12 Ağustos 2012 Pazar

Hepiniz uykudasınız!



Bilim-Kurgu filmlerinin (hatta sadece tür değil edebiyatının da) bir özelliği vardır; seyircinin ileri görüsünü tapularlar, bir tür bilinçaltı yönlendirme oluşur. Misal, vaktiyle Uzay 1999 diye bir dizi vardı ve biz bu diziyi 1980’lı yıllarda izliyorduk. Yani hepi topu 20 yıl sonrasının dünyasını öyle bir kurgulayıp, tasvir etmişlerdi ki akıllara ziyan! Havada uçan araçlar, sensorlu normal konut kapıları, tüm vatandaşların tek-tip giysileri (Taytlar, dar tişörtler vs). Bahsedilen tarihin üzerinden 15 yıla yakın bir zaman geçti ama o dizideki neredeyse hiçbir şey gerçek olmadı, belki hiçbir zaman olmayacak. Lakin sinema, hayatın pek çok alanından rol çaldığı gibi, bilim ve teknolojiden de çalıyor ve bizleri öyle bir geleceğe inandırmayı başarıyor. Belki de bu yüzden sinema sanattan çok daha fazla ‘şey’ demek!

Yazar Philip K. Dick’in ‘We Can Remember It For You Wholesale - Sizin İçin Topyekün Hatırlayabiliriz’ adlı hikayesi yazılmış en zeki bilim-kurgu metinlerinden biridir. Nitekim bu metinden yola çıkarak Paul Verhoeven 1990 yılında bir klasiğe dönüşecek olan Total Recall- Gerçeğe Çağrı’yı çekti. Film Arnold Schwarzenegger ve Sharon Stone gibi ünlü isimleri kadrosunda barındırmakla beraber, kurguladığı gelecek ve güçlü mesajları ile türün kült eserlerinden biri oldu.

Hollywood tarihi bir tür fasit (kısır döngü) daire tarihi. Bir süre sonra kendi döngüsünü tamamlıyor ve müflis tüccar hesabı eski defterleri karıştırıyor yapımcılar. Prison Break, I Am Legend gibi dikkat çekici filmlerin yapımcısı Neal Horitz de, Verhoeven’in ünlü filmini tekrar çekmeyi aklediyor. Bu tür tekrar çevrimlerde üç nokta çok mühimdir. İlki; çok iyi ve meşhur oyuncular oynatacaksın. İki; özellikle görsel efekt konusunda ilkinden çok daha ileride olduğunu göstereceksin. (Ki bu durum fuzuli bir görsel şova sahne olur genelde) Ve sonuncusu; mutlaka ilk örneğinden farklı bir şey katacaksın. (Hele de seyirciyi şaşırtan bir şey olursa süper olur!)

Total Recall’ın yeni çevriminin oyuncu kadrosu hiç fena değil. Genç izleyicinin iki sevdiği isim: Colin Farrell ve Kate Beckinsale… Yönetmen olarak da yine bir külte dönüşmeyi başarmış Underground serisinin her şeyi Len Wiseman düşünülmüş. Bakmayın siz, henüz kırkında bile olmayan bu yönetmenin geçmişinde her ne kadar sadece tek film ve devamı gibi görünse de, birçok önemli ve klasikleşmiş filmin kadrosunda bulunmuş, önemli isimlerle çalışmış bir yönetmendir Wiseman.

Gerçeğe Çağrı’nın en önemli eksiği kalmış; senaryodaki farklılaşma. Pardon, farklılaşmayı ‘kötüleştirme’ olarak algılamış yapımcılar. Ve bu anlamda öylesine bir hata etmişler ki, diğer tüm kusurları gölgede bırakıp, 100 milyon dolardan fazlasına mal olan filmlerini büyük ihtimalle batıracaklar!

Kötü bir 'kötü': Kate Beckinsale. 


Farkında mısınız bilmem ama her bu tür filmde olduğu gibi, bir yandan Totall Recall’ın 2012 versiyonunu analiz ederken, diğer yandan neredeyse paralel okuma ile 22 yıl öncesine gidip, Verhoeven’in filmini de tekrar ele alıyoruz. Yani yazı bundan sonra bir tür ‘paralel okuma’ olarak akacak, şimdiden uyarayım.

Total Recall’ın ana öyküsünün yaslandığı iki gerçek vardır: Özgürlük ve hakikat! Aslında hiç de küçümsenmeyecek ve her ne kadar 22 yıl önceki zihniyetiyle Paul Verhoeven’in biraz sulandırarak verilmiş olsa bile, ciddi iki meseledir bu. Zira bilirsiniz, doğu ve batı kutsal metinlerinin neredeyse tamamında dünya hayatının geçiciliğinden ve yaşamın bir tür rüya oluşundan bahsedilir. Ki bunu en sarih ve ısrarlı vurgulayan din İslam’dır. Peygamber Efendimiz;  “Hepiniz uykudasınız, öldüğünüz zaman uyanacaksınız.” Buyuruyor. Tabii, uyku nedir, uyanmak nasıldır gibi başlıklar çok ayrı ve upuzun yazıların konusudur. Fakat başta kült film Matrix olmak üzere Open Your Eyes gibi onlarca benzeri film, asıl uykunun hangisi olduğu, gerçek hayatın neresinde durduğumuz sorunsalını kurcalayıp durdu. 1990 yapımı Total Recall da, biraz pop-corn olsa da meseleye eğildi ve başarılı da oldu.

1990 yapımı filmdeki 'makara' planlardan sadece biri. 

İkinci gerçeklik ise en az ilki kadar insanlığı ilgilendiren tarihsel bir mesele: İnsanlık tarihi, bir çeşit özgürlük tarihidir. Özgürlük sadece birey için olmaz, toprağın, suyun, havanın kullanım özgürlüğü. Sömürü ve sömürgecilik üzerine yazılmış sayısız metin, çekilmiş yüzlerce film vardır. 1992 yapımı Total Recall insanların en doğal hakkı olan ‘soluma özgürlüğü’ üzerine ironik bir filmdi. Onun kadar olmasa da, keza 2005 yapımı The Island içerdiği mesaj bağlamında hiç de fena bir yapım değildi. Ve elbette bu türün –kanaatimce- en sıkı (seri) filmi Black Mirror. (Onu merak edenlerde şuradan devam edebilir)

Ve gelelim, yeni Gerçeğe Çağrı’ya… Esasen çok büyük oranda Verhoeven’in filmine yakın duruyor gibi görünen bir film var karşımızda. Ama sadece içerik ve hikaye bağlamında. Gerçi yapımcılar, kendileri için refaransın önceki filmden ziyade hikayenin özgün halinin olduğunu söylüyorlar ama filmi izleyince bunun çok inandırıcı durmadığını görüyoruz.  

İlk filmde olduğu gibi yine 'rüya' sekansıyla açıyor yönetmen. 

Tıpkı önceki filmde olduğu gibi bir rüya sekansıyla açılıyor Gerçeğe Çağrı – 2012… Eski versiyonda iki sevgili Mars’ın uçsuz bucaksız kızıllığında romantizm yaşarken, yenisinde kahramanlarımız bir kumpastan kurtulmayı deniyorlar.
Hikayeyi bilmeyenlere hemen özetleyeyim; Douglas (C. Farrell) güzeller güzeli karısı Lori ile (K. Beckinsale) bir robot üretim fabrikasında son montajcı olarak çalışan sıradan bir vatandaştır. Ne var ki, sıklıkla gördüğü rüyalar, aslında hayatında bazı şeylerin gerçek olmadığı, kendisinin başka biri olabilme ihtimalini ona hatırlatır durur. Nitekim bir gün ilanını gördüğü ‘Rekall’ isimli hafıza ‘ekim’ yerine gider ve kendi anılarına ajan oyunu yükletmek ister. Gelin görün ki, bu mümkün olmaz, zira Douglas’ın beyninin derinliklerinde zaten bir ajan gizlidir: kendisi. Ve gerçeğe uyanma süreci başlar. Kolay değildir tabi, karısı zannettiği kişi baş düşmanı, düşman zannettikleri kişiler de özgürlük savaşçılarının ta kendileridir.

Bana göre yeni filmin senaryosu, hikayeye en büyük kötülüğü işin içinden ‘Mars’ı çıkararak yapıyor. İnsanoğlunun keşif merakı ve umudu üzerine Mars’ın çok anlamı var. Bunun yerine direkt yukarı değil, aşağı doğru bir gelecek görüyoruz ve adeta arzın merkezine gidip bambaşka bir toplum katmanı görüyoruz. Şüphesiz bu yeni filmdeki mental yaklaşım kendi açısından tutarlı ama Mars insanlın geleceği açısından hala umut ve yarın demek! Bununla beraber, dünyanın geçirdiği nükleer ve biyolojik savaş sonrası kalan enkaz üzerinde gezinen kamera her ne kadar fena halde Matrix’i hatırlatsa da, inandırıcılığı güçlendiriyor.

Ayrıntılara daldıkça hem yazı uzayacak hem de film eleştiri bağlamından çıkma riski olduğu için hemen sınıflayarak eski ve yeni Total Recall’ları karşılaştıralım.

Michael Ironside gibi bir 'kötü'nün olmaması ciddi bir eksiklik. 

Kötülük problemi

Eski versiyondaki muhteşem antogonist Michael Ironside yenisinde yok. Esasen bu durum yeni versiyon için bir şans, zira öyle bir rol olsa, yeni aktör bekleneni veremeyebilirdi. Ancak ciddi de bir eksiklik. Öyle bir kötücül karakter düşünün ki, nefreti uğruna kendi sevdiği kadından bile vazgeçebiliyor ve kötülüğü çıkarı için kullanan patronunu dahi bir noktadan sonra iplemiyor. İşte, ilk versiyonun bu şahane  ‘aktif kötü’sünün yerini tek başına Kate Beckinsale yüklenmeye çalışıyor. Yanına bir de Sharon Stone’luk kalıyor ki, keşke sadece o noktada dursa imiş. Zira ‘iki kadın arasında kalmak’ hiç de fena olmayan bir klişedir. Kaldı ki, sadece Beckinsale’e kötü olarak yüklenip, büyük patronu sadece göstermelik tutarsanız hem finaliniz güçlü olmaz, hem de çatışma katsayınız yerlerde sürünür ki, filmin az izlenmesi için yeterli bir gerekçedir bu. İzleyiciye yeterince kötü birini vereceksin ki, gerekli geri dönüşü alabilesin! Önceki versiyonda bulunan ‘kötü’ mesai arkadaşı ile giriştiği çatışma sahnesi hala hafızalarımızda iken, bu karakteri zenci yapıp sadece ikna sahnesinde harcamak hiç de iyi bir fikir değilmiş. Üstelik filmin başlarında ilgi alanımıza giren ve sanki ilerde önemli bir rolü varmış hissine kapıldığımız, işe yeni başlayan uzak doğulu karakter, sadece kartı verip ortalıktan kaybolması senaryonun ciddi bir deliği.

Quato (Quasimodo)... ne orijinal bir buluştur!

Çok daha önemli bir durum daha var ıskalamayalım: Bir önceki filmde Mars’taki taksici ile kötülüğü ekmek parası için yaparken, bir sıkıntıya binaen konmuştu senaryoya ve ciddi bir eksikliği tamamlıyordu. Ve Mars’tan sonraki ikinci eksik olarak görebileceğimiz mutantlar ve Quato… 

Arnold kusursuz bir işçi sınıfı mensubuydu. 

Sınıf problemi

İlk filmde kahramanımız taş ocaklarında (hele ki fiziksel özelliğini de eklersek) çalışan katıksız bir proleter görüntüsü, düzene karşı duruşunu destekliyor ve mücadelesini inandırıcı kılıyordu. Yaşadığı ortam, ev, giydiği kostümler ait olduğu sınıfa ikna etmek için güzel argümanlardı. Yeni Douglas taş ocaklarında değil, bir fabrikada montajcı olarak çalışıyor. Bunun yaında yaşadığı mekan tasarımı için oldukça uğraş vermiş yapımcılar. Çıktığı balkondan dönen kamera bize sadece yaşadığı ortam ile ilgili değil, dönem ve durum ile ilgili de önemli ipuçları veriyor.


Dekor ve aksesuar problemi

Şüphesiz bir bilim kurgu filmi çekildiği dönemin teknolojisiyle yapılabilecek bir gelecek okumaya bağlı kalmak durumunda. Yani, bundan 22 yıl önceki tüplü monitörlerin kullanılması ilk Total Recall’ın değil dönemin teknolojisinin meselesi. LCD ya da LED ekranların henüz keşfedilmediği bir dünyada, halogram kullanmayı ancak takdir edip, ileri görü olarak kabul edebiliriz. Yeni Total Recall’da elde imkan olmasına rağmen bilinçli bir egzotikleştirme söz konusu. Gerek, yaşanılan şehir (Ki bunun mekan tasarımla da ilişkisi var) gerekse dahili mekanlarda tercih edilen dekorlar enteresan bir doğu egzotizmi içeriyor. Bu durum, tam bir dijital şov yapma imkanı varken, REkall’daki ekim sırasında zirve yapıyor. Sanki bir zihin ekim yerine değil de, kenar mahalledeki ‘tattoo’ dükkanına girmişiz gibi hissediyoruz. Sokakları süsleyen tabelaların kahir ekseriyetinin Çince ya da Arapça oluşuysa ayrı bir enteresanlık elbette.



(Mekan) Tasarım problemi

Total Recall- 2012’nin ürettiği atmosfer ve mekan tasarımı aslında hiç fena değil. Lakin özgün değil. Neredeyse bu filme dair özgün hiçbir buluş ve ironik bakış yok. Bu özellikle bilim kurgu filmleri için ciddi bir eksikliktir. Mekanlar, yollar, robotlar, giysiler vs… Baktıkça Beşinci Element, Ben Robot ve önceki Gerçeğe Çağrı’yı hatırlıyoruz. Dahası Paul Verhoeven’in 1992’de çektiği Total Recall muazzam bir gizli reklam cennetiydi. Sadece ürün yerleştirme fikrinin babası değil aynı zamanda bir sübliminal mesaj bahçesiydi. Yeni Total Recall’da elbette belli bir hassasiyet var. Tıpkı In Time’da olduğu gibi, hakli ayak takımı ve burjuva olarak ikiye bölmüş ve mekan tasarımını da buna göre yapmışlar. Ama özgün değil. Duvarlara Çince yazılar yazıp, yağmur yağdırdığında Bıçak Sırtı’nın kötü taklidinden ileri gidemiyorsunuz maalesef. Ve kovalamaca sahnelerinde Bruce Willis, Farrell’den çok daha başarılı maalesef!

Zevzek robot taksicinin boşboğazlığı unutulur mu? 

Mizah problemi

Bu tür filmlerin favori azığıdır ironi… Hele ki geleceğe dair bir anti-ütopya içindeyseniz karakterlerden, olaylara kadar karikatürleşme tehlikesi olmadan mizahın dozunu artırmanız mümkün. Wiseman bu fırsatı ayağının altıyla teptiği gibi, nedense Farrell’e biçtiği oyun gereksiz ve anlamsız bir ciddiyet içeriyor. Oysa hatırlayalım Schwarzenegger’in oynadığı tiplemeyi. Olanca iriliği, kaslı yapısı ve ciddi suratına rağmen komikti, çok komik hatta.

Final problemi

Elbette finali anlatmayacağım… Lakin bu tür bilim kurgu eserleri ister istemez epik bir yön taşır ve destansı olan her öykü, sonu hüzünlü bile olsa tarihsel açıdan bir mutluluk içermek ister. Bu anlamda da, sonunda koca Mars’ı özgürlüğüne ve eski havasına kavuşturan eski Douglas daha iyiydi gibi.
Toparlayacak olursak; yeni Gerçeğe Çağrı, bir yeni çevrim için uyulması gereken kuralları bilen ama bu konudaki tercihlerinin neredeyse tamamını yanlış yapan talihsiz bir film olmuş. Bunu da beğenecek bilim kurgu hastaları vardır tabi ama sinema açısından pek anlam ifade etmiyor ne yazık ki! 



5 Ağustos 2012 Pazar

Ve suretler dökülür zamanın sularına...

Dünyayı 'Ruh vizörü'nden görebilen nadir sinemacılarımızdandı Metin Erksan. 


Kim ne derse desin, Osmanlı Devleti’nin sanata olan duruşu ile ilgili çok önemli bir örnektir sinema. Keşfinden hemen sonra ülke topraklarına gelişi, sinema sanatının özelliklerinden (elektrik, gösterim cihazı, salon) dolayı belirli bir kesimin tasarrufunda kalmasıyla uzun yıllar boyu gelişmesini tamamlayamadı ve bu sanat alanında ‘yerli’ bir dil oluşması ne yazık ki gecikti. Sinema, sadece tüketim anlamında değil üretim anlamında da gerçek manada eserler verebilmek için 1950’li yılları beklemek durumunda kalmıştı. Lütfi Ömer Akad, Atıf Yılmaz, Metin Erksan ve Halit Refiğ gibi isimlerin bu sektöre girmesiyle başlayan döneme bu yüzden ‘Yönetmenler Çağı’ diyoruz.

Türk sineması’nın biçimsel açıdan özgün olan bu ustalarından biri olan Erksan, sinema tarihine ‘ilk gerçekçi köy filmi’ olarak geçecek olan “Karanlık Dünya” nın yönetmeniydi.  Çiçek hastalığı salgını sırasında küçük yaşta gözlerini kaybeden halk ozanı Aşık Veysel’in hayatını anlatan “Karanlık Dünya” o güne kadar can yakıcı boyutta kendini hissettirmeyen bir muhalif kavram ile karşılaştı: Sansür!


Erksan’ın bu ilk filmi başta ismi olmak üzere, içerdiği birçok sahneden dolayı sakıncalı bulunmuş yönetmeninden izinsiz olarak yapımcısı tarafından sonradan eklenen sahneler ile ancak gösterime girebilmişti.

1957'de çektiği ikinci filmi "Dokuz Dağın Efesi" ile büyük ilgi toplayan Erksan daha sonra "Gecelerin Ötesi", "Yılanların Öcü", "Acı Hayat" gibi filmlerle toplumsal gerçekçilik türünde ürünler verdi ve "Sinemacılar Kuşağı"nın üç önemli temsilcisinden biri olarak adını duyurdu. "Susuz Yaz", "Suçlular Aramızda", "Sevmek Zamanı" ve "Kuyu" gibi filmlerle kendine özgü üslubunu geliştiren sinemacılar kuşağının bu ikinci ustası,  "Susuz Yaz" adlı filmiyle 1964'de Uluslararası Berlin Film Festivali'nde büyük ödül olan "Altın Ayı Ödülü"nü kazanarak Türk Sinemasının yurt dışında tanınmasına öncü oldu.


1974 yılında Sait Faik Abasıyanık'ın "Müthiş Bir Tren", Kenan Hulusi'nin "Sazlık", Samet Ağaoğlu'nun "Bir İntihar", Sabahattin Ali'nin "Hanende Melek" ve Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Geçmiş Zaman Elbiseleri" adlı öykülerini, TRT Kurumu adına "Beş Türk Hikayesi" ismiyle yönetti. Metin Erksan'ın dünyasının ve sinema dilinin güçlü izlerini taşıyan bu filmler, farklı değerlendirmelere ve tartışmalara yol açmıştı.

1963'te Mimar Sinan Üniversitesi yapısındaki Devlet Film Arşivi'nin kurulmasına öncülük etti. 1975'te aynı üniversitede sinema öğretiminin başlamasının arkasındaki isim de Erksan’dı. Yaklaşık 30 yıl başta bu üniversite olmak üzere çeşitli yerlerde ‘Sinema Kuramı’ adı altında sinema ve film dersleri verdi.



Özellikle Sevmek Zamanı, Türk sinema tarihi için çok önemli bir filmdi. Boya işçisi Halil’in bir resme duyduğu aşk ile gerçek aşkı irdeleyen film, birçok otorite tarafından bütün zamanların en iyi Türk filmi olarak kabul ediliyor.

Kamera ile gerçek arasındaki bir dolu süprüntüyü, çok kısa sürede çekip atabilen nadir yönetmenlerden biridir Metin Erksan. Özellikle Faruk Kenç sinemasında zirveye taşınan ‘sentetik köy’ filmleriyle Erksan filmlerini yan yana koyduğumuzda ne demek istediğimiz çok daha iyi anlaşılacaktır. Erksan, dünya görüşünü beğenelim beğenmeyelim, kendine ait bir ruh dünyasını başarıyla beyaz perdeye aktarıyordu. Hikayeleri ne kadar klişe olursa olsun, güçlü sinematografisi ve derinlikli metinleri ile unutulmaz eserlere imza atıyordu. Susuz Yaz ve Kuyu gibi iki baş yapıt ile hem muazzam bir sosyolojik gözlem, hem de kameranın durduğu yer itibarıyla, kendisinden önceki ve sonrakilerin aksine uzaktan değil, kadrajını Anadolu insanının ruh kıyısına yerleştirmeyi başarıyordu.

Yerel olduğu kadar evrensele de açık bir sinemacıydı. Yaklaşım perspektifi ne olursa olsun belli bir özgünlükle ele aldığı her öykü onun elinde bambaşka bir derinliğe bürünüyor, çok güçlü edebi ve görsel metinler dökülüyordu perdeden dışarıya.


Bazen bir batı klasiğini alıp yerelleştiriyor, bazen de (Şeytan ve Hamlet örneğinde olduğu gibi) orijinaline sadık kalsa bile kendi ruh dünyasına dair dokunuşlarda bulunuyordu. En önemlisi, başta aşk, hayal kırıklığı, nefret, öfke gibi kavramlara ayrıksı ve naif bakabiliyor, kendi topraklarına yaklaşırken şarkiyatçı bir nazardan imtina ediyordu.

Sağlık sorunları nedeniyle bir süredir hastanede tedavi gören Erksan, 83 yaşında hayata veda etti. 


Sevmek Zamanı’ndaki kahramanına söylettiği şu cümle yönetmenin derinliği hakkında yeterince fikir verecek nitelikte: “Sen dostlukların, aşkların kolay mı kurulduğunu, kolay mı sürdürüldüğünü sanıyorsun? Resminle ilk karşılaşmamızı dün gibi hatırlarım. Elbiselerim eskiydi, kirliydim, sakallarım uzamıştı. Birden bana iyilikle, sevgiyle bakan bir yüz gördüm. İnanamadım… İkinci kez zorlukla baktım resmine. Gene iyilik, gene sevgi vardı gözlerinde. Nihayet değişmezi bulmuştum. Resmin benim içime bakıyordu. Benim kendimi görüyordu..Bana hep dostlukla, iyilikle, sevgiyle baktı."



Allah rahmet eylesin. 


4 Ağustos 2012 Cumartesi

Şiddete doyduk elhamdülillah!


Bir film direkt secde sahnesiyle açılıyorsa ve Müslüman olan bir izleyici ‘Ne oluyoruz’ diye soruyorsa, o ülkenin sinema ile kültürü arasında ciddi sorunlar var demektir. The Raid: Redemption, diğer adıyla ‘Serbuan maut -Baskın’ı izlerken yaşadığımız ilk şok bu oldu. Ancak, Baskın gerek biçimsel, gerekse içerik bağlamında izleyiciyi epey şaşırtan bir film. Lakin seküler hassasiyeti bulunan (!) okurlarımız rahat olsunlar, filmdeki inanç/İslam sahnesi bu kadar.

Belki, filmin yönetmeni hakkında bir iki şey söyleyerek başlamak lazım. Galli yönetmen (aynı zamanda eli kalem tutan biri) Gareth Ewans, Glamorgan Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra –sanırım- internet üzerinden hayatını değiştirecek bir hatun ile tanışıyor: Maya Rangga Barack… Bu aşk onu hiç bilmediği topraklara ve kültürlere uzatıyor. Belki bambaşka bir kariyer hayali varken hepsini unutuyor Ewans ve Endonezya, Jakarta’ya yerleşiyor. Başlıyor küçük belgeseller çekmeye. Endonezya yerel dövüş sanatı Pencak Silat’ı çekerken bu sanatın hayranı oluyor. Dahası, hayatını değiştirecek esas kişiyi de yine bu belgesel çekimi esnasında tanıyor. O sırada bir telefon şirketinde kurye olarak çalışan ve belgesele amatör olarak katılan Iko Uwais’in yeteneğini görüyor. Ve kısa süre içinde beraber Merantau isimli mütevazı ‘dövüş’ filmini çekiyorlar. Yönetmen Ewns, başrol Uwais, yapımcı Maya… Son derece kısıtlı bütçe ile yapılan filmin gördüğü ilgi cesaretlendiriyor Ewans/Uwais ikilisini. Serbuan Maut fikri doğuyor böylece.


Film 1.1 milyon Dolar (bazı kaynaklar Avro diyor) gibi bir Türk filmi için bile artık son derece mütevazı sayılabilecek bir rakama mal olmuş. Sadece Amerika’da çıkarmış bu parayı, çekildiği ülkede 3 milyona yakın izleyiciyi yakalamış. Bunun yanında pek çok itibarlı festivalde ödül ve övgü almış. Demek ki, para her şey demek değilmiş!

Bu tür filmlerde hikaye önemsizdir!

Hamile karısı ve babası ile mütevazı bir yaşam süren polis memuru Rama, teşkilata henüz yeni atanmış olmasına rağmen, yakından ilgilendiği dövüş sporları sayesinde kendini sürekli formda tutan biridir. Polis şefinin yönlendirmesiyle kenar mahallede, hükümetin hiç ilgilenmediği ve adeta kurtarılmış bölge olarak ilan edilmiş bir yerde bulunan binadaki suçluları (Binada işlenmeyen suç yoktur zira) yakalamak üzere harekete geçerler. Aslında Rama’nın başka bir amacı daha vardır, çetenin içinde bulunan kardeşini de oradan kurmak ve babasına verdiği sözü tutmak! Ancak, bir şekilde operasyon sona ermeden çete liderinin haberi olur ve karşı saldırıya geçerler. Polis timi avcı iken bir anda ava dönüşür ve tekin olmayan kocaman binada kanlı bir kovalamaca başlar.

Matrix'deki gibi estetize etmek adına kamera kahramanların etrafında 360 derece dönmüyor ama en az onun kadar tat bırakıyor aksiyon damağımızda! 

Aksiyon filmlerinin bir özelliği vardır: Eğer iyi aksiyonu vermeyi başarırsanız seyirci konu ile de, kahramanlarla da çok fazla ilgilenmez. Sadece dikkat etmemekle ilgili bir şey değil bu, aynı zamanda bağışlayıcı olabilmekle de ilgili. Başarılı aksiyon o kadar az bulunur bir şeydir ki, başaranlara karşı müthiş bir ‘tolerans’ faydası sağlarlar. Başarısız aksiyonda ise her detay, eleştiri malzemesi olur, komik kaçar.

Yönetmenin Galli (yani batılı), başrol oyuncusunun Endonezyalı (Yani Doğulu) olmasının büyük bir avantaja dönüştüğünü görüyoruz Baskın’da. Hem batı sinemasının aksiyon anlayışına uygun sahneler içeriyor hem de doğu. Son derece gerçekçi ateşli silah çatışmalarıyla beraber, bıçaklı, palalı, sopalı ya da çıplak elle yapılan onlarca aksiyon sahnesini hayranlıkla izliyoruz. Bunu yaparken çok önemli bir teknik dürüstlükte bulunuyor yönetmen. Malum; batılı aksiyon filmlerinde şiddetin etki ve inandırıcılığı artırmak için “çoklu plan” çekimler yapılır. Yani bir tokat bile en az 4-5 açıdan verilir. Baskın’da bu böyle değil. Gerek oyuncular, gerekse yönetmen kendine güvendiğinden olsa gerek, kısa ve çoklu plan yerine adam akıllı aksiyon sahneleri var. Hatta bazı sahneler Old Boy’un meşhur bodrum koridoru sahnesine yakın inandırıcılık ve güzellikte.

Tam anlamıyla bir Doğu-Batı Aksiyon sentezi film Baskın. 

Öte yandan, filmin enfes yönlerinden biri, yönetmen muhteşem kullanmayı başardığı mekan tasarımı. O devasa bina muhteşem bir ‘dövüş arenası’na çevriliyor. Bu filmin bilgisayar oyunu yapılırsa kimse şaşırmasın. Elbette bunda en büyük pay, başrol oyuncusu Iko Uwais’in üstlendiği koreografik başarı. Buna bir de her türlü ev araç gerecini ekleyin; flüoresan ampul, buzdolabı, tencere, tava, tüp, masa, sandalye vs. ortaya tanıdık mekanlarda, tanıdık ekipmanla yapılmış, gerçekçi ama enfes bir görsel şölen çıkıyor.

Yönetmen, beceriksizliğinden değil, belki bilinçli olarak karakterlere çok yaklaşmamıza izin vermiyor. Aksiyonun içine girdikleri kadar seyirci ile temasa izin var. Bu nedenle muhteşem bir antigonist olarak sinema tarihinde yerini alacak olan, çete liderinin sağ kolu ‘Kuduz Köpek’ karakteri, baştaki ‘Sahibi için yumruk ve tekmeleriyle duvarları yıkabilecek bir manyak.’ repliği yerine, elindeki silahla hasmını öldürmek yerine, silahını atıp, “Bunları hiç sevmemişimdir, heyecanı öldürüyor. Tetiğe basmak, hazır yemek ısmarlamak gibi.” dedikten sonra, hasmına saldırmasıyla fark ediyoruz ne mene bir pislik olduğunu! Ve yine sinema tarihinde yerini alacak olan ‘ne yaparsan yap ölmem’ ya da ‘acımadı ki’ tiplemelerinde de, en üst sıralara yerleşiyor Yayan Ruhian. Bu ismi bir yere not edin, hele ki Hollywood keşfederse daha çok karşımıza çıkacaktır.

Bu küçük adamı bir yere not edin. Sinema tarihinin en iyi 'bir türlü öldürülemeyen' kötülerinden oldu bile! 

Filmin ait olduğu türün klişelerine, daha doğrusu formülüne pek sadık kalmamış yönetmen. Yani, “biraz ondan, biraz şundan, az buçuk aşk, biraz intikam, şöyle çatışma, şurada çözüm, finale bir tutam katarsis” kaygısı filan gütmemiş asla. Bence de çok iyi etmiş.

Bir şey daha yapmış Baskın, boşu boşuna kendini kasıp ‘felsefe’ yapma derdine düşmemiş. Finaldeki, aklı başında ve sisteme yaptığı doğrudan vuruşları çıkarırsak, hiçbir felsefi derinlik aramamak lazım. Bizatihi sistemin yozlaşmasıyla oluşan bataklıktaki saf şiddeti, müthiş bir estetik ambalajda izliyoruz The Raid’de.


Koreografisi mükemmel, çatışma sahnelere ziyadesiyle inandırıcı. Ortalığı kan gölüne çevirmeden ama gerektiğinde de göstermekten kaçınmadan girişiyor şiddet işine Baskın.

Birçok kişi –eminim- hoşlanmıştır ama bana biraz abartılı geldi filmin müzikleri. Şüphesiz bu tür aksiyon filmlerinde yadırganacak bir durum değil, lakin madem genel algıdan kaçınılıyor, bunu niye müzikleriyle de yapmamış, diye kendime sordum açıkçası.

Etkisini, efektlerinden ziyade emek, işçilik ve gerçekçiliğinden alıyor Baskın. Hollywood yapımı düzinelerle şatafatlı aksiyonun arasından adeta perdeye baskın yaparak, ‘bir de böyle bir şey var’ diye nanik yapıyor sinema endüstrisine!

Hasılı; bu filmde her şey yapabilirsiniz ama saatinize bakmayacağınıza garanti veriyorum. Eğer filmi izleyip severseniz bir de müjde vereyim size: Ekip, filmin devamı olan Berandal’ın çalışmalarına çoktan başladı bile!


1 Ağustos 2012 Çarşamba

Âlem şiddet görsün!

Şiddete meyyal yurdum insanını iliklerine kadar tatmin edecek film Endonezya'dan geldi. Serbuan Maut, diğer ismiyle The Raid: Redemption, yani Baskın, aksiyonun dibi. Ramazan'da izlemek (sizler için) nasıl olur bilmiyorum ama öyle böyle değil. Şimdilik bu kadar!

29 Temmuz 2012 Pazar

Kokuşmuş bir şeyler var batı uygarlığında!

Christopner Nolan, hiç bir şey yapmamış olsa bile sadece bu 'kent' üzerinden zorlayarak yaptırmaya çalıştığı batı uygarlığını okuma çabası bile tek başına saygıyı hak ediyor bence. Gotham, artık sıradan bir çizgi-şehir değil, kapitalizm ve batının sembol şehri. İnsanları mutlu gibi görünen ama gerçeğin asla böyle olmadığı bir sahte, karton kent!

Bir kaç gün önce açılışı yapılan Londra Olimpiyatlarında en önem verilen şeydi açılışta yapılan stadyum gösterileri. Modern ve kapitalist bir ülke için güç gösterisi yapılacak eşsiz bir mekandır devasa stadyumlar. Christopher Nolan son filminde, batıyı işte buradan, can evinden vuruyor adeta. 

Ya da öyle başlamayalım...

Küçükken, çizgi romanlardan perdeye uyarlanan kahramanları izlerken aklıma gelen ilk soru hep aynıydı: 'Madem Superman bu kadar güçlü, niye Şerif yapmıyorlar ki?' Öyle ya, kanunu ve adaleti bizzat temsil etmesi daha makul gelirdi bana. Çok sonra, süper kahramanların biraz da sistem dışı, hatta paradigma karşıtı olması gerektiğini çözdüm. Kahraman dediğin, halkın ve haklının yanında durmalıydı, güçlünün değil! Bu nedenle bir süper kahraman rejimi temsil ettiği gün işinin bittiği gündür.

Cumhuriyet Mitingleri Gotham'ı kurtarmaya yetmiyor; bir sürü, kahraman görünümlü ile beraber... 

Yapımcıları kusura bakmasınlar ama Batman'i biraz öyle etmişler ve ipini elleriyle çekmişler. Gerçi bunca uzun zamana yayılan bir kahramanlık süresi, hayali olsa bile tıkanıklığa sebep oluyor. Belki de salt bu yüzden bile Tim Burton, Joel Schumacher gibi usta isimler yetmedi ve bunlara bir de Christopher Nolan eklendi.


Yeni ve ayrıksı bakış açısı...

Filmden önce bir iki noktaya değinmek isterim. Ünlü Foreign Policy dergisinin -yanılmıyorsam- Haziran sayısında bir yazı vardı. Doğu ve Batı toplumunun "kadına" aslında aynı perspektiften baktığını, aradaki farkın, Batı dünyasının olması gereken çirkin manzarayı örtebilmek için ekstra efor sarf etmesi olduğunu  ve batı dünyasında bunun bir erdemmiş gibi sunulduğunu anlatıyordu.

Bane, Joker'den ziyade Mad Max 2'deki, beyninden ziyade fiziğine güvenen kötücül çete liderini andırıyor.  
Mel Gibson'un henüz ülkemizde vizyona girmeyen filmi Get The Gringo'nin girişinde şahane bir replik var. Amerikan ve Meksika polisi sınırda karşı karşıya gelirler ve birbirlerine hakaret ederken Meksika polisi gülerek şöyle der: " Siz de, biz de yozlaşmışız. Tek bir farkla; biz bu konuda dürüstüz."
Mesele bu kadar basit aslında!

Batman serisinin bilmem kaçıncısı ama Nolan'ın üçlemesinin son filmi; 'The Dark Knight Rises - Kara Şövalye Yükseliyor'da hem kahramanın odak noktası kayıyor, hem de Nolan'ın seriyi ele aldığından beri ısrarla üzerinde durduğu 'gerçeğe yaklaştırma'da zirve yaşanıyor.

Joker'in yerini doldurabilir mi bilinmez ama yeni kötü, daha samimi ve düz!
Malum; Batman tamamen hayali ya da çok uzak bir gelecekteki ülkede yaşananları anlatır ve karanlık bir kahraman üzerinden, Gotham kenti üzerinde nedensiz fenalık icra etmeye çalışan kötülerin saf dışı bırakılması anlatılır. Christopher Nolan'ın Batman'a yaptığı en önemli katkı çizgi seriyi gerçeğe yakınlaştırmak olmuştu. Kim bilir belki de bu yapılabilecek en büyük kötülüktü! Serinin ve çizgi romanın o gerçek üstü atmosferi, kahramanları yavaş yavaş silinip, yerini daha akla/mantığa yakın ve en azından 'olabilirite'si olan tiplemeler ve mekanlar gelmişti.

Misal, bir tür fantastik Babil görünümünde ve konseptindeki Gotham kenti, usulca New York gibi batı dünyasının kara ve karmaşık metropolüne benzemeye başlamıştı. Batman de, kötülük karşısında sarsılan ama asla karizmayı çizdirmeyen kahramandan, daha ete kemiğe bürünmüş faniye dönüştürülmüştü.

Küçüksemek adına demiyorum elbette ama Batman giderek bizim Malkoçoğlu formatına yaklaşıyor. 

Batman çizgi konseptinin karakterlerini ele aldığımızda çok kaba bir sınıflandırmanın olduğunu görmek zor değil. Aktif kötüler, aktif iyiler, pasif kötüler ve pasif iyiler... Zaten maceraya tat veren de bu aktif ve pasif alanlardaki değişimlerdir. Misal, Kedi Kız gibi pasif iyi-kötü çizgisinde salınan bir karakterin finale doğru aktif iyilik sınırına girmesi seyirciyi hoşnut etmeye yetiyor. Bu faslı uzatmayıp filme geçecek olursak;

Hikaye bıraktığımız yönden ilerletmiş senaristler. Malum; nicedir iyilik ve doğruluğun timsali olarak sunulan Dent karakteri hırsları ve arzuları için katıksız bir kötülüğe dönüşmüş ve bu durum esasen kötülüğünün hiç bir gerekçesi olmayan Joker'i de kısmen haklı çıkarmıştı. Joker, zorlama bir felsefe ile, kötülüğünü gerekçelendirirken sistemin kokuşmuş ve çürümüşlüğünü -her ne kadar sıklıkla ifade etmese de- gösteriyordu. Ve böylesi bir balçık zeminde kötülük, iyiliği çok aşan bir denklikti! Adaletin olmadığı yerde suç ve suçluya odaklanmak yanlışlığın ötesinde saçmalıktı ve Joker de bu saçmalığın şahane bir tezahürüydü. Hiçbir değer yargısı yoktu. Bir kere insani olan hiçbir his onun için çok önem arzetmiyordu (acı çekmez, üzülmez, acımaz, maddiyata zerre kadar önem vermez vs.)

"Eğer yalnız çalışacaksan, maske takmalısın" diye kahramanlık öğüdü veriyor kahramanımız filmin bir yerinde. 
Her macera Joker'in mutlak olmayan bir yenilgisiyle sonuçlansa da, özellikle Nolan'ın çektiği ikinci Batman (Kara Şövalye) iki farklı yaklaşım ile Batman'i ilginç hale getirmişti.

Neydi bunlar?

İlki, biraz önce söylediğin gibi, mutlak kahraman ve doğruluğun simgesi olarak gördüğümüz Dent'in bir anda kötülüğün temsilcisine dönüşmesi. Demek ki, 'bizim iyi sandığımız pek çok şey kötü olabilir'miş. Öyleyse, kötü sandıklarımız da iyi olmasın sakın! İkinci durum ise, biraz riskliydi, zira Nolan, Batman'in karizmasına da ciddi bir çizik atıyordu: Polis köpeklerini görünce kaçan süper kahraman!

Serinin bu son filminde aradan 7 yıldan fazla bir süre geçmiştir. Bu esnada rejimin selameti açısından rejimi ideoloji yalanlar da üretmiştir: Dent kahramandır! Görünürde suç bitmiş, Gotham halkı huzur ve mutluluk içindedir. Her şey güzel, ortam süper, arkadaşlık süperdir. Zenginler verdikleri kokteyller ile fakirler ve kimsesizler için yardımlar tertip ediyorlar, polis 'laylaylom' yapıyordur işini gücünü.

Wall Street Baskını. Klişe ifadeyle 'Anlayan anladı' demeye getirmiş Nolan. 

Ancak gerçek bu değildir. Elbette bunu bir eli yağda bir eli balda olan Batman bilemeyecektir. O, her ne kadar 'yetimhanenin yardımını niye kestiniz' gibi küçük merak içeren pirpiriklenmeler yaşasa da, daha çok uşağı Alfred ile sade suya tirit tartışmalar yapıp durur. Ne de olsa tuzu kurudur!

Oysa bu tütsülü güzel tablonun gerisinde bambaşka şeyler vardır. Gotham, eşitsizlik ve adaletsizliğin kenti olmuştur. Koca koca binalar, büyük para fabrikaları, borsalar, endüstriyel canavarlar gerçeği ancak 8 yıl kapatabilirler.
Christopner Nolan, hiç bir şey yapmamış olsa bile sadece bu 'kent' üzerinden zorlayarak yaptırmaya çalıştığı batı uygarlığını okuma çabası bile tek başına saygıyı hak ediyor bence. Büyük bomba öncesi yapılan saldırılarda, en görkemli çöküşün bir Amerikan stadyumunda olması boşuna değil mesela. Üstelik milli marşları okunurken. O, ne etkileyici bir andır. Marş okuyan çocuk, gururla izleyen dev gibi iri cüceli Amerikan topçuları, seyirciler ve görkemli çöküş!

Keza Wall Street saldırısı... Kısa süre önce ABD'de gerçeği yaşanan işgale yapılan gönderme ve Batman ile kişisel bağlantı kurulması enteresan geldi bana.

Nolan, kendi sırasını savarken, sonra gelebilecekler için de bakir bir alan bırakıyor. Gotham City, şu anda her dönemden daha fazla kahramana ihtiyaç duyuyor!

Rejim muhafızı kahraman!

Bir önceki filmi izleyenler çok iyi hatırlayacaktır; Joker, kokuşmuş kent olan Gotham'ın altını oyuyordu. Son filmde ise, bu oyuğa dinamitler yerleştiriliyor. Zengin/fakir ayrımı değil, uçurumu bulunan karanlık kentte, yer altındakiler kendilerini ifade edebilmek için ancak ve ancak terörize olabiliyorlar. Ve Nolan, kahramanımız Batman'e de öldürücü darbeyi burada vuruyor: Haklının değil, güçlünün yanında, halkın değil sistemin yanında kalıyor kahramanımız.
Başlarda, Joker kadar karizmatik ve mutlak kötü gibi görünmese de, onun yerini doldurmaya aday Bane, finalde adeta masumlaştırılıyor ve giriştiği kötülükler gerekçelendiriliyor;  bir sevda uğrunaydı her şey. Her ne kadar ünlü Mad Max serisinin ikincisindeki kötücül karakter e benzese de, Joker ile Bane'in arasındaki en önemli fark ise, birinin şeytani zekasını, diğerinin fiziğini kullanması. Bane için beyne gerek yok, zira hazırı var! (filmi izleyen ve izleyecekler ne demek istediğimi anlayacaktır)

Nolan, çarpıcı şekilde gerçeği yüzümüze çarpıyor; aslıda Batman burjuvanın ta kendisidir. Öyle ya; maske ve kostümünü çıkardığı an, kapitalizmin en önemli simalarından, vurdumduymaz zengin Bruce Wayne oluveriyor. Zaten isyan da, onun şirketine karşı sembolleşiyor.

Henüz bir kaç gün önce Londra'da kapitalizmin görkemli gösterisini izlemiştik. Nolan filminde emparyalist ulusları, en güçlü olduğu yerden, milli marşlarını okurken vuruyor! 

Kara Şövalye Yükseliyor, esasen bir noktaya kadar hiç de fena gitmeyen bir film. Yer yere Yeşilçam fantastik türüne yaklaşıp, Batman/Malkoçoğlu karmaşası yaşasak da, özellikle sistem ve ezilenler adına söylediği şeyler hiç de öyle yenilir yutulur şeyler değil Batman'de. Ne ki, bir noktadan sonra kahramanımız tercihini yapıyor ve paradigmadan yana tavır koyuyor. Bir tür, Batman'in ama para bende, diyor anlayacağınız. Ve bu andan itibaren, kutsallaştırılan kent olgusuyla yüzleşiyoruz.

Her şey Gotham'ın selameti için!

İçinde halkın olmadığı, sadece bir zümrenin yaşadığı yer, selamet içinde olsa ne olur, olmasa... Bakmayın oldukça metazorik ve eklektik duran 'köprü üstündeki masum çocuklar' sahnelerine... Nolan, Kara Şövalye Yükseliyor'da 'kahraman' olgusuna temelden darbe vururken, esas kötülüğü hikayenin geneline yapıyor. Kavramları hallaç pamuğu gibi atarken, bir çözüm de sunduğunu zannetmeyin. İlgilenmiyor bile. Filmin sonundaki şehir, başındakinden daha çok kahramana ihtiyaç duyuyor. Belki de İngiliz sinemacı sırasını savarken, kendisinden sonra geleceklere daha bakir bir alan bırakmak istemiştir, emin değilim. Ancak biz şunu söyleyebiliriz, artık yuvana dön Nolan!

Ezcümle, son Batman filmi, kahraman ya da sıradan, maskeli ya da değil; hepimiz sistemin uşağıyız aslında, demeye getiriyor lafı. Ve muazzam bir cesaret ile batı uygarlığını sembolize eden şehrin yozlaşmasını, belki de belaları hak ettiğini ima ediyor. Hamlet'in en çok bilinen repliği 'Olmak ya da olmamak'tır belki ama ben her daim vuran ve en az onun kadar anlamlı bir tirad da patlatır Shakespeare: Çürümüş bir şeyler var Danimarka Krallığı'nda!

21 Temmuz 2012 Cumartesi

İmamın Listesi


1993 yapımı Schindler'in Listesi isimli filmde Almanya'ya iş kurmak amacıyla gelen Genç bir Polonyalı'nın, evraklarda sahtecilik yaparak bir çok Yahudi'yi toplama kampından kurtarışını anlatılır. Ünlü Yönetmen Spielberg, 7 Oscarlı filminde Amerikan ve Avrupa sinemasının o güne kadar sayısız kere ele aldığı 'soykırım' meselesine farklı, gerçekçi ve estetik bakışıyla övgüleri haketmişti.

Yahudi Soykırım'ı... Biliyorsunuz, batı dünyası için bir tür 'bitmeyen sakız' hükmündedir. 20 Yüzyıl'ın tam ortasında yaşanılan vahşet o kadar çok dillendirilir ki, her an taze tutulur, her an hatırlanır. Henüz geçtiğimiz hafta İsrail'de ne vardı biliyor musunuz? Nazi soykırımından kurtulan Yahudi kadınlar arasında yapılan bir güzellik yarışması. Mesele bu kadar yağa düşürüldü yani.

2002, Costa Gavras imzalı Amen'de ise meseleye bambaşka bir perspektiften yaklaşılıyordu. Ve kabul etmek lazım ki, Yahudi sinemacılar, evet, bir çok kez aynı şeyleri tekrar ile seyirciyi bıktırsalar da, bir kaç yılda bir de olsa mutlaka orijinal bir yaklaşım sergileyebiliyorlar. Amen de böyle bir filmdi. Gavras, yaşanan Yahudi soykırımında Hıristiyanların, özellikle Papa'nın duruşunu ele alıyordu.



Gerçi, Hıristiyanların, 'Bir şey yapamadık ama cehennemde Tanrı adına şahitlik edeceğiz, Nazileri cehenneme biz attıracağız' şeklindeki savunması Yahudileri ne kadar tatmin eder bilinmez lakin bir başka Avrupa mahreçli (Esasen Fas asıllı) sinemacı İsmail Ferruhi ikinci filmi olan Les Hommes Libres - Özgür Adamlar'da bu kez Müslümanları topa sokuyor. Üstelik sıkı bir senaryo, iyi bir yönetim, usta işi oyunculuklar ve muazzam bir müzik ile...

Hatırlayalım; Ferruhi ilk filmi 'Büyük Yolculuk'da kuşak çatışması ve yozlaşmanın ana damarlarına girmeyi denemiş ve inancın kültürel dokularımıza nüfuz edişinin fark edilmeyen hikayesini bize aktarmıştı.

Özgür Adamlar ise sinematografik olarak çok yakınında dursa da, bambaşka bir hikaye ve manzara var. Şöyle: 2. Dünya Savaşı'ndan hemen önce Cezayir'den Fransa'ya gelen Yunus (Ki bu rolde Prophet'ten akıllara kazınan Tahir Rahim var) iaşesini yasadışı ticaret ile karşılamaktadır. Niyeti, artık uzmanı olduğu karaborsacılıkla biriktirdiği paraları alıp memleketine dönmektir. Ancak İkinci Dünya Savaşı patlak verir ve tüm Avrupa'da olduğu gibi Fransa'da da Yahudi avı başlar. Fransa'daki Müslüman (azınlık) cemaat zaten kendi sıkıntılarını yaşarken üzerine bir de Yahudi meselesi eklenir. Zira Müslümanların dini önderleri, Papa gibi, ' Ne yapalım elden bir şey gelmiyor, ahirette lehinize şahitlik ederiz, idare edin' diyemez. İnançları buna izin vermez. Nitekim, Yunus'un iş için gittiği evde başına kalan iki Yahudi çocuk da Müslüman cemaatin korumasına girer. Ortaya çıkar ki, aslında cami imamı bu işi iyiden iyiye yapmakta, Yahudileri Müslüman diye koruma altına almaktadır. (Bunu Yahudiler Müslümanlara yapsa şimdiye bir milyon kez başımıza kakmışlardı eminim)



Öte yandan Yunus gizliden gizliye ve platonik olarak cami meşrutasında çalışan Leyla'ya kesiktir. Ancak Leyla'nın derdi başkadır. Erkek kardeşi Nazilerin elindedir ve en kısa sürede kaçıp, büyük bir özgürlük savaşı başlatacaklardır. Yunus, daha önce kuzeni Ali'nin böylesi bir muhabbetini duymuşsa da önemsememiştir ama Leyla'nın bundan bahsetmesi ve hassaten Cezayir Bağımsızlık Savaşı'nın sembol ismi Ahmed Messali Hac'dan bahsedip onun kitabını vermesi işleri değiştirir. Yunus, günü kurtarmaya çalışan sıradan bir kişilikten, gittikçe kahramana dönüşen bir özgürlük savaşçısı olmaya dönüşür. Özellikle Messali'nin özgürlük söylemi Yunus'u derinden etkiler.

Özgür Adamlar, öyle iddialı laflar etmeyen, ancak ele aldığı zaman dilimi ve lokasyonu muazzam gerçekçi anlatan bir film olmuş. Hele de müzikleri. Ustalar ustası Armand Amar, gerek şarkılarıyla gerekse tema müziğiyle mest ediyor. Les Hommes Libres, 'Bu savaş bizim savaşımız değil'den, 'özgürlük herkesin meselesidir' ve 'Çocuklar herkesindir' noktasına gelen bir düşüncenin mütevazi öyküsü. Her ne kadar yer yer oryantalist tuzaklara düşse de Faslı yönetmen işçilik değeri yüksek, seyri hoş bir film çıkarmış ortaya. İçeriğini ise, değişik zamanlarda daha detaylı olarak tartışmak mümkün. Zira, meselenin bizimle ve günümüzle de ilgisi büyük.



Holokost meselesinin fazla suiistimal edilmediği, insanı çizgiden fazla sapmadan ve Nazileri çok karikatürleştirmeden aktarabildiği için de başarılı bir film Özgür Adamlar. Biraz sakin ve dingin. Bu tür filmlerden sıkılmayacaksanız kaçırmayın... 

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Post-modern korku mekanları


“Bankmatik” diyoruz biz. Bankacılık sektörünün ilerlemesiyle kapitalizmin tapınağı gibi, neredeyse her köşe başında varlar artık. Ne ki, teknolojiye hayat boyu yabancı olan insanlar için ciddi bir sınav ve ömür törpüsü mekanlardır. Karmaşık ekranları, kullandıkları tuhaf dil, çıkardıkları ses filan, bir çok açıdan sanatın kullanımına müsait modern yapılardır. Özellikle Türk insanının ATM’ler ile olan mücadelesi destansıdır. Yanlış anlaşılmasın, elbette modern hayatı kolaylaştırıcı yönlerini küçümsemiyorum. Tersine önemsediğimi belirtmek isterim.

Ne var ki, -henüz yazıldı mı bilmem ama- distopik metinler için çok bakir alanlar olarak görüyorum. Hele de sinema alanında. Bilmem sizin başını geldi mi hiç ama gecenin bir vakti, ıssız bir mekanda böylesi bir cihaz ile muhatap olmak başlı başına ürperticidir. İzbelik ve para yan yana gelince içini zaten bir tedirginlik kaplar insanın. Gündüz kalabalık içinde bile, ‘acaba şifremi mi çalacak biri’ endişesi gece, ‘arkamda biri mi var?’ paranoyasına dönüşür.
Ülkemizde bu tür mekanların evsizlerimiz için doğal barınaklara dönüşmesi katlar bu paranoyayı. Hiç unutmam, bir keresinde acil durumdan dolayı sabaha doğru dört yanı camlarla çevrili böyle bir mekana girmek zorunda kalmıştım. İşim bittiği an arkamı döndüğümde bir tinerci genç, ‘abi bir çorba parası’ demesi kolay unutulacak gibi değil.


2002 yapımı Telefon Kulübesi filmini hatırlarsınız. Joel Schumacher’in o enfes filminde, hem sağlam bir modernizm eleştirisi hem de sıkı bir gerilim vardı. Colin Farrell denen yetenek, o filmle kıvamını bulmuştu.

Chris Sparling’in oyunundan David Brooks’un sinemaya uyarladığı ATM bu anlamda ilgimi çekti açıkçası. Her ne kadar orijinal ve ilk olmasa da, güzel bir buluştu ATM üzerine bir gerilim-korku filmi yapmak. Önce hikaye: İşyerindeki bir kutlamadan geç vakitte evlerine gitmek üzere ayrılan üç arkadaş yolda bir ATM’den para çekmek için dururlar. İlk bakışta açık bir alanda ve yeterli ışık altında hiç de ürkütücü görünmeyen bu mekan, kısa sürede biri kız olan bu üç kişi için adeta bir cehenneme döner. Yüzünü bile görmedikleri bir şahıs onların dışarı çıkmasını engeller. Vakit ilerledikçe durumun vahametini anlarlar. Gerçi üçe birdirler ama yaşadıkları gerilim doğru karar vermelerini hep engeller. Sabah ayazına kadar dar mekanda bir kedi fare oyunu başlamıştır artık.

Siz izlerken –tabii izlerseniz- ne hissedeceksiniz bilemem ama ben seyrederken aklıma ilk cep telefonlarının vefasızlığı geldi. Şu cep telefonlarını hiç anlamam zaten. Acil ihtiyaç olduğu durumlarda, ya yanımızda olmazlar ya da şebekeye ulaşılmaz. Yahut şarjı filan bitiktir. ATM’de de öyle oluyor. Şehrin göbeğinde bir sapığın kurbanı oluyor birkaç insan ve yardım isteyemiyorlar.


Başta bahsini ettiğim Telefon Kulübesi filmi, hikayeyi sağlam bir eleştiri ve oyuncularının üzerinde yükselen sıkı bir gerilime oturtmuştu. ATM’de bunu bulmak ne yazık ki mümkün değil. Hem oyunculuklar vasatın altına iniyor, hem de hikaye bir şey anlatmaktan ziyade şiddetin sığ sularında debelenmeyi tercih ediyor. Telefon Kulübesi’nin temel referansı ‘ders vermek’ti. ATM ise, direkt şiddet ve öldürmek fikrine yaslanmayı deniyor. Lakin en önemli meseleyi ıskalıyor: Neden? Evet, ‘Neden?’ sorusuna cevap vermiyor film. Gerçi jenerik akmaya başladığında araya serpiştirilen görüntüler ile son kez umutlanıyorsunuz ama şahsen ben bulamadım cevabı. Bulan olursa bana da bildirsin lütfen.

Filmin en güçlü yönü; sürekli diri tuttuğu merak. Film boyunca merak duygusu dikkatleri dağıtmıyor ama finalde seyirciyi öyle kendi haline bırakıveriyor. Aslında kapasite olarak çok sağlam argümanlara sahip olacak bir filmin, biraz da bilinçli şekilde, bunlara yüz vermeyip sadece vuku bulan şiddet gösterisine odaklanmamızı istemesi bir tercih elbette. Lakin kişisel anlamda böylesi bir tercih filmi değerini aşağılara çekiyor.

Filmdeki kahramanların derinliksiz ele alınışları, seyircinin onlarla kurabileceği ilişkileri zayıflatmak bir yana ortadan tamamen kaldırıyor. Hele ki bir gerilim filminde bunu sağlayamazsanız, gösterdiğiniz şey ne olursa olsun istediğiniz geri dönüşü alamazsınız. Kaldı ki, kurban olan üç karakterin de neredeyse aynı tepki göstermesi, hadi açıkça söyleyeyim hepsinin ‘korkak’ olması ATM’yi yavanlaştırıyor.


Bunun yanında çekim açıları ve plan süreleri bağlamında oldukça başarılı bir film. Bence esas sorun katilin motivasyon unsuru. Bir intikam mı, yoksa ‘saf kötülük’ün neticesi mi, bununla ilgilenmemesi. Yapılan bu tercih, avcının karakterini derinleştirmek için illa onu göstermek gerekmez. Yapımcılara meşhur Otostopçu filmini gösterebiliriz elbette. Ya da Joy Ride’ı.

Ezcümle; güzel olma potansiyeli olan modern bir gerilim hikayesini harcamış bir film ATM. 


Bre Ramizem


Bu da farklı tad;

Kahramanlarla ördük Hollywood’u dört baştan



Amerikalı yazar Willa Carther, “Aslına bakarsanız insana ait sadece birkaç değişik öykü var ve bu öyküler çağlar boyunca, sanki daha önce hiç anlatılmamış gibi anlatılmaya devam ediyor.” diyor; dramanın temel arketiplerini tanımlayan Jung ise, “Kendimizi bildiğimizden beri dinlediğimiz hikâyeler, düşlerimiz ve inançlarımız, hayal dünyamızın imgeleri, korkularımız ve endişelerimiz zihnimizin derinliklerinde bir yerde birikir. Tüm bu birikimimiz, ‘ortak bilinçaltımızı’ oluşturur.”

Ve esasen bu ortak havuzdur, izlediğimiz bir filmin, okuduğumuz bir romanın başka kültürlerden olmasına rağmen bize tanıdık gelmesine sebep. Gustav Jung ‘Analitik psikoloji’nin temel ilkelerini kendi kültürü etrafında derleyip toparladığında, bu kolektif bilinçaltını teorisinin üçüncü bölümüne oturtur.

Robert Moore ise işi bir adım ileri götürerek, Jung’un ‘neredeyse insan sayısı kadar arketip vardır’ teorisini daha da disipline eder ve 4 ana modele hapseder: Kral, savaşçı, büyücü, âşık. Bu teoriye göre her insan mutlaka bu dört ana arketipten biridir. 


Mesele çok derinlikli ve çetrefilli. O yüzden burada kesiyorum.

Roman ve hikâye kahramanları da –özellikle Batılı- bu dört ana arketip üzerinden yürütülür. Dolayısıyla çizgi-roman ve sinema da bu yolun yolcusudur. Çizgi roman –ve dahi animasyon sineması- bu arketipleri biraz daha sivrileştirir hatta karikatürleştirir. Kahramanları daha kahraman, kralları daha gösterişli, âşıkları daha destansıdır.





50 yıl gibi bir kısa bir sürede neredeyse her öyküyü ve kahramanı tükettiği için sinemanın kendine yepyeni ve bakir bir alan olarak çizgi-roman sektörünü bulması bu döneme rastlar. Çizgi ya da fantastik edebiyatın kahramanlarından bazılarının sinemada kült olmayı başarmasının nedeni, sadece teknik ve estetik performanstan kaynaklanmaz. Mesele biraz da Jung’un teorisine milimi milimine uyabilme meselesidir. Bakın son Örümcek Adam’ı canlandıran 28 yaşındaki aktör Andrew Garfield ne diyor: “Üç yaşımdan beri, ‘Örümcek Adam’ en sevdiğim kahramanlardan biri. Kendimi ona her zaman yakın hissettim. 


Peter Parker bir çocuk ve genç olarak her zaman deneyimlerimin aynası oldu. Her zaman onu hayal ettim. Bence zaten, küçük çocukların Örümcek Adam’ı bu kadar sevmesinin nedeni de onu kendilerine yakın hissetmeleri. Onun dünyası bize çok yakın.”

İşbu Spider-Man / Örümcek Adam, beyazperdede yaşadığı döngüyü tamamladı ve yine başa döndü: The Amazing Spider-Man/İnanılmaz Örümcek Adam. Türe meraklı ya da seriyi bilen sinemaseverlerin hemen hatırlayacağı gibi, Sam Raimi’nin 3 filmiyle bir noktaya gelmişti. Ve artık izleyiciye yeni bir şey veremeyeceği düşünülmüş olacak ki, hem öykü tazeleniyor hem de yönetmen ve oyuncu değişikliğiyle kan.





Hikayesini hâlâ bilmeyen var mı bilmem ama şöyle: Lisede dışlanmış, annesi babası tarafından terk edilmiş ve dayısı ve yengesi tarafından büyütülen Peter Parker birçok ergen gibi kim olduğunu ve bugünlere nasıl geldiğini çözmeye çalışmaktadır. 
Aynı zamanda ilk aşkı olan Gwen ile aşk, bağlılık ve sırlarla ilgili mücadelesini de veren Peter, babasına ait bir evrak çantası bulduğunda, anne ve babasının kayboluş nedenini anlamak için araştırmalara başlar.

İnanılmaz Örümcek Adam, sadece bir çizgi kahramanın döngüsünü değil, aynı zamanda bir film endüstrisinin de döngüsünü gösteriyor bize. Hollywood, kahraman ve hikâye açısından tıkandığı anda hemen bu yönteme başvurur ve daha önce denenmiş, başarılı sonuç alınmış hikâye ve kahramanları tekrar tekrar önümüze sunar. Bunlardan bazılarında büyük başarı yakalar, bazıları ise nafile bir çaba olarak başarısızlıkla sonuçlanır. İnanılmaz Örümcek Adam her ne kadar ikincisine yakın gibi dursa da, bu tür fantastik kahramanları, iyi ve güncel görsel efekt ve 3 boyut ile verdiğinizde işe yarıyor gibi. Gerçi bu satırları yazdığım anda 215 milyon dolara mal olan filmin, ilk hafta gişesi henüz açıklanmamıştı ama ilk gün hâsılatı olarak listeye tepeden girmişti.

Özellikle Amerika gibi, her daim ‘birlik ve beraberliğe ihtiyacı olan’ ülkelerde bu tür kahramanlar hep iş yapar. Lakin küresel ölçekte ne tür bir başarı elde eder inanın bilmiyorum. Bildiğim şu; inanılmaz Örümcek Adam, sinema olarak bildik bir yerde duran, meraklılarını sonuna kadar tatmin edebilecek bir film. 


Sadece bu kadar ama...

Tüm bunlar içimizdeki Örümcek Adam’ı gıdıklayıp kahramanı çıkarmaya yetmiyor elbette.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Buzlar ayırsa bile!


Sinema dünyasının en önemli ödüllerinden olan Oscar, 2001 yılında Shrek isimli filme ilk kez ödül vermesi, bu türün bidayetinden beri yapımcıların tercih ettiği ancak çok fazla ciddiye almadığı kabulünü değiştirmişti. 21. Yüzyıl başlarına kadar sadece çocuklar için olduğu düşünülen bu tür, bu tarihten itibaren kısa süre içerisinde hedef kitle değiştirdi ve belki de küçüklerden çok daha fazla büyüklerin ilgisini çekmeye başladı.

Aynı yıl çekilen bir başka film olan Buz Devri de, gerek karakter çizimlerinin kusursuzluğu, gerekse film ve algı dilinin çok yukarılarda tutulması dolayısıyla animasyon türünü bambaşka bir mecraya yönlendirmeye başladı.

O kadar ki, gördüğü büyük ilgi ve kitlesel beğeni, büyük film şirketlerinin en bunalımlı zamanlarında tutunacakları bir dal olmayı başardı.



Elbette daha önce yapılan önemli ve başarılı örnekler de vardı. Aslan Kral, Oyuncak Hikayesi gibi. Bizim vurgulamaya çalıştığımız husus, animasyonun genel karakter olarak girdiği yeni mecra. Hele ki, efekt teknolojisinin her geçen gün yeniliklerle ortalığa çıkması, bu türü zirveye daha da yaklaştırdı. Çizgi film, malum olduğu üzere neredeyse sinema tarihiyle yaşıt bir film türü. Ancak, özellikle 70-80'li yıllarda ciddi bir duraksama, hatta gerileme dönemi yaşamıştı. Hassaten Pixar ve Walt Disney'in başını çektiği (Toprağın sol olsun Steve Jobs) büyük animasyon şirketleri sektörün üzerindeki ölü toprağını attılar.

Başladığı dönemlerde sadece güldürü sineması olarak düşünülen animasyon, giderek bir üst türe dönüştü ve epik filmlerden gerilime, korkudan çocuk filmlerine kadar bir sürü alt türün üzerine oturdu.

Şüphesiz bu türün tek örneği Amerika, yani Hollywood'da verilmiyordu. Özellikle Japonya, 80'li yıllardan sonra neredeyse ABD standartlarını aşan örnekler vermeyi başardı. Gelin görün ki, Japon sineması dünyaya açılma konusunda sıkıntı yaşıyordu. Japonların biçim olarak Batı’ya benzemiyor oluşları ve filmlerinde genellikle göz yorucu bir sürate kaçmaları yapımların ülke dışında başarıya koşmasını engelliyordu. Buna rağmen hepimizin hemen hatırlayacağı, Bleach, Captain Tsubasa, Cowboy Bebop, Dragonball, Naruto, Pokemon ve Transformers gibi yapımlar tüm dünyada olduğu gii bizde de ilgi çekti. Öte yandan Ruhların Kaçışı (2001), Prenses Mononoke (1997) ve Ateşböceklerinin Mezarı (1988) gibi başyapıtlar da sinema salonlarında epey ilgi çekti.





Bu oldukça uzun girizgahtan sonra bu yüzyılın başına dönüp Buz Devri macerasına kısa bir göz atalım: Bir sincabın peşine düştüğü meşe palamudu ile başlayan hikayede, insanların hiç konuşmadığı, hayvanların ise genellikle geveze olduğu, üstüne üstlük son derece zekice espriler yapabildiği bir dünya kuruldu Buz Devri serisinin başlangıcında. Çizimleri son derece başarılı, öykü ve tasarım o kadar bakir ve genişlemeye müsaitti ki, ilerleyen yıllarda serinin devamı gelmesi kaçınılmazdı. Nitekim öyle de oldu. 2006'da Erime Başlıyor, 2009'da Dinozorların Şafağı ve nihayet bu yıl da Kıtalar Ayrılıyor geldi.

Son derece zengin bir içerik ve karakter çeşitliliğine yaslanan Buz Devri konsepti, basit bir animasyon değildi şüphesiz. Filmin her sahnesinde insana ait sevgi, sorumluluk, korku, güç, eğlence gibi duygular izleyiciye herkesin anlayacağı bir dilde, açık ve başarılı bir şekilde yansıtılmaktaydı. Her sahnenin birçok duyguyu bir arada bulundurması, izleyicileri filme sıkılmadan hatta zevk alarak izlemesini sağlıyor, içerdiği epik-masalsı tat ise defalarca seyir zevkini mümkün kılıyordu.



Serinin dördüncü ve son örneği olan Kıtalar Ayrılıyor'da ise kahramanlarımız Manny, Diego ve Sid'in, kendilerini diğerlerinden ayıran afetten sonra sürüklendikleri bir kıtada başlarına gelenleri beyazperdeye taşıyor. Bir buzdağından derme çatma bir gemi yapan kahramanlarımızın maceralarla dolu epik deniz seferi böyle başlıyor. Manny ve arkadaşlarını bu yeni dünyada egzotik deniz canavarları ve acımasız korsanlar da bekliyor. Tarih öncesi sincap Scrat ise bildiğiniz gibi, lanetli palamudu onu nereye sürüklerse oraya gidiyor!

3 Boyut teknolojisini de hemen kullanmaya başlayan Buz Devri, bu seçeneğiyle de izleyicinin karşısına çıkarken, yine aile, sadakat, feragat, aşk, ihanet, cesaret gibi kavramları gülmece formuna zarar vermeden dozunda kullanmayı başarıyor.

Sakın ola ki, klasik ebeveyn psikolojisine girip, 'çocuk filmi' diye önemsememezlik etmeyin ve -varsa- çocuklarınızı da alıp bu yaz sıcağındaki buzul animasyonu izleyin. 'Niye bizim kültürümüze göre bu tür estetik değeri yüksek filmler yapılamıyor' sorusunu ise, bilahare, eve dönünce sorar, üzerine kafa patlatırsınız.