11 Nisan 2009 Cumartesi

Oruç kamyonu



Çok uzundu Ramazan günleri ben çocukken.
Uzun ve sıcak...

Yılın en uzun günlerini, ülkenin en sıcak yerinde yaşayarak, ilk bilinçli Ramazan'ını karşılayan çocuklar anlayabilir ancak anlatmak istediklerimi.


İkram edenin ancak 'su kadar aziz' olduğu beldelerde aç ve -özellikle- susuz kalmak her babayiğidin harcı değilken, aklı daha yeni yeni bu işlere basmaya başlamış minik bedenlerin yaşayacağı tecrübenin cesameti karşısında şimdi bile ürperiyorum.


Çocuksundur, küçücük... Hayata dair dilimlemeler, günü kurgulamalar yoktur sende büyükler gibi. Bilirsiniz işte büyükler Ramazan'da iftara, teravihe, sahura göre düzenler günlerini. 'İftardan şu kadar vakit önce, teravihe yetişmek için şu zaman' falan filan... Çocuğun böyle bir lüksü de, açıkçası düşüncesi de yoktur. Çocuktur o, onun için deneyimlerin en heyecan verenidir ilk sahur.


Uykunun o en muhteşem haz veren anında, annenin şefkatle karışık dürtmeleriyle gelinir rüya ülkesinin kıyılarına ve tatlı bir düşüşle hayata inilir. Karmaşıktır ertesi gün hatırlanacaklar. Büyüklerin aferinli bakışları, şefkatle yoğrulmuş, 'Çocuğun uykusunu böldük, seneye mi tutmaya başlasaydı' serzenişleriyle oturulan sofralar.


Çay gündüz içilen çay değildir sanki, akşamdan kalma tekrar ısıtılan pilavda da bir tuhaflık, doğrusu hoşluk vardır. Rahmet meleğinin üflediği o mayhoşluk vardır pirinç tanelerinde. İmsak vaktine doğru büyüyen heyecan. 'Hadi oğlum bir lokma daha, biraz da su... İyi yemezsen zorlanırsın, hele suyu bol bol iç ki dayanabilesin!'


Öğlene kadar hissettirmez ki kendini oruç. Sonrası esas macera!
Hani bazı anlar vardır ya, vakit geçmez. Saniyeler, dakikalar daha uzun gelir insana. Akrep ile yelkovan vuslatı mümkün olmayan iki âşık gibi birbirinden uzaklaştıkça uzaklaşır. Bir süre sonra anlarsınız ki, zamanı hesapladıkça daha da ağırlaşıyor her şey. Vakit uzuyor, açlık-susuzluk 'ben buradayım, tam içinde' diye sesleniyor derinlerden.


En iyisi zamanı unutmak... Bir çocuk için zamanı unutmanın diğer adıdır oyun. Oyun oynamak lazım, vakti seyyar bir lunaparkta bozuk para gibi harcamak için!


Nedendir bilmem; sanki biz çocukken daha çok vardı oyun alanı. Belki de her yeri oyun alanına çevirmekte mahirdi bizim nesil. Hele de metruk binalar, viraneler. Üstü açık bir sinema vardı; iki bina arasında kalınca gösterim makinesini alıp gitmişti sanırım sahibi. Biz çocuklara bırakmıştı iktidarı. Futbol için şahane bir tesis, saklambaç için muhteşem odalar. Ya acelesi ya da paraya ihtiyacı yoktu ki sahibinin, o işlek yerdeki metruk açık hava sinemasında yıllar boyu oynadık.


Sonra yanmış ya da yaptığı bir kaza sonucu o hale gelmiş bir kamyon getirip bıraktılar o alana. Önceleri çok bozulduk; ama bir süre sonra kamyon olmuştu oyun alanımız.

Bakın anlatırken bile oyunu, orucu unuttum; varın yaşarkenki verdiği unutkanlığı siz hesaplayın.

Kamyon yıllarca orada kaldı. O eskidikçe biz büyüdük. Ve bizden biri oldu bir süre sonra. Onu alıp götürdüklerinde ise biz zaten onun farkına varamayacak kadar büyümüştük.

Çocuksu bir hırçınlık ve hoyratlıkla o demir yığınını kısa süre içinde iskelete çevirmeyi başarmıştık aslında. Göstergeleri olmayan ön paneli gözleri oyuk masal kahramanları gibi gösteriyordu onu. Vites kolu birkaç gün içinde uçtu gitti, yerine bir sopa koyardı sürüş zevki yerinde olanımız.

Ancak nasıl bir kamyonmuş ki, yıllarca direksiyonuna bir zarar veremedik. Biz çevirdikçe o döndü, biz zorladıkça o direndi.

Saat öğlenden sonra 3 dedi mi, tükeniş ve sabırsızlık başlıyordu çocuk bedenlerinde. Güneş, imtihanın şartlarını ağırlaştırdıkça ağırlaştırıyordu.
İşte bu en dayanılmaz, en tükenilen zamanlarda imdada o terk edilmiş yazlık sinema yetişirdi. Ve o çağla yeşili kamyon. Sıcağın olmayan camlarından daha bir merhametsizce yüzümüzü yalamasına inat, o hurda kamyonumuza atladığımız an zamanın hızla aktığı, serin rüzgarların saçlarımızı salladığı gölgeliklere giderdik.

Arsa metruk, kamyon köhne ve hurdaydı; ama zaman ve mekanı aşıp küçük çocukları ilk Ramazanlarında iftara yetiştiriyordu işte.

Mucize bu olsa gerek!

10 Nisan 2009 Cuma

Yalnızız



Yalnızlık bir kamçı şaklayışı şakaklarımızda ve biz kalabalıklarda binlerce çift göz arasında bile yalnızız..




Marazi şairin parmakları arasına sıkıştırdığı ilkbahar yaprağını okşarken girdiği cinnet mustatilinden haykırdığı gibi; 'Tepesini delip de dünyanın içine konulsa dinamit, biz yine yalnız ölürüz..'


Ve yalnız yürürüz boş sahillerde...


Ana rahminden başlar kimsesizliğimiz ve kalabalıklarda yüzlerce kahkaha arasında bile sessizdir çığlığımız. Şiir ile yıkarız yalın ruhumuzu, dimağlarımıza kimsesizliğin hüznü yağar ak ak. Atlastan elbiseler içinde kıtalara hükmeden kralın yalnızlığı hüzünlendirir saray soytarılarını ve biz en çok yalnızlık öyküleriyle duygulanırız..


Genç Werter'in şakağına dayadığı piştol, evli Emma'nin dudaklarındaki arsenik koparır mı yalnızlıkla arasındaki göbek kordonunu?




Hep kimsesizler takılır içinden güvercin fışkıran kuyu bakışlarımıza.. Hep çıkışsızların portresi yer tutar belleklerimizde.. Siliksizleşme, kimliksizleşme sarsar bizi farkına varmadan ve biz bilmeden geceyi yalnızlıkla örtüştürür, karanlığı sereriz yalnızlığımızın üstüne.


Korkutur bazen bizi..


Müziksiz, portresiz, manzarasız, çerçevesiz kalırız. Yapayalnızlık budur belki de. Dinleyecek müziği, bakacak bir yüzü, efkarlanacak sonbaharı yoktur gözlerimizin.. Islıktır yalnızlığın müziği, geceye, mezartaşlarına ve boşluğa çalınan ıslık. Ufkun üzerinden başları göğe değen atlıların geçtiği denizle birleştiği yerde, suya gömülen bordo güneşlerden başka manzaramız yoktur. Yağmur bizi ıslatmaz, kar heyecanlandırmaz, rüzgar uçurmaz saçaklarımızı.

Gün ortasında yanık unutulmuş bir sokak lambası gibiyizdir.. Kurumuş gözyaşının lekelediği rujlu bir genç kız mendili gibi gizliyizdir mazinin tozlu çekmecesinde. Trende unutulmuş, pörsümüş bir gazete parşömeni. Haykırışlarımız içimize yönelmiştir, mektuplarımızın alıcısı yine biziz. Ve biz, kendimize postaladığımız her zarfı, açıp açıp tekrar okuruz. Okudukça yalnızlaşır, yalnızlaştıkça tekrar okur ve tekrar yazarız..


Şair neden kızmış ki şemsiye yapanlara? Niye tek kişilik olur şemsiyeler? Yağmurdan kaçmak ihanetin kendisiyken, toplu ihanetler için sığınaklar yapılmamasını kınamak dokunmaz mı şairin ruhuna?


Yağmur en çok yalnızları ıslatmaz ki..


Yağmur yalnızlarındır, yağmur yalnızlıktır, kimsesizlik.. Ve her damlayı indiren melek, tekrar geri dönmez toprağa! Horozlar da bizim için çekmez güneşin çıkrığını.. Yatakların ortasındaki ılık çukurlar bizim için değildir. Bazen epikleştiririz içine rüzgar dolmayan duygularımızı.. Hoyrat bir nefesin sürüklediği günbatımına giderken bedenimiz, biz tiradlar yakarız kimsesizliğe dair. Aynaların dostluğunu da reddeder bir süre sonra ve şair bir cana hasret, konuşurken aynalarla bilemez üst katındaki yapayalnızlığı.


Titrek bir mum alevi gibidir yalnız ruhumuz.. Gölgeleri devleştirir, insanları cüce.. ve biz içimizde annemizin dizi, başımızı rahim kokan kucaklara dayarız.. Mecnun'un en mutlu anını tasarlarız sonra. Çöl müdür sevgili, tepesinde yıldızların sönükleştiği leyla mı? Öykü neden biter tenine dokununca sevgilinin? Tarih neden kapatır sayfalarını kavuşmaya?


Dokunduğumuz omuzlar yabancıdır artık, yanaklarımızı ıslatan tuzlu yaşlar tatsızdır. Okşadığımız saçlar aynadan kendi omuzlarımıza düşer. Okumayı öğreniriz rüzgarın dilini. Sır vermez oysa kalabalıkken ruhumuz. Bir avuç bulut koparırken göklerden aşıklar, bize hüzün besteler mavi sular. Süpürülen sonbahar yaprakları batar kalbimize, nefeslerin buharlaştırdığı silinen camlar ağlatır.
Bir kalorifer böceği gibi titrek ve endişeli, bir sığınak ararız geçmişimize.. bir liman, bir yatak, bir kefen gülücüklerimize. Üşüyen bakışlarımızı kimse görmesin isteriz. Ve Asaf'ın dediği gibi, 'Yalnız, hem bilgesi, hem delisidir kendinin'. Ve kölesi ve efendisi.


Yalanı yoktur, türküsü, tutkusu, martısı yoktur. Avuçlarında hüzün çamuruna şekil verir, ruh üfler Meryem'e inen kutsal ruh gibi. Vatansızdır, topraksızdır, yarsızdır, diyarsızdır, uçurtmasızdır.. ve yalnız olmayanlar bundan habersizdir. Sabahın serin rüzgarından başka tıklatılmayan kapısızdır.


Yalnızlık bir kamçı şaklayışı şakaklarımızda ve biz kalabalıklarda binlerce çift göz arasında bile yalnızız.. Hasta şairin parmakları arasına sıkıştırdığı ilkbahar yaprağını okşarken girdiği cinnet kuyusundan haykırdığı gibi; 'Tepesini delip de dünyanın içine konulsa dinamit, biz yine yalnız ölürüz..'..


Ve yalnız biri bekler bizi yaşamın kıyısında..


Siyahlara büründürdüğümüz hayallerimizde, o en sabırlı, en vakur, en olgun yalnız:

Ölüm meleği!

Ve yalnız diriliriz ötelerde!


(Gölge Işığın Çocuğudur - Timaş Yayınları)

Acımıyor bak!


Kuş öksürüğü gibi hıçkırması vardı Feriha ninemin…


En acılı anında iki büklüm olur ve elini 11 çocuğa yataklık yapmış karnına koyar, sessizce ağlardı. Çok sonra, okumayı söktükten sonra öğrenecektim ben bunun ‘gözyaşını içe akıtmak’ olduğunu… İçe doğru akardı gözyaşları Feriha kadının.


Şairin ‘doğulu babası’ gibi biriydi aslında. Tam 6 çocuğunu elleriyle teslim etmişti ölüm meleğine. Her ölüm ondan bir kaç kelimeyi alıp götürmüştü sanki. Ki kocasının ölümünden sonra sanki yeni bir dil geliştirmişti. Susarak anlatıyordu her şeyi…


Biz; her yeni yarayla derisi biraz daha incelen yeni nesil anlayamazdık bu topraktan kadını. Biz yaralandıkça inceliyorduk, o acılarla sağlamlaşan bir deriye sahipti sanki.


Biz, bağırdıkça rahatlıyorduk, o acıyı suskunluğun teskin ettiğini keşfetmişti.

Bizim yaralarımızın kabuğuna dokunulduğu an kanıyorduk, onun kanı çekilmiş damarları geziniyordu pörsümüş derinin hemen altında.


Ne diyordu şair; ‘farkı yok mantarlaşmış bir kayadan derimin…’


Ve kader çizgi çizgi imza atmıştı Feriha ninemin yüzüne.


O gün garip bir şey olacağını biliyorum sanki. Babamın getirdiği şekerlemeye musallat olan küçük bir arıyla baş edebileceğimi düşünecek kadar küçüktüm üstelik. Kanatlı bir hayvan ile baş edebilecek kadar masal kahramanı sanıyordum kendimi.


Yanıldım tabi…


Bir ejdarha alevi gibi kolumdaki bir noktadan bedenime girdi arının iğnesi. Masal prensi olan ben karizmayı yer ile yeksan etmiş yavrusunu avcıya kaptırmış turna kuşu gibi canhıraş bir şekilde basıyordum vaveylayı.


‘Ne oldu?’ diye soran herkese kızarık ve şişik kolumu gösterip başıma gelen felaketi sahnelerken tebessüm etti Feriha Nene.


Bir yandan anlatırken diğer yandan iğnesini çıkardı küçük ejderhanın. Meğer arıların en acımasızı kocasını yahut yavrusunu tehlikede hisseden anne arıymış. Bunu fark ettiği anda olanca hışmıyla saplarmış iğnesini. O kadar derin bir öfke ki, iğnesini çekerken iç organları da çıkar ve oracıkta ölürmüş. Ben anlattığı hikayeye hayretler içinde dalmışken, ağlamayı kestiğimi fark edemedim lakin o da iğnenin çıkarılmasıyla sustuğumu zannetti.


Mini minnacık, arı teninden bir iğne!


İğnenin minikliği gururumu kırmış olacak ki, tekrar başladım bağırmaya. Bunun üzerine cebindeki minik çakıyı çıkardı ninem. Keskin ucuyla elinin üstüne dokundu. Hafiften batmıştı belli. Sonra benim elime yaptı aynı deneyi, gıdıklar gibi olmuştu ve hayret ettiğim o cümleyi söyledi:


Acımıyor bak!


Aradan yıllar geçtikten sonra tanıdım Romalı bir komutan olan Pautus’u. Okuduğum denemeye göre bir ayaklanma düzenlemişti Pautus. Sonra yakayı ele vermişti. Her isyanın doğal sonucu olan idama mahkum oluşu ve soyluların geleneklerine göre idamın gerçekleşmesine izin verişlerini de aynı anda öğrendim. Pautus’a kendi hayatını kendi eliyle sona erdirmek için bir şans verdiler; bir odaya sokup yanına bir hançer bıraktılar.


Annesi, babası, karısı, yakınları, dostları kapıda yere yıkılan vücudun düşüşünü duymak için kederle bekliyor ama kendini bıçaklayan Pautus'un düşen vücudunun sesi yerine bir türlü kendini öldüre-meyen adamın ayak seslerini duyuyorlardı.


Sessiz bir utanç hepsini sarmıştı.


Sonunda bu utanca dayanamayan karısı hiç kimseye bir şey söylemeden kapıyı açıp içeri girdi, masanın üstünde duran hançeri alıp kendi karnına sapladı, sonra çıkardığı hançeri kocasına uzattı.


“Pautus, bak acımıyor.”


Tıpkı Feriha ninem gibi…

Şarkıdaymış gibi


Önce şiir ve şarkıya dair:




Şiir büyüklüğü gösterir, şarkı şiddeti ve yönü. Teknik ifadeyle; şiir skalerdir, şarkı ise vektörel. Şiir külfetlidir, zordur, yorucudur; şarkı usare ve draje. Şiire sızılır bir şekilde, şarkı ise sızma eğilimindedir. Şiir denizdir, göldür, durağandır lakin derindir; şarkı ise nehirdir, deredir çoğu zaman, akışkandır. Elbette ki istisna opsiyonu vardır her alanda olduğu gibi… Şiir bir duvara tırmanır öyle bakar insana, şarkı ise arasında gezinir sokakların caddelerin.


Sonra tasvir:


Bir mahkeme salonu… Etraftaki çocuk işi resimler ve oyuncaklardan bir çocuk mahkemesi olduğu apaçık belli. Çocuk yok ortalıkta lakin babası var sanık koltuğunda. Baba garip, baba sıra dışı… Düpedüz aptal ve gocunmuyor bundan. Bilimin insana giydirdiği o dar kostümlerden olan bir baremde alt sıralarda. Hadi daha bilinen ifadeyle söyleyeyim; IQ’su düşük babanın. Neredeyse 7 yaşındaki kızının düzeyinde.


İlk bakışta romantik ve hatta etkileyici bile görünüyor: Devlet toplum adına geri zekalı bir babanın bir evladı kendi başına yetiştiremeyeceğini düşünüp olaya el koyuyor. Ancak babaya yardım yerine, evladını onun elinden almak istiyor devlet. İşte romantizm burada tuzla buz oluyor… Evet, ‘Benim Adım Sam’ isimli filmden bahsediyorum. O film ki, sevgi için zekadan çok kalbe, ebeveyn olmak için akıldan çok feragate gereksinim olduğunu haykırıyor. Ve şöyle diyor Sam bir yerde; ‘Aptal olmam sevmeme engel değil ki!’


Ve bir cevap:


Bırakınız bir aptalı, bir dehadan bile beklenmeyecek derinlikten gelen…


Soruyor savcı inanılmaz bir acımasızlıkla:


-Sizi 7 yaşında bir çocuğa bakabileceğinize inandıran sebep nedir?


Cevap bir mermi keskinliği ile salonda vınlıyor:


-Benim... (gözlerini tavana kaçırıp bir an düşünüyor) Birini iyi ebeveyn yapan nedir... diye düşünecek... uzun zamanım oldu. Sadık olmakla, sabırla ve dinlemekle... Daha fazla dinleyemediğinizde, dinler gibi gözükmeyi ve bazen yeterli sabrı gösteremiyorum. Yalnızca bir çocuk olduğunu unutuyorum. Ama bu hayatı beraber götürüyoruz. Birbirimizi seviyoruz. Ve siz bunu mahvederseniz... Bunu telafisi olmaz.


Kahramanımız bir başka şahane film olan Kramer vs Kramer’den replik çalmaktadır. Salondaki zekaca gerilerin dışında ne yargıç, ne savcı ne de avukatlar fark edemiyor bunu. Sam, kendinden önce söylenmiş sözleri ödünç olarak aldığını açıklıyor daha sonra ve bu küçümseniyor mahkeme tarafından.


Oysa zordur Sam için duygularını ifade etmek. Kelimeler başkalarına kolaylıkla gösterdikleri yüzünü Sam’e göstermezler. Bu nedenle çok düşünür, çok kekeler ve çokça da saçmalar Sam. Film tiratlarından ödünç cümleler alır, şarkı sözlerinden veresiye duygu ifadelerini alır bu nedenle.


Son tasvir:


Mahkeme onu da inandırır kendi çocuğuna babalık yapamayacağına. Salt kızının iyiliği için vazgeçer gibi olur bu hakkından. Lakin kanar içten içe, yaraları bastırılmaz hal alınca, avcunda kızına çiziktirdiği buruşuk bir mektup ile nefesi yavrusunun yanında alır. Kız öfkelidir, zira o yaşına rağmen sevginin pes etmesini istemez. Ve bu sefer Beatles’dan aşırma yapar Sam;


"Sevgili Lucy (kızının adı budur çünkü), özür dilerim duygularını incitmiş olabilirim.
Ve bütün bu zaman içinde hep seni düşünüyordum.
Evdeki Lucy'yi.
Ve gökyüzündeki Lucy'ye kucak dolusu öpücükler…
Baban.
Not: Seni seviyorum. Tıpkı şarkıda olduğu gibi…”


Zihnimiz ‘bir daha çalsana Sam’ dercesine refleks olarak tekrarlar son cümleyi:
“Seni şarkıdaymış gibi seviyorum."


Şüphesiz çeşit çeşittir sevmek…


Misal Adıyamanlı kalın sesli, sert bakışlı iri kıyım türkücü ‘daş gibi(taş değil), torpag gibi (toprak değil) seviyorum’ der… ‘Balıkların suyu sevdiği kadar’ olarak belirler ölçüyü şair, ‘Leyla’nın başını süsleyen gökyüzündeki yıldızın uzaklığı kadar’ şeklinde mesafe belirler Mecnun, ‘zehri Julyet’in dudaklarından içebilecek kadar’ adanmışlık ilan eder Romeo…


Ancak herkes için mümkün değildir bu zor ve girift ölçümleme…


Bazen insan en kolaydakini alır… Ki en kolay yerde diye en basit değildir şüphesiz. Harp düzeni almış harflerin ordusu şiirden, zihinleri allak bullak etmek için ‘hücum borusu çalmış’ şarkılara kadar çok geniş ve derinlikli bir deryadır bu…
Şu sorular cevabın dehşetengizliğini de göstermiyor mu?


“Ne kadar?”


Seni şarkıda olduğu gibi seviyorum!


“Hangi?”


Şimdi geçirin bakalım belleğinizdeki tüm şarkıları birer birer zihninizden…

Ölüme ve yaşama sarkmak!






Bahar; genelde neşe ve sevinç duygularına karşılık verir. Ve herşeyin baharı vardır. Aşkın, yaşın, mevsimin, insanın, eşyanın vesaire.


Tuhaf bir uyanma ve arınma hissi doğar her bahar. Kışın sanki orta dünyaya topluca göç etmiş onlarca ses aniden ortaya çıkar baharda. Kuşlar, börtü böcekler filan…


Kış –nedense- uyuşturduğuna inanılan bir mevsimdir gözümüzde. Her şey daha dingin ve daha ağır adımlı bir solukla yaşar her zaman. Bulut dünyayı örter, kar, tipi yeryüzünü. Ağaçların soyunmasına inat sımsıkı giyinir insanlar. Ağaçlar çıplak karşılar kışı nedense!


Ve ani bir uyanış başlar bahar ile birlikte.


Dallar uç verir, tomurcuklanır, göç yollarını tamamlamış kuşlar gelip konuverir tepelerine.


Bu uyanışa eşlik eder organizmamız. İnkar etmek ne mümkün bir neşv ü nema kaplar içimizi. Boşuna dememiş büyükler, geldi bahar ayları… diye.
Ve temizlik başlar baharla birlikte…

Tozlu olan her şeyin üzeri silinir, kalın urbalar naftalinli dolaplara gönderilir. Her şey daha ince, daha tiril tiril…


Rüzgar da öyle…


Siz yapar mısınız bilmem ama, benim ruhumda da her bahar temizlik yapmaya çalışırım epeyden beri. Mazinin tozlu çekmecelerini birer birer açar, fazlalıkları, safraları birer birer dışarı çıkarır hafiflemeye çalışırım…


Güneş daha hınzırdır çünkü bahar sabahlarında…

O gün de öyle bir güneş selam çaktı penceremden. Yalnız, tuhaf bir sesizlik vardı penceremde. Serin bir yalnızlık sallıyordu açık olan pencereyi…


Saati tam olarak bilemiyordum ama televizyonda düşen helikopter enkazından yaralı kurtulan gazetecinin ses kaydını yayınlıyorlardı.


‘yetişin kan kaybediyorum’ diyordu kazazede.


Kış ile bahar arasında garip bir ilişki vardı üstelik. Kış; ilk önce dağlara selam çakardı her sonbahar sonrasında. Bahar ise en son uğrardı dağlara.


Ve yaralı gazeteci ne yazık ki dağda tek başınaydı; karlar içinde…

‘Soğuk var, tipi var, kar var’ diyordu telefondaki ses.


Sonra enkaz görüntüleri geldi birbirinin peşisıra. Diğer kazazedelerden aldığı ceketlere filan rağmen dayanamamıştı bedeni soğuğa ve can vermişti enkazın beş yüz metre aşağısında.


Uzmanlar helikopterin bir koltuğunu yerinden söküp kızak yaptığını ve aşağıya kaymak istediğini söylüyorlardı üzüntülü ifadelerle.


İki kaburga kemiği ve ayak bileği kırık bir şekilde, belli ki saatlerce direnmişti soğuğa karşı. Önce iletişim imkanlarını sonuna kadar zorlamış, sonra o dağ başında tek başına, çaresiz kalınca kırık kaburgaları ve ayak bileğiyle yaşama sarkabilmek için elinden geleni yapmıştı. Epey mesafe de almıştı ama bir ağaca çarparak durmuştu ne yazık ki! Ve orada direnci düşmüş, yaralı bedeni ‘artık tamam’ demişti!


İnsanın içi acıyor bu ayrıntıları öğrendikçe…

Aynı bahar sabahı hayatın bambaşka bir rengiyle karşılacağımı bilemeden çıktım yola…


Haliç Köprüsü…


Altından minare akan garip bir ruhaniyete sahiptir benim gözümde Haliç Köprüsü… Sağlı sollu minarelerin ucu batar sanki köprünün tabanına. Solda tüm ruhaniliğiyle Eyüp Sultan, tepesinde Piyerloti, sağda kargacık burgacık iki katlı evleriyle Balat…
Tuhaf bir sessizlik demiştim ya hala da öyleydi. Garip bir ıssızlık vardı köprüde. Neredeyse hiç ağaç yoktu ve ben dalgındım.


Ve tam ortasında köprünün, korkulukların dış tarafında bir karaltı farkettim. Ayaklarım frene dokundu nedensiz bir şekilde ve durdum. Bir çift el kavramıştı korkuluğun paslı demirlerini. İnip oraya doğru yöneldiğimde gencecik bir kızın köprünün dışından boşluğa sarktığını gördüm.


Haliç’in sersemletici serinliği yuktundurdu genzimi.


Gitmek istediği diyarlara dönmüş gözüyle bir genç kız bakıyordu bana.


Ölmek isteyen bir çocuğa ne diyebilirsiniz ki? Ya da bir şey demek mi lazım?
Ne yapmam gerekiyordu, hiçbir fikrim yoktu açıkçası…


Sadece ona doğru koşar adım yürüdüm bilinçsizce.


“Gelme” dedi bir adım daha atsam hıçkırıklara boğulacak gibi duran itrek sesiyle, “gelme bu işe hiç bulaşma git yoluna abi!”


Bulaşmak!..


Bulaşmak ise böyle bir tablonun içine ilahi bir kurguyla katılmak bulaşmıştım gırtlağıma kadar. Sert bir fren sesi ve klakson gürültüleri ödümü kopardı. Araçlar yavaşlıyor, bir şeyler mırıldanıp akıp gidiyordu yolcular.


“Neden?” sözcüğü çıktı ağzımdan, sanki o anda benimle paylaşacakmış gibi kederini, neden?


Sustu ve biraz daha sarktı aşağıya… İncecik parmakları tutuyordu paslı korkuluğu ve sanki sarkan benmişim gibi ürkmüştüm.


“Manyak mısın be adam, şimdi atlayacak sen sebep olacaksın” diye bağırdı bir taksici camından.


Umursamadım nedense… Ellerimle ‘dur’ gibi işaret yaptım, kız aşağı; boşluğa baktı…


Ölüme sarkacak kadar bir şeyler yaşamıştı belli ya da kendi öyle zannediyordu. Üstelik acı öylesine sersemletmiş ve uyuşturmuştu ki körpe dimağını dediğimi anlayabilecek, telkinleri kavrayabilecek durumda değildi.


Küfür eder gibi bir şeyler mırıldanıyordu arada. Hiç birini seçemedim dediklerinin ama kendime gelince biraz elimi cebime attım. Cep telefonumu ona göstererek, ‘varsa aramak istediğin biri arayalım’ deyiverdim.


“Gerek yok” dedi yaşlı gözlerle, “gidiyorum…”


“Dur Allah aşkına…”


Parmağımla bir dakika işareti yapmıştım…


Hayrettir, merak etti sanırım, ne diyeceğimi bekler gibi baktı yüzüme…


“Biraz yukarı tırman, biraz konuş şu ağabeyinle olmaz mı?”


Suskunlukla cevap verince, nedense rahatladım biraz. Birkaç araç daha durmuş bir kalabalık oluşmuştu. Bilmeyenler benim, atlamak isteyen kızla bir sıkıntım olduğunu sanıyordu.


İnşaat temel kazısını bile çekirdek çitleyerek izleyen bir milletin fertleri olarak, şenlikli bir panayıra dönüşmek üzereydi genç kızın ölüme sarkması…


“Ne oluyor?”


Devlet soğukluğunda gelen bu sesin sahibi bir polisti ve benim verecek bir cevabım yoktu şüphesiz. Elimle kızı gösterdim ve ‘atlamak istiyor!’ dedim.


Belki intihar etmek birine yardım edecek pedagojik formasyondan habersizdi polis ama kızın yalnız olduğunu anlayabilecek kadar da tanıyordu toplumunu.


Hayat hakikaten ne garipti!


Daha bir saat önce yaşama tutunmaya çalışan bir gazetecinin gerçeğiyle karşı karşıyayken, şimdi hayatının baharında bir genç kızın ölüme sarkmasını durdurmaya çabalıyordum.


Polis konuşmam yönünde beni teşvik edip durdu. Ben konuştukça kızın ilgisi artmadı ama kafası karıştı ve bir an için dikkati dağıldı zannediyorum. Bileğine yapışan polisi o da ben de çok geç farkettik. Deneyimli polis tüm bilimsel klişeleri bir kenara atarak, yaklaşmış ve yakalamıştı kızı bileğinden.


“Yine yaparım!” diye insanda müthiş bir mağlubiyet hissi uyandıran bin intikam cümlesi söyledi kız. Hakikaten ölmek isteyen birine kim, nasıl engel olabilirdi ki?
“Karışmamak lazım abi, atlar, matlar, üzerimize kalır!” dedi siyah arabadan inen bir adam. Bilgiç bir taksici “bilirim böylelerini atlamaz, medyatik olmak istiyor” dedi umarsızca.


Bahar ise bana yapacağını yapmış, kuşu, börtü böceği geri çekmiş, sert ve serin rüzgarıyla hayatın ve ölümün gerçeğini aynı sabah göstermişti bana…

Aşkın Küçük Sandal(lar)ı*...


Bu konuyla ilgili yazma önerisi bana geldiğinde ilkin biraz irkildiğimi itiraf etmeliyim. Tam da yeni bir şiire çalışıyordum ve şiirde geçen "intihar" sözcüğü üzerinde, bıraksam mı yoksa yerini tutacak başka bir sözcük mü kullansam diye kara kara düşünüyordum. "İntihar" bana uzak bir kavram. "Gerçekleştirilebilecek en özgün yaratı ya da eylem" olarak bakmadım hiç ama yargılamadım da; anlamaya çalıştım. İntiharı cesaretle ilişkilendirmenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Tam burada, "aslolan, her şeye karşın yaşama cesaretini gösterebilmektir," diyebilirim. Ama yok, klişelere sığınmak istemiyorum, dümdüz bakmak istemiyorum; her yaşam ve ölüm kendi içinde bir özgünlüktür çünkü; yaşamı seçmek de, ölümü seçmek de, "uzun bir intihar"ı seçmek de birey özgürlüğünün kapsamı içindedir ve ayrıca, tüm bireysel edimler gibi, intiharı da, sosyal, psikolojik, tarihsel bağlam ve koordinatlarından ayrı düşünerek, gizemli bir hâleyle kuşatarak anlamak olanaklı değildir.

Müntehir şair Nilgün Marmara'nın Ocak 1985'teki lisans mezuniyet tezi "Sylvia Plath'ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi"(1) adıyla kitaplaştırıldı. Bu daktilo formatındaki kitabı birkaç gün kadar elime aldım aldım bıraktım. Sanki sevdiğim biri ardında sırlar bırakarak ölmüştü ve ben onun kilitli çekmecelerinin, dolaplarının, parmak izleriyle, mürekkep lekeleriyle dolu gizli defterlerinin önündeydim. Merakla karışık garip bir çekingenlik, hatta biraz mahcubiyet duygusu. Ölüleri yağmalamayı seviyor muyuz diye düşündüm, bu çoktan yağmalanmış ama pürüzsüz bir leke gibi derin mavi gözleriyle bize bakmayı sürdüren ölünün karşısında; ona onun belki de hiç istemeyeceği anlamlar yüklemekten korkarak. İşte bizim de bir Sylvia Plath'ımız olmuştu! Onu otopsi masasına yatırıp lime lime edebilir, parçalarına ayırabilir, her bir parçasını ışığa tutup bakabilir ve bundan garip, sadistçe hazlar alabilirdik. Niye bu kadar çok seviyorduk intihar etmiş şairleri? Ömrünün baharında canına kıyan bir ergenin ardından odasını bir sunağa dönüştüren vicdan azaplı anne babalara mı benziyorduk? Ve yaşarken bağrımıza basmadığımız kadar öldükten sonra basarak? Verilmiş bir kurbanın iç rahatlığıyla, ölümlerini bir kargışlı şölene mi dönüştürüyorduk?

Oysa ben sadece üzülüyordum ve sanırım "ölüye saygı" mitiyle çok fazla doluydum.

Sosyolog Emile Durkheim, "İntihar" adlı eserinde intihar için "bireyin din, aile ve toplumla olan bağlarıyla ters orantılıdır" diyor. Bu konuda kronolojik açıdan yapılmış kapsamlı bir araştırma olup olmadığını bilmiyorum ama intihar toplumsal bağların gevşekleştiği, bireyin yalnızlaştığı ve üretim çarkı içinde bir dişliye dönüştüğü günümüz toplumlarında, yabancılaşmaya koşut bir artış gösteriyor. İlkçağda ya da feodal toplumlarda bu oranın düşük olduğunu, psikolojik nedenli intiharların çok seyrek olabileceğini düşünüyorum. Ya "onur" ya da "aşk" yüzündendir geçmişte intiharlar. Bu, daha kapsamlı bir yazının konusu olabilir belki ama ben "intihar" olgusunun bugünkü boyut ve anlamlarını bireyselliğin bireyciliğe dönüşüp yozlaştı/ğı/rıldığı günümüz koşullarıyla bağlantılandırıyorum. Nietzsche'nin Böyle Buyurdu Zerdüşt'teki "gün gelecek yıldıracak seni yalnızlığın!" çığlığını da.

İçim acıyla kıyılırken nasıl tarafsız olabilirim? Nerden başlamalıyım?Ve buluyorum: Daktiloya Çekilmiş Şiirler!(2) ("Daktilo", bu yazı süresince intiharı çağrıştıran, soluk ve iç burkucu bir imge olup çıktı benim için.) Uzak, garip, sanki bu dünyalı olmayan, olamayan, olamamış bir insanın yazdığı şiirler bunlar. Hep denegeldiği gibi, mükemmel olmayan mükemmel şiirler… Savruk ama bir o kadar da kendinden emin imgeler. Altı kat yükseklikten gözünü kırpmadan atlamış bir insanın kararlılığıyla, bir seferde, ani bir ilhamla yazılıvermiş hissi veren. Bu "iki adımlık yerküre"nin "bütün arka bahçelerini" görmüş birinin müstehzi ve acılı gülüşüyle ve "boşluk, karanlık, buzul, hiçlik, sessizlik, sonsuzluk" la dopdolu…

Tarafsız olamayacağımı biliyorum artık. Bundan çoktan vazgeçtim. Bu şiirlerin donuk mavi ışığına bulanmış durumdayım. Çıtır çıtır bir kutup soğuğu yüzümü yalıyor. "Su ılık burada." Neresi orası? "Bu gizli alanda ne görürüm, böylesine/mavi ve saf, tek başına?" Merak ediyorum, anlamaya çalışıyorum. Evet, o, kendi yarattığı bir dünyadan, kendi içine kazdığı bir tünelden, içindeki kristalize mağaradan bakıyor ve orada gördüklerini, oradan doğru gördüklerini yazıyor bize. Bu şiirlerde geçen imgelerin yeryüzünde bir karşılığı yok. İnsansız, soğuk bir gezegenden seslenen, hemen her köşesinde, dizelere sinmiş ölüm izleğiyle burun buruna geliverdiğimiz ve ürperdiğimiz şiirler… Anlaşılan o ki, Nilgün Marmara bu dünyayı daha en baştan reddetmişti ve belki de bu apaçık reddin kararlılığı yüzünden cesurdu.

"Bilir miydim yaklaşan karanlığı daha önceleri, Son verilebilir yaşamın benimki olduğunu? Şendim, şendim ben, Kahkaham insanları ürkütürdü!

Zamanı azaldı artık, zorlanmış bedenimin, Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi… Aşk, bağ ve hiçbir utkuyu düşünmeden, Kalıvermeliyim öylece kaskatı!"

1987 yılındaki intiharından önce başka intihar girişimleri olmuş muydu Nilgün Marmara'nın bilmiyorum ama Syvia Plath'ın bunu birkaç kez denediğini, tek romanı olan Sırça Fanus (The Bell Jar)' un bu deneyim ekseninde yazılmış uzun bir otobiyografik anlatı olduğunu biliyoruz. Hatta, bu dünyanın onu zehirleyen havasını teneffüs etmeyi reddedip gaz musluğunu sonuna kadar açarak ölmeye yattığı o meşum günde bile, çocuklara bakan kadın gecikmeseydi kurtulabileceğini ve onun da bunu bilerek intihara kalkıştığını düşünenler, buna inananlar var. Bunu bilemeyiz. Kesin olan şu: Sylvia Plath gecikmiş bir davete gider gibi gitti ölüme. "Uç/Edge" şiirinde "Büsbütün olur kadın / Ölü gövdesi / Başarının gülümsemesini kazanmış"; Lady Lazarus'ta "Bir ölürüm ki adeta hakikaten olurum / Sanki gider gibi bir davete" diyen bir şairin intiharının bir "gösteri" olmadığı, olmayacağı; bilinçli bir seçimin sonucu olduğu kesin. "Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür. Kötü bir düş." diyen de o.

İkinci Dünya Savaşı'nın boğucu atmosferinin ve bir aydın olarak insanlıkla ilgili yaşadığı düş kırıklığının etkisiyle kendisi de sonradan ölümü seçen Stefan Zweig, yaşamına yine kendi elleriyle son vermiş olan, ünlü "şimdi hepten benimsin, ey ölümsüzlük!" dizelerinin sahibi Alman şair Kleist için: "Hayatın efendileri olan Goethe gibi güçlerin yanında zaman zaman ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan şiiri yaratan biri hep bulunmalı." demiş ve Kleist'in ölümünü "ölümsüz bir anıt" olarak nitelendirmiş. Peki, Zweig'la Kleist'in ortak yönleri neydi? Bir "ruh akrabalığı"ndan söz etmek mümkün mü? Ve hemen aklıma Sergey Yesenin geliyor, ölmeden önce kanıyla, dostu Mayakovski'ye hitaben, "Ölmek yeni bir şey değil dünyada / Ama yaşamak da daha yeni değil kuşkusuz." diye yazan. Mayakovski bu ölümün ardından ünlü "Şu yaşamda en kolay iştir ölmek / Asıl güç olan yepyeni bir yaşama başlamak." dizelerini yazmış ama Yesenin'den beş yıl sonra o da intiharı seçmiş. Cansız bedeninin yanında bulunan "Son Mektup"unda "Derler hani: / Aşkın küçük sandalı / Hayat ırmağının akıntısına kafa tutabilir mi? / Dayanamayıp parçalandı işte sonunda…" diyerek.

Daha birçokları… Çoğumuzun bildiği isimler bunlar ve tek tek sıralayacak değilim ama bu ölümlerin çoğunda, toplumsal çözülmelerin, çalkantıların; bireyin toplumla bağını koparan, zayıflatan koşulların, farklı zaman dilimlerinde de olsa, varlığını görüyoruz öncelikle. İntihara eğilimli fizyolojik ve psikolojik bir yapı var mıdır, bunun yanıtını uzmanlara bırakalım, ancak, sanatçıların pek çoğunun kırılgan, duyarlı, ince ruhlu, hep kıyılandan yana ve kıyana karşı insanlar olduğu da bir gerçek. Tam bu noktada, Gülten Akın'ın "Ölümü sevdiği için mi öldürdü kendini / Başkasının ölümünü sevmediği için mi?" dizeleri düşüyor aklıma.

Şair ve şiir, Baudelaire'in dediği gibi, bulunduğu her yerde haksızlığa karşı olan değil midir? Haksızlığı her zaman canında, kanında duyan, dünyanın öte ucunda yaprak kımıldasa yürek teli titreyen değil midir? Verili olanı, buyurulanı, iktidarın çizdiği sınırları dili keskin bir kılıç gibi kullanarak, kimi kez parçalayarak, kimi kez de "susarak" reddeden değil midir?
Kadın şairler için "ruhsal bozukluk" yakıştırması daha çok yapılır. Özellikle Virginia Woolf ve Sylvia Plath'ın bu yönleri çok vurgulanır ve bunda gerçeklik payı olmadığı da söylenemez. Her ikisi de yaşamları boyunca, onları ölüme kadar götüren ruhsal sorunlarla boğuşmuşlardır. Yusuf Eradam, internetten kolayca ulaşılabilecek, son derece ilginç saptamalar içeren, Sylvia Plath'la ilgili yazısında "Batı, kadın yazarların ruhsal sorunları olduğunu yazmayı çok sever ve eleştirmenler, yazın dünyasının haremağaları, hemen düşerler bu basmakalıp tuzağa, çünkü onlar bağnazdırlar ve bayılırlar kadını fallosantrik hücrelere tıkıştırmaya." der ve "Okuyucu ya da eleştirmen, anlamak yerine tanı koymayı sever." saptamasında bulunur. Yine aynı yazıdan alıntılarsak; "kadına bireyselliğini yaşatmayan, insanı insanlığından çıkaran ve 'ötekileştirme' üzerine kurulu bir düzenin her ayrıntısına bakma cesaretini gösteren, adı ölüm olan mutlak gerçeklikle şehvetle sevişen" bir şairdir Sylvia Plath. Bu, kadına soluk aldırmayan düzende hem bir eş, hem de bir birey ve şair olarak var olmaya çalışmış ve kanonize olmayınca da "cadı tanrıça" ilan edilmiştir!

Niyetim bu yazıda aslında "kadın şair" sorunsalını ele almak değil. Ama 'kadın'ın bu erkek ve anamal egemenliğindeki dünyada var olmak adına yaptığı mücadele, erkeğe göre her zaman çifte kavrulmuş cinsinden oluyor; bu da apaçık bir gerçek.

Bu noktada "İntihar bulaşıcıdır" sözüyle dile getirilen yaygın inanca değinmek istiyorum. Bunun ilk çıkış noktasının Goethe'nin "Genç Werther'in Acıları" olduğunu rahatlıkla iddia edebilirim. Goethe'nin bu romanını okuduktan sonra özellikle soylu sınıftan birçok gencin intihar ettiği söylenir. Yesenin'in mezarı başında canına kıyan Rus gençlerini de unutmamak gerekir ki akabinde SSCB yönetimi Yesenin'i muteber şair kategorisinden çıkarmıştır. Edebiyat dünyasında bu sözün sıkça dolaşır olmasında Virginia Woolf-Anne Sexton-Sylvia Plath zincirine bizde Nilgün Marmara'nın eklenmiş omasının büyük payı olduğunu düşünüyorum. Yine müntehir şair Metin Akbaş'ın ölümünden kısa bir süre önce Beşir Fuat'la ilgili bir inceleme yazısı yazdığı, Beşir Fuat'ın intiharını araştırdığı bilinir. Ancak, bu ve benzeri örneklerin varlığının bu intiharların bir "öykünme"den ibaret olduğu çıkarsamasını düz mantığın kolaycılığı ve yüzeyselliği olarak görüyorum ve asla kabul etmiyorum. S. Zweig, Kleist'ın biyografisini yazmasaydı, Nilgün Marmara bitirme tezinin konusu olarak Sylvia Plath'ı seçmeseydi intihar etmeyecek miydi? Keşki bu güzel ve yürekli insanların ölümü tek seçenek olarak görmelerine yol açacak bir dünyada yaşıyor olmasaydık diyorum ben.

Evet, Nilgün Marmara'nın Sylvia Plath'la ilgili tezine gelebilirim artık. Tezin "Giriş" bölümünün sonunda kitabın arka kapak yazısı olarak da kullanılmış olan "Umarım böylesine emsalsiz ve belirgin bir konuda, şiirlerini ölüm kavramını derinden algılayarak yazmış ve intiharında da sanatındaki kadar başarılı olmuş bir kadının analizini yapabilme konusunda başarısız olmam." cümleleri yer alıyor ve bu sözlerden fışkıran hayranlık ve Marmara'nın daha en başta, Plath'ın intiharını bir başarı olarak değerlendirdiğini açık açık dile getirmesi yeterince anlamlı.
Tez akademik bir dille yazılmış doğal olarak ve ben de ilk bölümden itibaren, akademik bir incelemeyi okuyan birinin rahatlık ve mesafe duygusuyla okumaya başlıyorum kitabı. Ama birden ayrımına varıyorum ki, ben, bu kuru ve soğuk gibi görünen cümlelerin altındaki gizli ateşin ve satır aralarındaki küçük, sessiz çığlıkların peşindeyim. Her seferinde, serin kumların arasında ateş gibi yanan bir çakıl taşına aniden dokunmuşçasına irkilmemden anlıyorum bunu. Ama yok, soğukkanlılığımı korumam, bu oyunu sonuna kadar sürdürmem gerek.
Nilgün Marmara ilk bölümde Sylvia Plath'ı, gizdökümcü şiir türünün öncülerinden biri olarak ele alıyor. "İntiharla Sanatsal Yaratı Arasındaki İlişki; Sylvia Plath Şiirlerini Ve Ölümü Nasıl Yaratır?" başlığını taşıyan ikinci bölümde, Freud'un bilinen tezini andıktan sonraki "Ölüm içgüdüsü bu kadar etkiliyse, intihar oranlarının neden bu kadar düşük olduğu sorulabilir. Belki kendini yok etmek de bir kendini koruma girişimi, sevgi görmek için atılan bir çığlık, mutlu yaşama olasılığının aranışıdır." cümlelerini ve Sylvia Plath'ın "ölümünü nasıl yarattığı" konusundaki, "Kadınların toplumsal bir hastalığın sonucu olan perişanlığının kurbanı olmuştur. Plath'ın narin, incinebilir ruhani varlığı ve her şeyin sürekli kirlenişinin iç karartıcı bir şekilde farkında oluşu, onu ölüme sürüklemiştir." saptamalarını anlamlı bulduğumu söylemeliyim. Ayrıca bu bölümde, Plath'ın ölüme yaklaştığı son günlerde yakın çevresinin ilgisizliğini vurgulayan çok ilginç ve yürek burkan ayrıntılar da var.

Üçüncü bölümde ele aldığı konu "kadınların şiirlerinin ortak yönleri ve Sylvia Plath'ın dizelerinin bu nitelikleri ve kısıtlamaları ne ölçüde barındırdığı". Genel bir girişten sonra, özellikle Emily Dickinson'la olan ortak yönleri ekseninde yapıyor bunu. Plath ile diğer kadın şairlerde, buna isyan etmeye çalışsalar bile, cinsel bir kutuplaşmaya inanıştan kaynaklanan bir huzursuzluğun varlığından ve Plath'ın başat bir erkek figürünü hep özlemesinin üzücülüğünden söz ediyor ve "S. De Beauvoir'ın 'Erkeğin asıl zaferi, kadının onu kendi kaderi olarak kabullenişidir' sözüyle belirttiği gerçeği aşmaya çalışmaz" diyerek Plath'da eksikliğini gördüğü yönü itiraf ediyor. Bir bakıma, Sylvia Plath'a yönelik eleştirisi, hatta yazıksamasıdır bu Nilgün Marmara'nın, ben böyle okudum ve bu ayrıntıyı da dikkate değer bulduğumu özellikle belirtmek isterim.

Dördüncü bölüm Plath'ın düzyazılarıyla şiirleri arasındaki temel farklar üzerine. Şairin roman ve öyküdeki görece başarısızlığını ele aldığı bölümde Nilgün Marmara Plath'ın bir öyküsünden söz ederken "Plath'ın öyküyü aşağıdaki sözcüklerle bitirmesi, bize onun yaratma yeteneksizliğini ve bir sanat eseri kadar kusursuz bir ölüme kavuşma arzusunu anımsatır." biçiminde bir cümle kullanmış ki yine son derece anlamlı bulduğum bir ayrıntı bu. Bu bölümde "Ted Hughes'e göre; 'Bir şiir ustasıydı o, şiire gerekli bir uzaklıktan bakarak onunla başa çıkabiliyordu. Ama nesri bir tür idol olarak görüyordu, çünkü doğasındaki, kendi zihinsel işleyişi tarafından yasaklanmış bir tabuydu.'" gibi, konuyla ilgili önemli ipuçları veren alıntılarla da sık sık Ted Hughes'ın tanıklığına başvurmuş.

Beşinci bölümde Plath'ın bazı şiirlerinden yola çıkarak Plath'daki kişilik bölünmesinin, yabancılaşmanın, ölüme karşı beslediği, erotik denebilecek korkulu hayranlığın izini sürüyor. Şu anlamlı sözlerle bitiyor bu bölüm: "… son şiirlerinin hepsi de ölmekte hiç de acelesi olmayan birinin uç noktadaki soğukkanlılığı ve kayıtsızlığıyla yazılmışlardır. Sıfırın 'kenarıdır' bu, kişinin ayaklara soğuk ve dikkatli bir şekilde bakıp orada yüzü görmesidir; büyük perendenin atıldığı kenardır. Bu kenarda: 'Kadın kusursuzlaşır.' ölüm sayesinde, ancak 'Ay böyle şeylere alışıktır.'"
Tezin (ya da kitabın) sonuç bölümünde "Kadınlara ikinci sınıflığı dayatan ve sarınmaları için, ıstırapla dokunmuş bir kumaştan başka bir şey sunmayan bir toplumun kurbanı olan Plath, uzlaşmayı reddeder ve uyumlu sosyal varlıkların çirkinliğine kaçınılmaz bir tepki olarak intiharı seçer." diyor ve kitap, Plath'ın intiharıyla Pavese'nin intihar etmeden önceki son günlerinde günlüğüne yazdığı: "Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım." sözleri arasında kurulan koşutlukla sona eriyor.

Satır altlarını çize çize ve ancak benim çözebileceğim kriptolara benzeyen notlar alarak okuduğum kitabı şimdilik bir kenara bırakabilirim. Nilgün Marmara buzlu bir camın ardından, o, 'Ege denizinin derin yerleriyle sığ yerleri arasındaki açıklanamaz ve değişik mavilikteki' hüzünlü iri gözleriyle bana bakıyor. Bana öyle geliyor ki, bu dünyada hiç olmadığı kadar huzurlu artık. Tıpkı, aşkın diğer 'küçük sandalları' gibi…

*Mayakovski / Son Mektup (1) Sylvia Plath'ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi / Nilgün Marmara / Everest Yayınları (2) Daktiloya Çekilmiş Şiirler / Nilgün Marmara / Everest Yayınları
Onaltıkırkbeş, Sayı:14


Perihan Baykal

9 Nisan 2009 Perşembe

Atlarsan; atlarım!





Bazı sahneler vardır bazı filmlerde. Film belki çok vasat, hatta kötü olmasına rağmen sahne aşaR o filmi; izleyicinin belleğinde unutulmaz bir raf bulur kendine ve oraya yerleşip kalır öyle.

Bir buçuk filmi hariç sinemasından hiç hazzetmediğim Tarantino’nin Pulp Fiction’ı örneğin. Bütün o içeriksizlik, boşluk ve kabuğa feda edilen özüne rağmen müziği ve Uma Thurman ile John Travolta’nın iki parmakarı gözlerinden sürme gibi çektikleri o dans sahnesi klasikleşmiştir artık.

Ya da meşhur Matrix’deki Neo’nun çatıda ajanın kurşunlarından geriye doğru eğilerek kurtulduğu sahne. Elbette Matrix için Tarantino filmleri kadar boş demiyorum, zaten mevzumuz da bu değil…

Ya da bir Türk filminden örnek vereyim size;

Eşkıya filmi Yavuz Turgul’un. Finalindeki ucuz Hollywood taklitçiliğinden bir adım ileri gidemeyen kovalamaca sahnesi hariç sağlam filmdir Eşkıya. Ve bir sahnesi bütün sahnelerini aşıp geçmiştir. Belki hatırlarsınız şurada yazmıştım onu. Berfo ile bizim Eşkıya’nın karşı karşıya kaldıkları o muhteşem sahne.




Peki bir de taze bir örnek. Babam ve Oğlum’dan. Baba’nın evlat acısının verdiği ruhsal savrulma ile cenaze alayının en önünde üstünü başını parçalayıp ‘Getme deyeydim’ içerikli trajedi ve mizahın içiçe geçtiği o şahane sahne!

Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet’ın başrolünü oynadığı Titanic’i hepimiz hatırlıyoruz.

Ve en unutulmaz sahnesi olarak eminim aklınızda, delikanlının geminin en ön kısmında kızın beline sarılıp, kollarını kelebek gibi boşluğa açtığı sahne kalmıştır.
Ama beni esas vuran o sahne değildi biliyor musunuz?


Titanic’i unutulmaz kılan genç kızın intihar için güvertede, parmaklıklara tırmanıp denize atlamayı göze almışken delikanlının onu vazgeçirmek adına yaptıklarıydı.
Hatırladınız değil mi?

Hatırlatayım;

Kız bir zengin ile nişanlıdır. Danslar, valslar, geziler, bembeyaz kostümler, sahte tebessümler. 18. Yüzyıl fransasındaki gibi her şey yapmacık ve sentetik.
Oysa kız kendini uçurumun kenarında hissetmektedir. Bir el arıyordur sadece, onu o uçurumdan çekip alacak bir el…

Gemi buzulların orta yerindeyken, çıkar güvertenin parmaklıklarına ve buz gibi karanlık sulara bırakacaktır kendini. Delikanlı görür onu…

Hadi, teyatral text ile devam edeyim:

Delikanlı: Yapma.
Genç Kız: Yaklaşma. Orada kal.
Delikanlı: Hadi. Bana elini ver. Seni oradan çıkaracağım.
Genç Kız: Hayır! Olduğun yerde kal. Ciddiyim. Atarım kendimi.
Delikanlı: Hayır, atamazsın.
Genç Kız: Nasıl yani? Atlarım tabii. Bana ne yapıp ne yapmayacağımı söyleyemezsin. Beni tanımıyorsun.
Delikanlı: Yapsan şimdiye kadar çoktan yapardın.
Genç Kız: Dikkatimi dağıtıyorsun. Çek git.
Delikanlı: Gidemem. Bu işe karıştım artık.
Sen atlarsan, ben de arkandan atlamak zorunda kalırım.
Genç Kız: Saçmalama.
Ölürsün.
Delikanlı: Ben iyi yüzerim.
Genç Kız: Düştüğün anda ölürsün.
Delikanlı: Canımı yakacak. Yakmaz demiyorum.
Gerçeği söylemek gerekirse, beni daha çok...
suyun soğuk olması endişelendiriyor.
Genç Kız: Çok mu soğuk?

Sonrası bellidir, ölümden sıcak ve soğuk gibi yaşama dair bir bahse geçilmiştir artık.

Aşkı büyütüp, zaman ötesine sıçratan şey, onu yaşayan insanların kişilikleri, kimlikleri değildir. Yapılanlar ve söylenenlerdir.

Sıradan bir çobanın aşkı bir destana dönüşür yaşadığı çileler ve ona yapılan zulümlerden sonra.

Ve insan güverte demirlere tırmanmış, buzulların ölümcül sularına atlamayı göze alan aşık gibi olmadıkça sevdası destanlaşmaz hiçbir zaman.

Şimdi şu soruyu kendimize sorma zamanı; Jack Davson gibi (Delikanlının adı buydu zira) sevdiğimize, ‘sen atlarsan, ben de atlarım’ diyebildiğimiz zaman aşkın sahici sularına girmişiz demektir, peki diyebilir miyiz?

Ya da özne değiştirip şöyle diyeyim; ne için atlamayı göze alıyorsanız, sevdanız odur!

Şehirde kimse sana dokunamaz!



Şöyle açılıyor film: Kahramanlarımızdan biri iş partnerine, “Dokunma duygusu bu. Bir şehirde yürürsün, değil mi? İnsanlara sürtünerek geçersin, insanlar sana omuz atar. Los Angeles’ta kimse sana dokunmaz. Her zaman bu metal ve camın (kahramanlar gecenin bir vakti, araba farlarının aydınlatıp durduğu kaza yapmış bir ekip otosundadırlar çünkü) arkasındayız. Herhalde o dokunuşu o kadar özlüyoruz ki birbirimize çarpıyoruz; sadece bir şey hissedebilelim diye.”


Arkadaşının tepkisi ise ilginç; “Sanırım başını bir yere vurdun!”


Ve sonrasında ikisi de Amerikalı olmayan biri Meksikalı diğeri Çinli iki bayanın ‘kim buralı?’ tartışmasını izliyoruz… Oscarlı kazanan ‘Milyon Dolarlık Bebek’ filminin yazarı Paul Haggis bu kez kamera arkasında.


Senaryosunu da kendisinin yazdığı Crash’in konusu çok sıradan: Zengin bir ev kadınıyla savcı kocası. İranlı dükkân sahibi. Aynı zamanda sevgili olan iki polis memuru. Zenci televizyon yöneticisi ve karısı. Meksikalı anahtarcı. İki araba hırsızı. Acemi bir polis. Koreli orta yaşlı çift…


Hepsi de Los Angeles’ta yaşıyor ve önümüzdeki 36 saat içinde hepsinin kaderi bir şekilde birbiriyle çakışıyor!


Avrupa ve Amerika’nın içinde bulunduğu ırklararası çatışmanın karmaşık yapısına ayrıksı ancak cesur bir bakış sunan “Crash” seyirciyi kendi önyargılarını sorgulamaya zorlayan son derece dikkat çekici bir yapım.


Film, özellikle 11 Eylül sonrası Amerika’nın büyük kentlerinde çeşitli kültürlerin beraberliğine odaklanan bu zorlayıcı şehir draması, farklı etnik kökenlerden karakterlerin çeşitli yollarla karşılaşmalarını, birbirlerinin hayatlarına girip çıktıklarında yaşanan korku ve yobazlığı farklı bakış açılarıyla işliyor.


Crash, aslında günümüz dünyasında neredeyse her yerde olan, ancak bazı ülkelerde artık bastırılamayan ‘ötekine saygı’ ve hoşgörüyü de hatırlatıyor. Ve filmin sonunda anlıyoruz ki; bu hoşgörüsüzlük meydan savaşında kimse güvende değil. Ve yine anlıyoruz ki, şiddet bir bumerang gibi sonunda kimin elinden çıkmışsa geri gelip onu biçebiliyor! Sakin anlatımı, bol kahramanı olan filmde, kamera kullanımından oyunculuğa kadar birçok enfes yön var. Belki de bunların birincisi müziği. Elbette Oscar Jürisi’nden bu filme ‘en iyi’ ödülü vermelerinden daha fazla bir şey beklenmez ama eğer film müziklerinden az da olsa hoşlanıyorsanız, bir şekilde temin edip dinleyin bu filmin müziklerini.


Hikâyesi Paul Haggis’e, senaryosu ise Haggis ve Bobby Moresco’ya ait olan “Crash”, Haggis’in karmaşık bir kişisel deneyim, korku ve gözlem ağının sonucunda ortaya çıkmış.


Yönetmen Haggis gerçeğin acı olduğunu şu sözlerle ifade ediyor: “Bu, başkası hakkında bir film değil; çizginin öbür tarafındaki kötü insanlar hakkında değil. Bu film iyi insanlar hakkında; tanıdığımız, bizim gibi olan insanlar hakkında; kim olduklarını bildiklerini sanan insanlar hakkında. Sonra bu insanlar sınanıyor ve bu konuda hiçbir şey bilmediklerini anlıyorlar. Karakterlerden hiçbiri yaralanmaktan kurtulamıyor.”


Crash-Çarpışma; bu yüzyılın en büyük belalarından biri olmaya aday, kültürlerin, dinlerin, ırkların çatışmasına karşı, insaniyeti, hoşgörüyü salık veren, kışkırtıcı ve aykırı bir film.


Bir kültürün bilinçaltı



Filmin temel önermesinde olaylar bize o kadar ters ki... Temel tarihsel öyküleri klasik kaynaklar yerine bu tür septik eserlerden öğrenen bir toplumun gençleri adına çok olumlu düşünemiyorum ne yazık ki!




Toprağı bol olsun, üstat Alfred Hitchcock her ne kadar, ‘Bir filmin isminde 2 rakamı geçiyorsa izlenmez.” demişse de ben aynı kanaatte değilim. Şüphesiz bir filmin ya da sanat eserinin ilki önemli ve belli bir ilgi gördüyse en değerlisidir. Lakin devamı çekiliyorsa mutlaka ticari ya da estetik bir beklenti olduğu da aşikârdır. Elbette bu dediklerim Recep İvedik türü ‘filmimsi’ sululuklar için geçerli değil, onu ifade edeyim.


Devam filmleri önemlidir; zira izleyiciyi hakikaten etkilemiş ve kurguladığı kahramanı, ortamı, olayları inandırıcı kılmıştır. Özellikle sinema ürünlerine baktığımızda bir devam filminde iki temel özellik olduğunu görürüz. Ya kahramanı tutmuş ve gerçekçi kılınmıştır ya da kurguladığı atmosfer... Yani ya kahramanımız yaşamaya başlar ya da ortam ve anlatım dili... Bunu söylerken Matrix ve Yüzüklerin Efendisi türü serileri işin dışında tutuyorum. Onlar zaten çekilirken bir seri olarak düşünülüp çekilmiş filmlerdi.


İşin bir de ‘İkincisi ilkinden iyi olan filmler’ faslı var ama bu mevzu şimdilik derdimizin dışında.


Klişe bazı cümleler vardır. Atasözü düzeyine kadar çıkmamış ama belli bir etki de oluşturmuş anlamlı cümleler... Bunlardan biridir; ‘Biz bugünü geçmişten miras değil, gelecekten emanet aldık’ cümlesi. Esasen bir toplumun geleceğe dair görülerini temellendiren argümanların en önemlisi, kültürel kökenleridir. Şunu demek istiyorum; geleceğe dair kurgularda geçmişimizin hasadı vardır. Gerek tarihsel, gerekse kültürel kökenlerimiz, yarına dair hayal ve beklentilerimizi şekillendirir.


Bu nedenle özellikle Hollywood kökenli bilim-kurgu filmlerinde (artık Euroimage filmleri de bu cümleye dâhildir) Batı toplumlarının geçmişe dair ekimlerinin uç verdiğini düşünmüşümdür hep. Yerimiz müsait olsa edebiyattan tiyatroya, resimden heykele bu inancımı temelleştiren verileri size aktarırdım.

“Underworld: The Rise of the Lycans - Karanlıklar Ülkesi: Lycanlar’ın Yükselişi” filmi işte böylesi bir karamsar kültürel kökenin ürettiği seri filmlerin sonuncusu. Türle yakından ilgilenenler, serinin ilk iki filmini hatırlayacaklardır: Vampirler ile insan olarak kalmaya çalışanların kanlı kavgası! Şüphesiz yine türle ilgililer serinin bir doz üstü olan ‘Blade’ serisini de hatırlayacaklardır.


Serinin ilk filmi (2003 yılına denk geliyor) gösterime girdiği zaman gerek Blade serisinin dışındaki daha insani yaklaşımı, gerekse böylesi bir atmosferdeki kahraman kadın karakteri (Kate Beckinsale’in hakkını vermek lazım) izleyicin tutması dolayısıyla parayı gören yapımcılar (ki Lakeshore isimli firma oluyor ve toplam 22 milyon dolara mal olan film sadece Amerika’da ilk hafta 21 milyon dolar gişe yapmıştı, toplam gelir 60 milyon doları geçti) devamı için yönetmene baskı yapmaya başladılar. Yönetmen de bunu ‘seyircinin bir emri’ olarak algıladı ve serinin ikincisi geldi. Karakter ve atmosfer başarılı bir şekilde canlandırıldığı için kahraman yaşayan bir figüre dönüştü. Lakin hikâye açısından bir tıkanıklık olduğu için yapımcılar ‘Kuzuların Sessizliği’ serisindeki gibi çözümü buldular ve üçüncü filmde hikâyenin en başına döndüler. İşte “Lycanlar’ın Yükselişi”, öykü olarak her şeyin öncesine dönüyor.


Temel mevzu iyi ile kötünün savaşıdır ama tekst bize bunu ‘vampirler ile kurtların savaşı’ olarak veriyor: “Karanlıklar Ülkesi”ndeki olaylardan bin yıl öncesindeyiz. İki ırk vardır. Her ikisi de Ölümsüz Alexander Cornivus’un farklı oğullarının soyundan türer. Markus’un kanını taşıyan Vampirler zarif, aristokrat, kurnaz ve kan emicidirler. William’ın kanını taşıyan Kurt Adamlar ise içlerinde insanlıktan eder kalmamış, şiddete doymak bilmeyen yırtıcı birer canavardırlar.


Vampirler, Macaristan’ın batısında kalan vahşi toprakların yönetimini üstün zekâlarının ve siyasi becerilerinin de yardımıyla ele geçirmişlerdir. Üstün yeteneklerine ve zekâlarına rağmen kurt adamlardan korkmaktadırlar; çünkü kurt adamlar organize olma ve kapsamlı düşünme yeteneklerine sahip olmasalar da muazzam vahşi ve güçlüdürler (Umarım size bir şeyler çağrıştırıyordur bu).
Vampir kalesinde tutulan bir kurt kadının insan görünümlü bir çocuk doğurmasıyla güç dengeleri tamamen değişir. Bu çocuk, olağanüstü güçleri olan vampir lideri Viktor’un evinde tutsak doğan ilk Lycan olan Lucian’dır (bu da bir şeyler çağrıştırıyor olmalı). William soyundan gelen kurt adamların aksine, bu genç Lycan istediği zaman insan şeklini de alabilmektedir. Viktor, Lucian’ın kanını yepyeni bir köle türü üretmek için kullanır. Bu köleler, vampirlerin korunmasız oldukları gündüz saatlerinde işçi ve bekçi olarak çalıştırılırlar. Geceleri kurt adama dönüşmelerini engellemek için de, boyunlarının çevresine gümüş dikenli tasmalar takılır.


Ve hikâye birdenbire Benhur ve Spartacus’e dönüşür…Viktor, kölelerini, halkını ve topraklarını demir yumrukla yönetir. Ancak köle Lucian ile canı gibi sevdiği kızı Sonja’nın aşk yaşadığından habersizdir. Üstelik Lucian tasını tarağını toplayıp kaçmayı düşündüğünü söylemektedir.


Lucian’ın tasmasını çıkartıp özgürlüğünü kazanmanın bir yolunu bulduğu anlaşılınca, Viktor onu öldürmeye karar verir. Bir dizi olaydan sonra Lucian, Sonja’nın da yardımıyla diğer Lycan’ları da toplayıp tutsak olduğu yerden kaçar.
Sonrası bol miktarda kan, intikam ve iyi ile kötünün kareografik çatışmasıdır.
Yukarıda da söylediğim gibi, aslında hikâye tema olarak hiç de yabancısı olduğumuz bir konu değil. Bir kral, kölesi ve ona âşık kızı ile özgürlük mücadelesi. Mesele şu; tüm bu erdem, sadakat ve ihanet hikâyesinin vuku bulduğu atmosfer son derece karanlık ve irkiltici! Kan ve intikam gündelik kavramlar ve olgular. Underworld serisi bir anti-ütopyadan çok daha fazla karanlık ve karamsarlık içeriyor. Filmin temel önermesinde her ne kadar bildik olumlu kavramlara güzelleme yapılmış olsa da, atmosfer ve olaylar bize o kadar uzak ve ters ki, şahsen bir türlü hoşlan-a-madım.


Temel tarihsel öyküleri başta Doğu kaynakları olmak üzere klasik kaynaklar yerine bu tür septik eserlerden öğrenen bir toplumun gençleri adına çok olumlu düşündüğümü söyleyemeyeceğim ne yazık ki!

Cam yanaklı çocuklar


Bir kediyi, bir de çocuğu hoplayıp zıplarken görmekten fena halde haz duyarım. Her ne kadar resim ve tasvirlerde sıcağa sığınmış uyuklayan kediler yer alsa da, ben hazzetmem uyuşuk kedilerden. Ve tabii çocuklar da...




Eskilerin, epey eskilerin ileride iş yapacak sağlam, girişken ve gözünü budaktan sakınmayan birey ararken, çocukların kafalarını sıfır numaraya vurup, kafadaki kırık sayısına göre seçim yaptıklarını duyduğumda yüzümde benzersiz bir mutluluk gülümsemesi belirmişti.



Yara demek deneyim demek değil miydi aslında? Ve her yara belki bir özgürleşme madalyasıydı.



Kediler özgür olmalı... Ve tabii çocuklar da...



Eski aristokrat evlerin mahzenlerinde saklanan kavanozlar vardır. Hani şu Hacı Abdullah türü lokantaların raf ve vitrinlerini süsleyen türden. Muhteşem bir şeffaflık ve içinde billur gibi bir sıvıda duran meyve ve sebzeler. Turşu yahut komposto olarak bekletilen bu cam kavanozlar nedense hep içimi burkar. Ve ne zaman yüzünü cama dayamış, sokağı seyreden bir çocuk görsem hep bu kavanozları hatırlarım. Bir çeşit mahpus hayatı gibi gelir bana o çocuğun yaşamı.
Çocukluğun turşusu kurulamıyor maalesef ve çocuktan kompostonun tadı pek hoş olmaz sanırım. Ezilir çocuk ruhu, camdan bölmelerin ardında, lakin ebeveyn onu tehlikelerden korumak için içeride tuttuğuna inanır. Koruma güdüsünün neden olduğu tutsaklık!



Bilumum tehlike işte; kötü arkadaş, kirli çevre, terleme, yorulma, sakatlanma vesaire... Ama atalarımız kafasındaki kırık sayısına göre belirlermiş çocukların geleceğini... Bu nedenle kafasında kırık izi olmaz yanağını cama dayamış çocukların. Gözlerinde ezik bir hüzün, yanakları cama dayalı bir şekilde buharlaştırana kadar camları bakarlar dışarı. Hayat oradadır; dışarıda; camın öte yanında... Durmaksızın akıp gider yollar, sokaklar, oyunları…



Kirli çocuklar görürler camdan yanaklı çocuklar... Terlemiş, düşüp dizini kanatmış, burnu akan... Anlamam çocuklarını camdan kafese hapseden anneleri; 'çimlere basmayınız' levhalarını koyan devletlûları anlamadığım gibi.



Ne münasebet çimlere basmamak! Çimler basılmak içindir, toprak üzerinde uzanmak!



Esasen beton yapılarla çimleri çevreleyen zihinlere asmak lazım tüm uyarı levhalarını… Upuzun gökdelenlerle dilim dilim dilimlenmiş masmavi gökyüzünü, kuyunun içindeki kurbağa gibi hüzünle izleyen cam yanaklı çocuklar hep hüzünlendirir beni.



Bebekler henüz daha gözlerini bile açmadan el ve ağızlarıyla, yani dokunarak tanıyıp, zihinlerine tanımlarlarmış çevreyi. Minik bir bebeğin yakaladığı her şeyi ağzına götürmesi, onu yemek istemesinden değil, bu dokunarak tanıma sürecinin olağan reflekslerinden biriymiş.



Bu nedenle bir tek camı tanıyabiliyor cam yanaklı çocuklar. Yağmura dokunamıyor, çamura, çime, toprağa, arkadaşının dizine, topa ve daha bin çeşit şeye...
Oysa kediler dokunmalı ki, hayat denen o eşsiz mucizevi kaynağın neşesini hissetsin insanoğlu.


Ve çocuklar da...


Dokunmalı...


Ve çekmeli yanağını camlardan...


Kırıp camdan kafesin duvarlarını dışarıya çıkmalı mutlaka. Temas etmeli. Ve koşmalı hatta... Hoplayıp zıplamalı tıpkı kediler gibi. Düşmeli, kanamalı, canı yanmalı, iyileşmeli sonra, izler kalmalı küçük yaralanmalardan bacağında...Ve biz bu yaralara bakarak anlamalıyız hayatımızın anlamını.


İnsan yaşadığını ancak o zaman hissediyor zira!


Özgür olmalı çocuklar.


Ve tabii kediler de...


cam yanaklı çocuklar - nedim hazar ile melimali-net