isterken, kasabalılar onları değerli iki din adamı zannediyor ve istenmeden yaşanan mucizelere tanık oluyorlardı!Ancak film ilerledikçe bambaşka bir formata büründü öykü. Yine Hollywood’dan örneklemek gerekirse Nora Ephron’un Michael filmine benzer bir tema oluşmaya başladı. John Travolta’nın Sermet Yeşil’den farkı kanatlarıydı!
Kosmos başlangıcı ve bitimiyle neredeyse dört başı mamur bir Türk filmi. Son dönemde dramaturgisi bu kadar sağlam yerli filme rastlamak çok zor açıkçası. Ancak bambaşka alanda bir takım sıkıntılar taşıyor Erdem’in filmi. Bunların başında hikayenin ruhu geliyor. Şükür ki, iğreti ve sentetik köylü tiplemelerini Faruk Kenç döneminde bıraktık. Dolayısıyla Kosmos’daki tiplemeler, mekanlar, diksiyonlar, aksiyonlar alabildiğince yerel. Lakin diyaloglarla ilgili çok ciddi bir sıkıntı gördüm şahsen. Belli ki yönetmen başta başkarakteri olmak üzere, önemli karakterlerin repliklerine iyice kafa yormuş, epey araştırmış. Ancak çoğu kez rahatsızlık veren bir yapaylık sızdırıyordu diyaloglar. O kadar ki bir ara Recep İvedik’in nenesine söylediği, ‘Ekinler boy vermeden kör buzağı topallamazmış’ türü bir boşluk hissine kapıldım şahsen. ‘Sağ köpek ölü aslandan iyidir’ filan türü metinler belli ki bir derinliğin derdiyle eklemlenmiş senaryoya ama öylesine sallanıyor havada.
Bununla beraber sağlam bir Kars peyniri gibi ‘Makta’ndan bakınca epey oylum ve katman da içeriyor Kosmos. Keşke biraz daha derinlikli metin çalışması ve terminoloji araştırmasına girişseymiş yönetmen. Zira ‘Şifacılık’ gibi kültürlere ve inançlara göre değişkenlik arz eden hassas bir alanda at oynatmak kolay değil. Meslenin zahir/batın ilişkisine batı kültürel kodlarıyla bakmak ayrı bir şeydir, doğu erdemiyle bakıp, hikmet peşinde olmak apayrı. O kadar ki, film ortalarında bir yerde Doğu hikayesi olmaktan çıkıp ciddi ciddi Western tadı vermeye başlıyor.
Bir de hikayenin bazı yönleriyle ziyadesiyle eklektik olması rahatsız edici… Toparlarsak; Kosmos, Türk sinemasında kolay yakalanmayacak bir iksiri başarıyla tutturuyor ve evrensel bir sinema diliyle seyircisine yansıtıyor. Vizyona giren diğer yerli yapımları görüp kırılan umutlarımız bir nebze olsun şifa buluyor.
Bal bir yönüyle ‘Ahsenûl Kısas’a sırtını yaslarken güncelden ve yerellikten taviz vermediği gibi derinlikli referansları da kendi katmanlarında sağlam şekilde muhafaza ediyor.
Yusuf ilkokula başlamış, okuma yazma öğrenmektedir. Babası Yakup ürkütücü bir ormanın derinliklerinde, yüksek ağaçların üzerine kurulmuş el yapımı kovanlarda üretilen karakovan balcılığıyla uğraşmaktadır. Babasıyla sık sık gittiği orman, Yusuf için gizemli bir yerdir...
Yusuf bir sabah gördüğü rüyayı babasına anlatır. Bu rüya ikisi arasında sonsuza dek kalacak bir sırdır. Aynı gün Yusuf sınıfın önünde öğretmenin verdiği okuma metnini okurken aniden kekelemeye başlar ve arkadaşlarının alay konusu olur. Yakup, anlaşılmaz bir nedenle soyu hızla tükenen Kafkas arılarının peşinden uzak bir ormana gider. Babasının gidişiyle Yusuf iyice sessizliğe gömülür. Yusuf'un bu hali çay tarlasında çalışan annesi Zehra'yı üzmektedir. Ne kadar uğraşsa da Yusuf'u konuşturamaz. Günler geçer, Yakup'un gecikmesi Zehra'yı ve Yusuf'u tedirgin eder. Zehra Miraç Kandil'i gecesi için Yusuf'u köyden uzaktaki anneannesine gönderir. Yusuf, orada dinlediği hikayelerdeki peygambere benzettiği babasının mutlaka geri döneceğine inanmaktadır. Ertesi gün Sis Dağı şenliğinde de Yakup'a rastlayamazlar... Babasını aramak için ormanın derinliklerine dalan Yusuf'un gördüğü rüya gerçekleşecek midir?
Olay örgüsü birebir benzemese de size bir şeyler hatırlatıyor değil mi bu öykü? Yıllar önce ‘Birer sinopsis kaynağı olarak kutsal metinler’ başlıklı bir yazı yazmış ve sinemanın bidayetinden beri inanç ile araya mesafe koymasında kaybedenin başta 7. Sanat olmak üzere tüm insanlık olduğunu ifade etmeye çalışmıştım. Daha önce de belirttim; kanaatime Tarkovsky ‘Sinema bir nasihat aracıdır’ derken bunu kastediyordu!
Meseleyi dağıtmayayım. Yukarıda özetini okuduğunuz öykü, Semih Kaplanoğlu’nun yazıp yönettiği ‘Yusuf Üçlemesi’nin son ve Altın Ayı ödüllü Bal filmine ait. ‘Üç Yusuf’ şemsiyesi altında ‘geçmiş/bugün ve yarın’ üç bakış atan sinemacı serisini tam bir şaheserle taçlandırıyor. Bilindiği üzere bir önceki film olan Süt bugünü, Yumurta ise geleceği ele alıyordu. Bal öyle bir film ki, insan izledikten sonra ister istemez, konudan filan çok daha önemli olarak kavramsal yaklaşımlarda bulunmak istiyor. Samimi olarak itiraf edeyim entelektüel tat olarak çok ender filmde var bu lezzet!
Bir sefer referans noktası inanılmaz sağlam ve itiraz edilmez: Maneviyata yaslanan ama diyalektiği de ıskalamayan bir ecza. Merhum Meriç; sıhhatli olan klasiktir, hasta olan romantik’ der bir keresinde. Marazi bir romantizm yok üçlemede, gerçekliğin şiirselliği var. Sıhhat var buram buram. Bakın bu cümlelerde yönetmenin bir söyleşisinden: “İnsanın kendini keşfi nefsin faydasızlığını fark etmesiyle başlıyor. Fıtri keşfe giden yol; insanın dünyada nedensiz bir şekilde olmadığını anlaması, öğrenmesi, tecrübe etmesi ve buna inanmasıyla ilerliyor. İnanmakla, hatırlamakla, anlamakla, düşünmekle, en önemlisi tefekkür etmekle... Sonuçta bütün uğraş sevgili olmak için. O'na olan sevgiyi, bağlılığı göstermek ve O'nun mevcudiyetini başkalarına da hissettirmek için...”
Bal bir yönüyle ‘Ahsenûl Kısas’a sırtını yaslarken güncelden ve yerellikten taviz vermediği gibi derinlikli referansları da kendi katmanlarında sağlam şekilde muhafaza ediyor. Semih Kaplanoğlu’nun sinemetografik menkıbesi ve mesleki serüveni onu öyle bir noktaya getirmiş ki, filmin her karesinde şair Alfred De Vigny’nin ‘Ulvi olan sükuttur, gayrısı zaaftır’ cümlesi geliyor akla! Keza Necip Fazıl’ın ‘uskun Deniz’indeki; “Gittim, gittim, denizin/ sınır yerine vardım/ Halin bana da geçsin /diye ona yalvardım/ Bir çılgın vesvesede/ içim didiklense de,/Olaydım o cüssede/ O’nun gibi susardım.” dizeleri hayat buluyor Kaplanoğlu’nun filmlerinde. Zira susmak büyük denizlerin işi! Sanatçı söyleşisinde şöyle aktarıyor tercihini: “Şiirde kelimelerden oluşmuş bir ahenk vardır ve o kelimeler aslında dile karşıdır. Çünkü dil, konuşmak demek; yani bizi birbirimizden ve kendimizden ayıran şey. Dilin mahkûmiyetinden kurtulmak önemli. Resim, dilin mahkûmiyetinden bizi kurtarır; sinema ve şiir de keza... Sayfalarca yazıyı üç satırlık şiir karşılar. Sadeleşme, benim sinemayla ilişkimde şiirden edindiğim yegâne disiplindir.”
Öte yandan Bal (serinin diğerlerinde olduğu gibi) birçok alt metin eşliğinde akıyor. Yönetmenin üzerine titreyerek pratize ettiği şiirsel gerçeklik, sayamayacağım kadar çok metafor, sosyal kontak, vurgu ve ezoterik gönderme içeriyor. Şüphesiz popüler sinema izleyicisi için son derece riskli bir tercih bu, lakin sinema; bir şey söyleme sanatı ise, sinema; şiir gibi, bitirildikten sonra bir tek virgülü bile kaldıramayan bir sanat ise, bunu yapması gerekiyordu Semih Kaplanoğlu’nun. Öyle zengin bir bakıştan, öylesine sıra dışı ve geniş bir perspektiften besleniyor ki, yerel ve evrensel referanslar birer şiir mısraı gibi yan yana ve alt alta görsel olarak diziliveriyor.
Filmin çekim mekanı da son derece doğru ve muhteşem. Kaplanoğlu Bal’ı Karadeniz/Çamlıhemşin’de çekmiş. Muhteşem bir mavilik ve yeşilliğin ahengi ile ‘Şenlik’ sekansında zirveye tırmanan anlatım ve görsellik! Sahneleri daha fazla tasvir edip tadını kaçırmak istemem izlememiş olanların…
Oyunculuklara gelince, minik oyuncu Bora Altaş şaşırtıcı bir performans sergilerken, diğer oyuncular filmin ruhuna uygun, abartısız oyunlarıyla öykünün diline ve anlatımına katkıda bulunuyorlar.
Okurlarım bilir ve hatta çoğu zaman ‘Sen de hiçbir filmi beğenmiyorsun’ diye eleştirirler. Ondan mıdır bilmem ama benim ruh ve estetik dünyama yakın bir sinema filmi görmek heyecanlandırıyor ve belki abartıyorum biraz. Ancak şunu içten söylüyorum ki, Semih Kaplanoğlu Türk Sineması için kolay rastlanmayacak değerde bir sinemacı. Bal için ise belki şunu söylemek lazım: Bazı şeyler vardır sözlükte bir kavramın karşısına onu koymak yeterli olabiliyor. Britannica, Larousse gibi sözlüklerin Türkiye edisyonunda sinema maddesinin karşısına Bal yazılsa olur.
Ödül aldığı için değil ‘iyi ve farklı’ olduğu için mutlaka izlenmesi gereken bir film Bal.