27 Ekim 2012 Cumartesi

Gergedan Mevsimi: Tükürüktür hayatın tutkalı!



1979 Devrimi öncesinin İran’ındayız. Ünlü bir şair olan Sahel Ferzan, sanatının ve şöhretin zirvesindedir. Şah ordusunun bir albayının kızıyla da tutkulu bir aşk yaşamaktadır. Ne ki, sevgilisi Mina’nın şoförü de, gizliden ve çok daha derin bir tutkuyla Mina’ya vurgundur. Biz bu aşk üçgeninin etkileyici atmosferi içerisinde yuvarlanırken, birden devrim olur ve ayaklar baş, başlar ayağa dönüşür. Mina’nın subay babası tutuklanır. Belki Mina kurtaracaktır ama evlendiği kocası şair Sahel’in de tutuklanmasıyla o da hapse atılır. Aşık şoför, bir şekilde devrimin önemli isimlerinden biri olur ve Sahel’in hiç de politik olmayan şiirlerinin cezalandırılmasına ön ayak olarak Sahel’i 30 yıl, Mina’yı 10 yıl cezaya çarptırır. Aradan zaman geçtikçe intikam hissinin yerini reddedilmişliğin hırçınlığı alır ve olmadık tuzaklar ile Mina’yı bir şekilde elde etmek ister tutkulu şoför. İğrenç bir şekilde emeline ulaşır ve Mina hapiste hamile kalıp ikiz çocuk doğurur. Kocasının öldüğünü söylerler, hatta bir mezar bile gösterirler. Hapisten çıkan Mina, İran’da kalmaz ve İstanbul’a gelir.   Ve tabii aşık şoför de peşinden. Şair Sahel’in cezasını tamamlayıp karısının peşine düşmesiyle bu ilginç hayatların final mevsimi İstanbul’da yaşanır.

Gergedan Mevsimi-Fasle Kargadan’ın konusu kısaca böyle. İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi’nin fena halde ‘ödüllük proje’ kokan filmi, yönetmenin önceki çalışmalarında gördüğümüz o enfes sadelikteki muazzam etkiden oldukça uzak.

Gergedan Mevsimi, üçlü bir aşk öyküsü üzerinden mi, yoksa bir şairin özgürlük mücadelesi üzerinden mi yürüyeceğine tam olarak karar veremiyor. 
Hatırlayalım; Ghobadi, daha önce “Sarhoş Atlar Zamanı” ve “Kaplumbağalar da uçar” ile sıradan insanların, basit gibi görünen hayatlarından şahane bir sefaletin damıtıldığı etkileyici hikayeler çıkarabilen bir yönetmendi. Hele hele ülkemizde pek bilinmeyen filmi “Niwemang- Yarımay” var ki, kara mizah ve müzik türünde –şahsen- sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri olduğunu düşünürüm. Gergedan Mevsimi’nde yönetmen, nedense tuhaf bir kontrolsüzlük ile filmini çığırından çıkarıp, adeta stilizasyonun dibine vurmuş.

Filme biraz daha yakından bakalım.

Mina hapisten çıkana kadar gel-gitler ile iki dönemi anlatan Gergedan Mevsimi, odağına yerleştirdiği ‘aşk üçgenini’ hiç de fena olmayan bir derinlikle ele almayı başarmış aslında. Özellikle filmin kahramanının dizeleriyle süslendiği geçiş kapakları küçümsenmeyecek bir lirizm taşıyor. Ne var ki yönetmen, çoğu noktada bu derinleşmeyi yeterli bulmuyor ve adeta dibini yakarcasına yüklenip, bu naifliği melodramın ağdalı ve anlaşılması zor sularına gömüyor.

Makyaj harikası ile gençliğini de Yılmaz Erdoğan'ın canlandırdığı karakter muhteşem. Erdoğan on numara oyunculuk yapıyor. 
Yakından takip edenler bilir;  Ghobadi’nin en önemli özelliklerinden biri de resimleridir. Daha önceki filmlerinde şiirsel bir görselliğin hakim olduğu resimler, Gergedan Mevsimi’nde –ne yazık ki- zorlama bir estetiğe bırakıyor yerini. Hele hele, görsel etkiyi yükseltme adına bir ‘color correction’ yapılmış ki evlerden ırak. Instagram tarzı bir yapaylık ve sıradanlaşma tadı geliyor çoğu yerde.

Yarımay’ı izlerken ‘İran işi Selamsız Bandosu’ demiş ve böylesi basit bir anlatımda nasıl olur da muazzam bir etkiyi yakalayabildiğini hayretlerle çözememiştim. Kürt yönetmen, hiçbir metazoriye kalkışmaksızın olayın geçtiği coğrafyayı, kültürü ve insanları o kadar doğal ve yalın aktarıyordu ki, Niwemang anlatım diliyle günümüz sinemasının tıkandığı pek çok noktaya bir çözüm sunar gibiydi.

Maalesef Gergedan Mevsimi bu anlamda çok gerilerde kalmış. Benim gözümde esas üzücü olan ise yönetmenin bunu bilinçli bir şekilde yapması. 15 yıl önce böyle bir film çekmiş olsa daha mazur görür, tolere edebilirdik ama ‘Kaplumbağalar da uçar’ gibi bir başyapıta imza attıktan sonra, bir takım görünmeyen beklentiler uğruna işin matematiğine yüklenildiğini hissetmek hakikaten ıstırap verici. Tam da bu noktada devreye giren gereksiz metafor yağmuru filme bir şey katmak bir yana çok şey alıp götürmüş.

Filmin oyunculukları çok başarılı. 
Kimse filmin vermek istediği siyasi mesaja bir şey diyemez. Yönetmen Ghobadi, İranlı kimliğinden çok daha fazla Kürt kimliğiyle yaşayan, bundan dolayı acı çekmiş, sürgün yaşamış ve kendi kültürünün sıkıntılarını çok iyi bilen bir yönetmen. Önceki filmlerinin başarısı da belki burada. Ve Gergedan Mevsimi’nin de zaafları nedense yine burada başlıyor. Esasen başlarda çok yerinde ve dengeli bir dil ile ilerliyor anlatım. Ancak ilerledikçe siyasi yönü ile ele aldığı aşk üçgeni meselesinin giderek çorbaya dönüşmesi yönetmenin kafa karışıklığının bir göstergesi gibi. Hele hele sonlara doğru ‘iki kadın’ üzerinde gereksiz ve geveze bir balans sıkıntısı yaşanıyor ki bu seviyedeki bir yönetmene yakışmayacak nitelikte.

Oyunculuklar genelde iyi. Sahel rolünün gençlik bölümünü oynayan Türk oyuncu Caner Cindoruk oldukça başarılı. Monica Belluci kendisinden beklenileni ziyadesiyle veriyor. Beni esas etkileyen ise Yılmaz Erdoğan’ın muhteşem performansı oldu. Sahel’i canlandıran ve devrim ile beraber ülkesinden kaçarak sinema yapmayı bırakan İran’ın efsanevi oyuncusu Behrouz Vossoughi de biraz senaryo kurbanı gibi duruyor. Belki de, dil problemi yüzünden zaman zaman kartonlaşan bir karaktere dönüşüyor Vossoughi.

Hikayenin İstanbul kısmında senaryo kontrolden çıkıyor ve epey gereksiz karakter ile film yolundan sapıyor. 
Mina’nın kızı rolündeki Beren Saat filmde niye bu kadar var, pek anlaşılmıyor. İkizi olan erkeğin neden neredeyse hiç olmadığı da! Kadın satıcısı rolü ise filme sonradan para bandıyla yapıştırılmış gibi duruyor. Bunda oyuncu Belçim Bilgin’in hiç kabahati yok, onu da söyleyelim. Bu karakteri filmden silseniz hiçbir eksiği olmaz Gergedan Mevsimi’nin.

Gerçeklikten çok daha fazla imgelere sığınmayı tercih eden Gergedan Mevsimi, bu tercihi yaparken sıklıkla anlamsız bir kopuş yaşıyor ve hiç de yabancısı olmadığımız (Bkz. Nuri Bilge Ceylan filmleri) metaforik bir görselliğe başvuruyor. Elbette tek başına kötü bir şey değil bu durum, ancak bunu yaparken diyeceğini bir türlü söyleyememesi ve imgelere yüklenerek işin içinden çıkmaya kalkışması hem olmamış, hem de başka sekanslarda gördüğümüz melodramatik yapıyla muazzam çelişmiş.

Filmin gerçek bir hikayeyi anlatması, inandırıcı olması anlamına gelmiyor ne yazık ki. Bu yönüyle Gergedan Mevsimi, Bahman Ghobadi’nin inandırıcılıktan en uzak filmi. Dahası, samimiyet sorunu var filmin.

BBC’ye verdiği demeçte, ‘İlk kez özgürce, kendi kendimi sansürlemeden film yaptım’ mealinde demeç veren yönetmen Ghobadi, belli ki ‘özgür dünya’ kendisini sevsin ve okşasın diye yola çıkmış ama maalesef ayaklarını bastığı ve daha önce durduğu dünyadan çok başkalaşarak çıkmış işin içinden.

İyisi mi, sinemanın bu usta isminin bir önceki filmi ‘Yarımay’ı bir yerlerden temin edip tekrar izlemek…

19 Ekim 2012 Cuma

Çanakkale 1915: Hakkaniyetli, iyi niyetli…



Fetih 1453 birçok açıdan belki eksik bir filmdi ama Türk Sineması için bir cesaret ve kırılma noktasıydı. Yapımcıları büyük bütçeli filmler adına cesaretlendirdi, klasik sinema izleyicisinin dışındaki insanların da salonlara çekilebileceğini gösterdi. Bunun semeresini de 6 milyondan fazla bilet satarak gördü zaten.

Bir özelliği daha vardı Fetih filminin; iyi niyetli bir filmdi. Tarihi şu ya da bu açıdan yaklaşarak değil, sağduyuyla, art niyetsiz olarak beyaz perdeye taşıma gayreti vardı. Dediğim gibi kusursuz ya da tam değildi belki ama önemliydi. Eminim birçok yapımcının görüşünü değiştirdi, hedefini büyüttü, vizyonunu genişletti.

Çanakkale 1915 filmi bu yönüyle Fetih 1453’ün yolundan ilerliyor. Büyük bütçeli ve iyi niyetli bir film olarak karşımızda. Ve elbette tıpkı onun gibi başarılı/başarısız olduğu yönler var.
Dekor, kostüm, mekan; filmin en başarılı unsurlarından... 

Filmin konusunu bilmem anlatmaya gerek var mı? Bir ülkenin bağımsızlık mücadelesinin en önemli savaşlarından biridir Çanakkale.

‘Çanakkale 1915’ bir kitap uyarlaması. Kısa süre önce popüler olan Turgut Özakman’ın ‘Diriliş’ romanından uyarlama. Her ne kadar ‘roman’ türüne soksak da, kitap bir romandan ziyade uç uca eklenmiş ‘Çanakkale Hatırları’ gibidir. Film de aynen öyle olmuş; bir sinema filmi ve kurmaca türü yerine romana sadık kalınarak hikayeden çok olaylar üzerinden yürüyor.

Belki de bu tespiti en başta söyleyip, hem filme haksızlık yapma ihtimalimizi düşürür hem de seyirciyi ne tür bir yapımın beklediğini belirtmekte fayda var. Çanakkale 1915, bir tür belgesel-drama, canlandırma sineması. Klasik drama beklentisi oluşmamalı.

Filmin her karesinde ciddi bir emek olduğu izlenimi edinmek mümkün. 

Turgut Özakman yakın tarih meselesine daldığında bir tartışma da epey popüler olmuştu. Özellikle Şu Çılgın Türkler ve Diriliş kitapları dolayısıyla, o güne değin Türk halkının zihninde oluşturduğu yakın tarih algısı değiştirilmeye çalışılmıştı. Bunun en temel nedeni –kısmen haklı da olunsa- hurafeler, söylenceler ile gerçekliği ayrıştırma çabasıydı. Oysa, bu hassasiyeti gösteren çevrelerin başka bir takım sıkıntılara sebep olduğunu o dönem dilimizin döndüğünce anlatmaya çalışmıştık. Tamam; tarihi kahramanlıklara aktarırken fazla abartıya kaçırılarak, olmayan şeyleri olmuş gibi göstermek tarihe ve o kahramanlara büyük haksızlıktı ama bir milletin istiklal mücadelesinin en temel motivasyonu olan ‘inanç’ı bilinçli bir operasyonla çekip almaya kalkışıyorsanız, derdiniz başka demektir.

Benim için en şaşırtıcı kısım bu oldu. Açıkçası Çanakkale 1915 filminde, kaynaklık eden romandan dolayı ‘ideolojik’ duruş bekliyordum, yanıldım. Hatta kısa süre önce vizyona giren Sinan Çetin’in Çanakkale Çocukları filmini izledikten sonra böylesi bir filmin önemli bir şans olduğunu düşündüm. Çanakkale 1915, ilk başta tarihe ve millete doğru yerden ve dürüstçe bakmayı başarmış. Her ne kadar yer yer didaktizm sınırlarını da aşıp hamaset topraklarına girse de, böylesi bir destansı mücadele filminde pek abes durmuyor açıkçası.

Bir hikaye ve kahramanlar üzerinden değil, olaylar üzerinden yürüyen bir 'canlandırma sineması' var karşımızda. 

İfade ettiğim gibi, film bir belgesel/canlandırma sineması dolayısıyla daha önce çekilmiş yerli ve yabancı başka dramalarla karşılaştırmak pek mantıklı değil. Belki şu denilebilir; daha önce benzeri bir gaye ile çekilen Dersimiz Atatürk’ten çok daha başarılı bir çalışma var karşımızda.

Önce olumlu bulduğumuz yönlerini sıralayalım:

İyi niyet en önemlisi, zira daha pek çok tarihi filmimizde göremediğimiz bir samimi çaba var filme sinen. Belki de bunun yansıması olan büyük prodüksiyon. Burayı sayılara boğmak istemem ama daha önce pek çok filmde görmediğimiz bir maddi risk var filmde. İşin ruhuna uygun olması için, klişe tabirle, hiçbir fedakarlıktan kaçınılmamış gibi. Tabii paranın çözebildiği sorunlar var, çözemedikleri de…

Yazarın yanlış tarih bilgisi, yönetmenin abartılı yorumuyla birleşince güzelim kahraman harcarmış maalesef.

Oyunculuklar hiç fena değil. Ben özellikle Şevket Çoruh’un oynadığı Bigalı Mehmet Çavuşa bayıldım. Diğerlerine de haksızlık etmek istemem elbet, sırıtan hiçbir oyuncu yok gibi. Ufuk Bayraktar’ın canlandırdığı Seyid Onbaşı da tipleme olarak güzel lakin, senaryonun o kısmı hem tarihi yanlış bilmekten, hem de –zannederim- filme kendilerini kaptırmaktan ötürü ‘dibi yakılmış’.  Dolayısıyla filmin ortasında bir korku/komedi yarası gibi sakil durmuş maalesef.

Beni şaşırtan kısımlardan biri de yönetmenin bir kadın olmasıydı. Yeşim Sezgin böylesi zor bir projeyi büyük oranda taşıyabilmiş. Hatta o kadar büyük aksiyon ve savaş sahnelerinin altından kalkması şaşırtıcı bile. Ama yine de yer yer yönetim zaafları görünmüyor değil.

Görkemli sahneler müzikle birleşince duygu zirve yapıyor zaman zaman.

Belki de millet olarak çok hassas ve duygusal olduğumuz bir dönemi ele almasından dolayı hep olumlu bakıyoruz ama özellikle mekanlar, kostümler, aksesuarlar Çanakkale 1915’in en başarılı olduğu hususlar. Kesinlikle gerçeklik hissini kuvvetlendiriyor ve asla sırıtmıyor filmde.

Film hem ele aldığı konunun doğası gereği, hem de perdedeki görkemi yükseltmek adına müziğe ziyadesiyle yüklenmiş. Müzikler bu açıdan oldukça başarılı ve neredeyse müziksiz sahne yok. Hele ikinci yarısı bir tür ‘Çanakkale klipleri’ mahiyetinde. Şahsen final müziğini çok başarılı bulduğumu vurgulamalıyım.

Film, klasik bir sinema filmi senaryosuna sahip değil, dolayısıyla bir omurga öykü, belli noktada düğümlenmeler, kırılmalar, çözülmeler filan yok. Böylesi bir destansı savaştan yüzlerce hikaye çıkarıp, birini seçerek tüm olan biteni bu hikaye çerçevesinde verme yoluna gitmemiş yapımcılar. Bu vesile ile Mehmet Niyazi ustanın Çanakkale Mahşeri isimli kitabını da hatırlatmak isterim.

Türk Sineması görsel efekt meselesini henüz çözemedi maalesef. Filmin C.G.I'lari başarılı değil. 

Görsel efekt konusu hassas. Zira artık cesaret edip bu alanda büyük işlere soyunuyoruz. Büyük bütçe riskini bilerek yapıyor bunu yapımcılar. Ancak paranın da her şey demek olmadığını anlıyoruz Çanakkale 1915’de. Tüm iyi niyete rağmen, Hollywood yapımlarında gördüğümüz inandırıcılıktan epey uzak görsel efektler. Belki de, sadece para değil başka sıkıntılar da vardır bu alanda; zaman gibi…

Filmde klasik bir ‘anlatıcı’ yok ama bunun yerine alt yazılar var görüntülere eşlik eden. Açıkçası bu uygulamanın kaygısını anlamakla beraber biraz ‘doz aşımı’ olduğu kanaatindeyim.

İster ‘orta karar bir yakın tarih filmi’ deyin, ister ‘resimli Çanakkale belgeseli’, fark etmiyor, neticede eli yüzü düzgün ve derdini anlatan bir film var karşımızda. Tarih kitaplarında okuduğumuz  kendi geçmişimize dair görsel bir çalışma ve kanaatimce mutlaka izlenmesi gerekiyor.

Hem yazılanları zihnimizde daha rahat canlandırmak için, hem de bu yönde atılacak daha sağlam ve büyük adımları desteklemek için. 



17 Ekim 2012 Çarşamba

Atlayış!




Ne zaman yüksekçe bir yerden atlayan birilerini görsem aklıma meşhur Titanic filminin o sahnesi gelir.

Hani, genç kızı sırf bir sınıfa ait olmak uğruna küstah bir zenginle evlendirmek isterler de, kız ölüm pahasına bunu reddeder. Ve geminin kenarına tırmanıp okyanusun buzlu sularına atlamak ister. İşte o zaman genç bir adam belirir karşısında ve atlamaya kararlı kızı vazgeçirmek için meşhur cümlesini söyler: ‘Atlarsan, ben de atlarım!’

Bir şey uğruna atlamak… Yani hayatınızı riske etmeyi göze almak; büyük bir diğerkamlık örneği olsa gerek.

Avusturyalı ekstrem sporcusu Felix Baumgartner, pazar günü 39 bin metre yükseklikte dururken aklıma bu geldi. Saatler süren yolculuk sonrasında gittiği toplam mesafe 40 km bile değildi. Çoğumuzun işe gitmek için aldığı mesafe kadar. Demek ki mesafenin yönü de önemli, yukarı doğru olunca yükseliyorsunuz ve dünya gittikçe küçülüyor gözünüzde. Zaten Baumgartner de benzer bir şey söylüyor; “Bazen ne kadar küçük olduğumuzu görmek için gerçekten çok yükseklere çıkmamız gerekiyor.” diyor.

O kadar yükseklikte duran metal balonun içerisinde bir insanın gördüğü manzara ve hissettiği şeyler çok önemli. Bunu ifade edebilmek de… Nitekim Felix Baumgartner, ne hissettiğini açıklarken şöyle diyor: “Dünyanın tepesindeyken kibrinizden eser kalmıyor. Ne kıracağınız rekorları ne de elde edilecek bilimsel verileri düşünüyorsunuz.”



Carl Sagan’ın meşhur bilim kurgu kitabı (filmi de çekildi) Contact –Mesaj’da, inançsız bilim kadını Ellie, uzaya çıktığında gördüğü müthiş ahenk ve büyüklük karşısında şöyle diyordu: “Bu semavi bir olay, anlatmaya kelimeler yetmez, beni değil bir şairi göndermeliydiler!”

Kendimizi kıstırdığımız küçük evrenimizde, bazen en minik meseleleri o kadar büyütüyoruz ki, haddimizi aşıp ‘derdimiz dünyadan büyük’ noktasına geliyoruz. İnsanoğlu tuhaf, zira haddi aşma noktasında sınır tanımıyor. Küçüklüğünü sıklıkla unutup, -haşa- ilahlık taslama noktasına kadar geliyor.

Baumgartner, dünyanın damından serbest atlayışa geçtiği anda, kamera görüntülerinde minnacık bir nokta olarak düşmeye başladığında bunu en iyi hisseden olmuştur sanırım. 39 kilometrelik mesafe bize göre 10 dakika sürdü ama ona ne kadar gelmiştir Allah bilir. Bu kadar teknolojiye, güvenlik önlemine, özel giysilere vs. rağmen bir ara kontrolü kaybedip kontrolsüzce dönmeye başladığında insanın acizliğine dair kolay elde edilmeyecek bir deneyim sahibi olduğunu düşünüyorum.
1997 yapımı Contact. Robert Zemeckis yönetmişti. 

1990 yılı Dünya Kupası’ydı sanırım. Seccadesi televizyon ekranına ters duran anneannem nasıl olmuşsa bir ara dönmüş ve ekrandaki stadyumu görmüştü. Hayretler içindeydi. Zira stadyumun ışıklandırma direkleri ve lambaları yakın plan gösterilmişti. İnsanlığın böyle bir şeyi yapmasına hayret ediyordu. Hemen Risale-i Nur’u açtım ve Bediüzzaman’ın kendisine gelen öğrencilere verdiği dersi okudum. Küçük bir sokak lambasına bakıp hayret eden insanoğlunun, semadaki devasa lambaları görüp hayrete düşmemesine hayret ediyordu. Küçücük bir lamba için kocaman direk dikenleri takdir edip de, direksiz, kablosuz üstelik top güllesinden yüzlerce kez daha hızlı hareket eden sema lambalarını kanıksamasının hayret verici olduğunu söylüyordu.

Felix’in atlamasından sonraki gün enteresan bir şey oldu. Yale Üniversitesi tarafından yürütülen “Gezegen Avcıları” (Planet Hunters) programının gönüllü araştırmacıları 4 güneşe sahip bir gezegenin varlığını keşfetti. Gezegenin, bir yıldız çiftinin yörüngesinde yer aldığını ve başka bir yıldız çiftinin de ilk çiftin etrafında döndüğünü belirlemişler. Dünya’nın yarıçapından 6 kat daha büyük olan gezegen, Güneş Sistemi’nin en büyük 4. gezegeni Neptün’e benziyormuş. Esas insanı hayrete düşüren ise bu gezegenle dünyamız arasındaki mesafe. Yaklaşık 5 bin ışık yılı uzaklıktaymış.

1 ışık yılının 9.460.730.472.580,800 kilometre olduğunu biliyoruz. 5.000’i bu rakamla çarpmamız lazım mesafeyi bulabilmek için. Ve ne kadar küçük olduğumuzu idrak edebilmek. Bu kadar küçüklüğe rağmen yaptığımız afra tafraları düşünürsek Kur’an-ı Kerim’in “Muhakkak ki insan Rabb’ine karşı çok nankördür!” (100:6) ayetini çok daha iyi anlarız gibime geliyor.

(17.10.2012'de Zaman'da yayınlandı)

16 Ekim 2012 Salı

Rumen gibi geçti…

Fransa 98'deki Romanya. Yarısı tanıdık olan takım şekil yapmıştı. 


Rakibimiz Romanya... Kaderin garip tecellisi, Rumen futbol tarihi ile Türk futbol tarihi çok iç içe, birbiriyle çok etkileşmiş iki tarihtir.

Misal, İlyas Datça desem kimse hatırlamaz belki ama Datcu (Datku) ismini bilen çoktur. Yıllarca Fenerbahçe’nin kalesini koruyan bu muhteşem adam, hem vatandaşımız olmuş, hem de futbol sonrası da ülkemizde kalmıştı.  


Losif Rotairu vardı mesela, Steua Bükreş’te 93 maçta 83 gol, G. Saray’da iki senede 4 gol atabilmişti. Hele ki, bir Avrupa kupası çeyrek final maçında, (1992) W. Bremen karşısında, boş kaleye o kadar gevşek vurmuştu ki, top tıngır mıngır çamura saplanıp, çizgiyi geçememişti. Rotariu’nun sonradan sonra bel fıtığı olduğunu öğrenmiş, usta çıkıkçılara belini çektirtmiştik ama işe yaramamıştı.  

Ilie Datcu

Hagi’yi yazmaya gerek yok, onu ‘şair’ kategorisinde ele almak lazım.
İlie, Filipescu, Popescu gibi isimlerden oluşan şahane bir paket gelmişti yine G. Saray’a. Bu oyuncuların da büyük emeğiyle Sarı Kırmızılılar yıllar boyu başarıdan başarıya koşmuş ve UEFA Kupası gelmişti. Pakete sonradan eklenildiğinden ciddi endişe ettiğimiz Lutu ise, her ne kadar ‘yeni Hagi’ diye ambalajlansa da 3 maç oynayıp ülkesine dönmüştü.


Seri katil sükûnetinde olan Filipescu, medyadan rahatsızlık duyup erken gidenlerden oldu.

Topa beyniyle vuran bir dehaydı Popescu. Hagi’nin bacanağıydı. G. Saray’dan ayrıldıktan sonra geçmişte ajanlık işlerine filan bulaştı diye epey gürültü çıkarmıştı.


‘Buz adam’ Adrian ilie bir Beşiktaş maçında 3 gol atarak tarihe geçerken, Valencia ve Deportivo’nun ardından Beşiktaş’a gelmiş, kanında tespit edilen bir hastalıktan dolayı buradaki kariyeri bitmişti.

Ali Şen başkan, Adrian İlie’yi görünce beğenmiş ve kardeşi Sabin’i büyük paralar dökerek getirtmiş lakin verim alamamıştı. Sarı lacivertli takımda bir sezon bile tutunamamış, toplam 3 gol ile gitmişti. Sonra iki sezon oynadığı Valencia’da ‘sıfır’ çekerek, ‘biz yine şanslıymışız’ hissi yaşatmıştı.

Tamaş, Petre, Bratu gibi düz oyuncular da iz bırakmadan geçtiler çim sahalarımızdan.


Moldovan vardı, pek futbolcu gibi görünmezdi ama iyi adamdı. İki sezonda 30’dan fazla gol ile Sarı Lacivertlilerin gönüllerinde taht kurmuştu. 

Maldaraşanu’nun adı görkemliydi ama o da ‘sıfır’ çekerek gitti ülkemizden.

Kadıköy Panteri Pancu

Pancu unutulmazlar arasındadır. Bir Fenerbahçe maçıydı ve Beşiktaş deplasmanda zor durumlara düşüyordu.  Tümer’in yerine girdi ve Siyah Beyazlılar bir gol atıp durumu 3-2 yapmıştı. Ne yazık ki Cordoba’nın penaltı yapıp oyundan atılmasıyla, oyuncu değişikliği tamamlamış olan takımında kaleye geçmek durumunda kalmış ve Alex’in gol vuruşunu çelememişti. Ancak bu dakikadan sonra Fenerbahçe füzelerini birer birer çıkarmayı başarmıştı. Pek çok kimse o ana kadar Pancu’nun kariyerine kaleci olarak başladığını bilmiyordu tabi. Eksik Beşiktaş, o gün F. Bahçe’yi Kadıköy’de 4-3 yenmeyi başarmış ve Pancu’nun adı ‘Kadıköy Panteri’ olarak kalmıştı.

Daniel Timofte

Timofte vardı bir de; Samsunsporlu. Yaklaşık 10 yıl boyunca bu takımın iskeletini oluşturan en önemli isimdi. Son yıllarında peşini bırakmayan sakatlıklar onu alkolik yapmıştı ve maalesef futboldan kopmuştu.

Ne diyorduk biz, koptuk sanki! Evet, rakibimiz Romanya, maç bildiğiniz gibiydi. Bize bu anıları yaşattıkları için Abdullah Avcı ve talebelerine teşekkür ederiz. 

NOT: Bu yazı Türkiye-Romanya maçı esnasında gazete için yazıldı, gazete (haklı olarak) yayınlamaya değer bulmadı, zira maçtan başka şeyler anlatıyordu.

Tenafür!



Farkındayım, başlık pek anlaşılır bir kelime değil lakin mecburen seçtim. Zira 'kakofoni' dersem çağrıştırdıkları sizleri daha çok rahatsız edebilirdi, dedikten sonra konumuza geçiyorum.


 Meşhur Konfüçyüs’ün ‘Bir ülkenin doğru yönetilip yönetilmediğini, ahlak açısından yücelip yücelmediğini anlamak mı istiyorsunuz? O ülkenin musikisini dinleyiniz.’ dediği rivayet edilir.

Bana eksik gibi geldi bu tespit. Bir toplumun nasıl yozlaştığını, medeniyet düzleminde nasıl aşağıya doğru indiğini görebilmek adına da, müziğin seyrine bakmak gerekiyor galiba.

Cumhuriyet dönemiyle beraber ülkeyi yönetenlerin Türk müziği ve enstrümanlarına karşı tuhaf bir düşmanlığı olmuş nedense. 70’li yılların ortalarına kadar sürmüş bu utanma ve mesafeli durma dönemi. Bilemiyorum, belki toplumu dönüştürme, çağdaşlaştırmanın temel unsurlarından biri olarak geleneksel kültür ve sanat ile aradaki bağların kopartılmasını görmüşlerdir.
Sadece yasaklamakla kalınmamış üstelik. Cumhuriyet sonrası oluşan elit, bir şekilde bu yasağı delen, etrafından dolanan kişi ve kesimleri aşağılamış, küçümsemiş, hor görmüş ve yok saymış.

Bunun en bariz örneği arabesk müziğidir. Müziğin çok benzeri bir yasak sinema sektöründe de belirince ortaya çıkmış arabesk. Halk ne kadar teveccüh ederse etsin, devlet ve elitler tarafından asla tasvip edilmemiş, aşağılanmış.



Bu vesile ile sözü Orhan Gencebay’ın eserlerinden oluşan “Orhan Gencebay ile Bir Ömür’ isimli albüme getirmek isterim. Günümüzün pek çok popüler sanatçısı tarafından tekrar yorumlanan 32 şarkı var bu albümde. Kimilerinin mazisi 35 yıl kadar geriye gidiyor. Bir haftada unutulan şarkılara bakıldığında, şüphesiz 35 yıl inanılmaz bir süre.



Yazının girişinde anlatmaya çalıştığım durum için şahane bir örnektir Orhan Gencebay. Arabesk müziğinin babasıdır zira. (Bir önceki müzik bahsinde de belirmiştim) Halkın, kendisine dayatılan müzik ve sinemayı reddedip, yakın bulduğu Mısır filmlerine yöneldiği bir dönem olan 1966 yılında Ahmet Sezgin için yazdığı ve Sezginin ününün yeniden canlanmasını sağlayan Deryada Bir Salım Yok adlı eserinde Gencebay, 23 kişilik bir orkestra kullanıp, muhayyerkürdi makamındaki eser senkoplu düyek ritminde ve vurmalı çalgılara önem vererek bambaşka bir tat oluşturuyordu. Eserde Türk Müziği çalgıların yanı sıra Batı çalgılarından Gitar-vibrafon vb. kullanan Gencebay, 8-9 kişilk keman gurubunu batı tekniğinde çalan müzisyenler icra ediyor ve partisyonlar kullanarak zenginleştirdiği içeriğiyle eseri bir anlamda geleneksel yapının dışına çıkarmayı da başarıyor ve en önemlisi halkın istediği duyumu yakalıyordu.  

Orhan Gencebay ve müziği yıllarca aşağılandı. Devlet tarafından görülmedi. TV ekranlarında başkaları dayatılırken o minibüs ve otobüslerde halk ile beraber gelişti, büyüdü.

Elbette köprünün altından çok sular aktı. Ancak en az 70 yıllık bir köksüzlük ve çürütme faaliyetinin oluşturduğu bir takım neticeler olacaktı. İşte şimdilerde bu neticeleri görüyoruz. Gün aşırı ses yarışmalarının yapıldığı, saat başı müzik kliplerinin üretildiği bir dönemdeyiz ve ne yazık ki, Konfüçyüs’e bakarak bu ülkeyi okuduğumuzda hiç de iyi durumda değiliz.

Gangnam Style'in orijinali ve altındaki beğeni barına dikkat: Işın kılıcı gibi..

Bu da perişan çakması Yam Yam Style. Alttaki beğeni barı tersine ışın kılıcı olmuş!




Yıllar önceydi… Video yeni keşfedilmiş ve yoğunluklu olarak kullanılmaya başlanıldığı dönemdi. Pek çok konser kaydının ‘betamax’ kaseti dolaşıyordu video dükkanlarında. Bunlardan birinde Hülya Avşar’a denk gelmiştim. Epey büyük sanatçıların yer aldığı bir turnaya götürülmüştü, zira tam güzellik yarışması ve ‘taç’ tartışmalarının olduğu dönemdi ve popülerdi. İki şarkıcının arasında sahneye çıkıyor sunum yapıyordu. Bir ara şöyle dediğini hatırlıyorum; ‘Şimdi ben de o güzel(!) sesimle size bir şarkı söyleyeyim!’ Güzel kelimesinden sonra ünlem kullanmamın nedeni benim ironi yapmam değil, bizzat Avşar’ın kendi kaş göz işaretiyle, ‘sesim berbat’ esprisi yaptığı içindir. Sanırım Mavi Mavi şarkısını infaz etmişti sonrasında.

Derken, derken… Televizyonlar çoğaldı ve çürüme öylesine büyük boyutlara ulaştı ki, toplumun müzik bağlamında ulaştığı noktayı görmek için müzik kanallarına ve çıkarılan albümlere bakmak yeterli geldi. Sıklıkla düzenlenen yarışmaların birinde Ajdar Anık ismine denk geldik. Muazzam bir özgüven ile çıktığı sahnede bir tür cinayet işliyordu adeta ve kendisine yöneltilen eleştirileri umursamıyordu bile. Ona göre kendisi stardı ve üstelik aptal değil makine mühendisiydi. Şunu söylüyordu meşhur şarkıcıları; benim sizden neyim eksik!

Nitekim Hülya Avşar’ın programına katıldı ve Avşar’ın alay edici iğnelemeleri esnasında, ‘Aynaya bakınca kendini star gibi görüyor musun? Sorusuna muhatap oldu. Avşar, yıllar önce turne esnasında sahnede yaptığı jest mimiklere benzer bir ironi ile sormuştu soruyu ve şu cevabı aldı Ajdar’dan: ‘Ayna değil de, size bakınca kendimi star olarak görüyorum…’

1:20'de Hülya Avşar kaşınıyor ve ayarı yiyor. 


Jüri üyelerinin, yarışmacılardan daha felaket şarkı söylediği bir ülkeye döndük sonra. Bir takım imajlar uğruna, adeta müziği katledenlerin film yarışmalarında konser verdikleri bir topluma dönüştük maalesef.

Ajdar dip nokta değildi anlaşılan. Yıllarca TRT’nin dayattığı tuhaf isim ve şarkıları ‘norm’ olarak kabul edenlerin geldiği noktadır ‘O Ses Türkiye’… Ve yaklaşık 100 yıllık bir serüvenin ürünüdür Ajdar, Banu Alkan, Ömür Gedik ya da Atilla Taş.

Şimdi Yamyam Style isimli şarkıya bakıp gülüyoruz ama güldüğümüz bizim resmimiz esasen.

Kimseyi üzmek ya da küçümsemek adına söylemiyorum. Konfüçyüs zamanında söylemiş zaten: “Bir toplumun çürüyüp çürümediğini öğrenmek istiyorsanız, müziğine bakın’ diye.



15 Ekim 2012 Pazartesi

Uzun Hikaye: Kaderin yayı kurulu durur



“Kaderin yayı kurulu durur” diyor usta hikayeci Mustafa Kutlu yaklaşık 12 yıl önce yayınlanan ‘Uzun Hikaye’ isimli kitabında ve ekliyor; “vakti gelince boşalır…”

Kutlu’nun genel olarak hikayelerine hakim olan yalınlık ve duygu üzerinden yürüme tarzı, Uzun Hikaye’de zirve yapmıştır. Mekanı ve zamanı önemsizleştirerek, yürek ve yansımaları üzerine gideriz sayfalar boyu. ‘Bulgaryalı Sosyalist Ali’dir anlatılan; ‘Pelvan Sülüman’ın torunu…Kaçırdığı karısı, yeni yeni aklı ermeye başlayan oğlu ile kayın biraderlerinin öfkesinden uzaklaşmaktadır ve trene binmiştir. Bilirsiniz eğer bir hikaye trenle başlıyorsa, illa ki sevda ilişmiştir bir yerlerine… Kutlu’nun anlatımıyla mal ve mülkten ‘berî’ olarak küçük bir çocuğun algısıyla hak arama, sevda, devletin soğuk yüzü, haksızlık, eşitlik, adalet, iyilik ve kötülük üzerine sağlam metinler akar önümüzden. Gün gelir, döngü tamamlanır ve başka insanlarda, başka şekilde vücut bulur tüm bu kavramlar ve olaylar. Kader yayını boşaltmış, yenisini hazırlamıştır; yeni sevdalar, yeni kavgalar vs.

Osman Sınav, son ve talihsiz sinema deneyimi Pars-Kiraz Operasyonu’nundan sonra, sanki bu sektörden biraz ağzı yanmış gibi özenle uzak duruyordu. Aradan geçen 4 yıl, sinemanın ustasını, hikayenin ustası ile birleştirdi ve Uzun Hikaye filmi karşımızda.

Filmin en etkileyici bölümü, masalsı anlatımına rağmen güçlü oyunculukları ve inandırıcılığıyla ilk ayrımı.

Uzun Hikaye, yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi, bir baba, çok sevdiği karısı ve oğlunun hikayesi. Bir çatı ve üç omurgadan oluşuyor. Ali, sevdiği kız Münire’yi kaçırmış ve oğullarıyla beraber kaçarak hayatını devam ettiren, ölümüne hakkaniyetçi biridir. Bir tren ile geldikleri küçük bir kasabada, vagon içerisinde yaşamaya başlarlar. Hikayeyi küçük Mustafa'nın anlatımıyla takip ederiz. İlk kırılma, annenin kaybıyla yaşanır ve Mustafa biraz daha büyür. Yeni mekanlar, yeni insanlar; tanıdık duygular. İlk aşk, feragat ve tekrar kaçış. Mustafa, büyüdükçe hem babasını daha iyi tanımaya başlar, hem de hayatı. Ergenlik evresinde üçüncü merhale yaşanır ve şairin ‘Babası döner bir gün oğlunun derisinde’ dediği gibi, döngü tamamlanır, yeni yerlere, maceralara doğru yol alınır. Filmin özeti şu sanırım; bir küpe çiçeği, bir saka kuşu, bir de ‘tiren’ler…

Kutlu’nun hikayesini, merhum Erdem Beyazıt’ın ‘Sana, bana, vatanıma, ülkemin insanlarına dair’ şiirini nesir şeklinde okur gibi okumuştum. Bütün o hisler, mekanlar adeta kelimelerle ilmek ilmek örülmüş ve bir ‘hayat’ olarak önümüze dökülmüştü. Sınav’ın filmi, kitaptan farklı olarak, bu hikayeyi alıp adeta masal boyutuna çeviriyor. İyi mi, kötü mü emin değilim ama kitaptaki sadeliğin yerini rengarenk bir dünya alıyor.
İyi ile kötü dengesinin şahane kurulduğu ilk bölümdeki yük usta oyuncuların sırtında. 

Vaktiyle edebiyat ile sinema arasındaki farkları kendimce şöyle anlatmayı denemiştim:  

İlki yazar ile yönetmen arasındaki fark...

Biri yaratıcının bahşettiği yeteneği son derece lineer bir araç kullanarak muhatabına aktarıyor. Birikim ile yeteneği mezcederek kalemle şekil verip okuruna havale ediyor gerisini. Okur, kendi muhayyilesi nispetinde zevk alıyor, anlam üretiyor.

Diğeri, yani yönetmen ise, yetenek ve birikimi ne olursa olsun birçok bağlayıcı sebep ile kuşatılmış durumda. Işıkçısından oyuncusuna, şaryocusundan kameramanına kadar kendi dışında birçok etken var filmi oluşturan. 

Bütün bu olumsuz öğelere rağmen, izleyicinin hayalinde oluşturulacak her imajı perdeye yansıtmak gibi çok da zor bir yükün altına giriyor yönetmen. En fantastik, en akıldışı, en uçuk, en acı, en itici, en trajik, en komik en vs... Planları bile izleyicinin sofrasına servis yapmak zorunda. Tablo yukarıdaki gibi olunca, edebiyat ile sinema arasındaki ikinci fark olan tüketici; yani okur ile seyirci arasındaki farkı da varın siz düşünün. Birinin okuduğunu kurgulaması, diğerinin kurgulananın algılaması gibi iki karşılaştırılamaz fark bulunuyor.

İkinci bölümle beraber kararsız bir dil ve nedensiz kötülükler çıkmaya başlıyor. Belediye başkanı tiplemesi böyle. Niye kötü olduğunu seyirciye söylemekte çok cimri kalıyor film. 

Uzun Hikaye, stilizasyon açısından bana Sınav’ın daha önce çektiği yine bir uyarlama olan, Bedii Faik’in Yalancı’sını hatırlattı.  Şüphesiz bir kitabı filme aktarırken birebir bağlı kalmak zorunda değilsiniz, zaten Uzun Hikaye’nin kitabı ile filmini birebir karşılaştırmak da çok mantıklı değil. Ancak, hikayeyi senaryolaştırılırken, kahramanlara ve kavramlara bakış açınız çok önemli. Sanırım buradaki hassas kelime ‘kavrayış.’ Elbette, filmin etkisini artırmak için bir takım görsel eklentiler, buluşlar, müdahaleler yapılacaktır. Gelin görün ki, Uzun Hikaye’nin kimi yerlerinde bu müdahaleler ‘sakil’ kalıyor. Değer düşüyor, zorlayıcı oluyor. Filmin açılış sekansındaki gerçek üstü ya da masalsı anlatım Lepiska saçlı Münire’nin vefatıyla bir anda kararsızlığa dönüşüyor ve ‘dil’ nerede duracağından çok emin olamıyor.  

İlk ayrımdaki ‘antogonist’ okul müdürü oldukça başarılı olarak gerekçelendirilirken, -hadi zabiti anladık- belediye başkanının neden bu kadar kötücül olduğunu ifade etmekte aciz kalıyor film.

Filmdeki en sahici aşk şüphesiz Ali ile Münire’ninki. Ancak hikaye ilerledikçe, dildeki kararsızlığın da etkisiyle hem inandırıcılıktan uzaklaşıyor hem de basite indirgeniyor her şey.

Büyük aşk yaşamak için büyük insan olmaya gerek yok, biliyoruz. Hatta bütün büyük aşkların kahramanlarının sıradanlığına dair sayısız eser vardır, bunun da idrakindeyiz. Ancak, bu sıradan aşkları derinleştirip, büyüten şey, klişe ve düz romantizm olmamalıydı.

Derken… Derken…

Neyse uzatmayayım, belki de tüm bu olumsuzlukların ana kaynağı, ülke sinemasının girdabına kapılmaktan kurtulamadığı ‘dizi’ etkisi. Yönetmen Sınav’ın önceki filmlerinde görüp bayıldığımız o anlatım görkem ve şiirselliği Uzun Hikaye’de yok maalesef. Bunun yerine bir tür ‘dizi’ kolaycılığı ciddi ciddi hissettiriyor kendini filmde. Dikkatinizi çekerim; bu dediğim, filmi ‘kötü’ yapmıyor, ‘çok daha iyi olabilirdi’nin izahını yapmaya çabalıyorum. Duyguya yeterince doyurmadan panik halinde yapılmış hissi veren kurgu, pek çok planda filmin duygusal dilini felç ediyor ne yazık ki. Hislerdeki o aromayı sindire sindire tatmamıza izin vermeden aceleci adımlarla bir sonraki sahneye kovuyor adeta.

Bu arada, genişçe bir parantez açıp, dizi sektörünün sinemaya yaptığı kötülüklere kısaca değinmek isterim. Yakın zamana kadar TV ve sinema işi birbirinden kalın çizgilerle ayrılan iki sektördü. Hatta, televizyoncu dostlarımız alınmasınlar, sinemacılar hafiften küçümseyerek bakarlardı TV işi yapanlara. İşin doğası gereği TV çok daha hızlı ve özensiz bakar-dı drama işlerine. Zamanla, oyuncu kaynağının tamamını dizi sektörüne kaptırdı sinema. Sadece sinema da değil bugünlerde artık, tiyatro da bu tepeyi kaybetmiş durumda.

İşin teknik boyutu gereği sinema ile televizyon ayrılmak zorundaydı. Çekim formatı, teknik malzeme, ekipman ve ekip. Farklıydı. Dijitalleşmeyle beraber artık fark –neredeyse- kalmadı. Eskisi gibi negatife çekilmiyor sinema filmleri. Dolayısıyla ayrı bir ışık mantığı kalmadı. Hatta son model gelişmiş kameralarda neredeyse ışık kullanmaya ihtiyaç kalmadı. Dolly, şaryo, crane gibi malzemelerin temini de, kullanımı da hem kolaylaştı hem ucuzladı. TV dizisi haftalık üretim ritmiyle teknik elemanları pratik yapmaya ve hızlandırmaya yöneltti. Oysa sinema sükunet demek. Serinkanlılık ve hazmederek işi yapmak demek…

İşte Uzun Hikaye’de maalesef bu ciddi anlamda hissediliyor, kurgu mantığındaki dizi izliyor hissi bir yana, çekim planlarında da TV dizisi havası var. Tamam uzatmıyorum...


Oyunculukların ekserisi çok başarılı Uzun Hikaye’de. Kenan İmirzalıoğlu, neredeyse üzerine yapışan ‘maço erkek’ klişesinden kurtarmak için çok çabalıyor ve başarıyor da. Yan rollerin hemen hepsi şahane. Münire karakterini canlandıran Tuğçe Kazaz, tüm samimi çabalarına rağmen yeterince etkileyici olamıyor. Mustafa’nın da en küçük hali dışında kalanlar, neredeyse filmi etkileyecek derecede güçsüz.

Uzun Hikaye’nin müzikleri de önemli. Neredeyse müziksiz plan yok gibi filmde. Buna rağmen, duyguları anlayıp, yukarı çekmekte çok başarılı müzikler. Ulaş Özdemir'i blog okurlarımız hatırlayacaktır. (Ayrıca bkz)

Toparlıyorum; zaman çok önemli değildir uzun hikayelerde; yer de, iyiler, kötüler, sevdalar da aynıdır… Ve tekrar tekrar yaşanır, yeter ki içinden tren geçsin!

Bu vesile ile Osman Sınav’ın sinemaya dönüşünü selamlıyor, bir ayağını sinemadan çekmemesini diliyorum. –İnşallah yanılırım- filmin olası başarısızlığının da umutlarını kırmamasını. Türk sinemasının Sınav gibi usta anlatıcılara ihtiyacı var çünkü.

Bu arada, Uzun Hikaye’yi vesile kılıp, usta hikayeci Mustafa Kutlu’nun dünyasıyla tanışmanın gerekliliğini de ifade etmek isterim.

Yukarıda bahsini ettiğim merhum Erdem Beyazıt'ın şiirini vaktiyle rahmetli Sacit Onan ile klip yapmıştık. Merak edenler buradan izleyebilir. 



7 Ekim 2012 Pazar

Bir güzelin mecnunuyum efendim!



Orhan Gencebay ile Bir Ömür… Yeni çıkan bir ‘tribute’ albümün adı bu. Terminoloji öyle diyor en azından. Malum, modern müzik jargonunda böyle birkaç tür var; cover, tribute, unplugged vs… Tribute;  büyük sanatçıların bir değer ifade eden şarkılarının tekrar yorumlanması, olarak özetlense yeridir.

Her biri birbirinden farklı ve şüphesiz kendi dinleyicileri için yüksek anlam ifade eden pek çok sanatçı (32 kişi) Orhan Gercebay’ın artık klasikleşmiş şarkılarını yorumlamışlar. İşte bu albümün adı; Orhan Gencebay İle Bir Ömür…

Sanatçılar ve yorumladıkları parçalar şöyle:


Muhakkak ki, bu listeye bakan herkesin, burada olmasından rahatsız olduğu ya da listede olmasını istediği isimler (Şarkı ve sanatçı) vardır. Misal ben, Kibariye’nin olmasını çok isterdim. Ve bu anlamda ‘eksik’ bulduğumu söyleyebilirim. Hatta, Gencebay konusunda hassasiyeti bulunanların, koronun söylediği ‘Batsın Bu Dünya’ şarkısında sanatçıların seslendirdiği dizelere bile itiraz gelecektir.


Benim bildiğim kadarıyla ustanın böyle bir albüm fikri nicedir vardı. Ama o kadar mahcup ve utangaçtı ki bir türlü bu isteğini, zihninde olan sanatçılara açamadı. Kimler yoktu ki bu listede; İbrahim Tatlıses, Muazzez Abacı, Ahmet Özhan, Erkin Koray, Arif Sağ, Erkan Oğur, Neşet Ertaş vs vs…

Nasip değilmiş…

Enfes yorumlardan biri : Volkan konak-Gurbet


Ne ki, böylesi bir albümün çok önemli olduğunu ve büyük ustanın bilinmeyen değerini gidermeye yönelik bir adım olduğunu söylemek mümkün.

Zira, pek çok kıymetli isimde olduğu gibi Orhan Gencebay ismi de, yıllar boyu burun kıvrılan, küçümsenen bir isim oldu, yok sayıldı, görmezden gelindi.

Hakikaten doğrudur; bir ömür yaşadık Gencebay ile. Sadece bireysel olarak değil, toplumsal olarak de bu ülkenin kaderinde etkisi vardır Orhan Gencebay ve başka bazı sanatçıların. TRT’nin hüküm sürdüğü, devletin resmi müziğinin, sanatçısının, tınısının olduğu bir dönemde radyo-tv’ye çıkması yasak iken minibüslerde, şehirlerarası otobüslerde yankılandı Gencebay’ın şarkıları. Bu ülkeyi en hassas yerinden yakalamayı bildi ve şaşırtıcı derecede duyarlı sözlere, aynı şaşırıcılıkta müzik ve yorum kattı. Bu anlamda Orhan Gencebay’ın kıymetinin hala takdir edilmediğine inanırım.

Ve Tarkan'dan...

Benim için iyi şarkının bir ölçütü var; en beğenmediğimiz ses bile yorumladığında ‘nispeten’ dayanabildiğimiz ve tahammül eşiğini yükseltebildiğimiz şarkılardır iyi olanlar. Gencebay’ın pek çok şarkısı böyle. Belki de bu nedenle ‘Bir Ömür’deki bazı şarkıların son derece ucuz ve itici alt yapısına tahammül edebiliyoruz dinlerken. Ama hakkını teslim etmek lazım ki, bazı parçalar bambaşka tada bürünmüş ve bir başka güzel olmuş. Başkalarını bilmem ama albümün tamamını dinlerken ‘cıstak’lıları hızla geçip bu şarkılarda epey duruyorum ve daha önemlisi, her dinledikten sonra ustanın orijinal yorumunu bir kez daha dinliyorum.

Ezcümle; Orhan Gencebay gibi sanat hazinelerinin değerinin daha iyi bilindiği, yaşarken kadr ve kıymete bindiği bir dünya için…

Elbette orijinalı en güzeli...


Yazı burada bitti, bundan sonrası için, Arabesk türünü merak edenler devam edebilir.

Arabesk müziğinin ortaya çıkışı, Cumhuriyet ideolojisinin klasik Türk müziğine koyduğu mesafeyle başlıyor. Meselenin özünde bu sıkıntı var aslında.
1925 yılında ‘dini’ kaygılar ile kapatılan Tekke ve Zaviyeler aslında bir müzik damarını da kökünden kurutuyordu.

1926 yılında okullardan Klasik Türk Müziği eğitimi tamamen kaldırıldı ve 70’li yılların ortalarına (Gencebay’ın ülkeyi sarstığı zamana) kadar sürüyor bu yasak.

1930’lu yılların ortasında 20 aylık bir süre ile radyolarda Türk Müziği yayını yasaklandı.

Bu yasağın en önemli nedenlerinden biri de sinemalarda gösterilen Mısır filmleriydi. Türk halkı, batı filmlerinden ziyade kendisine yakın olarak bulduğu Mısır filmlerini tercih ediyordu.

Haftalarca kapalı gişe oynayan Abdulvehhab'ın aynı isimli filminin taklitlerinden biri. 

1930’lu yıllardan başlayarak yaşanan Mısır filmleri modası Türk yapımcıları sıkıntıya soktuğu gibi, siyasi iradeyi de rahatsız etmiş ve nihayet yabancı filmlerin müziklerinde bile dublaj zorunluluğu istenmeye başlanmıştı. Özellikle Ümmü Gülsüm ve Abdulvehhab’ın şarkı söyleyerek oynadığı filmlerden sonra müzikal türde yerli yapımlara yöneliş başladı.

Basın Yayın Müdürlüğü Mısır filmlerinin müziklerinin Arapça söylenmesini yasaklamasıyla film müziği adaptasyonu sanayi doğdu. İlk örnek Hafız Burhan’ın Aşkın Gözyaşları’nın Türkçeye çevrilmiş güftesini plağa okumasıydı ve bu plak en fazla satılan plaklardan birisi olmuştu.

Mısır filmleri 1948 de tamamen yasaklanmasına kadar 130 film gösterildi ve bu film müzikleri bazen aynı sözlerle bazen Türkçe olarak plaklara okundu.
Ardından bu filmlerin etkisinde yeni Türk filmleri yapılmaya başlandı. Başrollerinde Münir Nureddin Selçuk, Müzeyyen Senar, Zeki Müren gibi isimlerin oynadığı şarkılı filmler furyası başlamıştı.

Yıl 1942, Türk müziği yasağı delik deşik edilirken sinema filmleri de ilgi görüyor. 
Bu tabloya özellikle 50-60 arası yaşanan ciddi iç göç ve kent nüfusunda yaşanan demografik değişim eklenince, beyaz perdede merkezine ‘acı ve hasret’in oturduğu temalar sıklıkla işlenmeye başladı. 

 ‘Arabesk’ sözcüğünün dilimize girmesi ise besteci Suat Sayın sayesinde oldu. 1960 yıllarda Sayın, ‘Sevmek Günah mı?’ adlı bir şarkı yapmıştı. Kısa bir süre sonra bu bestenin Mısırlı Abdülvahap'ın şarkısından alıntı olduğu ortaya çıkınca Arap Müziği, Arabesk kavramları tartışılmaya başlandı. Yine bu dönemde Orhan Gencebay'ın isimli genç bir müzisyenin çıkardığı ‘Başa gelen çekilirmiş’ isimli plak, özellikle büyük kent varoşlarında büyük bir ilgi gördü. Gencebay, daha önce örneği görülmemiş bir şekilde toplumun alt katmanlarının duygularına seslenmiş, içinde bulundukları açmazları, dertleri dile getirmişti.

Bu plağın başarısı üzerine aynı türde, ‘Kaderimin Oyunu’ ‘Bir Teselli Ver’ ; ‘Sevenler Mesut Olmaz’ plakları ile Gencebay’ı yığınların sevgilisi haline getirmişti.

Orhan Gencebay’ın yaptığı basit bir ‘esinleme/öykünme’ müziği değildi. Bambaşka ve emek verilen bir türün ilk adımlarıydı. 1966 yılında Ahmet Sezgin için yazdığı ve Sezginin ününün yeniden canlanmasını sağlayan Deryada Bir Salım Yok adlı eserinde Gencebay 23 kişilik bir orkestra kullanarak herkesi şaşırtmıştı. Muhayyerkürdi makamındaki eser senkoplu düyek ritminde ve vurmalı çalgılara önem verilen eserde Türk Müziği çalgıların yanı sıra Batı çalgılarından Gitar-vibrafon vb. kullanılmıştı. Buna ilave olarak kalabalık keman gurubunu batı tekniğinde çalan müzisyenler icra ediyor ve partisyonlar kullanılıyordu.

O dönem bu müziği küçümsemek adına ‘Arabesk’ tanımı ilk olarak kullanılmaya başlanmıştı. Oysa kelimenin kavramsal açılımı epey farklıydı.
Türkçe karşılığı "Arap tarzında yapılmış süsleme veya bezeme" olarak geçen Arabesk,  Fransızca’dan dilimize girerek yaygınlaştı. Batıda özgün bir sanat biçimi olan arabesk, Türk entelektüellerinde nezdinde ‘bütünlükten uzak, bir yığma ve karmaşıklık’ olarak karşılık bulacaktı.

Müzikteki bu yeni ve sıra dışı açılımın sinemaya yansıması da uzun sürmedi. Epey bir zamandan beri özellikle Zeki Müren, Nuri Sesigüzel gibi sanatçılar ile bu türe aşina olan Türk seyircisi, bu yeni türü de kısa sürede benimsedi. Giderek avantür filmlerin etkisi altına giren Yeşilçam’da arabesk filmler dönemi 1970’li yılların başına denk gelecekti.


Şüphesiz bu film türünün ilk örneğini yine Orhan Gencebay verecekti. 1971 yapımı olan Bir Teselli Ver’in yönetmen koltuğunda Lütfi Ömer Akad vardı. Ne var ki, müziği ile kitleleri heyecanlandıran Gencebay’ın bu ilk oyunculuk denemesi gişe açısından bekleneni verememişti. Ancak Gencebay’lı arabesk filmler giderek ilgi gördü ve filmler birbiri peşi sıra geldi: Sev Dedi Gözlerim, Ben Doğarken Ölmüşüm, Dertler Benim Olsun, Batsın Bu Dünya, Bir Araya Gelemeyiz, Bıktım Her Gün Ölmekten, Hatasız Kul Olmaz, Çilekeş…

Bu tür filmlerin başarı Anadolu işletmecilerinin de ilgisini türe yönlendirmiş ve yeni Arabesk starlar aranmaya başlanmıştı. Ve çok sürmeden İbrahim Tatlıses, Müslüm Gürses, Hakkı Bulut, Ferdi Tayfur, Neşe Karaböcek gibi şarkıcılar keşfedilip sinemaya da transfer edildi. Esasen yeni star ve açılım sıkıntısı çeken Türk film sektörü için de taze bir kan olmuştu arabesk filmler.
Arabesk filmleri altın çağını Türk sinemasının seks ve komedi filmleri arasına sıkıştığı bir yıl olan 1978 ve sonrasıydı. Ve sanatın her alanında olduğu gibi, furyaya dönüştükten sonra bir sığlaşma ve yüzeyselleşme illetine girdi bu tür. 

Aslında bu tür filmlerde anlatılan öykülerin klasik Yeşilçam filmlerinden bir farkı yoktu. Genel olarak ‘zengin-Fakir’ açmazında aşk ya da feodaliteye aşkı ile direnen onurlu genç temaları işlenmekteydi.

Daha 1980 darbesinin Yeşilçam’da seks filmlerini bitirmesiyle hız kazanan bu tür filmler sonra Vahdet Vural, Küçük Emrah, Küçük Ceylan, Ercan Turgut gibi isimlerle renklendi. 1980’de çekilen 68 filmden 27’si,  1981'de çekilen 71 filmden 33'ü arabesk olmuştu.


80’lerin sonunda etkisini yitiren tür, özel televizyonlarla birlikte dizi olarak varlığını sürdürdüyse de, bir süre sonra etkisi giderek azaldı.

Genel itibarıyla mutluluktan çok acıyı, kahkahadan çok göz yaşını içeren arabesk filmler; Acı, hüzün, kara sevda, çile, hor görülme, dışlanma, kahrolma, yoksulluk, kötü yazgı, yakınma, umutsuzluk, kadercilik, karamsarlık vb. motifleri kullanıyor ve nadiren mutlu sonla bitiyordu…

Türk sosyal hayatının sanattaki acılı ve hüzünlü yansıması oldu arabesk müziği ve filmleri…

Kendi sesinden Arabesk tanımı ve tarihçesi. Kırgınlığını da ifade ediyor biraz.
Fatih Akın'ın belgeselinden:



5 Ekim 2012 Cuma

Güneş Yanığı 2: Bekleyeni olmalı insanın



Güneş Yanığı filmine yakından bakmadan önce yönetmeni (ve ailesi) ile ilgili birkaç şey yazmak lazım, ilginç bir hikayeleri var zira.

Tam adı Nikita Sergeyevich Mikhalkov-Konchalovsky olan yönetmenimiz, İkinci Dünya Savaşı bittikten bir ay sonra Ekim 1945’de Moskova’da dünyaya geliyor. Sanatçı bir ailenin çocuğu: Ressam Vassili Konchalovsky’nin yeğeni, ünlü çocuk edebiyatı yazarlarından Serguei Mikhal-kov’la (aynı zamanda Sovyet Milli Marşını da yazarı) yazar Natalia Kontchalovskaia’nın oğlu; film yönetmeni Andrei Konchalovsky’nin küçük kardeşi.

Ağabeyi  Andrei ( O da savaştan hemen önce Ağustos 1937’de doğuyor) de enteresan biri. Belli bir yaşa kadar piyanist olarak sanat yapan Andrei, ünlü Tarkovsky ile tanışınca hayatında büyük değişim oluyor. Tarkovsky'nin 1966 yapımı Andrei Rublev filmine katkıda bulunurken, küçük kardeş Nikita da, ünlü ustadan sinema dersleri alıyor. Bu anlamda Tarkovsky hem Nikita’nın hem de Andrei’nin üzerinde büyük etkiye sahip.

Andrei Konchalovsky
Nikita kısa filmler çekip kendini geliştirirken, Andrei yavaş yavaş sanatını göstermeye başlıyor. 1969’da Ivan Turgenev'in ünlü Asilzade Yuvası ve 1971’de Anton Çehov'un Vanya Dayı’sını filme aktarırken kardeşi Nikita’ya da büyük olmayan roller veriyor. Ama esas sükseyi 1979’da meşhur Siberiade filmiyle yapıyor ve filmin Cannes Film Festivali'inde gösteriminden sonra, 1980 yılında ABD'ya kaçıyor. Bu vakitten sonra ‘Mikhalkov’ soy ismini kullanmayan Andrei, 1985 yılında filmografisinin zirvesi olan Kaçış Treni’ni çektikten sonra ne yazık ki, çok parlak işlere (Tango & Cash (1989) gibi abukluklar) imza atmıyor.  

Sovyet Rusya’sı dağıldıktan sonra ülkesine dönen ağabey Andrei, genelde yapımcılık ve TV işleriyle uğraşıyor. Tek istisna 2003 yılında Bryan Adams'ın cameo bir rol üstlenerek kendini canlandırdığı House of Fools filmini yönetip, Venedik Film Festivali'nde Gümüş Ayı ödülü kazanması.

Nikita Mikhalkov sette.
Sıkı bir tiyatro eğitimi alan Nikita ise, bir yandan kısa film, diğer yandan oyunculuk derken, ilk uzun filmi “At Home Among Strangers-Evde, Yabancıların Arasında”(1973) adlı filmini çekinceye kadar, ağabeyinin çektiği Vanya Dayı da dahil 20’yi aşkın filmde rol alıyor. İkinci uzun filmi Slave of Love-Aşk Kölesi (1976) ona uluslararası bir ün sağlıyor.

1977’de An Unfinished Piece For Piano Player-Bir Pianist İçin Bitmemiş Bir Parça, San Sebastian Film Festival’inde Grand Prix ödülünü alınca ünü pekişiyor. Daha sonra Five Evenings-Beş Akşam (1978) , Oblomov (1979) , Family Relations-Aile İlişkileri (1981) ve Without Witnesses-Tanık Yok (1983) adlı filmlerde imzası var.

1987 yılında Mikhalkov, Dark Eyes-Siyah Gözler’i çekmek için gittiği İtalya’dan uluslararası ünü artarak dönüyor. Film Cannes Film Festivali’de müthiş ilgi görüyor ve filmdeki rolü ile En İyi Erkek Oyuncu Ödülünü Marcello Mastroianni alıyor. Birkaç ay sonra İtalyan aktör aynı filmle Akademi (Oscar) Ödülüne aday gösteriliyor.

Bir Konchalovsky başyapıtı: Kaçış Treni
Hayatının dönüm noktası ise; 1991 yılında Close to Eden-Cennete Yakın (aka Urga) Venedik Film Festivalinde Altın Aslan Ödülünü kazanması. Bir sonraki yıl En İyi Yabancı Film Dalında Oscar’a aday gösterilen Urga’nın ardından Mikhalkov, kendi kızının on yıl boyunca aynı sorulara cevap vermesini anlatan  Anna adlı belgesel filmi tamamlıyor.

1994’da birazdan bahsini edeceğimiz filmin, ilki olan  Burnt by Sun-Güneş Yanığı’nı çekti ve film Cannes Film Festivalinde Jüri Büyük Ödülünü; 1995’de de En İyi Yabancı Film Oscar’ın kazandı. The Barber of Siberia Mikhalkov’un büyük hevesle çektiği ilk İngilizce film oldu.

“Güneş Yanığı 2 -  Burnt by the Sun 2” filminin, tam da ‘savaş kötüdür’ temalı, orta mektep temsili mahiyetindeki Çanakkale Çocukları filminden sonra gösterime girmesi enteresan oldu. Rus sinemasının yaşayan en önemli isimlerinden olan Nikita Mikhalkov’un ilki yaklaşık 20 yıl önce çekilen filmin ikincisi, hem muhteva hem de türün hakkını vererek çıktı karşımıza.

Aradan geçen epey zamandan dolayı, serinin ilkini hatırlatalım. “Güneş Yanığı - Utomlyonnye solntsem - Burnt by the Sun” (1994), 1936 yılında yaşanan ‘Büyük Temizlik’ esnasındaki tek bir günü anlatıyordu.

Serinin ilk filmi, bir Rus şaheseri: Güneş Yanığı
Josef Stalin döneminde Sovyetler Birliği'ndeki Büyük Temizlik sırasında, saygın bir savaş kahramanı olan, devrime kalben bağlı idealist bir Albayın geniş ailesiyle birlikte yazlık evinde geçirdiği dingin bir gün ve bu günün sonunda yaşanan trajik olayları üst düzey bir kara mizah ile izlemiştik. Bir Renoir filmi tadında olan Güneş yanığı, güçlü karakterleri ve sağlam görselliğiyle adeta Çehov oyunlarındaki karakter çatışmaları kadar gerilimli bir filmdi. (ayrıntılı özet için BKZ) 

Urga isimli şaheserin yazarı olan Nikita Mikhalkov, en başından beri bir ‘üçleme’ yapmak istediğini söyleyip duruyordu ama arada başka işlere (Sibirya Berberi, 12) daldığı için epey ihmal etmişti.

Güneş yanığı 2’de hikaye 5 yıl sonra da olsa kaldığı yerden devam ediyor. Stalin yine iktidar, Mikhalkov’un canlandırdığı kahramanımız Albay Kotov ilk filmin sonunda idama mahkûm edilmesine rağmen canını kurtarmış, İkinci Dünya Savaşı’nda cephede savaşmaktadır. Karısı Maroussia öldüğüne inanmakta, kızı Nadia ise ondan nefret etmektedir. En kötüsü de, ezeli düşmanı hain Mitya suikasttan kurtulmuştur ve Stalin’in emirleri uyarınca Kotov’un peşine düşmüştür.

Hikaye, ilk filmin devamı olsa da, tarz ve anlatım şeklinde epey değişiklik var Mikhalkov’un. Bir kere, anlatım stilini epey batı sinemasına yaklaştırmış ve hatta başka bazı filmlere aşırı benzerlikler içeren ‘trük’ler kullanmış nedense. Savaşın saçmalık ve acımasızlığını yine enfes bir ince zeka ile eleştirmekten geri durmuyor elbette. Özellikle cephe sahneleri çok sahici. Bununla beraber, kendi tarzından da çok uzaklaşmak istemezcesine en azından geri dönüşler ve paralel kurgu ile alışılmış Mikhalkov sinemasından da tatlar barındırıyor film.

Paralel anlatımla takibi biraz zorlaştırmış, karakter renklilik ve fazlalığı seyri daha da ağırlaştırıyor. Başlangıçtaki çatışma sahneleri “Kapıdaki Düşman - Enemy At The Gates”i  çağrıştırsa da, ondaki kadar yüzeysel değil daha derinleştirici olarak verilmeye çalışılmış.

Kapıdaki Düşman'a benziyor gibi değil mi? 
Söz gelimi, Çanakkale Çocukları’nda neredeyse mizah seviyesine indirgenen ‘İlahi yardım’ boyutu ilginç sebeplere bağlanarak harika bir zeka gösterisiyle anlatılabilmiş.

Yaklaşık 3 saatlik uzunlukta bir film Güneş Yanığı 2. Ancak bunun devamı da var, aynı dönem çekilen ve (Güneş yanığı 3 değil) bir üç saatlik daha uzunlukta olan. Mikhalkov, elini korkak alıştırmamış ve biraz da dizi ihtiyacını gidermek için bir tür ‘mini seri’ mantığıyla çekmiş üçlemenin ikincisini.

Fakat biraz bilgi birikimi ve savaşa dair malumat istiyor izleyiciden ve tabii, karakterler için de önceki filmden hatırat. Bütün bunlara sahip değilseniz, filmin ortasına doğru kopmaya başlıyorsunuz Güneş Yanığı 2’den. Zira tüm iyi niyetli anlama çabalarınız usul usul çabalıyor ve pes ediyorsunuz.

İlk filmin o bayıldığımız ve Çehov tadı veren dokusunu alıp, bir parça Hollywood kumaşına döndürmüş. Peki bu rahatsız edici mi? Sinematografi açısından değil ama bizim Mikhalkov’u görüp, beğendiğimiz düzlemden ayırıyor ve kardeşine yaklaştırıyor. Buna rağmen, Hollywood filmlerinde ender olarak gördüğümüz duyarlılığa ve lirizme sahip Güneş Yanığı 2.

Savaş sahneleri etkileyici. 
Saldırının tam göbeğinde, denizin ortasında ayakları kopuk papaz Alexander ile Nadya Kotova’nın bir mayına tutunarak sağ kalmaya çalıştıkları sahne, ilk bakışta Titanic’in meşhur sekansına benzese de sinema tarihinin unutulmayacakları arasına girecek gibi.

Rahip, ‘dua et’ diyor kıza; vaftiz bile olmamış kız, ‘nasıl edeyim bilmiyorum, babam bir komünist’ diyor derin üzüntüyle. Papaz, “hiç önemli değil, ‘Allah’ım sana teslim oluyorum’ demen yeterli” diyor. Ölümün kıyısında bile, ‘dua’ dolayısıyla komünist babasının kendisine kızmasından korkuyor genç kız! Sonrası da etkileyici, öldürmek için yerleştirilen mayın, genç kızı sahile çıkaran bir sefine oluyor adeta.

Mikhalkov, daha önceki filmlerinden çok daha mesafeli duruyor karakterlerine ama yine de klasik bir savaş filminden daha fazla odaklıyor insanı. Güneş Yanığı 2’nin ilkinden en önemli farkı da bu sanırım; en az insanlar kadar olay üzerinden de yürümesi.

Her Mikhalkov filminde olan 'Kara mizah' de unutulmamış. 
Film için ‘bugüne kadar çekilmiş en yüksek bütçeli Rus filmi’ deniyor ama belki de yeterince ‘masa başı’ katkısı olmadığından çok fazla hissedilmiyor bu durum. Yani benzerleri gibi bir ‘görkem’den ziyade derinlik peşinde Rus yönetmen. Filmin sahiciliğine bir şekilde engel teşkil edecek teknik oyun ve maceralardan mümkün mertebe uzak durmuş.

Nikita Mikhalkov da (her filminde olduğu gibi) yine kendisi, eşi ve çocuklarına rol vermiş. Belki de Sinan Çetin’in ilham kaynağıdır bilemiyorum ama arada epey bir fark var tabii.

Klişe Hollywood yapımlarından –nispeten- farklı ve Nikita Mikhalkov sinemasını özleyenler için bir vaha gibi Güneş Yanığı 2. 



Ve ünlü Güneş yanığı (1994)