19 Kasım 2012 Pazartesi

Dağ: Cücesin şehirde sen!



Bir yara kanıyor Güneydoğu'da. Öyle böyle değil neredeyse yarım asırlık bir yara bu ve en az otuz yıldır akıyor kan. Binlerce, onbinlerce vatan evladı, gencecik fidanı alıp götüren bir kanama bu. Ve bugüne ait bir mesele de değil, belki yüz, belki iki yüz yıllık bir geçmişi var.. Dolayısıyla, bugüne değin yapılan,  akla gelen ilk çözümü uygulamak ve bırakınız akan kanı durdurmayı, daha da derinleştiriyor. Şiddet daha büyük şiddeti, kan daha çok kanı doğuruyor.

Ülkenin bu en önemli meselesine gerçekçi ve akl-ı selim şekilde bakabilen bir sinemamız yok ne yazık ki. Bugüne kadar elle tutulabilecek filmleri saydığımızda bir tek -tüm eksik, gedik ve dengesizliklerine rağmen- Nefes filmi geliyor. Sinemamızın ülke gerçeğimizle pek alakasının olmadığının en büyük göstergelerinden biridir bu yara.

Gösterime giren Dağ filmini izleyince, 'iyi ki sinema bu tür konulara el atmıyor' gibi bir hisse de kapılmak mümkün. Zira Dağ, en genel ifadeyle, kafadan tribünlere oynayan 'eyyamcı' bir yapım olmuş. Üstelik bunu yaparken kullandığı dil de oldukça özensiz ve yüzeysel.



Nefes filminin başarısından sonra, çekilen bu tür filmlerin tamamının Nefes ile kıyaslanacağını tahmin etmek güç değil. Öyle de oluyor, Dağ'ı izlerken zihnin bir köşesinden Nefes akıp duruyor. Dekor, kostüm, mekanlar neredeyse aynı ama pek çok şeyiyle ayrılır birbirinden iki film. Ancak, her iki filme de bu kötülüğü yapmayıp, konusundan bahsederek Dağ'ı ele almaya devam edelim.

Bir askeri tim, Güneydoğu'nun uçsuz bucaksız dağlarında silah ve mühimmatı bitik bir şekilde kıstırılmıştır. Bir subay, bir ast subay ve üç erden oluşan timin, aslında telsizi tamir için yollanan bir teknik ekip olduğunu anlıyoruz.  Koskoca askeriyenin bu tür önemli teknik işler için bula bula psikolojik sorunları olduğu için askerliği habire uzayan bir eri bulmasının mantığını bir kenara bırakıp, askerleri tanıyoruz bir süre. Film, sıklıkla geri dönüşlere başvurarak kahramanları bize yakınlaştırmayı deniyor. Ve hemen başta, subay, astsubay ve bir er şehit ediliyor. Kalan iki erin karlı dağlardaki çetin mücadelesini izlemeye başlıyoruz. Biri kısa, diğeri -epey- uzun dönem asker olan bu iki isimsiz kahraman bir yandan hayatta kalma mücadelesi verirken, diğer yandan –neden savunmasız bırakıldığı- mantığını bir türlü oturtamadığımız telsiz role istasyonuna ulaşıp tamir etmeyi amaçlıyorlar.

Filmin senaryosu da yönetmen Alper çağlar'a ait. Çağlar'ın Büşra'dan sonraki ikinci filmi Dağ.



Dağ, bu ülkenin ortak geçmişinde çok mühim bir yere sahip metafor aslında. Kaçışın, sığınışın, gizlenişin sembolü bir anlamda. Pek çok edebi metinde insanın dağa sığınması ya da kendisiyle dağda yüzleşmesi şahane anlatılır. Şair; ‘Uzasan göğe ersen/ Cücesin şehirde sen/ Bir dev olmak istersen/ Dağlarda şarkı söyle'’ der mesela. Bu anlamda, filmin ismi iyi seçilmiş. Filmin kahramanlarına kağıt üzerinde baktığımızda da bu temaya uygun. Hayatın ciddiyetini henüz kavrayamamış Oğuz, bir şekilde dağa kaçıyor, Bekir ise şehirde kendini, ezilmiş ve hor davranılmış olarak gördüğü için, belki itilip kakılmayacağı, hatta cücelikten devliğe katçığı bir alan olarak görüyor dağı. Bu kadar ‘dişil’ bir alan ne yazık ki hoyratça harcanıyor Dağ’da.

Film, en başta yazımından kaynaklanan ciddi sıkıntılara sahip ama hepsinden daha önemlisi bir 'duruş' sorunu var gibi görünüyor. Bu elbette, bir hata değil, belli ki bilinçli yapılmış bir tercih, ancak bunu yaparken bile öyküyü etkileyici kılabilecek dokunuşlardan çok uzak. Kaba ve kuru bir milliyetçi perspektif ile ele alınan mesele, senaryodan kaynaklanan sıkıntılardan dolayı, özensiz ve maalesef yetersiz.

Şöyle bir hatası var mesela; filmin kötü karakterlerini neredeyse bir siluet halinde göstererek önemsizleştirmeye çabalarken, aslında kendi kahramanlarının değersizleştirdiğini farketmiyor bile. Oysa, antagonist ne kadar güçlü ve sağlam ele alınırsa karaman da o kadar büyür...



Dağ, birçok çatışmayı ele alır gibi görünürken, neredeyse hepsinin üzerinden bir 'kahvehane muhabbeti' düzeyinde üstün körü geçiveriyor. Kısa dönem-uzun dönem askerlik, asker-sivil kontrastı, doğu-batı farkı, asker-terörist çatışması vs. Neredeyse hepsinde sıradan bir yaklaşım ve özensizlik var.
Şüphesiz şunun farkındayım: Bir film çözüm önerisi sunmayabilir, hele hele çözmeye kalkışmaz asla. Ama bir film gerçekçi olabildiğince etkili olur, mesele hakkında düşünmeye kışkırtabilir. Ancak genel hatlarına baktığımızda Dağ'ın böyle bir kaygısı olmadığını görüyoruz.

Ya ne var?

Şu: Orta ve alt sınıfın vatanseverlikleri üzerinde yükselen bir kutsama çabası. Keşke bunu yaparken biraz daha çabalasaymış film. Kaygısız, tasasız, vurdumduymaz bir velet, aşkı önemsemiyor ama nedendir bilinmez askerliği önemsiyor... Milliyetçilik hissi de altı doldurularak verilemiyor filmde.
 
Yönetmen Çağlar, tıpkı İnce Kırmızı Hat’ta olduğu gibi, savaşın orta yerinde geçmişe dair parlamalar ile gerçekliği kuvvetlendirmek istiyor. Kahramanların hikayesini ve karakterini tanıyabilmek için faydalı bir yöntem. Ancak, İnce Kırmızı Hat’ta olup da, Dağ’da ıskalanan çok önemli bir şey var; geçmişin gerçeküstü hatıratı ile o anın can yakan gerçekliğinin tezadı. Bu bağlamda, geri dönüşlerin –maalesef- biraz özensiz hazırlandığı apaçık.



Sonuç başarılı ya da aksi olsun önemli değil, Dağ filminin bir yönü saygıyı ziyadesiyle hak ediyor: Zor iklim şartlarında ve epey zorlu mekanlarda film çekme çabası. Eminim, oldukça kısıtlı bütçeyle ve çok zor şartlar altında çekilen bir film olmuş. Ancak, burada yaptığımız eleştirinin meselenin bu yönüyle ilgisi çok yok.

Oyunculuklar genelde başarılı. Özellikle iki eri canlandıran Çağlar Ertuğrul ve Ufuk Bayraktar oldukça iyi. Radyo tiyatrosu diksiyonuyla konuşan Yüzbaşı, her ne kadar kaba saba olmaya çabalasa da, ‘muhallebi çocuğu’ etkisini örtemiyor ne yazık ki! Öte yandan psikopat askerin isminin 'Bekir' olması hiç iyi olmamış, zira bu karakter zaten Zeki Demirkubuz'un Kader'indeki Bekir'e ziyadesiyle benziyor, bir de aynı isim olunca, dip koçan olarak, Nefes filmine bir de Kader'i ekliyoruz. Bu arada, Bekir'in bekarken arkadaşlarıyla kurduğu çilingir sofrası sahnesi oldukça gerçekçi ve etkileyici.

Öte yandan Oğuz'un terörist tarafından bıçaklanmaya çalışıldığı sahnede feci halde 'Er Ryan'ı Kurtarmak' etkisi var ki, sormayın.



Nefes filmine benzeme çabası sadece görsel ve tematik olarak kalmamış. Müziklerinde de 'Tutmuşu tekrar deneme' gayreti var gibi. Nefes'teki 'Götür Beni Gittiğin Yere' gibi 'Affet' ile melodramlaştırma çabasına girişilmiş. Bununla beraber, Hollywood tarzı bir abartılı müzik ve gerilim 'pad'leri kullanma durumu da var ki, filmin doğallığını zedeleyen unsurlardan biri olarak duruyor.

Askerlik için 'mantığın bitti yer' deriz ama sanırım böylesi bir meseleyi alan filmler için de aynı mantığı kullanmak gerekiyor. Yoksa Dağ filmindeki mantık kusurları öyle az buz değil. Detaylı yazarak seyir zevkinizi düşürmek istemem. Sadece şunu söyleyeyim, ıssız ve karı bir dağ başında yürüyen iki askerin, 20 teröristin ortasında karları deşerek saklanmasına inanmazı beklemek, akıl almaz bir girişim. 'Karda yürü izini belli etme' deyişini esas alıyorsak o başka tabi.

Şiddete şehvet derecesinde yenik düşmek de var Dağ'da. Bunun ahlakiliğini tartışmak niyetinde değilim elbet ama bir sanat eseri için uğraş veriyorsanız, şiddet sahneniz de, Amerikan 'Trash movie' tarzından birazcık farklı olmalı gibi geliyor bana. Bekir’in teröristi, dipçik ile parçaladığı sahne, kendini şiddetin şehvetine o kadar kaptırıyor ki, film olmaktan neredeyse dışarı taşıyor. Yıllarca süren ve gerçek olan bir toplumsal yarada sayısız yaşanmış ve çarpıcı olay bulmak mümkünken ve bunları ele alıp kontrastı oluşturarak seyirciyi çarpabilecek kadar güçlü bir sinematografiye bu kadar yaklaşmışken, karavana atmak üzücü.



Aslında çok uzak şeyler değil anlatmak istediğim; sivilken böcek ezmekten imtina eden -dengesiz- bir adam, savaşın acımasızlığında nasıl bir canavara dönüşebiliyor? Bu damarı yakaladıktan sonra, zekice bir kaç planla Türk sinema tarihine geçebilmek varken, ne yazık ki ıskalanmış.

Hakkını yemek istemem. Nadir de olsa, diyaloglarda etkiyi yakalamayı başarıyor film. Sevgilisinin Oğuz’a söylediği ‘Milliyetçilik sana kendini daha mı erkek hissettiriyor’ repliğini devamı gelmiyor ne yazık ki! Ya da, ‘Yaşarken hep geçmişi düşünürüz, ölürken bugünün değerini anlarız’ öylesine boşlukta salınıyor.

Filmin sonunda, şehit düşen askerlerimizin tam listesi dakikalar boyu perdeden akıyor. Bence filmin en gerçekçi ve etkileyici sahnesi burası.

Ve ne yazık ki 'Fare doğuruyor' Dağ!



13 Kasım 2012 Salı

Ve yalan olur her şey


Şarkı Bob Dylan'ın ama Elvis Presley başta olmak üzere (Joan Boaz'den, Nick Drake'e kadar) okumayan kalmadı. İsmini cismini bilmediğim bu 'cover' epey hoşuma gitti.





 

 Bu da orijinalı

 


12 Kasım 2012 Pazartesi

Ensenizden ısıracağız!

(Taslak afişteki rakam sizi yanıltmasın)

Mel Brooks'u bilirsiniz, hani şu güzelim 'Yükseklik Korkusu' isimli komedi filmini yazıp, yönetip, oynayan adam. Brooks her ne kadar kaba güldürü ve parodi filmlerinin adamı olarak küçümsenmeye çalışılsa da, önemli bir sanatçıdır. 

Sadece sinemacı da değil, aynı zamanda iyi bir müzisyendir de. Brooks'un hayata bakışı öyledir aslında. Bir yerde şöyle dediğini okumuştum: "Parmağını kesersin, bu trajedidir. Ama bir adam kanalizasyona düşer ölür, bu komedidir!"

Ömrü uzun olsun, bu işlerden elini eteğini çekeli epey oldu, son olarak bir filmin prodüksiyonu ile uğraşmıştı ama yeterli enerjisi kalmadığından olsa gerek, sesi sedası kesildi. Ama çocukları bu sektörde bir şekilde var olmaya devam ediyor. Zannedilenin aksine Albert Brooks (Meşhur Cennet Mahkemesi filminin yazarı, yönetmeni ve oyuncusu) ile genetik bir bağı yoktur. Zaten Albert Brooks'un gerçek ismi Albert Lawrence Einstein'dır. Belki tarz olarak bir mirasın üzerine konma gayesi vardır ama Mel Brooks'un da gerçek ismi Melvin James Kaminsky olduğu için bu şöhret aşırma çabası hakkında çok bir şey yapmamıştır.

Mel'in gerçek çocuklarından olan Max, iyi bir TV yazarıdır. 2001'den 2003 yılına kadar Saturday Night Live'ın skeçlerinde onun imzası vardır.  Sürprizi ise daha sonra yazdığı (Galiba 2003) The Zombie Survival Guide isimli kitapla yaptı. Daha sonra kitabı aynı mevzuyu grafikler ile destekleyen edisyonuyla piyasa sürüldü.

Esas dikkati ise  World War Z: An Oral History of the Zombie War (Galiba 2006) kitabıyla yaptı. (Dünya Savaşı Z: Zombi Savaşı'nın sözlü tarihi) Kitap yine bir post-apokaliptik korku romanı idi. Bu türün uzmanlarından bazıları kitabın bakış açısını yere göğe sığdıramadılar. Dünyanın gidişatı ve sos politik, dini yeni dengeler sonucunda bir tür sınıf savaşından bahseden kitabı, yine bu tür ile ilgilenen kimi çevreler ise yerin dibine batırdı.

Bu ilginç kitap elbette hemen sinema dünyasının ilgisini çekti ve film haklarını Paramount satın aldı. Ancak sıkıntı şuydu, Max kendini film senaryosu için yeterli görmüyordu ya da öyle söyleniyordu. Dolayısıyla kulislerde epeyce filmin senaryosunu Marvell'ın favori yazarı J. Michael Straczynski'nin yazdığı konuşuldu.
 
Her neyse aradan geçen süre zarfında devreye Plan B isimli şirket girdi (Şirket Brad Pitt'indir) ve işlere hız verildi. Bizzat Pitt başrolde oynamak istedi. Ve proje hız kazandı, ünlü bir kalem taşın altına elini koydu: ve Matthew Michael Carnahan... Yönetmen koltuğunda ise şaşırtıcı bir isim vardı İsviçreli Marc Foster. Onu, Uçurtma Avcısı filminden hatırlarız. Ancak en az üç kez yazılan senaryo bir türlü beğenilmiyordu ve kadroya Damon Lindelof dahil edilince bu sıkınıt aşıldı. 125 milyon dolarlık filmin çekimleri ha bire erteleniyordu. Aslında 2012 yılı için düşünülen film bu sıkıntılar dolayısıyla bir yıl ertelendi.


Ve nihayet geçtiğimiz Eylül ve Ekim aylarında Malta'da yapılan World War Z'nin çekimleri bitti. Film şimdi post-prodüksiyon aşamasında ama bir fragmanı piyasaya sürdü film şirketi. Görünen o ki, ortaya çıkan iş bugüne kadar ki tüm benzer filmleri ezerek geçecek gibi. Film gösterim tarihi ise şimdi artık belli: 21 Haziran 2013! Son bir not Pitt'e bu filmde yabancısı olmadığımız bir oyuncu eşlik ediyor. The Killing'den hatırlayacağımız Mireille Enos...

Bu da ilk fragmanı:


Meydan okuma

Bir tür enstrüman düellosu gibi, ama neşeli, ritmik ve en önemlisi kaliteli.

 


9 Kasım 2012 Cuma

The Master: Yapay limanlar çağı!



Modern psikoloji, büyük ruhsal çöküntülerin, depresyonların en büyük nedenlerinden biri olarak 'amaçsızlık'ı gösterir. Büyük bir muamma olan insanoğlunun içinde taşıdığı yüksek potansiyeli -doğru veya yanlış- bir yere kanalize edememe durumunun büyük ruhsal yaralara sebep olacağını söyler. Dostoyevski, 'Ölüler Evinden Anılar'da "hiçbir insan belirli bir amacı olmadan ve bu amaç için çaba sarf etmeden yaşayamaz. Eğer amaç ve umut bir kez kaybolursa, iç sıkıntısı o insanı genellikle bir canavara dönüştürür." der.

Yaşadığımız çağ ise, bir tür 'yapay amaçlar üretme' çağı. Hakikat, özünden uzağa fırlatıldıkça, amaçsızlaşan insanlığa tutunacak protez kurtuluş dalları uzatılıp duruyor. Seküler ya da dini olduğunu iddia eden bin türlü hareket, tarikat, oluşum; pagan devrin profesyonel ilah üretme verimliliğine benzer bir dönemini yaşıyor.

Amerikan sinemasının sıra dışı yönetmeni Paul Thomas Anderson, son filmi 'The Master - Usta'da nevzuhur bir tarikatın peşine düşürüyor bizi.

Yönetmen P. T. Anderson 'There Will Be Blood'un setinde. 
Önce biraz yönetmenden bahsedelim.

1970 yılında California'da doğumlu olan, dolayısıyla 'genç' sayılabilecek bir kuşağın temsilcisi Anderson, TV sunucusu bir babanın oğlu. Zaten ilk deneyimlerini de babasının şovlarında yaptığı çekimlerle kazanıyor. Sonrasında müzik ve klip sektörü, derken (daha sonra uzun metrajını da çekeceği) Dirk Diggler isimli kısa film. Yaşı henüz 17'yken, muhtemelen konusunun da riskli olmasından dolayı (Amerikan porno sektörünü anlatıyordu zira) çok fazla ciddiye alınmıyor. Esas dikkati ise 22 yaşında yaptığı "Cigarettes & Coffee" filmiyle çekiyor ve Sundance Institute'ye kabul ediliyor. 26 yaşında ise Samuel Jackson, Philip Seymour Hoffman, Gwyneth Paltrow gibi bilinen isimleri kadrosunda barındıran ama esas Philip Baker Hall gibi bir ustaya belki de ömrünün en müstesna rolünü hediye eden Sydney'i çekti ve uzlaşılmaz biri olduğunu henüz ilk filminden belli etti. Zira yapımcı şirket filmin adının ısrarla Hard Eight olmasını istiyordu. Nitekim film iki isimle afişe çıkmıştı.

Filmin başarısı, genç yaşta onu usta yönetmenlerin arasına katmaya yetti ve hemen ardından gelen Boogie Nights ve Magnolia sıra dışı tarzını ve film dilini oturtmaya başladığı filmler oldu. There Will Be Blood ise, hem baş rol oyuncusu Daniel Day-Lewis'in muhteşem oyunculuğu, hem de Anderson'un sinema olarak nasıl farklı bir noktada olduğunun göstergesiydi. Film ödüllere boğulurken Paul Thomas Anderson Sineması diye bir gerçek vardı artık. Çok sağlam bir metinle, normalin üzerinde bir sürede akan, kendi içinde ritim ve temposunu asla yitirmeyen, müziği, oyunculuğu ve görselliğiyle dört başı mamur bir sineması vardı Anderson'un. Sonra epey süren bir suskunluk dönemi ve nihayet The Master geldi.

Magnolia (1999)
The Master, Freddie Quell (Joaquin Phoenix) isimli marazi olan bir savaş gazisi denizcinin hikayesiyle başlıyor.  Kendini soyutladığı dünyasında, alkole yaslanabilerek hayatta duran bir tutunamayandır Quell. Alkol sonucunda ortaya çıkan sorunlar; öfke kontrolsüzlüğü, cinsel dengesizlikler ve bir dolu marazi zaaf ile tipik bir 'primitif' model olan Quell, bir şekilde "The Cause" (Amaç) adlı tarikatın kurucusu Lancaster Dodd (Philip Seymour Hoffman) ile tanışıyor. Dodd'un kartviziti çok dolu; yazar, doktor, nükleer fizik uzmanı, felsefeci vs... Fakat, Quell'in tam kontrastı bir karakter; insan ve anlayışlı. İşte filmimiz bu iki zıt karakterin güçlü bir dostluğa yelken açmasını anlatıyor.

Filmin en önemli özelliklerden belki de birincisi; yaşadığımız çağın kendi bedenine sıkıştırdığı insanoğluna açtığı yapay limanlara olan yaklaşımı. The Master, kahramanı ile bu sahte limanların sorgulanmasının başkalarına da sorgulama hakkını vereceğini, dolayısıyla hiç bir inancın diğerini sorgulama hak ve yetkisi -velev ki saçma olsalar bile- olmadığını söylemek istiyor. Bunu yaparken, kendi mevkisini de net olarak belirliyor; insanın yanı... Aslında kendi içinde muazzam bir çelişki de barındıran bu zihinsel tasarruf epey tartışmaya açık olsa da, filmin dünyasında sıkıntısız duruyor.

Özellikle Jaoquin Phoneix oyunculuğuyla göz dolduruyor. Oscar alırsa sürpriz olmaz. 
Ve sonra ikinci adımı atıyor: Rehber kof, gemi derme çatma olsa da, insanın kurtulma çabasının saygıyı hak edişi. Sıkışıp kalmış, çıkışsız insanların ilk gördüğü limana demirlemesinin, belki ideal değil ama fena da olmayabileceğini anlatmayı deniyor. İşte tam bu noktada Quell karakterini ve ona ruh veren J. Phoenix'i hayranlıkla izlemeye başlıyoruz.

Hayranı olduğu liderin iltifatlarıyla kendini iyiden iyiye farklı ve özel hisseden Quell, samimi olarak değişmeye çabalıyor ve belki de hayatında ilk kez bir şeyi başarabilme azmini yakalıyor. Üstelik, peşinden gittiği hareketin saçmalığını bilmesine rağmen. Bireyin samimiyeti, mantığın reddiyesine galip geliyor. Filmin en hoş sahneleri de burada zaten. Ne ki, bir katman daha açıyor yönetmen ve kamerayı daha derinlere batırıyor. Dodd'un eşi çıkıyor karşımıza ve aslında onun kocasına tutunma gerekçesiyle, Quell'inkinin arasında çok da fark olmadığını görüyoruz.

Bu adam (Philip Seymour Hoffman) iyi oyuncu. 
The Master filmi henüz yapım aşamasındayken sürüyle dedikodu üretildi. Bunlardan en meşhuru elbette filmdeki 'The Cause' isimli tarikatın " Scientology"e olan aşırı benzerlikleri. Hatta bu tarikan sembol ismi Tom Cruise gibi oyuncuların filmi iptal ettirmek için baskı filan yaptırdığı bile söylendi. Ne var ki, başrol oyuncusu Cruise'un yakın arkadaşı olduğundan herkesten önce ona izlettirip onayını alınca, sıkıntı kalmadı. Ancak, filmde Anderson'ın kavramsal açıdan 'inancın kurumsallaşması' gibi bir kaygısını görmek mümkün.

'Ne' anlattığınız kadar, 'nasıl' anlattığınız da önemlidir sinemada. Çok sıradan bir hikayeyi çok farklı bir tarzda anlatabilmek mümkünken, çok farklı bir hikayeyi çok klişe bir tarzda anlatarak batırmanız da mümkündür.

İşte Anderson'un sineması, bir tür 'nasıl'ın sinemasıdır. Olaydan ziyade karakterin üzerine titrer ve derinleştikçe keşfe çıkarır. Bütün filmlerinde çektiği dönemi ve atmosferi öylesine başarıyla kurar ki, seyirci konu hiç ilgisini çekmese bile karakterlerin peşinde sürüklenir.

Kolay unutulmayacak hücre sahnesi. 
P. T. Anderson, karakterlerini derinlemesine ele alıp, işlemeyi ve bunu izleyiciye geçirmeyi neredeyse kusursuz başarabilen nadir yönetmenlerden. Gerek J. Phoenix'in, gerekse Seymour Hoffman'ın oynadığı karakterler son derece sağlam ve güçlü oluşturulmuş, canlandıran oyuncuların da randımanlı performansıyla kolay unutulmayacak iki karakter oluşmuş.

Kısıtlı filmografisinden de rahatlıkla anlaşılacağı gibi, filminin yazım aşamasına epeyce süre ayırıp, meseleyi öncelikle kafasında hallettikten sonra sinemaya aktaran bir sinemacı.

Yönetmenin özelliği bütün filmlerini kendinin yazması. Bu anlamda çekeceği karakterleri kendisi oluşturuyor ve çok güçlü şekilde perdeye yansıtabiliyor.

Öte yandan yönetmenin kurgu alanındaki kendine güveni ve işin mantığına verdiği önem kimi zaman filmin aleyhine işleyebiliyor. Nitekim The Master'daki 'senaryo matematiği'ne uymak adına yapılan müdahaleler, kimi zaman filmin akışkanlığını ciddi derecede zedeliyor.

Film üst üste özenle yerleştirilmiş metinler arasından yol alırken, yüzeyde iki zıt karakterin dostluğu ve dipten akan inanç, sevgi, saplantı gibi kavramları görüyoruz.

The Master, ilk bakışta farkedilmeyebilecek bir 'karanlık' yöne de sahip. Ustaca ve iç içe sarmalanmış öyküleri neredeyse 'kıl' düzeyindeki ince ve keskin bir ironiyle ele alırken bunu üzerinde çok kafa patlatılmış replikler ile yapıyor. Ve bu yönüyle önceki tüm filmlerinden çok daha fazla cüretkar.

The Master, kesinlikle Anderson'u 'author' olarak niteleyebileceğimiz yapım olmuş.
Özellikle Amerika'da artık inancın da bir tür 'Show Business'e çevrildiği dönemden bahsediyoruz. Ve The Master, kurgusal bir tarikatın her şeye rağmen şaşırtan felsefesini ve ritüellerini güncel izleyici algısına göre zerk ediyor.

Bunu yaparken duyarsız bir sanatçı hoyratlığı da yok. Alabildiğince dikkatli bir dil ve özenli bir üslup kullanmaya çabalıyor yönetmen. Ve elbette öznel bakış açısıyla, kendince bir 'varış' noktasından hareketle baştan sarıyor meseleyi. Şüphesiz, yaslandığı temel ve bastığı kültürel dokuya, birikime bakarak, teslimiyet öncesi sorgulama, faslını görmek mümkün olmuyor filmde.

Sinema tarihindeki yeri belki tartışılabilir ama kendi jenerasyonunun en iyilerinden biri Paul Thomas Anderson. The Master da, belki derinliğinden dolayı hazmı zor ve debisi yüksek olmayan bir film ama kesinlikle sıra dışı. 

8 Kasım 2012 Perşembe

Kovuklara fısılda aşkı!


Nasıl bir moddur bilinmez. Bilinen; bitmeme isteğidir. Bitmesin, hep sürsün, uzasın, uzadıkça derinliğin boyu ve boyutu ürkütmekle beraber mutlu etsin. Keman çok içli ağlar, çello her tel darbesiyle kesikler atar hüzne. Kedere bu kadar yakışan bir tını zor bulunur. Şöyle bitiriyor filmini Kar Wai Wong :

"Kaybolan yılları hatırladı. Sanki tozlu bir pencereden bakar gibi, geçmiş görebildiği ama dokunamadığı bir şeydi. Ve gördüğü her şey bulanık ve belirsizdi."

O, güzeller güzeli In The Mood For Love (Fa yeung nin wa) filminin müziği: Yumeji's Theme



5 Kasım 2012 Pazartesi

Kesişme!



Yine o kadim rüzgar.

Tutup götürdü saçaklarından.

Belki de,

Eylül gitti diye, öfkelendik Ekim'e.

Bakmayın siz denize.

Kabarır her sene bu mevsimde.

Şimdi daha sakiniz.

Çekmekteyiz temize,

Solan sevdaları.

Yine Kasım ile kesişti yollarımız.

Aşk ile;

Bir daha.

Bir...

2 Kasım 2012 Cuma

Artık devir değişti, tabii Bond da değişti!



Ünlü Yazar Ian Fleming şayet yaşıyor olsaydı şu anda 110 yaşında filandı. Asker/Gazeteci kökenli yazar, bir casus romanı olan James Bond karakteri üzerinden toplam 12 kitap yazdı ama sinemanın da cazibesiyle yayıncısı bu efsaneyi yaşatmaya devam etti. Bu arada, seriye başladıktan sonra, ölene kadar Fleming’in her yıl bir Bond romanı yazdığını da not olarak düşelim.

Fleming’in ölümüyle, John Gardner, Raymond Benson, Sebastian Faulks gibi kalemlerin de katkısıyla serinin kitap sayısı 30’u buldu sanırım. Vizyona giren son James Bond filmi Skyfall ise perdeye aktarılan 23’üncü Bond filmi. Bir de ‘Genç Bond’ serisi ve yazarı Charlie Higson var ki, artık onun yaptığı ‘etinden, sütünden’ bahsine girdiği için fazla ayrıntı vermeyelim.

Şunu ekleyelim, James Bond yazarlarının sonuncusu Sebastian Faulks bizce güzel bir şey yaptı ve kahramanı ait olduğu yıllara, 1960’lara geri götürdü. 2008 yılında yazdığı Devil May Care’de hem dönemin, hem de diğer James Bond romanlarının tadı ve göndermeleri bulunuyor. Geçtiğimiz yıl yayınlanan ‘Carte Blance’de ise Sudan’a uzanıyor casus Bond.

Yazıldığı ilk döneme bakılırsa Bond serisinin kendi içinde tutarlı ve belli bir konteksi vardı. Nihayetinde ‘Majesteleri’nin sistemi’ adına hizmet veren, dünyayı yok etmek isteyen kötülere karşı amansız mücadele eden bir casusun maceraları. Ki genel itibarıyla bu kötülerin sağına soluna serpiştirilen güzel hanımlar, akabinde ve detayında bu hatunların kahramanın dayanılmaz cazibesine kendilerini kaptırmalarıyla son bulan maceralar!

Tekmili birden 007'ler. 
Daniel Craig, Bond'un salon erkeği olmadığını ispata uğraşırken epey hırpalanıyor!
Ne ki zamanla köprünün altında çok sular aktı. İmparatorluk sadece hoş bir “figür” olarak kaldı. Dolayısıyla kraliçeye sadakatin yerini başka şeyler doldurdu. Tam da bu noktada kitaplardaki maceralar değişmeye başladı. Bond, artık sömürge topraklarına gidip, acımasız kötüleri alt etmeye başlar oldu. Tüm bunları yaparken Ajan Bond, dudak uçuklatan yeni teknolojiler kullanır, pahalı ve donanımlı araçlara biner, marka marka içkiler tüketir oldu. Bu noktada, yazarı Fleming’in günde 70 tane sigara içip, bir şişe 'cin' tüketen epey ehli keyf biri olduğunu da hatırlatalım.

Sinemanın bu gözü pek ajanı keşfetmesi uzun sürmedi elbette. Sean Connery’in başrolü oynadığı ilk Bond filmi Dr. No çekildiğinde sene 1962 idi. Sadece 1 milyon dolara mal olan film, dünya genelinde 60 milyon dolar gişe yaparak bire altmış verince devamı geldi.

Fleming ilk iki Bond filmi olan 'Dr. No' ve 'From Russia with Love 'ı görecek kadar yaşadı. Otoriteler bu iki film aslına en sadık film sayarlar. Sonra çekilen Bond filmleri, başlıkları haricinde romanlara pek de sadık kalmadıkları gibi, konjonktürel olarak karakteristik değişime de tabi tutuldular.

Filmin Adana çekimlerinde bir şekilde casuslar savaşının ortasında kalan Adanalı Teyze. Kapalıçarşı sahnesinde de, bir esnafın çocuğuna 'eşşek sıpası' şeklinde seslenme bonusu var!
Sean Connery ve Roger Moore’un canlandırdığı James Bond daha karizmatik olmasına rağmen, daha yüzeysel karakterlerdi. Sonraki Bond’lar Timothy Dalton ve Pierce Brosnan ise, derdi tasası‘hatun’ olan salon erkekleriydi. Daniel Craig’de hem bu karakter açmazının özgül ağırlığı alındı, hem de kitaplarda olup, filme konurken ihmal edilen ‘Ruh’ verilmeye çalışıldı. Tabiri caizse James Bond, Jason Bourne gibi daha ‘insani’ bir karaktere dönüştürülmeye çabalandı. Craig ile beraber alınan yol, sadece kahraman üzerinden olmadı, zamanla muhteva da epey değişime uğradı. Son derece cimri bir yöntemle yapılan bu değişikliğin en tebarüz ettiği örnek oluyor Skyfall.

The World Is Not Enough'dan beri yazar koltuğunda oturan Neal Purvis ve Robert Wade'e bu sefer 'The Last King of Scotland', 'The Other Boleyn Girl', 'Frost/Nixon' ve 'The Damned United'in senaristi Peter Morgan'da katılınca ortaya Skyfall çıkmış oldu.

Herbiri birbirinden enteresan olan Bond kötülerinden akılda kalanlar. 
Biraz önce bahsini ettiğim ve Daniel Craig’in başrole geçmesiyle başlayan değişim Skyfall’da kendini iyiden iyiye hissettiriyor. Yalnız en önemli hususu asla ihmal etmiyor senaristler: Kötü kahramanın karizması… Zira yazarlar da çok iyi biliyor ki; kötülük de filmi değerli kılan en önemli unsurlardandır. Bu nedenle en az Bond karakteri kadar üzerinde durulur serinin kötü karakterlerinin. Kötü karakterimiz, sistemin kurbanı Silva, doğrudan öz yuvasını hedef alıyor ve sembolik olarak da bunu başarıyor. Masa üzerinde bir türlü yok olmayan, bir gözü kör köpek biblosu da ince göndermelerden sadece biri olarak duruyor filmde. Kötü kahramanımızın sıklıkla verdiği 'Günahlarını düşün' mesajı da bir yönüyle 'adam haklı beyler' dedirtecek kadar kullanılmış.

Filmin ana kötü karakterinin adeta dişileştirilmesi tam bir şaşırtıcı ayrıntı olmakla beraber, önceki Bond’larda karşımıza çıkan ‘çapkın kahraman’ı da ‘dumur’ eden unsurlardan biri oluyor.  Bence filmin en etkileyici sahnesi de burası. Epeyce sakin geçen bir hesaplaşma ile eski ve ‘malul’ olmuş bir ajan, popüler olan ajana hizmet ettiği sistemin kendisine yaptıklarını anlatıyor ve James Bond’un dertsizliğini, cilveleştikten sonra ‘Her şeyin bir ilki vardır’ ahlaksız imasıyla yerle bir ediyor. Bu rolü canlandıran Javier Bardem oldukça başarılı.

Sistemin kurbanı kötü adam, karizmatik yapısına 'efemine' sosu ekleyince, 'uçan sineği affetmeyen' Bond epey afallıyor. Javier Bardem, neredeyse kusursuz bir antogonist figürü çiziyor. Hafiften bir Hannibal Lecter durumu da var hani!
Öte yandan ciddi eksiklikler ve sair Bond (ve de casus) filmlerine göre epey hasarlı ve dengesi kaçırılmış yönleri de var Skyfall’ın. Espiyonaj varyantları, düğümler, sorular, merak oluşturmalar, şaşırtmalar, sürprizler son derece yetersiz. Neticede Casusluk dozu az, aksiyon dozu yüksek bir seyirliğe dönüşüyor Skyfall.

Şöyle bir ironi de var, malum; eski James Bond filmlerinde akla ziyan teknolojik aletleri ilk olarak 007 kullanırdı. Skyfall’da ise, neredeyse bu durumla dalga geçiliyor. Ajanımızın çaresiz kaldığı anda, eski aracını devreye sokması hoş bir ironi olarak çıkıyor karşımıza. 

İzleyici profilinin yaş aralığını bilinçli olarak aşağıya çekerken, daha önceki Bond’larda olmadığı kadar karizma yüklemesi yapmaya kalkışmak biraz çelişkili gibi duruyor. Sizi bilmem ama SkyFall’da ben mebzul miktarda son Nolan’ın çektiği son Batman (Kara Şövalye Yükseliyor) tadı aldım. Ki tam da bu noktada yönetmeni olan Sam Mendes’ten bahis gerekiyor. Meşhur Amerikan Güzeli ile övgü ve ödüllere gark olan bu İngiliz yönetmen, nazarımda "Azap Yolu" gibi son derece başarılı bir filmin yönetmeni olarak durur. Mendes, tıpkı Nolan’ın Batman karakterine yaptığını yapıyor ve Bond’u epey uzaklaştığı topraklarına geri çekiyor.

Hikaye Türkiye'de geçmiyor ama film Türkiye'nin içinden geçiyor. Tabii turistik bakış açısıyla...
Şüphesiz harcanılan emeğe nankörlük etmek istemem ama epey özenildiği belli olan jenerik ve şarkı bana göre bir yama gibi duruyor filmde.

İstanbul’dan geçen her yabancı yapım gibi, turistik dokuya heyecan eklenerek çekilen sahneler mevcut. Her şey bir tarafa, nedir bu ecnebi sinemadan çektiğimiz? Ne zaman akıllarına İstanbul sahnesi gelse anında göbek atma müziği ve Kapalıçarşı hinterlandı… Ecdat nasıl bir mimari yapmışsa, bir türlü indiremedik eski yapıların damlarından.

Hâsılı kelam; casus film türünü sevenleri tatmin etmekte yetersiz, Bond hayranlarına ise yeterli dozu verebilen bir çalışma var karşımızda. 

30 Ekim 2012 Salı

Sual




‘Nene’ dedim, ‘Sence aşk nedir?’

Durdu ve

                                 "Sus" dedi. 


28 Ekim 2012 Pazar

Vuslat




‘Nene’ dedim, ‘Bir daha dünyaya gelsen?’

Hiç beklemeden, ‘istemem’ dedi.

‘Neden?’ dedim;

Durdu ve şöyle dedi,

                                 "Bekliyor oğul!"