4 Mayıs 2010 Salı

Kadınlar bilirim ülkeme ait!


Her bahar gelir bu mısralar, gelir ve oturur zihnimin en tepe noktasına. Gencecik bir çocukken dinlemiştim kendi sesinden. Berbat bir teypten, cızırtılı parazitler eşiğinde. Çok sonra öğrendim şairinin ismini: Erdem Beyazıt. O nasıl harflerdi ki 'Harp düzeni' almışlardı. Pablo Neruda, "Şiir, onu yazana değil ihtiyacı olana aittir" der. Bu nedenle Beyazıt'a ait olduğu kadar benimdi de bu şiir. Billur akan bir ırmağın kenarında durur gibi bakıyorum hala satırlarına. Yine bir Mayıs sabahı, yine güneş nazlı bir kız gibi okşarken balkonun demirlerini, akıverdi içeri. Allah mekanını cennet etsin!

SANA, BANA, VATANIMA, ÜLKEMİN İNSANLARINA DAİR



''Telgrafın tellerini kurşunlamalı''



Öyle değildi bu türkü bilirim



Bir de içime



-Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-



Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek



Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen



Haberler bilirim mektuplar bilirim.



Gamdan dağlar kurmalıyım



Kayaları kelimeler olan



Kırk ikindi saymalıyım



Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma



Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından



Baştan ayağa ıslanmalıyım



Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.



İçimde kaynayan bir mahşer var



Bu mahşer birde annelerinin kalbinde kaynar



Çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde



Ya da çamaşır sererken bahçelerinde



Birden alıverirler kara haberini



Okul dönüşü bir trafik kazasında



Can veren oğullarının.



Bir de gencecik aşıkların yüreklerini bilirim



Bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş



Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine



Karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin



Beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan



Ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde



Örneğin Hint Okyanusu gibi derin



İsyanın kapkara sularına dalan.



Nice akşamlar bilirim ki



Karanlığını



Bir millet hastanesinde



Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda



Başını kalorifer borularına gömmüş



Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden



Haber sormaya korkan



Genç kızların yüreğinden almıştır.



Bir de baharlar bilirim



Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği



Anadolu bozkırlarında



İstanbul’dan çıkıp Diyarbekir’e doğru



Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen



Cesur otobüs pencerelerinden



Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen



Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında



Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının



Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken



Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen.



Yazlar bilirim memleketime özgü



Yiğit köy delikanlılarının



İncir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları



Birinin ölü dudaklarından sızan kan daha kurumadan



Üstüne cehennem güneşlerde göğermiş mor sinekler konup kalkan



Diğeri kan ter içinde yayla yollarında



Mavzerinin demirini alnına dayamış



Yüreği susuzluktan bunalan



İçinden mahpushane çeşmeleri akan



Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp



Apansız silahına davranan



Nice delikanlıların figüranlık yaptığı



Yazlar bilirim memleketime özgü



Güzler bilirim ülkeme dair



Karşılıksız kalmış bir sevda gibi gelir



Kalakalmış bir kıyıda melül ve tenha



Kalbim gibi



Kaybolmuş daracık ceplerinde elleri



Titreyen kenar mahalle çocukları



Bir sıcak somun için, yalın kat bir don için



Dökülürler bulvarlara yapraklar gibi.



Kadınlar bilirim ülkeme ait



Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak



Göğüsleri Çukurova gibi münbit



Dağ gibi otururlar evlerinde



Limanlar gemileri nasıl beklerse



Öyle beklerler erkeklerini



Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.



İsyan şiirleri bilirim sonra



Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden



Harfler harp düzeni almıştır mısralarında



Kimi bir vurguncuyu gece rüyasında yakalamıştır



Kimi bir soygun sofrasında ışıklı sofralarda



Hırsızın gırtlağına tıkanmıştır.



Müslüman yürekler bilirim daha



Kızdı mı cehennem kesilir sevdi mi cennet



Eller bilirim haşin hoyrat mert



Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır



Her kırışığı sorulacak bir hesabı



Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır.



Bütün bunların üstüne



Hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim



Vatanım milletim tüm insanlar kardeşlerim



Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adın gelmeli



Adın kurtuluştur ama söylememeliyim



Can kuşum, umudum, canım sevgilim.

29 Nisan 2010 Perşembe

Sen sus; gözlerin konuşur!


Hollywood filmlerinden gına gelmiş zihnimize iki saatlik bir terapi oluyor El secreto de sus ojos / Gözlerindeki Sır. İçinde aşk ve suç gibi iki ortak global temayı barındırması da cabası.

Arjantin’de geçiyor öykümüz. İki farklı zaman diliminde yaşananlara şahit oluyoruz. Bir hukuk görevlisi olan Benjamin Esposito’nun (Ricardo Darin), 1999 yılında, bundan tam 25 yıl önce gerçekleşmiş ancak “tamamen” çözülememiş olan bir cinayeti ve başından geçen hikâyeyi bir roman hâlinde anlatmak istemesiyle başlıyor macera. 1974 yılında bir Federal görevli olan Benjamin Esposito kapanmamış bir dava dosyasına el atıyor. Tecavüze uğrayarak öldürülen genç bir kadının başına gelenleri çözmek için sadece karşısında olan esrarengiz olaylar ile değil, dönemin Arjantin’indeki katı bürokratik ve politik düzen ile de mücadele etmek zorunda kalıyor. Kolay kolay pes etmemesindeki en büyük etmen ise öldürülen genç hanım ile kocası arasındaki aşk ve bunun kendi hayatındaki yansımalarıdır. Kısacası bir ‘vazgeçmeyiş’ kıssasıdır anlatılan! Seyirci ise bir yandan gizemli bir olayın çözülme çabalarında iki dönem arasında öykü ve bağlantı sıçramaları yaşarken, diğer yandan bizzat öyküyü çözmeye çalışan Esposito’nun hikâyesine şahit oluyor.

Hikâyeyi burada keseyim, zira filmi izlememiş olanlar için işin tadını kaçırmak istemem. El secreto de sus ojos / Gözlerindeki Sır, Arjantinli yazar Eduardo Sacheri’nin bir romanından uyarlama. Yönetmen Juan José Campanella ile beraber yazmışlar senaryoyu. Yönetmen Campanella ise birçok Amerikan dizisinde yönetmenlik yapmış, Hollywood’a hiç de yabancı olmayan bir isim. Esasen ilk şaşırtıcı nokta da bu. Gözlerindeki Sır, karakter dengelemeleri, olay örgüsü, ritmi ve atmosferi ile Hollywood tarzının çok dışında, hatta tipik Amerikan filmi izleyici profilinin pek hazzetmeyeceği türden bir yapım. Dr. House, Six Degrees, Ed, Law&Order SVU gibi dizilerin yönetmeninden bambaşka tarzda bir eser görmek insanı şaşırtıyor. Bir diğer şaşırtıcı nokta ise filme verilen ‘En iyi yabancı film’ Oscar’ı. Ortalama bir Amerikan izleyicinin 5. dakikada terk edeceği bir film Gözlerindeki Sır. Sanırım bunun sırrı da filmin orta yerindeki ‘Stadyum Sekansı’nda!


Benim favorim olan Fransız yapımı “Un Prophete/Peygamber”i geçerek Oscar’a ulaşan Gözlerindeki Sır, iki ana hatta ilerliyor: suç ve aşk. Birçok yan unsur ile desteklenen bu ana hatta merak ve gizem hep yukarıda tutularak finale kadar taşınıyor izleyici.


Filmin en muhteşem yanı ise sadelikteki ihtişamı. Duru bir anlatıma ve tasvire sahip film, sadeliğiyle öylesine derinden vuruyor ki, suskunluğun en yüksek çığlık olduğunu bir kez daha hatırlatıyor insana. Marazi aşk hâllerini, bir türlü söylenemeyip genizde tıkanan cümleleri kulak zarı patlarcasına duyuyor insan. Bu anlarda Gözlerindeki Sır, kendi çağını aşmayı başarıp kült filmler kategorisine giriyor sanırım.


Nasıl bir formül bilmem ama yönetmen Juan José Campanella muhteşem bir ‘harman’ yakalamış. Aşk ve suç eşliğinde gizem sürekli diri tutuyor ilgimizi. Merak ise bir sonraki sahneye ulaştırıyor seyirciyi.


Konu Arjantin’de geçer de futbol olmaz mı? Üstelik filmin en muhteşem sekansı futbol ile ilgili olanı. Daha doğrusu tek plandan oluşan bir sekanstan bahsediyoruz. Öyle ki bir sinemacı izlerken hayretten hayrete düşüyor ve film hilesi arıyor stadyum sekansında. Belki 5 dakikayı bulan uzunlukta tek planlık bir çekim bu.


Önce ‘Flycam’ denen uçan kamera ile stada yaklaşıyoruz, sonra ‘Jimmy Jib’ denen kaldıraçlı kamera aparatı, arkasından ‘steadycam’ denen, titreşimi alan aktüel kamera. Hepsini birbirine nasıl bağlamış, hangi arada geçişleri başarmış akıl almıyor âdeta. Stadyum Sekansı sinema okullarında ders olarak okutulacak cinsten farklı ve başarı bir plan.


Hollywood filmlerinden gına gelmiş zihnimize iki saatlik bir Latin terapisi oluyor Gözlerindeki Sır. İçinde aşk ve suç gibi iki ortak global temayı barındırması da cabası. Bana sorarsanız sezonun en iyi yabancı filmi.


El Secreto de Sus Ojos (Gözlerindeki Sır)
Yönetmen: Juan José Campanella
Oyuncular: Ricardo Darin, Soledad Villamil, Pablo Rago, Javier Godino, Guillermo Francella
Tür: Dram, Gerilim, Suç, Romantik
Süre: 127 dakika
2009 Arjantin, İspanya






Beni vurdular anne!



arabanın lastiği en olmadık yerde patladı isidore; dağbaşında bir karton fabrikasının hemen yanında bir düşün hele; ben ve patlak lastik! kriko arabanın neresinde, yedek lastik sağlam mı hiç bir fikrim yok... lastikçi de yok görünür yakınlıkta. Tek çare fabrikadan medet ummak. pis bir durum isidore, balçık gibi, çam reçinesi gibi yapış yapış bir his!




genç bir erkek, 'sıkma canını abi hallederiz' dedi. İnanılmaz mutlu ve sırıtkandı. fazla tutamadı mutluluk baklasını ağzında, arabanın sol arka kısmı metal körükle yükselirken kademe kademe yukarı, 'abi dün varya dün; vurgun yedim. dün aşık oldum abiiii' deyip nefes almadan devam etti, 'nasıl manyak bir hoşluk, ne deli bir sarhoşluk bu ya!'

gülümsedim, çünkü vurgun yemenin bilinçsiz ve uyuşuk olur ilk anları. önce ısı açığa çıkar, beden yanar, kavrulur ardından. sonra gelir acı ile karışık felç. ve bedel hemen ardından sırasını bekler ödetmek için verdiklerinin... bunları diyemedim, lastiği değiştirip civataları sıkan mor tişörtlü mutlu çocuğa.



tekrar yola koyulduğumda aklıma insan ile meleğin aşkı geldi isidore. beraber olabilmek, sevgilinin tenine dokunabilmek için ölümlü olmayı göze alan ölüm meleği ile aşkı için kolları iki yana açık, bisiklet üzerinde ölüme pedal çeviren, hemen sonra bir kamyonun tekerleri altında ölüme giden doktorun aşkı...




city of angels'da göğüs kafesini yardığı hastanın ölüme direnişine yardım için kalbini avuçlarına alarak baskı yapan kadın doktora en sıkıntılı ve çaresiz anında görünmüştü ölüm meleği. ve bir ölümlü ile ölümsüz arasındaki sevdanın kıvılcımı çakmıştı bu kalp masajı seansından. meleğin şeffaf dokunulmaz parmakları sanki girip okşamıştı genç kadının merhamet yumağı kalbini...



anılar denizinin dalgaları arasında buldum sonra kendimi benim suskun dostum. ankara, kızılay, kırmızı ışık, nehir gibi hırçın akan trafik, göl gibi dingin ve dalgın kız, dikkatsiz ve tedbirsiz sürücü, uzanan bir kol, tutulan bir el! ve vurgun!... vuruluşum. mutluluk, uyuşukluk ve acı; mutlak son! besbelli haklıydı aragon!



hangi filmiydi şu an anımsamıyorum ama rus yönetmen tarkovsky'nindi eminim. şu, dizlerinin üzerinden tren geçtikten sonra, kesik bacaklarına bakan insanlardan utanıp, ağlayıp bağırmak yerine, cebinden çıkardığı beyaz mendili sinirleri kesiğinden sarkan kopmuş dizlerine örten adam sahnesinin olduğu film. genç çocuk -ki bu trenin biçtiği kişi değildir- kan ter içinde eve gelir. sağ eliyle kalbini kapatmaktadır. anne anlar bir tuhaflık olduğunu. acıdan karışık ve kırışık anlında biriken ter damlacıklarını siler sol eliyle delikanlı, diğer elini ise kalbinin üzerinden çeker. bembeyaz gömleğinin tam da göğüs cebinine kırmızının kahveye kaçan tonunda kan sızmaya başlar bıçak yarasından. bıçaklanmıştır... annesine merhamet dilenen gözlerle mırıldar, kimseyi rahatsız etmemek istercesine;



beni vurdular anne!


işte böyle bir şey hissetmiştim o gün kızılay'da isidore! kahretsin ki eve elim kalbimin üzerinde gelmedim. ve fısıldayamadım anneme bir iç haykırışıyla;


beni vurdular anne!


tam kalbimden hem de!

25 Nisan 2010 Pazar

Suzinak olur hüzünler!


(Yazıyı okumadan önce aşağı müziği dinlemeye başlamanız tavsiye edilir)


Ağaçların soyunmasına inat giyinir insanlar. Bir ayıbı kapatmak ister gibi sımsıkı sarılır elbiselere. Oysa eldivenler hissetmez sıcaklığını tenin.


Soğuk, en çok yaraları dağlar! Bir bir kapanır yaralar kardan merhemlerle. Kış uykusuna uzanır ayrılık, uzundur kül rengi geceler, uzun ve derin.

Yağmur, derin hıçkırıkları bastırmak için tıkırdatır çatıları, pencereleri. Camlarda hüzün buğuları.

Ve derken, güneş ovar ateşten gözlerini, balkonda sarkan gözyaşıyla ıslanmış mendiller kurur birer birer. Bahar uyanış demek, bahar hüzünlerin geri gelmesi. Açılır çekmeceler sırayla; yapılır bahar temizliği. Ne varsa safra kışa dair kurtulunur onlardan. Sonra camlar açılır sonuna kadar... Serin bir titreme sarar tüm eşyaları. Renkler tablolardan boşanır dört nala; tabiatta tablolaşır çiçekler, nar çiçekleri, kiraz çiçekleri...

Dalların yeşilliğine inat gri bir iç çekiş esir alır dimağları.

Çekmecelerde, keskin bir virajdan fırlar gibi çıkar karşımıza hatıralar. Bazen sararmış bir suret, durmuş bir saat kimi zaman. Eski bir not defteri ya da sayfalarından; 


Ne müşkülmüş seni sevmek, sana yar olmak!
Dilşad olmak isterken perişan olmak.
Reva mıdır yar olanın kalbi zar olmak.
Dilşad olmak isterken perişan olmak.

Oysa biliriz, umutsuzluk yakışmaz inancı olana. Ki o inançtır diri tutan hoşnutsuzluğun kışında bile!

Ama...

"Bahçemde açan goncaların hepsi dökülsün" der bahara özlem duyan, baharda özlem duyan!



 "Aşkolsunlar" ile iç çeker ve mırıldanır derinden: Mihnet çekecek hali mi var, kalbi harabın!

Sonra sesler mesela... Sair zamanda bir armoni, rahmani bir mızıka gibi gelen o sesler...

Yalnızlığı hançerleyen hain birer ıslık gibi yaralar gözleri ufukta iç çekeni. Teskin edilmez bir hüzündür bu, teselli kabul etmez bir ızdırab: "Ne merhem kâr eder ne de teselli. 



Bulunmaz derdime çare bulunmaz!" Meriç'in ifadesiyle "her teselli ihanet gibi gelir" hatta.

Hicaz ile hicazkâr arasında bir yere yerleşir hüzün ve yakar eli, ayağı, dili, dudağı, kulağı: "Bu şehrin en tenha yeri kalbimdir şimdi..."

İliğine kadar sızar sonra, segâhtan alır hayalleri rasta kadar indirir. Erimiş bir mızrap, hırpalanmış bir "yükzük" gibi titretir telleri. Hayaller acıtır her bahar hasret çekeni. Belki, sadece şarkılar teselli verir bir nebze. Artık ne mene bir teselliyse, kana kana su içip daha çok susamak gibi bir anafor işte!

Balkonda kurumuş mendiller, açık camdan içeri sızan serin rüzgâr, çekmecede sararmış kâğıtlar...

Gözler gölgelerden sıyrılır usulca ve suzinak bir hüzün yayılır gramofondan.

Zeki Müren seslenir taş plaktan: Şimdi uzaklardasın... 





20 Nisan 2010 Salı

İşte Türk medyasının hali!

Böbürlenmeye, üflemeye, köpürtmeye geldi mi iş, mangalda kül bırakmayan yurdum medyası, aynı haberde 180 derecelik ters başlıklar çıkararak halini bir kez daha teşhir etti. Habertürk ve Vatan gazeteleri Real Madrid'in yıldızı Christiano Ronaldo ile röportaj yaptığını duyurdu. Vatan'dan Sanem Altan, Habertürk'ten Simge Fıstıkoğlu... Her ikisi de Ronaldo ile özel mülakat yaptığı iddiasında. İşin ilginç yanı başlıklar hariç neredeyse her iki röportaj da birebir aynı. Helal olsun, iki muhabir de aynı soruları sorup birebir aynı cevapları almışlar. Sadece çıkardıkları sonuç tamamen zıt. Habertük'e göre Ronaldo, 'En iyisi Messi' derken, Vatan'a göre, 'Ben Messi'den iyiyim' demiş.
Koy bir kepçe de suyundan misali Habertürk röportajın videosu diye saçma sapan bir gezi videosu koymuş sitesine.
Uy benim sevgili medyam!

Robin Hood geliyor!

Gladiator'un yönetmeni Ridley Scott gedikli oyuncusu Russel Crowe ile yine döktürüyor. 1912'den beri defalarca sinemaya uyarlanan Robin Hood bu kez Ridley Scott yorumuyla perdede. Ünlü oyuncuya yine Oscarlı aktrist Cate Blanchet eşlik ediyor.

Özellikle ekonomik kriz sonrası zengin/fakir ve gelir dağılımı adaletsizliğinin tekrar tartışılmaya başlandığı Amerika'da film sektörü yeniden adalet dağıtan kahramanlar öykülerine geri dönüyor. Yaklaşık 20 yıl önce Kevin Reynolds tarafından yönetilen ve Kevin Costner ve muhteşem oyunculuğuyla Morgan Freeman'ın oynadığı Robin Hood'dan sonraki bu ilk filmin senaristi de ilginç bir isim: Brain Helgeland. Norveçli bir anne ile Brooklynli bir babanın oğlu olan Helgeland tıpkı Sandra Bullock gibi aynı hafta içinde hem Oscar hem Razzie ödülü alan sanatçılardan. Sanatçı 1998 yılında The Postman ile Altın Ahududu ödülü alırken, L.A. Confidential ile Oscar'a uzanmıştı. Başta Mel Gibson'un ünlü Komplo Teorisi ve Bourne Identity serisinin sonuncusu olmak üzere bir çok sıkı aksiyon filminin senaristi de olan Helgeland Man On Fire ile Ridley'in kardeşi Tonny ile de çalışmıştı.


Ülkemizde 14 Mayıs'ta vizyona girecek olan Robin Hood'dan bazı lobiler şöyle:


Bu da fragman:

19 Nisan 2010 Pazartesi

Kosmos: Bir gün şehre bir deli gelir!

Anadolu’nun en beylik klişelerindendir: Delilik ile velilik arasında ince bir çizgi vardır. Abdallık ile aptallığın arasında olduğu gibi! Vaktiyle haber amaçlı ziyaret ettiğimiz bir deli; “Allah bir takım armağanlar verdikçe akıldan alır karşılığında’ demişti. Bir tür denge meselesiymiş. Hani bir takım ihsanların ağırlığını çekemezmiş akıl! Öyle dediydi deli…

A Ay (1998) ile keşfettiğim, Kaç Para Kaç’ını (1999) beğendiğim, Korkuyorum Annesi’ne (2004) epey güldüğüm, Beş Vakit’ine hasta olduğum, Hayat Var’ını (2008) tutmadığım yazar yönetmen Reha Erdem son filmi Kosmos’da Stephen King’in o meşhur The Green Mile – Yeşil Yolu’ndaki John Coffey tiplemesine benzer bir meczup-veli karışımı kahramanın peşine düşürüyor bizi. Ve bir Reha Erdem filmindeki her şey olması gereken yerde Kosmos’da. Tablo gibi resimler, iyi ve doğal oyunculuk, sıra dışı masalsı anlatım ve dozunda müzik. Bir tek ses kullanımı konusunda –sanırım- farklı düşünüyoruz sevgili Erdem ile. Eğer hayatı filmlerindeki gibi algılıyorsa epey acı çeken bir yönetmen olmalı Reha Erdem. Zira seslerin kaotik birlikteliği çoğu zaman dehşetengiz bir kakofoni olarak yansıyor bana. Derinlemesine analiz etmeden önce hikayeyi size aktarayım izninizle: Orhan Pamuk romanındaki gibi bembeyaz bir kış günü Kars’ın dağlarından deli gibi koşturan tuhaf bir adam iner dere kenarına. Ayakkabısının içinden çıkardığı paradan anlarız ki, çok tekin bir adam değildir. Hırlı mıdır, hırsız mıdır tam anlayamadan biz, derede cansız bir şekilde kapılıp giden bir çocuğu kurtarır bu adam. İsminin Battal olduğunu söyler sonra kahvedekilere. En az kendisi kadar tekinsiz bir tip olan, kurtardığı çocuğun ablası ismini ‘Neptün’ olarak söyleyince o da ‘Ben de Kosmos’um’ deyiverir. Fonda askeri tatbikat gürültülerinin olduğu küçük çaplı bu Anadolu kentinde o andan itibaren tuhaf şeyler yaşanmaya başlar. Bir yandan mucizeler yaşanırken, diğer yandan adi suçlarda da patlama yaşanır. Kimdir peki bu Kosmos, melek midir yoksa şeytani bir dolandırıcı mı?

Hemen ifade edeyim; sakın afişine aldanıp da uzak doğu, Kaplan ve Ejderha tarzı bir film zannetmeyiniz. Mekan tasarımı, karakterleri, olay örgüsü ile hasından bir yerli film. Erdem’in tercih ettiği parçalı anlatım tarzı zaman zaman zorlasa da izleyiciyi bolca merak unsuru içeren, çoğu zaman masal tadı barındırıyor Kosmos. Filmin giriş sekansını izlerken aklıma Neil Jordan’ın o şahane filmi ‘We’re No Angels-Biz Melek değiliz’ geldi. Hani iki adi mahkum sınırdan geçmek isterken, kasabalılar onları değerli iki din adamı zannediyor ve istenmeden yaşanan mucizelere tanık oluyorlardı!Ancak film ilerledikçe bambaşka bir formata büründü öykü. Yine Hollywood’dan örneklemek gerekirse Nora Ephron’un Michael filmine benzer bir tema oluşmaya başladı. John Travolta’nın Sermet Yeşil’den farkı kanatlarıydı!


Kosmos başlangıcı ve bitimiyle neredeyse dört başı mamur bir Türk filmi. Son dönemde dramaturgisi bu kadar sağlam yerli filme rastlamak çok zor açıkçası. Ancak bambaşka alanda bir takım sıkıntılar taşıyor Erdem’in filmi. Bunların başında hikayenin ruhu geliyor. Şükür ki, iğreti ve sentetik köylü tiplemelerini Faruk Kenç döneminde bıraktık. Dolayısıyla Kosmos’daki tiplemeler, mekanlar, diksiyonlar, aksiyonlar alabildiğince yerel. Lakin diyaloglarla ilgili çok ciddi bir sıkıntı gördüm şahsen. Belli ki yönetmen başta başkarakteri olmak üzere, önemli karakterlerin repliklerine iyice kafa yormuş, epey araştırmış. Ancak çoğu kez rahatsızlık veren bir yapaylık sızdırıyordu diyaloglar. O kadar ki bir ara Recep İvedik’in nenesine söylediği, ‘Ekinler boy vermeden kör buzağı topallamazmış’ türü bir boşluk hissine kapıldım şahsen. ‘Sağ köpek ölü aslandan iyidir’ filan türü metinler belli ki bir derinliğin derdiyle eklemlenmiş senaryoya ama öylesine sallanıyor havada.

Bununla beraber sağlam bir Kars peyniri gibi ‘Makta’ndan bakınca epey oylum ve katman da içeriyor Kosmos. Keşke biraz daha derinlikli metin çalışması ve terminoloji araştırmasına girişseymiş yönetmen. Zira ‘Şifacılık’ gibi kültürlere ve inançlara göre değişkenlik arz eden hassas bir alanda at oynatmak kolay değil. Meslenin zahir/batın ilişkisine batı kültürel kodlarıyla bakmak ayrı bir şeydir, doğu erdemiyle bakıp, hikmet peşinde olmak apayrı. O kadar ki, film ortalarında bir yerde Doğu hikayesi olmaktan çıkıp ciddi ciddi Western tadı vermeye başlıyor.

Bir de hikayenin bazı yönleriyle ziyadesiyle eklektik olması rahatsız edici… Toparlarsak; Kosmos, Türk sinemasında kolay yakalanmayacak bir iksiri başarıyla tutturuyor ve evrensel bir sinema diliyle seyircisine yansıtıyor. Vizyona giren diğer yerli yapımları görüp kırılan umutlarımız bir nebze olsun şifa buluyor.

10 Nisan 2010 Cumartesi

Bal: Ulvi olan sükûttur


Bal bir yönüyle ‘Ahsenûl Kısas’a sırtını yaslarken güncelden ve yerellikten taviz vermediği gibi derinlikli referansları da kendi katmanlarında sağlam şekilde muhafaza ediyor.

Yusuf ilkokula başlamış, okuma yazma öğrenmektedir. Babası Yakup ürkütücü bir ormanın derinliklerinde, yüksek ağaçların üzerine kurulmuş el yapımı kovanlarda üretilen karakovan balcılığıyla uğraşmaktadır. Babasıyla sık sık gittiği orman, Yusuf için gizemli bir yerdir...

Yusuf bir sabah gördüğü rüyayı babasına anlatır. Bu rüya ikisi arasında sonsuza dek kalacak bir sırdır. Aynı gün Yusuf sınıfın önünde öğretmenin verdiği okuma metnini okurken aniden kekelemeye başlar ve arkadaşlarının alay konusu olur. Yakup, anlaşılmaz bir nedenle soyu hızla tükenen Kafkas arılarının peşinden uzak bir ormana gider. Babasının gidişiyle Yusuf iyice sessizliğe gömülür. Yusuf'un bu hali çay tarlasında çalışan annesi Zehra'yı üzmektedir. Ne kadar uğraşsa da Yusuf'u konuşturamaz. Günler geçer, Yakup'un gecikmesi Zehra'yı ve Yusuf'u tedirgin eder. Zehra Miraç Kandil'i gecesi için Yusuf'u köyden uzaktaki anneannesine gönderir. Yusuf, orada dinlediği hikayelerdeki peygambere benzettiği babasının mutlaka geri döneceğine inanmaktadır. Ertesi gün Sis Dağı şenliğinde de Yakup'a rastlayamazlar... Babasını aramak için ormanın derinliklerine dalan Yusuf'un gördüğü rüya gerçekleşecek midir?

Olay örgüsü birebir benzemese de size bir şeyler hatırlatıyor değil mi bu öykü? Yıllar önce ‘Birer sinopsis kaynağı olarak kutsal metinler’ başlıklı bir yazı yazmış ve sinemanın bidayetinden beri inanç ile araya mesafe koymasında kaybedenin başta 7. Sanat olmak üzere tüm insanlık olduğunu ifade etmeye çalışmıştım. Daha önce de belirttim; kanaatime Tarkovsky ‘Sinema bir nasihat aracıdır’ derken bunu kastediyordu!

Meseleyi dağıtmayayım. Yukarıda özetini okuduğunuz öykü, Semih Kaplanoğlu’nun yazıp yönettiği ‘Yusuf Üçlemesi’nin son ve Altın Ayı ödüllü Bal filmine ait. ‘Üç Yusuf’ şemsiyesi altında ‘geçmiş/bugün ve yarın’ üç bakış atan sinemacı serisini tam bir şaheserle taçlandırıyor. Bilindiği üzere bir önceki film olan Süt bugünü, Yumurta ise geleceği ele alıyordu. Bal öyle bir film ki, insan izledikten sonra ister istemez, konudan filan çok daha önemli olarak kavramsal yaklaşımlarda bulunmak istiyor. Samimi olarak itiraf edeyim entelektüel tat olarak çok ender filmde var bu lezzet!



Bir sefer referans noktası inanılmaz sağlam ve itiraz edilmez: Maneviyata yaslanan ama diyalektiği de ıskalamayan bir ecza. Merhum Meriç; sıhhatli olan klasiktir, hasta olan romantik’ der bir keresinde. Marazi bir romantizm yok üçlemede, gerçekliğin şiirselliği var. Sıhhat var buram buram. Bakın bu cümlelerde yönetmenin bir söyleşisinden: “İnsanın kendini keşfi nefsin faydasızlığını fark etmesiyle başlıyor. Fıtri keşfe giden yol; insanın dünyada nedensiz bir şekilde olmadığını anlaması, öğrenmesi, tecrübe etmesi ve buna inanmasıyla ilerliyor. İnanmakla, hatırlamakla, anlamakla, düşünmekle, en önemlisi tefekkür etmekle... Sonuçta bütün uğraş sevgili olmak için. O'na olan sevgiyi, bağlılığı göstermek ve O'nun mevcudiyetini başkalarına da hissettirmek için...”

Bal bir yönüyle ‘Ahsenûl Kısas’a sırtını yaslarken güncelden ve yerellikten taviz vermediği gibi derinlikli referansları da kendi katmanlarında sağlam şekilde muhafaza ediyor. Semih Kaplanoğlu’nun sinemetografik menkıbesi ve mesleki serüveni onu öyle bir noktaya getirmiş ki, filmin her karesinde şair Alfred De Vigny’nin ‘Ulvi olan sükuttur, gayrısı zaaftır’ cümlesi geliyor akla! Keza Necip Fazıl’ın ‘uskun Deniz’indeki; “Gittim, gittim, denizin/ sınır yerine vardım/ Halin bana da geçsin /diye ona yalvardım/ Bir çılgın vesvesede/ içim didiklense de,/Olaydım o cüssede/ O’nun gibi susardım.” dizeleri hayat buluyor Kaplanoğlu’nun filmlerinde. Zira susmak büyük denizlerin işi! Sanatçı söyleşisinde şöyle aktarıyor tercihini: “Şiirde kelimelerden oluşmuş bir ahenk vardır ve o kelimeler aslında dile karşıdır. Çünkü dil, konuşmak demek; yani bizi birbirimizden ve kendimizden ayıran şey. Dilin mahkûmiyetinden kurtulmak önemli. Resim, dilin mahkûmiyetinden bizi kurtarır; sinema ve şiir de keza... Sayfalarca yazıyı üç satırlık şiir karşılar. Sadeleşme, benim sinemayla ilişkimde şiirden edindiğim yegâne disiplindir.”




Öte yandan Bal (serinin diğerlerinde olduğu gibi) birçok alt metin eşliğinde akıyor. Yönetmenin üzerine titreyerek pratize ettiği şiirsel gerçeklik, sayamayacağım kadar çok metafor, sosyal kontak, vurgu ve ezoterik gönderme içeriyor. Şüphesiz popüler sinema izleyicisi için son derece riskli bir tercih bu, lakin sinema; bir şey söyleme sanatı ise, sinema; şiir gibi, bitirildikten sonra bir tek virgülü bile kaldıramayan bir sanat ise, bunu yapması gerekiyordu Semih Kaplanoğlu’nun. Öyle zengin bir bakıştan, öylesine sıra dışı ve geniş bir perspektiften besleniyor ki, yerel ve evrensel referanslar birer şiir mısraı gibi yan yana ve alt alta görsel olarak diziliveriyor.

Filmin çekim mekanı da son derece doğru ve muhteşem. Kaplanoğlu Bal’ı Karadeniz/Çamlıhemşin’de çekmiş. Muhteşem bir mavilik ve yeşilliğin ahengi ile ‘Şenlik’ sekansında zirveye tırmanan anlatım ve görsellik! Sahneleri daha fazla tasvir edip tadını kaçırmak istemem izlememiş olanların…

Oyunculuklara gelince, minik oyuncu Bora Altaş şaşırtıcı bir performans sergilerken, diğer oyuncular filmin ruhuna uygun, abartısız oyunlarıyla öykünün diline ve anlatımına katkıda bulunuyorlar.

Okurlarım bilir ve hatta çoğu zaman ‘Sen de hiçbir filmi beğenmiyorsun’ diye eleştirirler. Ondan mıdır bilmem ama benim ruh ve estetik dünyama yakın bir sinema filmi görmek heyecanlandırıyor ve belki abartıyorum biraz. Ancak şunu içten söylüyorum ki, Semih Kaplanoğlu Türk Sineması için kolay rastlanmayacak değerde bir sinemacı. Bal için ise belki şunu söylemek lazım: Bazı şeyler vardır sözlükte bir kavramın karşısına onu koymak yeterli olabiliyor. Britannica, Larousse gibi sözlüklerin Türkiye edisyonunda sinema maddesinin karşısına Bal yazılsa olur.

Ödül aldığı için değil ‘iyi ve farklı’ olduğu için mutlaka izlenmesi gereken bir film Bal.

8 Nisan 2010 Perşembe

Turkcell’inin gücü! Turkcell’in çekim gücü!

Holding ve Ergenekon Medyası balıklama atladı. İşin içinde bir şekilde marka haline getirilmiş Rıdvan da olmasına rağmen kimsenin gözünün yaşına bakmadılar. Oysa mesela farklıyken genelde kulaklarının üzerine yatarlardı biliyorsunuz. Son ‘Telekulak’ işini epey magazine bandırarak vermeyi tercih ettiler. Oysa meselenin özü çok farklı noktalara uzanıyor. Evet, son olay göstermiştir ki, bu dinleme olayı özel çetelere dönüşmüş. Eh ne yapsınlar, birazdan alıntılayıp hatırlatacağımız haberlerden sonra, ‘Bizim neyimiz eksik’ diye düşünmüş olabilirler elbette. Bakınız altta uzun haber Taraf’ta Mehmet Baransu imzasıyla yayınlandı. Bakalım:


Yer Jandarma Genel Komutanlığı, yıl 2003. Darbe hazırlığı yapan Eruygurun adamları Ersöz ve Uğur, Karamehmete talimat verip söz aldılar.

Ergenekon tutuklusu Levent Ersözün mahkemedeki ifadesine bir kısmı yansıyan 17 aralıktaki görüşme Jandarma İstihbarat Başkanlığında kayda alındı. İşadamı-asker-çete işbirliğinin ibret verici tutanaklarının tam metnini yayımlıyoruz.

Buna göre, Çukurova Holdingin patronu Karamehmet, dönemin Jandarma İstihbarat Başkanı Ersöz ile İstihbarat Teknik Takip Daire Başkanı Atilla Uğur’a önce bankacılık, petrol, cep telefonu işlerindeki durum ve sıkıntıları hakkında mütalaa verdi. Ersöz ve Uğur sonra, Ergenekon zanlısı ve dönemin Jandarma Genel Komutanı Eruygurun talimatlarıyla Show TV ve Akşam Gazetesinden somut taleplerini aktarıp kendilerine Komutanım diyen Karamehmet’ten İçiniz rahat olsun güvencesi aldılar

Tarih 17 Aralık 2003. Kıbrıs'ta çözüm tartışmalarının gerdiği Ankara'da Türkiye'nin daha sonra öğreneceği Ayışığı ve Sarıkız darbe planları yapılırken Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı ilginç bir buluşmaya sahne oluyor.

Karargâha çağrılan isim Çukurova Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Emin Karamehmet.

O gün Dönemin Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur adına Karamehmet'le görüşenler ise Ergenekon operasyonda bugün tutuklu olan iki isim: Dönemin Jandarma İstihbarat Başkanı Tuğgeneral Levent Ersöz ve Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı Teknik Takip Daire Başkanı Albay Atilla Uğur.

Levent Ersöz tarafından kayda alınan görüşmenin dökümü on sayfadan oluşuyor. Konuşmalardan Karamehmet - Jandarma arasındaki diyalogun yeni olmadığı, iki senedir sürdüğü ve Karamehmet'in daha önce de Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur ile görüştüğünü öğreniyoruz.

Görüşmede konu Tuncay Özkan'ın işten çıkarılmasına geldiğinde Ersöz ve Uğur'un Karamehmet'e karşı Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur adına kullandıkları tehditvari dil dikkat çekici: Komutanımız hassas bir insan. Hakikaten kırılmış. Kendisini bu konuda rahatlatmamız lazım.

Aşağıda ilk kez yayınlanan ve Türkiye'nin bir dönemine ışık tutacak bu görüşmenin tam metnini okuyacaksınız.

17 Aralık 2003 tarihinde Jandarma Genel Komutanlığında Mehmet Emin Karamehmet ile yapılan görüşmenin tam metni:

Levent Ersöz- Hoşgeldiniz.

K.Mehmet- Sağolun.

L. Ersöz- Ne yapıyorsunuz, ne var ne yok. Keyfiniz nasıl?

K.Mehmet- Uğraşıyoruz efendim, üç senedir. Şimdi işte borcumuzu ödemek için müracaat ettik, hepsini birden. Onun kararının çıkmasını bekliyoruz.

L. Ersöz- Nasıl ümit var mı sizce?

K.Mehmet- Şey çok direniyor tabi. Bürokrasi kısmı. Yukarısı istiyor, ne de olsa 14 senelik borç yedi ayda ödenecek. 5,1 milyon dolar ödenecek. Her halde geçeceğiz, uğraşıyoruz. Zaman sıkıntımız var, çünkü bizim aldığımız kredi belli bir zamana bağlı bir şey. İşte onunla yarışıyoruz.

L. Ersöz- Gazetelere yansıdığı gibi mi?

K.Mehmet- Hangisi?

L. Ersöz- Bu, North Petroleum'dan aldığınız lisans desteği.

K. Mehmet- North Petroleum'un arkasında onlar var, o kadar büyük bir şirket değil onların kurduğu bir şirket, sekiz ay içinde kurulmuş. İşte arkasındaki şeyleri son ana kadar gizlemek için. Uzun müddet son haftalarda başta şey yaptık, tarafların teklifini alalım diye. Ama daha sonra da razı ettik. Kendisi açıklayacaklar, ama son anda açıklamak istiyorlar. İşler taksitler halinde geliyor.

L. Ersöz- Peki, siz kendinizi sıkıntıya sokmuyor musunuz bu durumda?

K.Mehmet- Neden?

L. Ersöz-Yani, gazetelere yansıdığı kadarıyla bir takım hisselerin bu şirketlere devredilmesi gerekebilir.

K.Mehmet- Devir değil efendim, rehin ediliyor. Hisse devirlerinin geçeli olabilmesi için BDDK'nın onay vermesi lazım. Hisselerimizin hepsi Türkiye'de kalıyor, yurt dışına çıkmıyor. Herhangi bir ödememe durumu olduğu takdirde, aynen tekrar Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na dönüyor. Bir kısmı dört senelik, bir kısmı 10 senelik bir kredi. Sadece faizlerini bekleyeceğiz, senelik o da. O tarihe kadar da zaten bizim epeyce başka işlerimiz var. Onlarla biz özel ilgileniyoruz. Mesela Irak'ta bizim bir petrol sahamız var. Hafta da bir milyar varil rezervi var. Gerçi yüzde 51'i şeye ait ama. 18 dolardan saysak, 30 dolar civarında, 40-45 milyar dolar ediyor tamamı.

Iraktaki petrol sahamızı kapattık

L. Ersöz- Şu anda petrol çıkartılıyor mu?

K. Mehmet- Petrol çıktı. Üç tane kuyumuz var. Fakat satacağımız yer olmadığı için orayı kapattık.

L. Ersöz- Türkiye'ye peki pazarlama niyetiniz var mı?

K. Mehmet- Zaten Türkiye alacak, fakat Amerikalılardan ihracat iznini almaya çalışıyoruz. Tabii başka yere de gidemez zaten. Bu Kerkük'e 40 km kuş uçuşu. Başta işte kamyonlarla taşınacak günde 40 000 varil kadar. Ondan sonra büyük yatırım yapmam lazım. İşte 16 tane hat yapmamız lazım. Kerkük'ten yaparsan 90 km. Fakat kalitesi 47 gravite üzerinden, dolayısıyla ayrı bir hat yapıp İskenderun'a indirmek lazım. İsrailliler geldi bize Hayfa'ya çekelim diye. Hatta ortak olmak istediler. Fakat yüzde 25 ortaklığın karşılığında bütün idari her türlü alt yapıyı istedikleri için biz kabul etmedik, ortaklığın yüzde 25 idari alt yapısını biz yapalım dediler.

Dışişleri Bakanlığı ilk başta biraz şey davrandı, telefon içinde gitmiştik, durun bakalım falan, filan diye davrandı. Bunda da öyle davrandı. Sonra müsaade verdiler, zannedersem Genelkurmayın da haber var. Çok büyük bir rezerv daha fazla da çıkabilir. Karadeniz'de de bir boru hattı var. Enerji Bakanlığı'na, Yeniköy ve Saros'a da boğazlardan transit öyle bir şeyimiz var. Gaz teklif ettik, zannedersem çağıracaklar. Ukrayna'da mobil telefon şirketi salın aldık. Gürcistan, Azerbaycan, Moldavya oralarda da yapacağız. Irak' ta bakan söz verdi. Biz birinci geldik yedi günde kurarız dedik, alan adam kuramıyor. Lisansını vermedik. Bizim santrallerimiz var.

Fakat ne oldu Mısır şirketi Uraskum Mısır ve Cezayir de var. Cezayir deki taksitlerini ödeyemiyorlar. Tunus'taki hisselerini Vatanya diye bir şirkete sattılar. Onun taksiti ocakta gelecek. Biz oraya girmedik. 421 milyon dolardı. Birinci olmamıza dair. Belli başlı bir strateji olarak, asker gelmesin diye her halde Washington araştırma yapmış, çünkü Amerika'dan da bize baskı geldi. Onayı alamazsak. Pakistan da bir şirkete giren yüzde 30 hissesini satıyormuş. Oraya teklif vereceğiz, İran'a teklif vereceğiz sekiz tane şirket var. İlk dörde gireriz zannediyorum. Ondan sonra Dubai'de apartman yapılması işimiz var. İşimiz bu kadar.

Görüldüğü üzere bir iletişim şirketi sahibinin asla düşmemesi gerektiği durumlar. Sadece üzülmek yetmiyor, endişelenmek de lazım! Üstelik tablo sadece bu kadar da vahim değil. Fenası ve beteri var, kendi kariyerleri için Ergenekoncuları taşeron olarak kullanan gazeteciler, kendi menfaati için cuntacıların önünde iki büklüm eğilen medya patronları var. Biraz daha okuma yapalım isterseniz…

“Aynen devam komutanım…”

Eruygur’un Sarıkız ve Ayışığı darbelerini hazırladığı dönemde gerçekleşen görüşmede Atilla Uğur, “Milli duruşa ihtiyaç olan çok kritik bir dönemdeyiz. Adam gibi medya lazım” diyerek Akşam ve Show TV’den memnuniyet bildirdi

Görüşmede askerler Show Tv ve Akşam'ın yayınlarını hatırlatarak "Milli duruşa ihtiyaç duyulan çok kritik bir dönemden geçildini, Kıbrıs, Kuzey Irak'taki yapılanmanın çok önemli olduğunu" hatırlatıyor ve Karamehmet'in AKP hükümetinin etkisinde kalıp kalmadığını sorguluyor. Karamehmet de askerlere "Televizyonu ve gazetesinin devleti rahatsız edecek bir şey yapmayacağı" konusunda güvence veriyor.

Özkan ve irtibat gazetecileri

Levent Ersöz ise Eruygur’un “Bu yerine gelsin” sözünü aktarıp Tuncay Özkan’ın Karamehmet Medya Grubu’na döndürülmesini istedi. Uğur, özel irtibat için gruptan iki gazetecinin isim ve telefonlarını patronlarından aldı.

Levent Ersöz- İki yıllık süre içerisinde karşılıklı olarak paylaştığımız bir çok değer var, karşılıklı ilişkilerdeki hassasiyetler var. Dolayısıyla bütün bunları tekrar bir kez daha gözden geçirirseniz, bunun bu ülke için önemini çok daha net olarak ortaya koyabiliriz.

K.Mehmet- Komutanım hassasiyeti biliyoruz ama sorun, kendisine biz en ufak bir şey söylememişizdir. Ama devletin aleyhine bir yayın falan, onlara da müsaade etmeyiz tabi.

Levent Ersöz- Kesinlikle, kesinlikle.

K.Mehmet- Ben bir daha konuşayım.

Levent Ersöz- İyi olur. Ben Komutanıma sizinle görüştüğümüzü ifade edeceğim. Kendisini bu konuda rahatlatmamız lazım. Komutanım sizin söylediğinize çok üzüldü, bir anda böyle bir şey söyleyince. Komutanımız hassas bir insan, tanıyorsunuz değil mi?

K.Mehmet- Ama biz Devletin aleyhine hiçbir şey yapmayız, orada içiniz rahat olsun, hiçbir şey yapmayız.

Albay Atilla Uğur- Ama Mehmet bey tabi bu arada şu da var. Komutanım bana bunu İlettiği zaman Genel Komutanımızla birlikte, ben sizin samimiyetinizi bildiğim ve sizi herkesten daha iyi tanıdığım için rahatlıkla şunu söyledim. Komutanım, çağırırız Mehmet bey gelir oturur konuşuruz ve açıklıkla konuşacak bir insandır dedim. Hakikaten de öyle oldu. Komutanımız hakikaten kırılmış, hassas bir insan, tekrar çağırıp da Tuncay bey ile konuşursanız kendisini de mutlu edersiniz.

K.Mehmet- Ama komutanım. Tabi bazı yapamayacağım şeyler de var.

A. Uğur- Bir dinlerseniz en azından kendisini.

K.Mehmet- Biz zaten kendisiyle konuşmak için pazar günü sözleşmiştik. Kendisini arayacaktım ama işte Ankara'ya geldiğim için görüşemedik. Ama arkadaşımız Osman bey her gün görüşüyor. Kırgınlığımız yok.

L.Ersöz- Tabi yansıyan başka türlü. Bu şekilde yansıması, dışardan bakıldığında sizler içindesiniz tabi ama patlayan bir bomba gibi.

K.Mehmet- Şimdi tabi ama komutanım, adam medya başkanı ertesi gün ayrıldı deniyor. Orada tabi herkesin aklına acaba baskıyla mı ayrıldı sorusu geliyor.

L. Ersöz- Bazı şahıslar, bazı kuruluşlar kasıtlı olarak reyting yapmak için bu konuları başka türlü yansıtıyorlar, sıkıntı oradan kaynaklanıyor.

K.Mehmet- Ben iki şey söyleyebilirim Komutan'a. Bir tanesi hiç kimseden, ama hiç kimseden en ufak bir şey gelmedi bir. İki, onunla konuşan, o gruba bakan arkadaşımız, "yahu çok erkek adammış, iki dakikada ben ayrılıyorum dedi" şeklinde takdirlerini de söyledi. Hatta bu ayın sonu diye söylenmişti, sonra 01 Ocak diye kendisi düzeltti. Ama benim bunun dışında da söyleyecek bir şeyim var. Benim hiç haberim olmadı.

A.Uğur- Bir de ben şunu eklemek istiyorum izin verirseniz. Mehmet bey'in Çukurova Grubu'nun kuruluşunda hükümetler değişse de sizin açınızdan bir değişiklik olmadı. Show TV, Akşam Gazetesi. Şu anda milli duruşa ihtiyaç olan çok kritik bir dönemden geçiyoruz, siz de biliyorsunuz. Kıbrıs meselesi, Kuzey Irak'taki yapılanma, devlet hadisesi, içinde bulunduğumuz ortam çok önemli. Bu durumda adam gibi bir medya, adam gibi bir basın lazım. Şimdi biz bu güne kadar Akşam Gazetesi ve Show TV 'de hep bunu gördük. Aynı şeyleri yine göreceğimizden şüphemiz yok, ama tabi bir takım baskılardan atıldı gibi şeyler bize yansıyınca.

K.Mehmet- Hayır, en ufak bir şey ne Bakandan ne Başbakandan, ne de başka bir kimseden en ufak bir baskı gelmedi. Gelse ne yapardık onu da bitmiyorum ama. Şimdi bize daha önce gelen baskılara biz hiç itibar etmedik. Ama tavır koyuyorlar tabi.

A.Uğur- Böyle şeyler önemli değil, önemli olan devlet.

Bilemiyorum dünyanın başka bir ülkesinde milyonlarca abonesi olan bir iletişim şirketi bu kadar yasadışı işe karışsa durumu ne olur? Görünen o ki, patronlarının yıllar önce yaptığı işi kendilerine göre durumdan vazife çıkaran daha alta duran üst düzey yöneticiler var. Bunlar da yasadışı bir oluşum içine girmişler. Eh nasıl olsa şirketleri kurumsal olarak reklamları döndürüyor gece gündüz; Turkcellinin gücü, Turkcell’in çekim gücü! Yaşasınnnnnn…

Bahar ve güneş


Her şey fıtratı icabı olduğu yerde mi güzel, yoksa biz olması gerekeni olduğu yerde görmediğimizde mi panikliyoruz? Biliyorum karışık oldu biraz, hemen örnek vereyim:


'Mevsim normalleri' diye bir meteorolojik terim var biliyorsunuz. Yazın sıcağı, kışın soğuğu mevsim normallerinde oldu mu umursamıyor insanlık. Ne zaman ki dünyanın fabrika ayarlarıyla oynamaya başladı insanoğlu, homurtular yükseldi önce bilim çevrelerinden. 'Mevsim normallerinin altında (ya da üstünde)' diyerek uyardılar tüm insanlığı. Yazın havanın soğuması, kışın ısınması, yazın yağış, kışın kuraklık endişe verici olur hep.



Oysa geçtiğimiz gün sohbet ettiğim bir uzman, 'yeryüzündeki çevre dengesi belki de tarih boyunca en uyumlu dönemini yaşıyor' demişti ve ben şaşırmıştım.



Uzun ve soğuk bir kışın ardından güneşin kendini kararlı bir şekilde gösterdiği günler -ki onlar da bugünler oluyor- şahane oluyor sevgili okur. Bir gün önce yağmurun ıslattığı asfaltlar bir yılan derisi gibi parlayıp alıyor gözlerimizi. Güneş önce yansımasıyla gözleri alıyor sabahları. Evlerin camları, ağaçların yaprakları, kaldırımların taşları...



Pencereler aylar boyu yaşadıkları içe kapanıklığa inat odaları sabahın serin havasıyla buluşturuyorlar bugünlerde.



En çok da parklardaki cıvıltı müjdeliyor baharı.



Dört bir yan çocuk cıvıltısı, koşuşturması.



İlle de park bankları. Anneler, teyzeler, nineler dizi dizi diziliyorlar banklara... Ne tuhaf, insan çocukken de bu dönemlerde güneşlendiriliyor, yaşlandığında da!



Böyle bir sabah gördüm işte onu bir parkın köşesindeki bankta. Hemen yanında kontörü bitecek olan kız telaşla bağırıyordu birine. Üzerindeki üniformanın lakaytlığı belli ediyordu aslında dünyasını. Belli ki geç kalmıştı birileri buluşmaya. Kulak misafiri olmamak için özellikle gayret sarf etmek gerekiyordu bu durumda.



Yaşlı amca bütün desibel yüksekliğine rağmen sanki başka bir âleme dikmişti gözlerini. Güneş yapraklardan sekerek iniyordu parkın metal/plastik karışımı salıncaklarına. İkide bir saatini kontrol etmesinden belliydi ki, o da biri-ler-ini bekliyordu. Hışımla telefonu kapatan kız, yanından geçerken oralı bile olmadı.



Epey sonra 'dede' çığlığıyla inledi evlerin ortasında kıstırılmış şekilde duran park alanı. Çocuklar umursamadı ama yetişkinler başını yaşlı adama doğru çevirince tuhaf bir utangaçlık belirdi yüz ifadesinde. Bıcır bıcır bir çocuk koşarak geldi ve boynuna sarıldı. Hemen arkasında somurtuk yüzlü genç bir kadın belirdi. Adamın olanca yumuşaklığına inat, kadın sert ve tavizsizdi. 'Çabuk' dedi azarlar gibi, 'Çabuk bir yere yetişmem lazım, beş dakka dursun, gideriz!' Çocukla dedesi ise değil kadını, dünyayı unutmuş gibi birbiriyle sarmaş dolaş olmuşlardı.



Kadın aksi ve sert, dede şefkatli ve yumuşacıktı. Yaşlı elleri torununun yüzünde gezdikçe damarlarındaki kan daha hızlı akıyordu adeta. Aptalca bir dalgınlıkla izliyordum tabloyu. Neden sonra kadın izlendiklerini fark ettiği an bankın ucuna yerleşip yapmacık bir fedakârlığa soyundu. 'İyi hadi beş dakika daha sevişin dedenle.'



Piyango çıkmış talihli gibi gülümsedi yaşlı adam... Sonra çocuğun elinden tutup salıncağa doğru götürdü. Çocuğu ittikçe hayata olan bağı sanki daha güçleniyordu. Salıncaktaki çocuk ona her yaklaştığında bedeninden beklenmeyecek bir maharetle saçlarını okşamaya çabalıyordu dede.



Bu muhteşem baharda aşk tablosunu kadının bitiş haykırması yıkıverdi. 'Tamam artık yeter!' dedi panikle. Çok önemli ihaleye yetişen birinin tavırları vardı kadında. Yaşlı adam peşin bir suçluluk ve zar zor duyulacak kısık bir sesle 'haftaya da getirir misin?' diye soracak oldu ama kadın cevap bile vermeden çocuğu çekercesine alıp gitti.



Torunuyla gelini gözden kaybolana kadar arkalarından baktı yaşlı adam. Neler yaşadığı belli olmayan ihtiyar gözlerinde bir tutam yaş belirmişti.



Güneş ise bu kez yaşlı adamın sevgi gözyaşlarından yansıyarak müjdeliyordu baharı....