Genel hatlarıyla Türk sinemasının serencamı şöyle gelişti:
Önce çok genel hatlarıyla meselenin başlangıç noktasına
gitmek iyi olacak sanırım. 1839’da fotoğrafın keşfinden sonra, hareketi eşit ve
çok kısa aralarla sabit fotoğraflar olarak saptayan yöntemler Amerika ve Avrupa’da
birbirinden habersiz olarak gelişti.
Edward Muybridge, arkadaşlarıyla girdiği bir iddia sonucunda
yan yana dizdiği fotoğraf makineleriyle koşan bir atın görüntülerini saptadı ve
dönen bir disk içine yerleştirdiği bu fotoğraflarla hareketli bir görüntü
oluşturmayı 1877’de başardı.
Kazanan sadece, atların aynı anda 4 ayağının birden yerden
kesildiği iddiasında olan bilim adamı değildi, insanlıktı... Zira bu adım yeni
bir sanat dalının da ilk adımı olacaktı.
Thomas Alva Edison ile yardımcısı W.K.L. Dickson’ın
yaptıkları ‘Kinetograf’, kameranın ilk biçimi olarak ortaya çıktı. Hareketi
filme kaydedebilen bu aygıt ileride devasa bir endüstriye dönecek bir sanat
dalının çıkış noktasını oluşturacaktı. Ancak sadece kaydetmek yeterli değildi
elbette, bir de izlenmesi gerekiyordu çekilenlerin! Edison ‘Kinetoskop’ adını
verdiği bir gösterim aygıtı aracılığıyla da bu görüntüleri hareketli bir
biçimde düz bir zemine yansıtmayı başardı. Sıkıntı şuydu; bu aygıt, gözlerini
iki küçük deliğe dayayan tek bir izleyici tarafından kullanılabiliyordu!
Muhtemelen ilk sinema izleyicisi Edison’du…
Kinetoskop’ların ticarî olarak satışa sunulmasıyla birlikte
Edison, kitlesel film çekimi yapılabilen ve güneşin durumuna göre tekerlekler
üzerinde döndürülen ilk film stüdyosu Black Maria’yı inşa etti.
Kinetoskop’u Paris’te bir sergide gören Auguste ve Louis
Lumiere kardeşler, ‘Cinematograph’ adı verilen aygıtı geliştirdiler. Elle
çalıştırılabilen bu aygıt film çekimi ve gösterimi yapabiliyor ve 10 kg
dolayındaki ağırlığı sayesinde de, istenen yere taşınabiliyordu.
Aynı zamanda çok iyi birer tüccar olan bu meraklı iki kardeş
bu yeni cihazı ellerine alıp, kendi gündelik hayatları olmak üzere, önlerine
gelen her şeyi çekmeye başladılar.
‘Bir trenin istasyona girişi’, ‘Paydos saati’ gibi gündelik
olayları belgesel formunda çektikleri filme benzer, ufak çaplı kurgusal
çalışmaları de denediler. ‘Sulanan Bahçıvan’ komedisi böyledir. İlk film türü
‘Belgesel’ken, ikincisi de ‘Komedi’ olmuştu.
Lumiere Kardeşler ilk gösterilerini 28 Aralık 1895’te Paris
Grand Cafe’de gerçekleştirdiler ve bu gösteri sinemanın başlangıcı olarak kabul
edildi. Perdeden trenin üzerlerine gelmesiyle biraz ürkerek da olsa bu yeni
eğlenceyi seyreden 33 izleyici de sinema tarihine ilk sinema salon seyircileri
olarak geçti.
20. yüzyıla girilmek ve dünya çapında köklü değişimler
yaşanmak üzereydi. Devletler muvazenesinde önemli bir yer tutan Osmanlı
Devleti, çatırdayıp çökme sinyalleri veriyordu.
Ancak yeni ve büyülü icadın etkisine girmeye de başlanmıştı.
Kulaktan kulağa yayılıyor, yeni girişimciler özel gösteriler düzenleyerek
özellikle aristokrasinin ilgisini çekmeyi başarıyordu. İlk gösteriminden
başlayarak geniş kitlelerin ilgisini çeken bu yeni icat, kısa sürede bir sanata
dönüştü ve âdeta bir salgın gibi tüm dünyaya yayıldı…
Ve tabii bir ayağı Avrupa’nın göbeğinde, diğeri Asya
sınırında olan Osmanlı Devleti’nde…
19. yüzyıl sonlarında dünya sosyal olarak büyük patlamalara
gebeydi. Toplumsal gerilimi ve uluslararası arenadaki sıkıntıları en fazla
yaşayan ülkelerin başında Osmanlı Devleti geliyordu.
Ancak yaşadığı tüm sıkıntılara rağmen Saray yüzyılların
verdiği alışkanlıkları gereği her yıl yabancı yetenekleri kabul ediyor ve
onların keşiflerini merakla takip ediyordu. Lumiere Kardeşler sinema sanatçısı
olmaktan ziyade iyi birer işletmeciydiler. Kurdukları dağıtım ağıyla
operatörleri tüm dünyayı geziyor, bir yandan gösteriler düzenlerken diğer
yandan yeni filmler çekiyorlardı.
2. Abdulhamid’in kızlarından Ayşe Osmanoğlu anılarında
sarayda yapılan bir film gösterisinden bahseder. Fransız taklitçi ve hokkabaz
olan Bernard isimli biri her yıl olduğu gibi yine saraya uğramış ve bu kez
kurduğu sistem ile kısa bir film gösterisi düzenlemiştir!
Öte yandan İstanbul aristokrasisinin de sinema ile tanışması
uzun sürmedi. Lumiere Kardeşler’in Grand Cafe gösterisinden iki yıl gibi kısa
bir süre sonra Pera’da film gösterileri başlamıştı bile!
İstanbul’daki film gösterisine dair en net bilgiyi yazar
Ercüment Ekrem Talu’nun bir yazısından öğreniyoruz. Talu 1897 yılında
Galatasaray’daki Sponek Birahanesi’nde gerçekleşen bir gösteriden bahseder:
“Avrupa’nın bir yerinde bir istasyon, bacasından fosur fosur dumanlar savuran
bir lokomotif, peşine takılı vagonlar duruyor. Rıhtım üzerinde telaşlı insanlar
gidip geliyor. Ama ne gidiş geliş! Hepsi sara nöbetine tutulmuş sanırsınız.
Hareketler o kadar hızlı, ölçüsüz ve acayip ki...
Tren kalktı, bittabi sessiz sedasız... Aman ya Rabbi!
Üstümüze doğru geliyor. Zindan gibi salonun içinde kımıldamalar oldu. Trenin
perdeden fırlayıp seyircileri çiğnemesinden korkanlar ihtiyaten yerlerini terk
ettiler galiba! Hani ya ben de korkmadım değil; lakin merak galip gelip beni
iskemleye mıhladı. Bereket versin tren geçip gitti...”
Bu yeni eğlence kısa sürede çok ilgi gördü ve bir Polonyalı
olan Sigmund Weinberg’in başını çektiği birçok kişinin sinema salonu
denemeyecek derecede küçük odalarda film gösterim işine başlaması bu tarihlere
denk gelir.
1901 yılında Sigmund Weinberg Beyoğlu’ndaki Concordia salonunda, 1902’de Cambon isimli bir Fransız Varyete Tiyatrosu’nda
yaptıkları gösterileri Yıldız Sarayı’nda da tekrarladılar. Daha sonra bu
listeye Dolmabahçe Sarayı’nda Sultan Mehmet Reşat ve misafiri Şeyh Sinüsi’ye
gösterim yapan Cemil Filmer de eklendi. Weinberg, daha sonraki tarihlerde
Şehzadebaşı’ndaki Ferah Tiyatrosu ve Osmanbey’deki Bülbül Bahçe Gazinosu’nda
yaptığı gösterilerle sinemayı Muhafazakâr İstanbul kesimine de tanıttı.
İlk yerleşik sinema ise Tepebaşı’nda açılan Pathe Sineması’ydı.
Bunu Beyoğlu’nda Eclair, Oriental, Central, Orientaux, Gaumont, Lion ve Magic
gibi salonlar izledi. Sigmund Weinberg tarafından işletilen Pathe daha sonraki
yıllarda değişik semtlerde aynı isimle açıldı. En uzun ömürlü salonlar olan
Alkazar, Elektra gibi salonlar ise yine Beyoğlu civarında izleyicilerini
ağırladı.
O tarihe kadar Şehzadebaşı’nda Feyziye Kıraathanesi’nde
Katip Salih’in Karagöz-Hacivat oyunlarıyla halkı eğlendiren Murat ve Cevat
Boyer Kardeşler, bu yeni icadın bir iki gösteriminden sonra kıraathanelerini
sinema salonu haline getirip ismini ‘Milli Sinema’ koyduklarında tarih 19 Mart
1914’ü gösteriyordu.
Bu salon ilk Türk sinema salonu olma özelliğini taşır.
Ardından, Şakir Seden’le Fuat Uzkınay, Sirkeci’de lokantacılık yapan Ali Efendi’yi
(Öztuna) ikna ederek ikinci Türk sinema salonunun açılmasını sağladılar.
Sinemaya yerin sahibi olan amcaları Ali Efendi adı verildi.
Sinema, başlangıç yıllarında hızla kabul görmesine rağmen
tüm ülkeye yayılamıyordu. Bundaki en önemli etken, ‘cereyan’ın, yani elektriğin
Anadolu ile henüz tam olarak tanışmamasıydı!
İlk sinemalar yalnız erkeklere mahsustu. Sonra kadınlar
matinesi yapılmaya başlandı. Daha sonra ise salonlar perdeye doğru perde yahut
ahşap paravanlarla dikey olarak ikiye bölünüp haremlik-selamlık uygulamasına
geçilmişti.
Askeri Müze Sineması’nda ise bu durum biraz farklı
uygulanıyordu; ön tarafta erkekler, arka sıralarda hanımlar, arada ise ahşap
parmaklıklar vardı.
Kasım 1914’e kadar, Türkiye’de hep yabancıların çektiği
filmler gösterildi. Bunların büyük çoğunluğunu Lumière’lerin çektiği filmlerdi.
Kısa sürede sosyete aktivitesinden çıkıp, halk eğlencesine
dönüşen film gösterileri için hızla salonlar açılmaya başlandı. İlk sinemaların
çoğu eski tiyatro binalarında açılıyordu. Sinema salonu olarak inşa edilen ilk
binalar ise Taksim’deki Majik, Beyoğlu’ndaki Etual, Elektra, Sine Palas ve
Elhamra ile Kadıköy’deki Süreyya sinemalarıydı.
Savaşın
başlamasıyla beraber doğal olarak sinema savaşa ve ordulara hizmet vermeye
başladı. Her ülke kendi sinemacılarına belgesel içerikli filmler çektiriyor ve
kitleleri etkilemek için toplu gösterilerle bir tür propaganda sineması
geliştiriyordu.
1915’te ilk sinema kuruluşumuz açıldı: Merkez Ordu Sinema Dairesi (MOSD). Bu kurumun
başına, Türkiye’de halka açık ilk film gösterimini yapan Sigmund Weinberg
getirildi.
Bu birimde görev alanlardan bazıları şunlardı: Fuat Uzkınay
(Weinberg’in yardımcısı), Mazhar Kınay ve Cemil Filmer. MOSD, ilk başta belge
filmler çekti ama bunlar Padişah’ın ve Enver Paşa’nın özel yaşamıyla ilgili
filmlerdi.
Sigmund Weinberg’in çektiği, Leblebici Horhor Ağa, ilk
konulu Türk filmi idi. MOSD’un yapımcısı olduğu bu film başrol oyunculardan
birinin ölümüyle yarım kalacaktı.
1920’lerin başında ilk işletmeci Ali Efendi, yeğenleri Şakir
ve Kemal Seden kardeşlerle bir “aile ortaklığı” girişimi “Sinema İşçileri
Şirketi”ni kurdu. Yabancı filmlerin dış alımını da yapmak amacıyla kurulan
şirket, çalışmalarını 1928li yıllara kadar sürdüreceği gibi, ilk Türk yapımevi
olma özelliğini de taşıyacaktı.
Kemal Film, Eyüp’te vaktiyle dikimevi atölyesi olarak
kullanılan Feshane Fabrikası’nın bir bölümünü kiralayarak yerli film yapımı
işine girmeye karar verince, oyuncu ve yönetmen olarak Almanya’da filmler
yapmış Muhsin Ertuğrul’u birlikte çalışmaya davet etti.
Esasen bir tiyatrocu olan Muhsin Ertuğrul, Türk sinemasında
1922’den 1939’a kadar tek başına etkin olacaktı. Dolayısıyla bu süreç yönetmenlik,
senaristlik, oyuncu kadrosu Dârülbedayi’nin egemenliğiyle geçti.
Tiyatrocular Çağı olarak adlandırılan bu dönemde, Türk
sineması içerik anlamında pek bir şey yapamazken, film izleme alışkanlığı
bağlamında epey mesafe aldı. Bir kere klasik tiyatro izleyicisi aynı zamanda
sinema izleyicisi olmuştu. Özellikle büyük kentlerde hiç de fena olmayan bir
seyirci kitlesi oluşunca, sinema dergileri, yapım evleri, oyuncu şirketleri
gibi yan kuruluşlar kendiliğinden açıldı.
Türk filmi örneklerinden, sinemamızda tiyatrocuların
egemenliğinin iyiden iyiye azaldığı 1940’a kadar, çekilen filmlerin çoğu
tiyatro eseri ya da batı filmlerinin uyarlamasıydı. 20 yıla yakın Türk sinemasının kaderini tek
başına elinde tutan Muhsin Ertuğrul doğal olarak tiyatrodan besleniyordu ancak
sinema onun için önemli bir yan uğraş ve ticari kapıydı.
Sinemanın kazançlı bir yatırım aracı olarak tanınması
yapımcıları daha fazla film yapmaya; gösterimcileri de daha fazla seyirci
toplamanın yollarını araştırmaya yöneltmişti. Bunlardan ilki ve en cazip olanı
bu yeni sanat dalı için yeni starların keşfiydi. Özellikle Amerika’da Charlie
Chaplin, Harry Langdon, Fatty Arbuckle, Mabel Normand ve Harold Lloyd gibi
yetenekler çok kısa sürede keşfedildi ve tüm dünyada tanındılar.
Sinema salonlarının açılıp film sayısı arttıkça, seyirciler
filmler üzerine daha çok bilgi sahibi olmak istiyor ve ilk dergiler bu bilgi
açlığını bastırmak amacıyla yayın hayatına atılıyordu...
1920’lerin başlarında haftada 40 milyon ABD’li sinemaya
gidiyordu. Amerikan sinemasının çok kısa sürede endüstriye dönmesinin en önemli
sebebi, sinemayı destekleyen yan sektörleri hemen oluşturabilmesiydi.
Sinema dergileri, oyuncu yetiştirilmesi, teknik malzeme
üretimi vs…
Yapımcı ve gösterimcilerin kazançlarını daha da arttırmak amacıyla
bir dizi “tanıtım” faaliyetlerinin içine girmesi, halkın sinemaya gösterdiği
müthiş ilginin de yardımıyla sinema yayıncılığına giden yol açılmıştı. Sinema
salonlarının açılıp film sayısı arttıkça, seyirciler filmler üzerine daha çok
bilgi sahibi olmak istiyor ve ilk dergiler bu bilgi açlığını bastırmak amacıyla
yayın hayatına atılıyordu.
1918’de sektörün ilk yayını sayılabilecek olan Temaşa
dergisiydi. Bunu 1923 yılında Hikmet Nazım’ın Sinema Postası ve bir yıl sonra
Mehmet Rauf’un Sinema Yıldızı takip etti. Salon ve film sayısı arttıkça
dergiler de hızla çoğalıyordu; Film Mecmuası, Artistik Sinema Dergisi, Ekran,
Sinema Gazetesi, Glorya Sineması dergisi, Haftalık sinema gazetesi, Sinema ve
Tiyatro Heveskârı Dergisi, Holivut Dergisi, Artist, Yeni Film, Sinema Mecmuası,
Temaşa Âlemi, Cine Journal, Film Gazetesi, Yeni Film gibi uzun ömürlü olmayan
dergiler takip etti.
Pek çoğu bir sinema işletmesi, salonu ya da bir film
acentasına bağlı yayımlanan bu dergilerin görsel tasarımları birbirine çok
benziyordu. Her derginin çıkış amacı birbirinden çok az farklılık gösterse de
hepsinde okuyucu bilgilendirme kaygısı görülüyordu.
Belli sabit sayfaları vardı; okuyucu sualleri, gösterime
giren film tanıtımları ve Yeni Filmler gibi yabancı sinema dergilerinden
yapılan çeviriler. Bu dönem sinema dergilerinde film konuları, hülasa (özet)
başlığıyla uzun uzadıya hikâye ediliyor, dönemin en popüler Amerikan aktör ve
aktrislerinin hayat hikâyeleri magazinel yönleriyle de ele alınarak
anlatılıyordu.
Bir diğer önemli ortak özellik de gelenekselleşmiş “Sinema
Romanları”ydı. Bu romanlar bir filmin, hikâyeleştirilerek uzun uzun
anlatılmasından oluşmaktaydı. Ayrıca, o dönemde de her dergi tirajını arttırmak
amacıyla birtakım promosyon uygulamaları yapıyordu. Çekilişle dağıtılan sinema
biletleri ve indirim kuponları gibi…
Muhsin Ertuğrul da, yakından takip ettiği Batı sinemasının
etkisiyle yeni yıldızlar bulması gerektiğini iyi biliyordu. 1932 Eylülünün
sonunda gazeteye verdiği ilanda Şehir Tiyatroları’nın konservatuar için öğrenci
aradığını duyurdu. Seçilecek olanlar hem okuyacak hem de çalışacaktı. Ertuğrul,
müracaat eden 50 aday arasında, sarıya yakın bukleli saçlarıyla, bir omzu
diğerinden biraz yukarıda, mahcup şekilde duran 16 yaşındaki bir kızı
beğenmişti. İsmi Cahide olan bu genç kız, 135 kuruş yevmiyeyle figüran olarak
işe girdi. Ertuğrul’un rejisörlüğünü yaptığı ‘Söz Bir Allah Bir’ adlı filmle
başladığı kariyeri, ‘Aysel Bataklı Damın Kızı” filmiyle zirve yaptı.
Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Bir Millet Uyanıyor hem büyük
gişe başarısı yakalamış, hem de sıradan insanların o güne kadar çok fazla
bilmediği Ferdi Tayfur, Mahmut Moralı, Hadi Ün, Hazım Körmükçü, Sait Köknar,
Ercüment Behzat Lav, Vasfi Rıza Zobu gibi isimleri meşhur etmişti.
Yıldız Mecmuası, 1951’de ‘en beğenilen kadın sanatçı’ olarak
Cahide Sonku’yu seçmişti. Aynı dergi sinema yıldızı yarışması düzenlemiş ve
birinci olarak erkeklerde Ayhan Işıyan ve Mahir Özerdem, kadınlarda ise Belgin
Doruk gelmişti. Sonraki yıllarda Ekrem Bora, sonraki yıllarda Fatma Girik,
Çolpan İlhan, Göksel Arsoy, Salih Güney, İzzet Günay, Tamer Yiğit, Tanju Gürsu,
Tarık Akan, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit gibi yıldızlar hep Artist, Ses, Hayat
ve Yıldız gibi dergilerin yarışmalarından sonra kapakta yer alarak ünlü
oldular.
Türk sinemasının dergi yayıncılığı ve yıldız sistemi 1970’li
yılların başlarına kadar devam etti. Televizyonun gelişmesi, sinemanın erotizme
yenik düşmesi ile aileler sinemadan uzaklaşınca dergiler kapandı, yıldızlarımız
kendi kabuklarına çekildi.
28 Aralık 1895’te Paris Grand Cafe’de ‘Bir Trenin Gara
Girişi’ni izleyen 33 kişi muhtemelen ilk salon izleyicisiydi. Ülkemizde ise
özel gösterimlerin dışında (ilk özel gösterimlerden birinin Sultan 2.
Abdülhamid’e yapıldığını daha önce yazmıştık)
1897 yılında Beyoğlu’nda bir birahanede yapıldığını ve Grand
Cafe’de gösterilen filmin izlendiğini biliyoruz.
Sinemaya ilk ilgi duyanlar şüphesiz tiyatro sanatçıları ve
sirk gösterileri yapanlar olmuştu. Bir filmi çekmek kadar gösterimini yapmanın
da önemini kavrayan bu yeni icadın ilgilileri, ilk iş olarak hazır mekânlara
rağbet ettiler. Dolayısıyla ilk sinema salonları tiyatrolardı. Ancak, sinemaya
olan ilginin arttığını görenler özellikle büyük kentlerde sadece film gösterimi
yapan mekânlar da açmaya başladılar.
Başlangıçta ‘zengin eğlencesi’ gibi görülen sinemanın,
salonların ardı ardına açılmasıyla halk eğlencesine dönüşmesi uzun sürmedi.
Ancak, geçen yüzyılın başlarında özellikle Anadolu’da elektriğin yaygın
olmaması, bu sanatın yayılmasını önlüyordu. Sıkıntı sadece bu değildi.
Gösterilen filmler genelde yabancıydı ve halk mesafeli duruyordu. İlk
sinemacılarımızın çektikleri filmlerin özgün olmaktan ziyade Batı uyarlaması
hikâyeler olması işin tuzu biberi oluyor, bir türlü Anadolu insanı ile sinema
arasındaki makas kapanmıyordu. Muhsin Ertuğrul’un sinemaya el atmasıyla tamamen
özgün ve arzu edilen seviyede olmasa da, Türk sineması belli bir rotada hareket
etmeye başlamıştı. Ertuğrul’dan hemen sonra sinemanın lokomotifliğini alan
Faruk Kenç, şehirli hikâyelere taşra öyküleri eklemeyi düşündü. Ancak çektiği
filmler içerik açısından topluma yabancı olduğundan ‘Köy filmleri’ hiçbir zaman
halktan beklenen kabulü görmemişti.
Bu esnada çok ilginç bir şey oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın
patlak vereceği anlarda Amerikan ve Rus filmleri Avrupa üzerinden ülkemize
girmekte zorlanmaya başladılar. Amerikalılar yeni bir rota belirledi: Mısır.
Mısır ise gelen Amerikan film paketlerine kendi filmlerini ekleyerek
pazarlamaya başlamıştı. İstanbul ve Anadolu’da gösterime giren Mısır filmleri
muazzam ilgi gördü. Özellikle Abdülvahab’ın ‘Aşkın Gözyaşları’ isimli filmi
haftalarca kapalı gişe oynayınca, piyasalarda Mısır egemenliği hâkim oldu.
Kültür olarak Türk halkına çok yakın olan Mısır filmleri izleyicinin büyük
ilgisini çekince, bir süre sonra devlet duruma müdahale etti. Mısır
filmlerindeki şarkıların bile tercümesi olmadan vizyon şansı kalmayınca, sinema
Münir Nureddin Selçuk’u keşfetti.
Anadolu insanı ise bu çatışmadan memnundu zira melodram ve
arabesk türü izlemeye başlamıştı. Zeki Müren’in piyasaya girişi işte tam bu
döneme rastlar. Yaşanan büyük iç göç, Tek Parti döneminin tarihe karışması
sinemayı olumlu etkileyen faktörlerdi ama ciddi anlamda sansür ve kısıtlamalar
da vardı. 1954 yapımı bir Zeki Müren filmi olan ‘Beklenen Şarkı’, piyasalardaki
Mısır hâkimiyetine tamamen son verdi. Seyirci artık kendi sanatçılarımızı,
kendi şarkılarımızı tercih ediyordu.
Sinema yayıncılığı, yeni yıldızların keşfi ile her yıl
çekilen film sayısı hızla artıyordu. Yıllık çekilen film 10 iken, önce 50
sınırını zorladı, sonra 100… 1970’li yıllara gelindiğinde ulaşılan rakam bugün
bile etkileyicidir; yıllık 300 film. Yeşilçam ‘Altın Çağı’nı yaşıyordu…
Hikâyelerin yerli oluşu, yerli yıldızlar, artan yapım
şirketi sayısı seyirci patlaması yapmış ve ‘sinemaya gitmek’ artık bir Anadolu
aile geleneği olmuştu. Benzer bir zenginlik film türlerinde de yaşanıyordu. Tarihî
fantastik filmlerden dinî içeriklisine, melodramdan polisiye-gerilim türüne
kadar hemen her türden yüzlerce film çekiliyordu.
Ancak ülkenin bir yandan siyasi ve ekonomik buhrana doğru
hızla yol alması, diğer yandan yapımcıların sinemadan kazandıklarını başka
alanlara yatırması bu gösterişli dönemin sonunu da hazırlamaya başlamıştı.
31 Ocak 1968 akşamı ekranlarını açan TRT, haftada üç gün
sadece Ankara ve çevresine yayın yapmaya başlamıştı.
Bir süre günde sadece 80 dakika yayın yaptı. Muhtıra sonrası;
Temmuz 1971’de Genel Müdürlüğüne getirilen emekli General Musa Öğün’ün
çabalarıyla kurulmaya başlanan verici ağları, TV yayınlarını giderek yurdun
büyük bölümüne yayarken, yayınlar etkisini ilk olarak sinema salonlarındaki
seyirci sayısı üzerinde göstermeye başladı.
Yeşilçam ‘Altın Çağı’nı yaşıyordu. Yıllık 300’ü aşan film
üretimi, Türk halkında ciddi anlamda sinemaya gitme alışkanlığı oluşturmuştu.
Aileler, haftada en az bir gün toplanıp sinemaya gidiyor, Türk filmlerini
izliyorlardı. TRT bir yandan yayın ağını ve saatini genişletirken, diğer yandan
içeriğini güçlendiriyor ve Türk halkı ‘Beyazcam’ı yavaş yavaş evlerine almaya
başlıyordu.
1950’de 22 olan yıllık film sayısı, 60’ta 78’e, 65’te 213’e,
72’de 299’a fırlamıştı. Türk sineması, başka hiçbir ülkede görülemeyecek bir
yapıya ulaşmıştı. Filmlerin yapımında, yapım şirketlerinden daha çok dağıtım
şirketleri söz sahibi olmuştu. Çünkü para onlardan geliyordu. Türkiye, 5
dağıtım bölgesine ayrılmış, bu bölgeler bütün sinema salonlarını elinde
tuttukları için, istedikleri filmi gösteriyor, arzu etmediklerini
göstermiyorlardı. Dolayısıyla bir film henüz proje aşamasındayken senaryosundan
oyuncu tercihine kadar müdahale edebiliyorlardı. Seyircinin tercih ve ilgisini
de çok iyi bildikleri için neredeyse hiç yanılmıyorlardı. Bu çark öylesine
büyüyüp acımasızlaştı ki, yapımcılar artık içerik ve esere bile bakmıyor,
sadece kendilerinden talep edileni yerine getirmek için dağıtıcılardan gelen
senetleri tahsil etmekle uğraşıyorlardı!
TRT, salı akşamlarına “Türk Sineması” saati koyarak
Yeşilçam’a ilk öldürücü darbeyi vurmuştu. Aileler artık, toplanıp sinemaya
gitmek yerine, yine toplanıp televizyonu olan komşuya film izlemeye gidiyordu.
Üstelik paraları ceplerinde kalıyordu!
Seyirci sayısındaki bu düşüş, yapımcıları film türlerini
değiştirerek ilgiyi diri tutmaya yöneltti. İtalyan sinemasından uyarlamalarla,
‘erotik güldürüler’ çekilmeye başlandı. Bu tercih, önce Metin Erksan, Lütfi
Akad, Halit Refiğ gibi usta yönetmenleri sinemadan kaçırdı. Ardından Yeşilçam
yıldızları birer birer sinemadan ellerini ayaklarını çekmeye başladılar. Bunun
yerine sahneye çıkan yıldız sayısı da az değildi.
Çekilen yeni türdeki filmler, sinema izleyici profilinde de
ciddi değişiklik yapmaya başlamıştı. Sinema salonlarına artık, aileler yerine
16-35 yaş arası erkekler gidiyordu. Tam bu esnada Ertem Eğilmez’in Yeşilçam’a
umut veren dokunuşu gerçekleşti. O güne kadar köklü bir güldürü geleneği
olmayan Yeşilçam’a Hababam Sınıfı serisiyle beraber yüz ağartan örnekler verdi.
Kemal Sunal, Zeki Alasya, Metin Akpınar, İlyas Salman gibi isimler can çekişen
Türk sinemasının ömrünü birkaç yıl uzatmak için âdeta savaş veriyordu.
TRT’nin politikalarındaki katılığı halkın muazzam ilgi
gösterdiği arabesk müziği sektörüne sinemadan başka kendini gösterme alanı
bırakmıyordu. Ferdi Tayfur, Orhan Gencebay, Müslüm Gürses, İbrahim Tatlıses
gibi isimler yeni çıkan her albümüne klip niyetine birer film çekiyor ve
gösterime sokuyordu. Daha sonra bu furyaya Ercan Turgut, Vahdet Vural, Küçük
Emrah gibi isimler eklendi.
Yıllık çekilen film sayısı 300’lerden 60’lara kadar
gerilemiş ve bunların 30’a yakını arabesk türünden filmler olmuştu.
Öte yandan erotik sinema sansürü kendi yöntemleriyle aşmayı
da keşfetmişti. Bakanlığın heyetine gönderilen kopyalarda sakıncalı sahneler
kesiliyor, gösterimde tekrar ekleniyordu. Ve giderek ‘soft’, hatta ‘hard’
pornografik filmler de çekmeye başlamıştı Yeşilçam. Sadece bir oyuncu yılda
30’dan fazla ‘seks’ filmi çekmeye başlamıştı.
Artık aileler bırakın sinema salonuna gitmeyi, salonların
bulundukları sokaktan bile geçmeyi terk etmişti. Türk sinema yapısı doku
değiştirmişti, sinema sanat olmaktan çıkmaya başlamıştı. 1980 darbesi Türk
sinemasına öldürücü darbeyi vurdu ve âdeta bıçak gibi kesip attı.
70’li yıllarda sinemamızın gelişimi kendi iç dinamikleri
kadar dış faktörlerin de etkisinde kalmıştı.
Siyaset ve ekonomi toplumu köklü şekilde etkiliyor ve
tüketim alışkanlıklarını değiştirdiği gibi, sanat ve estetik algısıyla ilgili
yeni ve daha önce pek bilmediği alışkanlıklar ediniyordu. Şüphesiz TRT bu
etkenlerin en başındaydı. TV’ye artan ilgi, her eve bir televizyon girmesi
sinemanın nefesini kesiyor ve onu sanat dışı yollara zorluyordu. Bunun en
zehirlisi ise şüphesiz ‘seks’ filmleri furyasıydı. 1979 yılında çekilen 204
filmin 120 tanesi erotik türündendi. Sorun sadece bu da değildi, toplumun aşırı
politize edilmesi sanatı da vuruyor, sanat üretimini ideolojinin kof ve kaba
kollarına terk ediliyordu.
1978 yılında, dönemin Kültür Bakanı Ahmet Taner Kışlalı’nın
sinemaya özel bir ilgi gösterip bakanlık bünyesinde Sinema Dairesi kurdurması
şüphesiz sevindirici bir gelişmeydi.
Senaryosunu Yılmaz Güney’in yazdığı ve Zeki Ökten’in
yönettiği Sürü, Erden Kıral’ın çeltik ağalarına karşı savaş veren bir
kaymakamın anılarını anlattığı Kanal, Yavuz Özkan’ın bir maden ocağındaki
sömürüye başkaldıran işçiler üzerine kurulu filmi Maden, dönemin politik
sinemasının en çarpıcı örnekleriydi. Elbette ideoloji skalasının sağ kesimi de
boş durmuyor, filmler üretiyordu. Salih Diriklik’in Gençlik Köprüsü, Mesut
Uçakan’ın Lanet’inden sonra, yönetmenliğini Mehmet Kılıç’ın yaptığı Cüneyt
Arkın, Oya Aydoğan ve Baki Tamer’in başrolleri paylaştığı Güneş Ne Zaman
Doğacak, Türk sinemasının ülke tarihinde nasıl etkin bir rol oynayacağının
örneği olacaktı.
Sansür Alt Kurulu’nda iki kez reddedilen Güneş Ne Zaman
Doğacak, uzun uğraşlar sonucunda gösterim izni alabilmişti. Beyoğlu Emek
Sineması’nda yapılan gala gecesinde çıkan tatsızlıklar, ileride yaşanacak acı
gelişmelerin işaret fişeği gibiydi. İstanbul’da 9 sinemada birden gösterime
giren film, Beşiktaş Yumurcak Sineması’nda sahneye atılan bir bomba neticesinde
İstanbul’da vizyondan kalkacaktı. Ancak Anadolu gösterileri devam ediyordu…
Türkiye 1980 yılına girerken ekonomik ve sosyal buhran zirve
yapmıştı. İç göç inanılmaz hızlanmış, enflasyon dudak uçuklatıcı boyutlara
ulaşmış, karaborsacılık başını alıp yürümüş, terör her gün onlarca can almaya
başlamıştı. Elektrik parasını tahsil edemeyen Bulgaristan şalteri indirmiş,
elektrik kesintisi günde 10 saati bulmuştu. Benzin kuyrukları kilometreleri
buluyor, tüp gaz bulunamıyor, şeker, et, yağ gibi temel gıdalar
karaborsacıların depolarında bekletiliyordu. Ülke tam anlamıyla yolunu
şaşırmışken arabesk furyası milyonların ilgisine mazhar oluyor, sinema
salonları ise artık neredeyse tamamen seks filmlerinin esiri oluyordu.
Maraş’ta Güneş Ne Zaman Doğacak filminin gösterimi sırasında
patlatılan bir ses bombası, karanlık odakların ‘İç Savaş’ planını hayata
geçiriyor ve 104 kişinin ölümü, yüzlerce insanın yaralanmasıyla neticelenecek
olan kanlı bir sayfa daha açılıyordu.
Bu kaotik sarmal her geçen gün ülkeyi daha da boğarken ordu
bir müdahale ile yönetime el koyduğunda tarih Eylül 1980’di.
Askerî darbe sadece siyaseti askıya almamıştı Türkiye’de.
Bir süreden beri pusulasını iyiden iyiye şaşırmış olan Türk sineması da bir
fetret dönemine girmiş oldu. O yıl düzenlenecek olan 17. Antalya Film Şenliği
yapılamamış, birçok sinema adamı meslekten soğumuş ve uzaklaşmıştı. Seks
filmleri furyası kesin olarak sona ermiş, sinema salonlarını ürpertici bir
ıssızlık esir almıştı. Başlarda bu rahatlık Yeşilçam’ı olumlu etkiler gibi
görünürken, yanlış tercihler ve geçmişten ders almama huyu yeni sıkıntıların
çok da uzak olmadığının sinyalini vermeye başladı. Yıllık film sayısı bir anda
50’ler düzeyine inmişti.
Ülkenin yaşadığı askerî darbe birçok yapımcıyı da sektörden
uzaklaştırmıştı. Atıf Yılmaz; Necati Cumalı uyarlaması Mine’yle “kadın
sorunları”na eğilince “kadın filmleri dönemi” başlamış oldu.
Önce televizyon, sonra avantür ve erotik filmler, ardından
askerî müdahale ve akabinde sektörden çekilen yapımcılar ile ciddi anlamda bir
darboğaz yaşayan Türk sinemasına esas öldürücü darbeyi ise kadim dostu
teknoloji vuracaktı.
Ülkemizde ilk defa 1974 yılında İstanbul ve Ankara’daki iki
büyük otelde yapılan kapalı devre yayın ile
tanınmaya başlayan video teknolojisi, Almanya’da çalışan Türk işçilerin
tatillerinde yanlarında getirdikleri cihazlar ile halk arasında yaygınlaşmaya
başlamıştı. Ancak ilk dönemlerde gerek cihaz, gerekse gösterilecek yapım sayısı
çok kısıtlıydı.
Asıl artış, altı ay yurtdışında kalan herkesin gümrük
vergisi ödeyerek yurda video cihazı sokabileceğine ilişkin Kararname’nin Şubat
1982’de yayımlanmasıyla oldu. 1983 başında Gümrük Mevzuatı’nda yapılan yeni bir
değişiklikle, yurtdışından boş videokaset ithali de serbest bırakılınca, hem
video kulüpleri mantar gibi çoğaldı, hem de renkli televizyon satışlarında
büyük artışlar olmaya başladı. Artık toplumun önüne yeni bir tüketim alanı
açılmış, tıpkı sinemanın ilk keşif yıllarındaki gibi, öncelikle özel
mekânlarda, ardından kahve, pastane, birahane gibi yerlerde video film
gösterileri yayılmaya başlamıştı. Sinema âdeta başladığı yıllara geri dönmüştü.
Kısa bir süre sonra düzenlenen uluslararası video
teknolojileri fuarı, artık videoyu ciddi bir sektör olarak Türk halkının
hayatına sokacaktı. Ve yine tıpkı sinemanın başlangıç yıllarında olduğu gibi
video dergileri geldi: Video- TV, Film Market, Video Magazin, Video-Sinema,
Gelişim Sinema…
Eski ve yeni filmlerin telesine yapılarak videokaset hâline
dönüştürülmesiyle Türkiye ve Almanya’da yeni bir pazar meydana gelmesi çok
sürmedi. Bunun üzerine Yeşilçam’daki bazı küçük firmalar filmlerini artık
negatife değil, daha ucuz olan videokaset üzerine kaydetmeye başlayınca, film
yapmak hem daha kolay, hem de çok daha ucuza mal olacaktı. Ancak video asla
negatif filmin kalitesinde olmadığı gibi, küçük beyaz camda seyredilen bir film
ile kocaman perdede izlenen film arasında ciddi bir estetik tat farkı vardı.
Sonraki yıllarda büyük yaygınlık kazanacak olan bu video
film çekimlerinin ilk örneğini de Hitit Video Fatih Sultan Mehmet adlı tarihî
film ile verecekti. Kısa süre sonra video sektörü Yeşilçam için televizyondan
çok daha büyük bir rakibe dönüştü. Ve özel TV kanallarının da devreye girmesiyle
tekrar bir duraksama dönemine girdi Yeşilçam.
Elbette istisnai olarak kaliteli filmler de çekiliyordu
ancak doğru düzgün vizyon şansı bulamayan bahtsız bir kuşağın eseri
oluyorlardı. Muhsin Bey, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni bunlardan sadece
ikisiydi.
1990’lara doğru çekilen film sayısı maliyetlerin yüksekliği
nedeniyle giderek düşmüştü. 1990’lı yıllar, ‘büyük çöküşü’ 1980’lerde yaşayan
Türk sinemasının, tekrar eski günlerine dönemese de küllerinden yeniden
doğmasını sağlayacaktı.
Nitekim 1996’da vizyona giren ‘Eşkıya’nın 2,5 milyon kişilik
hâsılata ulaşmasıyla Türk sineması için umut doğdu. Bu rakam, o dönem için
büyük bir izleyici rekoruydu.
1990’lı yılların en fazla film üretilen dönemi 1993-1994
dönemi oldu. En az film de 20 film ile 1997’de çekildi. Bu dönem, Türk
sinemasının yurtdışında çok sayıda ödül almasıyla da dikkati çekti. Memduh Ün
‘Zıkkımın Kökü’ adlı filmi ile 1993 yılında İspanya Sinema Festivali’nde ‘En
İyi Yönetmen’ ödülünü aldı. Yine, ‘Tabutta Rövaşata’ Uluslararası Sinema Eleştirmenleri
Derneği Jüri Ödülü’nü aldı.
Yerli yapımlar, Amerikan filmlerinin neredeyse tümüne hâkim
olan pazar payını 2000’li yıllardan itibaren düşürmeye başlamıştı.
2000 yılında vizyona giren 15 yerli film arasından ‘Kahpe
Bizans’ yaklaşık 2 milyon izleyiciye ulaşırken, ‘Vizontele’, 2001’de 3 milyonu
geçen izlenirlikle ‘Eşkıya’yı geride bıraktı.
Bu tırmanış, ilk yıllarda seyirci sayısına çok fazla
yansımadı. 1997 yılında başlayan sayısal tırmanış kademeli olarak arttı.
Türk filmleri için asıl dönüm noktası 2004 yılı oldu.
‘G.O.R.A’ ve ‘Vizontele Tuuba’ ciddi rakamlarda seyirci topladı. Aynı yıl yerli
filmleri izleyen toplam seyirci sayısı 6 milyon 657 bine çıktı.
Yeşilçam bir yandan geçmiş ile kurulu olan köprüleri atıyor,
teknik altyapıdan yapım firmalarına kadar bambaşka bir sistem devreye
giriyordu.
2005’te vizyona giren 27 yerli yapımı toplam 6 milyon 795
bin kişi izlerken, Türk sineması 2006’da rekor yılını yaşadı. Gösterilen 33
yerli filme 10 milyon 838 bin kişi talep gösterdi. Türk sinemasında 2006 ve 2007 yılları gişe
başarıları ve ödüllerin geldiği yıllar oldu.
Büyük badireler atlatan Türk sineması yıllar sonra tekrar
yabancı filmlerle yarışır, hatta onları geçer hâle gelmişti. Bu nedenle Türk
halkı ‘kendi sinemasını en fazla izleyen halk’ oldu. 31 hafta gösterimde
kalarak, 4 milyon 301 bin izleyici ile en yüksek izleyici rekorunu alan ‘Recep
İvedik’ aynı zamanda o güne kadar tüm zamanların en çok izlenen Türk filmi
unvanını da taşıyacaktı.
Bu filmi sırasıyla 4 milyon 256 bin izleyici ile 2005 yapımı
‘Kurtlar Vadisi: Irak’ ve 4 milyon izleyici ile 2003 yapımı ‘G.O.R.A’ izledi.
2004 yılında, 5224 sayılı “Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve
Sınıflandırılması ile Desteklenmesi Hakkında Kanun” çıkarıldı ve bu yasa Türk
sineması için bir dönüm noktası oldu. Yasa ile uluslararası değerlendirme ve
sınıflandırma sistemine geçilmiş oldu.
2008 Türk sineması açısından tekrar ‘altın’ kavramını hak
eden yıl oldu. Cannes Film Festivali’nde Nuri Bilge Ceylan’a ‘En İyi Yönetmen’
ödülünü getiren ‘Üç Maymun’, Oscar’da ilk 9 film arasına girerek ‘aday adayı’
oldu. Can Dündar’ın yönetmenliğini ve
senaryo yazarlığını üstlendiği ‘Mustafa’ adlı belgesel de 1 milyon seyirciyi
aştı.
Yönetmenliğini Mahsun Kırmızıgül’ün yaptığı ‘Beyaz Melek’,
41. Houston Film Festivali’nde, ‘En İyi Uluslararası Yabancı Film’ ve ‘Jüri
Özel En İyi Yönetmen Ödülü’ aldı. Ayrıca film, vizyona girdiği 2007 yılında 2
milyondan fazla seyirciyi sinema salonlarına çekti.
2012 yılında Fetih 1453’ün şaşırtıcı başarısı sektör adına
cesaret vericiydi. Film, 6,5 milyon seyirci sayısıyla o döneme kadarki tüm
listeleri altüst etmişti. Ancak rekoru elde tutması uzun sürmedi; 2013’te Düğün
Dernek 7 milyon sınırını zorladı, 2014’te ise tartışmalı film Recep İvedik-4,
7,5 milyon kişiyle rekoru hâlen elinde bulunduruyor.
Uluslararası arenada da yüz ağartan örnekler çıkmaya devam
etti. 2012 yapımı bir İsmail Güneş filmi Ateşin Düştüğü Yer dünyanın en
prestijli yarışmalarından Montreal’den çifte ödülle döndü. Bu yıl ise Nuri
Bilge Ceylan’ın uzun filmi Kış Uykusu, Cannes’da Altın Palmiye alarak Türk
sinemasının adını tüm dünyaya bir kez daha duyurdu.
Bir dönem 2 milyon rakamına kadar düşen seyirci sayısı da
hızla artmaya devam etti. Sinema salonlarında gösterime giren yabancı filmlerle
rekabet etmeye başlayan Türk sineması, gişe üstünlüğünü son birkaç yıldır
elinde tutuyor. Geçen yıl 29 milyon insanımız, yerli filmler için 270 milyon
lira ödedi.
Bir dönem kapanan, yıkılan sinema salonları eski
görkemleriyle yeniden açılamasa da, bugün ülke genelinde 620 sinema binası ve 2
bin 170 sinema perdesi bulunuyor. İnternet ve korsan film sektörü gibi tüm
zamanların en yaman rakibiyle mücadele eden sinema, her ne kadar devlet
yardımıyla yürüyor gibi dursa da, tekrar ayağa kalkıp koşmaya başlayacak gibi
görünüyor...



.jpg)




























































-large-picture.png)



