Lise yıllarımın başındaydım. Sebebini şimdi hatırlamadığım
bir olay neticesinde rahmetli babama çok kızmıştım. O yaşta bir çocuğun
gidebileceği yer neresi olabilir ki? Akrabaların hepsine bakılacağı için,
kimsenin aklına gelmeyen bir şey yaptım ve yetiştirme yurdunda kalan bir sınıf
arkadaşımla beraber takıldı. Okul sonrası kısa gezintinin akabinde yurda
gizlice girdim. Boş bir yatağı bana verdiler. Bir anda gerçeğin ağırlığı beni
allak bullak etmişti. Her biri değişik sebeple ailesinden ayrı, çoğu
anasız-babasız onlarca akranım etrafımı sardı. Neşeli başlayan sohbet bir süre
sonra, evden kaçma nedenime geldi ve yurtta kalan çocuklardan biri şöyle dedi:
“Keşke benim babam olsaydı da dövseydi!” Babasını hiç tanımamıştı ve annesi onu
doğurduktan bir ay sonra vefat etmişti bu arkadaşın. Bir anda gündelik
sıkıntılar, büyüttüğümüz boş anlaşmazlıkların hiçbir kıymet-i harbiyesi
kalmıyor bu durumlarda. Bana da aynen öyle oldu ve sahip olduklarımın
kıymetini, sahip olamamış biri bir yurt ranzasında bana göstermişti.
Ahmet Sönmez’in yönetmenliğini yaptığı Elveda Katya böylesi
bir öyküye sahip. Üstelik daha zorlu bir ana-babasızlık hikayesi var
karşımızda.
Katya’nın hikayesi 2000’li yılların başında geçer. Batum'da
bir yetimhanede büyüyen Rus kızı Katya, 18 yaşına girdiği gün yetimhaneyle
ilişiği kesilir. Gidecek yeri, sığınacak kimsesi yoktur genç kızın. Ancak,
yetimhaneden çıkar çıkmaz karşısında beliren esrarengiz bir kadın, hayatının
eksik kısımlarını tamamlamada yardımcı olur. Annesi Nadya’nın yakın arkadaşı
olan kadın, annesinin vaktiyle Yunus isimli bir Türk gemi kaptanına aşık olduğunu
anlatır ve Katya bu yasak aşkın semeresidir. Kızına gebe kaldıktan sonra
ölümcüm bir hastalığa yakalanan Nadya, çocuğuyla tedavi arasına sıkışınca,
bebeği tercih edip, tedaviyi reddederek vefat etmiştir. Baba Yunus’tan ise o
günden itibaren bir haber alınamamıştır. Kadın, annesinden bir de küçük bir
emanet bırakır Katya’ya. Bir ipek fular ve iki mektup. Biri Katya’ya, diğeri
Yunus Kaptan’a... Katya, mektupta hem annesini tanır, hem yetimhaneye düşme
hikayesini öğrenir. Annesi diğer mektubu Yunus Kaptan’a ulaştırmasını vasiyet
etmiştir. Hayata karşı hiçbir savunma mekanizması olmayan, bırakınız dünyayı,
daha kendi toplumunu bile tanımayan gencecik kız, kayıp babasını bulmak üzere
yola düşer. Yunus Kaptan’ı Trabzon’un şirin bir köşesinde bulur.
![]() |
| Kadir İnanır'ın abartısız oyunculuğu filmin artılarından, lakin keşke 'yatık gemi' metaforu filmin başlarında kullanılmaya başlansaymış. |
Ancak, Yunus’un kızını kabul etmesi hiç de kolay değildir. Zaten
ayrı dileri konuşan bir genç kız ve toplum için, bir de önyargılar ve suskunluk
devreye girince, iletişim neredeyse imkansız hale gelir ve bambaşka, üstelik
çak daha büyük tirajedileri yaşamanın kıyısından dönülür. Bir sabah ezanı
kapısında gördüğü genç bir kıza ‘Hayrola’ demek yerine yanından savuşup camiye
gitmeyi tercih eden Yunus, bize her ne kadar ‘bir çocuğum olduğunu bilmiyordum’
bahanesini sunsa da, Nadya ile gerçekleşmeyen vedasından dolayı, gerçeklerden
kaçan biri olduğunu biliriz. Bu nedenle hakikati öğrendiğinde de kabul etmek
yerine, reddetmeyi tercih eder. Zira üç çocuğu, iki torunu olan, herkes
tarafından sevilen, tanınan bir aile babasıdır Yunus. Üstelik tam da o dönemde,
Rus Cumhuriyetleri’nden gelen her kadına ‘Nataşa’ gözüyle bakılmaktadır.
Mesnetsiz olmayan bir önyargı oluşmuştur halkın gözünde. Ne var ki Katya,
masumiyetin de verdiği inatçılıkla babasına karşı bir mücadeleye girişir.
Elveda Katya, babalık, aidiyet gibi evrensel değerler
üzerine kurulan, önyargılar, toplum baskısı, gizli kabahatler gibi bir dolu alt
mesajı içeren bir yapıya sahip. Olayın uluslararası boyutta olması apayrı bir
kültürel çatışma-buluşma imkan ve renkliliği sunuyor filmde. Devletlerarası
düzlemde yaşanan büyük kırılma, bozulma ve dağılmaların yol açtığı hasarları,
minimal bir yapıda görmek için çarpıcı bir hikaye esasen. Dolayısıyla Katya’nın
(ki gerçek hikayeden uyarlanmış) öyküsü, salt bir baba-evlat, aile-sahipsizlik
öyküsü değil, aynı zamanda parçalanmışlığın kültürel sıkıntılarına da
küçümsenmeyecek derecede sürtünen sahici bir hikaye.
Film, Ahmet Sönmez’in ilk sinema çalışması. Şunu en baştan
ifade edeyim ki, kadrajları ve anlatım tarzıyla hiç de küçümsenmeyecek derecede
bir başarıya sahip Elveda Katya. Hikayenin akış mekaniğindeki sıkıntıları bir
kenara bırakırsak, kurguladığı dünyayı eli yüzü düzgün şekilde verebiliyor.
Ne ki, senaryo kaynaklı epey büyük sıkıntılara da sahip.
Ayrıntılara girerek, seyir zevkini aşağı çekmek istemem elbette ama Elveda
Katya, her haliyle ‘aslında izlediğinizden daha uzunum’ diyen bir film. Belli
ki, süre sıkıntısından dolayı bazı sahneler ya hiç çekilmemiş ya da çekilip
‘şut’lanmış. Bu yönünü mazur gördüğünüz an, bambaşka bir yapıya bölünüyor ve
özellikle ortasından itibaren seyirciyi yakalamayı, hatta içine çekmeyi
başarıyor.
Hikaye biraz sıradışı olsa da Türk insanına, seyircisine hiç
yabancı değil. Günümüzde TV ekranlarında, geçmişte sinema salonlarında
benzerini (içerik ve ruh olarak) onlarca kez gördüğümüz bir film Elveda Katya.
Bu anlamda Yeşilçam’ın bugün bile denk geldiğimizde gözlerimizi nemlendiren
melodramlarına çok yakın bir yerde duruyor. Bizi yakalayan yönü sadece içerdiği
melodram havası değil, aynı zamanda bir Kemalettin Tuğcu hikayesi tadı var
filmde.
![]() |
| Elveda Katya, geçmişin Yeşilçam filmlerine has bir dokunaklılığa sahip. Özellikle Emine tiplemesiyle Rüçhan Çalışkur senaryonun klişelerinde sıkışmasına rağmen iyi iş çıkarıyor. |
Başta Katya olmak üzere, kafa roldeki oyuncuların hemen
hepsi iyi. Ancak –ve ne yazık ki- yine senaryo kaynaklı yanlış konumlamadan
dolayı Yunus Kaptan’ın eşi Emine tiplemesi klişenin dibini buluyor. Allah’tan
oyuncunun ustalığı ve yorumuyla zamanla yerli yerine oturuyor bir nebze. Yunus’un
kızlarını neredeyse hiç tanıyamıyoruz.
‘En iyi müzik’ ödülü almış bir film için ‘müziği kötü’ demek
zor ama en azından müzik kullanımı inanılmaz özensiz ve baştan savma geldi
bana. Neredeyse, gerçeklikten koparacak kadar çok sarılıyor yönetmen filmde.
Müziksiz plan, yok denecek kadar az.
![]() |
| Sinemamızın görünmez sıkıntılarından biri. Yere oturmayı unutalı o kadar zaman olmuş ki, diz kapakları izin vermiyor. Dolayısıyla camide tuhaf şekilde oturan yaşlı Yunus'tan geriye bu kalıyor. |
Dokunduğu toplumsal sıkıntı ve yarayı çok gerçekçi bir dilde
işlemeyi başarıyor Elveda Katya; her gördüğü Rus’u ‘Nataşa’ olarak algılayan
bir toplumun kendi içindeki iletişimsizliğini çalakalem geçerken, ‘iyi’ insan
tiplemesini de ‘öylesine’ geçiştiriyor. Oğul Veli karakteri bu yüzden eksik
duruyor. Yakaladığı hüzün damarı son derece güçlü olan bir öykünün,
karakterleri bu kadar baştan savma vermesi üzüntü verici şüphesiz.
Film, üç metaforu da işler gibi görünüyor: İpek fular, el
işi masa örtüsü ve yan yatmış gemi. Her ne kadar kendi içinde bir noktaya
taşınsa da, ipek fular-masa örtüsü değişimini pek kullanamıyor yönetmen. Zira
bu önemli buluş, sadece iki sahnede harcanıp gidiyor. Bireysel yan yatış ve
batışı sembolize eden Yunus Kaptan’ın sığınağı köhne gemi ise, çok sonra
çıkıyor filmde, bu nedenle derinleştirme yöntemi olarak didaktizm seçiliyor.
Tüm bu sebeplere rağmen, bir ilk film olarak yeterli
derecede iyi Elveda Katya. En azından izleyiciyi duygusal açıdan yakalamayı
başarıyor ve artık özlemini çektiğimiz ‘gözyaşlarıyla seyredilen film’ kıvamını
tutturuyor. Belki bir başyapıt değil ama derdini anlatabilen bir çalışma.
Hasılı, eğer siz de bir dönemin gözyaşlarıyla izlediğimiz
filmlerine hasret çekenlerdenseniz, gidip izleyin Elveda Katya’yı. Film
çıkışında ağlamış gözlerinizi gizlemeye çalışırken bana hak vereceksiniz.































