28 Mayıs 2016 Cumartesi
Yeşilçam usulü duvarları yıkmak
1 Mayıs 2016 Pazar
Şüphesiz ki insan zalimdir!
![]() |
| Annaud, her filminde olduğu gibi, bir belgeselci titizliğiyle yaklaşıyor projeye. İmkanınız varsa filmin kamera arkasını mutlaka izleyiniz. |
24 Nisan 2016 Pazar
Ayna metaforunda kötülük
![]() |
| Sinemanın ilk Pamuk Prenses uyarlaması |
Yaklaşık 5 yıl önce çekilen Pamuk Prenses ve Avcı, gerek sinematografik kalite, gerekse masal formunu deforme etmeyen yapısıyla kalite ortalamasını aşabilmişti. Yapımcılar bu kez devamı niteliğindeki olmayan bir çalışma ile ‘avcı’ karakterine bir ‘spin-off’ açarak bizi yeni bir kahramanın peşien düşürüyor. Bu tür çalışmaların daha önce de epey örnekleri gerek dünya, gerekse yerli sinemamızda vardı. Hatırlayalım, Luc Besson’un ünlü aksiyon filmi Nikita’da çok küçük ama etkileyici bir rolü olan Jean Reno Victor Nettoyeur tiplemesiyle karşımıza çıkmıştı. Nettoyeur Fransızca ‘Temizlikçi’ anlamına geliyordu ve gerçekten de bu karakter, işin içinden çıkılmaz durumlara düşüldüğünde ortaya aniden çıkıp ortalığı temizliyordu. Dramada sıklıkla kullanılan ‘Deus ex machina’ durumuydu Temizlikçi karakteri. Besson daha sonra bu karakteri alıp bir öykü inşa etti ve meşhur Leon filmi ortaya çıktı.
![]() |
| Luc Besson'un Nikita'sındaki 'Avcı'sı Temizlikçi Reno. daha sonra Spin-off olarak Leon'da hikayesini izledik. |
Avcı: Kış Savaşı’nda hikaye Pamuk Prenses’e merhamet gösteren Avcı’ya odaklanıyor. Filmin yönetmen koltuğunda bir görsel efektçi var; Cedric Nicolas-Troyan. Fransız kökenli Troyan, daha önce önemli filmlerde emeği olan bir efekt uzmanı ve Avcı: Kış Savaşı onun ilk uzun metraj çalışması. Yapımcılar ilk filmden önemli iki isim haricinde neredeyse tüm kadroyu değiştirmişler. Senaristlerdeki değişim, filmin hikayesini ve anlatımını olumlu anlamda yükseltmekle beraber sair sinematografik ögeler ilk filme göre epey aşağılarda kalıyor. Ayrıntılara geçmeden önce filmin öyküsüne bir göz atalım:
Masallar başı-sonu bilinen hikayeler olduğu için bunlardan uyarlanan filmlerin en faydalı yönlerinden biri, hikayeye aşina olmamızdır. dolayısıyla yapılacak her yeni dokunuş seyirciye sürpriz olarak gelip ayrı bir tat içerecektir. Pamuk Prenses’teki kötü ruhlu Kraliçe Ravenna (C.Theron), Pamuk Prenses’in hançeriyle ölmesinden epey önce güzeller güzeli kız kardeşi Freya’nın (E. Blunt) ihanetle süslü kaderine sadece seyirci kalmıştır. Yaşadığı ihanet ve büyük travmayla kalbi donan Freya, buz keser ve sevgiyi kendine düşman ilan eder. Dünyayı sevgisizlik ve nefret kurtaracaktır ona göre. Bu amaçla kendi iktidarını kurmak için çalışmalara başlar. Çocukları zorla ailelerinden kopararak acımasız bir ordu kurar. Dünyayı soğuk bir cehenneme çevirirken ordusunun en gözde iki savaşçısının yaşadığı aşk onu hayal kırıklığına uğratır. Oysa tüm askerlerine ‘kalbinizi sevgiye kapatın’ emri vermiştir. Çünkü sevgi zayıflık demektir Freya için. Avcı Eric (C.Hemsworth) ve Sara (J.Chastain) tek bir arzu içindedirler; kaçıp hayatlarını yaşamak. Freya’nın gaddarlığı bu destansı sevdayı bitirmekle kalmaz, Eric’i de hayattan soğutur. Vakta ki, kötülüğün menbaı olan aynanın ortadan kaybolduğu haberleri yayılana kadar. Freya için ayna dünyaya hakimiyet kurabilmek için gereklidir. Eric ise onu yitirdiği aşkını tekrar bulabilmek amacıyla aramaya başlar. Ve işin içinde hiç de hesapta olmayan biri daha vardır…
![]() |
| Avcı: Kış Savaşı'ndaki ayna klasik kullanımından farklı olarak üç boyutlu kullanılıyor. kötülüğün menbaı olan Ayna sadece kehanette bulunmuyor, bizzat fenalığa katkıda bulunuyor. |
Yönetmen Troyan ilk filminde epey zengin bir oyuncu listesiyle çalışma şansını yakalamış. Theron, Hemsworth, Chastain gibi popüler isimlere, Blunt da eklenmiş. Ancak, oyuncu listesinin bu güçlülüğü ne yazık ki karakterlere yansıtılamamış. Üç karakter dışında (Eric, Sara ve Freya) diğer oyuncular (Ravenna da dahil) çalakalem geçiştirilmiş hissi uyandırıyor.
Köksüz kötülük
Bir filmdeki iyi karakterleri yücelten kötülüğün varlığıdır. Kötü karakteriniz ne kadar sağlamsa iyi o kadar geçirgen olur ve seyircinin gönlünde karşılık bulur. Hatırlayalım; Revanna başlı başına bir kötülük odağı iken, yanındaki en az kendi kadar kötü Finn karakterini. Pamuk Prenses ve Avcı, güçlü ve koyu kötü tonlarıyla iyi/kötü dengesindeki kontrastı yakalamıya başarmıştı. Troyan’ın senaryosu yan karakterleri (hassaten kötüleri) neredeyse hiç derinleştirmiyor. Prensesin sevgi konusunda hışmına uğrayan zenci karakter finaldeki dönüşüme hazırlanamıyor bile. Varla yok arası bir yerde gezinip duruyor.
![]() | |
|
Film, teknik olarak sınıfı geçiyor ama görsellik epeyce sorunlu. Bir kere bu tür yüksek bütçeli filmlerden beklenen görselliğe sahip değil. Belki bunda görüntü yönetmeninin de payı olabilir. Film zaman zaman Tolkien in hudutlarında geziyor ama sınır ihlali yapıp seyircinin Yüzüklerin Efendisi’ne zihinsel atıfla filmden kopmasına izin vermiyor.
![]() |
| Avcı: Kış Savaşı, Pamuk Prenses ve Avcı'ya göre aksiyon sahneleri açısından oldukça zayıf. |
Peri masalının iki önemli unsuru vardı; ayna ve cüceler. Aynayı ilk film fiziksel olarak epey kullanmıştı. Avcı: Kış Savaşı ise şaşırtıcı şekilde aynanın fiziki varlığına takılmıyor. Parlak bile olmayıp kalaydan bir sini olarak varlığını sürdüren ayna, kötülüğün kaynağı olarak kullanılıyor ve bu yönde epey katmanlaşıyor. ‘Aynaya baktığında kim olmak istersen onu görürsün’ diyor kalbi buz tutmuş prenses.
Pamuk Prenses deyince elbette akla cücelerin gelmesi normal, zira 7 cüce ile bütünleşik algılanan bir marka isim Pamuk Prenses. İlk filmde cüce meselesi biraz mecburi olarak senaryoya dâhil edilmiş izlenimi veriyordu. Hikâyenin tıkandığı anda ortaya çıkan cüceler tek boyutlu ve sadece iyilik için vardı. İkinci filmde bambaşka bir yöntem tercih edilmiş. İnsanın hislerine dair simgelemeyi, her masalda olduğu gibi karkterler oluşturarak yapma yönündeki tercihin karşılığı olarak çıkıyor iki cüce karşımıza. İlkindeki gibi kalabalık değil. Bilge ve geveze cüce ile epey dengeli başlayan bu çaba, bir adım ilerde iki dişi cüce karakteri de (öfke ve saflık hissine karşılık olarak) yerli yerinde kullanıyor. Öte yandan cücelerle yaptığı diyalogda çirkinlik/kötülük örtüşmesine dair kıyısından köşesinden felsefeye bile soyunuyor Avcı: Kış Savaşı.
![]() |
| 7 olan cüce sayısını 4'e düşürüp iki tane de dişi cüce ekliyor film. |
20 Şubat 2016 Cumartesi
3 Şubat 2016 Çarşamba
Gazoza ‘inanç’ katılan zamanlar
Mühim not: Sevgili okur, bu yazı fena halde çözümleme içerir. Eğer filmi izlemediysen, okuman tavsiye edilmez. Önce filmi izlemelisin…
5 Kasım 2015 Perşembe
About Elly: Beyaz yalanlar ve hikayede boşluk hakkında…
Genç bir adam..
Ve genç bir kadın. Birbirini neredeyse hiç tanımıyorlar. İkisi
de tanıdıklarının kurgusu sonucu bir araya getirilmiş ve araca bindirilmiş.
Yakınlaşmaları istenmektedir.
Kadın, “Eşinden neden ayrıldın?” diye sorar. Adam;
“Bir sabah kalktık, eşim ‘Ahmet kötü bir son, sonsuz bir
umutsuzluktan iyidir..” dedi ve ayrıldık…
Elly Hakkında - Darbereye
Elly’nin belki de en can alıcı sahnesiydi bu.
Asgar Farhadi, İran orta sınıfı üzerinden insanların
birbirine söylediği masum yalanlar üzerine kurulan hayatların nasıl gerilimli
bir çatırtıyla önce çatlayıp, ardından çöktüğünü anlatıyor Eli Hakkında
filminde.
Filmin konusu özgün değil ama ne gam.
Farhadi dana önce tiyatro ve sinemada çok defa işlenmiş ve
hatta Anotonioni gibi ustaların kült haline getirdiği bir temayı alıp, İran
özelinde yerelleştiriyor ve sınıf değiştirerek başarıyla özgünleştiriyor.
Aslında Asgar Farhadi filmlerinde kadın imgesi üzerine başlı
başına bir yazı kaleme almayı hakkediyor. Farhadi’nin bir erkek, hassaten
İranlı erkek olarak (Müslaman) kadın bahsine didaktizmden bu kadar akıllıca
kaçarak değinebilmesi sadece dramatik bir yeti değil. Farhadi’nin mebzul
miktarda filozofi yeteneğinin de başarısı olsa gerek. Ancak böylesi bir analiz
ile sapaklara uğrarsak filmi haksızlık etmiş oluruz.
Önce çok kısa olarak Elly Hakkında filminin konusuna
değinelim:
İranlı yönetmen Farhadi’nin, dördüncü filmi olan 2009 yapımı
ve Berlin Film Festivali’nden Gümüş Ayı (En İyi Yönetmen) ödülüyle büyük sükse
yapıp, yönetmenin ismini dünyaya duyuran filmi Darbareye Elly’nin (About Elly)
öyküsü oldukça basit ve yalın.
İran’da orta sınıfa mensup üç aile, bir dul adam (Ahmed), üç
çocuk ve onların İngilizce öğretmeni (Elly) üç günlüğüne Hazar Denizi kıyısında
bir yer olan Challus’a tatile giderler. Mutsuz evliliğini kısa bir süre önce
sonlandıran Ahmed Almanya’dan yeni dönmüştür ve üniversiteden beri tanıdığı
arkadaşlarıyla buluşur. Sepideh ise çocuğunun İngilizce öğretmeni olan Elly ile
onu tanıştırmak ister. Esasen bu tatili de bir nevi bunun için ayarlanmıştır.
Grup Ahmad’in İran’lı bir kadınla evlenmek istediğini anladığında Sepideh’in
tatil planına neden Elly’i de kattığını anlar.
Ancak işler arzu edildiği gibi gitmez. Birden biri en
yakınına bile söylenen yalanlar ve gizlenen gerçekler ile insanlar yıllardır
tanıdıklarını zannettikleri yakınlarına nasıl yabancı olduklarını bedelini
ödeyerek anlayacaktır!
Filmin temel kırılma noktası şüphesiz Elly’nin aniden
ortadan kaybolmasıyla gelişen hikayenin bir anda gerilimli bir gizeme
dönüşmesi.
Bu ‘trük” ve tema ünlü İtalyan usta Michaelangelo Antonioni'nin
1960 yapımı “L'Avventura” (Macera-Serüven) filmini hatırlatıyor. Hatta bir adım
ileyleyerek şunu söyleyebiliriz; Farhadi’nin Elly Hakkında’sını, Anotinoni’nin
L’avventura’sından bağımsız değerlendirirsek, Farhadi’nin sanki bir kadın filmi
ya da toplumsaal cinsiyet üzerinde ilerleyen bir çabası varmış yanılgısına
düşebiliriz.
Oysa mevzu çok daha derin ve zeka-entelektüalite barındırıyor.
Önce Antonioni’nin Macera’sına bakalım…
L’Avventura Roma'lı bir grup zengin insanın Sicilya
açıklarındaki minik ve ıssız bir volkanik adaya yaptıkları yat gezisi sırasında
aralarından bir kadının birdenbire ortadan kaybolması ve sonrasında aramalara
canla başla katılan bu insanların yavaş yavaş ilgisizleşerek kendi dünyalarına
dönmeleri konu edilmektedir.
Ağır tempolu bu filmin klasik bir dramatik anlatımı yoktur,
hatta ortada bir macera filan da yoktur, ve haddizatında filmde hiçbir şey
olmaz. Bu nedenle Cannes'daki ilk gösteriminde filmi anlamayan bazı seyirciler
tarafından önce yuhalanmıştı. Ancak eleştirmenler ve jüri üyeleri Antonioni'nin
bu yepyeni üslubunun hemen farkına vararak sinemanın görsel anlatım diline
getirdiği yenilikten ötürü filme "jüri özel ödülü" vermişlerdi. Film
aynı zamanda "Altın Palmiye" ye de aday gösterilmişti.
Hemen farkedileceği üzere Macera, aslında başka bir klasik
öykünün Sanat sineması’na yapıtaşı olmasından kaynaklanıyordu. Antonioni’ye bu
öyküyü ilham veren bir oyundu.
Hikaye 3 yıl sonra Elia Kazan tarafından sinemaya da
aktarıldı.
Arzu Tramvayı’nda hikaye güçlü bir kadın prototipi olan
Blanche DuBois üzerine kuruludur. Yasak ve uygunsuz bir aşk sonrası gittiği
kızkardeşinin sayfiye yerinde çevresiyle kurduğu sorunlu ilişki, gerilimli bir
gizemi de beraberinde getirir ve adım adım patlama noktasına yürür.
Gerek Arzu Tramvayı, gerekse L’avventura hemen farkedileceği
üzere öyküyü kadın ve cinsellik temalarının üzerine örüntülemeye çabalarken
Asgar Farhadi büyük bir ustalıkla temel meseleyi cinsiyetçilikten çıkarıp daha
geniş bir perspektife oturtur ve hikayesinin odağına “Masum yalanlar” alır.
Üstelik tüm olup biteni bir orta sınıf hikayesine çevirerek sıradan izleyici
ile daha geçişken bir ilişki kurmayı başarır.
Arzu Tramvayı pek çok ülkede olduğu
gibi ülkemizde de sayısız kere sahnelendi.
Kullandığı didaktik olmayan dil, Elly Hakkında’yı öylesine
yalın ve sıradan yapar ki, seyirci neredeyse perdede hiçbir şey olmuyormuş
hissiyatına da kapılabilir.
Tüm bunlar ile beraber About Elly’i değerli kılan unsun
yönetmenin senaryodaki boşlukları ustaca kurmasından kaynaklanır.
Elly Hakkında sinema tarihindeki en önemli bilinçli senaryo
boşluğu oluşturulmuş filmlerin başında gelmektedir.
Peki nedir bu
senaryodaki boşluk?
Senaryoda boşluk, bilgi eksikliği demektir.
Bu eğer bilinçli yapılıyorsa sanattır, değilse eksikliktir.
Senaryoda boşluk üç şekilde olabilir.
1- Seyircinin
bilmediği ama kahramanların bildiği eksiklik.
2- Seyircinin
bildiği kahramanların bilmediği bir eksiklik
3- Seyirci
ve kahramanların bilmediği, senarist/yönetmenin bildiği eksiklik / boşluk.
Senaryoda boşluk kullanma tekniği çok risklidir.
Filmi anlaşılmaz kılabilir
Filmden bir süre sonra sıkılıp kopmaya neden olabilir
İnandırıcılığını yitirebilir.
Soğan soyma katmanlaması denilebilecek bir titizlikle bilgi
özenle saklanır yahut ertelenir. Bu konuda eğer yetkinliğiniz yoksa seyirci ya
da okur hikayeden kopma riski taşır.
Yani yazarın ya da
senaristin işi eline yüzüne bulaştırması yüksek ihtimaldir.
Farhadi işle böylesi mayınlı bir tarlada gezindirirken kamerasını sinemada eşine nadir rastlanır bir zeka ile öyküsünü örüyor. Ve en önemlisi, bu boşluklu hikaye esas derdini anlatıyor bir yandan.
Elly’nin sırra kadem basmasıyla Elly’i bulamayan grup,
denizde mi boğuldu, yoksa kimseye haber vermeden çekip gitti mi?, akşam yemeğinde
Ahmad’e kendisi ile ilgili şakalar yapıldığında Elly bunları mutfaktan duymuş
ve bozulmuş olabilir mi? sorularıyla baş başa kalır. Filmdeki yalanlar
silsilesini başlatan kıvılcım da böylece parlamış olur.
Elly’nin kayboluşunu yetişkinlerin beyaz yalanlarını bir bir
açığa çıkartarak aydınlatmaya çalışır, hatta bu yalanlara öyle odaklanıyor ki
birden olay; Elly’nin bulunma macerası olmaktan çıkıp, birbirine bu derece
yakın olan insanların aslında birbirini hiç tanımadıkları yönleri üzerine
çevriliyor.
Burada Farhadi’nin ustalığına bir de kamerayı koyduğu odağı
eklemek lazım. Tüm bunlar olup biterken yönetmen Asgar Farhadi asla bir taraf
tutmuyor. Ne sınıf ayrımcılığı yapıyor, ne de cinsiyet. Karakterlerin
derinliğini sahne sahne ilerledikçe oluşturan yönetmen bunu önemli bir gerilim
unsuru olarak başarıyla da kullanıyor. Film ilerledikçe karakterleri seyirci
tanımaya başlarken, karakterler de birbirlerinin gerçek yüzlerini görmeye
başlıyor.
Siz ne düşünürsünüz bilmem ama Elly Hakkında bana başka ve
alakasız gibi görünen bir filmi hatırlatıp durdu. Steven Spielberg’ün meşhur
Jaws’ını.
Tarkovsky, bu dahi yönetmeni sanatçıdan çok tüccara benzetir
ama şüphesiz buna tam olarak katılmak mümkün değildir. Zira Spielberg’un ticari
zekasıyla beraber rafine bir sanat anlayışı olduğu da zaman zaman çektiği
filmlerden aşikardır.
Jaws her ne kadar popüler bir film kategorisine girse de,
keskin olmayan bir kapitalizm eleştirisidir. Filmdeki plaj sahnesi, Elly
Hakkında’ya çok yakın durmaktadır. Spielberg, Farhadi’den farklı olarak ironiyi
kullanır.
Erkekler okyanusa dalarken ve telaşlı eşleri evden çıkarken
her şey hareket halindedir: karakterler, su, kamera. Umutsuzca her yöne aynı
anda bakıyormuşuz gibi hissiyata kapılırız. Sahilde yukarı ve aşağı, villaya
doğru, hatta şiddetli bir şekilde ileri atılan denizin altında bile.
Farhadi'nin tüm bu unsurları düzenlemesi karmaşık ve içgüdüsel olarak
kinetiktir; ve çok az izleyici bir noktada nefesini tutmadan deneyimleyecektir.
Sanırım Asgar Farhadi'nin yeni ve göze çarpacak şekilde
cüretkar bir İranlı “auteur” olduğunu söyleyerek başlamalıyız. Abbas
Kiyarüstemi ve Mohsen Makhmalbaf gibi İranlı yönetmenler 80'lerin sonlarında ve
90'ların başında dünyanın dikkatini çekmeye başladığında, Avrupa tarzı sinema
modernizmiyle bariz paralellikleri olan filmler çektiler. Bu sebeple Batı
dünyası bu tür sinemadan hoşlanıp epey prim verdi.
Sonrasında ise Jafar
Panahi ve Majid Majidi gibi daha yeni yönetmenler 90'ların sonlarından itibaren
bu temel modele daha farklı, bir miktar “tasavvuf” eksenli bir bakış açısı
getirseler bile , çalışmaları hala uluslararası sanat filminin dilini
konuşuyordu.
Farhadi'nin “ Bir Ayrılık ” (2011) farklı bir yol izleyerek,
tarihteki en başarılı İran filmi ve kısmen iki cephedeki yenilikler sayesinde
Yabancı Dilde En İyi Film Oscar'ını kazanan ilk film oldu. Birincisi,
Farhadi'nin İran sinema modelleri yukarıda bahsedilen film yapımcılarının
hiçbiri değil, İran dışında daha az tanınan iki sinema ustasıydı: Filmleri
genellikle İran'ın orta ve üst sınıflarıyla ilgilenen Dariush Mehrjiu
(“Leila”); ve yaratıcı kökleri tiyatroda olan (Farhadi'ninki gibi) Bahram
Beyzaie (“Gezginler”). İkincisi, Farhadi, Elia Kazan ve “A Streetcar Named
Desire” gibi filmler de dahil olmak üzere Amerikan etkilerini kabul ettiğini belirtmeliyim.
“Elly Hakkında”, Farhadi'nin olgun stilinin tüm eğilimlerini
“Bir Ayrılık” kadar parlak bir şekilde temsil ediyor, ancak ikinci filmin
halefi değil. Ondan hemen önce çekildi ve 2009'da Berlin Film Festivali'nde
Gümüş Ayı kazandı…
Gelelim yukarıda kullandığı soğan kabuğu metaforuna.
İsminden de anlaşılacağı üzere bu yöntem soğan soymaya benzer dramatik bir
yapılandırma yöntemidir: Gördüğümüz ilk katmanlar tanıdık ve aşikardır, ancak
daha fazla katmana ulaştıkça bütün daha karmaşık hale gelir.
Hemen filme odaklayalım; başlangıç noktası, çoğu hukuk
fakültesinden beri arkadaş olan üç çiftin bir hafta sonu tatili için Hazar
Denizi'ne çıktığı, tamamen mutlu ve kaygısız bir gezi gibi görünüyor. Bir eş,
onu gezinin diğer bekarıyla eşleştirme umuduyla kızının ilkokul öğretmeni güzel
Elly'yi davet etmesi: Boşandıktan sonra Almanya'dan yeni dönen yakışıklı bir
arkadaş olan Ahmed.
“Bir Ayrılık”ta olduğu gibi, bu ayrıcalıklı profesyoneller
sınıfı ile onların altındaki daha yoksul, daha dindar İranlılardan oluşan
tabakalar arasında gerilim olduğuna dair kanıtlar var, ancak bu, sonraki
filmdekinden daha periferik: örneğin, Tahranlılar Elly ve Ahmed'i yeni
evlilermiş gibi davranıyorlar.
Niye?
Elbette, villayı kendilerine kiralayan köylülerin farklı
düşünmesini engellemek adına!
Bu küçük beyaz yalandan diğerlerine ve çeşitli kişisel
gündemlerin ortaya çıkarılmasına kadar: Soğan kabuklarının soyulması, ardı
ardına devam eden gizli gerçekleri ortaya çıkarır ve Elly'nin ortadan
kaybolmasından sonra gelenler, öncekilerden daha koyu ve daha derindir.
Aslında Elly Hakkında çekildiği toplumu aşkın bir eser.
Kendi toplumundan ziyade dünyaya bir tür reçete sunma derdinde olan ama bunu
asla didaktik biçimde yapmayan bir çaba da diyebiliriz. Zaten Farhadi bir
röportajında şöyle diyor: “İran’ı Batı'ya anlatması beklenen film
yapımcılarından biri olmak istiyorum.”
Anlatmak ya da anlatarak aydınlatmak!
Batılı bir eleştirmenin bu alt metni yakaladığını okumuştum
vaktiyle şöyle demişti: “Elly
Hakkında”daki hedeflerinin sinematik olmaktan çok sosyopolitik olduğunu
düşünüyorum!”
Açıkçası siz,
yaptığınız sanatın sınırları içinde kaldığınız müddetçe, bunu kim
yadırgayabilir ki!
Bitirirken acizane bir kaç kişisel dikkat anını salık vermek
isterim.
Üç çocuklu dört çiftin kiraladıkları villaya geldikleri ilk
sahneye dikkat edin. Görüntü yönetmeni Hossein Jafarian'ın kayan el kamerasının
darmadağınık odalara nasıl baktığını, pencerelerden ve kapılardan deniz
manzarasını nasıl gördüğünü ve karakterleri sürekli olarak yeniden
çerçeveleyerek karakterler arasında son derece karmaşık ve kapsayıcı bir dizi
ilişki kurduğunu görün.
Ya da ev sahibi çocuğun iki hızlı çekimi: birinde, ön
kapıdan sahildeki iki çocuğa bakması ve yukarıda anlatılan kayıp çocuk sahnesini
önceden canlandırması; diğeri; Tahranlı bir adamın aptal dansına tepki olarak
kısa bir yakıcı bakış atması – herhangi bir tez kadar anlamlı bir sınıf
farklılıkları ifadesi değil mi?
Usta bir oyuncu yönetmeni olan Farhadi, burada Golshifteh
Farahani , Peyman Moadi (“Bir Ayrılık”), Mani Haghighi ve Shahab Hosseini'nin
de yer aldığı bir oyuncu kadrosundan bir dizi kusursuz, canlı performans alıyor
. Farhadi'nin büyük bir mesajı ya da kendi deyimiyle “dünya vizyonu” olmadığı
iddia edilebilir. Ama bana göre, sinemayı yeniden canlandırma ve mekanlarını
insan kalpleri ve zihinleriyle ilişkilendirme yolu, bence sinemanın gerçek
anlamda icra edilme sebeplerinin başındadır!



























.jpg)














