29 Mayıs 2013 Çarşamba

Selam: Mağluptur bu yolda galip!




 “Sizi severim ama hakikati daha ziyade severim…”
Aristo (Eflatun’a hitaben)



Bu satırları takip edenler İslam’ın sanata, özellikle sinemaya bakışını defaatle ele alan yazılar kaleme aldığımızı hatırlayacaklardır. Hassaten Kur’an’ı Kerim’in gerek biçimsel –metin- olarak (tabiri caizse benzersiz bir sinematografiyle) gerekse içerik olarak (Tam da dünya sinemasının hikaye bağlamında tıkandığı son dönemlerde) son derece bakir ve benzersiz bir kaynak olabileceğini çok kere ifade etmeye çabaladık.

Keza Risale-i Nur’lar da benzer bir bakış açısıyla ele alındığında Bediüzzaman Hazretleri’nin hem sinemanın temel kullanım unsurlarına (Flash Back, Flash Forwad, anlatım açıları da dahil) şaşırtıcı derecede hakim olduğunu ve özellikle anlatım dili olarak öykü ve his aktarımında -Hazreti Üstad’ın sinemanın keşif yıllarında yaşamasına rağmen-, günümüz sinema dilini aşan bir üslup kullandığını da çok kere vurgulamıştık.

Türk Sineması ‘altın çağ’ denilen dönemde yılda 300’den fazla film üretiyordu. Ancak bu üretimin de bir noktadan sonra tıkandığını, birbirine benzer hikayelerin, birbirinin neredeyse tıpkı basımı filmler ile seyirciyi salonlardan kaçırdıklarını biliyoruz. Ve kısa süre sonra gelen yabancılaşma.. Film dilinde yabancılaşma, hikayede yabancılaşma, oyunculuklarda yabancılaşma. Neredeyse özgün hiçbir şeyi kalmadı Yeşilçam’ın ve tabiri caizse uzun bir fetret devri yaşadı.

HİZMET VE GÖRSEL SANATLAR

Hizmet; bidayetinden beri teknolojiyi, hassaten görsel sanatları ziyadesiyle kullanıyordu. Hatta bundan dolayı, konvansiyonel sair topluluk, hareket ve hizmetlerden eleştiri bile alıyordu, diyebiliriz. Fakirin öğrencilik yıllarına rastlar o dönem. Ülke genelinde sinemanın ciddi anlamda bir fetret dönemi yaşadığı ve video teknolojisinin gelişmesi, video playerlerin hemen her eve girmesi (Betamax/VHS) bu formatta sanat ürünlerinin artmasına neden olmuştu. Pek çok önemli yönetmen, pek çok önemli filmi video formatında yaptığı için sinema salonlarında gösterime girme imkanı da bulamamıştı.



Başta Sema Video olmak üzere, resmi/gayr-ı resmi videokaset kiralama/satma işi yapan kurumlar adeta arı gibi çalışıyor ve Hizmet, bu sektörü hem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ufkunun birer semeresi olan vaaz ve nasihatlerini, hem de izlemeye uygun bulunan sinema ürünlerini kendi networkünde dolaşıma sokuyordu. Açıkçası çok bereketli ve semereli bir dönemdi.

Elbette, aradan geçen zaman hem hizmeti global ölçekte etkin bir aktör ve hayatın her alanında olduğu gibi, sanat sektöründe de artık söz söyleyebilecek duruma getirdi. Artık sadece, bizlere sunulan fikir ve sanat eserlerini tüketip, bu konuda yorum yapan değil, aynı zamanda proje üreten bir noktaya gelmiş bulunuyoruz.

Ve elbette tek başına bir şükür vesilesi olan bu durumda, çok da dikkatli olunması gerektiğinin idrakinde olmak gerekiyor. Sanat alanında verilecek her ürün, kolektif bir şuurun ortak semeresi sayılacağı (öyle olmasa bile, öyle bir algı oluşturacağı) herkesin malumu. Dolayısıyla, üretilen her içeriğe/sanat eserine dünya çapında bir camianın bu alandaki arz-ı endam edişi olarak bakılmaktadır.

Şunu da ifade etmek lazım; böylesi bir bilinç ve arka plana sahip olan hareketin üreteceği her ne ise, her zaman en üst düzey olmayacaktır. Böyle olması da beklenemez elbette. Ancak, kolektif şuurun nişanesi olan birikim ve tecrübenin, üretilen her esere yansıması da zaruridir. Dolayısıyla, kademeli bir kaliteleşme, pey der pey bir rafineleşme olması gerekir.

Söz gelimi, yeni bir gazete çıkarılacaksa, bunun Zaman gazetesinden daha alt kalitede bir mevkute olması beklenemez. Keza TV sektöründe yapılacak her yeni hamlenin alt sınırı bellidir.

ÖNEMLİ BİR KISTAS: SAMİMİYET

Tekrar sinema alanına dönecek olursak. Daha önce üretilen sayısı sınırlı birkaç filmin elbette istenilen ve arzu edilen seviyede olmadığı muhakkak.  Ancak, o eserlerin en azından hizmetin bu sektördeki ilk ürünleri olmasının getirdiği belirli bir tolere edici bakış açısıyla değerlendirildiğini de bilmek lazım. Bununla beraber, önceki örneklerde çok önemli bir ortak payda vardı: samimiyet. Eserler, her ne kadar arzu edilen kalitede olmasa da, içerdiği samimiyet her karesinde hissedildiğinden, hep hoş görüldü ve ‘inşallah daha iyisi yapılır’ temennisi ile karşılandı.

Şüphesiz Selam filmini de böylesi bir arka plan ile izlemeye başlamak durumundayız.


Bu perspektif ile alındığında Selam, ele aldığı kahramanlık hikayelerinin etkileyiciliğinden maça ‘1-0’ önde başlayan bir film. Neredeyse her hikayesi başka bir filme konu olabilecek bir hareketin anlatıcılığına soyunmak, böylesi bir üstünlükle başlamayı kaçınılmaz kılıyor zaten. Dolayısıyla Selam’ın anlattığı hikaye, filmden bağımsız olarak başlı başına etkileyici ve belli miktarda epik unsunlar içeriyor.

Film, üç öğretmenin hikayesini parçalı olarak anlatırken, çok da uzak olmadığımız, bir şekilde daha önceden okuyup, aşina olduğumuz üç öyküye yaklaşıyor. Bu anlamda Türk halkının yabancısı olmadığı kahramanlar ve tiplemeler var. Sıkıntı şu; bu karakterlerin eklemlendiği hikayeler ve derinleşmeler ne kadar sağlıklı ve doğru?

Yeri gelmişken bir hakkı teslim etmemek olmaz; Selam bir sinema filmine layık bir görselliğe ve resim temizliğine sahip. Oyunculuklar yer yer aksasa da, genel olarak derdini anlatabilen bir yapım.

Bu sütunların takipçileri, sinemaya bakış açımızda ‘iyi/kötü’ perspektifinden ziyade ‘olmuş/olmamış’ ya da ‘başarılı/başarısız’ düşüncesinin hakim olduğunu bilirler. Dolayısıyla Selam ‘kötü’ bir filmden ziyade –maalesef- olmamış denebilecek bir sinema eseri. Film, olumlu ve üstün özelliklerini cömertçe harcayan, dahası; bazı yönleriyle epey riskler ve yanlış anlaşılmalara son derece müsait bir yapı içeriyor. Elbette, tüm bu sıkıntılarda belli bir kasıt ya da art niyetten ziyade, yetkin olamama durumu var. Filmin oturtulduğu temel mantık ve mesaj ekseninin de küçümsenmeyecek boyutta riskli olduğunu söylemek zorundayız.


Şüphesiz filmi yapan arkadaşlar ciddi emek ve efor sarf etmiş ve şüphesiz kuşku götürmeyecek bir samimiyete sahip film. Ancak, bazı durumlarda samimiyet tehlikeli bir rendeye dönüşüp, anlatılmak isteneni yanlış algılamaya sebep olabilecek ters tepen bir silaha dönüşebiliyor. Bu durum bazen çok tehlikeli sularda ve yanlış anlaşılması çok olağan mesajların altını ısrarla çiziliyor.

İsterseniz filmin temel zaafları, riskleri ve sıkıntılarını teker teker ele alarak ne demek istediğimizi izah edelim:

İlk olarak ‘aşk’ kavramına, nirengi noktası inanç ve iman olan bir hareketin tamamen dışından, seküler sığlıkla bakmayı tercih eden bir film Selam. Bu durum, hem haksızlık hem de vebal gibi geldi. Dünyanın dört bir yanında bin bir cefa, çile. ıstırap ve hasret ile yapılan hizmetlerin temel motivasyonu olan ‘ilahi aşk’ı, son derece sığ (üstelik bu sekülerleşme de ciddi zaaflar içeriyor)  ve beşeri bir alana kaydırarak hem hizmete büyük haksızlık ediyor, hem de negatif bir örneğin altını kalınca çizerek, adeta meşrulaştırma girişiminde bulunuyor.

Dahası; bu aşk, klasik olarak işlenilen bir aşk da değil; üçlü bir aşktan bahsediyor film. Avantür tarzın –tabiri bağışlayın- ‘iki köpek bir kemik’ olarak kabataslak ifade ettiği kadim çatışmayı filmin merkezine oturtmayı deniyor. Selam’da her şeyin önüne geçirilen aşk üçlü bir aşk, yani; “sevdiğim başka, sevenim başka” arabeskliğinden başka bir şey değil ne yazık ki!

Bu aşk üçgenini çizerken, hizmete bir de kötülük ediyor Selam. Temel motivasyonu uhrevi parametreler olan hareketi, nefsanî hislerine alet eden bir karakteri hikayeye dahil ederek olağanlaştırıyor. Açıkçası bu hem haksız, hem de çok riskli bir durumdur. Bilmem kaç kurban vererek sevdiği kızın yanına gitmek isteyen genci, hikayenin sonunda neye dönüştürürseniz dönüştürün, akılda başka şeyler kalabiliyor; mesela, Kimse Yok Mu’ya 100 kurban bağışla, aşık olduğun kızın yanına götürsün seni! Bakınız şu cümleler bir sözlükten alındı: “Kimse Yok Mu derneğini miydi filmdeki, 100 kurban daha bağışlayınca zengin bebesi Berkecan’ı hoşlandığı kızın yanına yolladılar, demek ki hayır derneklerinde de rüşvetle istenilen şey yapılabiliyormuş mesajı veriyor.”


Kaldı ki bu "müptela aşık" arketipi de sorunlu ve yapmacık. Seyirci bu nefsanî istekli gencin, dünyevi aşkına, bırakınız saygı duymayı gülüyor sadece!

İyi ve kötü karakterize edilirken de hem dikkatsiz hem çok kaba bir dil kullanıyor film. “İyiler neden iyi, temel motivasyonları nedir?” gibi bir derdi olmadığı gibi, kötüler de öylesine kötü, hiçbir gerekçelendirme, sebep yerleştirme çabası yok filmin. Böyle olunca, himmet toplayan kadın da, buna karşı çıkan baba da havada kalıyor, kaba bir arabesk figürü gibi duruyor.


Filmin dramatik dili de çok iptidai, ilkel ve neredeyse mizaha kaçacak türden. Pek çok sahnede seyircinin kahkaha atması çok muhtemel… Artık günümüz seyircisi çok kaliteli yabancı filmleri de izleyebiliyor, dolayısıyla yaptığımız filmlerin dil ve estetiğinin onlar kadar olmasa da en azından onlara göre komik sayılabilecek bir seviyesizlikte olmaması lazım. Keza dramanın yine temel özelliklerinden olan ‘Söylediğini gösterme, gösterdiğini söyletme’ kaidesi neredeyse paramparça ediliyor. Seyirciye tabiri caizse ‘aptal’ muamelesi yapılarak (söz gelimi beyazların arabasına almadığı için çocukları ölen zenci aile) aynı mesaj neredeyse 6-7 kez veriliyor yine de doymuyor film. Biz Afrikalı ailenin dramını gözlerimizle görmüşken, bunu tekrar tekrar söyletmenin mantığını anlamak mümkün değil. Afganistan’daki aç çocukların durumu da çok farklı değil.

Bununla beraber, anlatılmaması gerekeni defalarca anlatan film, anlatılması gerekeni yarım yamalak ortalık yerde bırakarak pek çok noktada algı eksikliğine de sebep oluyor. Bosna hikayesindeki öğrencilerin esas meselesini, biz mevzuyu dışarıdan bilmesek, anlamak mümkün değil sanırım. Nehirde boğulan öğretmenin hikayesi çok meşhur olduğu için daha bu sahnenin ikinci dakikasında öykünün gidişatını biliyoruz. Köprü üzerinde çocuğa didaktizm şahikası konuşmayı dakikalarca yaptırmak, üstelik bunu telaffuz sorunundan dolayı seyircinin tam anlamaması ciddi bir zaaf.

Film, belli bir omurga hikayeye yaslanmadığı için parçalı şekilde anlatılıyor ve adeta öykü zıplayarak ilerliyor. Bu hikaye parçalanmışlığı, filmin sair sütunları da doğru dürüst inşa edilmediği için, bir süre sonra tamamen dağılıyor. Üç ayrı hikaye, bir ana örgü ile ortak bir şekilde ilerlemiyor, her hikayenin kendi güzergahı var ancak, üç hikayenin de hedefi çok zayıf ve yetersiz. Afrika'da ırkçılık önyargısını kırmadaki hizmetin rolü alabildiğince basite indirgenerek anlatılıyor. Ve maalesef bırakınız inanmayı 'Gerçek kesit' türünden dramatizasyon seviyesine iniyor durum. Bosna hikayesi de öyle. Tıpkı Afrika gibi, yaşanmış bir olaya dayanan hikaye, dramanın doğası gereği daha yükselmesi gerekirken, hakikatin yanında daha da cılızlaşıyor ve bir yerden sonra tamamen kartonlaşıyor. Afganistan ise, büyük ihtimalle çekimlerin zor koşullarda yapılmasından dolayı, hem hikayenin kahramanlarını doğru dürüst tanımıyoruz, hem derme çatma dekorlarla Afgan halkının temel acılarını bırakınız lineer yansıtmayı, daha da aşağı çekildiğini görüyoruz.


Üstelik film, hangi konuya ne kadar gireceği meselesinde de savruk ve kararsız. Hikayeler ile ilgisi olsun olmasın, neredeyse hizmete müteallik her şeye bir şekilde bulaşıyor ve bir yere bağlamak gibi derdi olmadan öylesine ortalık yerde bırakıyor: Himmet, hicret, eğitim, STK, Türkçe Olimpiyatları vs. Hepsine değmeye özen gösteriyor ama doğru dürüst bir şey de söylemediği gibi, adeta biçer döver gibi başak tarlalarını dümdüz ederek geçiveriyor. Bunu yaparken genellikle parodi düzeyinden bir adım ötesine geçemiyor yazık ki!

Oyunculuk konusu ise ayrı bir üzüntü kaynağı. Elbette filmde rol alan oyuncular ellerinden gelenin en iyisini yapmayı denemişler ama korkarım ki, bu yetmemiş. Bosna’da görev yapan öğretmenin doğallığı dışında oyunculuk yok denecek kadar zayıf. Onu da başarısız bir boğulma aksiyonuyla nehirde batırıp harcıyor film. Hele Afganistan’daki bayan öğretmen adeta bir fresk gibi hissiz duruyor. Buna, sponsorlardan temin edilmiş gıcır gıcır kostümler de eklenince, inandırıcılık neredeyse mümkün olmuyor. Selam, film dili, anlatımı, içeriği ve oyunculuğu ile 10 yıl önce Samanyolu’nun yayınladığı herhangi bir dizinin bir bölümünden daha kaliteli değil ne yazık ki!

Şüphesiz belli bir zihinsel yaklaşımla, böylesi bir filmin, izleyici profilinin hoşuna gidecek bazı unsurları içermesi hesaplanmış. Türkçe Olimpiyatları sekansı da böyle bir şey. Ama Allah aşkına, izlerken göz yaşlarımızı tutamadığımız bu organizasyonu, arabesk bir iki aşık öğretmenin melodramatik buluşmasına dönüştürmek, biraz vicdansızlık değil mi?

Selam filmi, kanaatimce ecdada da büyük haksızlık yapıyor. Merhum Meriç, ‘kıtaları atlas kumaş gibi kesip biçerdik, kelle damlardı kılıcımızdan, cihanda bir biz vardır, bir küffar’ derken Osmanlı’nın fetih ruhuna değinir. Merhum Necip Fazıl ise, ecdadın kılıcını bir cerrah neşterine benzetir ve asrın cerahatını akıtmak için zaruri bulur. Durum böyleyken, fetih ruhunu neredeyse reddederek, ‘siz iyi ki kılıçla gelmediniz’ demenin mantığı çok havada duruyor ve ecdada ciddi haksızlık ediyor bence. Sadece ecdat da değil üstelik. Efendimiz (SAV) dönemine, Hz. Ali’ye, Hz. Halid B. Velid’e vs… Hepsine büyük bir haksızlık var Selam’da.


Şüphesiz şunun farkındayız; Kılıç kavramsal olarak bir karşılığa denk gelir İslam terminolojisinde. Hak ve hakikatin kılıcı gibi. Risale-i Nur epistemolojisinde hakikatin elmas kılıcını sıklıkla görürüz mesela. Pek çok uhrevi metinde kılıç sembolik olarak ‘zülumatı yırtıp atan, kesen’ manasında kullanılır. Şüphesiz filme ismini veren ‘Selam’ kavramı da çok güçlüdür ve hassaten günümüz hizmet anlayışını doğru olarak ifade edip karşılar. Lakin bir kavramı yücelteceğiz derken, başka ve önemli bir kavramı, üstelik yanlış anlamlar çıkarabilecek şekilde yermenin, ötelemenin mantığı ne hizmete ne de İslam anlayışına uyar. Selam, içerdiği anlam ve gündelik kullanım dolayısıyla kılıca düşmanmış gibi sunulursa son derece riskli neticeler damıtılır. Bu mantık art niyet taşımıyorsa bile en azından şuursuzluk içermektedir. Sadece şu Hadis-i şerif bile meseleyi özetliyor: “Bilin ki Cennet kılıçların gölgesi altındadır." (Buharî, Cihâd 156, 22, 32,112, Temennî 8; Müslim, Cihâd 20; Ebu Dâvûd, Cihâd 98)

HOCAEFENDİ’NİN FİLME BAKIŞI

Şüphesiz biraz sert gibi görünen bu değerlendirmeye itirazlar olacaktır. En başta da, ‘sen böyle diyorsun ama Hocaefendi’nin bakış açısı da belli’ denilecektir.

Önce Muhterem Hocaefendi’nin Selam filmi ile ilgili değerlendirmesinden bir kesiti aktarayım: “Ben ne filmden anlarım, ne senaryodan anlarım, ne yapımdan anlarım. Takdir ettiğim yanları oldu. Öğretmenler, Anadolu insanının o kendisine çok yakışan, numarası kendisine tam uyan anlayış, düşünce, feragat hissi ve hasbiliğiyle sadece dünyanın bir yerine değil Afrika’dan Uzak Doğu’ya, oradan Balkanlara pek çok ülkeye gitmişler. O öğretmenlerimiz farklı coğrafyalarda, farklı anlayış ve kültürlerde yetişmiş insanları ellerine almış, teknede yoğuruyor gibi yoğurmuş, yumuşatmış ve potada eritmişler.”

Şöyle devam ediyor Hocaefendi; “Filmin bir sahnesinde Mostar Köprüsü’nde kavga edip suya atlayan iki çocuğu kurtarmak için kendisini feda eden öğretmen anlatılıyor. Onu seyrederken gözyaşlarımı tutamadım. Afrika’da canlandırılan sahneler de böyleydi. Filmde rol alan arkadaşlar da öğretmenlerin oralardaki fedakârlıkları karşısında büyülendiklerini anlatıyorlar. Oynadıkları roller onları da büyülemiş. Zira, olan şeyler bir vakıa, bir realite, bir gerçek…”

Şu kısım ise çok mühim: “Evlerinde duvaklı gelinlerini bırakıp gidenler oldu. Parmaklarında nişan yüzüğüyle gidenler oldu. Gözü yaşlı anneyi babayı bırakıp gidenler oldu… “Kaç senedir oradasın?” diye sorduklarım oldu; kimisi “Hocam, on senedir oradayım!” dedi. İşte bunun alnı değil de ayağı bile öpülür. “Selam”la gitmiş arkadaşlar.. Tahtalara “selam” yazmışlar. Bu, esenlik demektir. Laf atsalar bile “Selam!.. Esenlik içinde kalın!” Gelip çarpsalar bile bir sapan taşı gibi, altın gibi ses verir: “Selam!..” Böyle gittiyseniz, Allah’ın izni ve inayetiyle, selam size orada kalıcılık zemin ve atmosferini oluşturur.”


Şu hadisi hepimiz biliriz; "Bir gün İslam Peygamberi Hz. Muhammed, yakın dostları ile yürürken, yol kenarında bir köpek ölüsü görür. Ashap "Bu leş Ne kadar pis kokuyor" diye birbirlerine dert yanarlar. Rahmet Peygamberi ise onları uyarmadan, en kibar üslupla onlara şunu söyler: "Ne güzel dişleri var!"

Hocaefendi’yi Hocaefendi yapan şey, en kötü manzara karşısında bile güzeli görüp ön plana çıkarmasıdır. Hele hele hizmet mevzuunda alabildiğince hassas ve rikkatli olduğu hepimizin malumu. Kaldı ki, fikirlerini beyan etmeden önce özellikle vurguladığı ‘Ben filmden anlamam’ hususu önemli.

Elbette bizlere film ile ilgili olumlu kanaatleri aktarılacaktır, ancak tahminim o ki, Hocaefendi de filmde bizim derinlemesine yaptığımız analize yakın analizleri yapıp, sakıncalı yönleri belirttikten sonra filmin anlatmak istediği mesajı hususan ön plana çıkararak, büyüklüğüne ve hassasiyetine yakışan bir bakış açısı göstermekle beraber, filmin izlenme odağı hakkında da ciddi fikir vermektedir.

Evet. Selam filmi tüm negatif hususlarına rağmen, çok önemli bir meseleyi ele almaktadır. Zaten filmin zayıf ve yanlış yönlerini ‘ne de olsa bizimkilerin filmi görmezden gelelim’ demeden ele almamızın temel nedeni de budur. Parmaklarındaki nişan yüzüğünü bırakıp, gözü yaşlı anne babayı bırakıp gidenleri dünyevi bir aşk uğruna günlerini gecelerini bitirip tüketen birileri olarak göstermek bu davaya –en hafif ifadeyle- haksızlık etmektedirler. Üstelik bunu ‘film olduğu için böyle’ gerekçesine sığınarak yapılması büsbütün insafsızlıktır.

Dikkat buyrulursa Hocaefendi filme övgü dizmiyor, filmden yola çıkarak hizmetin yaşanmış hikayeleri karşısında göz yaşı döküyor, hisleniyor ve iltifatlar ediyor.

Hasılı durum şudur; Fethullah Gülen Hocaefendi, büyüklüğüne, temel karakterine, önderliğine ve farklı olan bakış açısına göre söylüyor, konuşuyor ve tespitlerde bulunuyor. Burada en ufak bir yanılgı, yanlışlık ve terslik yoktur. Bizim işimiz ise farklıdır. Fethullah Gülen öyle olduğu için Hocaefendi’dir, biz ise böyle önümüzdeki film kimin olursa olsun, hak ve hakkaniyet hudutlarını aşmadan işin gereğini yazmak zorunda olduğumuz için böylesi yazıları istemeden de olsa kaleme alıyoruz.

Ve meseleye bakışımızda şöyle bir farklılık var: Muhterem Hocaefendi, -Allah u Alem- bu tür filmlerin en azından bir ilk adım olarak önemli olduğunu, daha kaliteli yapımlar için öncül olması bağlamında mühim buluyor. Oysa şahsen, bu tür olumsuz tabloların, özellikle konuyu tükettiği için, ondan sonraki filmlerin de önünü tıkadığına inanıyorum. Yani Selam, ele alıp hakkını veremediği pek çok konu, hikaye ve kahramanı maalesef harcamıştır. Kendisinden sonra çekilecek benzeri filmlerin işini daha da zorlaştırmıştır.

Selam filmi meselesi böyle.


28 Mayıs 2013 Salı

Evde: Hayatın roman!


İspanyol oyun yazarı Juan Mayorga’nın ‘’El Chico de la ultima fila’’ isimli eserinden epey farklılaştırılarak senaryoya aktarılan ve Fransız yönetmen François Ozon’un kendine has yöntemiyle filme çekilen Dans La Maison (Evde), hayal-gerçek, sınıf mücadelesi, anlatma-dinleme ve insan bilincinin oynayabileceği oyunların boyutunu gösteren etkileyici bir film. Evde, klasik bir kurmacanın oluşum evrelerini uygulamalı olarak gösterirken, yazılanın yaşanandan ayırt edilemeyecek noktalara nasıl gelebildiğini de çarpıcı şekilde gösteriyor. Evde, Fransız sinemasına dair herkesin zihninde oluşan ‘sıkıcı’ şablonunu kırabilen nadir filmlerden biri.

Sıradan bir Fransız lisesiyle açılıyor film: Gustave Flaubert Lisesi. Ve bizde de yakın zamanda tartışması yapılan okullarda üniforma meselesiyle başlıyor hikayesini anlatmaya. Edebiyat öğretmeni Germain, üniformayı bir eşitleme aracı olarak görüyor. Sonra, günün gençliğinden şikâyetler ve öğretmenin gözünden giderek daha da çürüyen bir jenerasyonun görülüp acı çekilmesi. Mevcut cehaletten daha kötü olan şey, bu durumun gençliğe hakim olması, yani geleceğin cahilliği!

Hayat kendi sıradanlık ve sıkıcılığıyla akarken bir ev ödevinden bir yaşanmış hikayesini okuyunca ilginçleşiyor mesele.

Çocuk, kendisinden daha üst sınıfta bir aile mensup arkadaşının evine yaptığı ziyareti ironik bir dil ile anlatıyor. Nedense öğretmen ödevdeki gerçekçiliği rahatsız edici buluyor. Aslında metindeki realistliğin adını tam koyamamanın bir sıkıntısı var, lakin bir süre sonra merak hissi bu ad koyuş meselesinden bir adım öne geçiyor. Çocuk bir röntgenci edasıyla metinleri kaleme alıyor ve öğretmen galerici eşiyle ortak olmaya başlıyor bu röntgenciliğe.
Evde, çok derinlerde olmayan bir sınıf meselesine de dokunuyor. 
Aslında mesele basit, Claude (ismi bu çocuğun) ait olmadığı bir toplum katmanında sürekli olarak kalabilmek için kendi zihninde, çok fazla ayrıntıya inmeden bir tasvir oluşturuyor ve orada yaşamaya devam ediyor bu şekilde.

İşin bir de kompozisyona konu alan aile ilgili boyutu var. Claude, yazılarla kendini eklemlediği ailenin sadece mevcut yapısı ve durumundan bahsetmez. Onların hayalleri, arzuları ve geleceğine dair çıkarımlar da yapıyor. Onlara adeta bir kader çizmeye başlıyor. Çocuğun tehlikeli olabileceğini düşünüyorlar, bu kadar aykırı bir veledin psikolojik sorunu olabilir elbette!

Mesele öyle bir hal alıyor ki, edebiyatçı koca ve onun galerici karısı, evde bu gencin yazdığı metinleri adeta bir drama izliyormuş gibi okumaya başlıyorlar. Genellikle arkalı önlü sayfadan oluşan metinlerin hepsi şu cümle ile bitiyor: Devam edecek! Bir gözetleme tefrikasını dönüyor iş.

Sonunda kadın işin künhüne varıyor; ‘sen edebiyat öğretmek istiyorsun ama asıl bize ders veren o!’

Bu durum böyle devam ederken bir soru da zihinlerini işgal etmeye başlıyor: Bu çocuk anlattıklarının ne kadarını uyduruyor? Ve mesele daha da çetrefilli hale geliyor, zira edebiyat ödevlerinin içindeki kahraman sayısı artıyor zaman geçtikçe. Hadise, basit bir hayat röntgenciliğini aşıp, küçük dozda da olsa gerilim içeren tehlikeyi ve patetik bir oyuna dönüşüyor.

Diyalogların zekice olması, seyir sadakatini hep yukarıda tutuyor film. Buna ilaveten hikayenin ortalarında bir noktadan sonra hoca (ki bunu hep reddediyor öğretmen) ile talebe arasında rol değişimi oluyor. Kırılma noktası ise gencin, kendisine yazı ile ilgili tavsiyeler veren hocasına sorduğu şu soru: ‘Bu kadar çok şey biliyorsunuz, peki siz neden yazmıyorsunuz?’

Bu soru, aslında entelektüel olarak geçinen, ancak ait oldukları sınıfta tutunabilmek için türlü mücadeleleri ve birbirleriyle de gizliden gizliye yaşadıkları çatışmayı sürekli bastıran karı/koca için kaynama noktası oluyor. Çiftin hayatlarındaki gedikleri ortaya çıkarıyor bu macera ve belki de tekrar düzeltemeyecekleri kırılmalara neden oluyor.
Film, genç bir yazar için yol haritası denebilecek bir özelliğe de sahip. Bir drama oluşumunda kilometre taşları ve temel çatışmalar vs. gibi. 
Dans La Maison- Evde’nin bir de sınıfsal derdi var elbette. Sorunun temel kaynağı olan çocuğun işçi sınıfından olması, ancak sahip olduğu yetenek ve zeka ile daha üst hayat katmanını istediği gibi evirip çevirmesi yönetmen Ozon’ın bilinçli bir tercihi. Filmin başında şemsiye konumundaki öğretmenin küçük burjuva hayatı, film boyunca alt sınıf ile beraber otopsi masasına yatırdığı orta sınıf, hikaye ilerledikçe birbirinden rol çalıyor ve kontrolün sınıf farkına çok bakmadığını, gelişmelerin en çok hasar verdiği hayatı, en üst hayat yaparak bir tür gizli haz da alıyor.

İyi bir hikaye oluşturma süreciyle ilgili orta karar bir ‘Workshop/Atölye’ yönü de olan Evde, her ne kadar ‘devam edecek’lerle işin ucunu açık bırakıp, seyircinin merak heybesine sığınsa da, tıkandığı anlarda, kurgulanan ‘hikaye içindeki hikaye’ye yeni kahramanları dahil ediyor. Bu noktada bir sınır genişlemesi –ya da ihlali- yapıyor yönetmen. Öğretmeni, eşini, hatta bir ara hiç görmediğimiz Çinliyi bile işin içine katarak fantastik sahaya çekiyor sıkıntıları aşmak için. Doğrusu işe yarıyor ve işliyor bu yöntem.

Yer yer (başta Hitchcock olmak üzere) klasik gerilim filmlerinden tatlar da barındıran film, elbette bu konuda söylenecek olan söylenmiş, çekilecek olan çekilmiş olduğu için yeni bir şey yapmak iddiasında olmaktan ziyade, mevcut hazineyi akıllıca kullanıp, bunda başarılı oluyor. Film, bir noktadan itibaren ‘anlatılanların gerçek kısmı neresi?’ sorusuyla kelimelerin ördüğü bir tür akıl oyununa dönüşüyor. Bu noktadan sonra, kim, kimin zihnine etki edip yönlendiriyor karışıyor. 

Dans la masion, ortasından itibaren fantastik bir dili de kullanamaya başlıyor. Üstelik ciddi bir tıkanıklıktan dolayı yapmıyor bunu. 
Neredeyse tamamı zaaflı karakterlerle örülü bu yolda, manipülasyon hakkını sonuna kadar kullanırken, edebiyatın tasvir gücüne yaslanan film, insanın her türlü marjinal savrulmaya müsait olduğunu da ikna edebildiği seyirciyi göstererek kanıtlıyor.

Filmin beni etkileyen yönü, çocuğun yazdığı ödevlerdeki tasvirin etkileyiciliği oldu. Dikkat buyurun, büyük yazarlara has mükemmel tasvirlerden bahsetmiyorum. O yaşa ait olduğu yadırganmayacak derinlikte etkileyici metinler. Bir de, yazıyı bahane ederek birçok büyük yazara gizli/açık göndermelerde yapılması ve pek çok klasik kitabın konuyla ilintilendirilerek kullanılması çok hoştu.


Evde, edebiyat denen bazen son derece tehlikeli sulara dönüşebilecek bir alanın gizemli çekiciliğine yaklaşmak isteyen, gerilimi her dakika tırmanan, yazmak kadar okumanın da ne tür bir haz olabileceğini ve insan kimyasını nasıl deforme edebileceğini gösteren bir film. Tıkandığı anlarda sinemanın kendine has çözümleriyle ilerlemesi bir yana, neticede tek boyutlu bir çözülme ile yakaladığı iyi damarı büyük oranda heba ediyor ne yazık ki! Söylediği en önemli şey ise; şahit olmak da bir vebaldir ve sonuçları olur!

26 Mayıs 2013 Pazar

Atak


Çok arsızsın rüzgar!


Yapraklar bitti, saçlara dadandın!

(üçüncü defter)

24 Mayıs 2013 Cuma

Yıpratıcı bir yalnızlık senfonisi: Yeraltından Notlar


Ünlü Fransız eleştirmen Melchior de Vogue (diplomatlık, antropologluk, oryantalistlik gibi daha pek çok kostümü de vardır) –ki merhum Cemil Meriç, Vogue için ‘Rus romanının Kristof Kolomb’u’ der- 1892’de kaleme aldığı ‘Rus Romanı’ isimli kitabında şöyle yazmıştır: “Romanı zevk için okuruz umumiyetle, hastalanmak için değil. ‘Suç ve Ceza’yı okumak, kendini isteyerek hasta etmektir. Kitabı okurken, daima bir ruh sancısı duyarsınız. Her kitap, yazarla okuyan arasında bir düello; yazar bize bir hakikat, bir hayal veya bir korku aşılamaya çalışır; biz de ya kayıtsızlığı-mızla karşı koyarız ona, ya aklımızla. ‘Suç ve Ceza’da yazarın dehşet verme kabiliyeti, orta bir hassasiyetin dayanamayacağı kadar büyük. Ürpertici eserlerin en tanınmış ustaları, bir Hoffmann, bir Edgar Poe, bir Baudelaire, Dostoyevski’ye kıyasla birer göz boyayıcı, birer edebiyatçı… ‘Suç ve Ceza’, ‘Macbeth’ten beri yazılan en derin suç psikolojisi etüdü.” Cemil Meriç ise bu tespite, şu tepkiyi verir: “Doğru ama insanı tanımak böyle bir üzüntüye değmez mi?”

Hem Vogue, hem de Meriç hiç de haksız değildir. Nasıl olsunlar? Meriç, ‘Bu Ülke’de ‘Suç ve Ceza’ ile ilgili şu notu düşer: “Dosto, ıstırabın romancısı. Istırabın, isyanın, merhametin ve şuuraltının… Raskolnikov, fahişe Sonya’nın önünde eğilirken ‘Senin önünde değil, acı çeken bütün insanlığın önünde diz çöküyorum.’ der. Suç ve Ceza, insan ruhunun uçurumlarını, mağaralarını, dehlizlerini tarayan bir kitap…”'Suç ve Ceza' şüphesiz yukarıda bahsi geçen övgü ve tespitleri layıkıyla hak eden bir kitap. Okuduğum zamanki bilinç seviyem mi, yoksa dünyaya Dostoyevski gibi bakamadığımdan dolayı mı bilemiyorum, Raskolnikov ile belli bir ruhani temas sağlayabilmeme rağmen bazı şeyleri anlamakta epey güçlük çekiyordum. Zorlanıyordum, zira romanı anlam ummanının bitimsiz alanına çeken o kırılma anı, cinayeti işleme sürecini ve cinayet kararı alındığı anı anlamak mümkün değildi benim için. Edebiyatla içli dışlı olup, dramanın temellerine dair birikim yaptıkça bırakınız bu sorunun cevabın almak, izahta gittikçe zorlanmaya başladım. Tefeci kadının kanına niye girmişti Raskolnikov? Cevabı, yıllar sonra keşfedeceğim başka bir ummanda bulacaktım: Cemil Meriç. Bu Ülke’de suça ve suçluya bakış açımı kökünden sarsıp, değiştiriyordu merhum: “Yaşadığımız dünyada suç kaçınılmaz bir olay. Büyük adamla sokaktaki adam ayrı kanunlara tâbi. Daha doğrusu, büyük adam için kanun yoktur. O, bir gayenin emrindedir; insanlığın hayrı için kalabalığın suç saydığı herhangi bir hareketi işleyebilir. Meselâ bir Kepler’le bir Newton’un keşifleri, şu veya bu sebepten dolayı içtimaileşemiyorsa, bu sebepleri ortadan kaldırmak için çekinmemek lâzım. Ama bu uğurda bir, beş yüz kişi feda edilecekmiş... Varsın edilsin. Bütün kanun koyucular, Solon, Muhammed veya Napolyon, suçludurlar. Suçludurlar çünkü ataları tarafından konulan, çağdaşları tarafından saygı gösterilen yasaları çiğnemişlerdir. Kan dökmekten de çekinmemişlerdir bu uğurda. Yeni bir hakikatin, yeni bir düzenin müjdecisi olmak isteyen, bir kelimeyle söyleyecek sözü olan herkes suç işlemek zorundadır.”

Bu cümleler, sadece bir roman çözümlemesi için elime ulaşan tahlisiye simidi olmadı, aynı zamanda Dostoyevski başta olmak üzere, anlamakta, kendime izahta epey zorlandığım birkaç yazarı daha idrake vesile olmuştu.
Tam da bu noktada azıcık sakinleşip, yazarın hayatına genel bir bakışta bulunmazsak, birazdan yazılanları anlatmak ve anlamak zorlaşacaktır.



Kimdir bu Fyodor Mihayloviç Dostoyevski?

11 Kasım 1821 tarihinde Moskova'da doğdu. Babası Yoksullar Hastanesi'nde çalışan eski bir ordu cerrahı, annesi de bir tüccarın kızıydı. Dostoyevski'nin çocukluğu, zorba ve sarhoş bir babayla hasta bir anne arasında geçti. On altı yaşındayken annesini kaybetti Dostoyevski. 1837 yılında Petersburg Askeri Mühendislik Okulu'na girdi. O sıralarda özellikle şiddet ve cinayet konularını işleyen kitaplar okumaya başladı. Okulu bitirdikten bir süre sonra, edebiyatla uğraşabilmek için askerlikten ayrıldı. Daha sonra büyük bir trajedi yaşadı ve babası, köylüler tarafından öldürüldü.

Sonra gelen parasızlık ve sefalet günleri… Bunun üzerine bir de Sara hastalığı. Nereden bakılırsa bakılsın zor ve buhranlı bir hayat. 1846'da(25 yaşında)  ilk romanı ‘İnsancıklar’ yayımlandı. Çarlık rejimine karşı siyasi toplantılara katıldığı için tutuklandı ve kurşuna dizilerek idam edilmesi yönünde karar çıktı. Son anda çıkarılan çarlık fermanı ile cezası sürgüne çevrildi. Sibirya'nın Omsk bölgesinde dört yıl ağır hapse ve er rütbesiyle dört yıl askerlik hizmetine çevrildi. Büyük eziyetler, yokluklar yaşadı, akıl almaz işkencelerden geçti, ağır işlerde çalıştırıldı. Mahkûmiyetinin son yıllarını bir askeri inzibat taburunda geçirdikten sonra 1857'de çocuklu dul bir kadınla evlendi; ancak bu evlilik mutluluk getirmedi.

Bu yıllar, yazarın ruhunda onarılmaz derecede derin izler bıraktı. 1862 yılında yayımlanan ‘Ölü Evinden Hatıralar’,  yazarın mahpus hayatının canlı bir anlatımıdır. Bu arada kardeşi ile birlikte önce Vremya, sonra da Epoha adlı dergileri çıkardı. Tüm eserlerinin anahtarı olan Yeraltından Notlar (Zapiski iz Podpolya), 1864 yılında yayımlandı. Suç ve Ceza (Prestupleni i Nakazani-1866), Kumarbaz (İgrok-1867), Budala (İdio-1868), Ebedi Koca (Veşnı muzh-1870), Ecinniler (Besi-1872) gibi muhteşem eserler birbirini izledi.



Burada bitmiyor hikaye. İlk karısının ölümünden üç yıl sonra 1867'de evlendi. Kumar tutkusu nedeniyle karısıyla ülkesinden ayrılarak Avrupa'nın kumarhanelerini dolaştı. Bir kızı oldu, tam mutlu olacakken onu kaybetti ve bu ölüm Dostoyevski’nin ruhunda gençliğinde yaşadıkları kadar büyük bir hasara neden oldu. Delilik ile arasında incecik bir zar kalmıştı sanki!  1875'te Delikanlı (Podrostok), 1876'da Bir Yazarın Günlüğü (Dnevnik pisatelja) ve 1879'da Karamazov Kardeşler (Brat'ja Karamazovı) adlı yapıtları yayımlandı.  9 Şubat 1881'de Petersburg'da öldü.

Yeraltından Notlar’ı okurken ya da izlerken, yazarının psikolojik roman akımının en büyük temsilcisi olduğunu, romanlarında çevre ve olay tasvirinden ziyade insan düşünceleri, ruh halleri ve tüm bunların psikolojik/fizyolojik sıkıntı ve sonuçlarını konu edindiğini bilmek gerekiyor. İş bu nedenle Dostoyevski romanlarında hep marazi tiplere; hastalara, suçlulara, asilere, sadist ve aşağılanmışlara sıklıkla rastlanır.

Yeraltından Notlar, Dostoyevski’nin hayatını ve kitaplarını anlamak için bir anahtar işlevi gören romanıdır. André Gide, Yeraltından Notlar’ı, Dostoyevski’nin yazarlık hayatının zirvesine ulaştığı, onun bütün eserlerinin kilit taşı olarak görür. Dostoyevski, aslında uzun bir monolog olan bu yapıtında; bize bir yanda düşkün, alçakgönüllü (bu alçakgönüllülüğü, iğrençlik bataklığına gömülüp bundan zevk almaya vardıracak kadar), öbür yanda da kibirli (kibri, hayatı mahvetmeye vardıracak kadar) hasta ruhlu, karşıt duygular içinde gidip gelen bir insanın öyküsünü anlatır.

Roman kahramanının patolojik halleriyle Dostoyevski’nin hayatı arasında bazı paralellikler vardır. Sürgün hayatı sürerken, kardeşine yazdığı mektupta şöyle diyecektir Dostoyevski: “Mişa, bunun için kızma bana sakın, düşün ki yapayalnızım, fırlatılıp atılmış bir taş parçasıyım sanki. Öteden beri karamsar, hasta, alıngan huyluyumdur. Bütün bunları düşün ve sızlanışlarım haksız, aklıma gelenler de saçma ise bağışla beni!”


Yeraltından Notlar, bu bağlamda bir benlik çözümlemesidir. Dostoyevski, Yeraltından Notlar’da kendini ve kendi gibi hafakanlar içinde boğuşan ruhların öyküsünü kaleme almıştır. Elbette ki yazılanlar tamamıyla hayaldir, bir yazarın zihninin ürünüdür.

İki ana bölüme ayırabileceğimiz romanda, ilk kısım daha çok ürkütücü gevezeliklerle bezelidir. ‘Yeraltı’ adını taşıyan bu bölümde, kahramanımız kendini ve düşüncelerini anlatırken, toplumda neden bulunduğunu, bulunmasının niçin kaçınılmaz olduğunu sanki açıklamak ister gibidir.

İkinci bölümde (Sulu Sepken Üzerine) ise muazzam bir katastrofa ile birtakım olaylar anlatılır. Buradaki bazı anıların gerçek olduğunu yazarın hayatından biliyoruz.


Sahnedeki Yeraltından Notlar: Bilincin her türlüsü acı verir!

Daha önce (2006) Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenmişti eser. Payidar Tüfekçioğlu’nun performansı unutulmazdı.  DT’nin büyük bir başarıyla sahnelediği oyun, yaklaşık 20 kişilik güçlü bir kadro ile perdelerini açıyordu. Bu, romanın tüm sıklet ve yıpratıcılığının paylaşılması demekti.

Orijinal metne oldukça sadık kalınan o oyundan sonra Zeki Demirkubuz’un önceki yıl filme aldığı Yeraltı ise serbest bir uyarlamaydı. Demirkubuz, kendi zaviyesine göre çekip aldığı sekansları, kendi ürettiği birtakım eklemelerle bütünleştirmiş, doğrusu çok başarılı olmuştu.



Nadir Sarıbacak, her ne kadar ismini Uzak İhtimal filmindeki başarılı oyunculuğuyla duyurduysa da, tiyatronun içinden gelen bir aktör. Öğretmenlik lisansından sonra tiyatro alanında yüksek formasyon alan oyuncu, 2002’de başlayan bir tiyatro kariyerine de sahip. Bu anlamda hem mektepli, hem alaylı bir arka planı var.

Sarıbacak, son olarak sahnelediği tek kişilik gösterisinde Yeraltından Notlar gibi, her babayiğidin cesaret edemeyeceği ağır bir yükün altına giriyor. Yukarıda izah etmeye çalıştığımız ağır ve yıpratıcı bir eseri tek başına yüklenmek, başlı başına bir cesaret işi.

Eserin kahramanını ete kemiğe büründürüp, üstelik bunu güncel ve yerel dokunuşlarla Türk izleyicisine yaklaştırabilmek gibi zor bir yönü de var Yeraltından Notlar isimli tek kişilik oyunun. Bir mayıs böceği gibi, sayfaları çevirdikçe büzüşüp, kendi içine kapanan bir karakter var karşımızda. Ve bu büzüşme esnasında daha sivrileşen dil ve doğrudan hedef alınan insan…


Biliyoruz ki, her metin/tekst/replik yüklü olmak zorunda değildir. Dostoyevski’nin tarzından kaynaklanan bir ağırlığı var zaten cümlelerin. Nadir Sarıbacak, oyunun ilk bölümünden başlayarak gittikçe yükselen bir ivme ile canlandırdığı karakteri ve anlattıklarını o kadar sahicileştiriyor ki, yazara ve kitaba hakim olma oranında tat bırakıyor seyircinin zihninde.

Kostüm ve aksesuar açısından son derece mütevazı bir oyunla karşı karşıyayız. Bir sandalye, bir şişe ve bir flütü destekleyen birkaç parça giysi. Ki bu giysi meselesinde bir de hoşluk var. Oyun, flütü adeta yabancılaşma efekti gibi kullanırken, kravat/şal paradoksunu ‘dördüncü duvarı yıkma’ (Breaking fourth Wall) olarak kullanıyor.

İlk bölümdeki tedirgin edici duruş, bireysel ve yıpratıcı gevezeliklerin, güçlü bir oyunla izleyiciye aksettirilmesiyle, herkesin içindeki o karanlık noktaya doğru yaklaşılmasıyla etkinliğini artırıyor. Karşıt hisler arasında mekik dokuyan bir dengesiz olan karakter, adeta bir romanı sayfa sayfa çevirir gibi içine çekiyor izleyeni. Ve bir anda mutluluğun korkutucu yüzüyle karşılaşıyoruz oyunda.

İtiraf etmek lazım ki; böylesi hırpalayan, yıpratan bir metnin, daha önce Payidar Tüfekçioğlu gibi usta bir isimle, belirli bir noktaya konulan çıtanın aşılabilme sorunsalı ve Yeraltından Notlar’ın anlatıcısının ağırlığını tek başına taşıyor Sarıbacak.

Sıklıkla aldığı kahkaha reaksiyonu bazı anlarda kimilerini endişelendirse de, izleyicinin klasik stand-up alışkanlıklarından kaynaklandığına inandığımız bu durum, oyuncunun ustalığıyla hemen kendi alanına geri dönüyor ve fazla zedelenmeden seyrine devam ediyor.

Özellikle ikinci perdedeki yemek sekansı usta aktörün oyun gücünü adeta tepe noktaya taşıyor. O ne muhteşem bir ritim, o ne şahane bir kişilik değişimi trafiğidir!


Kalp, insanın en karanlık noktasını saklayan organıdır. Dostoyevski bu karanlık noktaya doğru yolculuğu ele alır Yeraltından Notlar’da. İlk perdenin sonuna doğru başladığı hikâye anlatıcılığı, ikinci perdenin ortalarında zirve yapıyor ve zaman/mekândan koparıyor Nadir Sarıbacak.

Son derece yıpratıcı bir kimlik sorgulamasını, aynı yıpratıcılıkla iki saat boyunca seyirciye azami ölçüde hissettiriyor başarılı oyuncu. Bir kere zaten yeterince zeki ve hınzır olan kaynağa yakın bir zekâ ile yaklaşıyor tekste Sarıbacak. Kahramanın sürekli değişen ruh hali, seyircinin algısıyla adeta oyun oynayan tavrı bazı noktalarda neredeyse ürkütücü boyuta ulaşıyor. Oyunun isimsiz kahramanının kusursuz zekâsı, asi ve fevri iradesiyle sürekli taş koyan yapısı, galiba ancak bu kadar net ve gerçekçi çizilebilir. Sadece metnin iyice işlenip, olağanlaştırılması değil, bu girift ve kararsız karakterin gizemi, aksiyonu ve yer yer ele avuca sığmazlığı bazı anlarda baş döndürücü sınırlara dayanıyor. Oluşturduğu karakter ile kurduğu bu yakın temas, Nadir Sarıbacak’ı seyirci karşısında üstün bir konuma itiyor ve tiyatronun ruhunda olan o yakın teması büyük bir başarıyla sağlıyor aktör.

Zorlu, can yakıcı, zihnin istiap haddini aşan, kontrolü zor ve tehlikeli bükümleri olan bir oyun Yeraltından Notlar. Cemil Meriç’in dediği gibi bitirebiliriz: “Ama insanı tanımak tüm bunlara değmez mi?”


Şuradan alındı

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Modernizm etrafında bir Muhavere-i Tebabüliye*: Osmanlı Tokadı!



Maalesef –nice zamandır- televizyondan dizi izleyemeyenlerdenim. Bunun baş sebebi elbette ki televizyonlarımızda yayınlanan dizilerdeki genel kalitesizlik olmakla beraber, reklam yayınlarının da durumudur. Açıkçası, neredeyse dramın etkisinden kopacak kadar uzun ve gürültülü reklam dilimleri seyir zevkini perişan etmekle beraber, zaten –istisnalar elbette ki vardır- mevcut olan genel kalitesizliği büsbütün kirleterek uzaklaştırdı beni.

Buna rağmen, yeni olan her diziye bir umut sarılıp, en azından bir bölümünü internetten filan izlemeye gayret gösterenlerdenim. Bu bireysel vahim durumuma aykırı düşen tek dizi Osmanlı Tokadı oldu. TRT ekranlarında yayınlanan dizinin ilk bölümünü internetten izleyince, bütün açmazları (birazdan izah edeceğim sıkıntılar) ve olumsuzluklarına (esinlenme olması) rağmen, devamını da –yine internet aracılığıyla- izlemeye gayret ettim. Açıkça ifade edeyim ki, TV kanallarının çok matah bir şeymiş gibi özellikle dramalarda birbirine benzemeye çabaladığı bu dönemde Osmanlı Tokadı yeni bir renk ve tat vaat ediyordu.

Ve fakat sonda söyleyeceğimi en başta ifade edeyim ki, yine –çok büyük olmasa da- hüsran ve hayal kırıklığı yaşadım.
Bir yerli diziden beklenmeyecek kadar büyük ve yüksek bir açılışa sahip Osmanlı Tokadı. 
Anlatayım…

Osmanlı Tokadı daha ilk bakışta farklı bir buluş ve bakış açısıyla yazılmış fantastik bir konsept. Özü şu;  İstanbul’un Fethi’nin hemen öncesindeki otağa odaklanan hikaye, kuşatma ve kahramanlarına yoğunlaşıyor. Tam Fetih emri ile beraber, yakınlık kurduğumuz iki yeniçeri, Ak Şemseddin Hazretleri’nin kerametiyle günümüze gönderiliyor. Ve görülüyor ki, fatihler de, Konstantinler de her dönem var. Dahası, İstanbul hiç de öyle kurtulmuş gibi bir görüntü vermiyor. Aslında yapılan şey çok anlaşılır ve güzel: pre-modernizm/modernizm çatışması ekseninde gelenek ile yozlaşmanın komik, düşündürücü kontrastı.

Şahsen, bana sorulsa ben tam tersi bir durumun çok daha ilginç olabileceğini düşünürdüm. Yani, Fetih’ten günümüze değil, günümüzden Fetih günlerine gidecek iki karakter çok daha enteresan bir kontrast ve ilginçliklerle karşılaşabilirlerdi. Zira gelecekten geçmişe ziyaret, geçmişten geleceğe gelmekten çok daha ilginç ve açılıma müsaittir. Elbette, bizim gibi yapım işine uzaktan bakanlar için romantik bir faraziye bu. Zira özellikle ülkemizde dönem draması yapmanın zorluklarını ve yapanların düştüğü sakil durumları biliyoruz.
Filmin iki önemli ana karakteri tasarlanırken çok özen gösterilmemiş maalesef. 
Osmanlı Tokadı’nın en güçlü yönlerinden biri oyuncu kadrosu. Gerçekten çok iyi ve sağlam bir kadro ile ilerliyor dizi. Her biri çok değerli oyuncular, hikayeyi oldukça yukarı taşıyor. Keza yönetmen koltuğunda da, sektörü ve dönem filmlerine uzak olmayan başarılı bir isim var: Mustafa Şevki Doğan. Bunlar dizinin güçlü yönleri. Bir de zaaf, eksik ve yanlışlıkları var tabi.

Dizinin iki kahramanı olan yeniçerilerin hem karakterizasyonunda, hem de oyuncu seçiminde hata var gibi. Elbette ki, mevcut oyuncular bu sıkıntıları aşmak için ellerinden geleni yapıyorlar ve bunda oldukça başarılılar. Ancak böylesine bir ikiliyi oluştururken zıtlıklar ve simetri üzerine yeterince gidememiş senaristler. Bu anlamda oldukça yüzeysel ve üzerinde düşünülmemiş iki karakter yeniçeriler. Huy ve beden özellikleri neredeyse aynı iki karakterden etkili mizah çıkmayacağını da maalesef izleyerek görüyoruz.

Oysa fiziksel zıtlıklar, kişilik tenakuzları üzerinden gidilmiş olsa; zayıf-şişman, uzun-kısa, geveze-suskun, akıllı-aptal, güçlü-zayıf vs vs.. Çok daha renkli ve seyir zevki yüksek malzeme çıkabilirmiş.

Bir de dip koçan meselesi var tabii. Sinemaya aşina pek çok kişi, fikrin aslında çok da özgün olmadığını biliyor. Şüphesiz birebir değil elbette ancak Osmanlı Tokadı, çıkış noktası itibarıyla Fransızların 1993’te çektiği Les Visiteurs-  Ziyaretçiler’den esinlenen bir proje. Ziyaretçiler’de 14. YY’da Kral 6. Luis’nin askeri ve üçkağıtçı yancısı derin bir uyku sonrasında (7 Uyuyanlar’ı hatırlayalım) uyandıklarında her şeyin değiştiğini görüyorlar. Yaklaşık 6 yüzyıllık uyku sonrasında dünya çok değişmesine rağmen, tanıdıkları pek çok karakter başka pozisyonlarda kaderleriyle çakışınca seyirlik bir mizah ortaya çıkıyor. Tutan bu konsept, 5 yıl sonra devam filmini de getirmişti.
Fransız filmi ziyaretçiler'in iki karakteri, zıtlıklar ve çatışma muazzam. 
Ziyaretçiler ile Osmanlı Tokadı çok ciddi bir etkileşim içinde olmasına rağmen, bize has bazı durumlar ister istemez projeyi etkilenme alanından uzaklaştırıyor. Elimiz mahkum, zira bizde harf inkılabı denen paradigmal kırılma ve dilde yozlaşmayı beraberinde getiren ciddi bir süreç yaşandı. Bırakınız 500 yıl öncenin bir metnini okuma imkanı, 100, hatta 50 sene öncenin gündelik kullanılan dilini bile anlamaktan maalesef uzağız. Keza mekan problemi de çok ciddi ve kolay aşılabilecek değil. Herhangi bir Avrupa ülkesinde bulunan tarihi yapılar ve çevre azami olarak korunarak günümüze gelmişken, mekan üzerinden trük ve espri üretmek oldukça işleyen bir yöntem. Aynı durum bizim için geçerli değil ne yazık ki! Bırakınız 500 yıl önceki bir mekanı kullanabilmek, Sultan Ahmet meydanının 50 yıl öncesini bile kullanmak mümkün değim… Dolayısıyla geçmişten gelen imajiner kahramanların yeni bazı donanımlara sahip olması kaçınılmaz. Yani; Fatih sultan Mehmet Han’ın askerleri, 6. Luis’nin askerlerine karşı daha şanssız!

Yeri gelmişken benim izlerken üzüldüğüm bir ayrıntıya değinmek isterim. Dizinin ilk bölümünde İstanbul’un fethinden bir gün önce Büyük Ordugah gösteriliyor. Görsel efekt ile sağlanan derinlikle beraber çok ciddi bir mekan ve kostüm emeği/masrafı yapılmış. Gelin görün ki, bu zengin materyal nedense çok kısa sürede kullanılıp bir kenara bırakılıyor. Şahsen yapımcı adına canım yandı diyebilirim. Bu kadar masraf ve emeğin çabucak kullanılıp atılmasına bir anlam veremedim.

Osmanlı Tokadı hakkında hepimiz az-çok malumata sahibiz. Dizinin sıkıntılı yönlerinden biri de ‘Tokat’ metaforuna çok yüz vermemesi. Oysa dizinin adını koyarak belli bir anlam yüklemesi yapılmış zaten. Hal böyleyken, ilk iki bölümde ziyadesiyle tercih edilen ağır çekim Martix türevi aksiyon sahneleri özgünlük boyutuyla bir şey katmıyor yapıma. Bilemiyorum, dizi uzun ömürlü olursa ilerleyen bölümlerde bu derinleşme sağlanır belki!
Post-Matrix ile Les Visiteurs arasında sıkışıp kalan bir drama: Osmanlı Tokadı
Dizinin en önemli üstünlüğü fena olmayan oyuncu kadrosu. Şimdilik bu avantajı koltuk değneği gibi kullanarak ilerleyen dizi, neye evrilir tam bilemiyorum lakin, Osmanlı Tokadı, hoş bir buluşa yaslanan, ilk bölümünde umut vaat ederken kendini kısa sürede tüketen bir yapım olacak kalacak zihnimde.

Yolları açık, reytingleri bol olsun…


*Deyimi, muhterem hocam İskender Pala’dan arakladım. Pala şöyle diyor: “Şark kültüründe muhavere-i tebabüliye diye bilinen bir deyim vardır. Bugünkü dile ‘Babilliler’in Konuşmaları’ diye çevrilebilecek bu deyim, herkesin birden konuştuğu ve kimsenin kimseyi anlamadığı zamanlar için söylenir.”



Dizinin teaserlarında Hasan Kaçan yer alıyordu ancak -sanırım, kardeşinin ani vefatı üzerine projeden çekildi Kaçan. 



Kamera arkası



21 Mayıs 2013 Salı

Hüzün sızdırıyor gök kubbe



Mecid İntizami (Majid Entezame), ünlü İranlı aktör İzzetullah İntizami'nin müzisyen oğlu. Film müzikleri de yapıyor ama esas özelliği hüznün müzisyeni olması. 



Nasihat



Hüzün bastı o gece.

Otururken sessizce.

Hayalin geldi bana.

Fısıldadı kulağıma; 


Bak çay doldurdum sana.

Elini şiire bulama. 

(İkinci Defter)

20 Mayıs 2013 Pazartesi

Djeca: Bosna’nın yetimleri



Özellikle gecenin geç vakitlerinde karşımıza çıkar bazı siyah beyaz filmler. Belki film dili açısından iptidai, teknolojik açıdan yetersiz ve geridir ama harcanan emeği her karesinde hissederiz birçoğunun. Ve billur gibi berrak, dingin akan bir pınar gibi dinlendiricidir bazıları. Son dönem teknolojik gelişmeleriyle artık eskisi kadar zor değil film çekmek. Sadece bağımsız anlamda değil, endüstriyel anlamda da kolaylaştı ve ucuzladı aslında. Pelikül dönemi kapandı kapanacak. Eskiden bir fikrin, buluşun ya da hikayenin filme aktarılması için çok zorlu süreçler yaşanırken, şimdi basit bir cep telefonu bile yeterli oluyor ve global ölçekte paylaşılıp film endüstrisinin dikkati çekilebiliyor. Durum böyle olunca ‘fikir’ geri kalan tüm unsurlardan çok daha önem kazanıyor. İyi bir film için farklı ve sağlam bir fikir arıyor sinemacılar. Elbette son dönem sinemasındaki renkliliğin tek sebebi iletişimin artık kolay, küresel piyasaya ulaşmanın basitleşmesi değil. Yukarıda bahsini ettiğim imkanların ekonomikleşmesi de renkliliğin sebeplerinden. Film festivallerinde ismini bile bilmediğimiz ülkelerden, adını daha önce duymadığımız yetenekler boy gösteriyor ve hayran bırakabiliyor. Aida Begic böyle bir isim. Boşnak yönetmen Danis Tanoviç’in yanında ismini duyduk ilk olarak.

İlk filmi Kar (Snijeg), Avrupa’nın göbeğinde ama insanların neredeyse hiç görmediği, farkına bile varmadığı bir hiçliğin ortasında geçen, son derece sağlam bir hikayeydi. Kar’ı farklı kılan sadece öyküsünün yalınlığı ve taşıdığı ıstırap değildi, Begiç’in mevcut sinema algısında çok sık görmediğimiz anlatım tarzıydı. Begiç, Kar ile küçük ama evrensel bir damar yakalamayı başarmıştı. Ki bu nedenle dünyanın neredeyse her yerinden övgü ve ödül aldı.

Kar - Snijeg (2008)'deki Alma karakteri ile Çocuklar-Djeca (2012) Rahima karakteri arasında  bir illiyet ilişkisi var gibi. Aşağı yukarı benzer özelliklere sahip karakter, şehirde daha yalnız ve dolayısıyla daha içine kapanık ve sert. 
Yönetmenin son filmi Çocuklar (Djeca) ise aynı damar üzerinde ilerliyor ve nispeten şehir hikayesine dönüşüyor. Yönetmenin ilk ve son filmi arasında kopukluk olmadığı gibi, karakteristik bir devam ve döngü var.

Hikayesi şöyle Çocuklar’ın: Avrupa’nın göbeğinde bir savaştan ziyade, yıllar boyu süren katliamın her aile çıkardığı faturadan kaderlerine düşeni almış iki kişidir Rahime ile Nedim. Anne ve babaları şehit olmuştur. Rahime, savaş sonrası yaşanan tüm yozlaşma ve deformasyona inat ailesini bir arada tutmaya adamıştır kendini. Oğlu ve kardeşine gerdiği koruma kabuğu onu epey sertleştirmiş ve görünüş olarak duygusuzlaştırmış gibidir. Nedim ise çektiği şeker hastalığı sıkıntısını umursamadan okulda başını belaya sokup durur. Üstelik suç dünyasına girmek üzeredir. Nafakalarını orta sınıfa hitap eden bir lokantanın mutfağında çalışarak sağlayan Rahime’nin ise tek amacı kardeşini yetimhaneye göndermemektir.

Kar filmi 1997’de bitmişti. Aida Begic, bıraktığı yerden alıyor hikayeyi ve Saraybosna’nın bir köşesine taşıyor. Bu anlamda bir tür devam filmi bile denebilir Çocuklar’a. Kar’daki Alma, sanki gelen teklif kabul etmiş, topraklarını satıp şehre gelmiş ve karakter olarak ona inanılmaz benzeyen Rahime’ye dönüşmüştür. Hikayenin geçtiği mekanlara şehir de tam denemez aslında, savaştan geriye kalan tekinsiz izbelerle dolu madden ve manen bir tür harabat.

Bir açıyla bakıldığında aslında savaş da bitmemiş. ‘Büyük Cihad’a dönüşmüştür.

Begiç’in ilk filmindeki kamera hareketleri ve açıları şehirde daha devinimli ve vibrasyonlu bir hal alıyor. Ve yönetmen, özellikle mutfak gibi kalabalık sahnelerde planları uzun tutarak şaşırtıcı bir trafik başarısı kaydediyor. Ancak nedendir bilmem, belki yanlış lens seçimi, belki diyafram ayarından, sıklıkla (özellikle yaklaşık 5 dakika süren ilk sekans) netlik sorunu yaşanıyor. Burada kullanılan gündelik dilin, hikayenin elementlerine çok fazla hizmet etmemesi de seyircinin ilk başta filme intibakında sorun yaşatıyor. Ancak, dili ve atmosferi izleyiciye geçirmeyi başardıktan sonra, içten içe bir gerilim ve merakın da desteğiyle gittikçe yükseliyor film. Kameranın sürekli omuzda olması gerçeklik hissini güçlendiriyor. Ve Çocuklar, kolay rastlanılmayacak bir sadelikte minimal ama etkileyici bir hikayeye dönüşüyor.

İnsanlığın bitimsiz hayat arazisine sayısı belirsiz mayın döşüyor savaşlar. Ve savaşın açtığı yaralar kolay kapanmıyor. Zaman zaman aldığı yaraları unutsa da insan,  en ufak bir bahane ile tekrar kanıyor. Her günün bir ölümün yıldönümü olduğu bir ülkede acısız an olmuyor ne yazık ki.  Ve her ses, görüntü vuruyor bellekleri, henüz kabuk bile bağlamadan tekrar tekrar kanıyor yaralar.

Savaş insanı olgunlaştırdığını görüyoruz. Sadece güçlü görünen otoriter ablada değil, tüm bireysel defo ve risklerine rağmen Nedim’de de buna apaçık şahit oluyoruz. Yaşından çok büyük bir olgunluk ve sükunet içinde Nedim karakteri. Savaşın verdiği gerçek hasarı görüyoruz; ahlaki yozlaşma, menfaatçilik, kültürel deformasyon ve çürümüşlük…
Suçun etki almaya başladığı ergen karakterin bu sahnesi hangi filmi hatırlatıyor? 
Rahime karakteri şüphesiz çok etkileyici, inanca sarılmanın belki de kendisine mutluluk getireceğini düşünmüş ama imtihanı daha da büyümüş bir yaralı kadın. Mutluluğun değil huzurun peşinden koşan bir Bosnalı.

Begic, son derece naif bir üslupla yapıyor bunu. Naif ama kararlı, bu yönüyle ne dediğini çok iyi bilen bir film Çocuklar. Film, büyük bir trajedi ile sarsılan savaşın çocuklarına, savaştan sonra da düşmanların ve düşmanlığın bitmediğini kadife ile kaplı bir üslup ile söylüyor.

Hikayesini keskin ve büyük olaylar ile ilerletmiyor, gündelik hayatın olağan akışı gibi kayıyor kamera; titriyor, şaşırıyor sonra duruyor.

Kadın karakter tıpkı Kar'daki gibi yine eril duruyor; dirayetli, sert ve naiflikten epey uzak. Kolay kolay bırakmıyor kendisini.
Dar mekanda zor olanı kendine has bir sinematografi ile başarıyla gerçekleştiriyor Çocuklar.
Filmin anlatma yetersiz kaldığı epey bir alan da var. Bir kere izlediğimiz tablo salt savaş sonrasına ait değil. Çürüme, yozlaşma ve hemen her savaş sonrasında yaşanan sosyal ve psiko semptomlar net şekilde ayrıştırılmıyor. Ya buna ihtiyaç duyulmuyor ya da hikayenin genel akışı içinde ayıklanıp referans olarak ait olduğu yere monte edilmiyor nedense. Durum böyle olunca, ahlaken yoz küçük burjuva, hissiz, hatta gaddar paradigma, içselleştirilmiş olağan şiddet ve çürümeye başlamış eğitim sistemi… Pek çoğu özgür ve belleğinde taze acı olmayan gelişmiş ülkelerin de ortak paydasında bulunan bu semptomlar acıyı yaşamayan toplumlardan ayrıştırılmak için geri dönüşlere sığınılarak ve belgesel hatırlatmalara ihtiyaç duyuluyor. Acı, kolektif şuura defo verirken, hep olumsuzluğun kaynağı gibi gösteriliyor. Bunun karşısına erdemli bir görüntü ya da fikir koymaktan ziyade suskunluğu tercihle yetinen Kar filmi, bu anlamda hakikate belki biraz da haksızlık ediyor gibi geldi bana.

Bir algı hatasını düzelterek devam etmek isterim. Bir filmi komedi yapan şey filmdeki kahramanların gülmesi değildir. İzleyicinin gülmesidir. Hatta ustaların ustası Frank Capra şöyle bir şey söyler; “'Dramlarda bazı hatalar yaptığımı itiraf ediyorum. Ben, aktör ağladığında dram olduğunu düşünüyordum. Oysa izleyici ağladığında dram oluyor.” Çocuklar, tezgahına yerleştirdiği hislerin çoğunu seyirciye aktarmayı başarıyor. Gerilim ve dramı epey ‘yüksek’ düzeyde hissettiğimiz çok an var Begiç’in filminde.

Boşnak yönetmen, özü itibarıyla aslında çok sert bir dünyayı ve hikayeyi, muazzam bir naiflikle anlatmayı başarıyor. Savaşın lime lime ettiği bir toplumun, küçük bir parçasını alıyor ve güçlü bir metafor olarak önümüze koyuyor.

Çocuklar (Djeca), savaşın silahların susmasıyla bitmediğini, belki daha büyük bir savaşın startının verildiğini bağırıp çağırmadan, hamasete kapılmadan anlatan, geçtiğimiz yüzyılda acının en büyük merkezlerinden biri olan Bosna’nın iki yetiminin peşine takılarak çok büyük şeyler anlatıyor aslında. Filmi sinemada izlemek artık mümkün değil belki ama bir şekilde edinip izlemenizi tavsiye ederim.