16 Ekim 2012 Salı

Rumen gibi geçti…

Fransa 98'deki Romanya. Yarısı tanıdık olan takım şekil yapmıştı. 


Rakibimiz Romanya... Kaderin garip tecellisi, Rumen futbol tarihi ile Türk futbol tarihi çok iç içe, birbiriyle çok etkileşmiş iki tarihtir.

Misal, İlyas Datça desem kimse hatırlamaz belki ama Datcu (Datku) ismini bilen çoktur. Yıllarca Fenerbahçe’nin kalesini koruyan bu muhteşem adam, hem vatandaşımız olmuş, hem de futbol sonrası da ülkemizde kalmıştı.  


Losif Rotairu vardı mesela, Steua Bükreş’te 93 maçta 83 gol, G. Saray’da iki senede 4 gol atabilmişti. Hele ki, bir Avrupa kupası çeyrek final maçında, (1992) W. Bremen karşısında, boş kaleye o kadar gevşek vurmuştu ki, top tıngır mıngır çamura saplanıp, çizgiyi geçememişti. Rotariu’nun sonradan sonra bel fıtığı olduğunu öğrenmiş, usta çıkıkçılara belini çektirtmiştik ama işe yaramamıştı.  

Ilie Datcu

Hagi’yi yazmaya gerek yok, onu ‘şair’ kategorisinde ele almak lazım.
İlie, Filipescu, Popescu gibi isimlerden oluşan şahane bir paket gelmişti yine G. Saray’a. Bu oyuncuların da büyük emeğiyle Sarı Kırmızılılar yıllar boyu başarıdan başarıya koşmuş ve UEFA Kupası gelmişti. Pakete sonradan eklenildiğinden ciddi endişe ettiğimiz Lutu ise, her ne kadar ‘yeni Hagi’ diye ambalajlansa da 3 maç oynayıp ülkesine dönmüştü.


Seri katil sükûnetinde olan Filipescu, medyadan rahatsızlık duyup erken gidenlerden oldu.

Topa beyniyle vuran bir dehaydı Popescu. Hagi’nin bacanağıydı. G. Saray’dan ayrıldıktan sonra geçmişte ajanlık işlerine filan bulaştı diye epey gürültü çıkarmıştı.


‘Buz adam’ Adrian ilie bir Beşiktaş maçında 3 gol atarak tarihe geçerken, Valencia ve Deportivo’nun ardından Beşiktaş’a gelmiş, kanında tespit edilen bir hastalıktan dolayı buradaki kariyeri bitmişti.

Ali Şen başkan, Adrian İlie’yi görünce beğenmiş ve kardeşi Sabin’i büyük paralar dökerek getirtmiş lakin verim alamamıştı. Sarı lacivertli takımda bir sezon bile tutunamamış, toplam 3 gol ile gitmişti. Sonra iki sezon oynadığı Valencia’da ‘sıfır’ çekerek, ‘biz yine şanslıymışız’ hissi yaşatmıştı.

Tamaş, Petre, Bratu gibi düz oyuncular da iz bırakmadan geçtiler çim sahalarımızdan.


Moldovan vardı, pek futbolcu gibi görünmezdi ama iyi adamdı. İki sezonda 30’dan fazla gol ile Sarı Lacivertlilerin gönüllerinde taht kurmuştu. 

Maldaraşanu’nun adı görkemliydi ama o da ‘sıfır’ çekerek gitti ülkemizden.

Kadıköy Panteri Pancu

Pancu unutulmazlar arasındadır. Bir Fenerbahçe maçıydı ve Beşiktaş deplasmanda zor durumlara düşüyordu.  Tümer’in yerine girdi ve Siyah Beyazlılar bir gol atıp durumu 3-2 yapmıştı. Ne yazık ki Cordoba’nın penaltı yapıp oyundan atılmasıyla, oyuncu değişikliği tamamlamış olan takımında kaleye geçmek durumunda kalmış ve Alex’in gol vuruşunu çelememişti. Ancak bu dakikadan sonra Fenerbahçe füzelerini birer birer çıkarmayı başarmıştı. Pek çok kimse o ana kadar Pancu’nun kariyerine kaleci olarak başladığını bilmiyordu tabi. Eksik Beşiktaş, o gün F. Bahçe’yi Kadıköy’de 4-3 yenmeyi başarmış ve Pancu’nun adı ‘Kadıköy Panteri’ olarak kalmıştı.

Daniel Timofte

Timofte vardı bir de; Samsunsporlu. Yaklaşık 10 yıl boyunca bu takımın iskeletini oluşturan en önemli isimdi. Son yıllarında peşini bırakmayan sakatlıklar onu alkolik yapmıştı ve maalesef futboldan kopmuştu.

Ne diyorduk biz, koptuk sanki! Evet, rakibimiz Romanya, maç bildiğiniz gibiydi. Bize bu anıları yaşattıkları için Abdullah Avcı ve talebelerine teşekkür ederiz. 

NOT: Bu yazı Türkiye-Romanya maçı esnasında gazete için yazıldı, gazete (haklı olarak) yayınlamaya değer bulmadı, zira maçtan başka şeyler anlatıyordu.

Tenafür!



Farkındayım, başlık pek anlaşılır bir kelime değil lakin mecburen seçtim. Zira 'kakofoni' dersem çağrıştırdıkları sizleri daha çok rahatsız edebilirdi, dedikten sonra konumuza geçiyorum.


 Meşhur Konfüçyüs’ün ‘Bir ülkenin doğru yönetilip yönetilmediğini, ahlak açısından yücelip yücelmediğini anlamak mı istiyorsunuz? O ülkenin musikisini dinleyiniz.’ dediği rivayet edilir.

Bana eksik gibi geldi bu tespit. Bir toplumun nasıl yozlaştığını, medeniyet düzleminde nasıl aşağıya doğru indiğini görebilmek adına da, müziğin seyrine bakmak gerekiyor galiba.

Cumhuriyet dönemiyle beraber ülkeyi yönetenlerin Türk müziği ve enstrümanlarına karşı tuhaf bir düşmanlığı olmuş nedense. 70’li yılların ortalarına kadar sürmüş bu utanma ve mesafeli durma dönemi. Bilemiyorum, belki toplumu dönüştürme, çağdaşlaştırmanın temel unsurlarından biri olarak geleneksel kültür ve sanat ile aradaki bağların kopartılmasını görmüşlerdir.
Sadece yasaklamakla kalınmamış üstelik. Cumhuriyet sonrası oluşan elit, bir şekilde bu yasağı delen, etrafından dolanan kişi ve kesimleri aşağılamış, küçümsemiş, hor görmüş ve yok saymış.

Bunun en bariz örneği arabesk müziğidir. Müziğin çok benzeri bir yasak sinema sektöründe de belirince ortaya çıkmış arabesk. Halk ne kadar teveccüh ederse etsin, devlet ve elitler tarafından asla tasvip edilmemiş, aşağılanmış.



Bu vesile ile sözü Orhan Gencebay’ın eserlerinden oluşan “Orhan Gencebay ile Bir Ömür’ isimli albüme getirmek isterim. Günümüzün pek çok popüler sanatçısı tarafından tekrar yorumlanan 32 şarkı var bu albümde. Kimilerinin mazisi 35 yıl kadar geriye gidiyor. Bir haftada unutulan şarkılara bakıldığında, şüphesiz 35 yıl inanılmaz bir süre.



Yazının girişinde anlatmaya çalıştığım durum için şahane bir örnektir Orhan Gencebay. Arabesk müziğinin babasıdır zira. (Bir önceki müzik bahsinde de belirmiştim) Halkın, kendisine dayatılan müzik ve sinemayı reddedip, yakın bulduğu Mısır filmlerine yöneldiği bir dönem olan 1966 yılında Ahmet Sezgin için yazdığı ve Sezginin ününün yeniden canlanmasını sağlayan Deryada Bir Salım Yok adlı eserinde Gencebay, 23 kişilik bir orkestra kullanıp, muhayyerkürdi makamındaki eser senkoplu düyek ritminde ve vurmalı çalgılara önem vererek bambaşka bir tat oluşturuyordu. Eserde Türk Müziği çalgıların yanı sıra Batı çalgılarından Gitar-vibrafon vb. kullanan Gencebay, 8-9 kişilk keman gurubunu batı tekniğinde çalan müzisyenler icra ediyor ve partisyonlar kullanarak zenginleştirdiği içeriğiyle eseri bir anlamda geleneksel yapının dışına çıkarmayı da başarıyor ve en önemlisi halkın istediği duyumu yakalıyordu.  

Orhan Gencebay ve müziği yıllarca aşağılandı. Devlet tarafından görülmedi. TV ekranlarında başkaları dayatılırken o minibüs ve otobüslerde halk ile beraber gelişti, büyüdü.

Elbette köprünün altından çok sular aktı. Ancak en az 70 yıllık bir köksüzlük ve çürütme faaliyetinin oluşturduğu bir takım neticeler olacaktı. İşte şimdilerde bu neticeleri görüyoruz. Gün aşırı ses yarışmalarının yapıldığı, saat başı müzik kliplerinin üretildiği bir dönemdeyiz ve ne yazık ki, Konfüçyüs’e bakarak bu ülkeyi okuduğumuzda hiç de iyi durumda değiliz.

Gangnam Style'in orijinali ve altındaki beğeni barına dikkat: Işın kılıcı gibi..

Bu da perişan çakması Yam Yam Style. Alttaki beğeni barı tersine ışın kılıcı olmuş!




Yıllar önceydi… Video yeni keşfedilmiş ve yoğunluklu olarak kullanılmaya başlanıldığı dönemdi. Pek çok konser kaydının ‘betamax’ kaseti dolaşıyordu video dükkanlarında. Bunlardan birinde Hülya Avşar’a denk gelmiştim. Epey büyük sanatçıların yer aldığı bir turnaya götürülmüştü, zira tam güzellik yarışması ve ‘taç’ tartışmalarının olduğu dönemdi ve popülerdi. İki şarkıcının arasında sahneye çıkıyor sunum yapıyordu. Bir ara şöyle dediğini hatırlıyorum; ‘Şimdi ben de o güzel(!) sesimle size bir şarkı söyleyeyim!’ Güzel kelimesinden sonra ünlem kullanmamın nedeni benim ironi yapmam değil, bizzat Avşar’ın kendi kaş göz işaretiyle, ‘sesim berbat’ esprisi yaptığı içindir. Sanırım Mavi Mavi şarkısını infaz etmişti sonrasında.

Derken, derken… Televizyonlar çoğaldı ve çürüme öylesine büyük boyutlara ulaştı ki, toplumun müzik bağlamında ulaştığı noktayı görmek için müzik kanallarına ve çıkarılan albümlere bakmak yeterli geldi. Sıklıkla düzenlenen yarışmaların birinde Ajdar Anık ismine denk geldik. Muazzam bir özgüven ile çıktığı sahnede bir tür cinayet işliyordu adeta ve kendisine yöneltilen eleştirileri umursamıyordu bile. Ona göre kendisi stardı ve üstelik aptal değil makine mühendisiydi. Şunu söylüyordu meşhur şarkıcıları; benim sizden neyim eksik!

Nitekim Hülya Avşar’ın programına katıldı ve Avşar’ın alay edici iğnelemeleri esnasında, ‘Aynaya bakınca kendini star gibi görüyor musun? Sorusuna muhatap oldu. Avşar, yıllar önce turne esnasında sahnede yaptığı jest mimiklere benzer bir ironi ile sormuştu soruyu ve şu cevabı aldı Ajdar’dan: ‘Ayna değil de, size bakınca kendimi star olarak görüyorum…’

1:20'de Hülya Avşar kaşınıyor ve ayarı yiyor. 


Jüri üyelerinin, yarışmacılardan daha felaket şarkı söylediği bir ülkeye döndük sonra. Bir takım imajlar uğruna, adeta müziği katledenlerin film yarışmalarında konser verdikleri bir topluma dönüştük maalesef.

Ajdar dip nokta değildi anlaşılan. Yıllarca TRT’nin dayattığı tuhaf isim ve şarkıları ‘norm’ olarak kabul edenlerin geldiği noktadır ‘O Ses Türkiye’… Ve yaklaşık 100 yıllık bir serüvenin ürünüdür Ajdar, Banu Alkan, Ömür Gedik ya da Atilla Taş.

Şimdi Yamyam Style isimli şarkıya bakıp gülüyoruz ama güldüğümüz bizim resmimiz esasen.

Kimseyi üzmek ya da küçümsemek adına söylemiyorum. Konfüçyüs zamanında söylemiş zaten: “Bir toplumun çürüyüp çürümediğini öğrenmek istiyorsanız, müziğine bakın’ diye.



15 Ekim 2012 Pazartesi

Uzun Hikaye: Kaderin yayı kurulu durur



“Kaderin yayı kurulu durur” diyor usta hikayeci Mustafa Kutlu yaklaşık 12 yıl önce yayınlanan ‘Uzun Hikaye’ isimli kitabında ve ekliyor; “vakti gelince boşalır…”

Kutlu’nun genel olarak hikayelerine hakim olan yalınlık ve duygu üzerinden yürüme tarzı, Uzun Hikaye’de zirve yapmıştır. Mekanı ve zamanı önemsizleştirerek, yürek ve yansımaları üzerine gideriz sayfalar boyu. ‘Bulgaryalı Sosyalist Ali’dir anlatılan; ‘Pelvan Sülüman’ın torunu…Kaçırdığı karısı, yeni yeni aklı ermeye başlayan oğlu ile kayın biraderlerinin öfkesinden uzaklaşmaktadır ve trene binmiştir. Bilirsiniz eğer bir hikaye trenle başlıyorsa, illa ki sevda ilişmiştir bir yerlerine… Kutlu’nun anlatımıyla mal ve mülkten ‘berî’ olarak küçük bir çocuğun algısıyla hak arama, sevda, devletin soğuk yüzü, haksızlık, eşitlik, adalet, iyilik ve kötülük üzerine sağlam metinler akar önümüzden. Gün gelir, döngü tamamlanır ve başka insanlarda, başka şekilde vücut bulur tüm bu kavramlar ve olaylar. Kader yayını boşaltmış, yenisini hazırlamıştır; yeni sevdalar, yeni kavgalar vs.

Osman Sınav, son ve talihsiz sinema deneyimi Pars-Kiraz Operasyonu’nundan sonra, sanki bu sektörden biraz ağzı yanmış gibi özenle uzak duruyordu. Aradan geçen 4 yıl, sinemanın ustasını, hikayenin ustası ile birleştirdi ve Uzun Hikaye filmi karşımızda.

Filmin en etkileyici bölümü, masalsı anlatımına rağmen güçlü oyunculukları ve inandırıcılığıyla ilk ayrımı.

Uzun Hikaye, yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi, bir baba, çok sevdiği karısı ve oğlunun hikayesi. Bir çatı ve üç omurgadan oluşuyor. Ali, sevdiği kız Münire’yi kaçırmış ve oğullarıyla beraber kaçarak hayatını devam ettiren, ölümüne hakkaniyetçi biridir. Bir tren ile geldikleri küçük bir kasabada, vagon içerisinde yaşamaya başlarlar. Hikayeyi küçük Mustafa'nın anlatımıyla takip ederiz. İlk kırılma, annenin kaybıyla yaşanır ve Mustafa biraz daha büyür. Yeni mekanlar, yeni insanlar; tanıdık duygular. İlk aşk, feragat ve tekrar kaçış. Mustafa, büyüdükçe hem babasını daha iyi tanımaya başlar, hem de hayatı. Ergenlik evresinde üçüncü merhale yaşanır ve şairin ‘Babası döner bir gün oğlunun derisinde’ dediği gibi, döngü tamamlanır, yeni yerlere, maceralara doğru yol alınır. Filmin özeti şu sanırım; bir küpe çiçeği, bir saka kuşu, bir de ‘tiren’ler…

Kutlu’nun hikayesini, merhum Erdem Beyazıt’ın ‘Sana, bana, vatanıma, ülkemin insanlarına dair’ şiirini nesir şeklinde okur gibi okumuştum. Bütün o hisler, mekanlar adeta kelimelerle ilmek ilmek örülmüş ve bir ‘hayat’ olarak önümüze dökülmüştü. Sınav’ın filmi, kitaptan farklı olarak, bu hikayeyi alıp adeta masal boyutuna çeviriyor. İyi mi, kötü mü emin değilim ama kitaptaki sadeliğin yerini rengarenk bir dünya alıyor.
İyi ile kötü dengesinin şahane kurulduğu ilk bölümdeki yük usta oyuncuların sırtında. 

Vaktiyle edebiyat ile sinema arasındaki farkları kendimce şöyle anlatmayı denemiştim:  

İlki yazar ile yönetmen arasındaki fark...

Biri yaratıcının bahşettiği yeteneği son derece lineer bir araç kullanarak muhatabına aktarıyor. Birikim ile yeteneği mezcederek kalemle şekil verip okuruna havale ediyor gerisini. Okur, kendi muhayyilesi nispetinde zevk alıyor, anlam üretiyor.

Diğeri, yani yönetmen ise, yetenek ve birikimi ne olursa olsun birçok bağlayıcı sebep ile kuşatılmış durumda. Işıkçısından oyuncusuna, şaryocusundan kameramanına kadar kendi dışında birçok etken var filmi oluşturan. 

Bütün bu olumsuz öğelere rağmen, izleyicinin hayalinde oluşturulacak her imajı perdeye yansıtmak gibi çok da zor bir yükün altına giriyor yönetmen. En fantastik, en akıldışı, en uçuk, en acı, en itici, en trajik, en komik en vs... Planları bile izleyicinin sofrasına servis yapmak zorunda. Tablo yukarıdaki gibi olunca, edebiyat ile sinema arasındaki ikinci fark olan tüketici; yani okur ile seyirci arasındaki farkı da varın siz düşünün. Birinin okuduğunu kurgulaması, diğerinin kurgulananın algılaması gibi iki karşılaştırılamaz fark bulunuyor.

İkinci bölümle beraber kararsız bir dil ve nedensiz kötülükler çıkmaya başlıyor. Belediye başkanı tiplemesi böyle. Niye kötü olduğunu seyirciye söylemekte çok cimri kalıyor film. 

Uzun Hikaye, stilizasyon açısından bana Sınav’ın daha önce çektiği yine bir uyarlama olan, Bedii Faik’in Yalancı’sını hatırlattı.  Şüphesiz bir kitabı filme aktarırken birebir bağlı kalmak zorunda değilsiniz, zaten Uzun Hikaye’nin kitabı ile filmini birebir karşılaştırmak da çok mantıklı değil. Ancak, hikayeyi senaryolaştırılırken, kahramanlara ve kavramlara bakış açınız çok önemli. Sanırım buradaki hassas kelime ‘kavrayış.’ Elbette, filmin etkisini artırmak için bir takım görsel eklentiler, buluşlar, müdahaleler yapılacaktır. Gelin görün ki, Uzun Hikaye’nin kimi yerlerinde bu müdahaleler ‘sakil’ kalıyor. Değer düşüyor, zorlayıcı oluyor. Filmin açılış sekansındaki gerçek üstü ya da masalsı anlatım Lepiska saçlı Münire’nin vefatıyla bir anda kararsızlığa dönüşüyor ve ‘dil’ nerede duracağından çok emin olamıyor.  

İlk ayrımdaki ‘antogonist’ okul müdürü oldukça başarılı olarak gerekçelendirilirken, -hadi zabiti anladık- belediye başkanının neden bu kadar kötücül olduğunu ifade etmekte aciz kalıyor film.

Filmdeki en sahici aşk şüphesiz Ali ile Münire’ninki. Ancak hikaye ilerledikçe, dildeki kararsızlığın da etkisiyle hem inandırıcılıktan uzaklaşıyor hem de basite indirgeniyor her şey.

Büyük aşk yaşamak için büyük insan olmaya gerek yok, biliyoruz. Hatta bütün büyük aşkların kahramanlarının sıradanlığına dair sayısız eser vardır, bunun da idrakindeyiz. Ancak, bu sıradan aşkları derinleştirip, büyüten şey, klişe ve düz romantizm olmamalıydı.

Derken… Derken…

Neyse uzatmayayım, belki de tüm bu olumsuzlukların ana kaynağı, ülke sinemasının girdabına kapılmaktan kurtulamadığı ‘dizi’ etkisi. Yönetmen Sınav’ın önceki filmlerinde görüp bayıldığımız o anlatım görkem ve şiirselliği Uzun Hikaye’de yok maalesef. Bunun yerine bir tür ‘dizi’ kolaycılığı ciddi ciddi hissettiriyor kendini filmde. Dikkatinizi çekerim; bu dediğim, filmi ‘kötü’ yapmıyor, ‘çok daha iyi olabilirdi’nin izahını yapmaya çabalıyorum. Duyguya yeterince doyurmadan panik halinde yapılmış hissi veren kurgu, pek çok planda filmin duygusal dilini felç ediyor ne yazık ki. Hislerdeki o aromayı sindire sindire tatmamıza izin vermeden aceleci adımlarla bir sonraki sahneye kovuyor adeta.

Bu arada, genişçe bir parantez açıp, dizi sektörünün sinemaya yaptığı kötülüklere kısaca değinmek isterim. Yakın zamana kadar TV ve sinema işi birbirinden kalın çizgilerle ayrılan iki sektördü. Hatta, televizyoncu dostlarımız alınmasınlar, sinemacılar hafiften küçümseyerek bakarlardı TV işi yapanlara. İşin doğası gereği TV çok daha hızlı ve özensiz bakar-dı drama işlerine. Zamanla, oyuncu kaynağının tamamını dizi sektörüne kaptırdı sinema. Sadece sinema da değil bugünlerde artık, tiyatro da bu tepeyi kaybetmiş durumda.

İşin teknik boyutu gereği sinema ile televizyon ayrılmak zorundaydı. Çekim formatı, teknik malzeme, ekipman ve ekip. Farklıydı. Dijitalleşmeyle beraber artık fark –neredeyse- kalmadı. Eskisi gibi negatife çekilmiyor sinema filmleri. Dolayısıyla ayrı bir ışık mantığı kalmadı. Hatta son model gelişmiş kameralarda neredeyse ışık kullanmaya ihtiyaç kalmadı. Dolly, şaryo, crane gibi malzemelerin temini de, kullanımı da hem kolaylaştı hem ucuzladı. TV dizisi haftalık üretim ritmiyle teknik elemanları pratik yapmaya ve hızlandırmaya yöneltti. Oysa sinema sükunet demek. Serinkanlılık ve hazmederek işi yapmak demek…

İşte Uzun Hikaye’de maalesef bu ciddi anlamda hissediliyor, kurgu mantığındaki dizi izliyor hissi bir yana, çekim planlarında da TV dizisi havası var. Tamam uzatmıyorum...


Oyunculukların ekserisi çok başarılı Uzun Hikaye’de. Kenan İmirzalıoğlu, neredeyse üzerine yapışan ‘maço erkek’ klişesinden kurtarmak için çok çabalıyor ve başarıyor da. Yan rollerin hemen hepsi şahane. Münire karakterini canlandıran Tuğçe Kazaz, tüm samimi çabalarına rağmen yeterince etkileyici olamıyor. Mustafa’nın da en küçük hali dışında kalanlar, neredeyse filmi etkileyecek derecede güçsüz.

Uzun Hikaye’nin müzikleri de önemli. Neredeyse müziksiz plan yok gibi filmde. Buna rağmen, duyguları anlayıp, yukarı çekmekte çok başarılı müzikler. Ulaş Özdemir'i blog okurlarımız hatırlayacaktır. (Ayrıca bkz)

Toparlıyorum; zaman çok önemli değildir uzun hikayelerde; yer de, iyiler, kötüler, sevdalar da aynıdır… Ve tekrar tekrar yaşanır, yeter ki içinden tren geçsin!

Bu vesile ile Osman Sınav’ın sinemaya dönüşünü selamlıyor, bir ayağını sinemadan çekmemesini diliyorum. –İnşallah yanılırım- filmin olası başarısızlığının da umutlarını kırmamasını. Türk sinemasının Sınav gibi usta anlatıcılara ihtiyacı var çünkü.

Bu arada, Uzun Hikaye’yi vesile kılıp, usta hikayeci Mustafa Kutlu’nun dünyasıyla tanışmanın gerekliliğini de ifade etmek isterim.

Yukarıda bahsini ettiğim merhum Erdem Beyazıt'ın şiirini vaktiyle rahmetli Sacit Onan ile klip yapmıştık. Merak edenler buradan izleyebilir. 



7 Ekim 2012 Pazar

Bir güzelin mecnunuyum efendim!



Orhan Gencebay ile Bir Ömür… Yeni çıkan bir ‘tribute’ albümün adı bu. Terminoloji öyle diyor en azından. Malum, modern müzik jargonunda böyle birkaç tür var; cover, tribute, unplugged vs… Tribute;  büyük sanatçıların bir değer ifade eden şarkılarının tekrar yorumlanması, olarak özetlense yeridir.

Her biri birbirinden farklı ve şüphesiz kendi dinleyicileri için yüksek anlam ifade eden pek çok sanatçı (32 kişi) Orhan Gercebay’ın artık klasikleşmiş şarkılarını yorumlamışlar. İşte bu albümün adı; Orhan Gencebay İle Bir Ömür…

Sanatçılar ve yorumladıkları parçalar şöyle:


Muhakkak ki, bu listeye bakan herkesin, burada olmasından rahatsız olduğu ya da listede olmasını istediği isimler (Şarkı ve sanatçı) vardır. Misal ben, Kibariye’nin olmasını çok isterdim. Ve bu anlamda ‘eksik’ bulduğumu söyleyebilirim. Hatta, Gencebay konusunda hassasiyeti bulunanların, koronun söylediği ‘Batsın Bu Dünya’ şarkısında sanatçıların seslendirdiği dizelere bile itiraz gelecektir.


Benim bildiğim kadarıyla ustanın böyle bir albüm fikri nicedir vardı. Ama o kadar mahcup ve utangaçtı ki bir türlü bu isteğini, zihninde olan sanatçılara açamadı. Kimler yoktu ki bu listede; İbrahim Tatlıses, Muazzez Abacı, Ahmet Özhan, Erkin Koray, Arif Sağ, Erkan Oğur, Neşet Ertaş vs vs…

Nasip değilmiş…

Enfes yorumlardan biri : Volkan konak-Gurbet


Ne ki, böylesi bir albümün çok önemli olduğunu ve büyük ustanın bilinmeyen değerini gidermeye yönelik bir adım olduğunu söylemek mümkün.

Zira, pek çok kıymetli isimde olduğu gibi Orhan Gencebay ismi de, yıllar boyu burun kıvrılan, küçümsenen bir isim oldu, yok sayıldı, görmezden gelindi.

Hakikaten doğrudur; bir ömür yaşadık Gencebay ile. Sadece bireysel olarak değil, toplumsal olarak de bu ülkenin kaderinde etkisi vardır Orhan Gencebay ve başka bazı sanatçıların. TRT’nin hüküm sürdüğü, devletin resmi müziğinin, sanatçısının, tınısının olduğu bir dönemde radyo-tv’ye çıkması yasak iken minibüslerde, şehirlerarası otobüslerde yankılandı Gencebay’ın şarkıları. Bu ülkeyi en hassas yerinden yakalamayı bildi ve şaşırtıcı derecede duyarlı sözlere, aynı şaşırıcılıkta müzik ve yorum kattı. Bu anlamda Orhan Gencebay’ın kıymetinin hala takdir edilmediğine inanırım.

Ve Tarkan'dan...

Benim için iyi şarkının bir ölçütü var; en beğenmediğimiz ses bile yorumladığında ‘nispeten’ dayanabildiğimiz ve tahammül eşiğini yükseltebildiğimiz şarkılardır iyi olanlar. Gencebay’ın pek çok şarkısı böyle. Belki de bu nedenle ‘Bir Ömür’deki bazı şarkıların son derece ucuz ve itici alt yapısına tahammül edebiliyoruz dinlerken. Ama hakkını teslim etmek lazım ki, bazı parçalar bambaşka tada bürünmüş ve bir başka güzel olmuş. Başkalarını bilmem ama albümün tamamını dinlerken ‘cıstak’lıları hızla geçip bu şarkılarda epey duruyorum ve daha önemlisi, her dinledikten sonra ustanın orijinal yorumunu bir kez daha dinliyorum.

Ezcümle; Orhan Gencebay gibi sanat hazinelerinin değerinin daha iyi bilindiği, yaşarken kadr ve kıymete bindiği bir dünya için…

Elbette orijinalı en güzeli...


Yazı burada bitti, bundan sonrası için, Arabesk türünü merak edenler devam edebilir.

Arabesk müziğinin ortaya çıkışı, Cumhuriyet ideolojisinin klasik Türk müziğine koyduğu mesafeyle başlıyor. Meselenin özünde bu sıkıntı var aslında.
1925 yılında ‘dini’ kaygılar ile kapatılan Tekke ve Zaviyeler aslında bir müzik damarını da kökünden kurutuyordu.

1926 yılında okullardan Klasik Türk Müziği eğitimi tamamen kaldırıldı ve 70’li yılların ortalarına (Gencebay’ın ülkeyi sarstığı zamana) kadar sürüyor bu yasak.

1930’lu yılların ortasında 20 aylık bir süre ile radyolarda Türk Müziği yayını yasaklandı.

Bu yasağın en önemli nedenlerinden biri de sinemalarda gösterilen Mısır filmleriydi. Türk halkı, batı filmlerinden ziyade kendisine yakın olarak bulduğu Mısır filmlerini tercih ediyordu.

Haftalarca kapalı gişe oynayan Abdulvehhab'ın aynı isimli filminin taklitlerinden biri. 

1930’lu yıllardan başlayarak yaşanan Mısır filmleri modası Türk yapımcıları sıkıntıya soktuğu gibi, siyasi iradeyi de rahatsız etmiş ve nihayet yabancı filmlerin müziklerinde bile dublaj zorunluluğu istenmeye başlanmıştı. Özellikle Ümmü Gülsüm ve Abdulvehhab’ın şarkı söyleyerek oynadığı filmlerden sonra müzikal türde yerli yapımlara yöneliş başladı.

Basın Yayın Müdürlüğü Mısır filmlerinin müziklerinin Arapça söylenmesini yasaklamasıyla film müziği adaptasyonu sanayi doğdu. İlk örnek Hafız Burhan’ın Aşkın Gözyaşları’nın Türkçeye çevrilmiş güftesini plağa okumasıydı ve bu plak en fazla satılan plaklardan birisi olmuştu.

Mısır filmleri 1948 de tamamen yasaklanmasına kadar 130 film gösterildi ve bu film müzikleri bazen aynı sözlerle bazen Türkçe olarak plaklara okundu.
Ardından bu filmlerin etkisinde yeni Türk filmleri yapılmaya başlandı. Başrollerinde Münir Nureddin Selçuk, Müzeyyen Senar, Zeki Müren gibi isimlerin oynadığı şarkılı filmler furyası başlamıştı.

Yıl 1942, Türk müziği yasağı delik deşik edilirken sinema filmleri de ilgi görüyor. 
Bu tabloya özellikle 50-60 arası yaşanan ciddi iç göç ve kent nüfusunda yaşanan demografik değişim eklenince, beyaz perdede merkezine ‘acı ve hasret’in oturduğu temalar sıklıkla işlenmeye başladı. 

 ‘Arabesk’ sözcüğünün dilimize girmesi ise besteci Suat Sayın sayesinde oldu. 1960 yıllarda Sayın, ‘Sevmek Günah mı?’ adlı bir şarkı yapmıştı. Kısa bir süre sonra bu bestenin Mısırlı Abdülvahap'ın şarkısından alıntı olduğu ortaya çıkınca Arap Müziği, Arabesk kavramları tartışılmaya başlandı. Yine bu dönemde Orhan Gencebay'ın isimli genç bir müzisyenin çıkardığı ‘Başa gelen çekilirmiş’ isimli plak, özellikle büyük kent varoşlarında büyük bir ilgi gördü. Gencebay, daha önce örneği görülmemiş bir şekilde toplumun alt katmanlarının duygularına seslenmiş, içinde bulundukları açmazları, dertleri dile getirmişti.

Bu plağın başarısı üzerine aynı türde, ‘Kaderimin Oyunu’ ‘Bir Teselli Ver’ ; ‘Sevenler Mesut Olmaz’ plakları ile Gencebay’ı yığınların sevgilisi haline getirmişti.

Orhan Gencebay’ın yaptığı basit bir ‘esinleme/öykünme’ müziği değildi. Bambaşka ve emek verilen bir türün ilk adımlarıydı. 1966 yılında Ahmet Sezgin için yazdığı ve Sezginin ününün yeniden canlanmasını sağlayan Deryada Bir Salım Yok adlı eserinde Gencebay 23 kişilik bir orkestra kullanarak herkesi şaşırtmıştı. Muhayyerkürdi makamındaki eser senkoplu düyek ritminde ve vurmalı çalgılara önem verilen eserde Türk Müziği çalgıların yanı sıra Batı çalgılarından Gitar-vibrafon vb. kullanılmıştı. Buna ilave olarak kalabalık keman gurubunu batı tekniğinde çalan müzisyenler icra ediyor ve partisyonlar kullanılıyordu.

O dönem bu müziği küçümsemek adına ‘Arabesk’ tanımı ilk olarak kullanılmaya başlanmıştı. Oysa kelimenin kavramsal açılımı epey farklıydı.
Türkçe karşılığı "Arap tarzında yapılmış süsleme veya bezeme" olarak geçen Arabesk,  Fransızca’dan dilimize girerek yaygınlaştı. Batıda özgün bir sanat biçimi olan arabesk, Türk entelektüellerinde nezdinde ‘bütünlükten uzak, bir yığma ve karmaşıklık’ olarak karşılık bulacaktı.

Müzikteki bu yeni ve sıra dışı açılımın sinemaya yansıması da uzun sürmedi. Epey bir zamandan beri özellikle Zeki Müren, Nuri Sesigüzel gibi sanatçılar ile bu türe aşina olan Türk seyircisi, bu yeni türü de kısa sürede benimsedi. Giderek avantür filmlerin etkisi altına giren Yeşilçam’da arabesk filmler dönemi 1970’li yılların başına denk gelecekti.


Şüphesiz bu film türünün ilk örneğini yine Orhan Gencebay verecekti. 1971 yapımı olan Bir Teselli Ver’in yönetmen koltuğunda Lütfi Ömer Akad vardı. Ne var ki, müziği ile kitleleri heyecanlandıran Gencebay’ın bu ilk oyunculuk denemesi gişe açısından bekleneni verememişti. Ancak Gencebay’lı arabesk filmler giderek ilgi gördü ve filmler birbiri peşi sıra geldi: Sev Dedi Gözlerim, Ben Doğarken Ölmüşüm, Dertler Benim Olsun, Batsın Bu Dünya, Bir Araya Gelemeyiz, Bıktım Her Gün Ölmekten, Hatasız Kul Olmaz, Çilekeş…

Bu tür filmlerin başarı Anadolu işletmecilerinin de ilgisini türe yönlendirmiş ve yeni Arabesk starlar aranmaya başlanmıştı. Ve çok sürmeden İbrahim Tatlıses, Müslüm Gürses, Hakkı Bulut, Ferdi Tayfur, Neşe Karaböcek gibi şarkıcılar keşfedilip sinemaya da transfer edildi. Esasen yeni star ve açılım sıkıntısı çeken Türk film sektörü için de taze bir kan olmuştu arabesk filmler.
Arabesk filmleri altın çağını Türk sinemasının seks ve komedi filmleri arasına sıkıştığı bir yıl olan 1978 ve sonrasıydı. Ve sanatın her alanında olduğu gibi, furyaya dönüştükten sonra bir sığlaşma ve yüzeyselleşme illetine girdi bu tür. 

Aslında bu tür filmlerde anlatılan öykülerin klasik Yeşilçam filmlerinden bir farkı yoktu. Genel olarak ‘zengin-Fakir’ açmazında aşk ya da feodaliteye aşkı ile direnen onurlu genç temaları işlenmekteydi.

Daha 1980 darbesinin Yeşilçam’da seks filmlerini bitirmesiyle hız kazanan bu tür filmler sonra Vahdet Vural, Küçük Emrah, Küçük Ceylan, Ercan Turgut gibi isimlerle renklendi. 1980’de çekilen 68 filmden 27’si,  1981'de çekilen 71 filmden 33'ü arabesk olmuştu.


80’lerin sonunda etkisini yitiren tür, özel televizyonlarla birlikte dizi olarak varlığını sürdürdüyse de, bir süre sonra etkisi giderek azaldı.

Genel itibarıyla mutluluktan çok acıyı, kahkahadan çok göz yaşını içeren arabesk filmler; Acı, hüzün, kara sevda, çile, hor görülme, dışlanma, kahrolma, yoksulluk, kötü yazgı, yakınma, umutsuzluk, kadercilik, karamsarlık vb. motifleri kullanıyor ve nadiren mutlu sonla bitiyordu…

Türk sosyal hayatının sanattaki acılı ve hüzünlü yansıması oldu arabesk müziği ve filmleri…

Kendi sesinden Arabesk tanımı ve tarihçesi. Kırgınlığını da ifade ediyor biraz.
Fatih Akın'ın belgeselinden:



5 Ekim 2012 Cuma

Güneş Yanığı 2: Bekleyeni olmalı insanın



Güneş Yanığı filmine yakından bakmadan önce yönetmeni (ve ailesi) ile ilgili birkaç şey yazmak lazım, ilginç bir hikayeleri var zira.

Tam adı Nikita Sergeyevich Mikhalkov-Konchalovsky olan yönetmenimiz, İkinci Dünya Savaşı bittikten bir ay sonra Ekim 1945’de Moskova’da dünyaya geliyor. Sanatçı bir ailenin çocuğu: Ressam Vassili Konchalovsky’nin yeğeni, ünlü çocuk edebiyatı yazarlarından Serguei Mikhal-kov’la (aynı zamanda Sovyet Milli Marşını da yazarı) yazar Natalia Kontchalovskaia’nın oğlu; film yönetmeni Andrei Konchalovsky’nin küçük kardeşi.

Ağabeyi  Andrei ( O da savaştan hemen önce Ağustos 1937’de doğuyor) de enteresan biri. Belli bir yaşa kadar piyanist olarak sanat yapan Andrei, ünlü Tarkovsky ile tanışınca hayatında büyük değişim oluyor. Tarkovsky'nin 1966 yapımı Andrei Rublev filmine katkıda bulunurken, küçük kardeş Nikita da, ünlü ustadan sinema dersleri alıyor. Bu anlamda Tarkovsky hem Nikita’nın hem de Andrei’nin üzerinde büyük etkiye sahip.

Andrei Konchalovsky
Nikita kısa filmler çekip kendini geliştirirken, Andrei yavaş yavaş sanatını göstermeye başlıyor. 1969’da Ivan Turgenev'in ünlü Asilzade Yuvası ve 1971’de Anton Çehov'un Vanya Dayı’sını filme aktarırken kardeşi Nikita’ya da büyük olmayan roller veriyor. Ama esas sükseyi 1979’da meşhur Siberiade filmiyle yapıyor ve filmin Cannes Film Festivali'inde gösteriminden sonra, 1980 yılında ABD'ya kaçıyor. Bu vakitten sonra ‘Mikhalkov’ soy ismini kullanmayan Andrei, 1985 yılında filmografisinin zirvesi olan Kaçış Treni’ni çektikten sonra ne yazık ki, çok parlak işlere (Tango & Cash (1989) gibi abukluklar) imza atmıyor.  

Sovyet Rusya’sı dağıldıktan sonra ülkesine dönen ağabey Andrei, genelde yapımcılık ve TV işleriyle uğraşıyor. Tek istisna 2003 yılında Bryan Adams'ın cameo bir rol üstlenerek kendini canlandırdığı House of Fools filmini yönetip, Venedik Film Festivali'nde Gümüş Ayı ödülü kazanması.

Nikita Mikhalkov sette.
Sıkı bir tiyatro eğitimi alan Nikita ise, bir yandan kısa film, diğer yandan oyunculuk derken, ilk uzun filmi “At Home Among Strangers-Evde, Yabancıların Arasında”(1973) adlı filmini çekinceye kadar, ağabeyinin çektiği Vanya Dayı da dahil 20’yi aşkın filmde rol alıyor. İkinci uzun filmi Slave of Love-Aşk Kölesi (1976) ona uluslararası bir ün sağlıyor.

1977’de An Unfinished Piece For Piano Player-Bir Pianist İçin Bitmemiş Bir Parça, San Sebastian Film Festival’inde Grand Prix ödülünü alınca ünü pekişiyor. Daha sonra Five Evenings-Beş Akşam (1978) , Oblomov (1979) , Family Relations-Aile İlişkileri (1981) ve Without Witnesses-Tanık Yok (1983) adlı filmlerde imzası var.

1987 yılında Mikhalkov, Dark Eyes-Siyah Gözler’i çekmek için gittiği İtalya’dan uluslararası ünü artarak dönüyor. Film Cannes Film Festivali’de müthiş ilgi görüyor ve filmdeki rolü ile En İyi Erkek Oyuncu Ödülünü Marcello Mastroianni alıyor. Birkaç ay sonra İtalyan aktör aynı filmle Akademi (Oscar) Ödülüne aday gösteriliyor.

Bir Konchalovsky başyapıtı: Kaçış Treni
Hayatının dönüm noktası ise; 1991 yılında Close to Eden-Cennete Yakın (aka Urga) Venedik Film Festivalinde Altın Aslan Ödülünü kazanması. Bir sonraki yıl En İyi Yabancı Film Dalında Oscar’a aday gösterilen Urga’nın ardından Mikhalkov, kendi kızının on yıl boyunca aynı sorulara cevap vermesini anlatan  Anna adlı belgesel filmi tamamlıyor.

1994’da birazdan bahsini edeceğimiz filmin, ilki olan  Burnt by Sun-Güneş Yanığı’nı çekti ve film Cannes Film Festivalinde Jüri Büyük Ödülünü; 1995’de de En İyi Yabancı Film Oscar’ın kazandı. The Barber of Siberia Mikhalkov’un büyük hevesle çektiği ilk İngilizce film oldu.

“Güneş Yanığı 2 -  Burnt by the Sun 2” filminin, tam da ‘savaş kötüdür’ temalı, orta mektep temsili mahiyetindeki Çanakkale Çocukları filminden sonra gösterime girmesi enteresan oldu. Rus sinemasının yaşayan en önemli isimlerinden olan Nikita Mikhalkov’un ilki yaklaşık 20 yıl önce çekilen filmin ikincisi, hem muhteva hem de türün hakkını vererek çıktı karşımıza.

Aradan geçen epey zamandan dolayı, serinin ilkini hatırlatalım. “Güneş Yanığı - Utomlyonnye solntsem - Burnt by the Sun” (1994), 1936 yılında yaşanan ‘Büyük Temizlik’ esnasındaki tek bir günü anlatıyordu.

Serinin ilk filmi, bir Rus şaheseri: Güneş Yanığı
Josef Stalin döneminde Sovyetler Birliği'ndeki Büyük Temizlik sırasında, saygın bir savaş kahramanı olan, devrime kalben bağlı idealist bir Albayın geniş ailesiyle birlikte yazlık evinde geçirdiği dingin bir gün ve bu günün sonunda yaşanan trajik olayları üst düzey bir kara mizah ile izlemiştik. Bir Renoir filmi tadında olan Güneş yanığı, güçlü karakterleri ve sağlam görselliğiyle adeta Çehov oyunlarındaki karakter çatışmaları kadar gerilimli bir filmdi. (ayrıntılı özet için BKZ) 

Urga isimli şaheserin yazarı olan Nikita Mikhalkov, en başından beri bir ‘üçleme’ yapmak istediğini söyleyip duruyordu ama arada başka işlere (Sibirya Berberi, 12) daldığı için epey ihmal etmişti.

Güneş yanığı 2’de hikaye 5 yıl sonra da olsa kaldığı yerden devam ediyor. Stalin yine iktidar, Mikhalkov’un canlandırdığı kahramanımız Albay Kotov ilk filmin sonunda idama mahkûm edilmesine rağmen canını kurtarmış, İkinci Dünya Savaşı’nda cephede savaşmaktadır. Karısı Maroussia öldüğüne inanmakta, kızı Nadia ise ondan nefret etmektedir. En kötüsü de, ezeli düşmanı hain Mitya suikasttan kurtulmuştur ve Stalin’in emirleri uyarınca Kotov’un peşine düşmüştür.

Hikaye, ilk filmin devamı olsa da, tarz ve anlatım şeklinde epey değişiklik var Mikhalkov’un. Bir kere, anlatım stilini epey batı sinemasına yaklaştırmış ve hatta başka bazı filmlere aşırı benzerlikler içeren ‘trük’ler kullanmış nedense. Savaşın saçmalık ve acımasızlığını yine enfes bir ince zeka ile eleştirmekten geri durmuyor elbette. Özellikle cephe sahneleri çok sahici. Bununla beraber, kendi tarzından da çok uzaklaşmak istemezcesine en azından geri dönüşler ve paralel kurgu ile alışılmış Mikhalkov sinemasından da tatlar barındırıyor film.

Paralel anlatımla takibi biraz zorlaştırmış, karakter renklilik ve fazlalığı seyri daha da ağırlaştırıyor. Başlangıçtaki çatışma sahneleri “Kapıdaki Düşman - Enemy At The Gates”i  çağrıştırsa da, ondaki kadar yüzeysel değil daha derinleştirici olarak verilmeye çalışılmış.

Kapıdaki Düşman'a benziyor gibi değil mi? 
Söz gelimi, Çanakkale Çocukları’nda neredeyse mizah seviyesine indirgenen ‘İlahi yardım’ boyutu ilginç sebeplere bağlanarak harika bir zeka gösterisiyle anlatılabilmiş.

Yaklaşık 3 saatlik uzunlukta bir film Güneş Yanığı 2. Ancak bunun devamı da var, aynı dönem çekilen ve (Güneş yanığı 3 değil) bir üç saatlik daha uzunlukta olan. Mikhalkov, elini korkak alıştırmamış ve biraz da dizi ihtiyacını gidermek için bir tür ‘mini seri’ mantığıyla çekmiş üçlemenin ikincisini.

Fakat biraz bilgi birikimi ve savaşa dair malumat istiyor izleyiciden ve tabii, karakterler için de önceki filmden hatırat. Bütün bunlara sahip değilseniz, filmin ortasına doğru kopmaya başlıyorsunuz Güneş Yanığı 2’den. Zira tüm iyi niyetli anlama çabalarınız usul usul çabalıyor ve pes ediyorsunuz.

İlk filmin o bayıldığımız ve Çehov tadı veren dokusunu alıp, bir parça Hollywood kumaşına döndürmüş. Peki bu rahatsız edici mi? Sinematografi açısından değil ama bizim Mikhalkov’u görüp, beğendiğimiz düzlemden ayırıyor ve kardeşine yaklaştırıyor. Buna rağmen, Hollywood filmlerinde ender olarak gördüğümüz duyarlılığa ve lirizme sahip Güneş Yanığı 2.

Savaş sahneleri etkileyici. 
Saldırının tam göbeğinde, denizin ortasında ayakları kopuk papaz Alexander ile Nadya Kotova’nın bir mayına tutunarak sağ kalmaya çalıştıkları sahne, ilk bakışta Titanic’in meşhur sekansına benzese de sinema tarihinin unutulmayacakları arasına girecek gibi.

Rahip, ‘dua et’ diyor kıza; vaftiz bile olmamış kız, ‘nasıl edeyim bilmiyorum, babam bir komünist’ diyor derin üzüntüyle. Papaz, “hiç önemli değil, ‘Allah’ım sana teslim oluyorum’ demen yeterli” diyor. Ölümün kıyısında bile, ‘dua’ dolayısıyla komünist babasının kendisine kızmasından korkuyor genç kız! Sonrası da etkileyici, öldürmek için yerleştirilen mayın, genç kızı sahile çıkaran bir sefine oluyor adeta.

Mikhalkov, daha önceki filmlerinden çok daha mesafeli duruyor karakterlerine ama yine de klasik bir savaş filminden daha fazla odaklıyor insanı. Güneş Yanığı 2’nin ilkinden en önemli farkı da bu sanırım; en az insanlar kadar olay üzerinden de yürümesi.

Her Mikhalkov filminde olan 'Kara mizah' de unutulmamış. 
Film için ‘bugüne kadar çekilmiş en yüksek bütçeli Rus filmi’ deniyor ama belki de yeterince ‘masa başı’ katkısı olmadığından çok fazla hissedilmiyor bu durum. Yani benzerleri gibi bir ‘görkem’den ziyade derinlik peşinde Rus yönetmen. Filmin sahiciliğine bir şekilde engel teşkil edecek teknik oyun ve maceralardan mümkün mertebe uzak durmuş.

Nikita Mikhalkov da (her filminde olduğu gibi) yine kendisi, eşi ve çocuklarına rol vermiş. Belki de Sinan Çetin’in ilham kaynağıdır bilemiyorum ama arada epey bir fark var tabii.

Klişe Hollywood yapımlarından –nispeten- farklı ve Nikita Mikhalkov sinemasını özleyenler için bir vaha gibi Güneş Yanığı 2. 



Ve ünlü Güneş yanığı (1994) 



Geriye kalan


‘Nene’ dedim, ‘özlüyor musun?’

Durdu ve şöyle dedi, 
                                 "Eksiğim oğul!"



4 Ekim 2012 Perşembe

Çağrı tekrar çekilir mi?



(Uyarı: Yazı uzundur, ayrıntılıdır, vakit alır…)

"Duydun mu," dediler, "Peygamber Efendimiz'i karalayan bir film yapmış yine alçaklar!" Yeni bir şey değildi bu... Hemen paniklemeyin bir önceki yazımızın yanlışlıkla tekrarı değil bu. Çünkü hala böyle diyenler çıkıyor karşıma. Sonrası biraz daha değişiyor. Şöyle oluyor; ‘Biz niye İslam tarihini, Müslüman kahramanları, olayları layıkıyla anlatan filmler çekemiyoruz?’

Artık bir klişe soru haline gelmiş bir şeydir bu. Her kutsal günde, manevi atmosferde zevkle izlenilen Mustafa Akkad’ın Çağrı filmi izlenirken ve sonrasında da hep aynı tartışma yapılır. Kendi kendimize kızarcasına şu tespiti yapmaya bayılırız: Çağrı’dan başka doğru dürüst filmimiz yok! Olaya biraz daha dışarıdan ve gözlemci sıfatıyla müdahil olanlar ise şöyle derler mesela: Kaç yıl oldu, Müslümanlar hala bir Çağrı çekemediler!

Elbette haklı bir tespit ve yerinde bir gözlemdir.

Doğrudur, Müslümanlar üzerinden neredeyse 40 yıl geçmesine rağmen bırakınız Çağrı’ya içerik, estetik ve etki açısından denk, yanına bile yaklaşabilecek bir film çek-e-mediler. Bundan sonra da biraz zor, -beylik ifadeyle- bir Çağrı kolay çekilmiyor zira!



Durumu anlatabilmek için Akkad ve Çağrı’nın çekim hikayesine bakmak lazım.
Yılını tam hatırlamıyorum, sanırım 1990’lı yılların başıydı. Mustafa Akkad film işine oluk oluk para akıtan muhafazakar bir iş adamı ve TV istasyonunun sahibinin daveti üzerine ülkemizdeydi. Bu enteresan adamla tanışmayı kafaya koymuştum ama nedense onu ülkemize getiren dostlarımız kimseyle görüştürmüyorlardı. Kaldığı otele gittiğimizde bizi nazikçe reddettiler. Tam otelden çıkarken resepsiyonun telefonu çaldı ve biri bize seslendi: ‘Mustafa Akkad ile görüşmek isteyen sizler misiniz?”

Büyük usta, gazetecilerin kendisiyle görüşmek üzere geldiğini duymuş ve gizlice bizi arayıp, biraz bekledikten sonra aşağıya geleceğini bildirmişti. Yarım saat kadar, kendisine ev sahipliği yapan elemanların evlerine gitmesinden sonra lobide karşımıza geldi. Elinde tuttuğu piposu ve beni inanılmaz derecede şaşırtan entelektüel duruşuyla, piyasa kurdu bir yapımcı-yönetmenden çok bir feylesof, bilge bir sinemacı ile karşı karşıyaydık. Beraberimde şimdilerde Bugün gazetesinde yayın yönetmenliği yapan meslektaşım Erhan Başyurt vardı. Ve o gün epey uzun süren bir görüşme yaptık rahmetli Akkad ile. Çok az bir kısmını da gazetede haber olarak yayınladık.

Çok çarpıcı bir hayat hikayesi vardı büyük ustanın:

Mustafa Akkad 1930 yılında Halepli bir gümrük memurunun ve Antepli bir ev hanımının oğlu olarak dünyaya geliyor. 19 yaşına geldiğinde babasına, Amerika’ya gidip film eğitimi almak ve yönetmen olmak istediğini söyleyince, çok şaşırıyor herkes. Düşünün lütfen 1940’lı yılların sonunda Halep’in küçük bir kasabasındaki Müslüman bir Arap çocuk sinema endüstrisinin merkezine gidip, yönetmek olmak istiyor!

Oğlu Malik'i de Libya'ya çekimlere götürmüştü. 
Bu müthiş idealizmin önünde durmuyor baba Akkad, bütün birikimi olan 200 doları oğluna uzatıp dualar ile yolluyor Mustafa’yı. Yollarken bir şey daha veriyor yürekli baba; Kur’an-ı Kerim… Yüreğinde böylesi bir sinema tutkusu, arkasında baba duasıyla Los Angeles’a gidiyor Akkad. Ucla Üniversitesi’nde sinema eğitimi alırken bile babasının onu yolladığı günkü bilinçten zerre sapmıyor. Okula mescit açılması için mücadele ediyor mesela. Ve açtırıyor da. Mezuniyet sonrasında akademik kariyerine Californiya Üniversitesi’nde devam edip yüksek lisans yapıyor. Daha öğrenci iken CBS’de çalışmaya başlıyor. Ve ünlü Sam Peckinpah ile sıkı dostluk kuruyor… Sınıf arkadaşı Patrica’ya aşık oluyor ve evleniyorlar. Birbirlerinin inancına saygı duyan bir evlilik sonrasında doğan çocuklarına da kendi kültüründen uzak yetiştirmiyor Akkad. Bunları anlatırken, bir ara gülümsedi ve bana ‘aslında ben de yarı Türk sayılırım’ dedi.

Çağrı filmi fikri nasıl oluştu?

Amerika’daki İslam algısı onu hep rahatsız ediyor. Hollywood’un İslam’a bakışı üzerindeki yükü vebale dönüştürüyor bir süre sonra. Bireysel ilişkiler ile bu algıyı kıramayacağına inanıyor. İlk başta kendi çocukları olmak üzere, en küçük yaştaki çocuklardan, İslam dinini bilmeyen gayr-ı Müslimlere kadar herkesin anlayabileceği,  anlayıp sıcaklık duyacağı bir İslam’ı anlatan film çekmeyi kurguluyor.

Çağrı filmi projesi gelişiyor böylece.

Çağrı'da rolü anlatırken. 

Ancak kolay değil, böylesi büyük ve ilk olan bir projeyi hayata geçirmek. Zira ilk engeller Amerikan film sektöründen değil, kendi kültüründen ve dinine mensup çevrelerden geliyor.

Mustafa Akkad, CBS’te program yaparken kendisini çok etkileyecek bir aktör ile tanışır: Antonny Quinn… İslam tarihini anlatan bir film çekeceğini bahsettiği ilk insanlardan biri de dolayısıyla Quinn oluyor ve Hz. Hamza rolü teklifini ona yapıyor. Çağrı’nın çekim hikayesi kadar, yazım hikayesi de enteresan. Akkad, öyküyü oluştururken Hz. Peygamber Efendimiz’i gösteremeyeceğini biliyor ama başta 4 halife olmak üzere bir çok sahabe efendimizi de gösteremeyeceğini danıştığı Müslüman alimlerden öğreniyor. 

Resim ve heykel ile epey mesafeli duran bir inancın böylesi bir filme cesaret etmesi bile başlı başına bir iş. Ancak şöyle demişti Akkad; “Eğer İslam izin verseydi bile peygamberi göstermezdim. Sadece bizim peygamberimizi değil, hiçbir peygamberin gösterilmesi taraftarı değilim. Onların ulvi kişiliklerine zedeleriz diye endişelerim hep vardı.”  Ünlü Waterloo filminin senaristi H.A.L Craig’den profesyonel destek alıyor. O gün 77 yaşında olan Mısırlı usta yazar Tewfik El-Hakim de hem danışman hem de diyalog yazarı olarak katkıda bulunuyor senaryoya.

Mekke'nin Fethi sahnesi

Çağrı filminin senaryosu ortaya çıkınca kaynak arama çalışmaları başlıyor. Film için öngörülen bütçe yaklaşık 10 milyon dolar. Vasat bir Hollywood filmi için bile epey düşük bir maliyet bu aslında. Ama parayı bulmaktan daha mühim sıkıntılar ortaya çıkıyor. Sadece söylentiler üzerine Bazı İslam ülkelerinden tepki görmeye başlıyor bile film.

Olaylar, olaylar…

Fas Kralı ikna ediliyor ve çekimlere 1976 yılında başlanıyor. Akkad, o güne kadar denenmemiş bir şeyi, üstelik tüm İslam aleminin gözü üzerindeyken yapabilecek kadar gözü pek bir insan: Filmin esas kahramanını hiç göstermeyecek! Setler kuruluyor ekipler toplanıyor vs. Teknik ekibin tamamına yakını Hollywood kökenli. Fakat büyük usta, hepsinin sözleşmesine şöyle bir madde koydurmuş: “Müslüman bir asistan ile çalışacağız.” Yani, her Amerikalı yanına bir Müslüman yardımcı alıp, film boyunca yetiştirecek. Muazzam bir deha örneği…

Bırakınız yardım etmeyi, İslam kültürünün, mirasının üzerine konup, ondan para kazanmayı hayat tarzı haline getirmiş bazı çevreler işi azıtıyorlar ve uluslar arası tehdit boyutuna getiriyorlar. Özellikle Suudi Kralı’nın dayatmalarına dayanamayan Fas Kralı, filme destek vermekten vazgeçtiği gibi film ekibinin 15 gün içinde Fas topraklarından çıkmasını istiyor. Bununla yetinilmeyip, hiç umut kalmasın diye kurulan tüm setler yıkılıyor, mekanlar kapatılıyor.

Baskılara dayanamayan Fas Kralı desteği çekip, film setini yıktırmıştı. 
Büyük bir hayal kırıklığı yaşamasını beklediğimiz Mustafa Akkad yılmıyor. Neredeyse binden fazla insan kaderinin ne olacağını beklerken, sevindirici haber Libya’dan geliyor. Kaddafi hem filme para vereceğini hem de ülkesinde çekebileceklerini söylüyor Akkad ve Quinn’e… Yalnız iki şartı olduğunu ekliyor: İslam Alimleri senaryoyu onaylamalı ve kutsal şahısları sadece Müslümanların oynadığı bir film daha çekilmeli.

Belki de daha hayırlı bir gelişmeye neden oluyor ve uzun uğraşlar sonucunda Ezher Üniversitesi’nin onayını alıyor Akkad. Ve dünyada yine o güne kadar yapılmamış bir şey daha yapılıyor; aynı anda iki film çekiliyor. Önce Çağrı’nın oyuncu ekibi gelip sahneyi çekiyor, ardından Müslüman oyuncular aynı sahneyi tekrar çekiyor. Aynı gün, aynı yerde… Ve ortaya hem “The Message” çıkıyor hem “Er-Risale..”

Ortada Akkad, sağlı sollu iki Hz. Hamza, iki Hind... 

Hz. Vahşi rolü hayatını kararttı…

İlk senaryoda Hz. Bilal karakterinin rolü çok fazla. Zira düşünülen isim Muhammed Ali. Ancak anlaşma sağlanamayınca bu rol epey azaltılıyor. Onlarca enteresan ayrıntı var Çağrı’nın çekim öyküsüyle ilgili ancak bir tanesi çok çarpıcı. Mustafa Akkad ‘Vahşi’ karakteri için oyuncu düşünürken bir türlü kimse tam oturmuyor bu karaktere. Kaldığı otelde elektrik teknisyeni olarak göre yapan Salim Gedara’yı görünce ‘işte bu’ diyor. Hakikaten de Salim rolün hakkın veriyor. O kadar ki; Hz. Hamza’nın şehid edildiği sahne diğer oyuncuların işi bozmaları yüzünden tam 5 kez tekrar çekiliyor. Zira, o kadar duygusal ve başarılı bir sahne ki oyuncular Vahşi’nin, Hz. Hamza’ya yaklaşmasına izin vermiyorlar ve bir şekilde çekimi bozup duruyorlar.

En çok zorlanılan sahne: Hz. Hamza'nın şehadeti. 
Çekimden bir yıl sonra Salim, Akkad’ı arıyor ve ‘hayatımı bitirdin’ diyor. Bu rolden dolayı işten atılmış ve sokağa çıkamıyor. Film epey çileli bir serüvenden sonra iki yılda ancak tamamlanıyor. Binlerce kez dinlediğimiz müziğini ise ünlü Fransız müzisyen Maurice Jarre, İngiliz Flarmoni orkestrası ile hazırlıyor. Jarre teklifi alınca, müzikleri çölde bir çadırda tek başına 2 ay kalarak yapıyor. Maurice Jarre bu film müziği ile Akademi Ödülleri 'ne aday gösteriliyor.

Çağrı’nın gösterime girmesi de sancılı oldu. Amerika gibi ülkelerde sinema sektörünü oluşturan tekelleri kırmak zaten mümkün değildi. Bu nedenle çok kısıtlı sayıda salonda vizyon imkanı buldu Çağrı. Enteresandır, bu salonlarda da Müslüman protestoları vardı. Pek çok Müslüman filmle ilgili en ufak bilgileri dahi olmadan ‘Hz. Peygamberi gösteriyor, İslam’a hakaret’ ediyor diye gösteriler düzenledi, filmin gösterimini engellemek istedi. Bu tür eleştirileri bertaraf etmek adına, filmin en başına El Ezher fetvasını koyan Akkad bile kendi dindaşlarının önyargıları karşısında şaşırıyor.

Çağrı aleyhine gösteriler... 
Türkiye mi?

O sırada zaten sinema salonlarımız seks filmlerinin esiri olmuştu… Bırakanız dindar kesimi, Türk ailesi sinema salonlarının olduğu sokaklardan bile geçmez olmuş, yollarını değiştirmişlerdi.

Buna rağmen 1979 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-TV Merkezi'nde bir gala düzenlendi ve Akkad, yanına baş rol oyuncusu Anthony Quinn’i de alıp geldi.

Film yıllar sonra ancak büyük kentlerin bazı salonlarında gösterim imkanı buldu. İletişim imkanlarının kısıtlılığı ve Türk sinema sektöründe kalem oynatan takımın ‘farklı’ kafası yüzünden asla sinema salonlarında hak ettiği ilgiyi görmedi Çağrı.

Sene 1979, Akkad ve Quinn İstanbul'da... 

Anthony Quinn Müslüman oldu mu?

Akkad ile yaptığımız sohbette meşhur duyumu da sorduk: Acaba A. Quinn Müslüman olmuş muydu? Cevabı ‘Hayır’dı Akkad’ın, ‘Ama bizzat bana, bu filmin İslam ile ilgili ön yargılarını kırdığını ve İslam’a müthiş saygı duyduğunu kaç kere söylemiştir.” Diye ekleyerek. Bu bile yeterli olsa da, özellikle ABD’de, yıllar geçtikçe müthiş bir etki yaptı Çağrı. Sadece bu film ile İslam’a ısınan insan sayısı binleri, onbinleri aşmıştır. Bugün bile, her kutsal gün ve gecede pek çok İslam ülkesi hala bu klasik filmi bıkmadan yayınlar ve bizler de bıkmadan izleriz.

Filmin başarılı olduğunu ve Akkad’ın bu denemeden alnının akıyla çıktığını Kaddafi’nin memnuniyetinden anlıyoruz. Kaddafi, bu projeden hemen sonra Ömer Muhtar filmini teklif ediyor ve en az Çağrı kadar epik ve etkileyici o film çıkıyor. Aslında, yazımızın başlığını, ‘Çağrı çekilebilse bile Ömer Muhtar hiç çekilemez’ şeklinde yapsaydık sakıncası olmazdı. Zira Ömer Muhtar teknik ve bütçe olarak Çağrı’dan çok daha büyük bir projeydi.

En etkileyici sahnelerden biri: Halid B. Velid Müslüman oluyor. 
Merhum Akkad bizimle konuştuğu Yeşilköy’deki o otelde acayip heyecanlıydı. Zira, kendisi ‘Fatih Sultan Mehmet ve İstanbul’un Fethi” içerikli bir film çekmesi için davet almıştı. Ne yazık ki, kendisini davet edenlerin ufku –maalesef- bugün neredeyse hiçbirini hatırlamadığımız –küçümsemek için söylemiyorum- ‘Ebu’ ile başlayan filmleri çekebilecek kadardı. (Kendisine bu filmleri izleyip izlemediğini sorduğumda, bazılarını izlediğini ama böyle filmler çekmek için ona ihtiyaç olmadığını söylemişti) Büyük Çekmece (İstanbul) civarına gidip set kurulabilecek mekan bakmış, Türk sinema sektörünü yakından incelemiş, kısacası dersini çalışmıştı. Hatta bir ara başıma vurarak, ‘İstersen sen ve senin gibiler de bu projede görev alabilir, zira Fas ve Libya’da yaptığımız gibi Türk gençlerini de projeye katmak isterim’ demişti. Ancak bir süre sonra, davet edenler ile Akkad arasındaki vizyon makasının açıklığının kapatılmayacak durumda olduğu anlaşıldı. Akkad, bir plato kurulmasından, belki bir sektör oluşturulmasından ve daha sonra bu platoda onlarca film çekilecek alt yapı oluşturulmasından bahsediyordu ama sanırım kendisinden istenen çok daha mütevazı bir bütçe ile TV filmi gibi bir şey çekmesiydi. Maalesef olmadı ve Amerika’ya döndü Akkad.

İslamı anlatan adam İslam adına katledildi!

Kaderin garip tecellisi, İslam’a belki de tarihi boyunca en çok hizmet eden bu filmin yönetmeni yine İslam hizmet ettiği iddiasında olanlar tarafından katledilecekti.


Mustafa Akkad hayatının son on yılını Selahaddin Eyyubî'nin hayatını konu edecek epik bir film için sponsor arayarak geçirdi ve 11 Kasım 2005'de Amman, Ürdün'de üç uluslararası otelin bombalanması hadisesinde kızı Rima ile birlikte hayatını kaybetti. Bombalamaları El Kaide üstlenmişti. Dertli yönetmen, iki gün boyunca hastanede yaşam savaşı verirken Ridley Scott, bugün beğenerek izlediğimiz meşhur ‘Cennetin Krallığı’ isimli filmin çekimlerine başlamıştı!

Kendisiyle bir otel lobisinde yaptığımız sohbetin bir yerinde, cahilliğin verdiği cesaretle Kevin Reynolds’un çektiği Robin Hood filmini izleyip izlemediğini sordum Akkad’a. Gülümseyerek baktı. Faslı Azim (Morgan Freeman canlandırmıştı) tiplemesi ve imanlı bir karakterin doğru konumlandırılmasıyla ilgili bir şeyler geveledim. Şöyle dedi: “Amerika’da öğrencilerim var. Müslüman olanlar da var. Ancak üzülerek görüyorum ki, bazıları sadece ibadeti düşünüyor, bazılarının ise din ile hiç ilgisi yok, sadece kültürel Müslümanlar. Hem sanatı, hem inancı önemseyen genç kitle maalesef çok az…”

Akkad’a göre mesele; yitirilen, kaybolan bakış açısının yakalanmasıydı. Yoksa sadece parayla, teknik ekipmanla olacak işler değildi bunlar. Sanata, sinemaya daha geniş bir vizyon ile bakacak sanatçı, yazar ve yapımcılara ihtiyaç vardı. Ekledi: ‘İşte ben, yıllardır bunları arıyorum!’

Böylesi muazzam bir ustayı maalesef en verimli çağlarında yitirdik. Mustafa Akkad’ın ölümü bu nedenle tarifi imkânsız bir kayıptır. Sadece sinema adına değil, İslam adına da…

Kabe Yollarında belgeselinin broşürü. 

Kabe Yollarında

Peki, tüm bunlar olup biterken Türkiye’de durum nasıldı?

Bakalım…

Yücel Çakmaklı’nın öncülülüğünü yaptığı bir kuşak 1960’lı yıllarla beraber sinemada teorik ve pratik olarak varlık göstermeye başladı. Çakmaklı, aşağı yukarı Mustafa Akkad ile aynı mefkureyi savunan bir amaç için 1968’de kurduğu Elif Film ile ilk proje olarak da ‘Kabe Yollarında’ isimli bir belgesel çekmiş ve sinema izleyicisinden olumlu tepki de almıştı.

Ancak şirketin ilk konulu filmi olan ‘Birleşen Yollar’ için aynı şeyi söylemek mümkün değil.  Malum, bugünlerde ATV’de yayınlanan ‘Huzur Sokağı’ isimli diziye kaynaklık eden romandan uyarlanan ‘Birleşen Yollar’, gösterime girdiği anda belli bir izleyici kitlesini yakalamasına rağmen, en büyük reaksiyonu dindar kesimden ve muhafazakar medyadan almıştı.

Sonrasında MTTB Sinema Kulübü ile sadece o dönem öncesine göre değil, bugün bile pek rastlayamadığımız yoğunlukta sinema konuşulmaya başlandı. Sinema tutkusu olan gençler bir araya geliyor, film izliyor, tahliller yapıyorlar ve bunları medya aracılığıyla geniş kitlelere duyuruyor, teorik tartışmalar, kuramsal açılımlar içine girmeye çabalıyorlardı.

O dönem henüz gazetelerde tefrika edilen Huzur Sokağı'nın uyarlaması: Birleşen  Yollar. Film, romandan önce tamamlandığı için muhtemelen romanın finali, filmden alındı. 

Fakat bugün baktığımızda; tüm iyi niyet ve samimiyete rağmen o dönemdeki ülkemizdeki sinema ortamının; genişleyen, sınır dışına doğru zorlayan, içerikten estetiğe evrensel olmaya çabalayan bir görüntüden ziyade;   gittikçe kendi dar kalıplarının içine hapsolan, daralan ve nihayet çekildiği topraklar haricinde çok fazla anlam ifade etmeyen bir tarza dönüştüğünü görüyoruz.

Merhum Çakmaklı’nın neler yaptığını, ne gibi fedakârlıklara katlandığını en iyi bilenlerden biriyim. Ancak, kabul etmek lazım ki; insan kurabildiği hayalleri kadar muvaffak oluyor. Mustafa Akkad, dönemin şartlarına göre çok daha zor olan bir işe kendini adamıştı; Suriye’nin ücra bir beldesinden sinemanın merkezine gidip, hayalini gerçekleştirmek. O nedenle uzaktan bakıldığında boyunu çok aşan büyük ve evrensel bir işe soyunmuşken, bizde Asaf Tengiz'in çektiği "Hz. Ömer'in Adaleti", Nuri Akıncı'nın çektiği "Hz. Yusuf'un Hayatı" ve "Kız Evliya" ile Çetin İnanç'ın çektiği "Hz. Bilal-i Habeşi" gibi, bugün sadece ‘nostalji’ olsun diye izlenebilen ‘piyasa’ filmleri çekiliyordu. Zira bu filmler, bırakınız belirli bir iddia taşımayı, içi boş taklit yapım olmaktan ileri gidemiyordu.

Şubat 1973'de, Taksim'deki Venüs Sineması'nda yapılan ‘Mısır Filmleri Toplu Gösterisi’, Yeşilçam’da taklit bir ‘dini film’ furyasını tetiklemişti. Misal, Niyazi Mustafa'nın çektiği ‘Rabia'tül Adeviye’ adlı Mısır filmi, Osman Seden ve Süreyya Duru tarafından ayrı ayrı uyarlandı. Sinemalarda başrolünü Fatma Girik ve Hülya Koçyiğit’in oynadığı aynı senaryolu ve konulu iki filmin aynı anda vizyona girmesi, Yeşilçam’ın bu işe sadece ‘ticari’ perspektiften baktığının ispatı gibidir. Üstelik bu arada, Akün Film, Rabia filminin orijinalini getirip piyasaya sürünce, gösterim olan ve aynı konuyu işleyen film sayısı üçe çıkmıştı.

Çağrı çekmek neden zor?

Burada Milli Sinema Tarihi ya da Yücel Çakmaklı filmografisinin analizini yapacak durumumuz yok. Merak edenler, bir kısmına benim de katkıda bulunduğum (özellikle ‘Milli Sinema ve Yücel Çakmaklı’ maddesi) “Türk Sineması’nda Yerli Arayışlar” isimli kitaba bakabilirler. (Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları , 2010)

Fakat 100 yıldan fazla bir geçmişe sahip olan sinemanın 40 yıldan daha büyük bir diliminde varlık göstermeye çalışan  ‘inanç’ merkezli filmler dikkatle analiz edildiğinde, bugün için şu temel sorunları görmek mümkün.


1- Hikaye: Her fırsatta çok büyük tarihe, önemli bir geçmişe ve destansı hikayelere sahip olduğumuz söyleyip bununla gurur duyarız. El hak, haklılık payı büyük bir tespittir bu. Ancak sıkıntı şurada; tarihi ciddiyetle ve bilimsel objektiflikte ele alabilen eser sayımız yok denecek kadar az. İslam ya da Türk tarihini hakkıyla filme alabilmek için, filme malzeme olacak derecede sağlam metinler –yeteri kadar- olup olmadığı tartışma konusudur.

2- Senaryo:  Var olan önemli tarihsel metinleri anlayabilecek, bunu hakkıyla sinemaya aktarabilecek derecede sinemayı ve dramaturjiyi bilen insan sıkıntısı da en önemli etkenlerden biri. Merhum Akkad’ın dediği gibi, tarihi, inancı, hassasiyetleriyle bilen insanların sinemayı bilmemesi, sinemayı bilenlerin de bu hassasiyetleri umursamaması, ya ‘İstanbul Kanatlarımın Altında’ gibi oryantalist yapımlar yahut ‘Muhteşem Yüzyıl’ gibi garabetler üretilmesinden başka bir işe yaramıyor.

Senaryo meselesi sadece ‘teknik’ açıdan sıkıntılı bir alan değil, ‘tercih’ açısından da problemli. Film Arası Dergisi’nin son sayısında kapak yaptığı ‘Darbe ve Sinema’ dosyası vesilesiyle de belirtmiştim; inanç hassasiyeti olan sinemacılarımızın ‘toplumu doğru okumak’ gibi bir problemleri olduğunu düşünüyorum. Çok basit bir örnek: 28 Şubat bu ülkenin üzerinden silindir gibi geçmiş, toplumu; özellikle muhafazakar kesimi dümdüz etmiş bir süreç. Siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel vesaire, birçok alanda inanılmaz kırılmalar, ezilmeler, deformasyon yaşanmış. Peki, siz sadece bir adet bile olsa, bu süreci aklı başında irdeleyen (başarısız da olsa) bir film gördünüz mü?

TGRT/İFPAŞ yapımlarından Hasat- Hacı Bayram Veli Hz. (1993)

3- Yönetmen: Diyelim ki çok güçlü metinler bulundu ve şuurlu/yetenekli senaristler ile bunlar birer sinema tekstine dönüştürüldü. 40 yıllık (elbette ülkemiz için söylüyorum) yerli (bunu coğrafi/lokasyon anlamında kullanmıyorum) sinema hassasiyeti olan film tarihimize baktığımızda, bu tür çalışmaları yapan yönetmen sayısının bir elin parmaklarını geçmediğini görüyoruz. Olanlar da, neredeyse her adımda destek yerine köstek görmüşler. Şüphesiz kusursuz ya da yanlışsız değiller. Lakin eleştirilirken hatalarını fark ettirecek bir dil kullanmak yerine, ‘Bu ne kepazelik’ yaklaşımıyla büsbütün küstürülmüş ya da kimin ne dediğini umursamaz hale gelmişler.

4- Yapımcı: Hiç unutmam, ‘İslami Holding’ olarak bilinen kuruluşlardan birinin patronuyla, vaktiyle yaptığımız görüşmede, ‘Kardeşim getirin Çağrı gibi senaryo, ne kadar para istiyorsanız verelim!” demişti. Aynı zat, bir süre sonra hiç de fena olmayan bir senaryoyu, başkasına (bir bilene) okutmak yerine kendi okumuş ve ‘Bu ne biçim senaryo kardeşim, bir ‘Selamünaleyküm’ bile yok’ diyerek iade etmişti.

Ve bir dostumun şöyle bir iddiası var: Bu zihniyete, Cesuryürek, Gladyatör gibi filmlerin senaryolarını versen dahi beğenmezler. Ki hatta merhum Akkad yaşıyor olsa ve eliyle Çağrı’nın senaryosunu verip yapımcılık teklif etse, kabul görür müydü emin değilim.

Belki biraz sert gelebilir bu iddia ama tamamen haksız da sayılmaz… Bugün İslami hassasiyeti olan büyük şirketlere baktığımızda, hemen hiç birinde kültür-sanat ile ilgili bir kaygı görmüyoruz maalesef. ‘Olmasın’ demiyorum asla ama futbola, basketbol ve diğer sporlara yapılan harcamaların yüzde birini sanata-sinemaya ayırmış olsalar, bugün bu tartışmaların hiç biri yapılıyor olmazdı. Harcadıkları para o kadar büyük ki, günümüzde sponsorluk aracılığıyla alınan bir sporcu fiyatına film çekmek mümkündür.

Mevlana bugün yaşasa, taşlarız!

5- Siyaset: Eskiden şöyle beylik projeler vardı; ‘Duydunuz mu Atatürk filmi çekilecek ve başrolde Banderas oynayacakmış!’ Böyle onlarca benzer haber gösterebilirim size. Devlet, yapması gereken asli vazifesini bırakıp, film yapımcılığına soyunmayı çok denedi. Yetkililerin ‘Bu iş için tüm imkânlarımızı seferber ederiz’ açıklamalarını dün gibi hatırlıyorum. Ve birkaç uygulama da yapıldı. Dönemin muktedirleri, kendi düşünce yapılarına göre film çektirdiler ama hiç biri ‘Resimli İnkılap Tarihi’nden öteye geçemedi.

TRT Yapımı Cumhuriyet-Ziya Öztan (1998)
Yaklaşık 10 yıldan beri muhafazakar kesimin iktidarı var. Genel olarak baktığımızda benzeri bir yanlışlığı bu dönemde de görmek mümkün. Sanırım sıkıntı şu; Mevcut iktidar, yerel yönetim, yol, su, maliye, vergi, enerji işini önemsedikleri kadar kültür ve sanatı önemsemiyor. Ya da önemsese bile kimseye hissettirmiyor! Bu alanda yapılan tartışmaların tamamı politik ve çözümden ziyade, geçmişin hatalarını başka bir hata ile telafiye yönelik. Oysa yapılması gereken çok basit, devlet yapımcı olma hevesinden vazgeçip sanatın önündeki bürokratik ve ekonomik engelleri kaldıracak.

6- Seyirci: İşte kendimize batırabileceğimiz bir çuvaldız. Size yakın zamanda yaşadığım bir olayı hatırlatarak açayım bu bölümü. Ateşin Düştüğü Yer isimli filmini sosyal medyada paylaşmıştım. Doğal olarak, günlük siyaset ve polemik mesajlarımın onda birinden bile daha az geri dönüş aldım. Hadi buna eyvallah. Ama bir arkadaş şöyle yazmıştı: ‘Çok sıkıcı, fragmanı yarıda bıraktım.’ Elbette, saçmalığın daniskasıydı ve bizim ‘tekrar seyir değeri’ dediğimiz bir ölçüt vardı, bu filmin özellikle fragmanının bu değeri çok yüksekti. Önyargı, bir noktada ukalalığı da yedeğine alarak günümüz insanlarını vurdumduymazlaştırabiliyordu.

Çakma Çağrı'lardan biri: İslamiyetin Doğuşu (1987) 
Elbette, söylemek istediğim şey, ‘önümüze ne getirilirse getirilsin beğeneceğiz’ anlamına gelmez. Hatta aksine, elbette eleştireceğiz ama izleyerek, ilgi göstererek. İzlemeden, fragmanına bile bakmadan eleştiriyorsak, zaten yapacak bir şey kalmaz.

Ve daha acı bir durum var: Hiç umursamamak. Biliyorsunuz işte, Peygamber Efendimizi aşağılamaya çalışan film dolayısıyla nasıl da gaza geldik. Tepkiler gösterdik, imkan olsa Youtube gibi video sitelerini basıp, ‘kaldırın bu videoyu’ diye diklenecektik. Günümüz Müslümanlarının çoğunda bu sıkıntı var ne yazık ki: Destek yerine tepkiyi, güzeli ortaya çıkarmak yerine çirkini yok etmeyi tercih ediyoruz. Oysa ikisinin de aynı derecede olması, hatta ilkinin öncelikli olması gerekiyor.

Bir de şu var: En acımasız ve hoşgörüsüz yüzümüzü kendimizle ilgili yapılan çalışmalarda ortaya çıkarıyoruz. Bu konuda acayip zalim ve hoşgörüsüzüz. Diyelim ki bir film çekildi (ya da dizi) hemen saldırı ve dudak bükme moduna geçip, ‘Bu ne kardeşim, böyle film mi olur’ diyerek aşağılıyor, şevk kırıyor, cesaret edip üretenleri yerle bir ediyoruz.

Daha önce de bir vesile ile yazmıştım: Şimdilerde beğendiğimiz, bayıldığımız ve tasavvufî boyutundan çıkarıp neredeyse dünyevi aşkın folklorik öğelerinden biri durumuna getirdiğimiz Hazreti Mevlana bugün yaşasa, Allah bilir nasıl eleştirir, nelerle suçlar, nasıl yalnızlaştırırdık? “gel, ne olursan ol yine gel’ neyin nesidir canım!

İşte bu ve benzeri nedenlerden dolayı bırakınız Çağrı’yı, mütevazı orta yol bir film bile çekmek çok zordur. Zira hikayeyi bulmak, yazdırmak, yönetmeni ayarlamak, parayı bulmak, gösterim için salon tedarik etmek, seyircinin ilgisini çekebilmek gibi kocaman bariyerler vardır.

Soruyu şöyle sormak en doğrusu belki: Biz bu konuda ne yaptık? Biz, yani hepimiz; kendi durumlarımıza göre, parası, kalemi, yeteneği, hiçbir şeyi yoksa azıcık vakti olan… Öylesine değil, samimi olarak sorup cevabını alabilirsek, bu soru anlamlı olacaktır.

Ha, tüm bunları yazdık diye, ilânihaye durum böyle gidecek değil elbet. Geçmişte olduğu gibi, bugün de bu işin ‘deliler’i çıkacak, bu işe emek, para, hayatını yatıracak ve balığı çok umursamadan ‘Hâlık’ ile yetinmeyi tercih edecektir.



Çağrı kamera arkası