21 Aralık 2012 Cuma

Her aşk vedayı hak eder


Lise yıllarımın başındaydım. Sebebini şimdi hatırlamadığım bir olay neticesinde rahmetli babama çok kızmıştım. O yaşta bir çocuğun gidebileceği yer neresi olabilir ki? Akrabaların hepsine bakılacağı için, kimsenin aklına gelmeyen bir şey yaptım ve yetiştirme yurdunda kalan bir sınıf arkadaşımla beraber takıldı. Okul sonrası kısa gezintinin akabinde yurda gizlice girdim. Boş bir yatağı bana verdiler. Bir anda gerçeğin ağırlığı beni allak bullak etmişti. Her biri değişik sebeple ailesinden ayrı, çoğu anasız-babasız onlarca akranım etrafımı sardı. Neşeli başlayan sohbet bir süre sonra, evden kaçma nedenime geldi ve yurtta kalan çocuklardan biri şöyle dedi: “Keşke benim babam olsaydı da dövseydi!” Babasını hiç tanımamıştı ve annesi onu doğurduktan bir ay sonra vefat etmişti bu arkadaşın. Bir anda gündelik sıkıntılar, büyüttüğümüz boş anlaşmazlıkların hiçbir kıymet-i harbiyesi kalmıyor bu durumlarda. Bana da aynen öyle oldu ve sahip olduklarımın kıymetini, sahip olamamış biri bir yurt ranzasında bana göstermişti.

Ahmet Sönmez’in yönetmenliğini yaptığı Elveda Katya böylesi bir öyküye sahip. Üstelik daha zorlu bir ana-babasızlık hikayesi var karşımızda.

Katya’nın hikayesi 2000’li yılların başında geçer. Batum'da bir yetimhanede büyüyen Rus kızı Katya, 18 yaşına girdiği gün yetimhaneyle ilişiği kesilir. Gidecek yeri, sığınacak kimsesi yoktur genç kızın. Ancak, yetimhaneden çıkar çıkmaz karşısında beliren esrarengiz bir kadın, hayatının eksik kısımlarını tamamlamada yardımcı olur. Annesi Nadya’nın yakın arkadaşı olan kadın, annesinin vaktiyle Yunus isimli bir Türk gemi kaptanına aşık olduğunu anlatır ve Katya bu yasak aşkın semeresidir. Kızına gebe kaldıktan sonra ölümcüm bir hastalığa yakalanan Nadya, çocuğuyla tedavi arasına sıkışınca, bebeği tercih edip, tedaviyi reddederek vefat etmiştir. Baba Yunus’tan ise o günden itibaren bir haber alınamamıştır. Kadın, annesinden bir de küçük bir emanet bırakır Katya’ya. Bir ipek fular ve iki mektup. Biri Katya’ya, diğeri Yunus Kaptan’a... Katya, mektupta hem annesini tanır, hem yetimhaneye düşme hikayesini öğrenir. Annesi diğer mektubu Yunus Kaptan’a ulaştırmasını vasiyet etmiştir. Hayata karşı hiçbir savunma mekanizması olmayan, bırakınız dünyayı, daha kendi toplumunu bile tanımayan gencecik kız, kayıp babasını bulmak üzere yola düşer. Yunus Kaptan’ı Trabzon’un şirin bir köşesinde bulur.
 
Kadir İnanır'ın abartısız oyunculuğu filmin artılarından, lakin keşke 'yatık gemi' metaforu filmin başlarında kullanılmaya başlansaymış. 
Ancak, Yunus’un kızını kabul etmesi hiç de kolay değildir. Zaten ayrı dileri konuşan bir genç kız ve toplum için, bir de önyargılar ve suskunluk devreye girince, iletişim neredeyse imkansız hale gelir ve bambaşka, üstelik çak daha büyük tirajedileri yaşamanın kıyısından dönülür. Bir sabah ezanı kapısında gördüğü genç bir kıza ‘Hayrola’ demek yerine yanından savuşup camiye gitmeyi tercih eden Yunus, bize her ne kadar ‘bir çocuğum olduğunu bilmiyordum’ bahanesini sunsa da, Nadya ile gerçekleşmeyen vedasından dolayı, gerçeklerden kaçan biri olduğunu biliriz. Bu nedenle hakikati öğrendiğinde de kabul etmek yerine, reddetmeyi tercih eder. Zira üç çocuğu, iki torunu olan, herkes tarafından sevilen, tanınan bir aile babasıdır Yunus. Üstelik tam da o dönemde, Rus Cumhuriyetleri’nden gelen her kadına ‘Nataşa’ gözüyle bakılmaktadır. Mesnetsiz olmayan bir önyargı oluşmuştur halkın gözünde. Ne var ki Katya, masumiyetin de verdiği inatçılıkla babasına karşı bir mücadeleye girişir.

Elveda Katya, babalık, aidiyet gibi evrensel değerler üzerine kurulan, önyargılar, toplum baskısı, gizli kabahatler gibi bir dolu alt mesajı içeren bir yapıya sahip. Olayın uluslararası boyutta olması apayrı bir kültürel çatışma-buluşma imkan ve renkliliği sunuyor filmde. Devletlerarası düzlemde yaşanan büyük kırılma, bozulma ve dağılmaların yol açtığı hasarları, minimal bir yapıda görmek için çarpıcı bir hikaye esasen. Dolayısıyla Katya’nın (ki gerçek hikayeden uyarlanmış) öyküsü, salt bir baba-evlat, aile-sahipsizlik öyküsü değil, aynı zamanda parçalanmışlığın kültürel sıkıntılarına da küçümsenmeyecek derecede sürtünen sahici bir hikaye.

Katya tiplemesiyle Anna Andrusenko, aldığı ödülü hak eden bir oyunculuk çıkarmış. Ama yetimhanenin kapısında aniden beliren, zengin fakat duygusuz gizemli kadın kocaman bir boşluk olarak duruyor filmde.  
Film, Ahmet Sönmez’in ilk sinema çalışması. Şunu en baştan ifade edeyim ki, kadrajları ve anlatım tarzıyla hiç de küçümsenmeyecek derecede bir başarıya sahip Elveda Katya. Hikayenin akış mekaniğindeki sıkıntıları bir kenara bırakırsak, kurguladığı dünyayı eli yüzü düzgün şekilde verebiliyor.

Ne ki, senaryo kaynaklı epey büyük sıkıntılara da sahip. Ayrıntılara girerek, seyir zevkini aşağı çekmek istemem elbette ama Elveda Katya, her haliyle ‘aslında izlediğinizden daha uzunum’ diyen bir film. Belli ki, süre sıkıntısından dolayı bazı sahneler ya hiç çekilmemiş ya da çekilip ‘şut’lanmış. Bu yönünü mazur gördüğünüz an, bambaşka bir yapıya bölünüyor ve özellikle ortasından itibaren seyirciyi yakalamayı, hatta içine çekmeyi başarıyor.

Hikaye biraz sıradışı olsa da Türk insanına, seyircisine hiç yabancı değil. Günümüzde TV ekranlarında, geçmişte sinema salonlarında benzerini (içerik ve ruh olarak) onlarca kez gördüğümüz bir film Elveda Katya. Bu anlamda Yeşilçam’ın bugün bile denk geldiğimizde gözlerimizi nemlendiren melodramlarına çok yakın bir yerde duruyor. Bizi yakalayan yönü sadece içerdiği melodram havası değil, aynı zamanda bir Kemalettin Tuğcu hikayesi tadı var filmde.

Elveda Katya, geçmişin Yeşilçam filmlerine has bir dokunaklılığa sahip. Özellikle Emine tiplemesiyle Rüçhan Çalışkur senaryonun klişelerinde sıkışmasına rağmen iyi iş çıkarıyor. 
Başta Katya olmak üzere, kafa roldeki oyuncuların hemen hepsi iyi. Ancak –ve ne yazık ki- yine senaryo kaynaklı yanlış konumlamadan dolayı Yunus Kaptan’ın eşi Emine tiplemesi klişenin dibini buluyor. Allah’tan oyuncunun ustalığı ve yorumuyla zamanla yerli yerine oturuyor bir nebze. Yunus’un kızlarını neredeyse hiç tanıyamıyoruz.

‘En iyi müzik’ ödülü almış bir film için ‘müziği kötü’ demek zor ama en azından müzik kullanımı inanılmaz özensiz ve baştan savma geldi bana. Neredeyse, gerçeklikten koparacak kadar çok sarılıyor yönetmen filmde. Müziksiz plan, yok denecek kadar az.
Sinemamızın görünmez sıkıntılarından biri. Yere oturmayı unutalı o kadar zaman olmuş ki, diz kapakları izin vermiyor. Dolayısıyla camide tuhaf şekilde oturan yaşlı Yunus'tan geriye bu kalıyor. 
Dokunduğu toplumsal sıkıntı ve yarayı çok gerçekçi bir dilde işlemeyi başarıyor Elveda Katya; her gördüğü Rus’u ‘Nataşa’ olarak algılayan bir toplumun kendi içindeki iletişimsizliğini çalakalem geçerken, ‘iyi’ insan tiplemesini de ‘öylesine’ geçiştiriyor. Oğul Veli karakteri bu yüzden eksik duruyor. Yakaladığı hüzün damarı son derece güçlü olan bir öykünün, karakterleri bu kadar baştan savma vermesi üzüntü verici şüphesiz.

Film, üç metaforu da işler gibi görünüyor: İpek fular, el işi masa örtüsü ve yan yatmış gemi. Her ne kadar kendi içinde bir noktaya taşınsa da, ipek fular-masa örtüsü değişimini pek kullanamıyor yönetmen. Zira bu önemli buluş, sadece iki sahnede harcanıp gidiyor. Bireysel yan yatış ve batışı sembolize eden Yunus Kaptan’ın sığınağı köhne gemi ise, çok sonra çıkıyor filmde, bu nedenle derinleştirme yöntemi olarak didaktizm seçiliyor.

Bana göre filmin en büyük ıskası final sahnesi. Çok büyük bir imkan ele geçmiş, izleyici hazırlanmışken çok büyük bir sahne kurmak yerine, cılız kalıp altın vuruş ıskalanmış. Toplasa filmdeki tüm oyuncuları, hepsinin yüzünde görülse yaşananların sonucunu etki misliyle artacak belki!!!
Tüm bu sebeplere rağmen, bir ilk film olarak yeterli derecede iyi Elveda Katya. En azından izleyiciyi duygusal açıdan yakalamayı başarıyor ve artık özlemini çektiğimiz ‘gözyaşlarıyla seyredilen film’ kıvamını tutturuyor. Belki bir başyapıt değil ama derdini anlatabilen bir çalışma.

Hasılı, eğer siz de bir dönemin gözyaşlarıyla izlediğimiz filmlerine hasret çekenlerdenseniz, gidip izleyin Elveda Katya’yı. Film çıkışında ağlamış gözlerinizi gizlemeye çalışırken bana hak vereceksiniz. 

17 Aralık 2012 Pazartesi

Buhar



Yağmur her yağdıkça,

Buğu gibi;

Bir çaydanlığın,

Kuğu boynu gibi kıvrımlı ucundan,

hayale göç eder ruhum.




16 Aralık 2012 Pazar

İhtimal



Vazgeç papatya yolmaktan,

                                  ihtimal intihardır aşık için


Halının altı



Terence Mallick'in o güzeller güzeli 'İnce Kırmızı Hat - The Thin Red Line'  filminin ortasında, savaşın tam göbeğinde, ateş altındaki asker, evini, bahçesini, penceresini, perdelerini havalandıran rüzgarı hatırlayarak, 'Bize verilenin kıymetini bilemedik' diyordu. Sezai Karakoç, enfes ve veciz 'Dağ Çağrısı'nda ise şöyle sesleniyordu: "Dağın ucuna çıkıp haykırmak istiyorum. Gelin, her göze biriniz yerleşin. Dağ bir tek yapıdır. Dağ canlansın, bir toplum olsun... Her gece damlarımıza çiğ yağsın. Gün doğarken yazın arıları konsun ağaçlara, bağlara. Kulaklarımızda an sesi. Bir oğul uğultusu. Ve güneş doğarken bizi billur bardaklarda suyumuzu içerken yakalasın. Suyu çınlatsın taze gün ışığı. Bardağın içinden fırlasın çocuksu, toy gün ışıkları. Adeta daha yeni doğmuş olan yavru ışıklar..."

Emin Alper, ilk filmi olan Tepenin Ardı'nda bizi tam tersi bir odaktan sarsıyor. Verilen onca nimetin, güzelliklerin, insanoğlunun zaafları ve şüphe kukumavıyla nasıl bir cehenneme dönüşebileceğini gösteriyor.

Son derece mütevazı bir film gibi duruyor Tepenin Ardı... Basit, sade ve küçük bir hikaye gibi. Emekli bir orman işçisinin aile çevresinde dönerek derinleşiyor ve paranoyanın nasıl bir cinnet mustatiline çevirdiğini görüyoruz bu sıradan hayatları.


Kendisi de Yörük olan Faik, emekli olduktan sonra kurduğu dünyasında varlığını bir tür aile içi gerilimle zinde tutuyor. Tepenin arka kısmında yaşayan ve günü birlik sınır aşımıyla kendi hayatına tecavüz ettiğini düşündüğü, bizim görmediğimiz başka yörükler. Yardımcısı Mehmet (ki onun da vardır marazi yönleri), onun karısı Meryem, çocukları Süleyman ve Aliye... Dağların eteğine, derenin yamacına ve kavakların yanı başına kurulu bu minimal dünyada bir ikiyüzlülüğün hüküm sürdüğünü hissediyoruz. Ancak, tepenin arka tarafındaki düşman, bu yüzleşmeyi sürekli erteliyor ve halının altına süpürüyor hep.

Faik'in, dul oğlu Nusret ve iki torunu Zafer ile Caner'in iki günlüğüne gelmesiyle, iki yüzlülük kazanının fokurdamaya başladığını görüyoruz. Zafer, bir asker gazisi. Muhtemelen doğuda askerlik yaparken şirazeyi şaşırmış, psikolojiyi bozmuş ve ilaçla tedavi ediliyor. Caner ise, ergenliğe yeni adım atarken, bambaşka erkeklik gösterilerinin derdinde. Yamak Mehmet, içinde biriktirdiği Faik öfkesini kavak fidanlarından çıkarıyor. Ailenin sürüsüne çobanlık yapan oğlu Süleyman ise bambaşka bir dünyada ve insanlardan daha çok köpeği Paşa ile samimi. Küçük kızı saymazsak, filmin tek kadın karakteri Meryem, daha çok bir kurban görüntüsünde. Erkeklerin öfke ve paranoyalarıyla şekillenen bu ilkel yaşamda 'dişil' bir unsur. Enteresan bir şekilde, filmin en küçük kahramanı, en aklı başında konuşan karakteri. Küçük kız, çevresi öfke ve ikiyüzlülükle sarılı bir dünyada -üstelik hiç sırıtmadan- en can alıcı cümleleri söyleyiveriyor.


Başlarda, tanımaya çabaladığımız bu dünyanın çok daha büyük ve temel bir problemi olduğunu anlıyoruz bir süre sonra: Ötekileştirme. Faik, Tepenin Ardı'ndaki yörüklere takıntılı. Nusret, bastırdığı açlığı Meryem ile gidermeye kalkışıyor ve zaten yeterince paranoyak olan Mehmet büsbütün çileden çıkıyor. Her biri kendi arasında çatışan, birbirine rol yapan garip bir aile...  Ama esas gerilim ve çatışmanın kaynağı 'diğer yörükler'...  Bu çatışmayı klasik bir Seferoğulları-Tellioğulları gerilimiyle ve mizahi dille de vermek mümkün ya da Tepenin Ardı'nın yaptığı gibi, can yakıcı bir iki yüzlülük sarmalıyla da...

Ne var ki Faik'in büyük bir özen ve öfke ile oluşturduğu bu paranoid düşman, dönüp kendi ailesini vurmaya başlıyor...

Aslında tarihe benzer bir mental yaklaşımla bakarsak, Tepenin Ardı'nın çok doğru bir yerde durduğunu söylemek mümkün. Bütün o büyük savaşlar, kıyımlar, dökülen kanlar, benzer paranoyalar ve ön yargılar ile başlıyor.


Filmin bana göre temel sütunu olarak duran 'endişe' öykü boyunca bünyeye sızmış bir kurt gibi kemiriyor gövdeyi. Ve canına okuyor hayatların. İkiyüzlü yakınlıklar, öfkeyle harmanlanmış hayatlar ödedikleri bedelin farkına bile varamıyorlar belki de...

Karakterler hakkında tam kanaat oluşurken devreye girip, dozu giderek yükselen gerilim, hikayeye bir miktar 'ket' vursa da, özellikle ikinci yarıda filmi seyirlik kılıyor. Bu anlamda olumlu katkı yapıyor, diyebiliriz.

Aslında bu his (yer yer patinaj yapsa da) hiç yabancı değil, gerilim ustalarının özellikle kapalı mekanlarda verirken başardıkları düzeyde bir 'endişe' hissini izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Ki bunu çok önemli buluyorum şahsen.

Toplam iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda oyuncu barındıran bir film Tepenin Ardı. Ve oyunculuklar hayranlık verici düzeyde sahici.

Hikayenin en büyük problemi derinleşememesi, tüm eşelemelere rağmen. İkinci en büyük sıkıntı ise, omurga hikayeye bir türlü karar verilememesi. Bir çok yan hikayeye sürtünerek akan bir yapısı var Tepenin Ardı'nın.

Açıkçası bu kadar doğal bir platoyu bulup, bu kadar güzel resim yapmaya uğraştıktan sonra, görüntü kalitesinin bu kadar düşük olmasına şaşırdım. Belki de benim izlediğim kopya kötüydü bilemiyorum ama Tepenin Ardı filminin en önemli kusuru, görüntüdeki teknik kalitesizliktir, diyebilirim. Bu zaafı belki de Emin Alper'in filmini bir Metin Erksan filmi olabilecekken epey uzaklara atıveriyor.


Mevlana'nın benlik, nefs ve ötekileşmeyle ilgili enfes bir öyküsü vardır Mesnevi'de: Nefs-i emmâreye aslan ve tavşan hikâyesindeki aslanı misal getirir. Hikâyede ormandaki hayvanlar her gün içlerinden birini feda etmeyi aslana vaat etmişlerdir. Aslan açlığı ve oburluğu ile tüm orman ehlini, bütün güzellikleri yiyen tüketen nefs-i emmâredir. Bir bir hayvanları yerken bu gidişe akl-ı meâdı temsil eden tavşan «dur!» der. Aslanı kuyu başına götürerek, kuyudaki aksini kendisinin rakibi olan bir aslan olarak gösterir, rakibini alt etmek için kuyuya atlayan aslan kuyuda mahsur kalır. Nefsin kuyuya kapatılması kavgaya tutulması demektir. Nefis bir hile ile de olsa kendi düşmanının kendisi olduğunu görmüş, onunla çarpışmak etmek için kuyuya atlamıştır. Düşmanı yok etmek isterken, yok olan kendisi olur...

Faik'in hikayesi de böyle bir şey... Tepenin Ardı'nda olduğu varsayılan düşmana verilmek istenilen her zarar, kendi ailesine döner. Öcüleştirilen 'öteki' yörükler belki de hiç bir şey yapmadan, aile fertlerinin zaaflarıyla bir tür otonom, aile içi savaşı sürdürür.


Korku birleştirir ama kuşku canına okur insanın. Paranoya bir kez eline geçirmeyegörsün hayatın dizginlerini, mantık rafa kalkar ve öfkenin zembereği boşalır. Artık en akıl dışılık bile normalden sayılmaya başlar.

Ve bir ecinni ürperticiliğiyle örülen öteki can alıcı bir rende gibi çalışıp, törpülüyor kan akıtarak bu küçük hayatları. Ama neticede değişen çok şey olmuyor.

Ha tepenin ardı, ha halının altı...

Hasıl-ı kelam; eksiksiz değil ama son dönem Türk sinemasının en önemli çalışmalarından biri Tepenin Ardı... 



Kâfi...



Bir miktar dua gizledim sensiz günler için.

               Zulasında sevda olan hayallerin,

                        Avuçları dua tarlası…

             Biliyor musun?

                        Aslında gelsen bile fark etmez.

             Ziyadeleşmeyecek hiçbir şey...

    Ne hasret,

    Ne keder…

                            İyisi mi sen;

                                                 Bir ‘amin’ de yeter!

Benim minik cüccelerim!



Bir papazdı İskoç George MacDonald… Aynı zamanda bir yazar. Yazdığı sıra dışı fantastik masallar 20. Yüzyılın birçok yazarı için esin kaynağı oldu. Hele ki Prenses ve Goblin kendisinden etkilenen Tolkien için bambaşka bir kulvar açılmasına vesile olacaktı.

J.R.R. Tolkien’i biliyoruz zaten. Bir dilbilimci. 18 farklı dile hakim olduğu söyleniyor. Dil ile kafayı kırmış biri. Mevcut dilleri incelemiş, yalamış, yutmuş ve belki de eğlence olsun diye ‘tekrara düşmeden yenisini yapma’ cehdine girişmiş bir arızalı şahsiyet. Bu akla ziyan adam, mevcut dilleri yetersiz görmüş olacak ki, oturup kendi dil icat etmiş. Elf diliyle uğraşmaya başladığında yaşı henüz 19 imiş. Kendi icat ettiği dil sayısının 14 olduğu söyleniyor ama çok da abartmamak lazım, yan dillerin hiçbirine Elfçe kadar hakim değil. 60’lı yıllarda çekilen bir belgeselde Elfçeyi konuşabilecek kadar içselleştirildiği görülür Tolkien’in. Bu kadar emek amaçsız olmasın diye, bu dilleri konuşan karakterleri üretmeye başladığında, zamanla yeni bir ırk/lar oluşturduğunu görmüş ve nicedir zihnini meşgul eden ‘Orta Dünya’ mitine doğru savrulmuş yönetmenimiz. Öyle böyle değil, neredeyse dört başı mamur, bir tür paralel evren gibi. Haritasını bile çizmiş.



İşin uzmanları, bize hayranlık veren bütün bu şeyler için, ‘gayet normal’ diyorlar. Her ne kadar ‘Yapılmış bir dili tekrar etmenin ne faydası var, yenisini yapalım’ demesine çok anlam veremeseler de! Aslında, kurguladığı dünya her ne kadar inanılmaz olsa da anlaşılmaz değil. Yazdığı evrenin ve kahramanlarının hemen hepsinin dip koçanı hayatının bir yerinde duruyor Tolkien’in. Yaşadığı kasabadaki devasa kuleye bakıp ‘İkiz Kule’yi, bilmem hangi arkadaşının karısının soy ismine takılıp, bir başka karakteri oluşturmuş. Misal örümcek Shelob karakteri, kendisini küçükken ısıran örümceğe dayanıyor. Kitaplarında yaşanan maceralarının çoğunun İskandinav mitlerinden kolajlar olduğunu kendisi söylüyor zaten. Ama bu, asla yaptığı şeyi küçültmüyor bu usta adamın.

Kendini monarşist ve Katolik olarak nitelemese, altında bit yeniği arayacağız binlerce sayfalık, milyonlarca kelimelik (Sadece Yüzüklerin Efendisi 1 milyondan fazla kelimeden oluşuyor) eserlerinde. Oysa kendisi böylesine mistik anlam ve misyon yüklemiyor yazdıklarına. Ama –ülkemiz de dahil- pek çok yerde kitaplarını okuyanlar, kendi inanç ve ideolojilerine göre Tolkien ve yazdıklarını eğip bükmeye çabalıyorlar nedense. Tolkien metinleri hiçbir şekilde bu tür argüman niteliği taşımaz, buna çabalayanı görünce hemen oradan uzaklaşmak lazım. Ciddiye alınacak bir durum değil yani.


Yüzlerce taklit yazar türeten bu tür, mitolojiyi insanlık tarihiyle birleştirerek fantastik ve farklı bir kurgusal tarih oluşturdu. Bazı röportajlarında İngilizlerin mit yoksunu olduklarını, kendisinin oturup İngiliz miti oluşturmak için bu kitapları yazdığını söylemişliği vardır. Buna rağmen bir takım metazorik yaklaşımlar Tolkien’in eserlerinde (biraz de küçümsemek amacıyla) ‘Hiçbir numarası yok’ babından farklı cımbızlamalar yapmışlar. Misal, yüzük/iktidar, Aragorn/İsa/Mesih, Sauron/-dejenere olmuş- Şeytan vs…

 Söylediğimiz gibi; bunlar zorlama yorumlar ve yakıştırmalar. Bildiğimiz şey şu; kendisi dindar bir Hıristiyan olan bu adam, İskandinav mitlerindeki kasvetli havayı yansıttığı eserlerinde, bir inanç ve dini vurgu yoktur ancak sağlam bir vicdan hep kendini hissettirir. Öte yandan, yazar bizzat kişisel yaşamında da anti-endüstriyelcidir. Teknolojiye neredeyse karşıdır, hayatı boyunca televizyonu olmamıştır mesela…


Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi serisine bakıldığında, çok kaba bir genelleme ile şunu söylemek mümkündür belki: Tolkien, herhangi bir toplumun yerleşik değerlerini alıp, ters/yüz ediyor, iktidar, hükmetmek, sömürü, direniş, özgürlük gibi kavramları kademeli olarak kurguladığı olaylar ile işliyor ve klasik masal anlatım tekniği ile bir yere bağlıyor.

Tolkien’in metinlerinin analizini yapacak değiliz ancak, Yüzüklerin Efendisi bu yüzyılın başında sinemaya aktarıldıktan sonra mesele bizim de ilgi alanımıza girmiş oldu.

Ünlü sinemacı Peter Jackson (ününe ün katarak) çektiği Yüzüklerin Efendisi üçlemesi sinema tarihi açısından elbette çok önemliydi. Ancak Tolkien ve ‘Orta Dünya’sı için bir tür kitabın ortasından konuşmak gibiydi. Jackson, doğal olarak bu türün en etkili kitaplarını ele aldı ve günümüz sinema izleyicisinin algısına göre seyrelterek perdeye aksattı. Sonuç muhteşem oldu.


Yüzüklerin Efendisi, dünyanın ortasından konuşmak anlamına geliyordu. Jackson, Hobbit: Beklenmedik Yolculuk ile girizgaha geri dönüyor. Aslında hem Orta Dünya’yı tanımak, hem de ‘Eskiden buralar dutluktu’ hissini güçlendirmek için bunu yapmak gerekiyordu. Lakin, bir kitaptan üç bölümlük seri film çıkarmak?.. Burası biraz ticaret kokuyor…

Hikayesini aktarayım, sonra filmler ilgili birkaç şey söyleyeceğim tabi…
Hobbit Bilbo Baggins, keyfi yerinde mutlu mesut yaşarken Gandalf dayanır kapısına. Bu kez havai fişek gösterisinden daha ciddi bir işi için gelmiştir ama Bilbo bunu hemen kavramaz. Akşam yemeği için evine üşüşen 13 cüce, hayatına katılacak olan heyecanın girizgâhıdır sadece. Bıktırıcı derecede uzun sahneler ile, on üç sıra dışı cücenin son akşam yemeğini izleriz. Ve misyon da açıklanır:

60 yıl önce ejderha Smaug tarafından ele geçirilen kayıp Erebor Krallığı'nı geri alabilmek! Malum, ejderhalar altınlar içinde yaşamaktan haz alırlar. Bu tehlikeli yolculuk için, lider kişi de bellidir, bitik Erebor Krallığı’nın efsanevi savaşçı Thorin Oakensheild. Bilbo Baggins başta nazlansa da, yolculuğa çıkmaya karar verir ve Goblin, Orklarla, Dev Örümceklerle, Kurtlarla, Şekil Değiştirenlerle ve Büyücülerle dolu tehlikeli topraklardan geçmek zorundadırlar. Bu kadar da değil; krallık Yalnız Dağ’ın çorak topraklarında bulunduğundan Goblin tünellerinden geçmek zorundadırlar. Ve Bilbo bu tünellerde hayatını sonsuza dek değiştiren bir yaratıkla; Gollum'la tanışır. Bu tanışma, karşısındaki çirkin yaratığın sadece iki yüzlü kurnazlık ve şeytanı zekasını keşfetmeye yaramaz, aynı zamanda faydalı güçlere sahip ‘değerlisi’ni de görür, hatta ele geçirir… Orta Dünya’nın kaderini etkileyebilecek bir sahip değişikliğidir bu!..


Bilenler biler, benim bu türe mesafeli yaklaşımımın nedeni; doğu ile batının masal ile tragedya arasındaki fark gibidir. Bizim masalımızdaki devler bile sevimlidir ve asla kötü bitmez masallarımız. Bu türün bizim kültür ve algılarımıza ters geldiğini düşünüyorum. 

Nihayete sakladığımı şimdi söylemenin zamanı; ‘Hobbit: Beklenmedik Yolculuk’, topu kanatlara yayıp tabelaya oynayan bir film. Hem uzun, hem gereksiz diyaloglarla şişirildikçe şişirilmiş. Üstelik Yüzüklerin Efendisi serisini izleyen bir nesil için beklenenden çok daha az epik ögeler içeriyor.  Saruman, Galadriel, Elrond, Frodo sadece ‘şekil olsun’ diye konulmuş bu ilk filme.

Bunun aksi olarak, mesela filmin en önemli karakteri ejderhayı neredeyse tek plan bile göremiyoruz...


Belki de sıkıntı şu; Yüzüklerin Efendisi serisi, çıtayı öyle bir yere koydu ki, bundan sonra çekilecek filmleri kolay kolay beğenmek mümkün olmayacak. Gandalf ağzıyla filan kuş tutarsa belki!..

Buna rağmen, Peter Jackson’un meseleye olan hakimiyeti ve hikayeyi aktarma ustalığında asla zaaf yok ve belli bir standardı tutturuyor film.

Şahsen, bana yeterli gelmedi bunlar, o nedenle Yüzüklerin Efendisi’ni tekrar izlemeyi istedim. Türe ve seriye aşinaları ikna ve tatmin edeceği ise aşikar…

Bu arada meraklılara son bir not ileteyim; 2013 mayıs ayında, editörlüğünü Christopher Tolkien’in (oğlu olur) yaptığı  ‘The Fall of Arthur" isimli bir kitabı çıkıyor büyük ustanın. Ve kitap, Kral Arthur'un son günlerini Mordred'e karşı çıktığı son seferi anlatacakmış.



14 Aralık 2012 Cuma

Korku!



Korkuyor insan,

                             dönmekten değil;


            Dönünce özlediklerini aynı bulamamaktan!


13 Aralık 2012 Perşembe

Yük...




‘Nene’ dedim, ‘Hayat!’

Durdu ve

                                 "Ağır" dedi.


10 Aralık 2012 Pazartesi

Bir 'Güvercin'dir yüreğim



19. yüzyılda yayan (1809-1865) Sebastián Iradier, enteresan bir müzisyendi. 1850'li yıllarda ziyaret ettiği Küba'dan çok etkilendi ve muhteşem bir şarkı yazdı: La Paloma - Güvercin..

Öylesine muhteşem bir şarkıydı ki Güvercin, sadece bestelendiği çağın değil, daha sonraki çağların da en etkileyici parçalarından biri oldu. Büyük ustanın bir başka bestesi 'El Arreglito' ünlü Carmen Operası'na da ilham kaynağı oldu.

La Paloma, yıllar içinde pek çok şarkıcı tarafından defalarca yorumlandı. Rahmetli Esin Engin de yorumlayan sanatçıların arasındaydı. TRT'de yayınlanan Çalıkuşu dizisinde piyano ile yorumu da vardır.

Parça son olarak A Moment Remember filminde kullanıldı. İşte onlardan bazı örnekler.




Elvis Presley yorumu


En etkileyici yorumlardan biri


Ve Çalışıkuşu (Esin Engin)



7 Aralık 2012 Cuma

Hayat kemirir ruhumuzu!



Zübeyr Şaşmaz ismini her andığımızda akla ‘Kurtlar Vadisi’ni getirmek büyük bir haksızlık diye düşünüyorum. Nihayetinde genç bir sinemacının çıktığı bir yol ve anlatmak istedikleri başka şeyler var. Bunu ıskalayıp, derdi olan bir sanatçının üzerine, bir televizyon dizisini adeta kimlik olarak yapıştırmak bana insafsızlık olarak geliyor.

Daha önce çektiği Kurtlar Vadisi sinema filmi ve Muro, geçmişte yaşadığı bir tür ilk deneyimler olarak görülmeli ve Zübeyr Şaşmaz filmografisi Açlığa Doymak ile başlamalı kanaatimce.

Sinema enteresan bir sanat. Hem kendisinden önceki pek çok sanatı deruhte ediyor, hem de epeyce teknik zorunluluklarla sarılı. Bu anlamda belki de en zor sanatların başındadır.

Bir edebiyatçı gibi, önce zihninizde kurguladığınız hikayeyi kağıda döküyorsunuz, ardından o yazılı metni kurgulamak için insanlar, mekanlar, aksesuarlar buluyorsunuz. Yani kağıt üzerindeki hayal ne kadar sağlam olursa olsun yetmiyor, pek çok dış etken belirliyor bir filmin kalitesini. Edebiyat, resim, müzik, tiyatro; tekmili birden var içinde.

Açlığa Doymak, genç yönetmenin filmografisinin başlangıcı sayılmalı. 
Açlığa Doymak bu anlamda oldukça cesur bir film. Bir kere, bir derdi var, anlatmak istediği şeyler var. Bu bile tek başına saygıyı hak ediyor bence. Cesaret zorlukla ilgili bir kavram, dolayısıyla zor bir film Açlığa Doymak. Zorluğu da hem anlatmak istediği ‘Açlık’ kavramı hem de çoklu bir hikayenin iç içe geçirilmesinden kaynaklanıyor.

Açlık deyince aklıma hemen Knut Hamsun’un meşhur romanı gelir. Bilenler hatırlayacaktır, virane bir mekanda sefil bir hayat sürerek yazar olmaya çabalayan, tutunmak isteyen Andreas’ı. Filmdeki Eyüp karakteri de bana Andreas’ı hatırlattı bu nedenle.

Hikaye şu: Eyüp kişisel nedenlerle işinden olmuş, iki çocuklu ve fena bir hayatı olmayan gazetecidir. İşsizlik döneminde kitap yazmaya çabalar, maddi sıkıntılar yavaş yavaş üzerine binerken, eşi ve çocuklarını kaybeder. Yaşadığı travma hem ruhsal hem de ekonomik olarak onu savurur. Sena ise, hayata olumlu bakan bir tıp fakültesi öğrencisidir. Bir sol örgütte mücadele eden ağabeyi bir gün gaz altına alınıp kaybolur ve tüm aramalarına rağmen bulamaz Sena. Hiç olmadık bir yerde karşılaşır onun cesediyle ve bu travma Sena’yı pişman olacağı bir yola saptırır. Bu iki hikayenin biraz dışında gibi duran Burcu ise, kilolarıyla problemi olan, takıntılı, gürbüz bir modern kızdır. Uzun süredir ilişki yaşadığı çocuk, ailesinin hayat tarzı tercihlerinden dolayı onu terk edince, Burcu büsbütün şirazeden çıkar ve aç kalmayı, kilo vermeyi hayatın anlamı olarak görmeye başlar.

Mete Horozoğlu, filmin adeta lokomotifi. Çok zor bir rolü başarıyla sırtlıyor. 
Aç olarak doğuyor insanlar ve tokluk hissi bir tür imtihan oluyor hepimize. Açlık hamlık demek, doymak ise olmak. Ve kolay değil elbette. Her yanan pişemiyor, her beslenen doyamıyor, bir tür nasip işi bu işler. Hz. Bayazıd-ı Bestami zamanında, bir Mecusiye demişler ki, “Ne kadar zaman böyle yaşayacaksın, gel Müslüman ol, şehadet getir…” O da demiş ki; “Ben şehadet getirdiğim zaman, sizler gibi mi olacağım, yoksa Bayazıd-ı Bestami gibi olabilecek miyim?” Bunun üzerine demişler ki; “Hayır, olmaz, sen imana gelirsin ama Beyazıd-ı Bestami Hz. çok büyük bir zattır, o fevkalade bir zattır, bizim ulumuzdur.” Bunun üzerine; “Sizler gibi olacaksam, aynı kalmaya razıyım” demiş Mecusi…

İsminden de kolayca anlaşılabileceği gibi Açlığa Doymak, üç farklı öyküyü ‘açlık’ kavramı paydasında kesiştiriyor. En azından kağıt üzerinde yapıyor bu denemeyi.

Bence filmin cesur yönü de burası. Hem üzerinde kafa patlattığı ‘Açlık’ kavramı hem de çoklu bir öyküyü aynı filmde paralel olarak ilerletmeye çabalaması.

Tam da burada filmin başarılan ve başarılamayan kısımları mevcut. Önce, işin ‘olmuş’ kısımları…

Üç farklı katmandan, üç farklı hayatı 'açlık' potasına atıyor film. 
Bu tür ‘kontrast’ içeren öykülere çok sık rastlanmaz. Rastladıklarımız da çok sathi kalıyor ne yazık ki. Zübeyr Şaşmaz, ‘Açlık’ kavramına birbirine zıt perspektiften bakmayı, öykü düzleminde başarmış. Diyaloglardaki gereksiz vurgular olmasa bile izleyici, aç kalmaya çabalayanla, tok olamayan arasındaki çarpıcı zıtlığı alabiliyor.

Filmin başarılı olduğu noktalardan biri de, karakterlerin dönüşme anları olan kırılma noktalarını son derece etkileyici verebilmesi. Burcu’nun hikayesi bir miktar klişe içerse de, Eyüp ve Sena’nın hayatındaki kırılma noktaları filmin ‘climax’larını oluşturuyor. Bunun devamı olan arınma bahsinde de çift taraflı başarıdan söz edebiliriz. Her ne kadar Eyüp’ün saptığı tasavvufi arınma yolu kadar güçlü işlenemese de, Sena’nın ağabeyinin ölümüyle yaşadığı savrulma sonrasında bir bombacıya dönüşmesi ve ardından vicdanının etkisinden kurtulamayıp, ideolojik bir beklenti amacıyla yapılan açlık grevini adeta bir kişisel cezalandırma olarak görmesi filmin övgüye değer kısımlarından.

Eyüp karakterini canlandıran Mete Horozoğlu, filmin lokomotifi. Diğer ana karakterler de fena değil ama Eyüp, hem yaşadığı travmalar hem de dönüşümler ile canlandırılması zor bir karakter ve Horozoğlu bu yükün altında ezilmemiş.

Filmin makyajları için bir başarıdan söz etmek elbette mümkün. Ancak makyaj başarılı diye o kadar rahatsız edici görüntüye gerek var mıydı? 
Erkan Oğur’un yaptığı müzikler, Açlığa Doymak’ın hem güzel, hem de başarısız yönünü bize gösteriyor. Başarılı çünkü güzel müzikler. Sıkıntılı çünkü, neredeyse Oğur’un araya sokabileceği kadar bile ‘es’ yok filmde. Müzisyen adeta kareleri sıkıştırarak araya girmeye çalışmış gibi.

Ve ne yazık ki, başaramadığı şeyler de var filmin. Sanırım bu zaafların çıkış noktası metin. Yani senaryo. Bu nedenle kimi zaman büyük kopukluklar görüyoruz filmde. Diyelim ki, bunları izleyicinin zihnine havale ediyor yönetmen, ya düştüğü klişeler ve gereksiz eylemler!

Filmin bazı noktalarda 'turistik' baktığını söylemiştik. Solcu dostlar, duvardaki Orak-Çekiç'in ters konulduğunu (Tam simetrisi olması lazım) fark ederlerse, epey saracaklardır. 
Film, çiğlik ve pişme üzerine de bir katmanlama yapıyor. 'Yanmayan kibrit' metaforu tam da bu noktanın altını çiziyor ve bu anlamda filmin ana fikri gibi duruyor. Mevlana'nın 'hamdım, piştim, yandım' felsefesinin güncel çözümlemesi gibi Açlığa Doymak. İnsanların açlığına odaklanıyor; bedensel güzellik açlığı, maddiyat açlığı, ideolojik açlık vesaire...

Zübeyr Şaşmaz, belli ki geldiği kültürün yakınlığı dolayısıyla tasavvufa oldukça hakim. Bu nedenle bir miktar torpil de var bu sahnelere. Ama her seyirciden de ‘halvet nedir, uzlet nasıldır, riyazat nicedir?’ sorularının cevabını bilmesini beklemek olmaz. Kaldı ki, filmdeki dindar aile tipolojisi çok sakat ve yanlış konumlandırılmış. Dini bilmeyen biri bunu yapsa belki mazur görebiliriz ancak, başta yemek ve ev sahnesi olmak üzere çizilen Müslüman aile tipi bu kadar mı turistik olur? Hiçbir şey bilmiyorsunuz, bu kadar İslami hassasiyeti olan birilerinin asla sol elle yeyip içmeyeceğini de mi unuttunuz? Bir de kişisel merakım var, Eyüp’ün eşi ve çocuklarını kaçırıp yakmasını anlayamadım. Bilmediğim bir şey vardı da ben mi kaçırdım acaba?

Filmin beni en çok şaşırtan yanı: Çizdiği dindar aile o kadar karton ki, inanılır gibi değil. 
Hikayede ve mantık kurgusundaki boşluklar, basit bir matematik eksikliğinden ileri gelmiyor ne yazık ki. Yazarlar, önem verdikleri kısımlara abandıkları için, sair kısımları çok fazla dert etmeden ilerletmeye çabalıyorlar öyküyü. Durum böyle olunca, oluşan bu metin çukurlarından içeri düşen seyirci sayısı hiç de az olmuyor ne yazık ki!

Eyüp, Burcu yakınlaşması o kadar kaba hatlarla geçiştirilerek veriliyor ki, sanki başka sahneler varmış da atılmış hissi ediniyoruz.

Ve kanaatimce en önemli zaafı; şiddeti irite ederek vermesi. Oysa ‘Açlık’ kavramı üzerinden son derece naif ve içsel vuruşlar yapan bir film vardı karşımızda. Elbette inandırıcı olması beğenilebilir ama yanık insan etini başarılı yapabildiniz diye, bu kadar ölü eti teşhir etmenin mantığını anlayamıyorum. Patlama sahnesiyle yerinden zıplatılan seyirciyi belli bir kıvama getirmişken, duygusal aksiyonu zirveye taşımak yerine, rahatsız edici görüntüyü doğrudan vermek sinema olmamalı kanaatimce. Bunları Hollywood yapımı ‘trash movie’lerde yeterince görüyoruz.

Filmin ana kavramı 'Açlık' ama bir dolu yan meselesi var. 
Fakat bir final sorunu var ki hepsinin fevkinde. Bir futbolcunun kaleciyi de çalımladıktan sonra topu boş kaleye göndermeyip, öylesine gerisin geri dönmesi gibi. Maalesef Açlığa Doymak’ın finali böyle eksik kalmış.

Hasılı kelam, Açlığa Doymak başta açlık kavramı olmak üzere pek çok önemli kavramın etrafında dönüp duruyor: Vicdan, pişmanlık, yalnızlık, arınma, kader vs… Açlık bir yol, çilenin vesaitlerinden biri. Ama ‘olmak’ nasip işi. Bunun künhüne varmak gerek. Hamdı, pişiyor genç yönetmen Zübeyr Şaşmaz.  Daha çok, umut verdi bana. Olduğu günleri görebilmek dileğiyle.

Ha, bir de naçizane tavsiye, filmi tok karına izlemeyin!



Filmin müziklerini yapan Erkan Oğur'un nefis klibi.